
2,844
Archived Theses
11
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
XIX. yy'dan XX. yy'a kadar Türkistan coğrafyasında bayramlar ve kutlamalar
Bayramlar toplumun bireylerini ayakta tutan, millet olma bilincini canlandıran en önemli unsurlardandır. Bayramlar halkın birlik ve beraberlik duygularını pekiştirerek aile, millet olma farkındalığını artırmaktadır. Ayrıca bayramlar gelecek kuşaklara bu değerlerin en güzel şekilde taşınmasını ve onlara bu değerlerin ne kadar önemli olduğunu hissettirerek gösterilmesini sağlar. Toplumların gelenek ve göreneklerini canlı tutan bayramlarda düzenlenen eğlenceler, oyunlar yeni değerler ile harmanlanarak geçmişten günümüze kadar ulaşmıştır. Türk milleti farklı bölgelerde ve zor şartlar altında yaşamalarına rağmen kültürüne, gelenek ve göreneklerine sahip çıkmıştır. Bu çerçevede milletlere, ülkelere, bölgelere göre farklılık gösteren bayramlar; Türk milletinin tarihini, kültürünü, sosyal yapısını en iyi şekilde görmemize yardımcı olmaktadır. Hazırlanan bu tez çalışmasında bayramlar hakkında bilgi verilerek Türkistan Coğrafyasında ki Türk topluluklarının kutladığı bayramları ve eğlenceleri hakkında araştırma yapılmıştır. Bölgede yaşayan Türk topluluklarının bayram eğlenceleri geçmişten günümüze ulaşıp, aynı canlılığını ve içtenliğini koruyarak devam etmektedir. Zengin bir kültüre sahip olan Türk milleti, yüzyıllık bir Rus esaretine rağmen kendi değerlerini unutmayarak bayramlarını kutlayıp, insanları birbirine kenetleyerek sosyal değerlerini ayakta tutmayı başarmıştır.
Kamil Kepeci 217 numaralı Ruus Defteri (Metin-değerlendirme, s. 1-100)
Dîvân-ı Hümâyûn defterlerinden olan Ruûs Defterleri, Osmanlı bürokrasisin tayin, azil, ibka gibi tevcîhatın kaydedildiği defterlerdir. Ruûs defterleri tutuldukları yerlere göre padişaha arz edilerek yapılan tevcîhat, Dîvân; padişaha arz edilmeden sadrazam tarafından yapılan tevcîhat, İkindi; seferde görevli serdar tarafından yapılan tevcîhat ise Sefer ruûsu olarak sınıflandırlmıştır. Tez çalışmamızın konusu, Kamil Kepeci 217 numarada kayıtlı ruûs defterinin 1-100 arasındaki sayfalarının transkribesi ve değerlendirilmesidir. Tezimize konu olan bölüm Osmanlı Devleti'nin bir dönemine damgasını vurmuş Köprülü Mehmed Paşa'nın son sadrazamlık yıllarını, Cemaziyelevvel 1070-Rebiülahir 1071 (Ocak 1660-Ocak 1661) arasındaki tevcîhatı ihtiva etmektedir. Buradaki kaytlardan mezkûr tarihteki beylerbeyi, sancakbeyi, kadı, müderris, mektep hâceliği, kâtip, halife, hacegân, müteferrika, emin, vakıf görevlileri, kale görevlileri gibi birçok büyük ve küçük görevlilerin atamalarına ulaşmak mümkündür. Defterdeki bilgiler konularına göre sistematik bAnahtar Kelime: Defterler = Registers ; Divan-ı Hümayun = Imperial Council ; Köprülü Mehmed Paşa = Köprülü Mehmed Pasha ; Osmanlı Devleti = Ottoman State ; Osmanlı Dönemi = Ottoman Period ; Osmanlı tarihi = Ottoman history ; Ruus Defteri = Ruus Register
560 numaralı Tahrir Defterine göre XVI. yüzyılın sonlarında Kütahya Sancağı vakıfları (Kütahya ve çevresi)
Geçmişten günümüze kadar olan süreçte toplumlar, kendi bünyelerinde sosyal yardımlaşma, güvenlik, dayanışma gibi ihtiyaçları sağlamak amacıyla çeşitli kurumlar oluşturmuştur. İslam toplumlarında bu kurumlar vakıflar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir kişinin özel mülkiyetinin kamuya tahsis edilmesi, mülkiyete toplumsal bir nitelik katmaktadır. Bu hususta vakıflar dinî veya hayrî bir amaç gütmektedirler. Kütahya'da karşılaşabileceğimiz Ahi Evran Vakfı örneğine baktığımızda çalışma içerisindeki en önemli hayrî vakıflardan olarak göze çarpacaktır. Çalışmanın temel gayesi, Kütahya'da Osmanlılardan önce ve devamındaki süreçte kurulan vakıflar ve bu vakıfların hasılları, nitelikleri, hayır sahipleri hakkında bilgi vermektir. Bunun yanı sıra vakıfların bizlere sunduğu bilgiler ışığında dönemin akrabalık bağlarını da bir nebze de olsa açığa çıkarmaktır. Bu araştırmada temel kaynak olarak 560 Numaralı Tahrir Defteri esas alınmış, literatürdeki yabancı ve yerli eserler ile de araştırma desteklenmeye çalışılmıştır. Tablolar kısmında, vakıfların bulundukları kazalar ile birlikte nitelikleri, hasılları ve mütevellilerinin isimlerini belirttik.
Kamil Kepeci 217 numaralı Ruus Defteri (Metin-değerlendirme, s. 101-202)
Divân-ı Hümâyûn defterlerinden olan Ruûs Defterleri, Osmanlı bürokrasisin tayin, azil, ibka gibi tevcihatın kaydedildiği defterlerdir. Ruûs defterleri tutuldukları yerlere göre padişaha arz edilerek yapılan tevcîhat, Divân, padişaha arz edilmeden sadrıazam tarafından yapılan tevcîhat İkindi, seferde görevli serdar tarafından yapılan tevcîhat ise Sefer ruûs olarak sınıflandırlmıştır. Tez çalışmamızın konusu, Kamil Kepeci fonundaki 217 numarada kayıtlı ruûs defterinin 101-202 arasındaki sayfalarının transkripsiyonu ve değerlendirmesidir. Tezimize konu olan bölüm Köprülü Mehmed Paşa'nın son yılı ve oğlu Köprülü Fazıl Ahmed Paşa'nın ilk sadaret yılları, Cemaziyelevvel 1071-Rebiülahir 1072 (Şubat 1661-Kasım 1662) arasındaki tevcihâtı ihtiva etmektedir. Buradaki kaytlardan mezkûr tarihteki beylerbeyi, sancakbeyi, kadı, müderris, mektep hâceliği, kâtip, halife, hacegân, müteferrika, emin, vakıf görevlileri, kale görevlileri gibi birçok büyük ve küçük görevlilerin atamalarına ulaşmak mümkündür. Defterdeki bilgiler konularına göre sistematik bir şekilde tablolar halinde gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Ruûs Defteri, Köprülü Mehmed Paşa, Tevcihat
"Harpte Fransız İstihbarat Şubesi'nin Dahili Faaliyeti" başlıklı kitabın transkript ve değerlendirmesi
Haber kelimesinden türetilmiş olan istihbarat terimi alınan haber, elde edilen bilgi gibi anlamlar taşır. Bu kavramı devlet tarafından kullanılan bir terim olarak incelediğimizde ise önemi daha da artmakta ve çok yönlü çıktıları olan bir durum haline gelmektedir. Devletlerin bekalarını tesis etmede istihbaratın önemi çok büyük olup hem barış hemde savaş zamanlarında sıklıkla başvurulan bir merci olmuştur. Diğer yandan bu faaliyet hem ülke içinde hemde uluslararası anlamda karşılığı olan bir haber alma örgütünüde beraberinde getirmiştir. İstibaratın önemi özellikle savaş dönemlerinde daha da öne çıkar. Nitekim esirlerin konuşturulması gibi yöntemler çok eskiden beri kullanılan bir haber alma kaynağı iken teknolojinin gelişimiyle beraber istihbari bilgi elde edilen araçlarda çoğalmıştır. Çalışmamıza temel teşkil eden ve Charles Paquet tarafından kaleme alınan "Harpte Fransız İstihbarat Şubesinin Dahili Faaliyeti" adlı eser özellikle Birinci Dünya Savaşında kullanılan yeni istihbarat faaliyetleri üzerinde durmaktadır. Diğer yandan bu eserde elde edilen ham bilginin nasıl işlenmesi ve hangi yolla kullanılacağıda detaylı bir şekilde anlatılmaktadır. Bu eser Aziz Hüdai Bey tarafından dilimize kazandırılmış ve Şehzadebaşı Evkaf İslamiye Matbası tarafından basılmıştır. Eserin tercüme edilmesindeki temel hedef Türk istihbarat faaliyetlerine bir yöntem kazandırma çabasıdır. Aziz Hüdai Beyin istihbaratçı kimliği onun bu eseri tercüme etme maksatını da göstermektedir.
Siyasi ve sosyal açıdan eski Mısır dini
Eski Mısır, coğrafi konumundan dolayı çevresel faktörlerden izole, kendine has karakteristik yapısıyla binlerce yıl devam etmiş bir uygarlıktır. Mısırlıların bütün kültlerinde kutsal olarak kabul edilen Nil Nehri, bu uygarlığın gelişiminde önemli bir yere sahiptir. Mısır uygarlığının, siyasi tarihi, teşkilat tarihi, sanat tarihi, dini yapısıyla eşgüdümlü bir şekilde gelişim göstermiştir. Bu etkileşimlerin doğru açıdan incelenmesi amacıyla Mısır dininin anlaşılması önemlidir. Antik dönem Mısır, 3000'li yıllardan önce Yunanlıların nomos adını verdikleri çok sayıda klandan oluşmaktaydı. Bu klanların meydana getirmiş olduğu Aşağı ve Yukarı Mısır Narmer tarafından birleştirilmiştir. Böylece Mısır uygarlığı içerisinde klan kültlerinin yanında ortak kültler de ortaya çıkmaya başlamıştır. Coğrafi konumunun da etkisiyle homojen yapısını II. Ara Döneme kadar koruyan Mısır uygarlığı, geliştirdiği inanç sistemini binlerce yıl sürdürmeyi başarmıştır. Mısır uygarlığının inanç sistemindeki değişiklikleri; bazı ana ve ara dönemlerde gerçekleşen siyasi çekişmeler, ekonomik gelişmeler, tabii afetler ve iklim değişiklikleriyle ilişkilendirmek mümkündür. Özellikle Eski Krallık döneminde oldukça önemli olan Ra kültünün yerini, Orta Krallığa gelindiğinde Osiris kültüne bırakmasının nedeni; Mısırlıların, Ra'nın yaşlanıp, ülkesini ve insanlarını koruyamadığı için I. Ara Dönemde yaşanan kıtlık ve istila faaliyetlerin ortaya çıktığına olan inançtan ileri gelir. I. Ara Dönemin ardından yükselişe geçen Osiris kültüyle beraber, bütün insanların tanrı nezdinde eşit olduğu ve Maat'tan bütün insanların sorumlu olduğu fikri ortaya çıktı. Böylece kişisel ötedünya anlayışının da arttığı gözlemlenmiştir. Hyksos dönemi olarak da adlandırılan II. Ara Dönemde, dini alanda önemli değişimler yaşanmasa da Hyksosların Ön Asya ile kurdukları medeni ilişkiler, Yeni Krallık döneminde Mısır'ın izole ve kendi içine kapanık durumunun değişmesine ve yeni inançların Mısır topraklarına girmesine neden olmuştur. Yeni krallık Döneminde dini alanda yaşanan en önemli değişimlerden biri, Yeni Krallık döneminin kurucusu Ahmose döneminde yaşanmıştır. Bu dönemde başkentin Memphis'ten Teb'e taşınması, Teb'in yerel kültü olan Amon kültünün yükselişe geçmesine sebep olmuştur. Böylece Amon başrahiplerinin kazandıkları nüfuz, kralı seçme yetkisine kadar varmıştır. Belki de bu nüfuza tepki olarak doğan ve sadece Yeni Krallık döneminin değil, Eski Mısır'ın genel tarihi içerisinde varlığını koruyan Aton kültü güçlü bir şekilde ortaya çıkmaya başlamıştır. Aton kültü Yeni Krallık döneminde ortaya çıkmamıştır. Aton kültüne önceki dönemlere ait Piramit Metinlerinde de rastlanmaktadır. Daha önce de Mısırlılar tarafından bilinen bu kült IV. Amenofis döneminde yükselişe geçmiştir.
Erken Ortaçağ Avrupa'sında ünlü ziyafetler
Tarihsel süreç içerisinde toplumların sahip oldukları beşeri ve siyasal özellikler, onları bulundukları coğrafi ortamlar ile değerlendirilmesini gerekli kılmıştır. Bu tür dinamikleri, bir dönem incelemesi ve fikir irdelemesinin her zaman önemli ayrıntıları olmuşlardır. Özellikle belli bir sınır içeren ve özel alana giren çalışma konularının incelenmesi, konunun bütünsel açıdan ele alınmasını gerekli kılar. Tarihsel bütünlük ilkesi, çağların ve özel alan içeren konuların genelden özele incelenmesi için önemli bir yoldur. Bu nedenle çalışmalara başlanmadan ve insan psikolojisi, toplum sosyolojisi ve bunları oluşturan kültürlerin temeline inmeden mümkün görünmemektedir. Erken Ortaçağ Dönemi'ndeki ziyafet kültürü bağlamı da bu konuda önemli bir süreklilik içermesi gereken bir sıralama içermektedir. Çalışmanın ilk dönemlerinde, tarihsel bağlamdan ayrı kalınmaması için bir önceki dönem ve kültür sürekliliği görülen Geç Antik Çağ dönemi ve dönüşümleri göz önünde bulundurulmuş ve dönemin Antik yazarlarının kitaplarındaki birinci elden kaynaklardan alıntılar yapılmıştır. Bu konuya süreklilik bağlamında gereğinden fazla önem gösterilmiştir. Konunun devamında sosyal bir ana tema üzerinde durulmuş ve ziyafet türleri çeşitlere indirgenmiş ve açıklanmış, benzerlikler ve ayrımlara özellikle yer verilmiştir
Geç Ortaçağ seyyah ve coğrafyacılarının gözüyle Endülüs
İslam tarihi boyunca önemli bir evreyi kapsayan Endülüs İslam Tarihi ve Endülüs'ün değerli toprakları bu çalışmayı yapmak için yol gösterici oldu. Bu çalışmada Endülüs toprakları hakkında verilen bilgiler, güvenilir kaynaklardan faydalanarak verilmeye çalışıldı. Bu tez çalışmasında, Geç Orta Çağ'da Seyyah ve Coğrafyacılarının Gözüyle Endülüs incelenmiştir. Endülüs 711 yılında Müslümanların fethettiği bir yerdir. 1492 yılında ise son toprak parçası olan Gırnata'yı kaybedince İber yarımadasındaki İslam hâkimiyeti son bulmuştur. İslam hâkimiyetinde bulunduğu sürece Müslümanlar ve bölgede yaşayan Yahudi ve Hıristiyanlar birlikte güzel bir medeniyet kurmuşlardır. Müslümanlar sekiz asır boyunca Endülüs'ün eğitimi, ziraatı, ticareti ve üretimine katkıları çok miktardadır. Geç Orta Çağ seyyah ve coğrafyacılarının eserlerine göre yapılan bu eserde ulaşılamayan kaynaklardan faydalanılamadı. Ulaşılan kaynaklarda, güvenilir ve doğru bilgiler kullanıldı. Endülüs hakkında genel bilgiler verildi. Coğrafyası, ekonomisi, dini ve şehirleriyle ilgili bilgiler aktarıldı. Bilgilerin doğruluğunu arttırmak için güncel yazılan eserlerden de faydalanıldı.
1960lı yıllar Türkiyesi'nde gündelik hayat ve sinemaya yansımaları
Gündelik hayat, çok sık işitilen bir sözcük olmasına karşın felsefi ve akademik içeriği çok fazla merak edilmeyen bir kavramdır. Buna neden olarak gündelik hayat kavramının, tekdüze ve sıradan olayların devindiği zaman dilimini ifade ettiği düşüncesinin varlığına işaret edilebilir. Oysa bu kavramın, daha derin ve incelenmeyi gerektiren bir içeriği olduğu düşünülmektedir. Üstelik sanayi devriminden sonra toplumların gündelik hayat pratikleri köklü değişimlere uğramıştır. Artık toplumsal yaşam, iş ve seri üretim süreçleri etrafında şekillenmektedir. Bu durum, gündelik hayatın hızlanması ve bayağılaşması algısını doğurabilmektedir. Bahsedilen sürecin neticesinde, bireylerin bazı gündelik işleri kolaylaşsa da hayatı anlamlandırma ve değerleri yerine koyabilme konularında ciddi zorluklar çekilebilmiştir. Özetlenen yaşantının içeriğini düşünce dünyası, "modernite" şeklinde kavramlaştırmaktadır. Gündelik hayatın incelenmesi, hayatın en küçük biriminin tüm yönleriyle irdelenmesini ve yapılan tespitlerden yola çıkarak hayatın bütününe dair çıkarımlar yapılabilmesini amaçlamaktadır. Gündelik hayatın kapsayıcı bir kavram olması, onun içeriğinin de kapsayıcı bir araştırma ile incelenmesini gerektirmektedir. Bu nedenle bu araştırma, kavramın içeriğini tarih, sosyoloji, psikoloji, felsefe, edebiyat, gibi farklı ve birbirini tamamlayıcı alanlara başvurarak açıklamaya gayret etmiştir. Yapılan tespitler neticesinde gelinen nokta, en kuşatıcı sanat dallarından olduğu düşünülen sinema sanatı ile tamamlanmaya çalışılmıştır. Araştırmanın odaklandığı süreç, 1960-1970 arası dönemdir. Bu dönemde Türkiye'de gözlenen gündelik hayat pratikleri ve bu pratiklerin içeriği, araştırmanın esas merak konusudur. Ancak söz konusu araştırma, yukarıda da özetlenen sebeplerden dolayı daha geniş bir literatür taramasının yapılmasını gerektirmiştir. Buna rağmen yazma aşamasında, konunun özünden uzaklaşmamaya ve konuyu karmaşıklaştırmamaya özen gösterilmiştir. Sanatçılar, içinde bulundukları zamanı -tuhaf ama aslında- en objektif şekilde yorumlayan insanlardır. Sanat eserleri, tamamen kişisel bakış açılarıyla meydana getirilen yapıtlar olsalar da insan ruhunun hakikatlerinin bilgisini taşımaktadırlar. Zira sanat, hem zaman ötesi kolektif bilinçdışı ile hem de yaşanılan zamanın bireysel ve toplumsal bilinciyle ilişkiye girmeden üretilememektedir. Dolayısıyla sanat, herhangi bir zamanın içeriğini araştıran araştırıcılar için en az bilimsel çalışmalar kadar değerli kaynaklardır. Bu bakışla; gündelik olanın bilgisine, Türk sinemasının bu yıllarda ürettiği filmlerden faydalanarak ulaşmaya çalışmak bu araştırmanın öncelikli hedeflerinden biri olmuştur. Anahtar Kelimeler: 1960'lı Yıllar, Türkiye, Gündelik Hayat, Sinema, Modernite
Muaddel Latin Hûrufiyle Elifbâ-yı Türkî Projesi adlı eserin transkripsiyon ve değerlendirmesi
Bu çalışmada Arap alfabesinden Latin alfabesine geçilmesi gerekliliği hakkında Istepan Karayan tarafından kaleme alınan Mu'addel Latin hurufiyle Elifba-yı Türkî Projesi adlı Osmanlıca metnin transkripsiyon ve incelemesi yapılmıştır. Karayan'ın kaleme aldığı ve çalışmamıza konu olan kitapta, yeni Türk alfabesinin en sade ve öğrenmenin en kolay alfabe olduğu çeşitli gerekçelerle açıklanmaktadır. Bu kitabın transkripsiyonu ışığında; milli bir alfabe projesinin nasıl geliştirildiği ele alınarak detaylı bir araştırma yapılmıştır.
Demokrat Parti Dönemi sağlık politikaları
XX. yüzyıl, modern devlet anlayışının dünyada kabul görüp gelişmesine şahit olurken Türkiye bu sürecin takibinde, kısa bir zaman aralığına sahip olmuştur. Cumhuriyet Türkiye'si, sosyal devlete, yüzyılın başında henüz ulaşmışken dünyanın modern devletleri, "Refah Toplumu" söylemi ile sosyal politikalarının rotasını belirlemekteydiler. "Refah Toplumu" olmanın parametresi kuşkusuz sağlıktır. Sağlık, İnsan Hakları Beyannamesinde tanım bulmuş, insanların kolayca ulaşabilmesi gereken temel haklarındandır. Devletlerin, yurttaşlarına eşit sağlık hizmeti sunması ise görevleri içinde en önemli yere sahip olanıdır. Bu bağlamda sağlık bir devlet politikası olarak enstrümanları çalanlar değiştiğinde, değişmeyen politikalarla sürdürülmelidir. Türkiye Cumhuriyeti, bu konuda devletin kurulduğu ilk günden itibaren izlediği politikalarda istikrar içindedir. Rejimi henüz belli olmayan, olağanüstü koşullar meclisinde ilk olarak sağlık teşkilatı kurulmuştur. Siyasi bir devrim sonucunda, Cumhuriyet rejimini benimseyen Türkiye'nin sağlıkta yürüttüğü politikalar sosyal devlet anlayışını pekiştiren yaklaşımlarla sürdürülmüştür. Demokratik bir Cumhuriyet olarak kurulan yeni Türkiye devletinde, demokrasinin olgunlaşma süreci zaman alsa da, Demokrat Parti ile başlayan çok partili parlamento ile demokrasi biçimsel olarak yerleşmiş ve devletin enstrümanları yeni bir elden ses vermeye başlamıştır. Demokratların, mecliste hükümet kurma görevini üstlenmeleri ile başlayan bu süreç kuruluş felsefesi olan "sosyal devlet" olgusu doğrultusunda gelişen politikalarla yürütülmüştür. Tek parti iktidarının Sağlık Bakanı Behçet Uz'un hazırladığı "Milli Sağlık Planı", çeşitli gerekçelerle aktif uygulanma şansı bulamamıştı. Demokratların hükümetinde ise, uygulama sahasına alınan, sağlık planı ile sağlık hizmetleri, milli bir dava olarak partiler üstü bir yaklaşımla sürdürülmüştür. Demokrat Parti Hükümetleri, dünyada sağlık hizmetlerinin, "Refah Toplumu" anlayışının içinde geliştiği dönemlere rastlamıştır. Soğuk Savaşın biçimlendirdiği dış politika Batı Dünyası ile entegre olma gerekliliğini kaçınılmaz kılmıştır ve Türkiye, kısa zamanda Uluslararası işbirliklerinin de desteği ile modern devletlerin "Refah Toplumu" ideasını yakalama politikaları içine girmiştir. Demokratların kesintisiz on yıllık iktidarları sürecinde Sağlık Politikaları bir devlet politikası olarak görülmüş, ufak tefek güncel politikalarda propaganda aracı olarak dile gelmiş olsa da devamlılık gösteren, sağlık yatırımları, devletin içine düştüğü ekonomik ve siyasi zor koşullara rağmen, herhangi bir geri adım veya kısıtlama olmadan sürdürülmüştür. Anahtar Kelimeler: Demokrat Parti, Sağlık Bakanlığı, sağlık, hastane, salgın hastalıklar.
1948 Londra Olimpiyatları'nın Türk basınına yansımaları
MÖ. 1200'lü yıllarda önce Sümerlerde ortaya çıkmış olan olimpiyatlar, zamanla Yunanistan'a geçerek farklı bir boyut kazanmıştır. 1892 yılından itibaren ise hayatı, çalışmaları ve eserleri hakkında kısaca bilgi sahibi olduğumuz Pierre'de Coubertin, olimpiyat oyunlarının yeniden oynanması üzerine fikri çalışmalar yapmıştır. Coubertin, yapmış olduğu çalışmaların neticesinde Eski Yunan Olimpiyatlarına hakim olan düşünceyi modern çağa uydurarak tüm insanlığa armağan etmiştir. Osmanlı Devleti'nde de İkinci Meşrutiyet ilan edildikten sonra olimpiyatlarla ilgili dernek açılmasına izin verilmiştir. Bunun üzerine Olimpiyat Komitesinin Türkiye temsilcisi Selim Sırrı Tarcan 1908'de Osmanlı Olimpiyat Cemiyetini kurmuştur. 1908'de Londra'da düzenlenmiş olan olimpiyatlara Osmanlı vatandaşlarından iki genç kendi imkanları ile katılmışlardır. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra yeni kurulan Cumhuriyet döneminde ise ilk kez 1924 Paris Olimpiyatlarına katılınmıştır. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra oluşan yaraları sarmak, sporun toplumları yaklaştıran, barıştıran özelliğinden istifade için 1948'de Londra Olimpiyatları tertip edilmiştir. Bu müsabakalara Türkiye yedi dalda elli yedi kişilik bir kafile ile katılmıştır. Müsabakalar sonunda Türkiye 64 puan toplayarak 6 altın, 4 gümüş ve 2 bronz madalya kazanarak olimpiyatlarda on ikinci olarak büyük bir başarı elde etmiştir. Bu başarılar neticesinde Türkiye, olimpiyatlar tarihinin en başarılı performansını sergilemiştir.
Konstantin Petroviç Von Kaufman'ın Türkistan'daki faaliyetleri
14. yüzyıldan sonra Türkistan sahasında baĢlayan bölgesel güç mücadelesi 18. ve 19. yüzyıllarda Rusya‟nın etkin bir güç olarak Türkistan sahasını egemenliği altına almasıyla neticelenmiĢtir. Bu dönemde Rus Çarlığını güçlü kılan amiller eğitim, teknoloji ve askeri üstünlüklerdir. Romanovlar sülalesine mensup II. Aleksandr dönemi, Rusya‟nın Türkistan sahasında ilerleyiĢini hızlandırdığı bir dönemdir. Onun baĢa geçmesiyle 1867 yılında Çarlık birlikleri Türkistan‟da TaĢkent merkezli bir Genel-Askeri Valilik kurdular. Bu askeri valilik ile tüm Türkistan sahasını kontrol etmesiyle ekonomik anlamda kendilerine güç katmıĢ, ilerleyen süreçlerde de Türkistan coğrafyasında yaĢayan milletlerin kimliği, dini ve dilleri üzerine uyguladığı politikalar bölgenin kaderini etkileyen bir durum olmuĢtur. Rus Çarlığı bu süreçte Alman asıllı General Konstantin Petroviç Von Kaufman‟ı Türkistan sahasında Çarlığın tüm faaliyetlerini yürütmesi için geniĢ yetkilerle donatarak Türkistan Genel Valisi olarak atadı. Kaufman Çarlığın kendisine verdiği geniĢ yetkiler ile Türkistan'daki Rus hâkimiyetini geliĢtirmek adına sömürge politikalarını yürüttü.
Hilâl-i Ahmer Cemiyeti'nin Ertuğrul Sancağı'ndaki faaliyetleri (1912-1930)
İsviçreli Henri Dunant, İtalya seyahatine çıktığı sırada Fransa-İtalya ittifakına karşı Avusturya İmparatorluğu'nun Solferino civarında 24 Haziran 1859 tarihinde yaptığı savaşa şahit olmuştur. Dunant, savaş sırasında yaşanan insanlık dışı olayları "Bir Solferino Hatırası" adlı eseriyle kaleme alarak yayınlamış ve böylece uluslararası kamuoyunun dikkatini çekmeyi başarmıştır. Dunant'ın eseri kısa sürede tüm Avrupa'yı etkilemiş ve İsviçre Federal Hükümeti'nin öncülüğünde ve ev sahipliğinde yapılan toplantıya katılan devletlerden Belçika, Danimarka, Fransa, Hess, Hollanda, İtalya, İspanya, Portekiz, Prusya, İsviçre, Wurtemberg ve ABD gibi 12 devletin imzası ile 22 Ağustos 1864'te Cenevre Sözleşmesi imzalanarak Kızılhaç resmi olarak kurulmuştur. Osmanlı Devleti ise bu sözleşmeyi bir faydası olmayacağı gibi zararı da olmaz mantığıyla 5 Temmuz 1865'te imzalamıştır. Hilâl-i Ahmer'in Türkiye'de asıl kuruluşu 1876-1877 Osmanlı Rus Savaşı'nın devam ettiği günlerde 14 Nisan 1877 tarihidir. Cemiyet, yardımlarına 1876-1877 Osmanlı-Rus Savaşı ile başlamış ve ardından 1893 Osmanlı-Yunan Savaşı'nda da orduya yardımlarda bulunmuştur. Hilâl-i Ahmer Cemiyeti bundan sonra yardımlarını daha da artırarak Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşları, I. Dünya ve İstiklal Savaşı'nda gerek asker ve gerekse sivil kişilere yardımlarda bulunmuştur. Öte yandan Hilâl-i Ahmer Cemiyeti'nin Ertuğrul Sancağı'ndaki teşkilatlanması I. Dünya Savaşı yıllarına rastlamaktadır. Sancak dahilinde teşkil edilen şubelere bir yandan ahali tarafından bağışlar yapılırken yine Merkez-i Umûmi'den de muhtaç kimselere yardım yapılması amacıyla ianatlar gelmekteydi. Yine İstiklal Harbi sırasında ve sonrasında sancak dahilindeki kaza ve nahiyelere gelen muhacir ile muhtaçlara da gerek nakdi olsun ve gerekse ayni yardımlar yapılmıştır. Hatta bu dönemde Hilâl-i Ahmer Cemiyeti tarafından muhtaçlara Bilecik Kazası'nda 28 hanelik meskenler inşa edilmiştir.
Bilecik basınında bir gazeteci: Şadi Erdal
Şadi Erdal ve Sakarya Gazetesi, Bilecik basın hayatında önemli bir yere sahiptir. Şadi Erdal, sahibi olduğu Sakarya Gazetesi'ndeki yazılarıyla yöneticilere ve topluma yol gösterme görevini üstlenen ve her fırsatta Bilecik toplumun menfaatini savunan önemli bir şahsiyettir. Nitekim Şadi Erdal, gazetedeki köşe yazılarında tarım, eğitim, sağlık ve siyaset konularını işlemiş, sorunların çözümü adına reçeteler sunmuştur. Aynı zamanda bir çiftçi olan Şadi Erdal, tarımsal konularda görevini hakkıyla yerine getirmeyen görevlileri sert bir dille uyarmıştır. Böylelikle Şadi Erdal sahibi olduğu Sakarya Gazetesi ile sesinin duyurmuş, toplumu ilgilendiren meselelerde farkındalık oluşturmuştur. Anahtar Kelimeler: Şadi Erdal, Sakarya Gazetesi, Basın, Bilecik
İtalyan işgal bölgelerinde son Osmanlı Meclis-i Mebusan seçimleri
Osmanlı Devletinin çöküş sürecine girdiği yıllarda Avrupa'da parlamentolar çağı yaşanmaktaydı. Bu süreçte Avrupa'da başlayan anayasa hareketleri Osmanlı Devletine de yansımış ve Meşruti yönetim Osmanlı Devleti içerisinde de yapılanmaya başlamıştır. Bu yüzden Osmanlı'da demokratikleşme sürecinin başlangıcı olarak Cumhuriyetin kuruluşunu esas almak yanlış olur diyebiliriz. Zira Osmanlıda modernleşme ve demokratikleşme hareketleri 19. yüzyılın başlarında başlamış, Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerindeki projeler ile de devam etmiştir. Tanzimat döneminin yetiştirdiği aydın kesimin Avrupa modelinde bir anayasanın benimsenmesi ısrarından sonra Meşrutiyet düşüncesi giderek güçlenmiş ve 23 Aralık 1876‟da Sultan II. Abdülhamit Kanun-ı Esasi'yi ilan etmiştir. Türk tarihi açısından ilk modern anayasanın ilanından sonra sıra meclisin açılmasına gelmiştir. Nitekim seçimlerin yapılması için bir seçim kanunu hazırlanmış ve seçimlerin anayasa ile birlikte bu kanuna göre yapılması kararı alınmıştır. Genel olarak iki dereceli seçim sistemi benimsenmiş ancak 1876 yılında yapılan ilk seçimler de bu kurala uyulmamıştır. Bu nedenle 1908 yılında yapılan seçimler halkın genel anlamda katıldığı ilk seçimlerdir diyebiliriz. 1912, 1914 yılında yapılan seçimlerde aynı şekilde seçim kanunu ve anayasa da belirlenen kurallara göre yapılmıştır. 1914 Meclisi de I. Dünya Harbi sonuna kadar görev yapmıştır. 1918 yılında savaşı kaybeden Osmanlı Devleti Mondros Mütarekesi ile ağır şartlar kabul etmek zorunda kalmıştır. İtalya ise savaş öncesinde İngiltere ve Fransa ile yaptığı gizli anlaşmalarla geleceğini garantilemeye çalışmıştır. 1915 ve 1917 yılında yapılan Londra ve St. Jean de Maurienne anlaşmaları ile İtalya'ya Anadolu'da Antalya'dan İzmir'e kadar geniş bir bölge vaat edilmiştir. Ancak İtalya savaştan sonra toplanan Paris Barış Konferansında (18-21 Ocak 1919) daha önce yapılan gizli anlaşmalarla kendisine vaat edilen İzmir'in İngiltere tarafından Yunanistan'a verildiğini öğrenince Anadolu'ya karşı işgal politikasını değiştirmiş ve İtilaf Devletleri'ni karşısına alarak bağımsız hareket etmeye başlamıştır. Ancak bir yandan da İtilaf Devletleri'ne karşı güçsüz olduğunun da farkındadır. Bu yüzden Osmanlı Devleti topraklarında takip ettiği işgal politikasında diğer işgalci güçlere nazaran daha ılımlı bir politika takip etmiştir. Anadolu'ya gönderdiği arkeolojik heyetler bahanesiyle işgallerine hazırlık yapan İtalya 1919 yılının Mart ayında Osmanlı topraklarını işgal etmeye başlamıştır. Bu bağlamda İtalyan işgalleri devam ederken Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Milli Mücadele hareketi başlamış, özellikle Sivas Kongresinin akabinde İstanbul ile iletişimin kesilmesi kararı alınmıştı. Yaşanan bu gelişme üzerine Damat Ferit Paşa kabinesi 1 Ekim 1919 tarihinde istifa etmek zorunda kaldı. Akabinde 3 Ekim 1919 tarihinde Ali Rıza Paşa kabinesi kurularak seçimlerin yapılmasına ve meclisin açılmasına karar verdi. Milli Mücadele hareketine daha ılımlı yaklaşan bu hükümetle Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyeti Ekim 1919 itibarı ile İtalyan işgal bölgelerinde seçimlere girmiştir. Seçimlere İstanbul Hükümeti onay vermiş olsa da seçimlerde Temsil Heyeti adaylığını koyanların seçilmesini istememiştir. Nitekim seçimlerde Dâhiliye Nezareti vilayet merkezi ve sancaklara gönderdiği seçim genelgesi ile seçimlerin sıkı bir şekilde takip edilmesini bilhassa bildirmiştir. Seçimlerin nihayetinde ise 12 Ocak 1920 tarihinde Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı açılmış ve toplamda 24 oturum gerçekleştirebilmiştir.
Türkiye'deki Ahıskalı Türklerin sosyal ve kültürel yaşamları (Erzincan ili Üzümlü ilçesi örneği)
Türk kültürünün kıymetli bir parçası olan Ahıska Türklüğü iki bin yılı aşkın süredir Ahıska'yı yurt bilmiştir. Önemli bir geçiş güzergâhında bulunduğu için de doğal olarak farklı Türk ve diğer etnik gruplar ve kültürlerle de etkileşim içinde olmuştur. Ancak bu Rusların ve Gürcülerin etnik asimilasyon çabalarının da bir parçası olan melez bir toplum iddiaları Ahıska Türk toplumunun tarihine, sahip olduğu maddi ve manevi kültür değerleriyle çelişmektedir. Ahıskalı Türkler birçok sürgün ve göç yaşamışlardır. Sürgün ve göçe bağlı olarak yaşadıkları coğrafyalar değişmiş olsa da kendi kültürlerinden taviz vermemişlerdir. Hatta gittikleri coğrafyalara kültürel miras bırakıp; yaşadıkları coğrafyalardan faydalanarak kültürlerini genişletmişlerdir. Bağlı bulundukları devletlerin dillerini öğrenmiş lakin kendi dil yapılarında tahribata izin vermemişlerdir. Ahıskalı Türklerin sosyal ve kültürel yaşamlarının incelendiği bu çalışma, Erzincan'ın Üzümlü ilçesinde gerçekleştirilmiştir. 3 Ana Bölümden oluşan çalışmanın 1. Bölümünde, Ahıskalıların Üzümlü ilçesine gelinceye kadar yaşadıkları tarihi göçler anlatılmıştır. 2. Bölümde, Üzümlü ilçesinde bulunan Ahıskalıların sosyal hayatları; 3. Bölümde ise kültürel yaşamları incelenmiştir. Görüşme, gözlem ve doküman analizi teknikleriyle elde edilen verilerden, Ahıskalı Türklerin Üzümlü ilçesinde uyum sorunu yaşamalarına rağmen Türkiye'yi vatanları olarak kabul ettiği; defalarca göç ve sürgün edilmelerine rağmen gelenek-göreneklerini günümüze kadar ulaştırabildikleri sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Ahıskalı Türkler, Göç, Sosyal Hayat, Kültürel Yaşam, Üzümlü
Ertuğrul Sancağı'nda demiryolu inşa faaliyetleri
Demiryolları XIX. Yüzyıl ile birlikte Dünya tarihinde adından sıkça söz ettiren bir buluş olmuştur. 1825 tarihinde George Stephenson'un buluşu ile modern demiryolunun ilk adımı atılmıştır. Demiryollarının Dünyada bir ihtiyaç haline gelmesinin en önemli nedeni Sanayi İnkılâbıdır. Bilindiği üzere Sanayi İnkılâbı ile birlikte üretim faaliyetlerinde bulunan devletlerin ham madde ve iş gücü ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda Demiryolu gibi bir ulaşım aracını dünyanın en uzak bölgesine ulaştırarak ham madde ve işgücü ihtiyaçları karşılanmıştır. Özellikle üretilen malları satmak için yeni pazar imkânı doğmuştur. Osmanlı Devleti'nin Demiryolu ile ilk tanışması 1856 yılında Kahire-İskenderiye hattının işletmeye açılması ile gerçekleşmiştir. Devlet, ilerleyen süreçte Demiryolu yapımına önem vermiş ve bu bağlamda Rumeli Demiryolu, Hicaz Demiryolu, Anadolu-Bağdat Demiryolu gibi pek çok demiryolunun inşasını başlatmıştır. Demiryollarını inşa edecek yabancı firmanın bizatihi Almanlar olmasına özen gösterilmiş zira buna sebep olarak II. Abdülhamid'in İngiliz ve Fransızlara güvenmediği ileri sürülmüştür. Nitekim demiryolunun inşası ile birlikte pek çok Osmanlı köy, kasaba ve yerleşim birimlerinde iktisadi ve sosyal hayatın canlandığı, üretimin arttığı görülmüştür. Özellikle inşa edilen Anadolu-Bağdat Demiryolu'nun Ertuğrul Sancağı sınırları dâhilinde olan Mekece-Çukurhisar arası Demiryolu inşası ve İşletmeciliği bölgede yaşamı her açıdan olumlu biçimde etkilemiştir. Özellikle Ertuğrul Sancağı'nda istihdam artmış, üretilen mallar demiryolu aracılığı ile İstanbul'a gönderilmiştir. Bu durum bölge insanlarının iktisadi olarak kalkınmasına yardımcı olmuştur. Bahsi geçen yörede bu denli bir gelişimin yaşanmasının en mühim nedeni Bilecik'in Anadolu-Bağdat Demiryolunun iki mühim güzergâhı olan İstanbul ve Ankara'yı birbirine bağlayan bir kesişim noktasında olması sebebiyledir.
Sultan II. Mahmud döneminde Adli Altını Darbı
Bu çalışmada Sultan II. Mahmud döneminde 1822-1827 yılları arasında basılan adlî altını ele alınmıştır. Yaşanan ekonomik ve mali sorunların çözülmesinde adlî altını bir finansman aracı olarak kullanılmıştır. Darphanede beş buçuk yıl boyunca adlî altınından toplam 44.835.728 adet basılmıştır. Basılan altının kuruş karşılığı 533.270.564,5 kuruş, elde edilen gelir de 111.277.776,5 kuruş olmuştur. Adlî altınından elde edilen gelir askeri giderlerin karşılanmasında büyük katkı sağlamıştır. Literatürde gümüş sikkelerin tağşiş edilmesinden sağlanan gelire çokça değinilmesine rağmen, altın sikkelerin finansman aracına dönüştürülmesi hususuna çok az temas edilmiştir. Tezde bu hususun altı özenle çizilmiştir. Varılan sonuçlar tablo ve grafiklerle desteklenmiştir.
46 numaralı Tapu Tahrir Defterine göre Bayburt ve çevresinde ekonomik ve sosyal hayat
46 numaralı tapu tahrir defterine göre Bayburt ve çevresini konu alan bu çalışmayla, ilgili defterin içeriği incelenerek pek çok veri ortaya konulmuştur. Bu amaçla da tablolarla verilerin daha sağlıklı karşılaştırılması amaçlanmıştır. 1574-1595 yılları arasında hüküm süren III. Murat döneminin sonlarına doğru Bayburt şehri ve çevresinin detaylarını görebildiğimiz bu defterde ilk sırayı Bayburt nahiyesi alırken bu şehri Kelkit, Koğans ve Yağmurderesi nahiyeleri takip etmiştir. Defterin tarihi olan 1592'de Erzurum livasına bağlı nahiyeler olan bu şehirler içerisinde Türk nüfusunun çoğunlukta olduğu tek şehir Kelkit'ti. Çalışmamıza konu olan bölge genel olarak gayrimüslim çoğunluğun bulunduğu yerleşim bölgelerini kapsamaktadır. Çalışmamızda ilgili defterin konu edindiği Bayburt, Kelkit, Koğans ve Yağmurderesi nahiyelerinin çeşitli gelirleri ayrı ayrı incelenmiştir. İlgili veriler ayrı disiplinler içinde değerlendirilmeye sunulmuştur.
İkinci Dünya Savaşı sonrası Ortadoğu'da darbeler
20. yüzyıl ile birlikte Ortadoğu bölgesine yönelik emperyalist politikalara karşı, milliyetçilik fikri giderek güçlenmeye başlamıştır. Bu ideoloji karşısında sömürgeci devletler menfaatlerini korumak ve petrol yataklarını kontrol edebilmek için iyi ilişkiler kurma yoluna giderek, bölge devletlerine bağımsızlıklarını vermiştir. Ancak bağımsızlık kisvesi altında yönetime getirdikleri kişiler vasıtasıyla ülkeyi idareye devam etmeleri bölge halkı tarafından tepki ile karşılanmıştır. Bu tepki durumu İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan yeni dünya düzeni ile birlikte şiddetli mücadeleleri de beraberinde getirmiştir. Yeni dünya düzeninde ABD ve SSCB'nin süper güç olarak ortaya çıkması Ortadoğu siyasetinde önemli değişimlere neden olmuş ve her iki güç de Ortadoğu'ya hâkim olabilmek için büyük bir rekabete girişmiştir. Bu rekabet ortamında bölge devletlerini kendi yanlarına çekebilmek için uyguladıkları politikalar, komşu devletler arasında ikiliğin ortaya çıkmasını ve birbirleri ile olan münasebetlerin bozulmasını sağlamıştır. Dolayısıyla bu güçlerin kendi politikasını uygulamaya yönelik girişimleri Ortadoğu'da gruplaşmalara, istikrarsız yönetimlere, ayaklanmalara ve askeri darbelere neden olmuştur. Hazırlanan bu çalışmada 1945-1958 yılları arası Ortadoğu'da meydana gelen siyasi olaylar, istikrarsız yönetimler, oluşturulan ittifaklar ve vuku bulan askeri darbeler Suriye, Mısır, İran ve Irak devletleri temel alınarak incelenmiştir. Bu incelemede özellikle askeri darbeler ön planda tutulup, darbenin arka planında yer alan aktörlerin ortaya çıkarılmasına çalışılmıştır.
Ortadoğu'da petrol: Uluslararası rekabet, imtiyazlar ve antlaşmalar (1890-1928)
Ortadoğu petrol imtiyazları ve antlaşmaları üzerine yoğunlaşan bu çalışma, aynı zamanda bölgede oluşan uluslararası rekabeti tarih perspektifinden ve bilimsel bir metot-la incelenmektedir. 19. yüzyılın sonlarından itibaren bugünkü Ortadoğu coğrafyasında keşfedilmeye başlanan petrol, zamanla dünya petrol şirketlerinin rekabetine konu olmuş-tur. Hatta denilebilir ki ülkelerin uluslararası politikaları bu rekabetin birer uzantısı haline gelmiştir. Ortadoğu'da bulunan zengin petrol yatakları ve çıkartılacak petrolün denizler aracılığı ile taşımaya müsait olması bölgenin önemini daha da arttırmıştır. Ortadoğu'nun bu stratejik konumundan dolayı dünyanın önemli petrol şirketleri, erken tarihlerden itiba-ren bölgeye yönelmiştir. Osmanlı Devleti'nin sınırları içerisinde bulunan Musul ve Bağdat'taki petrol böl-gelerini II. Abdülhamid, hükümdar hazinesi konumundaki Hazine-i Hassa'ya devrederek bu coğ-rafyayı rekabetin dışına çıkarmak istemişti. Aynı zamanda petrol imtiyazı talep edecek olan şahıs ve şirketleri kontrolü altında tutmak istemişti. Ancak Berlin–Bağdat Demiryo-lu imtiyazı ile Almanlar bölgeye sokulmuş, böylelikle zaten mevcut olan uluslararası re-kabet yeni bir boyuta taşınmıştır. Bu araştırmada, II. Abdülhamid devrinde petrol imtiyazları ve bu çerçevede im-zalanan antlaşmalar detaylı bir şekilde incelenmiştir. Ayrıca I. Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa devletleri ve Amerika'nın dış politikalarında önemli bir yer eden Ortadoğu petro-lü ve bunun için verilen mücadele ile sonuçları da ele alınmıştır. Öte yandan Birinci Dünya Savaşı sona erdikten sonra diplomasi masalarında ve barış antlaşmalarında sık sık gündeme gelen petrol imtiyazları meselesine yer verilmiştir. Bu bağlamda bir taraftan San Remo ve Lozan gibi siyasi antlaşmalar incelenmiş diğer taraftan da 1925 tarihli pet-rol antlaşması ile Red Line antlaşmaları üzerinde durulmuştur. Anahtar Kelimeler: Petrol İmtiyazları, Petrol, Antlaşmalar, Hazine-i Hassa, Neftçizadeler, Nemlizade Hasan Tahsin, Lozan Antlaşması, Red Line Antlaşması
Türkiye'de ideolojik kamplaşma ve 6. filo eylemleri
Soğuk Savaş Dönemiyle başlayan Kapitalizm ve Sosyalizm ile bunların etrafında şekillenen ideolojik kavramların anlaşılması, daha doğrusu her kesimin kendisine yakın bulduğu akımı anlaşılır ve etkin kılma çabası Türkiye'yi uzun yıllar sürecek çatışmalara sürüklemiştir. Demokrat Parti iktidarının özellikle son yılında etkisi belirgin hale gelen öğrenci olaylarının 27 Mayıs 1960 Darbesine giden sürece zemin hazırlaması ve yaşananların darbe sonrasında gençliğin başarısı olarak lanse edilmesi Türk siyasetinde politik ya da politika dışı unsurların, gerektiğinde özellikle gençliği harekete geçirmeleri noktasında rol model olmuştur. Gençlerin 27 Mayıs sonrası başlayan ve 12 Eylül 1980 Darbesine değin devam eden ideolojik kamplaşma sürecinde ilk karşılaşılan gelişme 1961 Anayasası ve onun getirmiş olduğu özgürlükçü ortamdır. Türkiye'de başlayan değişimler, dünyadaki gelişmelerin etkisiyle de yeni bir boyut almıştır. Özellikle 1965 sonrasında ABD'nin Vietnam'a açmış olduğu savaş, Latin Amerika'nın kurtuluşu adına Küba'da yaşanılan devrim sürecinden sonra 1960'lı yılların son dönemlerinde dünyayı etkisi altına alan 68 Kuşağı, Türkiye'den yoğun olarak hissedilmiştir. Dış etkiler, ideolojilerin karşıt iki süper güce yönelik tavırlarını da beraberinde getirmiştir. Özellikle bu süreçte yaşanan ABD karşıtlığı, 6. Filo'ya yönelik eylemlere yol açmıştır. 1961 Anayasası ile ülkede daha rahat ve fazlasıyla gözlenen Sosyalizm ideolojisi kapsamında üniversite gençliği ve işçi sınıfının özgürlük istemiyle yapmış oldukları 6. Filo eylemleri de dahil tüm eylem ve grevlerin gün geçtikçe artmasını beraberinde getirmiştir ki bu da akabinde 12 Mart 1971 Muhtırası sürecini doğurmuştur. Yaşanan öğrenci olaylarına son vermek gayesiyle gerçekleşen 27 Mayıs'ın simgesi olan üç idam, aradan on yıl geçtikten sonra, üstelik 27 Mayıs'ın amacıyla tezat düşecek şekilde, gençlerin daha da artmış olan eylemlerinin gölgesinde yaşanacak 12 Mart'ı ve simgesi olan ayrı bir üç idamı hatırlatarak Türk siyasasına gölge düşürecektir. Bu gölge, yaklaşık bir on yıl daha Türkiye'de etkisini sürdürecek ve yine bir antidemokratik oluşum ile 12 Eylül 1980'i doğuracaktır. 12 Mart 1971 sürecinde bastırılmaya çalışılan sol hareket, özellikle 1974 yılında çıkarılan genel af sonrasında şiddetini artırarak 1975-1980 arası dönemde sağ-sol çatışmalarına sahne olmuştur. Türkiye'de yaşanan ideolojik mücadelelerin yanı sıra, siyasi anlaşmazlıklar, Türk diplomasisinde beliren gelişmeler bu dönemin sancılı ve ağır geçmesine ortam hazırlamış ve 12 Eylül 1980'de yeni bir darbeyle son bulmuştur. Anahtar Kelimeler: Sosyalizm, Kapitalizm, 68 Kuşağı, 6. Filo Eylemleri, Kanlı Pazar, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980
Şeyhülislamlığa ait 1 numaralı telhis defterinin transkripsiyonu ve değerlendirmesi (vr.83-170)
Osmanlı Devleti‟nin kuruluşundan sonra idari teşkilat oluşturulurken kendisinden önce kurulmuş olan Türk devletleri zamanındaki kurumlar örnek alınarak dönemin şartlarına göre yeniden yapılandırılmıştır. Yenileşme hareketleriyle beraber yaşanan değişim devletin en önemli merkezi teşkilatlarından biri olan İlmiye Merkez Teşkilatı‟nda da yaşanmıştır. Osmanlı Devleti‟nin kuruluşundan itibaren her görevli kendi konaklarının bir kısmını resmi işler için kullanırken 19. yüzyıla gelindiğinde işlerin zorlaştığı görülmektedir. Şeyhülilslamlık kurumu için sabit bir devlet dairesi tesis edildikten sonra ifta, tedris ve kaza işleri bir merkezde toplanmıştır. "1 Numaralı Telhis Defteri" içerisinde müderris, kadı, müftü atamaları ve tevcih edilen payeler, yeni açılan meclislere görevli atamaları da yer almaktadır. Yenileşme dönemiyle beraber teşkilat içerisinde yaşanan değişim ve gelişim yapılan bu atamalarda görülmektedir.
Şeyhülislamlığa Ait 1 numaralı Telhis Defterinin transkripsiyonu ve değerlendirmesi (vr.1-82)
Osmanlı Devleti tarihi açısından önemli kaynaklar arasında yer alan ve çalışmamızın konusu teşkil eden Telhis Defteri, XIX. yüzyılda ilmiye teşkilatının işleyişini ihtiva eden defter arasındadır. Bu defterler, ilmiye ricâlinin tayin, terfi, görev sürelerinin uzatılması, memuriyetlerinin değiştirilmesi ve azillerine dair kayıtları barındırmaktadır. Bu bakımdan gerek Osmanlı ilmiye teşkilatı gerekse biyografi çalışmaları açısından büyük bir öneme sahiptir. Tezimizin konusu, Şeyhülislamlığa Ait 1 Numaralı Telhis Defteri'nin vr. 1-82 arasının transkripsiyon ve değerlendirmesidir. Defter toplamda 166 varaktan oluşmaktadır. Tezimize konu olan bölüm, Hicri 1288-1295, Miladi 1871-1878 yıllar arasında yapılan tevcihatı ihtiva etmektedir. Defter içerisinde boş varaklar, tarihi belirtilmemiş ve telhis numarası verilmemiş metinler barındırmaktadır. Ayrıca defterde mükerrer eden sayfa numaraları da mevcuttur. Anahtar Kelimler: İlmiye Teşkilatı, Telhis Defteri, Tevcihat
Havâss-ı Refî'a (Eyüp) Mahkemesi'ne ait 294 numaralı Şer'iyye Sicil Defterinin transkripsiyonu ve değerlendirilmesi
Bu tez, Havâss-ı Refî'a mahkemesine ait Hicrî 1212-1213 (M. 1797-1798) seneli 294 numaralı şer'iyye sicil defterini esas alarak hazırlanmıştır. Talîk yazı türünde kaleme alınan defter, toplam 44 varaktır ve içerisinde 141 adet belge bulundurmaktadır. Tezin konusunu oluşturan sicil defterinde vasi, kayyım ve vekil tayini, tereke taksimi, vârisi olmayan kişilerin terekelerinin beytülmala verilip satılması, borçlanma ve borcun tahsil edildiğinin ispatı, taşınır ve taşınmaz malların satışı, nafaka ve evlilik gibi tüm hukukî işlemler kaydedilmiştir. Ancak sicil defterinin büyük çoğunluğu tereke taksimi ve tereke taksimi ile ilişkili hukukî işlemlerle ilgilidir. Bu çalışmanın da dâhil olduğu kadı sicilleri, kadı tarafından kaleme alınan ve kadının görevde olduğu süre içerisinde bölgede gerçekleşen tüm mahkeme kayıtları ile merkezden gönderilen emir, ferman, buyruldu gibi belgeleri içerir. Kadı sicilleri, bölgede bulunan yer isimleri ve mimarî yapılar ile ilgili bilgileri de ihtiva eder. Bu nedenle şehir tarihi araştırmaları için de önem arz eden kadı sicilleri, günümüze ulaşmayan mimarî yapılar veyahut günümüze ulaşan mimarî yapıların kimler tarafından kaç yılında inşa edildiği gibi birçok mâlûmat sunar. Dolayısıyla kadı sicilleri, muhtevasındaki bu zenginlik nedeniyle yalnızca hukuk tarihi için değil Osmanlı Devleti'nin sosyal, ekonomik, kültürel, siyasî ve şehir tarihi için de önemli kaynaklar arasında yer almaktadır. Tezin konusunu oluşturan Havâss-ı Refî'a Mahkemesi'ne ait 294 numaralı şer'iyye sicil defterinde de bölge halkının karşılaştığı tüm hukukî ihtilâflar kadı tarafından karara bağlanarak kaydedilmiştir. Çalışmada, defter içerisinde yer alan bu kararlar, transkripsiyon edilmiş ve özetleri çıkarılarak sunulmuştur.
Referandumlar sürecinde Türkiye
Halkın iradesini yönetime doğrudan doğruya yansıtma amacını taşıyan ve doğrudan demokrasilerin tipik bir örneği olan referandumlar Türkiye'de de birçok kararın alınması için uygulanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde 1961 yılından 2017 yılına kadar toplam 7 referandum yapılmıştır. Bu referandumlardan 1961 ve 1982 referandumu yapılan askeri darbeler sonrası hazırlanan yeni anayasaların halk tarafından oylanması şeklinde olmuştur. 1987, 1988, 2007, 2010 ve 2017 referandumlarında ise anayasanın maddelerinde yapılacak değişikler için halkoylamasına gidilmiştir. Bu referandumlar da 6'sı kabul edilirken sadece biri reddedilmiştir. Son referandum 2017 yılında gerçekleşen Türkiye Cumhuriyeti'nin "Parlamenter Sistem" yerine "Partili Cumhurbaşkanlığı" sistemine geçişine evet ya da hayır şeklinde oylaması olmuştur. Yapılan referandumların öncesine, sonrasına veya bir sonraki referanduma etkisi olmuştur. Aynı zamanda Türk siyasi tarihine de bir o kadar etkisi vardır. Araştırma sürecinde kitap, yerel ve ulusal gazeteler ile dergi arşivleri incelenmiştir. TBMM tutanakları, Resmî Gazete ve Cumhuriyet Arşivi ile birlikte Milli Birlik Konseyi İnkılabı Yayma Komisyonu belgeleri de kullanılmıştır. Özellikle referandum süreci içinde propagandaya katılan iktidar ve muhalefet partileri ile diğer derneklerin ve gençlik kollarının propaganda birimlerinin çıkardığı afiş, el katalogları ve pankartlar incelenmiş her referandumun kendi içinde ve diğer referandumlara olan etkisi tarihi objektiflik çerçevesinde analiz edilmeye çalışılmıştır.
27 Mayıs darbesinin Sakarya basınına yansımaları
27 Mayıs 1960 Askeri darbesi Türk siyasi hayatının en önemli dönüm noktalarından biridir. 27 Mayıs darbesi ile beraber Türk halkın büyük desteği ile yönetime gelen Demokrat Parti'nin on yıllık iktidarı son bulmuş ve Cumhuriyet tarihinde darbelerin ve askeri vesayetin önünü açan yeni bir süreç ortaya çıkmıştır. 27 Mayıs'ın ortaya çıkardığı siyasi, sosyal, ekonomik vb. etkileri ise halkın tamamında hissedilmiştir. 27 Mayıs darbesinin bu etkilerini halka hissettiren en önemli araç ise dönemin en yaygın kitlesel iletişim ve haberleşme aracı olan gazeteler sayesinde olmuştur. Ulusal ve yerel düzeyde yayın yapan gazeteler sadece 27 Mayıs darbesi ile ilgili gelişmeleri aktarmakla kalmamış, askeri yönetimin ortaya çıkardığı korku ikliminde darbeden ve darbecilerden yana tavır almıştır. Gazeteler darbe ile ilgili haberleri ve gelişmeleri sevinç ifade eden büyük punto ve manşetlerle aktarmıştır. Ele aldığımız bu çalışmada Sakarya basınının 27 Mayıs darbesini nasıl karşıladığını ve nasıl etkilendiğini, dönemin yerel gazetelerine yansıyan haberler doğrultusunda değerlendirilmeye çalışılmıştır. 27 Mayıs sonrası Sakarya basını, 27 Mayıs darbesini büyük sevinç ile karşılamış ve darbeden inkılâp diye bahsetmiştir. Darbe sonrası tüm yurtta olduğu gibi Sakarya'da da yönetimin değişmesiyle beraber gazetelerinde yayın politikaları da değişmiştir. Darbe sonrası yer alan haberlerde Demokrat Parti ve Demokrat Parti'liler hain, darbeyi gerçekleştiren asker ve ordu ise kahraman ilan edilmiştir. Sakarya'da 27 Mayıs darbesine dair kutlama ve miting haberleri gazetelerde tam sayfa olarak verilmiştir. Gazetelerde yer alan köşe yazılarında ise halka 27 Mayıs darbesinin haklılığı anlatılmaya çalışılmıştır. Hazırlanan bu çalışmada genel olarak 27 Mayıs darbesinin Sakarya basınına yansımaları ele alınmıştır.
Kamil Kepeci 275 Numaralı Ruûs Defteri (Metin-değerlendirme, S.171-331)
Osmanlı Devlet teşkilâtı ve bürokrasisinde tayin ve atamalar devletin en üst düzey karar alma organı olan Dîvânı Hümâyûn'da verilen kararlarla yürütülmekteydi. Hazine ve evkafın maaş alan orta ve alt düzey her memurun tayin ve atama belgelerini düzenleyen ve bu belgeleri kaydeden ruûs kalemidir. Ruûs kalemi memurların mali işlerine bakar ve bütün muamele buradan yapılmaktaydı. Tez çalışmasının konusu olarak 275 Numaralı Ruûs defterin transkripsiyonu ve değerlendirilmesi yapıldı. Tezimize konu olan bölüm Receb 1081-1084 Şevval (Kasım 1670-Ocak 1674) arasındaki ruûs kayıtlarını ihtiva eder. Kayıtlarda vakıf görevlileri, mektep hâceliği kâtip, halife gibi görevlilerin atamalarına ulaşılabilir. Defterde abkeş, ferrraş habbaz hatip, ihlas-han ve cabi gibi vazifeleri içre eden görevlilerin ücretleri, ücretlerine yapılan zamlar tayin yeri gibi bilgiler vermektedir. Anahtar Kelime: Dîvân-ı Hümâyûn, Ruûs Defteri, Tevcihât, Görevliler
Suriye, Lübnan ve Filistin'deki Türkmen yerleşim yerlerinin tarihî altyapısı ve yer adları
Ortadoğu coğrafyasının Doğu Akdeniz kısmında yer alan Suriye, Lübnan ve Filistin topraklarına Emevî-Abbasî dönemlerinde düzensiz olarak başlayan ve 11.yy'dan itibaren de düzenli göçlerle takviye olunan bir Türkmen yerleşimi sözkonusudur. Selçukluların ve ardıllarının (meliklikler/beylikler, Zengîler, Eyyübîler), Haçlıların ve Moğolların, diğer Türk devletlerinin (Memlûk, Timur, çeşitli beylikler/hanlıklar) ve en uzun da Osmanlıların etkisinde kalan bölge 20.yy'dan itibaren farklı bir mecraya girmiştir. I.Dünya Savaşı'yla başlayan Fransız ve İngiliz manda idareleri, II.Dünya Savaşı'yla birlikte yerini bağımsız devletlere bırakmıştır. Filistin'in İsrailleşme süreciyle başlayan, Lübnan'da nerdeyse rutinleşen ve Suriye'de on yıldır devam eden iç savaşlar / çatışmalar süreci, son 70 küsur yılın özeti gibidir. Bu tarihî altyapının dışında Suriye, Lübnan ve Filistin/İsrail kısmında bölgeler üzerinden Türkmen yerleşim yerleri ve isim taramaları yapılmıştır. Bunların önemli bir bölümü tablolaştırılmıştır. Ayrıca bu ülkelerdeki Türk/Türkmen toplulukları sosyo-kültürel yönlerden ayrı ayrı ele alınmıştır. Ve eldeki verilerin analiziyle hem tanı bazlı hem de öneri bazlı bilgi değerlendirmeleri yapılmıştır. Sınırların belirsiz, karmaşanın ise sürekli olduğu Levant yöresinde toplulukların davranış alışkanlıkları ve algıları yazgılarının da şekillenmesinde başat rol oynamayı sürdürmektedir.
Muhitu't-Tevârih adlı Farsça eserin Türkçe'ye tercümesi ve tahlili (S. 98–210)
Türkistan'da kurulan Buhara Hanlığı, Türk tarihi açısından önemli bir yere sahiptir. Şibanîler (1500-1599), Astrahanîler (1599-1785) ve Mangıtlar (1785-1920) olmak üzere üç hanedanlık mezkûr hanlığın yönetimini üstlenmiştir. Çalıştığımız Muhitu't-Tevârih adlı eser, Sübhan Kulu Han döneminde (1681-1702) Astrahanlı soylularına mensup İbrahim Koşbeği'nin isteğiyle Muhammed Emin Bin Mirza Muhammed Zaman Buhârî tarafından kaleme alınmıştır. Eser on bölümden oluşmaktadır. Müellif eserinde, Şibanîler ve Astrahanîler Hanedanı'nın hükümdarları, ilim adamları ve sanatçıları hakkında kıymetli bilgiler sunmaktadır. Özellikle dönemin siyasi olaylarının yanı sıra edebiyat, müzik ve o dönemde kullanılan çalgı aletleri hakkında bilgiler aktarmaktadır. Müellifin neşrettiği bilgilerden yola çıkarak hükümdarların yakınında bulunduğunu ve kültür seviyesinin yüksek olduğunu anlayabiliriz. Müellifin eseri kaleme aldığı tarihi bilmemekle birlikte 5 Mart 1699 yılında eseri tamamladığını görmekteyiz. Çalışmamız, tahlil ve tercüme olmak üzere iki kısımda ele alınmıştır. Tahlil kısmında, müellif ve eseri hakkında bilgiler verilmiştir. Tercüme edilen kısmın genel bir değerlendirilmesi yapılarak, yazarın kaleme aldığı eserde ismi geçen şeyhler ve ilim adamları hakkında kısa anekdotlar verilmiştir. Müellifin eserini oluştururken yararlandığı kaynaklar aktarılmıştır. Ayrıca Şibanîler ve Astrahanîler hakkında, dönemin iyi anlaşılabilmesi için genel bir değerlendirme yapılmıştır. Tercüme kısmında eser, Farsça lisanından Türkçe lisanına çevrilmiş, şiir kısımları basit bir şekilde aktarılmıştır. Mehrdad Fallahzadeh ve Forogh Hashabeiky tarafından orijinal metinler 2014 yılında matbu şekilde aktarılarak yayımlanmıştır. Eserin Farsça nüshası tezin son kısmına eklenmiştir. Türk dünyasında birçok vakayiname Türkçe diline kazandırılmayı beklemektedir. Bu çalışmamız diğer araştırmacıları yüreklendirmesi ümidiyle hazırlanmıştır.
Musullu Davud'un ıslah-ı huruf'a dair layihası
Bu çalışma Türkiye'de alfabe tartışmalarının sadece Cumhuriyet Dönemi'ne mahsus olmayıp öncesinde de bu tartışmaların olduğunu göstermektedir. Türkiye Cumhuriyeti'nin alfabe değişikliğine gitmesine, aslında Osmanlı Devleti'nin son döneminden itibaren yapılan tartışmaların zemin hazırladığı söylenebilir. Bu çalışma Mebusan Meclisine Musullu Doktor Davud tarafından sunulan layiha ile alfabe tartışmalarının ne kadar erken bir tarihte başladığını ortaya koymaktadır. Süreç içerisinde alfabe tartışmalarının Osmanlı Devleti'nde birçok aydın tarafından ele alındığı, tümden bir değişiklik (Latin harflerine geçiş), mevcut alfabenin ıslahı (ıslah-ı huruf) veya harflerin ayrı ayrı yazılması (huruf-ı munfasıla) hatta değişik bir bakış açısı ile Türklerin tamamen kendi kültürel imgelerini yansıtan yeni bir alfabe icat edilmesi şeklinde farklı perspektiflerin ortaya çıktığı görülmektedir. Türkiye'deki alfabe değişikliğinin bir anda karar verilmiş bir olgu olmadığı, aslında bu sürecin bir tarihi arka planı olduğu gösterilmektedir. Nihayetinde 1920'lerin sonunda Latin harflerine geçişin bir "medeniyet tercihi" olduğu vurgulanmaktadır.
A.RSK 1529 numaralı Ru'ûs Defteri (s.1-160), transkripsiyon-değerlendirme
Tez çalışmamızın konusu, Bâb-ı Âsafî defterleri kataloğu'ndaki A.RSK 1529 numaralı ruûs defterinin 1-160 arasındaki sayfalarının transkribesi ve değerlendirmesidir. Defterin tezimize konu olan kısmı 2148 tevcîhatı ihtiva etmektedir. Bu kısımdaki tevcîhatlar 1 Cemaziye'l-ahir sene 1065 (8 Nisan 1655) ile başlayıp 29 safer 1066 (28 Aralık 1655) tarihi ile son bulmaktadır. Defterdeki tevcîhatlardan mezkûr tarihteki beylerbeyi, sancâkbeyi, kadı, müderris, kâtip, halife, hacegân, müteferrika, emin, vakıf görevlileri, kale görevlileri gibi birçok büyük ve küçük görevlilerin atamalarına ulaşmak mümkündür. Defterdeki bilgiler konularına göre sistematik bir şekilde tablolar halinde gösterilmiştir.
Sâsâniler dönemi'nde Doğu İran'ın tarihsel sınırları (M.S. 3. ve 6. yüzyılar Türk-İran ilişkileri bağlamında)
İran coğrafyası antik dönemden bu yana farklı medeniyetleri üzerinde barındırmış, geniş bir coğrafyadır. Doğu İran coğrafyası Uzakdoğu ve Orta Asya'nın Ön Asya ile arasındaki geçiş bölgesi olmasından dolayı büyük bir öneme sahiptir. Bundan dolayı Doğu İran coğrafyası ve bu coğrafya üzerindeki önemli şehirler özellikle Türk toplulukları tarafından yoğun istilalara uğramıştır. İran coğrafyası üzerinde 3. yüzyılda tarihin seyrini değiştiren büyük bir devlet ortaya çıkmıştır. Fırat nehrinden İndus nehrine kadar geniş bir coğrafyaya yayılan bu devletin doğu sınırlarındaki en önemli komşuları Türk toplulukları olmuştur. 3. yüzyılın ikinci çeyreğinden, 7. yüzyılın ikinci çeyreğine kadar Sâsânîler dönemi İran'ı ile Türk toplulukları arasında yoğun bir sekilde siyasi, iktisadi ve sosyal münasebetler meydana gelmiştir. İran coğrafyası üzerinde egemenlik kuran Sâsânîlerin doğu sınırlarında Türk kökenli Kuşan, Akhun, Göktürk devletleriyle bunların haricinde Hyonlar, Kidaralar, Çullar, Sakalar gibi Türk toplulukları bulunmaktaydı. Bu Türk devletlerinden Akhunlar ve Göktürkler, Doğu İran toprakları üzerinde egemenlik kurmak amacıyla Sâsânîlerle yüzyıllar süren savaşlar gerçekleştirmişlerdir. Sâsânîler Orta Asya ve Hindistan yönünde yayılmaya çalışırken, Türk toplulukları da Ön Asya'nın doğusuna yerleşerek batıya doğru egemenliklerini yaymak istemekteydiler. Bu mücadeleler sırasında her iki taraf arasındaki sınırlar sürekli olarak değişmekteydi. Bu çalışma belirtilen dönemde her iki taraf arasında gerçekleşen mücadeleler sırasında sürekli olarak değişen bu sınırların tespitini yapmayı amaçlamıştır.
Kamil Kepeci 270 numaralı Ruûs Defteri
Osmanlı Devlet teşkilatı ve bürokrasisinin en üst merci olan Divan-ı hümayun da alınan kararların kayıt altına alınması usulü devlet sınırlarının genişlemesine pararlel olarak daha da önem kazanmıştır. Divan-ı hümayunun alt kalemlerinden biri olan Ruûs kaleminin tutmuş olduğu Ruûs defterleri Osmanlı devleti sınırları içerisinde ki tayin, tevcih ve atama silsilerinin takip edilebilmesini sağlayan en temel kaynaklardır. Çalışmamıza konu olan 270 No'lu Ruʻûs Defterin transkripsiyonu ve değerlendirilmesi yapıldı. Defter Hicri 1067-1068/Miladi 1656-1657 tarihleri arasında ki Ruûs kayıtlarını içermektedir. Tutulan kayıtlar vakıf görevlileri, kale, medrese, liva, dersiʻamlık, şâkirdlik, muʻallimlik, kethüdalık, çavuşluk ve saray görevlilerine dair tevcihatları kapsamaktadır.
Kamil Kepeci 275 numaralı Ruûs defteri (Metin-değerlendirme, s.1-170)
Ruûs Defterleri, Osmanlı bürokrasisinde tayin, tevcih, atama ve görevden alınma gibi işlemlerin kaydedildiği defterlerdir. Tez çalışmamız, Kamil Kepeci 275 Numaralı Ruûs Defteri'nin 1-170 arasındaki sayfalarının transkripsiyonu ve değerlendirilmesini içermektedir. Defterde değerlendirmesini yaptığımız kısım Receb 1081-Şevval 1082 (Kasım 1670-Şubat 1672) tarihleri arasındaki tayin, tevcih ve azilleri kapsamaktadır. Bahsi geçen yıl aralığı Köprülü-zâde Fazıl Ahmed Paşa'nın sadrazamlık yaptığı dönemi ihtiva etmektedir. Defterdeki 1-170 sayfaları arasındaki kayıtlardan dergâh-ı âli çavuşluğu, mekteb hâceliği, dersiâm, muallim, kâtip, halife, vakıf ve kale görevlileri gibi birçok görevlilerin tevcihatları hakkındaki bilgilere ulaşılmaktadır.
1918-1938 yılları arasında Atatürk ile ikili ilişkilerinde İnönü, Karabekir, Orbay ve Okyar
30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasının ardından Osmanlı Devleti fiili olarak sona ermiş, Anadolu toprakları üzerinde işgal devletlerinin faaliyetleri başlamıştır. İstanbul'un teslimiyetçi politikası ile ülke içindeki işbirlikçilerin hareketliliği neticesinde Türk Ulusu Mustafa Kemal Paşa etrafında birleşerek varlığını ve bağımsızlığını koruma mücadelesine girişmiştir. Hayatlarını hiçe sayarak küçük bir grup tarafından başlatılan bu mücadele sonunda emperyalist güçler Türk topraklarından atılmış ve yeni bir Türk devleti kurulmuştur. Akabinde ise askeri mücadelenin yerini sosyal, kültürel, ilmi ve ekonomik mücadeleler almış, çağdaş ve bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'nin oluşturulması amacıyla arka arkaya inkılaplar gerçekleştirilmiştir. Bu süreçte gerçekleştirilen İnkılaplar Döneminin doğal lideri konumunda bulunan Mustafa Kemal Atatürk'ün yakın çalışma arkadaşları ile hemfikir olduğu konular olmakla birlikte görüş ayrılığı yaşadığı ve bu görüş ayrılıklarının ikili ve siyasi ilişkilerinde kopmalara neden olduğu da muhakkaktır. Milli Mücadelenin zafer ile sonuçlanmasının ardından yeni kurulacak devletin rejimi, halife ve padişahın bu oluşturulacak düzen içerisindeki yerleri; dönemin lider kadrosu için bile kolay karar verilecek konular olmasa da dönemin en net fikre sahip olan kişisi kuşkusuz Mustafa Kemal Atatürk'tür. Milli hâkimiyete dayanan bağımsız bir Cumhuriyetin taraftarı olan Mustafa Kemal Atatürk, kendisi de bu yeni rejimin içerisinde aktif bir rol alacaktır ve bu yeni rejimde halife ile padişahın yeri yoktur. Yakın çalışma arkadaşlarından bazıları onun yolunu takip ederken bazıları ise farklı fikirlere sahip olarak yollarını Mustafa Kemal Atatürk ile ayırmıştır. Bu arkadaşlar arasında önemli askeri, siyasi ve diplomatik hizmetlere sahip İsmet İnönü, Kazım Karabekir, Rauf Orbay ve Ali Fethi Okyar öne çıkmaktadır. Bu nedenle söz konusu ayrımın sonraki yılların siyasi yapısını belirleyecek kadar önemli olduğu gerçeğinden hareketle hazırlanan tezde, modernleşmenin öncüsü Mustafa Kemal Atatürk ve dört arkadaşının ikili ilişkileri ele alınmıştır. 1918-1938 arasındaki yirmi senelik hareketliliği Atatürk, İnönü, Karabekir, Orbay ve Okyar'ın fikirleri doğrultusunda ele alan bu çalışma tarafsız kalabilme zorunluluğu bilinciyle hazırlanmıştır. Atatürk'ün bu dört isimle tanışıklığının başladığı süreçlere de yer verilerek bütünlük oluşturulmaya çalışılan tezde aynı gaye ile 10 Kasım 1938'in ardından İnönü'nün, Karabekir'in, Okyar'ın ve Orbay'ın siyasi yaşamlarına da yer ayrılmıştır. Günümüzde, Milli Mücadelenin lider kadrosu içerisinde bulunan kişiler olarak tanımlanan ve yukarıda adı geçen isimler arasındaki ikili ilişkilere ilgi giderek artmaktadır. Bu ilgi neticesinde gerçekleştirilen çalışmalarda bazen ideolojik yaklaşımlar, bazen de yalnızca hatıralar üzerinden varılan sonuçlar, bu ilişkilerin yanlış temeller üzerine oturtulmasına, dönemin faaliyetlerinin yanlı bir şekilde yorumlanmasına neden olmuştur. Oysaki tarihçinin tarafsız kalabilme, ele aldığı konuyu yeri ve zamanı içinde değerlendirebilme vasıflarına sahip olması gerekmektedir. Bu nedenle, hazırlanan çalışmadaki temel amaç, ele alınan isimlerin hatıralarını TBMM Zabıt Tutanakları, arşiv vesikaları, dönemin süreli yayınları ve konuya dair yazılmış tetkik eserler ile birlikte tarafsız ve bilimsel bir yaklaşımla inceleyerek eksik veya yanlış bilinen hususlara ışık tutmaktır.
XIX. ve XX. yüzyıllarında Canik Sancağı hapishaneleri
Suç ve ceza; insanlık tarihi kadar eski bu iki kavramın anlamına bakıldığında tarih çizgisi boyunca birden fazla şekil değiştirdiğini görebiliriz. Bu konuda modernleşme süresine geçilene kadar cezalar genellikle bireyin bedenine yönelik bir uygulama olarak karşımıza çıkarken modernleşme ile beraber insana verilen değer farklılık göstermiş ve bedenin kutsallığına dokunulmamaya özen gösterilmiştir. Suç işleyenlerin elbet cezasını çekeceği bir süreç olmalıdır ancak bu bedene yönelik değil özgürlüğü kısıtlamaya yönelik olacaktır. Modernleşme döneminde suçlar karşısında verilen ceza hapsetmeye yönelik olarak karşımıza çıkmaktadır. Avrupa'da hapishanelerin modern döneme ayak uydurması anlamında yapılan reform hareketleri kısa süre içinde Osmanlı devletini de etkilemiştir. İncelediğimiz Canik Sancağı Hapishaneleri yapılan reformlar ışığında nasıl değerlendirildiği ele alınmaya çalışılmıştır. Bulunana ilk hapishane kayıtlarından anlaşılacağı üzere harap ve viran bir halde olan hapishanelerde sağlık koşulları gözetilerek çalışmalar yapılmaya gayret edilmiştir. Gerek hapishane gerek hapishane görevlileri ve mahkûmların incelendiği tezimizde birçok hususun yeterli olmadığı saptanmış, ihtiyaç olunan durumlar tespit edilerek ilgili nezaretlere bildirilmiş olsa dahi kötü gidişat bir türlü istenilen düzeye ulaşamamıştır.
Abdülkadir Baş Ayân el-Abbâsî'nin hayatı ve "El-Baṣra fi-Edvârihe't-Târîḫiyye" eserinin tercümesi
Yeryüzünün en kadim toprak parçasından biri olan, günümüzde Irak ve Kuveyt arasına kalan ve İslam tarihi açısından büyük öneme sahip olan kadim "Basra Şehri'nde" insan nefesinin duyulması, şehirleşme ve kültürlerin oluşması çok eski devirlere dayanır. "Basra" deyince akla, Abbâsîler, Timur devleti, Safeviler, Farisiler, Akkoyunlu, Karakoyunlular gelse de aslında bu kadim topraklar, çok daha farklı devlet ve kültürlerin doğuşuna beşiklik etmiş pek çok kavme yurt olmuştur. Mesela: Milattan önce Asurlulara ve Irak'ın el-Hilla kasabasına yerleşen Babillilere ve daha pek çok uygarlıklara beşik olmuştur. Basra Şehrinin, İslam tarihi açısından önemi ise, kuruluş hikâyesi ile başlar: İslam dinin Peygamberi Hz. Muhammed'in (s.a.v) övgüsüne mazhar olmuş şehir. Hz Ömer'in, Utbe bin Gazvan'ı görevlendirerek kurdurduğu kutlu şehirdir. Basra, o günden sonra ilimin, edebiyatın merkezi olmuş Mekke ve Medine'deki "Ukaz Panayırının" muadili olan "Mirbed panayırları" Basra'da kurulmuştur. Sadece panayır değil çeşitli edebiyat eserlerinin neşvünema bulduğu, pek çok şairin durağı haline gelen Basra, 'İslam düşünce tarihi' açısından da büyük öneme haizdir: "Deve Olayı; Zenci olayı" gibi tarih üzerinde etki bırakan pek çok vaka bu topraklarda cereyan etmiştir. Bu topraklar, tarihin akışına yön veren savaşlara, bilim-ilim dünyasına yön veren fikri akımlara, İslam dünyasının hukuk kaidelerini ortaya koyan pek çok fukahaya, mezhepler tarihi açısından başat rol oynayan isimlere, memleket olmuştur. İnsanlık tarihi ve İslam tarihi açısından önemli olan bu şehri, Abdülkadir Baş Ayân el-Abbâsî , "el- Baṣra fî-Edvârih't-Târîḫiyye" ismini verdiği bu kitabında: Kuruluşundan Osmanlı dönemine kadar Basra'nın tarihi devirlerini anlatmıştır. Bu kadim toprakların şahit olduğu kültürü/harsı bir edebiyatçı naifliği ile bedii şekilde anlatan Abdulkadir Baş Âyân El-Abbâsî ve Abbasi ailesi Basra için yaptıkları hizmetler açısından ayrı bir önem taşımaktadır. Bu çalışmada, Abdulkadir Baş Âyân el-Abbâsî'nin, "el-Baṣra fî-Edvârih't-Târîḫiyye" kitabının Arapçadan Türkçeye çevirisi ve müellifinin hayatına dair yapılan araştırmalar mahfuz olup sadece "Basra tarihi" değil, Irak'tan, dünyanın pek çok ülkesine yayılan "Baş Âyân el-Abbâsî" ailesi tanıtılmıştır. Abdulkadir Baş Âyân el-Abbâsî'nin hayatı ve Basra'ya yaptığı hizmetler, bıraktığı eserler, Basra için yaptığı hizmetler anlatılmıştır.
Şeyhülislamlığa ait üç numaralı Telhis Defterinin transkripsiyon ve değerlendirmesi (Vr.96-192)
Osmanlı Devleti daha beylik döneminden itibaren siyasi, kültürel, ekonomik ve askeri kurumlarında teşkilatlanma içerisine girmişti. Osmanlı devleti beylikten devlete teşekkül etmesi ile birlikte teşkilatlanma da büyük bir ivme kazanarak bu teşkilatlanma yapısının yelpazesini bir taraftan genişleterek bir taraftan da fetihlerle sınırlarını genişletmiştir. Osmanlı devleti, kurumlarının temellerini atarken hem atalarının mirasını alarak hemde kendinden önceki Türk İslam devletlerinin yapılarından etkilenerek müstesna kurumlarını oluşturmuşlardır. Bu kurumlardan biride İlmiye Teşkilatıdır. İlmiye Teşkilatı 19.yüzyılda reformlarla yenileşme sürecine girmiştir. İlmiye Teşkilatında bu yenileşme hareketleri ile hemen her dönemde bir önceki zaman dilimden daha iyi konuma gelerek hem kendini güncellemiş hemde kendine has yeni bir kurumsallaşma içerisine girmiştir. İlmiye teşkilatı içerisinde yer alan mühim kurumlar; medrese, müderris, kadı, müftü ve şeyhülislamlık kurumlarıdır. Medrese teşkilatının bünyesine baktığımız zaman; müderris, kadı, müftü gibi ulema zümresinin tayin ve terfileri belli bir kıstas'a göre yapılmıştır. "Üç Numaralı Telhis Defteri" ele alındığı zaman müderris, kadı, müftü tayinlerinin yanı sıra paye ve kazalara yapılan tayinlerde görülmektedir.
Azerbaycan'ın bağımsızlık sürecinin TBMM'ye yansımaları
İkinci Dünya Savaşı'nın ardından dünyanın kendisini içinde bulduğu Soğuk Savaş Dönemi'nin iki büyük gücünden biri olan SSCB, 1991 yılı sonunda ömrünü tamamlamış ve birliğin içindeki cumhuriyetler bağımsızlığını bu süreçte ilan etmeye başlamışlardır. Bu cumhuriyetlerden biri olan Azerbaycan'ın bağımsızlık mücadelesi içine girdiği dönemde de bağımsızlığını kazanmasından sonraki yıllarda da en mühim meselelerinin başında Ermenistan ile yaşadıkları gelmiştir. 1985'te Gorbaçov'un "Glasnost" ve "Perestroyka" politikalarını uygulamasıyla SSCB içindeki devletlerde ve topluluklarda başlayan milliyetçi hareketlilik kapsamında Ermenistan, Azerbaycan'a bağlı Dağlık Karabağ'ı istemeye başlamıştır. Ermenistan 1987'de Moskova'dan bu bölgeyi isteyip 1988'de de buradaki Azerbaycan Türklerini göç etmeye zorlamış, karşı gelenlerin de hayatına son vermiştir. Aynı süreçte buraya Ermeniler de göç ettirilerek Karabağ'ın nüfus dağılımıyla oynanmıştır. Azerbaycan'da bağımsızlık mücadelesi verilirken öne çıkan ve bu nedenle cezaevine gönderilen Ebulfez Elçibey ise dönüşüyle beraber Azerbaycan Halk Cephesi'nin kuruluşunu 1989'da tamamlayıp başına geçmiştir. 1989 sonunda Ermenistan'ın Karabağ'ı kendisine bağlaması gelişmesinden dolayı Azerbaycan'da yönetime yönelik tepkiler ise 1990 senesinde Rus askerlerinin Bakü'ye girip "Kara Ocak" hadisesinin yaşanmasına sebep olmuştur. Hem bağımsızlığına kavuşmak hem de Sovyet Rusya destekli Ermenistan'ın Karabağ politikalarına karşı gelmekle uğraştığı Azerbaycan'ın başına 1990'ın mayıs ayında Ayaz Muttalibov gelmiştir. Rusların sıkıyönetimi altında başlayan Muttalibov döneminde de Ermenistan'ın saldırıları devam etmiş ve çok sayıda Türk hayatını kaybetmiştir. Aynı yılın ağustos ayında da Ermenistan bağımsızlığını ve Karabağ'ın kendisine bağlı olduğunu ilan etmiştir. Azerbaycan da "Milli Uyanış" günü kabul ettiği 30 Ağustos 1991'de bağımsızlığını ilan etmiş ve ekim ayında parlamentosunda onaylamasıyla bağımsızlığına kavuşmuştur. Bağımsızlık mücadelesini veren Azerbaycan Halk Cephesi ile Karabağ konusunda anlaşamayan ve "Moskova'nın Adamı" olarak görülen Muttalibov ise eylül ayında tek aday olarak girdiği seçimler sonucu devletin başına gelmiştir. Milli Azadlık Hareketi'ni bağımsızlığını onayladığı gün sona erdiren Azerbaycan'ın Karabağ konusunda Ermenistan'la diplomatik teması da bu süreçte başlamıştır. Bundan bir ay sonra, kasım ayında ise Azerbaycan siyasetçileriyle diplomatlarını taşıyan helikopter düşürülmüş, "Karakend Faciası" yaşanmıştır. Bu hadisenin ardından diplomasi görüşmeleri sona ermiştir. Ermenistan'ın Azerbaycan Türklerine zulmünün sürdüğü bu dönemde 1992'nin şubat ayında "Hocalı Katliamı" yaşanmıştır. Mart ayında istifa etmek zorunda kalan Muttalibov'dan sonra Parlamento Başkanı Memmedov'un vekalet ettiği devlet başkanlığına ise 1992'nin haziran ayında Ebülfez Elçibey seçilmiştir. Elçibey döneminin başında Rus askerleri Azerbaycan'dan çıkarılabilmiş ve Ermenistan'ın aldığı yerlerin bir kısmı geri alınmışsa da zaman içinde buraların ve özellikle de Kelbecer'in Ermenilerin eline tekrar geçtiği görülmüştür. Bu kayıplar üzerine Bakü'de başlayan hareketlilik yaklaşık bir sene sonrasında, 1993'ün haziran ayında Elçibey döneminin sona ermesine yol açmıştır. Azerbaycan'da yaşanan tüm bu gelişmeler esnasında Türkiye'nin izlediği politika ise çelişkileri ile öne çıkmıştır. Ele alınan 1990-1993 yılları arasında Cumhurbaşkanının Turgut Özal olduğu Türkiye'de üç ayrı hükümet görev yapmış, ilk olarak Yıldırım Akbulut başbakanlığında ve Akbulut'un genel başkanlığı kaybetmesiyle de Mesut Yılmaz'ın başbakanlığında ANAP'ın 47. ve 48. Hükümetleri görev yaparken 1991'de 49. Hükümet, yani DYP-SHP Koalisyon Hükümeti ile Süleyman Demirel'in başbakanlığı, Erdal İnönü'nün başbakan yardımcılığı dönemine geçilmiştir ki tezde ele alınan dönem Azerbaycan için Muttalibov ve Elçibey'in, Türkiye içinse Turgut Özal'ın cumhurbaşkanlıkları zamanını içerecek şekilde düzenlenmiştir. Bu bağlamda Özal'ın 1993'ün nisan ayında yaşamını yitirmesiyle Demirel mayıs ayında cumhurbaşkanı seçilmiştir. İç politikasının hareketli olduğu bu dönemde Türkiye'nin iç politikasını da etkileyecek en mühim diplomatik meselelerinden biri Azerbaycan olmuştur. Milli hislerle yaklaşılarak Azerbaycan'ın desteklendiği bu süreçlerde bir yandan da tarafsızlık politikasına soyunan Türkiye, dünyadan ayrı hareket edemeyeceğini söyleyerek Birleşmiş Milletler ile Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı'nın söylemleri ve kararlarının gölgesinde kalmıştır. Bir çok Türk Cumhuriyetinin bağımsız olmasıyla dünyada gözlerin Türklere çevrildiği 1990'lı yılların başında dil, din, tarih ve kültür birliği yaşanılan çoğu bölgede de sorunların olması Türkiye'nin temkinli hareket etmesini beraberinde getirmiştir. Öyle ki Bosna-Hersek'te, Kıbrıs'ta, Kırım'da yaşananlar, ayrıca yurt içinde PKK'nın terör eylemleri, Ermenistan'ın 1915'i sürekli gündeme taşıyıp özellikle ABD'den bu konuda destek görmesi, ülkenin güney doğusuna konuşlanmış Çekiç Güç'ün varlığı, Bulgaristan'da Türklere yapılan baskılar gibi meselelerin üst üste geldiği bu dönemde politikaların şekillenmesi oldukça güç olmuştur. Türkiye'nin güçlükler yaşadığı bu dönemde Azerbaycan konusundaki hassasiyeti politik söylem ve eylemlere çok fazla yansıyamamıştır. Nitekim Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın Azerbaycan Türkleri ile aramızda "Şii-Sünni" farklılığına vurgu yapması, Başbakan Yıldırım Akbulut'un başka bir ülkenin iç işlerine karışmanın doğru olmadığını söylemesi, yine koalisyon döneminde Ermenistan'a "insani yardım" olarak buğday gönderilmesi, elektrik yardımı yapılması, Başbakan Demirel'in dünyayla birlikte hareket edildiğini açıklaması, Hikmet Çetin'in AGİK'in kararları üzerinden konuşması, Onur Kumbaracıbaşı'nın Karabağ'ın Azerbaycan Türkleri ile Ermenilerin meselesi olduğunu dile getirmesi, Ebulfez Elçibey'in helikopter talebinin kabul edilememesi gibi öne çıkan gelişmeler sadece muhalefetin tepkisine yol açmamış, halkın eleştirilerine ve Azerbaycan'ın Türkiye'ye duyduğu güvenin sarsılmasına da neden olmuştur. Azerbaycan'ın bağımsızlık ve Ermenistan'a karşı topraklarını kaybetmeme mücadelesini verdiği 1990'lı yılların başında Türkiye ile ilişkileri de bu konular kapsamında kalmış, iktidar ve muhalefet partilerinin Azerbaycan'daki gelişmelerle ilgili fikirleri TBMM'de oldukça gündeme gelmiştir. Bu gündemlerin olduğu TBMM Birleşimlerinin taranarak temele oturtulduğu tezde ayrıca arşiv belgelerinden, gazetelerden ve araştırma eserlerinden de yararlanılmıştır.
Türk ve Fransız basınına göre Paris Barış Konferansı'nda Osmanlı Devleti
Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda dünya siyasetini değiştirmek ve uluslararası barışı sağlamak amacıyla Paris Barış Konferansı toplanmıştır. Büyük Savaş'tan sonra dünyanın mahkemesi haline gelmiş olan Paris Barış Konferansı, milletlerin kaderini tayin etmiş ve konferansa hâkim olan büyük güçler arasında diplomasi savaşı gerçekleşmiştir. Gerçekleşmiş olan diplomasi savaşı ve konferans kararlarının uygulanma sürecinin ilk altı ayı ve Osmanlı Devleti açısından önemi "Türk Ve Fransız Basınına Göre Paris Barış Konferansı'nda Osmanlı Devleti" konulu yüksek lisans tezimizde ele alınmıştır. Çok uluslu devletlerin savaş sonunda dağılması nedeniyle konferansa yeni kurulacak milletlerden sınırların belirlenmesi konusunda talepler gelmiştir. 18 Ocak 1919'da toplanan Paris Barış Konferansı'nda çözülmeyi bekleyen önemli sorunlar mevcuttu. Bu sorunların çözüme kavuşturulması ve yeni sınırların belirlenmesi için Wilson Prensipleri öncelikli olarak ele alınmıştır. Çok uluslu devletlerden biri olan ve oldukça geniş topraklara sahip olan Osmanlı Devleti de Paris Barış Konferansı'ndan etkilenmiştir. Özellikle önemli stratejik bölgelerde alınacak kararlar Osmanlı Devleti'ni siyasi, ekonomik ve sosyal bakımdan etkilemiştir. Paris Barış Konferansı'nda Osmanlı Devleti hakkında uygulanacak kararlar ve Osmanlı milletini ilgilendirecek konular, Türk ve Fransız basınında çıkan haberler üzerinden değerlendirilmiştir. Konferansa büyük güçlerin yaklaşımı farklı olmuş ve Osmanlı Devleti ile ilgili verilecek kararlar geciktirilmiştir. Kararların gecikmesinin nedeni Osmanlı Devleti ile ilgili meselelerin çıkar çatışmalarına konu olmasıdır. Dünya siyasetini derinden etkilemiş olan Paris Barış Konferansı, bazı milletler için umut kaynağı olmuş ve savaştan galip ayrılmış güçlü devletler için fırsat kapısı olmuştur. Konferans milletlerin amacına göre değişkenlik göstermiştir. Osmanlı Devleti'nde bulunan azınlıkların talepleri de devleti zor duruma düşüren konular arasında yer almıştır. Paris Barış Konferansı'nda görüşülen dünya siyasetini ilgilendirecek önemli konulardan biri Milletler Cemiyeti olurken diğer öne çıkan kavram ise "manda" konusu olmuştur. Paris Barış Konferansı'ndaki önemli konulara her bir ülkenin yaklaşımı, siyasi çıkarlar nedeniyle farklı olmuştur.
II. Abdülhamid döneminde Osmanlı ordusunu ıslah için gelen yabancı müşavirler
XIX. yüzyılın son çeyreği Osmanlı Devleti açısından, siyasî, askerî, iktisadî ve sosyal alanda büyük değişim ve dönüşümlerin yaşandığı bir dönemi içinde barındırır. Askeri eğitim alanında farklı bir tarz benimsenmiş, o ana kadar Fransız talimnameleri ve eğitimcilerinden -kısmen de olsa İngilizlerden- yararlanılır iken, Sultan II. Abdülhamid 1878'de imzalanan Berlin Antlaşmasından sonra yönünü Almanya'ya çevirerek, Almanya'dan askerî alanda destek sağlamak amacıyla müşavir getirme yoluna gitmiştir. Bunu yapmaktaki amacı, Fransa'ya ve İngiltere'ye bağımlı olunmadığını uluslararası dengeleri de dikkate alarak Almanya ile siyasî, askerî ve diplomatik ilişkileri düzenlemek olduğunu göstermek istemiştir. Askeri ilişkiler bir süre sonra her iki ülkenin siyasi ve iktisadi alandaki münasebetlerine önemli ölçüde yön vermiştir. 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşından mağlup çıkan Osmanlı ordusunu yeniden düzenlemek, teknik ve taktik bakımdan dönemin ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir sistemi kurmak için Almanya'dan askeri uzmanlar davet edilmiştir. Özellikle Gazi Osman Paşa'nın Seraskerliği döneminde bu ilişkiler yeni bir boyuta taşınmıştır. II. Abdülhamit döneminde askeri ıslah konusunda Almanya'dan ilk heyet 1882 yılında Türkiye'ye gelmiş lakin bu heyete göre ordunun yeniden yapılanmasında amaçlanan değişikliğin gerçekleştirilmesine Sultan II. Abdülhamid'in her konuya tedbirli, kuşkulu yaklaşmasından ve –belki de aşırı ihtiyatkarlığından- kendilerini dolaylı olarak engellemesi yüzünden başarı sağlanamamıştır. Alman askeri müşavirler Osmanlı Devleti'nde cereyan eden olayları kendi ülkelerine rapor etme şartı ile gönderilmişlerdi. O sebepten ötürü Alman arşivlerinde bu dönem ile ilgili evraklara ulaşmak mümkündür. Lakin bizim tezimizde Türkçe'ye çevirilen kaynaklardan ve Başbakanlık Osmanlı Arşivi verilerinden yararlanılmış; Alman Arşivleri konusu eksik kalmıştır. Osmanlı ordusunu ıslah etmek üzere Almanya'dan gelen kişiler; Otto von Kaehler, Kamphovener, von Hob,Binbaşı Herr Dogser Mikof, Colmar von der Goltz, Deniz Binbaşı Starcke, Steffen, Grumbckow, Kalaus von Hofe, Ferik Hauser Paşa, Süvari Kıdemli Yüzbaşı Hausschild Bey, Süvari Yüzbaşı von Rüdgisch, Binbaşı von Ditfurth, Topçu Binbaşı İmhoff, İstihkam Binbaşı Auler, Lehisman Paşa, Binbaşı Havşilet Bey. Osmanlı Devleti yetkilileri de Osmanlı ordusunda müşavir olarak görev yapanların zaman zaman raporlar sunmalarını istemiştir; zaman içinde rapor vermek istemeyen Alman eğitimcilerin görevlerine son verdikleri görülmektedir. Bu müşavirler ilk başta reorganizasyon için gelmiş gibi görünseler de kısmen kendi tutumları kısmen de bulunmuş oldukları şartların getirdikleri sonuçlar doğrultusunda, Alman silah firmalarının Türkiye temsilcisi gibi gayret sarf etmişlerdir. Büyük üretim kapasitesine ulaşmış silah firmalarına Osmanlı Devleti'nin yüklü siparişler vererek, Alman ekonomisine katkı sağlamasında önemli roller üstlenmişlerdir. Sadece ateşli ağır ve hafif silahlar satmakla kalmamışlar; ilginçtir Başbakanlık Osmanlı arşivindeki belgeler incelendiğinde Süvari Birliklerinin ıslahı için gelen Von Hobe'nin Almanya'dan at alımı konusunda Osmanlı ordusu yetkililerini iknaya çalıştığı da tespit edilmiştir. Konu ile ilgili daha önceden yapılmış çalışmalar incelenmiş, Türkçe'ye çevrilmiş olan yabancı kaynaklara bakılmış, askeri ıslah için gelen Alman müşavirlerin reorganizasyondan öte amaçlar hedefledikleri görülmüştür. Çalışmamızda bu müşavirler tek bir başlık altında toplanmış ve bunlarla ilgili yapılmış araştırmalardan tespit edilen bilgilerle arşiv belgeleri bir arada değerlendirilmeye gayret edilmiştir. Bu çalışmayı yapmaktaki maksadımız, II. Abdülhamit döneminde Osmanlı ülkesine gelen Alman askeri uzmanların ne için geldikleri/getirildikleri ve ne yaptıkları sorularına cevap aramaktır. Görünürde Sultan II. Abdülhamid bu müşavirleri Osmanlı Ordusu'nu ıslah için davet etmiş, lakin olaylar o şekilde gelişmemiş, davet edilen uzmanlar İstanbul'a geldikten bir süre sonra kıpırdayamayacak hale getirilmiştir. Islah için gelen Alman müşavirler XIX.yüzyıl ortamına uygun Osmanlı ordusunu ıslah etmek yerine kendi şahsi çıkarlarını iyileştirecek kimi hamlelere yeltenmişler; Osmanlı ülkesindeki kaos ortamından yararlanarak gelişmeleri kimi zaman Almanya, kimi zaman da kendi çıkarları doğrultusunda kullanmışlardır. Bu gayretlerinin sonunda Osmanlı ordusuna Almanya'dan yüklü miktarda silah aldırmışlar, Sultan II. Abdülhamit'in ilerleyen saltanatı boyunca Almanya için elde edilecek imtiyazların temelini atmışlar ve Osmanlı ordu kadrolarında kendileri dışında diğer farklı devletlerin uzmanlarının istihdam edilmesine mümkün mertebe engel olmaya çalışmışlardır.
Türk siyasal hayatında Milli Görüş Hareketi (1970-1980)
27 Mayıs 1960 tarihinde yapılan askeri müdahalenin ardından gerçekleşen yargılamalar, 1961'de hazırlanan Anayasa ve yapılan seçimlerle başlayan Koalisyon Hükümetleri Türk siyasetinde yeni bir sürecin başlangıcı olmuştur. Demokrat Parti'nin mirasına sahip çıktığı söyleminde bulunan Adalet Partisi 12 Mart 1971 tarihinde gerçekleşen muhtıra sürecine kadar siyasi alanda yükselen bir ivme çizmiştir. Adalet Partisi, "İslamcı" olarak adlandırabilecek kesimin desteğini almış, 1961 Anayasası'nın sağladığı özgürlük ortamı bu kesimin de hareketlenmesine yol açmış ve kendi yollarını bulmaya yönelmişlerdir. Bu doğrultuda Makine Mühendisi Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın öncülüğünde İslamcı kesim partileşerek Türk siyasetinde kendisini temsil olanağı bulmuştur. Politik alanda tecrübesiz olan bu kesimin dönemin şartları itibariyle kendi fikirlerini açık şekilde ifade etmeye çalışması, Laik Cumhuriyet rejimi tarafından tehlike olarak algılanmasına sebep olmuştur. Nitekim 27 Mayıs Darbesinin ardından İslamcı kesimin ilk ciddi teşebbüsü olan Milli Nizam Partisi, Laikliğe aykırı çalışmalar yürüttüğü gerekçesiyle kapatılmıştır. Milli Nizam Partisi'ni kuran kadro, 12 Mart Muhtırası sürecinde ise Milli Selamet Partisi'ni kurmuş fakat bu defa söylemlerini daha dikkatli seçmeye başlamıştır. Milli Selamet Partisi ile birlikte Türk siyaseti "Milli Görüş" kavramıyla tanışmış, bu kavram Milli Nizam Partisi ve Milli Selamet Partisi ile birlikte ardıllarını da ifade etmek için genel anlamda kullanılır olmuştur. 1973 Genel Seçimlerinin ardından Cumhuriyet Halk Partisi ile kurduğu koalisyon hükümeti Milli Selamet Partisi'nin Türk siyasetindeki meşruluğu ve kabul görmesi için önemli bir etken olsa da bu iki parti arasındaki birliktelik uzun sürmemiştir. Koalisyonun sona ermesiyle Milli Selamet Partisi kendisini başka bir birlikteliğin içinde bulmuş; Kıbrıs Harekatı ardından Bülent Ecevit'in gördüğü desteğin artması ile Cumhuriyet Halk Partisi'ne karşı sağ partilerin bir araya geldiği Milliyetçi Cephe Hükümetleri ile tanışmıştır. 12 Eylül 1980'de gerçekleşen darbeye kadar kurulan koalisyonlarda Milli Selamet Partisi anahtar parti konumuna gelmiş; hükümet kurma teşebbüsü içerisinde olan partiler Milli Selamet Partisi'ne ihtiyaç duymuştur. Toplumdaki muhafazakar kanadın temsilcisi olarak kabul gören Milli Selamet Partisi, müdahale öncesinde de anahtar parti konumunu kullanarak "Milli Onarım Hükümeti" adı altında azınlık hükümeti kurma isteğini dahi gündeme getirebilmiştir. Kendisine duyduğu güvenin giderek artması partinin temsil ettiği kesimin taleplerine yönelik eylem ve söylemlerini de çoğaltmıştır. Öyle ki Konya'da düzenlenen Kudüs Mitingi 12 Eylül'e giden süreçte son nokta olarak değerlendirilmiştir. Ülkenin siyasal, ekonomik ve sosyal açıdan giderek istikrarsızlaşması Ordu içerisindeki üst rütbeli komutanlarda bu sorunların ortadan kaldırılabilmesi için müdahalenin gerekliliğine yönelik düşüncenin oluşmasına sebep olmuştur. Buradan hareketle Türk Silahlı Kuvvetleri 12 Eylül 1980'de yönetime el koymuş, sorunların çözümüne yönelik hamleler yapmaya çalışmıştır. Bu dönemde siyasi parti liderleri güvenlikleri dolayısıyla zorunlu ikamet adreslerine gönderilmiş; kısa bir süre sonra Adalet Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi liderleri serbest bırakılırken Milli Selamet Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi liderleri tutuklanmış, sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanmışlardır. Milli Güvenlik Konseyi tarafından tüm siyasi faaliyetler sona erdirilirken partiler kapatılmıştır. 1982 Anayasası referandumunun akabinde demokrasiye dönüşün sinyalleri verilmiş, seçim tarihi açıklanmıştır. Milli Güvenlik Konseyi kontrollü bir şekilde yeni partilerin kurulmasına izin verse de birçok parti de veto edilmiştir. 1983 Genel Seçimlerinin ardından Anavatan Partisi (ANAP) iktidara gelmiş birkaç yıl sonra da siyasi parti liderlerine uygulanan siyasi yasak halkoylaması ile kaldırılmıştır. Diğer yasaklı liderler gibi Necmettin Erbakan da siyasete dönmüş, kısa bir süre sonra da kendisinin talimatıyla kurulmuş olan Refah Partisi'nin genel başkanlığına seçilmiştir. Bu tez, İslamcı kesimin Türk Siyasi Tarihinde aktif olarak rol aldığı, başka partilerin içinde yer almaktan çıkıp kendi partilerini kurmaya yöneldiği süreci ele almaktadır. Bu süreç yetmişli yıllarda yaşanmış ve günümüze değin süregelen bir ekolün sembol ismi olan Necmettin Erbakan'ın politik serüveniyle girift bir halde şekillenmiştir. Tezde Adalet Partisi'nden umduğunu bulamayan İslamcı kesimin Bağımsızlar Hareketi'ni başlatmasından 12 Eylül 1980'in ardından uygulanan yasakların kaldırılmasına kadar geçen süre zarfına değin inceleme yapılmış, kronolojik olarak işlenen Türkiye'deki politik gelişmeler Necmettin Erbakan ve Milli Görüş ekseninde değerlendirilerek Milli Nizam Partisi'nden Milli Selamet Partisi'ne geçiş analiz etmiştir. Yakın Döneme ışık tutacak bu konuların yazımında resmi kaynaklar, süreli yayınlar, hatıralar ve tetkik eserlerden istifade edilmiştir.
M.Ö. 2. bin yılda Anadolu'daki çivi yazılı belgelerde kadınların mektuplaşmaları
Mektuplar, binlerce yıl öncesinden, yazının icadından bu yana haberleşme aracı olarak kullanılmıştır. Özellikle kadınların yazdığı veya onlara yazılan mektuplar her daim daha çok ilgi odağı olmuştur. Kadınların yazışmaları, dönemin şartlarını onların bakış açısından anlamamıza olanak sağlamıştır. Aynı zamanda yaşanılan dönemde gerçekleşen şahsi zorluk ve olanakları da yazan kişinin statüsüne göre değerlendirmek gerekir. Bu bağlamda, tezimizde MÖ II. Binde Anadolu'da ve Eski Asur devletinde yaşamış kadınların ailevi, sosyal ve siyasal olarak ne konumda olduklarını bizzat onların yazdığı veya onlara yazılan mektuplar aracılığıyla ortaya konulması istenmiştir. Anadolu'da II. bin yılda kayıt altına alınmış çivi yazılı belgelerin tercümeleri ve modern literatürün taranması sonucunda Asur Ticaret Kolonileri Çağında ve Hitit döneminde kadınlara ait mektup metinlerinin bulunduğu anlaşılmıştır. Bu mektuplarda Asurlu kadınların Anadolu'daki tüccar eşleri ile yazışmaları kronolojik olarak Hitit öncesi mektuplardır. Asurlu kadınlar ticarette aktif rol almış aynı zamanda ev idaresini ve çocuk bakımını da üstlenmişlerdir. Mektuplarda eşleriyle gerek ticari gerek şahsi konularda yazıştıkları anlaşılmaktadır. Çivi yazılı Hitit metinlerinde ise Hitit arşivinin bir devlet arşivi olması dolayısıyla kraliçe mektuplarına rastlanmıştır. Kraliçelerden Taduhepa ve Puduhepa'ya ait mektuplarda dini ve siyasi konular söz konusu olmuştur. Kadeş Antlaşmasında da mührü bulunan kraliçe Puduhepa'nın Mısır kral ve kraliçesi ile bizzat yazıştığı, diplomaside Hitit kralı ile aynı statüde anlaşılmaktadır. Hitit kraliçelerinin siyasi ve sosyal gücü mektuplara net bir şekilde yansımıştır.
Bilecik türbeleri ve inanç sistemindeki yeri
Bu çalışma esas olarak arşiv kayıtları ve arazi çalışması üzerinden Bilecik türbeleri ve etrafında oluşan inanç sistemini sorgulamaktadır. Öncelikle, Bilecik, tüm ilçe ve köylerindeki türbe tespitleri yapılarak arazi çalışmasına çıkıldı ve türbeler yerinde incelendi. Böylece türbelerde Orta Asya Türk inanç sistemin yoğunlukta olduğu ortaya konulmuştur. Bilecik il sınırlarında bir kısmı Osmanlılardan bir kısmı Milli Mücadele zamanından kalma türbe ve yatırların sayısı oldukça fazladır. Osmanlı kuruluş döneminin önemli şahıslarından olan Ertuğrul Gazi, Şeyh Edebali, Dursun Fakih, Kumral Abdal, Abdullah Mihal Gazi ve İsa Sofi'nin türbeleri Bilecik il sınırları içerisinde yer almaktadır. Ayrıca Milli Mücadele'de önemli görev ve vazifeler üstlenmiş olan Şehit Bilecik Müftüsü Mehmet Nuri Efendi'nin Türbesi de bu coğrafyada bulunmaktadır. Bilecik türbeleri etrafında oluşan dini uygulamalar hakkında da yerel halk ile kapsamlı sözlü mülakatlar yapıldı. Bilecik türbeleri bu anlamda oldukça gelişmiş ve halkın türbelerden bazı inançsal beklentileri oluşmuştur. Ancak etrafında dini uygulamalar oluşan türbeler olduğu gibi pekte bu uygulamaların gelişmediği türbelerde bulunmaktadır. Genelde bu türbeler devlet şahıslarına ait türbelerdir. Özellikle Harman köyde bulunan Hatip Abdullah Türbesi ve Deresakarı köyünde bulunan Mehmet Nuri Efendi Türbesi'inde bu gibi uygulamalar oluşmamıştır. Oysa kimliği belirsiz olan türbelerde batıl itikatlar daha fazla gelişme göstermiş ve hala devam ettirilmektedir. Türbeler etrafında oluşan dini uygulamalara çalışmada detaylı olarak yer verilmiştir. Bilecik türbeleri arasında mimari değeri olan türbelerin sayısı mimari özelliği bulunmayan türbelere göre daha azdır. Bu türbeler genelde devlet şahıslarına ait türbelerdir. Diğerleri ise başta yatır olup daha sonrasında yerel halkın gayretleri neticesinde üzerine bina inşa edilerek türbe değeri kazanmıştır. Bu bilgilere de çalışmada yer verilmektedir.
Antik çağ astronomisinin Sâsânîler Dönemi astronomisine etkileri
Gök cisimlerinin spiral hareketlilik yasalarını inceleyen astronomi, Antik çağlar boyunca birçok önemli medeniyetin ihtiyaç odaklı merkezinde yer almıştır. Dolayısıyla Antik dönemlerde çıplak gözle seçilebilen gökyüzündeki yedi gezegen ve tahayyül ettikleri on iki burç yeryüzündeki her türlü bilgiyle ilişkilendirilmiştir. Mutlak suretle spekülatif bir tarzın sonucu olarak tevlit olan astronomi, zamanla toplumların birikimlerine bağlı kalarak matematiksel bir yapı içerisinde değerlendirilmiştir. Günümüz modern astronominin temeline baktığımızda önemli medeniyetlerin kültürel katkılarını görebilmekteyiz. Bu katkılardan biri de Antikçağ uygarlıklarının bilhassa da Yunan ve Hint uygarlığının astronomisini karakterize ederek kendi yapısal bütünlüğü içerisine tevzi eden Sâsânî uygarlığının sebat halinde yürüttüğü faaliyetleridir. Antik Ön Asya tarihin kadim medeniyetlerinden biri olan Sâsânîlerin, astronomi bilimini olgun bir seviyeye ulaştıracak düzeyde çalışmaları kendisinden sonraki Arap- İslam Devleti içinde bir Rönesans ruhunun cereyan etmesini sağlamıştır. Bu seviyeye ulaşmasındaki en önemli ölçüt, Sâsânîlerin Antik Ön Asya'da etkin bir pozisyon sergileyen Mezopotamya, Mısır, Yunan ve Hint toplumlarının astronomi bilimini yansıtmada yekvücut olmasıdır. Sâsânî çalışmalarına ek olarak Cündişâpûr tıp okulunun da kurulmasıyla da Sâsânî topraklarının diğer disiplinlerin içinde astronomi, matematik, tıp vb. birçok disiplini içine alan ve dünyanın her yerinden bilginlere kapı açan dinamik bir ekol yerine dönüşmesinden sonra mevcut varlığı fiilen sona dahi erse temsili olarak bilimsel varlığı yüzyıllarca devam etmiştir.
Avustralya basınında Enver Paşa
Enver Paşa'nın ölümünün üzerinden yüz yıllık bir zaman geçmiş olmasına rağmen 41 yıllık yaşantısında yapmış olduğu askeri ve siyasi faaliyetler, O'nun günümüzde hala en çok tartışılan isim olmasına sebep olmuştur. Özellikle yirminci yüzyılın başında Osmanlı Devleti ve dünya siyasetinde önemli değişikliklere sebep olmuştur. Bu sebeple Enver Paşa'nın Türk basınının yanı sıra yabancı basında da sözü edilen bir isim olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Enver Paşa hakkında ulusal ve uluslararası kaynaklardan derlenen yüzlerce belge, kitap ve çok sayıda eser vardır. Ancak I. Dünya Savaşının Harbiye Nazırı ve Başkomutan Vekili olarak bildiğimiz Enver Paşa ile ilgili Avustralya basını üzerinden yapılan araştırma sayısı oldukça yetersizdir. Bu tez çalışmamızda I. Dünya Savaşında Anadolu'ya asker göndererek savaşa katılan ülkelerinden biri olan Avustralya'nın basınına yansıyan Enver Paşa haberlerini inceleyip Avustralya basınındaki yerini ortaya çıkarmayı amaçladım. Araştırma konum Enver Paşa'nın 1908 II. Meşrutiyeti ile başlayıp 1922'de Orta Asya'da şehadete erişinceye kadar olan süreci kapsamaktadır. Araştırmamızda kullandığımız kaynaklar söz konusu dönemde yayınlanan bir kısım Avustralya gazeteleridir.
14. ve 15. yüzyıllarda Polonya Krallığı (Siyasî, ekonomik, sosyal ve kültürel yönden)
Baltık ile Karadeniz'in kuzey kıyıları arasında ortaya çıkan Slavların, VI. yüzyılın başlarında güney ve güneybatıya ilerleyerek Tuna ile Elbe havzalarına yerleşmeleri, Slav tarihinin başlangıcını teşkil etmektedir. Bugünkü Poznań yakınlarında, Warta nehri boyunca yerleşmiş ve kendilerini 'tarla halkı' anlamına gelen 'Polonie' şeklinde adlandıran bu dağınık haldeki toplulukların, X. yüzyılın başlarında efsanevî lider Piast tarafından bir araya getirilmeleriyle Polonya teşkil edilmiştir. Tarih, süresince, siyasî birtakım menfaatleri doğrultusunda çeşitli ülkelerle ortaklık kuran Polonya'nın değişim ve gelişim sürecinin, X. yüzyılda I. Mieszko'nun Hristiyanlığı kabul etmesiyle başladığını söylemek mümkündür. XIV. yüzyılın sonlarında Litvanya ile gerçekleştirmiş olduğu birlik ise çok kısa zamanda Avrupa'nın en güçlü krallıklarından biri haline gelmesini sağlamıştır. Ayrıca Hristiyan Katolik bir ülke oluşu, onu Batı'ya yakınlaştırırken; başta Macaristan, Bohemya, İngiltere ve İtalya gibi ülkelerden ticaretten edebiyata kadar bir çok alanda etkilenmesine de sebebiyet vermiştir. Polonya'nın tarihî gelişimindeki en önemli hususlardan biri de Litvanya ile kurduğu birlik olmuştur. Tezimizde ele aldığımız dönemleri kapsayan bu süreç, XIV. yüzyılda başlamış ve XVIII. yüzyılın sonunda nihayetlenmiştir. Bilhassa Töton Şövalyelerine karşı müşterek menfaat doğrultusunda gerçekleştirilen ve başlangıçta şahsi nitelikteki birlik, 1413'te yapılan antlaşmayla güçlendirilerek, süreklilik kazanmış ve bir hanedanlık birliğine dönüşmüştür. Ancak iki ülke arasındaki ortaklık siyasî rekabet, monarşinin teşkilindeki başarısızlık, dinî farklılıklar ve dış münasebetler nedeniyle zamanla zayıflamış; 1795 yılında ise tamamen ortadan kalkmıştır. Ağırlıklı olarak yabancı kaynakların kullanıldığı tezimizde, başlangıcını Polonya'nın Hristiyan oluşunun teşkil ettiği dönemin yansımalarının en etkin şekilde ortaya çıktığı zaman dilimi olan XIV. ve XV. yüzyıllarda yaşanan siyasî, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlardaki değişim ve gelişimler ele alınmıştır. Ülkemizde Orta Çağ Polonya'sına ilişkin kapsamlı çalışmaların bulunmaması sebebiyle tezimiz vasıtasıyla hem bu konudaki eksikliği gidermek hem de bu hususta çalışmak arzusundaki araştırmacılara bir nebze olsun ışık tutabilmek amaçlanmıştır.
Darbeler ve Bâb-ı Ali baskını
Osmanlı'nın en parlak döneminden günümüze kadar birçok dönemlerde devlet yönetimine gayri nizami bir şekilde müdahale edilmiş ve ülke yönetime el koymaları günümüze kadar gelmiştir. Yapılan darbede ilk ele alacağımız olayda 24 Nisan 1512'de Osmanlı Devleti'nin 9. Padişahı olan Yavuz Sultan Selim'in babası olan II. Bayezid'e karşı başlattığı harekettir. Sonra II. Osman(Genç Osman) vakası patlak verdi. Bu dönemde de devlet yönetimi ihtilal hareketleri nedeniyle durduruldu. Devletlerinin geleceği için padişahların hepsi tahtları ve hatta canları pahasına devleti korumayı kendilerine görev bilmişlerdi. Genç Osman'ın amcası olan I. Mustafa'nın hal edilmesi üzerine tahta geçen Genç Osman'ın yaptığı sert tavırlarla yeniçeri ve ulemanın tepkisine ve nefretlerine sebep oldu. Bu nefret giderek artarak isyanın çıkmasına sebep oldu. Daha sonra isyancılar sarayı basarak I. Mustafa'yı bulunduğu hücreden çıkararak sultanlığını ilan ettikten sonra Genç Osman'ı yedi kule zindanlarına hapsederek orada katlettiler. Sonrasında Kabakçı Mustafa isyanı baş gösterdi. Osmanlı'da yenileşme hareketlerinin gerçekleşmesi için III. Selim bazı ıslahatlar yapmak istemiştir. Amaç Osmanlı'yı daima daha ileri daha modern bir hale getirmekti. Bunun için de III. Selim, Nizam-ı Cedid adı ile askeri, mülki, idari, ticari, sosyal ve siyasal bir dizi ıslahatlar teşebbüsüne girerek devlete yeni bir yapı ile canlandırmaya çalışmıştır. 1807'de Nizam-ı Cedid ordusunu dağıtmak isteyen yeniçeriler Kabakçı Mustafa önderliğinde ayaklanma çıkararak III. Selim ve Nizam-ı Cedid ordusunu dağıtıp tahttan çekilmek zorunda kaldı. 1876'da da Abdülaziz'in akli dengesinin yerinde olmadığını söyleyerek tahttan indirilmiştir. Askeri darbe olarak bilinen Bâb-ı Ali baskını 23 Ocak 1913 tarihinde Kâmil Paşa hükûmetine zorla istifaya iten ittihatçılar ve bu tarihten sonra hükûmet çalışamaz hale getirilmiştir. Daha sonra 20 Ocak 1921 Anayasası'nın 1, 2 ve 3. Maddelerinde ilk defa Türkiye Devleti ifadesinin kullanılması bir önceki Osmanlı Hükümeti'ne karşı bir ihtilal olduğu niteliğini ortaya koymuştur. 27 Mayıs 1960 Darbesi,çok partili hayata geçildikten sonra seçimlerle başa gelen ilk demokratik hükümet olma özelliğini taşıyor. 27 Mayıs 1960'ta ordu el koymuş, Adnan Menderes ile bakanlarından Fatih Rüştü ve Hasan Polatkan idam ettirilmiştir. 12 Mart 1971 Muhtırası 3 Kuvvet Komutanı ve Genelkurmay başkanının imzasını taşıyan Süleyman Demirel hükümetinin düşürülmesi ile sonuçlanmıştır. Ardından meclisin ve, siyasi partilerin kapatılmış ve yeni Anayasa hazırlanmış fakat ülke iç savaşa girecek noktaya gelmiştir. Bu durumda 1980 askeri darbesi Kenan Evren'in başkanlığında askeri bir idarenin ardından ülkede pek çok yenilikler de getirildi. Birçok kişiye idam cezası verildi, 50 kişi infaz edildi, birçok kişi fişlendi, fişlenen kişiler işten çıkarıldı ve hapsedilenlerden ölen kişilerin olması darbenin acı ve kötü yüzünü ortaya koydu.