
269
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Kronik immobilizasyon stresinde vitamin E'nin koruyucu etkisinin fare adrenal bezinde araştırılması
Amaç: Kronik immobilizasyon stresinde vitamin E'nin etkilerinin fare sürrenallerinde araştırılması ve stres sonrası davranışsal değişimlerini incelemektir. Gereç ve Yöntem: 10 haftalık 30 gram 28 adet BALB/C erkek fareler yedişerli 4 gruba bölündü. Kontrol grubuna 7 gün süreyle 0.1ml serum fizyolojik, Vitamin E grubuna ise 30 mg/kg/gün E vitamini orogastrik verildi. Stres grubunda fareler dar alanda hareketsiz kalacak şekilde kafese konuldu. Bu işlem 6 saat/7 gün uygulandı. Vitamin E+stres grubuna ise aynı prosedürle immobilizasyon stresinden 1 saat önce 30 mg/kg/gün dozunda vitamin E orogastrik yoldan verildi. Yedinci günün sonunda tüm hayvanlara açık alan, yükseltilmiş-artı labirent ve zorunlu yüzme testleri uygulandı. Hayvanlar sakrifiye edilip sol sürrenaller Bouinde fikse edildi. Rutin doku takibinden sonra 5 mikrometrelik kesitlere hematoksilen-eozin ve azan boyama yapıldı. Preparatlar değerlendirilerek fotomikrografları alındı. Bulgular: Stres grubunda hematoksilen-eozin kesitlerinde, adrenal kortekste atrofi, özellikle zona fasikülatada; medullada hipertrofi saptandı. Bazı kesitlerde adrenal kortekste yağ damlacıkları içeren açık ve içermeyen koyu bölgeler seçilmekteydi. Zona glomerulozada kontrol grubuyla karşılaştırıldığında nispi bir azalma ile birlikte granuloza hücrelerinin hipertrofik ve kondanse çekirdekler içerdiği izlendi. Korteks ve medullada kapiller dilatasyon, damar duvarında incelme ve hemoraji izlendi. Azan boyası kesitlerinde kapsulada incelme, korteks ve medullada minimal düzeyde interstisyel fibrozis, kortikomedullar bölgede kollajen artışına bağlı yoğun fibrozis saptandı. İmmobilizasyon stresinden önce vitamin E verilen farelerin sürrenal kesitlerinde; stres grubuna göre histopatolojik bulguların büyük çapta düzeldiği ancak kortikal sinüzoidlerde dilatasyon ve interstisyel fibrozisin kısmen devam ettiği gözlendi. Sonuç: İmmobilizasyon stresinin fare adrenal bezinde morfometrik ve histopatolojik değişikliklere neden olduğu ve olumsuz etkilerin vitamin E uygulamasıyla büyük çapta önlenebileceği kanaatine varıldı. Anahtar kelimeler: Fare, adrenal bez, psikofarmakolojik testler, stres, ışık mikroskobu.
Preeklamptik gebelerin plasentalarında SFLT-1 ve VEGF ekspresyonun değerlendirilmesi
Amaç: Preeklampsinin majör nedenlerinden biri olan endotel fonksiyon bozukluğunda rol alan sFlt-1 ve VEGF ekspresyonlarının preeklamptik ve normotansif gebeplasentalarında histokimyasal ve immunohistokimyasal olarak araştırılması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: 10 adet preeklamptikve 10 adetnormotansif gebeden toplam 20 tane plasenta toplanarak rutin histolojik doku takibine alındı. 5 mikrometrelik kesitlere Hematoksilen-Eozin ve Periyodik Asit Schiff (PAS)histokimyasal boyamalarıyapıldı. VEGF ve sFlt-1 ekspresyonunu göstermek için immunohistokimyasal boyamalar yapıldı. Preparatlar değerlendirilerek fotomikrografları alındı. Bulgular: Hematoksilen ve eozin ile boyanan kesitler incelendiğinde; kontrol grubuyla karşılaştırıldığında preeklamptik plasentalarda sinsityal düğüm ve köprülerin sayısında artış olduğu, intervillöz alanların yoğun kan odakları barındırdığı, fibrinoid yapılanmaların oluştuğu vekapiller dilatasyonun ve konjesyonun varlığıgözlendi. PAS ile boyanan kesitlerde ise preeklampsi grubunun maternal ve fetal villuslarında bulunan kapiller damarlarda bazal membran kalınlaşması tespit edildi. İmmunohistokimyasal incelemede; kontrol plasentaların maternal ve fetal komponentinde VEGF ekspresyonunun artığı, sFlt-1 ekspresyonun ise azaldığı tespit edildi.Preeklamptik plasentaların maternal ve fetal komponentinde kontrole oranla VEGF ekspresyonun azaldığı buna karşın sFlt-1 ekspresyonun düzeyinin arttığı görülmüştür. Ayrıca, preeklamptik maternal yüzdefetal yüze oranla sFlt-1 ekspresyonunun daha anlamlı olduğu tespit edildi. Sonuç: Preeklampsinin endotelyal disfonksiyonunda rol alan moleküllerden sFlt-1 ve VEGF ekspresyon düzeylerinin birbirini etkilediği; preeklamptik plasentalarda VEGF ekspresyonuun azaldığı ve buna karşın sFlt-1 ekspresyonun özellikle maternal komponentinde olmakla beraber daha yoğun olduğu gözlendi. Anahtar kelimeler: Plasenta, preeklampsi, sFlt-1, VEGF, immunohistokimya.
Preeklamptik ve normotansif plasentalardaki desidua hücrelerinde bax, tip-IV kollajen ve cd68 ekspresyon düzeylerinin immünohistokimyasal yöntem ile gösterimi
TÜRKÇE ÖZET Amaç: Bu çalışmadaki amacımız desidua hücrelerinde apoptozis için BAX, makrofaj etkisi için CD68 ve bağlantı sapı bölgesindeki Tip IV kollajen dağılımının immunohistkimyasal yöntemle gösterilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 20 Normotansif ve 20 Preeklamptik plasenta alındı. Rutin histolojik yöntemlerle takip edildi. Bu dokulardan 4-6 µm kalınlığında kesitler alınarak Hematoksilen-Eozin, PAS, Masson-Trikrom ile boyandı. Ayrıca BAX, CD68, ve Tip IV kollajen antikorları kullanılarak İmmünhistokimyasal boyama yapıldı. Bulgular: Kontrol grubuyla karşılaştırıldığında preeklamptik doku kesitlerinde; ana kök villusların piknotik desidua hücrelerinde apoptozisin artmış olduğu, terminal villuslarda bazı sinsityal düğümlerde ve hipertrofik desidual hücrelerinin sitoplazmalarında BAX ekspresyonu pozitif olarak gözlendi. Dejenere desidual hücrelerde, infiltre olan bazı mononükleer hücrelerinde ve dilate olmuş hemorajik kan damarların etrafındaki makrofaj hücrelerinde CD68 ekspresyonu pozitif olarak gözlendi. Ekstasellüler matriks alanındaki lifsel yapılarda, terminal villusların bağ dokusunda, damar çevresindeki liflerde ve bazal membranda Tip IV kollajen ekspresyonu pozitif olarak gözlendi. Sonuç: Preeklampsi, plasentadaki desidual gelişimde ve trofoblastik invazyonda olumsuz etkiler göstermiştir. Preeklampside, desidual hücrelerde apoptotik reaksiyonun artmasından dolayı BAX ve CD68 ekspresyonu artmış olup makrofaj ve dejenere desidual hücrelerde artışa sebep olmuştur. Preeklampsinin plasentada gerek desidual hücre apoptozisini gerekse ekstrasellüler matriksteki makrofajlar ile Tip IV kollajen salınımını ve anjiyogenik gelişimi olumsuz yönde etkileyebileceği düşünülmüştür. Anahtar Sözcükler: Preeklapmsi, desidua hücresi, BAX, CD68, Tip IV kollajen
Gestasyonel diyabetik plasentalarda ADM ve sFLT-1 protein ekspresyon seviyelerinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada amacımız gestasyonel diyabetes mellitusta (GDM) vasküler regülasyonda rolü saptanan iki yeni protein olan Adrenomedullin (ADM) ve soluble fms-benzeri tirozin kinaz (sFLT-1)'in ekspresyon seviyelerini incelemek, hastalığın histopatolojisinde bu proteinlerin ekspresyon seviyelerini karşılaştırmak, bu proteinlerin ekspresyon yoğunluğunun hastalıkla korelasyonunu gözlemlemek ve hastalığın tedavisinde olası bir protein marker'ı keşfetmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 20 Normotansif ve 20 GDM'li plasenta örneği alındı. Histolojik takip yöntemiyle takip edildi. Bu dokulardan 5µm kalınlığında kesitler alınarak Hematoksilen-Eozin, Periodic Acid Schiff (PAS) boyamaları yapıldı. İmmunünohistokimyasal olarak ADM ve sFLT-1 antikorları çalışıldı. Bulgular: GDM grubunda; kök villuslarındaki kan damarlarında dilatasyon ve konjesyon, endotel hücrelerinde hiperplazi görüldü. Villusların dış kısmındaki sinsitiyal köprülerde artış, mononükleer hücre infiltrasyonu, maternal bölgedeki desidual hücrelerin bazılarında piknotik nükleuslar ve sitoplazma kaybı izlendi. İmmunohistokimyasal incelemede villusların sitotrofoblast ve sinsitiyotrofoblast hücrelerinde ve sinsitiyal düğümlerde negatif ADM ekspresyonu vardı. Küçük villusların bazı sitotrofoblast hücrelerinde, damar endotel hücrelerinde ve desidual hücrelerde pozitif ADM ekspresyonu görüldü. GDM grubunda sFLT-1 ekspresyonu endotel hücrelerinde, mezenşimal bağ doku içindeki bazı Hofbauer hücrelerinde, desidual hücre nükleuslarında ve membranlarında pozitif olarak gözlendi. Sonuç: Desidual hücre membranlarında, sitotrofoblastlarda ADM pozitif ekspresyon gösterdiğinden ADM'nin glikoz yoğunluğunun belirlenmesinde ve bununla ilişkili olarak insülin regülasyonunda önemli bir düzenleyici olabileceğinin düşündürmüştür. Yine sFLT-1'in maternal ve fötal bölgelerdeki endotel hücresi üzerindeki etkileri ve Hofbauer hücrelerindeki ekspresyonun, anjiyogenik etkide bu molekülün anahtar rol alabileceği kanısını uyandırmıştır. Anahtar Kelimeler: Plasenta, PAS, hemotoksilen-eozin, GDM, sFLT-1, ADM
Ratlarda testiküler torsiyon/detorsiyon hasarına karşı allopurinol ve trolox'un koruyucu etkinliğinin incelenmesi
Amaç: Bu çalışmada, ratlarda testis torsiyon/detorsiyon modeli uygulayıp iskemi/reperfüzyon ile testiste şekillenen testis hasarına karşı allopurinol ve trolox'un koruyucu etkinliğinin araştırılması hedeflendi. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 28 adet Sprague Dawley cinsi erkek rat kullanıldı. Ratlar 4 eşit gruba ayrıldı. 1) Kontrol grubu, 2) Torsiyon/Detorsiyon grubu. Bu gruptaki hayvanlara 5 saat süreyle sol testis torsiyonu 2 saat süreyle reperfüzyon uygulandı. 3) Torsiyon/Detorsiyon+Allopurinol grubu. Bu gruptaki hayvanlara grup 2'de uygulanan cerrahi işlemler gerçekleştirildi ve allopurinol enjeksiyonu yapıldı. 4) Torsiyon/Detorsiyon+Trolox grubu. Bu gruptaki hayvanlara 2. gruptaki hayvanlara uygulanan işlemler gerçekleştirilip trolox enjeksiyonu yapıldı. Sakrifiye sonrası kanda MDA düzeyine bakıldı. Testis dokularında ise histopatolojik değerlendirme, Johnsen skorlaması, Procaspase-3, Cleaved Caspase-3, PCNA immunohistokimya ve Apoptotik indeks (AI) için TUNEL-Assay uygulandı. Bulgular: Kontrol grubuyla karşılaştırıldığında T/D grubunda MDA düzeyinin, cleaved caspase-3 ekspresyonu'nun, AI'in arttığı, PCNA eskpresyonu ve Johnsen skorlamanın düşüş gösterdiği, procaspase-3 ekspresyonu'nun ise benzer olduğu tespit edildi. T/D+A grubunda histopatolojik hasarın kısmen ortadan kalktığı görüldü. MDA düzeyinin, cleaved caspase-3 ve PCNA ekspresyonunun, AI'in ve Johnsen skoru'nun Kontrol ve T/D grupları arasında bir değer aldığı, procaspase-3 ekspresyonu'nun ise kontrol grubuna benzer olduğu tespit edildi. T/D+T grubunda ise histopatolojik harabiyetin büyük oranda ortadan kalktığı, MDA düzeyinin, procaspase-3, cleaved caspase-3, PCNA ekspresyonunun, AI ve Johnsen skorunun kontrol grubuyla benzer olduğu tespit edildi. Sonuç: Trolox'un T/D'un neden olduğu testis hasarını azalttığı kanaatine varıldı. Anahtar Sözcükler: Sıçan, Testis, Torsiyon/Detorsiyon, Apoptoz, Kaspaz-3
Preeklamptik gebelerin plasentalarında adrenomedullin (ADM) ve soluble endoglin (FENG) ekspresyon düzeylerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada preeklamptik gebelerin plasentalarında son yıllarda keşfedilen iki yeni protein olan adrenomedullin ve soluble endoglin (sEng) ekspresyon düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 20 adet preeklamptik ve 20 adet normotansif hastalardan plasenta kesitleri alınarak parafin doku takibi yapıldı. Alınan dokulara hematoksilen eozin, ve immun işaretleme boyamaları yapıldı. Kesitler ışık mikroskop altında incelendi ve mikrografları alındı. Bulgular: Hematoksilen-eozin boyanan kesitlerde, kontrol grubuna göre preeklampsi grubunda yoğun patoloji gözlendi. Preeklampsi kesitlerinde hofbauer hücrelerinde artış, villöz kapillerlerde, stromal ve trofoblast hücrelerinde dejenerasyon görüldü. Villöz kapillerlerde konjesyon ve dilatasyonun yanında intervillöz alanda yoğun hemoraji tespit edildi. Bağ dokuda yoğun hyalinizasyon alanları olduğu izlendi. İmmunohistokimyasal analizlerimizde her iki grupta da sEng ve ADM ekspresyonunu tespit edildi. Ekspresyonların çoğunlukla sitotrofoblast ve sinsityotrofoblast hücrelerinde olduğu görüldü. Image J yazılımı ile yapılan analizlerde kromojen pozitif alanlarının toplam alanlara oranı yüzde olarak değerlendirildi. İstatistiksel analizler sonucunda kontrol grubunda sEng ekspresyonu %34,83'lük bir alan kaplamaktaydı. Buna karşın preeklampsi grubunda kromojen pozitif alanlar %49,22 idi ve bu artış bağımsız t testine göre anlamlıydı (p=0,000). ADM ekspresyonu için kontrol grubu kesitlerinde kromojen pozitif alanların toplam alana yüzdesel oranının %51,72 olduğu tespit edildi. Preeklampsi grubunda ise bu oran %22,08 idi. Yapılan istatistiksel analiz sonucu bağımsız t testine göre preeklampsi grubundaki ekspresyon yüzdesindeki azalmanın anlamlı olduğu tespit edildi (p=0,000). Sonuç: Preeklampsinin gelişiminde veya neden olduğu homeostatik bozukluklara verdiği cevaplarda trofoblastik hücrelerin dolaylı olarak fonksiyonel bir rol aldığını düşünüyoruz ve ileri çalışmalarla hipotezlerimizi güçlendirecek yeni bulgulara ihtiyaç olduğu kanısındayız.
Tip 1 ve tip 2 diyabetik hastalarda SRC ve SRC'la ilişkili MAPK ve STAT3 sinyal yolaklarının regülasyonunun araştırılması
Amaç: Amacımız, Tip1 ve Tip2 diyabet hastalarında hücre dejenerasyonlarına ve ölümüne neden olan Src ve Src' la ilişkili MapK VE STAT-3 sinyal yolaklarının araştırılması, bu proteazlarda meydana gelen ekspresyon düzeylerinin belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: 15'er Tip1, Tip2 diyabet hastaları ve sağlıklı bireylerden toplanan 20 ml total kandan periferik kan mononükleer hücreleri izole edildi. Western Blot ve İmmünohistokimyasal yöntemler kullanılarak MapK'lar, Src ve Stat-3 aktiviteleri araştırıldı. Bulgular: Tip1 diyabet grubunda Lenfosit, B tipi lenfosit, nötrofil ve trombositlerde Stat-3 ekspiresyonunda artış, lenfositlerin çoğunda Src ekspiresyonu negatif bazı nötrofillerin nükleuslarında pozitif görüldü. P38 ekspresyonu nötrofil hücrelerinin nükleuslarında belirgin, lenfosit ve monosit hücrelerinin bazılarında hafif gözlendi. Lenfosit ve monosit nükleuslarında ve küçük trombosit pulcuklarında Erk ½ ekspresyonunda pozitif artış gözlendi. Tip2 diyabet grubunda ise lenfosit, monosit ve nötrofillerde negatif, bazı lökositer yapıların membranında ve trombositlerde hafif düzeyde Stat-3 ekspiresyonu görüldü. Lenfosit, monosit ve özellikle nötrofil nükleus ve stoplazmalarında Src ekspresyonu pozitif görüldü. Lenfositler, monositler, bazı dejenere olmuş nötrofil nükleuslarında ve trombosit pulcuklarında P38 ekspresyonu artış göstermiştir. Bazı nötrofillerin nükleer yapılarında pozitif Erk ½ ekspresyonu gözlenirken lenfosit, monosit, diğer nötrofil ve granüllü lökositlerde negatif gözlendi. Sonuç: Kontrol grubu ile kıyaslandığında Tip1 hastalarında Tip2'nin aksine Stat-3 ekspresyonunun arttığı ve fosforilasyonun baskılandığı görülmüştür. Src ve P38 için kontrol ve Tip1 grubunda ekspresyon düzeyinin baskılanıp fosforilasyonun arttığı izlenirken, Tip2 grubunda Src ve P38 fosforilasyonunun baskılanıp ekspresyonun arttığı gözlemlenmiştir. Erk ½ ekspresyonu Tip1 ve Kontrol grubunda artıp, fosforilasyonu baskılanırken,Tip2 grubunda ekspresyon ve fosforilasyon düzeyinin baskılandığı görülmüştür. Hücresel olarakta sonuçlar desteklenmiştir. Anahtar Kelimeler: Tip1 diyabet, Tip2 diyabet, PBMC, Ekspresyon, Fosforilasyon
Sıçanlarda torsiyon / detorsiyon modeline bağlı olarak oluşturulan testis hasarına karşı ferulik asitin etkisi
Amaç: Deneysel testis torsiyon/detorsiyon modelinde Ferulik asitin testis üzerinde yaptığı etkileri ışık mikroskobik ve biyokimyasal düzeyde inceleyen çalışmaya literatürde rastlanılmamıştır. Bu nedenle deneysel modelimizin etkisinin incelenmesi planlanmıştır. Metod: Çalışmada deney grupları aşağıdaki gibi düzenlenmiştir. 1.GRUP. Kontrol Grubu: Anestezi altındaki deneklerin sol testisleri alındıktan sonra bütün denekler sakrifiye edildi. 2. GRUP. Etil Alkol Grubu: Bu grupta deneklere 200µl Etil Alkol i.v olarak verildi. 2. Saatin sonunda sol testisler alınarak deney sonlandırıldı. 3. GRUP. Torsiyon Grubu: Bu gruptaki deneklere iki saat torsiyon işlemi uygulandı ve ikinci saatin sonunda sol testisler alınarak deney sonlandırıldı. 4. GRUP. Torsiyon/Detorsiyon Grubu: Bu gruptaki deneklere iki saat torsiyon işleminden sonra iki saat detorsiyon yapıldı. 4. saatin sonunda sol testisler alınarak deney sonlandırıldı. 5. GRUP. Torsiyon/ FA /Detorsiyon Grubu: Bu gruptaki deneklere iki saat torsiyon uygulandıktan sonra (100mg/kg) Ferulik Asit 200µl etil alkol içinde çözündürülerek i.v olarak verildi. Sonra iki saat detorsiyon işlemi uygulanıp sol testisler alındı ve deney sonlandırıldı. Histolojik incelemeler için Hematoksilen & Eozin ve Periyodik Asit Schiff immünohistokimyasal olarak; Tunel, Aktif Kaspaz-3, INOS ve MPO boyamaları yapıldı. Biyokimyasal incelemeler için SOD, GSH, GPx ve MDA düzeyleri incelendi. Bulgular: H&E ve PAS boyama yöntemi ile hasar gruplarında; bazal membran ondülasyonu, bazal membran incelmesi, germ epitel dejenerasyonu ve intertisyal alanda kan hücrelerinin olduğu gözlenmiştir. Ferulik asit verilen deneklerde bu histolojik bulguların olmadığı ya da kontrol grubuna yakın olduğu izlendi. Immünohistokimyasal olarak Tunel, Aktif Caspaz 3, İNOS ve MPO kitleri kullanılmıştır. Kontrol grubuna göre hasar gruplarında apoptotik hücre sayısı anlamlı derecede artarken, pozitif reaksiyon gösteren hücrelerin sayısı azalmıştır. Ferulik asit uyguladığımız T/D-F grubunda ise hasar gruplarına göre apoptotik hücre sayısında anlamlı derede azalma pozitif reaksiyon gösteren hücrelerde ise anlamlı derecede artma olduğu gözlenmiştir. Guruplar arası fark anlamlıdır. Biyokimyasal olarak SOD, GPx, MDA ve GSH kitleri kullanılarak ölçüm yapılmıştır. Ölçümlerde kontrol grubuna göre hasar grupları ve tedavi grubunda değerlerin azladığı görülmüştür. T/D-F grubundaki değerlerin hasar gruplarına göre SOD azalışı ve MDA artışı anlamlı GPx ve GSH için anlamsız olduğu belirtilmiştir. Sonuç: Torsiyon modeli ile oluşturulan testis hasarına yönelik testisin intertisyal alanında ve tübüllerde meydana gelecek olan hasarları ve germ hücre apoptotzunun ferulik asit tedavisi ile ortadan kaldırılabileceğini göstermiş olduk. Ferulik Asitin'in uygulanmasının bu hasara karşı ilk olarak serbest radikallerin azalmasına neden olduğu SOD ve GSH gibi antioksidanların artışına neden olarak da testis hasarına bağlı gelişen oksidan/antioksidan dengesinin olumlu yöne döndüğü izlenimini edinildi.
Deneysel olarak oluşturulan polikistik over sendromunda kisspeptin uygulamasının mtor mekanizmasına etkisi
Amaç:Çalışmamızda deneysel olarak oluşturulan polikistik over sendromunda, folikül gelişiminde görev alan mTOR sinyal yolağına Kisspeptin-10 uygulamasının ovaryum dokusu üzerine etkisini histokimyasal, immünohistokimyasal ve biyokimyasal olarak incelemeyi amaçladık. Yöntem:Çalışmamızda 27 adet 23 günlük Wistar suşu dişi sıçanlar (50-80g) kullanıldı ve denekler 4 gruba ayrıldı: GRUP 1 (Kontrol Grubu, n=6): Hiçbir uygulamanın yapılmadığı gruptur. GRUP 2 (Çözgen Grubu, n=7): 20 gün boyunca subkutan olarak 0.2 ml susam yağı verilen ve 20 gün boyunca intraperitoneal olarak serum fizyolojik sıvı (0.2 ml) verilen gruptur. GRUP 3 (PKOS Grubu, n=7): 20 gün boyunca PKOS modeli oluşturmak amacıyla subkutan olarak 0.2 ml susam yağında çözülen 6mg/100g DHEA (Dehidroepiandrostenedion) verilen ve 20 gün boyunca intraperitoneal olarak serum fizyolojik sıvı (0.2 ml) verilen gruptur. GRUP 4 (PKOS + Kisspeptin-10, n=7): 20 gün boyunca PKOS modeli oluşturulmak amacıyla subkutan olarak 0.2 ml susam yağında çözülen 6mg/100g DHEA verilen ve 20 gün boyunca 100 nmol intraperitoneal olarak Kisspeptin-10 verilen gruptur. Deneklerin deney başlangıcında, 20. günde ve deney sonunda kan örnekleri alınmıştır. Histokimyasal incelemeler için kesitler Hematoksilen-Eozin, MassonTrikrom, Periyodik Asit Schiff (PAS) ile boyandı. İmmünohistokimyasal olarak mTOR ve p-mTOR antikorları ile boyama yapıldı. Morfometrik incelemeler için; folikül sayıları, primer ve sekonder foliküllerin çapları ve granüloza tabakası kalınlığına bakıldı. Biyokimyasal incelemeler için kan plazma östradiol ve progesteron düzeyleri ELISA yöntemi ile incelendi. Gruplar arası farklılıklar istatistiksel olarak Kruskal Wallis ve Mann Whitney-U testleri ile değerlendirildi. Bulgular:Yapılan histokimyasal incelemelerde PKOS grubunda kontrol grubuna göre kistik ve atretik foliküllerin sayısında artış olduğu ve medulla bölgesindeki damar yapılarının genişlediği gözlendi. Kollajen miktarının ise tüm gruplarda benzer olduğu gözlendi. PKOS+Kisspeptin grubunda ise PKOS grubuna göre kistik ve atretik folikül sayısında azalma olduğu izlendi. Primer folikül çapı bakımından PKOS grubunda kontrol grubuna göre azalma olduğu izlendi, sekonder folikül çapı bakımından ise PKOS grubunda kontrol grubuna göre artış olduğu izlendi. Ancak PKOS ve PKOS+Kisspeptin grubu karşılaştırıldığında primer folikül çapında değişim olmadığı, sekonder folikül çapının ise PKOS grubunda arttığı gözlendi. Primer folikülün granüloza tabakası kalınlığı bakımından incelediğimizde, PKOS ve PKOS+Kisspeptin grubunda kontrol grubuna göre azalma olduğu gözlendi. Sekonder folikülün granüloza hücre tabakasında PKOS grubunda kontrol grubuna göre azalma olduğu; PKOS+Kisspeptin grubunun ise PKOS grubuna göre granüloza hücre tabakasının azaldığı izlendi. Yapılan immünohistokimyasal incelemeler sonucunda, PKOS grubu ile kontrol grubu kıyaslandığında granüloza hücrelerinde mTOR immünopozitivitesinin azaldığı izlendi. PKOS+Kisspeptin grubunda ise PKOS grubuna göre mTOR pozitif hücrelerinin sayısında azalma olduğu gözlendi. p-mTOR immünopozitivitesinin ise PKOS grubunda kontrol grubuna göre artma olduğu, PKOS+Kisspeptin grubunda ise PKOS grubuna göre azalma olduğu izlendi. Biyokimyasal olarak incelendiğinde östradiol ve progesteron düzeylerinde kontrol grubuna göre PKOS grubunda artma olduğu, PKOS+Kisspeptin grubunda ise PKOS grubuna göre azalma olduğu gözlendi. Sonuç: Çalışmamızın sonucunda elde ettiğimiz bulgulara dayanarak deneysel PKOS modelinde Kisspeptin-10'un kistik folikül sayısına, hücre proliferasyonunda etkili olan mTOR sinyal yolağının etkinliğinin azalmasına ve plazma östradiol ve progesteron düzeylerinin azalmasına yol açtığını gözlemledik. Bu bulgular ışığında kompleks bir hastalık olan PKOS'da Kisspeptin-10'un uygulamasının literatürde yeni çalışmalar için yol gösterici olacağı kanısındayız.
Bisfenol A uygulanan Wistar Albino sıçanlarda testis histolojisi e apoptoz üzerine likopen'in etkisi
Amaç: Bisfenol A (BPA), gıda ve içecek ambalajlama materyallerinde ham madde olarak kullanılan polikarbonat plastikler ve epoksi reçinelerin monomeri olan endokrin yıkıcı bir kimyasaldır. Likopen ise sebze ve meyvelerde doğal olarak bulunan karoten ailesine ait, çeşitli etkenlere bağlı olarak gelişen oksidatif stres sonucu açığa çıkan serbest radikallerin ortadan kaldırılmasında etkili bir antioksidan bileşiktir. Yapılan araştırmalarda BPA'nın, birçok organa olumsuz etkisinin olduğu ortaya konulmuştur. Bu çalışmada BPA'nın erkek genital sistem organlarından testis üzerine olan etkilerinin histolojik olarak ortaya konulması ve olası etkilerinin Likopen ile azaltılması ve/veya ortadan kaldırılmasını amaçlamaktayız. Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma Biriminin Deney Hayvanları Laboratuvarı'ndan temin edilen, Wistar Albino suşu toplam (180-200 g) 35 erkek sıçan kullanıldı. Wistar Albino sıçanlar 1. Kontrol Grubu ( 14 gün hiçbir madde uygulanmadı) 2. Sham Grubu, (14 gün boyunca oral gavaj yöntemiyle 0,1ml etanol ile 0,1 ml/100g mısır yağı) 3. Bisfenol A Grubu (14. gün boyunca oral gavaj yöntemiyle 10 mg/kg Bisfenol A) 4. Likopen Grubu (14 gün boyunca oral gavaj yoluyla 4 mg/kg Likopen) 5. Bisfenol A + Likopen Grubu (14 gün boyunca oral gavaj yoluyla 10 mg/kg Bisfenol A ve 4mg/kg Likopen) olarak 5 gruba ayrıldı. Tüm hayvanlar deney sonlanıncaya kadar 12/12 saat karanlık/aydınlık periyodunda, 20–22°C oda sıcaklığında %50-60 nisbi nem bulunan standart hayvan oda ve kafeslerinde, dinlendirilmiş musluk suyu ve standart pellet yem ile beslenmiştir. Çalışmada testis dokusu değerlendirilirken steorolojik yöntemle (IHSS), seminifer tübüllerin çapları ölçüldü. Ölçümler sonucu herbir gruba ait seminifer tübüllerin çaplarının ortalama değerleri bulunarak gruplar arasındaki tübül yapı farklılıkları karşılaştırıldı. Hematoksilen- Eozin ile boyanan kesitler Johnsen's skorlaması ile değerlendirildi. Tüm veriler SPSS 21 istatistik programında ortalama ± standart hata hesaplandıktan sonra gruplar arasındaki farklar Kruskal Wallis, one-way ANOVA, Post Hoc LSD testi ve Student-t testi kullanılarak yapıldı, p<0.05 anlamlılık düzeyi esas alındı. Bulgular: Testiste yapılan histolojik ve morfolojik değerlendirmeye göre, BPA grubunun Kontrol, Sham ve LKP gruplarına göre bozuk olduğu ve BPA+LKP grubunda LKP'nin bu bozukluğu önlediği gözlendi. DNA hasarının değerlendirilmesinde Kontrol, Sham, LKP ve BPA+LKP grupları arasında spermatogoniyum ve spermatositlerde TUNEL pozitif boyanan hücrelerde anlamlı fark gözlenmezken, BPA grubunda spermatogoniyum ve spermatositlerde TUNEL pozitif boyanan hücreler Kontrol, Sham ve LKP gruplarına göre anlamlı derecede yüksek bulundu. BPA ve BPA+LKP grupları karşılaştırıldığında BPA+LKP grubunda TUNEL pozitif boyanan hücrelerin sayısında BPA grubuna göre anlamlı derecede azalma gözlendi. TUNEL sonuçlarını desteklemek amacı ile yaptığımız aktif kaspaz immunohistokimyasal (IHC) değerlendirmelerine göre; Kontrol, Sham, LKP ve BPA+LKP grupları arasında spermatogoniyumlarda aktif kaspaz IHC pozitif boyanan hücrelerde anlamlı fark gözlenmezken, BPA grubunda spermatogoniyumlarda aktif kaspaz IHC pozitif boyanan hücreler Kontrol, Sham ve LKP gruplarına göre anlamlı derecede yüksek bulundu. BPA ve BPA+LKP grupları karşılaştırıldığında BPA+LKP grubunda aktif kaspaz IHC pozitif boyanan hücrelerin sayısında BPA grubuna göre anlamlı derecede azalma gözlendi. Gruplar arası MDA, GSH ve GPx değerleri kıyaslandığında; BPA grubunun MDA değerleri diğer deney gruplarına göre anlamlı olarak yüksek bulunurken, BPA grubunda GSH ve GPx değerleri değerleri diğer deney gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı olarak düşük bulundu. Ayrıca deneklerin deney başında ve deney sonundaki vücut ağırlıkları ölçülerek değerlendirmeye alınmıştır. Tüm gruplardaki deneklerin deney öncesi ve deney sonrası vücut ağırlıkları karşılaştırıldığında sıçanların vücut ağırlıklarında artışlar görüldü ve istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlendi. Sonuç: Elde ettiğimiz bulgular doğrultusunda düşük doz BPA 'nın testiste oluşturduğu toksik hasara 4mg/kg LKP'nin koruyucu etkisi olduğu fakat hasarı tamamen engellemediği sonucuna vardık. Anahtar Sözcükler: Bisfenol A (BPA), Likopen, Wistar Albino Sıçanı, Testis
Preeklampsili olguların term plasentalarındaki demir birikimlerinin histolojik ve immünohistokimyasal olarak incelenmesi
Preeklampsi, tüm gebeliklerin yaklaşık % 2-8'ini etkileyen, anne ve yenidoğanda mortalite ve morbiditenin önemli bir nedeni olan, hipertansif ve multisistem tutulumlu bir hastalıktır. Plasentanın varlığında gelişir ve preeklampsi patogenezi plasental anomalilerle ilişkilidir.Plasenta üzerinde yapılan klasik immünohistokimyasal çalışmalar, normal bir gebeliğin ilk yarısı boyunca, plasentadaki demir depolanmasında lineer bir artış olduğunu, ancak normal üçüncü trimester plasentalarında bu depoların azaldığını göstermişlerdir.Bu çalışma, 36 hafta ve üzerindeki, 20 preeklamptik ve 10 normal gebelik olmak üzere, toplam 30 plasenta üzerinde yapıldı. Hasta ve kontrol grubunda maternal kanda transferrin, ferritin, serum demiri ve total demir bağlama kapasitesi düzeyleri değerlendirildi. Plasental dokulara ait parafin kesitler, histokimyasal ve immünohistokimyasal olarak boyandı ve ışık mikroskobu ile incelendi.Preeklampsi ve normal gebeliklere ait term plasentalardaki demir birikimleri değerlendirildi ve karşılaştırıldı. Bu amaçla 30 adet term plasenta, histolojik olarak Hematoksilen-Eozin, Masson Trikrom, Prusya Mavisi boyamaları ve immünoperoksidaz yöntemi ile ferritin immünohistokimyası yapılarak, ışık mikroskobik olarak incelendi. Verilerin istatistiksel analizi SPSS bilgisayar programında yapıldı, Mann Whitney U testi kullanıldı ve p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Bu çalışmada, preeklampside fetal sağlığın antenatal olarak değerlendirilmesinde, plasental demir birikimlerinin ve maternal kandaki transferrin, ferritin, serum demiri ve total demir bağlama kapasitesinin kullanılabilirliği değerlendirildi.Anahtar Kelimeler: : Preeklampsi, Plasenta, Demir birikimi, Histoloji, İmmünohistokimya.
Sıçanlarda deneysel olarak oluşturulan mide ülserinde farklı farmakolojik ajanların koruyucu etkisinin karşılaştırılması
Hareketsizlik ve soğuk stresi, mukozal iskemi ile gastrik mukozal kan akımını düşürürken, serbest radikal üretimini artırarak lipit peroksidasyonunu uyarır, hücre membranında çoklu-doymamış yağ asitlerinin oksitlenmesi ile serbest radikallere bağlı akut ülser oluşturur. Bu çalışmada, sıçanlarda hareketsizlik + soğuk stresi modeliyle oluşturulan akut ülsere karşı, antioksidan ve serbest radikal temizleyici etkinliğe sahip, selenyum, gingko biloba, melatonin ve E vitamini'nin koruyucu etkileri karşılaştırılarak histopatolojik yönden incelendi.Bu çalışmada 7'şer adet Wistar albino cinsi sıçandan oluşan; Kontrol, ülser (serum fizyolojik 0.5 ml/kg), selenyum (sodyum selenit 0.46 mg/ml-0.5ml/kg), gingko biloba (gingko biloba ekstraktı 300 mg/kg), melatonin (melatonin 60 mg/kg) ve E vitamini (E vitamini 60 mg/kg) grubu olmak üzere toplam 6 grup oluşturuldu. Tek doz ilaç uygulaması yapılan gruplara hareketsizlik ve soğuk stresi uygulandı, sıçanlar sakrifiye edildi ve mideleri histopatolojik değerlendirme için alındı.Kontrol grubuna göre; ülser grubunda, mukus ve epitelde kayıp, kanama odakları, hücre infiltrasyonu, mukozal kayıp, segmental mukozal nekroz, ödem ve damar genişlemeleri tespit edildi. Selenyum grubunda, mukus belirgin, epitel kısmen korunmuştu, bezlerde ve çukurcuklarda genişlemeler belirgindi, ödem ve hücre infiltrasyonu görüldü. Gingko biloba grubunda, mukozal erozyon, mukus belirginliği, bezlerde dilatasyon, kanamalar, hücre infiltrasyonu ve ödem gözlendi. Melatonin grubunda, epitelde kayıp, mide çukurcuklarında bezlerde dilatasyon ve hücre infiltrasyonunda azalma izlendi. Mukusta artış gözlenirken, damarlardaki genişlemeler devam etmekteydi. E vitamini grubunda, epitelde dökülmeler ve bezlerde hafif dilatasyon dışında kontrol grubuna benzer bulgular izlendi.Verilen tüm ilaçlar, hareketsizlik ve soğuk stresi ile oluşturulan mide lezyonlarının önlenmesinde etkili olmuş, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında mikroskobik olarak anlamlı derecede farklı bulunmuştur. Melatonin, stres ile oluşturulan mide lezyonlarının önlenmesinde E vitamini'ne yakın derecede etkinlik göstermektedir. Stres ile oluşturulan mide lezyonlarının oluşumunun önlenmesinde en etkili ajanın E vitamini olduğu görülmüştür.
Beyin iskemisi sonrasında uygulanan etil piruvatın sıçan hipokampusunun nöron sayısı üzerine etkisi
Çeşitli nedenlere bağlı olarak meydana gelen beyin iskemisi, yetişkin nüfus içerisindeki en önemli ölüm ve sakatlanma nedenlerindendir. İskemi üzerine birçok çalışma yapılmasına rağmen oluşan hasarın nasıl önleneceği konusunda henüz yeterli bir ilerleme sağlanamamıştır. Hipokampus, iskemiye duyarlı ve postnatal dönemde nörogenezisin gerçekleştiği bir bölgedir. Etil pirüvat (EP) antioksidan, antienflamatuar bir ajandır. Aynı zamanda nöroprotektif bir maddedir. Bu nedenle, beyin iskemisinde etil piruvatın hipokampus nöron sayısı üzerine olabilecek muhtemel etkilerini araştırmak için bu çalışma planlanmıştır.Çalışmada 16 haftalık, Sprague Dawley türü, 30 adet dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar kontrol (I. Grup), iskemi (II. Grup), iskemi + EP (III. Grup), sham+EP (IV. Grup) ve sham+ringer laktat (V. Grup) grupları olmak üzere beş gruba ayrıldı. I. Gruba herhangi bir uygulama yapılmadı. II. ve III. Gruplarda bulunan sıçanlara 30 dakika süre ile iskemi oluşturuldu. II. Gruba iskemi sonrası herhangi bir uygulama yapılmadı ve 10 gün boyunca takip edildi. III. Gruba ise iskemi yapıldığı günden itibaren on gün boyunca aynı saatte olmak üzere günde bir kez EP (40 mg/kg) intraperitoneal olarak uygulandı. IV. ve V. Gruplarda bulunan sıçanların boyun bölgelerine cilt kesisi yapıldı ve dikildi. IV. Gruba cerrahi müdahale yapıldığı günden itibaren on gün boyunca aynı saatte olmak üzere günde bir kez EP (40 mg/kg) intraperitoneal olarak uygulandı. V. Gruba cerrahi müdahale yapıldığı günden itibaren on gün boyunca aynı saatte olmak üzere günde bir kez ringer laktat (40 mg/kg) intraperitoneal olarak uygulandı. Deneyin 11. gününde tüm sıçanlar dekapite edilerek beyin dokuları çıkarıldı. Beyin dokuları rutin histolojik doku takibinden geçirilerek parafine gömüldü. Daha sonra sistematik rastgele örnekleme ile kesitler alındı, Cresyl fast violet ile boyandı ve optik parçalama yöntemiyle stereolojik analizleri yapıldı.Çalışma sonuçları göre kontrol grubu ile iskemi ve kontrol grubu ile iskemi + EP grupları karşılaştırıldığında, iskemi grupları nöron sayılarında azalma olduğu ve bu azalmanın anlamlı olduğu görüldü. Bu sonuç sıçanlarda uygulanan iskeminin hipokampusun corno ammonis (CA) bölgesinde nöron sayısını azalttığını göstermektedir. Kontrol grubu ile sham+EP grupları arasında nöron sayısı bakımından anlamlı bir farklılık olmamasına rağmen iskemi ile sham+EP ve iskemi +EP ile sham+EP grupları arasında nöron sayısı bakımından anlamlı farklılıklar vardır. Bu sonuçlar ise sıçanlarda uygulanan EP'nin hipokampus CA bölgesindeki nöron sayısı üzerinde anlamlı bir etkisinin olmadığını göstermektedir.Anahtar Kelimeler: Sıçan, hipokampus, iskemi, etil pirüvat, stereoloji, optik disektör.
Deneysel korneal anjiyogenezde Cetuximab ve Bevacizumab'ın rolü
Giriş ve Amaç: Anjiyogenez daha önce var olan bir damardan yeni damar oluşumu olarak tanımlanmaktadır. Anjiyogenezin moleküler yapısını tam olarak ortaya koyabilme adına pek çok çalışma deneysel anjiyogenez modelleri üzerinde yapılmaktadır. Biz de çalışmamızda rat korneal alkali yanık modelinde, anjiyogenezin inhibisyonunda anti-EGF bir ajan olan cetuximab ve anti-VEGF monoklonal bir antikor olan bevacizumabın rolünü araştırdık.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada toplam 28 adet Spraque-Dawley erkek rat kullanıldı. Bütün ratların sağ gözleri gümüş nitrat çubukları ile 8 sn süre ile koterize edildi. Alkali yanık korneal anjiyogenez modeli oluşturulduktan sonra ratlar 4 eşit gruba ayrıldı. Bütün ratların sağ gözlerine 1, 4 ve 7.günler olmak üzere subkonjunktival yolla toplam 3 doz enjeksiyon yapıldı. Her dozda kontrol grubuna subkonjunktival olarak 0.15ml serum fizyolojik verilirken bevacizumab grubuna 0.1ml bevacizumab, cetuximab grubuna 0.05ml cetuximab ve son olarak bevacizumab+cetuximab grubunda yer alan ratlara ise 0.15ml (0.1ml bevacizumab +0.05ml cetuximab) verildi. Sekizinci günde, sakrifiye edilmeden hemen önce kornealar biomikroskobik olarak incelenip korneal anjiyogenez değerlendirildikten sonra, korneaların resimleri çekildi. Yüksek doz anestezi ile sakrifiye edilen ratların enükleasyonu yapıldıktan sonra korneaları dissekte edilip rutin parafin doku takibi işlemine alındı. Bu işlemin ardından histokimyasal ve immunohistokimyasal incelemeler için kesitler alınıp hazırlandı. Elde edilen korneal kesitler histopatolojik açıdan değerlendirildikten sonra mikrografları çekildi.Bulgular: Bu çalışmadan elde edilen biomikroskobik,histopatolojik ve immunohistokimyasal bulgulara göre; hem bevacizumab hem de cetuximab grubunda anjiyogenez miktarının belirgin olarak düştüğü izlenmiştir. Bevacizumab ve cetuximab kombinasyonun verildiği grupta az düzeyde bir inhibisyon izlendi.Sonuç: Sonuç olarak pek çok çalışma da etkinliği ortaya koyulmuş olan bevacizumabın çalışmamızda da anjiyogenezin inhibisyonunda etkin sonuçlar verdiğini, daha önce korneal anjiyogenezin inhibisyonunda kullanılmamış bir ajan olan cetuximabın, bevacizumab kadar etkin olduğu, her iki ilacın kombine olarak subkonjunktival yolla uygulanmasının anjiyogenezin inhibisyonunda etkin olmadığı kanaatine varıldı.Anahtar Kelimeler: Anjiyogenez, kornea, cetuximab, bevacizumab
Endojen anjiogenez inhibitörlerinin normotansif ve preeklamptik plasentalardaki ekspresyonlarının immünohistokimyasal olarak karşılaştırılması
Preeklampsi gebeliğe özgü hipertansif bir hastalık olup, plasentadan kaynaklanan ve yaygın maternal endotel disfonksiyonuyla karekterize sistemik bir sendromdur. Son zamanlarda preeklampsi patofizyolojisinin etiyolojisinde antianjiyogenetiklerin anahtar rol aldığı bildirilmektedir. Bu çalışmanın amacı daha önce preeklamside etkinlikleri ortaya konulmamış olan trombospondin-1,anjiyostatin, vazostatin gibi antianjiogenetiklerin preeklamptik ve normotansif anne plasentalarındaki ekspresyonlarını immünohistokimyasal olarak karşılaştırmaktır.Çalışma için 20 preeklampsi, 20 normotansif (kontrol) gebe plasentası kullanıldı. Çalışmada kullanılan plasentaların maternal ve fetal yüzlerinden, biri periferden diğeri ise sentralden olmak üzere iki doku parçası 1X1cm3 boyutlarında alındı. Ardından rutin parafin doku takibi yapıldı. Parafin bloklardan elde edilen kesitler histokimyasal inceleme amacıyla H-E, Trikrom Masson, PAS boyaları ve immünohistokimyasal inceleme için ise Trombospondin-1, Angiostatin, Vazostatin immün boyamaları yapılarak histopatolojik değerlendirmeler yapıldı.Preeklamtik plasentaların histopatolojik incelemesinde perivillöz fibrin birikimi, intervillöz aralıkta artış, sinsityal düğüm artışı, bazal membranda kalınlaşma, kapiller dilatasyon, kapillerlerde konjesyon, damar duvarlarında kalınlaşma ve damar lümeninde obliterasyon tespit edildi. Matriks kökenli antianjiyojenik bir molekül olan trombospondin-1'in ekspresyonu plasentanın neredeyse tamamında olurken, sinsityotrofoblastlarda ve desidual hücrelerde sık gözlenen bu ekspresyonun preeklamptiklerde artmış olduğu izlendi. Non-matriks kökenli antianjiyojenik bir molekül olan anjiyostatin, sinsityal düğüm ve köprülerde eksprese olurken iki grup arasında bir farklılık bulunmadı. Vazostatinde desidual hücrelerde, desidual stromada, sinsityotrofoblast hücrelerinde, immün reaksiyon izlendi. Kontrol ve preeklampsi gruplar arası karşılaştırma yapıldığında herhangi bir farklılık saptanmadı.Sonuç olarak antianjiyogenik ajanlardan trombospondin-1, anjiyostatin ve vazostatin, preeklampsi patofizyolojisinde rol aldığı, bunlardan en önemlilerinin trombospondin-1 ve anjiyostatin olduğu, bu moleküllerin etkilerinin merkezinde en çok desidual hücreler ve sinsiyotrofoblast hücrelerinin yer aldığı gözlendi.
Preeklamptik ve normotansif maternal trombositlerin ultrasukrüktürel düzeyde karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Preeklampsi, gebeliğin 20. haftasından sonra ortaya çıkan hipertansiyon ve proteinüri ile karakterize olan bir multisistem hastalıktır. Plasentadaki anormal vaskularizasyon eşliğinde, sistemik vasküler dirençte artış, platalet agregasyonunda yükselme, koagülasyon sisteminin aktivasyonu ve endotelial hücre disfonksiyonu görülür. Trombositopeni, preeklampside görülen en önemli klinik bulgulardan biridir. Bu çalışmanın amacı, preeklamptik ve normotansif gebe kadınların trombositlerinde meydana gelen ultrastruktürel değişiklikleri karşılaştırmaktır.Materyal ve Metod: 20 adet preeklamptik ve 20 adet normotansif gebe anne adayından alınan venöz kan örnekleri, trombosit eldesi için, öncelikle santrifüj edildi. Elde edilen trombositle aynı oranda %1.25'lik fosfat tamponlu gluteraldehid içinde prefiksasyon sağlandı. Postfiksasyon için %1 lik osmium tetroksit içine alındı. Ardından tampon solüsyonu içinde yıkandıktan sonra artan alkol derecelerinde dehidrate edilip infiltrasyona bırakılıp, bloklandı. Daha sonra ultramikrotom ile yarı ince kesitler alınarak toluidin mavisi ile boyandı. Işık mikroskobunda bakılarak değerlendirme yapıldı. İnce kesitler alınıp, kontrast boyama yapılarak trombositler ultrastruktural olarak incelenip, elektron mikrografları çekildi.Bulgular: Hem yarı ince hemde ince kesitlerde, preeklampsi ve normotansif grup kesitleri histopatolojik olarak incelendiğinde, normotansif grupta diskoidal yapının korunduğu, özellikle granüller ile kanal yapılarının bağlantısının devam ettiği izlendi. Preeklampsi grubunda ise daha çok ? ve yoğun granüllerinin sayısının azaldığı, tubuler yapıdaki kanal sistemlerinin yapılarının düzensiz olarak izlendiği gözlendi.Sonuç: Stoplazmik organellerde görülen hasarları değerlendirdiğimizde, preeklampsinin trombositlerde hücresel hasarı tetiklediği, preeklampsinin şiddetlenmesi durumunda trombosit hücre membranında ve sitoplazmadaki organellerde önemli değişikliklere ve kayba neden olabileceği açıkça izlendi.Anahtar Kelimeler; Preeklampsi,trombosit,ultrastruktürel yapı
Gestasyonel diyabetes mellitus'lu insan plasentalarında mmp-2 ve mmp-9'un immunlokalizasyonu
Gestasyonel diyabetes mellitus gebelik esnasında görülen, patogenezinde insulin sekresyonunda, insulin etkisinde ya da her ikisindeki hasardan kaynaklanan hiperglisemiyle karakterize metabolik bir hastalıktır. Matriks metalloproteinazların (MMP) trofoblast invazyonunda önemli rol üstlendikleri bildirilmiştir. MMP-2 için en güçlü reaksiyonlar trofoblastların, maternal dokuları invaze ettikleri bölgelerde bulunmuştur. Ayrıca en yüksek MMP-9 aktiviteleri fetal ve maternal dokuların temas noktaları arasında belirlenmiştir. Bu durum MMP'lerin doğum esnasında plasentanın uterus duvarından ayrılmasında etkili olduklarını düşündürmektedir. Çalışmamızda bilgilendirilmiş onamı alınan, 15 adet gestasyonel diyabetes mellitus (GDM) tanısı almış ve 15 adet herhangi bir sistemik hastalığı olmayan (kontrol grubu) gebe annelerden normal doğum ve sezeryan ile elde edilen plasentalar kullanıldı. Elde edilen plasentaların maternal ve fetal yüzlerinden, santral ve periferik kısımlarından doku örnekleri alınıp, rutin parafin takibi yapıldıktan sonra parafin bloklardan elde edilen kesitlerin bir kısmı H-E, PAS ve Trikrom Masson boyaları ile geri kalan kesitler ise MMP-2 ve MMP-9 immun boyamaları yapılarak ışık mikroskobunda değerledirilip, görüntülendi. Bazı GDM vakalarında hem santral hem de periferik plasenta terminal villuslarında, sinsityal düğüm ve köprülerde belirgin bir artış gözlendi. Fetal kapillerlerin ileri derece dilate ve sinsityotrofoblastlara oldukça yakın durumda olduğu saptandı. PAS ile boyanan GDM grubuna ait plasentaların neredeyse tamamında trofoblast bazal membranın yer yer kalınlaştığı dikkati çekti. MMP-2 reaksiyonu, maternal ve fetal kısımda zayıf düzeyde ekprese olurken, her iki grup arasında anlamlı farklılık izlenmedi. MMP-9 ekspresyonu açısından gruplararası karşılaştırma yapıldığında, diyabetik grup desidua hücrelerinde artış, sinsityal düğümlerde ise azalma dikkatleri çekti. Fetal tarafta ise koryon villüs sinsityotrofoblastlarında, koryon villüs stromasında, kök villüs sinsityotrofoblastlarında, kök villüs stromasında ve koryon plağında ekspresyon düzeyinde azalma saptandı. Kontrol grubu ile kıyaslandığında GDM'li grubun plasentalarında terminal villuslarda kapiller proliferasyonu, perivillöz fibrin birikimi, sinsityal düğüm, sinsityal köprü sayısında artış izlendi. Elde ettiğimiz bulgular, gestasyonel diyabetik plasentalarda MMP-9'un, MMP-2 ye nazaran daha etkin rol oynadığı sonucuna varılmıştır
Ginkgo bilobanın arteria karotis kan akımı kesilen sıçanların beyin hacmi üzerine etkisi
İçeriğinde bulunan flavanoidler sayesinde kuvvetli serbest radikal tutucu özelliğine sahip Ginko Biloba (GB) hipoksi sonucu azalan kan akımı ve oluşan serbest oksijen radikallerinin meydana getirdiği hasarların düzeltilmesinde kullanılabilecek geçici bir antioksidandır Son yıllarda bu özellikleri nedeniyle deneysel ve klinik çalışmalarda yaygın olarak kullanılan GB ile ilgili birçok çalışma yapılmıştır. Ancak GB' nın beyin iskemisi üzerine olabilecek muhtemel etkilerini araştıran yeterli çalışmaya rastlanmamıştır. Bu nedenle, karotid arter kan akımı kesilerek oluşturulan beyin iskemisinde GB'nın beyin hacmi üzerine olabilecek etkilerini araştırmak için bu çalışma planlanmıştır.Çalışmada toplam 24 erişkin sıçan kullanıldı. Sıçanlar her biri 6 sıçandan oluşan 4 gruba ayrıldı. Birinci gruba herhangi bir işlem yapılmadı. İkinci ve üçüncü grup sıçanlara 30 dakika süreyle sağ ve sol arteria karotis communis klemplenerek iskemi uygulandı. İkinci grup sıçanlara iskemi yapıldığı günden itibaren 14 gün boyunca ağız yoluyla her gün aynı saatte GB yapraklarının kuru ektresini içeren damla (Tebokan Fort Damla, Abdi İbrahim İlaç Sanayi ve Tic A.Ş. İstanbul, Türkiye) (100mg/kg) verildi. Dördüncü grup sıçanlara ise sadece cerrahi stres uygulandı. Hayvanlar 14. günde perfüze edilerek beyin dokuları çıkarıldı. Beyinler rutin histolojik doku takibinden geçirilerek parafin bloklara gömüldü. Daha sonra 30 mikron kalınlığında 1/10 oranında örneklenen kesitler, Cresyl fast violet ile boyandı ve hacim hesaplaması yapıldı.Çalışma sonucuna göre sham ve kontrol grubu arasında beyin hacmi bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığın olduğu gözlendi (p<0,05). Bu sonuçlar, cerrahi stresin beyin hacmini olumsuz yönde etkilediğini 30 dakika uygulanan iskemi sonrası iskemi ve kontrol grubu arasında hacim bakımından bir farklılığın olmaması iskemi sonucu oluşabilecek muhtemel hacim artışının 14 gün içinde ortadan kalktığını düşündürmektedir.Anahtar Kelimeler: Beyin, Sıçan, İskemi, Ginkgo Biloba, Stereoloji
Sıçanlarda doksorubisin ile oluşturulmuş deneysel testis hasarı üzerine resveratrolün etkileri
Bu çalışmada doksorubisin'in sıçan testisi üzerindeki olumsuz etkilerine karşı resveratrolün koruyucu etkisinin olup olmadığının araştırılması amaçlandı.Çalışma için 34 adet SpraqueDawley cinsi erkek sıçan 5 gruba ayrıldı ve deney süresi 21 gün olarak belirlendi. Grup 1'e (kontrol grubu) tek doz %0.9 izotonik sodyum klorür, Grup 2'ye tek doz 10 mg/kg doksorubisin intraperitoneal olarak enjekte edildi. Grup 3'e ise hem tek doz 10 mg/kg doksorubisin, hem de eşzamanlı 20 mg/kg/gün intraperitoneal resveratrol verildi. Grup 4'e sadece 20 mg/kg/gün resveratrol, Grup 5'e ise sadece resveratrol çözücüsü olarak kullanılan dimetil sülfoksit deney süresince uygulandı. Deney sonunda hayvanların tümü sakrifiye edilerek testisleri alındı ve epididimisleri ayrıldı. Testis ve epididimis doku örnekleri ışık mikroskobunda histopatolojik olarak incelendi. Testiste seminifer tübül hasar değerlendirmesi Johnsen skorlama sistemi ile belirlendi. Testisteki apoptozisi değerlendirmek için TUNEL tekniği kullanıldı. Epididimal sperm analizinde sperm sayısı, motilite ve morfolojisi değerlendirildi. Biyokimyasal olarak kanda ve dokuda oksidatif stres parametreleri incelendi.Histopatolojik olarak, Grup 2'nin testis dokusunda seminifer tübül bazal membranında düzensizlikler, lümende germinal epitel hücreleri, seminifer tübül germinal epitelinde düzensizlikler ve açılmalar izlendi. Sperm analizinde; sperm sayısında, motilitesinde azalma ve morfolojisinde bozulma olduğu gözlendi. Grup 3'te bu histopatolojik bulgularda düzelme olduğu gözlendi. Grup 2'de lipid peroksidasyonu artmıştı. Grup 3'te ise lipid peroksidasyonu azaldı ve GP-x, GSH seviyeleri yüksekti.Bulgularımız doksorubisinin testiküler fonksiyonu bozduğunu ve resveratrol tedavisinin bu toksisiteyi önleyebileceğini göstermektedir. Sonuç olarak resveratrolün, kanser hastalarında doksorubisin tedavisi sonrasında oluşan testis toksisitesinde faydalı etkileri ile kullanılabileceğini düşünmekteyiz.
Sıçanlarda methotrexate kaynaklı testis hasarına karşı melatoninin antiapoptotik ve antioksidan etkileri
Bu çalışma, methotrexate (MTX)'ın oluşturduğu testis hasarına karşı melatoninin koruyucu etkisini araştırmak amacıyla yapıldı. Araştırma için 30 adet, 16 haftalık erkek sıçan kullanıldı. Sıçanlar her biri 6 sıçandan oluşan 5 gruba ayrıldı. Kontrol grubu sıçanlara herhangi bir işlem uygulanmadı. Kontrol grubu dışındaki gruplara, maddeler intraperitoneal (i.p.) olarak enjekte edildi. MTX grubuna birinci gün tek doz MTX (20 mg/kg), sonraki 4 gün boyunca da serum fizyolojik verildi. MTX+Melatonin, Melatonin (Mel) ve Etanol gruplarına 5 gün boyunca her gün aynı saatte madde verildi. MTX+Mel grubuna birinci gün tek doz MTX (20 mg/kg) ve ilk günden itibaren melatonin (10 mg/kg) uygulandı. Mel grubuna melatonin (10 mg/kg) verildi. Etanol grubuna melatoninin çözülmesinde kullanılan %5 etanol içeren serum fizyolojik (v/v) verildi. 5. gün sonunda tüm sıçanlar anestezi altında öldürüldü; alınan testisler ışık mikroskopik ve biyokimyasal olarak değerlendirildi.Kontrol grubu sıçanların testis yapısı normal olarak izlendi ve MDA seviyesi düşük bulundu. MTX grubuna ait seminifer tübüllerin lümenlerinde immatür germinal hücreler, bazal kompartımanında Sertoli hücreleri ile spermatogoniumlar arasında açılma ve germinal epitelde yer yer vakuolizasyon izendi. MTX grubuna ait testis ve kan biyokimyasal analizinde, malondialdehid (MDA)'in oldukça arttığı belirlendi. Etanol grubunda testis histolojisi MTX grubuna benzer bulgular taşıyordu ve MDA seviyesi yüksekti. MTX+Mel grubundaki apoptoz indeksi ise MTX ve Etanol gruplarına göre anlamlı olarak azalmıştı. MTX+Mel grubunda testis histolojisi ve biyokimyasında MTX'in oluşturduğu bozuklukların önemli ölçüde düzeldiği belirlendi. Mel grubundaki tübüller normal yapıda izlendi ve MDA seviyesi düşük bulundu.Bulgularımız MTX'in testiste oksidatif etki ile testiste yapısal bozukluklar oluşturduğunu; melatoninin antioksidan etkiyle, MTX'in testiste oluşturduğu bu oksidatif hasarı düzelttiğini göstermektedir.
Gebe ratlarda hipotiroidi ve hipertiroidinin sonuçları ve hofbauer hücre davranışı
Amaç: Maternal hipotiroidi ve hipertiroidi anne ve fetus arasında gaz, besin değişimi, hormon üretimi, fetüsün korunması gibi görevleri olan plasenta gelişiminde etkili olmaktadır. Literatürde, deneysel olarak oluşturulmuş hipotiroidi ve hipertiroidili gebelerde Hofbauer hücreleri ile yapılan bir çalışma bulunmamaktadır. Amacımız, maternal hipotiroidi ve hipertiroidi oluşturduğumuz deneklerden elde edilen plasentalarda Hofbauer hücrelerinden eksprese edilen VEGF ve SPRY2'de ki değişim ile bu annelerden doğan yavrulara etkisinin morfolojik, histolojik, immünohistokimyasal ve biyokimyasal olarak incelemektir. Yöntem: 21 adet Wistar suşu albino sıçan rastgele 3 gruba (Kontrol, Hipotiroidi ve Hipertiroidi) ayrılmıştır. Kontrol grubuna distile su, Hipotiroidi grubuna Propiltiyourasil ve Hipertiroidi grubuna Levotiroksin uygulaması yapıldı. Katıma almadan 5 gün önce ilaç uygulamalarına başlandı ve 5. Gün denekler erkek sıçanlar ile katıma alındı. Ertesi gün erkek sıçanlardan ayrılan denekler gebe kabul edilerek bireysel olarak kafeslendi. Gebeliğin 19. Gününe kadar uygulamalara devam edildi ve 19. Günde eter anestezisi altında sezaryen ile plasenta ve fetüsler alındı. Denek, plasenta ve fetüs ağırlıkları ile fetüs sayıları değerlendirildi. Histolojik incelemeler ve CD68, VEGF ve SPRY2 immün boyamaları yapıldı. ELISA ile serum fT4 ve VEGF protein miktarları ölçüldü. Sonuç: Maternal, fetal ve plasental ağırlıklar ve fetüs sayısı kontrol grubuna daha düşük bulundu. Labirent zon kalınlığı azalmış, bazal zon ve desidua bazalis kalınlıkları artmıştı. Glikojen hücre gruplarında artış görüldü. Fetüslerde kemikleşmede gerilik görüldü. Hofbauer hücre sayısında, VEGF immünreaktivitesinde ve protein ekspresyonunda artış görüldü. SPRY2 immünreaktivitesinde azalma görüldü. fT4 değeri Hipotiroidi grubunda azalmış, Hipertiroidi grubunda artmış olarak bulundu.
Prepubertal sıçanlarda busulfan ile oluşturulan testis hasarına alfa lipoik asitin etkisi
Yöntem: Çalışmamızda Wistar suşu erkek sıçanlar 4 gruba (n=7) ayrıldı. I. grup; Kontrol: 5 hafta, oral gavaj ile serum fizyolojik uygulandı. II. grup; Busulfan grubu;; 10 mg/kg Busulfan 21 gün ara ile iki doz olacak şekilde intraperitoneal yöntemle verildi. III. grup; Alfa Lipoik Asit: 5 hafta, oral gavaj ile 35 mg/kg Alfa Lipoik Asit uygulandı. IV. grup; Alfa Lipoik Asit + Busulfan: ilk doz 10 mg/kg Busulfan uygulandıktan bir gün sonra 35 mg/kg Alfa Lipoik Asit verilmeye başlandı ve 5 hafta deney süresince her gün uygulandı. Deneyin 21. günü ikinci doz 10 mg/kg Busulfan uygulandı. Deney sonunda tüm denekler sakrifiye edildi. Deneklerin sol testisleri, Hematoksilen & eozin (H&E), periyodik asit schiff (PAS), TUNEL ve aktif kaspaz-3 boyamaları için ayrıldı. Sağ testisleri ise Glutatyon (GSH), glutatyon peroksidaz (GPx) ve malondialdehit (MDA) düzeyleri için ayrıldı. Bulgular: Testiste yapılan histolojik ve morfometrik değerlendirmeye göre, Busulfan grubunun kontrol ve Alfa Lipoik Asit grubuna göre hasarlı olduğu ancak ALA+BUS grubunda Alfa Lipoik Asit'in bu hasarı önleyemediği gözlendi. İmmunohistokimyasal olarak Tunel ve Aktif Kaspaz-3 boyaması ile pozitif hücreler sayıldı. Kontrol grubuna göre Busulfan ve ALA+BUS gruplarında apoptotik hücre sayısı anlamlı derecede arttığı gözlendi. Kontrol grubu ve Alfa Lipoik Asit grubunda anlamlı bir değişiklik olmadığı gözlendi. Busulfan ve ALA+BUS grupları arasında da apoptotik hücre sayısı açısından anlamlı bir fark olmadığı gözlendi. Biyokimyasal olarak MDA, GPx ve GSH krtlerr kullanılarak ölçüm yapıldı. MDA değerleri, kontrol ve Alfa Lipoik Asit gruplarına göre Busulfan grubunda anlamlı derecede yüksek bulundu. Kontrol grubu ve Alfa Lipoik Asit grubu arasında anlamlı bir fark olmadığı gözlendi. Busulfan grubuna göre ALA+BUS grubunda MDA değeri anlamlı olarak yüksek bulundu. GSH değerleri, kontrol grubuna göre Busulfan grubunda anlamlı derecede düşük bulundu. Kontrol grubuna göre Alfa Lipoik Asit grubunda anlamlı derecede yüksek bulundu. Busulfan grubuna göre ALA+BUS grubunda GSH değeri anlamlı derecede yüksek bulundu. GPx değerleri, kontrol grubuna göre Busulfan grubunda anlamlı derecede düşük bulundu. Kontrol grubu ile Alfa Lipoik Asit ve ALA+BUS grupları arasında anlamlı bir fark olmadığı gözlendi. Busulfan grubuna göre ALA+BUS grubunda GPx değeri anlamlı derecede yüksek bulundu. Sonuç: Elde ettiğimiz bulgular doğrultusunda Busulfan'ın testis de doku hasarı oluşturduğunu ve apoptozu arttırdığını gözlemledik. Ancak koruyucu ajan olarak kullanılan Alfa Lipoik Asit'in Busulfanla birlikte kullanımında kotuyucu/tedavi edici etkisini gözlemleyemedik. Anahtar Kelimler: Busulfan, Alfa Lipoik Asit, Testis
Sağlıklı, preeklampsi ve hellp vakalarında plasental sinsityal düğümlerin histolojik yönden karşılaştırılması
Preeklampsi, perinatal ölümlerin ve sakatlıkların ana nedenlerinden biri olup gebede maternal hipertansiyon, proteinüri, artmış damar hasarı ve geçirgenliği ile karakterize olan multisistemik bir bozukluktur. Çalışmamızda, artan sinsityal düğümlerin ultrastrukturel düzeyde incelenecek olması, söz konusu düğümlerde olası değişikliklerin gerek preeklampsi ve de HELLP vakalarında ortaya konularak, sinsityal düğüm artışının etkisi ortaya konacaktır. Örnek plasenta ve plasenta yataklarının morfolojik ve ultrastrüktürel değisimlerini gözlemlemek için ışık ve elektron mikroskop tekniklerini kullandık. Doku örnekleri 10 preeklampsili, 10 HELLP?li ve 10 kontrol grubunu oluşturan sağlıklı gebeden alındı. Yapılan ışık ve elektron mikroskobi yöntemleri ile preeklampsili hastaların, HELLP?li hastaların ve kontrol grubu gebelerin sonuçları değerlendirildi. Işık ve elektron mikroskop çalışmaları sonucunda plasenta dokularında: Preeklemsi grubu fetal periferik kesitlerde; sinsityotrofoblastlarda sitoplazmik yaygın vakuolizasyonlar ve endoplazmik retikulum sarnıçlarında dilatasyon gözlenirken, kapiller endotel hücrelerinde incelme ve kapillerin temas ettiği sinsityotrofoblastlarda nekrotik görünümün hâkim olduğu gözlendi. Bu gruptaki sinsityotrofoblastlarda mikrovillus sayısının azalması yanı sıra bağ doku ödemi dikkati çeken bulgulardan biriydi. HELLP maternal periferik ve sentral kesitler incelendiğinde: her iki yapıda da sinsityotrofoblastlarda intrasitoplazmik ödem ve dejeneratif vakouller gözlenirken, ayrıca villöz ödem belirgin olarak dikkati çekmekteydi. HELLP fetal periferik kesitlerde, intervillöz alanda yoğun hücresel debris varlığı dikkati çeken en önemli bulguydu. Kontrol grubuyla kıyaslandığında preeklampsi ve HELLP?li plasentalarda sinsityal düğüm sayısında artış ve ultrastrukturel yapıda pek çok histolojik değişiklikler izlendi.
Radyoterapi uygulanmış ratlarda amifostin, melatonin ve N-asetilsistein'in uterus üzerindeki koruyucu etkilerinin karşılaştırılması
Gerek radyoterapi uygulamalarının temelini oluşturması bakımından gerekse radyasyona kazara maruz kalma durumunda iyonize radyasyonun hücre üzeride DNA ve doku yaralanmasına neden olmaktadır. Kanser tedavisinde radyoterapi amaçlı kullanılan gama radyasyonu, tümör dışı alanda normal doku yaralanması olarak adlandırılan hasarlar oluşturmaktadır. Akut ve kronik yönde çeşitli semptomlarla kendini gösteren bu durum için çeşitli radyoprotektif ajanlar geliştirilmiştir. Pelvik bölge gama ışıması uygulamalarında uterus üzerinde mikroskobik düzeyde gerçekleştirilmiş çalışma ve araştırmalar kısıtlıdır. Çalışmada 56 adet Sprague Dawley cinsi yetişkin dişi rat kullanılmıştır. Ratlar her grupta 7 hayvan olacak şekilde 8 gruba ayrıldı. Kontrol, amifostin, N-asetilsistein ve melatonin dışında kalan 4 denek grubuna (Radyoterapi, Radyoterapi + Amifostin, Rayoterapi + N-asetilsistein, Radyoterapi + Melatonin) abdomino-pelvik bölgeye tek fraksiyonluk 10 Gray (Gy) gama radyasyonu ışıması yapıldı. Tedavi gruplarına ışımadan 15 dk önce ilgili ajanlar i.p. şekilde enjekte edildi. Işımadan 48 saat sonra deney bitiminde tüm gruplardan alınan uterus dokuları rutin parafin takibine alındı. Elde edilen parafin kesitlere H&E, PAS, Masson trikrom ve TUNEL Assay protokolleri uygulanarak ışık mikroskobunda değerlendirme ve sayım işlemleri gerçekleştirildi. Çalışma sonucu 10 Gy tek fraksiyonluk ışıma yapılan deney hayvanlarında uterus üzerinde akut birçok dejeneratif değişiklik ve apoptotik indekste artış izlenmişken ışımadan 15 dk önce amifostin, melatonin ve N-asetilsistein uygulanan gruplarda iyonize radyasyondan çeşitli oranlarda korunmuşluk tespit edilmiştir. Çalışmamız kanser tedavisi gören kadınlarda pelvik bölge ışımalarında uterusun korunmasına yönelik deney hayvanı modeli niteliğindedir. Çalışmamız sonucunda pelvik bölge ışımasının uterus üzerinde akut evrede morfolojik hasara ve yoğun DNA fragmantasyonuna neden olabileceğini ayrıca amifostin ve N-asetilsistein ajanlarının bu etkiyi indirgemede kullanılabilirliğinin mümkün olduğunu ancak en ideal protektif profilin melatoninle sağlanabildiği sonucuna varıldı.
Prenatal dönemde uygulanan elektromanyetik alanın yavru sıçanların testisi üzerine etkisi
Bu çalışmada prenatal dönemde uygulanan elektromanyetik alanın (EMA) yavru sıçanların testisi üzerine etkisinin araştırılması amaçlandı.Çalısmada 6 adet Spraque Dawley tipi gebe dişi sıçan 2 gruba ayrıldı. 1. Gruba (kontrol grubu)herhangi bir uygulama yapılmadı. 2. Gruba (EMA grubu) deney süresi boyunca, gebeliğin 13-21.günlerinde, her gün aynı saatlerde olmak üzere, 1 saat süreyle 900 megahertz (MHz) EMA etkisi uygulandı. Yeni doğan sıçanlara doğumdan sonra herhangi bir uygulama yapılmadı ve çalışmaya yavru erkek sıçanlar ile devam edildi. Daha sonra yavru erkek sıçanlar 1-E ve 2-E grubu olmak üzere 2 gruba ayrıldı. 1-E Grup (n: 10), saf kontrol grubu anne sıçanlardan elde edilen yeni doğan erkek sıçanlardan; 2-E Grup (n: 10), EMA grubu anne sıçanlardan elde edilen yeni doğan erkek sıçanlardan oluşturuldu. Deney süresinin bitiminde (postnatal 21. gün) hayvanların tümüsakrifiye edilerek testisleri alındı. Testis doku örnekleri ışık mikroskobunda histopatolojik olarak değerlendirildi. Testisteki apoptozisi değerlendirmek için TUNEL(Terminal deoxynucleotidy transferase (TdT) deoxyurıdıne triphospate nick end labeling assay) tekniği kullanıldı. Biyokimyasalolarak kanda ve dokuda oksidatif stres parametreleri ve DNA (Deoksiribonükleik asit)oksidasyonu incelendi.2-E grubunun testis dokusunun histopatolojik olarak değerlendirmesindeseminifer tübül lümeninde germinal epitel hücreleri, seminifer tübül bazal membranında ve germinal epitelinde düzensizlikler izlendi. Aynı grubun morfometrik ölçümlerinde seminifer tübül çapında ve seminifer epitel kalınlığında, 1-E grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede azalma meydana geldiği gözlendi. TUNEL tekniği ile değerlendirilen AI (AI= Apopitotik İndeks)'in 2-E grubunda 1-E grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde arttığı görüldü. Biyokimyasal değerlendirmelerde de 2-E Grubu'nun lipid peroksidasyonu ve DNA oksidasyonunun istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığı gözlendi.Çalışma sonuçları prenatal dönemde uygulanan 900 MHz EMA'nın yavru sıçanların testis gelişimini olumsuz olarak etkilediğini ve doğumdan sonra da bu etkinin 21. güne kadar testis morfolojisinde düzensizlikler şeklinde devam ettiğini göstermektedir.
Sıçanlarda methotrexate kaynaklı testis hasarı üzerine shilajitin histopatolojik etkisi
Bu çalışmada sıçanlarda methotrexate (MTX) kaynaklı testis hasarı üzerine shilajitin (PS) histopatolojik etkisinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmada 24 adet Spraque Dawley tipi erkek sıçan 4 gruba ayrıldı. 1. Grup'a (kontrol grubu) herhangi bir uygulama yapılmadı. 2. Grup'a tek doz i.p. 20 mg/kg MTX verildi. 3. Grup'a deney süresinin (7 gün) ilk gününde (0. Gün) tek doz i.p. 20 mg/kg MTX verilmeden 15 dk önce 2 ml/kg distile suda 100 mg/kg PS çözülerek gavaj yoluyla verildi. 0. günü takip eden gün aşırı günlerde sıçanlara toplamda üç kez olacak şekilde 2 kez daha 2 ml/kg distile suda 100 mg/kg PS çözülerek gavaj yoluyla verildi. 4. Grup'a 0. Gün ve akabindeki gün aşırı günlerde toplamda üç kez olacak şekilde sıçanlara 2 ml/kg distile suda 100 mg/kg PS çözülerek gavaj yoluyla verildi. Deney süresinin bitiminde hayvanların tümü sakrifiye edilerek sol testisleri alındı. Testis doku örnekleri ışık mikroskobunda histopatolojik olarak değerlendirildi. Histopatolojik olarak; MTX grubunda seminifer tübül çapında ve seminifer tübül epitel kalınlığında anlamlı derecede azalma gözlenirken, MTX+PS grubunda MTX grubuna göre seminifer tübül çapında ve seminifer tübül epitel kalınlığında artış olduğu gözlendi. Morfolojik bulgular değerlendirildiğinde; MTX grubuna ait testis kesitlerinde, lümende olgunlaşmamış seminifer tübül epitel hücreleri ve lümende spermatozoa azlığı, seminifer tübül epitelinde düzensizlikler, seminifer tübül bazal membranında düzensizlikler ve interstisyel alanda ödem izlendi. MTX+PS grubuna ait testis kesitlerinde ise, seminifer tübül epitelinde düzensizlik ve lümenine olgunlaşmamış seminifer tübül epitel hücrelerinin dökülmüş olduğu birkaç tübül dışında herhangi bir patolojiye rastlanmadı.Bulgularımız methotrexate'ın testis hasarı meydana getirdiğini ve PS uygulamasının bu hasarı önleyebileceğini göstermektedir. Sonuç olarak PS'nin, MTX tedavisi sonrasında oluşan testis hasarının önlenmesinde yararlı olabileceğini düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Methotrexate, Shilajit, Oksidatif stres, Sıçan, Testis
Tavşanla (Oryctolagus cuniculuz) ağız yolu ile verilen yeni rakı´nın karaciğerdeki toksik etkisi ve vitamin-C´nin bu etkinin inhibisyonundaki rolü
Over torsiyonundaki iskemi-reperfüzyon hasarına Silymarinin etkisinin incelenmesi
Amaç: Over torsiyonu, üreme çağında sık görülen, overlerde iskemi-reperfüzyon hasarına neden olan, mümkün olduğunca erken tanı ve müdahale gerektiren jinekolojik bir durumdur. Dokudaki toplam hasar, iskemi ve reperfüzyonun her ikisinin de yol açtığı hasarın toplamı olarak kabul edilmektedir. Silymarin, silybum marianum bitkisinin tohumlarından elde edilen ve karaciğer üzerinde etkili antioksidan ve kemoprotektiftir. Biz de, farklı çalışmalarda antioksidan etkisi gösterilmiş olan Silymarin'in, ovaryum iskemi-reperfüzyon hasarındaki koruyucu etkisini ortaya koymayı amaçladık. Yöntem: Çalışmamızda; 35 adet dişi Wistar suşu sıçan (200-250g) 5 gruba ayrıldı (n=7). GrupI, Kontrol Grubu (K): Hiçbir müdahale yapılmaksızın ovaryum dokuları alınan grup (n=7). GrupII, Torsiyon+Detorsiyon Grubu (T+D): 3 saat torsiyon sonrası 3 saat detorsiyon uygulanan grup (n=7). GrupIII, Torsiyon+Detorsiyon+Silymarin Grubu (T+D+SİL): 3 saat torsiyon sonrası, detorsiyondan 30 dakika önce 250mg/kg Silymarin verilen grup (n=7). GrupIV, DMSO Grubu (DMSO): % 10 luk DMSO verilen grup ( n=7). GrupV, Silymarin Grubu (SİL): Silymarin verilen grup (n=7). Histolojik incelemeler için hematoksilen ve eozin (H&E), masson trikrom ve periyodik asit shiff (PAS), apopitozun belirlenmesi için TUNEL ve Aktif Kaspaz- 3 boyamaları yapıldı. Doku homojenatlarında, glutatyon peroksidaz (GPx) ve malondialdehit (MDA) düzeylerine, kanda, iskemi modifiye albümin (İMA) düzeylerine bakıldı. Ayrıca dokular ultrastrüktürel olarak incelendi. Gruplar arası farklılıklar için Kruskal Wallis ve Man Whitney U testi kullanıldı. P< 0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Sonuç: Yaptığımız çalışmada, iskemi-reperfüzyon sonucunda; hasarda, apoptotik hücrelerde, bağ dokusunda, MDA ve İMA seviyelerinde artış meydana geldiğini ve bu hasarın, reperfüzyon öncesi silymarin verilerek azaldığını gözlemledik. Anahtar kelimeler: Ovaryum, İskemi- Reperfüzyon, Silymarin.
Değişik hayvan türlerinde açlığın ince barsaklar üzerine oluşturduğu histopatolojik değişiklikler
ÖZET Bu çalışmada 24,48,72,96 ve 120 saat aç bırakılan sıçan ve tavşanların ince barsakları incelenmiştir. Deneyin başında ve sonunda hayvanların vücut ağırlıklarına bakılmış ve ince barsak uzunlukları ölçülmüştür. Histopatolojik incelemeler için duodenumdan biopsiler alınarak %10'luk nötral formalinde fikse edildi. Elde edilen parafin kesitleri Hematoksilen-Eozin, Mallory-Azan ve PAS ile boyandı. Mikroskobik incelemede, açlık sonrası rat duodenumunda yer yer çizgili kenarda belirsizlik ve goblet hücrelerinin sayıca azaldığı gözlendi. Villuslarda ise çatallanma ve yarıklanma yanında apikalde tahribat, ayrıca kripta lümenlerinde belirsizlik ile lamina propria'da yer yer mononükleer hücre infiltrasyonu gözledik.Rat'ların duodenum mukozasında gözlenen bu histopatolojik bulgularla beraber, özellikle 96 ve 120 saat aç bırakılan tavşanların kripta lümenlerinde dilatasyon ve villusların lamina propria'sında hücre boşalması görüldü. İstatistiksel analiz sonucu erkek ve dişi rafların villus uzunlukları karşılaştırıldığında: 24 ile 120 saat aç bırakılan erkek rafların villus uzunlukları anlamlı iken (p<0.001) kripta derinlikleri açısından incelendiğinde 72 saat aç bırakılan dişi raflarda p değeri anlamlı bulundu (p<0.05). Sonuç olarak uzun süreli açlığın deney hayvanlarının barsak mukozasında pekçok dejeneratif değişikliklere neden olduğu kanaatine varıldı. 28
Doğumdan sonra rat penisinin gelişimi üzerine Tamoxifen`in etkisi
23 ÖZET Gebe raflardan doğan erkek yavrulara, doğumun sıfırına gününden beşinci gününe kadar günlük 100 ug Tx subkutan olarak enjekte edildi. Total olarak alınan penisler %10 luk notral formalinde fikse edildekten sonra parafin inklüzyonuna alındı, elde edilen parafin kesitleri Hematoksilen-Eozin, Verhoeff ve Tripple ile boyandılar. Os penis ve glans penisin gelişimindeki yapısal değişiklikler incelendi. Ratlar 7,14,21,28,35 ve 60. günlerde sakrifiye edilip penisleri alındı. Çalışmamızda, kontrol grubu os penisin proksimal segmentinde hyalin kıkırdak, kemik iliği ve trabekül oluşumu doğumdan sonra 7. günde saptanırken; 28-60 günlük kontrol grubu ratlarda distal segmentte fibrokartilajinöz bir doku gözlendi. Tx enjekte edilen ratlarda dördüncü haftada hemopoetik doku, altmışıncı günde ise hyalin kıkırdağın ortadan kalktığı gözlendi. Tx verilen 28-60 günlük rat penislerinin distal segmentinde fibrokartilajinöz dokuya rastlanılmadı. Yirmibir günlükten itibaren Tx verilen hayvanların glans penisinde epidermal çıkıntıların yavaş yavaş silindiği, altmışıncı günde ise epidermal çıkıntı ve keratinleşmenin tamamen ortadan kalktığını izledik. Sonuç olarak neonatal dönemde Tx verilen ratların, os penisinde fibrokartilajinöz doku, hyalin kıkırdak ve glans penisteki epidermal çıkıntıların gelişiminin engellendiğini saptadık.
Sialoadenektomi ve Flutamide`in testis ve epididimis dokusu üzerinde oluşturduğu histolojik değişiklikler
I ÖZET Çalışmamızın amacı, maternal epidermal growth faktör ve gebeliğin 11-12. günleri arasında uygulanan antiandrojenin testis ve epididimisin gelişimi üzerinde etkilerini araştırmaktır. Bu amaç için erişkin 40 adet dişi Spraque-Dawley rat kullanıldı. Denek hayvanları biri kontrol olmak üzere 4 eşit gruba bölündü. Grup-I'deki dişi ratlar konrol olarak kullanıldı. Grup-ll'deki dişi ratlar sialoadenektomi yapılarak, 28.günde çiftleştirildi. Grup-IH'teki dişi ratlar çiftleştirildikten sonra gebeliğin 11 -21. günleri arasında flutamide uygulaması yapıldı. Grup-IV'teki denek hayvanlarına sialoadenektomi ve gebeliğin 11 -21. günleri arasında flutamide uygulaması kombine yapıldı. Deneye alınan tüm dişi ratlardan doğan erkek yavrular, doğumu müteakip 22. günde kriptorşidi ve epididimal anomaliler yönünden değerlendirildi. Doğumdan sonra 60. günde denek hayvanları sakrifiye edilerek serum hormon değerleri için intrakardiyak yolla kanları alındı, ayrıca vücut ağırlıkları ve erkek genital organ ağırlıkları ölçüldü. Daha sonra testis ve epididimisten doku örnekleri alınarak, rutin histolojik yöntemlerle elde edilen parafin kesitleri H-E,Hematoksilen-Van Gieson.Masson tripple, PAS ile boyanarak mikroskobik değerlendirilmesi yapıldı. Bütün denek gruplarında testis ve epididimis anomalileri gözlenmesine karşın, en fazla epididimal anomali ve kriptorşidi flutamide grubuna gözlendi. Denek gruplarının serum hormon değerlerinden FSH ve LH 'da bariz değişiklik gözlenmeziken, testesteron düzeylerinde artış saptandı. Denek gruplarının seminifer tubul ve epididimal kanal çaplarındaki en belirgin düşüş Sx+F grubunda izlendi. Testise ait preparatların mikroskobik incelenmesinde, Sx grubunda spermatosit-ll seviyesinde, Flutamide grubunda spermatosit-l seviyesinde arrest durumu, Sx+F grubunda ise spermatogenetik hücre izlenmemesi ve tipik testiküler atrofi tablosu barizdi. Epididimise ait kesitlerde ise, epididimal kanallarda atrofi ve lumenlerinde spermatozoa'nın bulunmayışı yanında interstitiel ödem, mukoza epitelinde metaplazi ve interstitiel fibrozis tablosu hakimdi. 40Sonuç olarak, embriyolojik gelişiminde maternal gonadotropinlerin testiküler desensusu ve epididimal anomaliler üzerinde postnatal periyotada normal seviyelerine ulaşan androjenlerle geriye dönüştürelemeyen ve kompanse edilemeyen morfolojik değişikliklere neden olmaktadır. 41
Sialoadenektomi edilen sıçanlardan doğan yavrulardaki dil papillalarının histolojik yapısının incelenmesi
ÖZET SİALOADENEKTOMİ EDİLEN SIÇANLARDAN DOĞAN YAVRULARDAKİ DİL PAPİLLARININ HİSTOLOJİK YAPISININ İNCELENMESİ Dilin dorsal yüzeyinde yer alan papillalar Epidermal Growth Faktör (EGF) den zengin olan tükürükle devamlı yıkanırlar. Submandibular bezin cerrahi olarak tamamen uzaklaştırılması (Sialoadenektomi) sonucu papillalardaki morfolojik değişimler ve oral yolla verilen EGF'nin bunlar üzerindeki rolü araştırılmıştır. Çalışmada 30 tane erişkin dişi Spraque-Dawley sıçan kullanıldı. Bunlar üç gruba bölündü: Kontrol grubu (n=10);sialoadenektomili grup (SX, n=10) ve sialoadenektomi + epidermal growth faktör grubu (SX+EGF, n=10). Üç haftalık iyileşmeden sonra sıçanlar çiftleşmeye alındı. SX+EGF grubundaki sıçanlara gebeliğin 16-19. günlerinde orogastrik sonda ile günde her bir hayvana 1.25 mikrogram (ug) olmak üzere toplam 50 (ug) mikrogram EGF verildi. Gebelik sonrası doğan fötusların 28. güne kadar büyümeleri beklendi. Bütün gruplardaki 28 günlük sıçan yavrularının total vücut ağırlıkları alınarak sakrifiye edildi. Rutin Histolojik yöntemlerle elde edilen parafin kesitleri Hemotoksilen-Eozin, Metilen mavisi - Bazik fuksin ve Hemotoksilen-Van Gieson boyaları ile boyandı ve ışık mikroskobunda incelendi. Oküler mikrometre yardımıyla papilla ve tat tomurcukların ölçümleri yapıldı, istatistiksel olarak tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ve çoklu karşılaştırmalar testi (TUKEY) ile değerlendirildi. SX grubunun dil epitelinde, kalınlaşma, keratinleşme yanında papilla ve tat tomurcuklarında belirgin yapısal değişikliklere neden olduğunu gözledik. SX+ EGF grubuna oral yolla verilen EGF'nin, dil epiteli ve papillalardaki bu yapısal değişimlerde geriye dönüşümlü olarak belirgin bir iyileşme sağladığını tespit ettik. Anahtar Kelimeler: Sıçan, Epidermal growth faktör, Sialoadenektomi, Dil papillaları. vn
Sıçanlarda travmatik beyin hasarının testise olası etkilerinin araştırılması
Amaç:Çalışmamızda ağırlık atışı modelini kullanarak oluşturduğumuz travmatik beyin hasarının testis üzerine etkisi olup olmadığını araştırmayı amaçladık.Yöntem:Deney gruplarımız aşağıdaki gibi oluşturuldu:Grup I, Kontrol grubu: Hiçbir hasara maruz bırakılmayan deney grubudur. (n=7)Grup II, Travma grubu: Ağırlık atışı modeliyle travmatik beyin hasarına maruz bırakılan grup. (n=7)Travmanın kanıtlanması amacıyla, deneyden 24 saat sonra sakrifiye edilen deneklerden alınan beyin dokularından kesitler alınarak, cresyl violet boyaması yapıldı. Boyama yapılan kesitlerde hücre sayımı gerçekleştirildi. Alınan diğer doku olan testislere ise histokimyasal değerlendirme amacıyla H&E, PAS ve Masson Trikrom boyamaları yapıldı. İmmünohistokimyasal olarak TUNEL ve Aktif Kaspaz 3 boyaması yapılarak apoptoz değerlendirildi. Elektron mikroskobik olarak testislerin ince yapısı incelendi.Sakrifikasyon esnasında deneklerden alınan kan örnekleriyle GnRH, testosteron, LH, FSH hormon seviyeleri ve MDA, GPx seviyeleri değerlendirildi. Sonuçlar istatistiksel olarak gruplar arasında karşılaştırıldı.Bulgular:Kontrol grubunun histolojik olarak değerlendirilmesinde testis dokusu normal gözlendi. Seminifer tübüller içinde tabakalanmış spermatogenik seri hücreleri, intertisiyel alanda bulunan leydig hücreleri ve bağ doku hücreleri, dokuyu etrafından saran düzensiz sıkı bağ dokusu tunika albuginea gözlemlendi.Travma grubunda ise histolojik olarak değerlendirme yapıldığında spermatogenik seri hücre sayılarında azalma gözlendi.TUNEL boyamasında DNA fragmantasyonu değerlendirildiğinde kontrol grubu da dahil olmak üzere apoptoz görüldü. Grup II'de Grup I'e kıyasla daha fazla sayıda TUNEL pozitif hücrelerin bulunduğu saptandı.Sonuç:Çalışmamızda travmatik beyin hasarının testis üzerine olan etkisi histokimyasal, immünohistokimyasal, ultrastrüktürel ve biyokimyasal olarak incelendi. Travmatik beyin hasarının tübüllerde hasar oluşturduğu ve apoptoz oranında artışa neden olduğu gözlemlendi.Ancak travmatik beyin hasarının testise olası etkileriyle ilgili literatürde çalışma bulunmadığından daha farklı ağırlıklar kullanılarak çalışmaların artırılması ve araştırılması gerekmektedir.
Deri gelişiminde sialoadenektomi ve epidermal Growth Faktör'ün rolü
ÖZET DERI GELİŞİMİNDE SİALOADENOKTEMI VE EPIDERMAL GROWTH FAKTÖR'ÜN ROLÜ Bu çalışmada Epidermal Growth Faktör'ün (EGF) deri gelişimi üzerine etkisi araştırılmıştır. Çalışmada 36 adet erişkin dişi Spraque-Dawley rat kullanıldı. Ratlar kontrol, sialoadenektomi (SX) ve sialoadenektomi+epidermal growth faktör (SX+EGF) grubu olmak üzere 3 eşit gruba bölündü. Kontrol dışında diğer iki denek grubunda sialoadenektomi gerçekleştirildi. Yirmibir günlük iyileşme döneminden sonra çiftleşmeye alındı. SX+EGF grubu ratlara ayrıca gebeliğin 16,17,18 ve 19. günlerinde oral yolla her bir hayvana 12.5|j,g/gün hesabıyla EGF verildi. Gebelik sonrası elde edilen sıçan yavrularının 28. güne kadar büyümeleri sağlandı. Tüm gruplardaki 28 günlük sıçan yavrularının total vücut ağırlıkları alınarak sakrifiye edildi. İnterskapular bölgeden alınan deri örnekleri ışık ve elektron mikroskobik inceleme için takibe alındı. İstatistiksel olarak tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ve çoklu karşılaştırma testi (TUKEY) ile değerlendirildi. SX grubu deri kesitlerinde epidermiste atrofi, hiperkeratoz, kıl folikülleri ve yağ bezlerinde azalma ile birlikte bazal membranda yer yer incelme, hemidesmozom kaybı ve nekroze hücreler görüldü. SX+EGF grubu deri kesitlerinde ise kontrol grubuna yakın bir tablo izlendi. Deri gelişiminde epidermal growth faktör önemli role sahipti. Anahtar Kelimeler: Epidermal growth faktör, Sıçan Derisi, sialoadenektomi.
L-karnitin'in sıçanlarda oluşturulan testiküler hipertermide koruyucu etkilerinin araştırılması
Amaç:Çalışmamızda hiperterminin testiste oluşturduğu hasara karşı L-karnitin'in koruyucu etkisini histokimyasal, immünohistokimyasal, ultrastrüktürel ve biyokimyasal olarak incelemeyi amaçladık.Yöntem:Deneysel modelimizde Wistar suşu erkek sıçanlar 3 gruba (n=7) ayrıldı. Kontrol grubu; 5 gün, günde 15 dakika, 22°C (oda sıcaklığı) su banyosu uygulanan grup. Hipertermi grubu; 5 gün, günde 15 dakika, 43°C sıcak su banyosu uygulanan grup. L-karnitin grubu; 250 mg/kg/gün L-karnitin'in hipertermi uygulamasından 1 saat önce ve 5 gün süre ile intraperitoneal yöntemle verildiği grup. Tüm denekler 5 günlük deney uygulanmasından 14 gün sonra sakrifiye edildi. Histokimyasal incelemeler için hematoksilen & eozin (H&E), masson trikrom ve periyodik asit schiff (PAS), immünohistokimyasal olarak da apoptozun belirlenmesi için TUNEL ve aktif kaspaz-3 boyamaları yapıldı, testis ince yapısı ultrastrüktürel düzeyde incelendi. Biyokimyasal incelemeler için doku homojenatlarında süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GPx) ve malondialdehit (MDA) düzeyleri incelendi.Bulgular:Yapılan histokimyasal ve ultrastrüktürel incelemelerde kontrol grubunda normal testis yapısı gözlendi. Hipertermi grubunda seminifer tübüllerinde vakuolizasyon, germ hücre kaybı ve intertisyel alanda bağ doku artışı gözlendi. L-karnitin grubunda ise normale yakın morfolojide testis yapısı gözlendi. Yapılan immunohistokimyasal incelemeler sonucu hipertermi grubu seminifer tübüllerinde kontrol grubuna oranla TUNEL (+) boyanan hücre sayısının ve aktif kaspaz-3 immunpozitif boyanan hücre sayısının arttığı, koruyucu olarak L-karnitin verilen grupta ise immunpozitif boyanan hücre sayısının azaldığı gözlendi. Biyokimyasal olarak MDA, GPx ve SOD düzeyleri hipertermi grubunda kontrol grubuna oranla anlamlı olarak yüksek, L-karnitin grubuna kıyasla ise yine yüksek bulundu fakat istatistiksel olarak anlamlı değildi.Sonuç:Elde ettiğimiz verilere dayanarak testiküler hiperterminin testis de doku hasarı oluşturduğunu, oksidatif stresi ve apoptozu arttırdığını, koruyucu ajan olarak kullanılanL-karnitin'in oluşan doku hasarını ve biyokimyasal değişiklikleri azalttığını gözlemledik.Anahtar Kelimeler: hipertermi, L-karnitin, testis, apoptoz.
Deneysel diyabette epidermal growth faktör ve octreotide'in böbrek dokusu üzerine etkileri
Çalısmamızda, streptozotosin (STZ) ile ratlarda olusturulan diyabetin neden olduğu böbrek hasarını önlemede octreotide ve epidermal growth faktör'ün (EGF) etkilerini ısık ve transmisyon elektron mikroskobu (TEM) düzeyinde incelenmesi amaçlandı. Eriskin erkek 40 adet Sprague-Dawley cinsi rat; kontrol, diyabetik, diyabetik+octreotide, diyabetik+EGF ve diyabetik+octreotide+EGF olmak üzere 5 esit gruba bölündü. Deneyin baslamasından bir ay sonra sakrifiye edilen ratların böbrek dokuları ısık ve elektron mikroskobunda incelendi. Diyabetik gruba ait bazı tubül lümenlerinde protein ve epitel hücre sitoplazmasında PAS (+) boyanan farklı çaplarda glikojen birikimi saptandı. Mezengial matriks artısı, Bowman mesafesinde daralma yanı sıra pedisel ve kapiller fenestratalarda obliterasyon, bazal membranlarda kalınlasma ve mikrovillus transformasyonu izlendi. Octreotide grubunda; mezengial matriks artısı, proksimal tubül hücreleri arasında ayrısma ve glomerular bazal membran kalınlasması tesbit edildi. EGF grubunda podositler tarafından fagosite edilmis apoptotik cisimcikler, mezengiumda elektron yoğun birikimler izlendi. Octreotide ve EGF grubunda kontrol grubuna benzer görüntüler saptandı. Sonuç olarak STZ ile olusturulan diyabetin neden olduğu böbrek hasarını önlemede octreotide ve EGF kombinasyonunun etkin olduğu kanaatine varıldı. Anahtar sözcükler: Streptozotosin, nefropati, octreotide, epidermal growth faktör, deneysel Diyabetes Mellitus
Anabolik androjenik steroid uygulanmış erkek sıçanlarda eritropoietinin testis üzerine koruyucu etkilerinin incelenmesi
ÖZETAMAÇBu çalışmada; anabolik androjenik steroid hormon olan nandrolone decanoate (ND) uygulanmış erkek sıçanlarda güçlü bir antioksidan olan eritropoietinin (EPO) testis dokusu üzerine etkilerinin histolojik, ultrastrüktürel, immünohistokimyasal ve biyokimyasal olarak araştırılması hedeflenmiştir.YÖNTEMDeneysel modelimizde Wistar suşu erkek sıçanlar 5 gruba (n=7) ayrıldı. I. grup, kontrol grubu; II. grup, sham grubu; III. grup, 10 mg/kg/hafta Nandrolone decanoate (ND) verilen deney grubu, IV. grup, 10mg/kg/hafta ND ve Düşük doz (100 IU/kg) Eritropoietin (EPO) verilen deney grubu, V. grup, 10mg/kg/hafta ND ve Yüksek doz (500 IU/kg) EPO verilen deney grubu. Işık mikroskobik incelemeler için kesitler Hematoksilen&Eozin (H&E), Periyodik Asit Schiff (PAS) ile boyandı. İmmünohistokimyasal olarak apoptoz belirlenmesi için ise terminal deoxynucleotidyl transferase-mediated dUTP-biotin nick-end labeling (TUNEL) ve Kaspaz-3 boyamaları yapıldı. Biyokimyasal incelemer için alınan dokularda glutathion peroxidase (GPx) ve melondialdehit (MDA) düzeyleri incelendi.BULGULARYapılan çalışmalar sonucunda kontrol ve sham gruplarında normal testis yapısı gözlendi. ND grubunda spermatogenik seriye ait hücre diziliminde düzensizlik, germ hücre kayıpları, seminifer tübüllerde vakuolizasyon, tübül lümeninde spermiyum hücrelerinin azalması, bazılarında görülmemesi gibi bulgular gözlendi. Ayrıca bazal membranda kalınlaşma gözlendi. Epo gruplarında ise kontrol grubuna yakın sonuçlar elde edildi. İmmünohistokimyasal incelemelerde ND gurubu testis dokusunda kontrol grubuna göre anlamlı oranda immünpozitif hücre artışı gözlenirken Epo tedavi gruplarında kontrole yakın değerler gözlendi. Biyokimyasal olarak kontrol ve sham gruplarıyla ND grubu kıyaslandığında MDA düzeylerinde anlamlı artış, GPx düzeylerinde ise anlamlı olarak azalma gözlendi. Tedavi gruplarında ise ND grubuna kıyasla MDA düzeylerinde anlamlı azalış, GPx düzeylerinde ise anlamlı artış saptandı.SONUÇElde ettiğimiz verilere dayanarak ND' nin testis dokusunda oksidatif stresi ve apoptozu arttırdığı, doku hasarı oluşturduğu fakat Epo' nun oluşan doku hasarını ve biyokimyasal değişiklikleri azalttığını gözlemledik.Anahtar Kelimeler: Anabolik androjenik steroid, nandrolone decanoate, Epo, testis, apoptoz.
Perflorododekanoik asidin testiste oluşturduğu hasara karşı resveratrolün koruyucu etkisinin araştırılması
Perflorododekanoik asit geniş endüstriyel uygulamaları olan, insan ve hayvan serumunda tespit edilen ve erkek üreme sistemi üzerine olumsuz etkileri olan 12 karbonlu sentetik kimyasaldır. Çalışmamızda perflorododekanoik asidin testiste oluşturduğu hasara karşı resveratrolün koruyucu etkisini histokimyasal, immünohistokimyasal, ultrastrüktürel ve biyokimyasal olarak incelemeyi amaçladık. 28 Sprague Dawley suşu erkek sıçanlar dört gruba ayrıldı. Kontrol grubu hiçbir müdahale yapılmayan grup. Sham grubu 14 gün boyunca alkol verilen grup. Asit Grubu: 14 gün boyunca oral gavaj ile 10 mg perflorododekanoik asit uygulanan grup. Resveratrol ve Asit Grubu 14 gün boyunca oral gavaj ile 40 mg resveratrol ve 10 mg perflorododekanoik uygulanan grup. Deney başlangıcında ve bitiminde bütün deneklerin ağırlıkları ölçüldü ve 14. Günde sakrifiye edildi. Histokimyasal incelemeler için hematoksilen ve eozin, masson trikrom ve periyodik asit schiff, immünohistokimyasal olarak apoptozun belirlenmesi için TUNEL ve Aktif Kaspaz 3 boyamaları yapıldı. Biyokimyasal incelemeler için doku homojenatlarında süperoksit dismutaz, glutatyon, malondialdehit ve serum testosteron düzeyleri incelendi. Ayrıca testis ince yapısı ultrastrüktürel düzeyde incelendi. Histolojik değerlendirmede kontrol ve sham gruplarına ait testis dokuları normal yapıda olduğu gözlenmiştir. Asit grubuna ait histokimyasal ve ultrastruktural incelemelerde, seminifer tübülde vakuolizasyon, spermatogenik hücrelerde azalma, interstisyel alanda bağ doku artışı ve kalınlaşmış bazal membran gözlenmiştir. Resveratrol ve asit grubunda ise normale yakın morfolojide testis yapısı gözlendi. İmmunohistokimyasal değerlendirmede, asit grubunda apoptatik hücre sayısında kontrol grubuna göre anlamlı artış gözlenmiştir. Resveratrol + asit gurubunda ise apoptatik hücre sayısında asit grubuna göre anlamlı azalma gözlenmiştir.Biyokimyasal sonuçlarda, asit grubuna ait MDA, GSH ve SOD seviyelerinde anlamlı değişiklikler gözlenmiştir. Asit grubuna ait serum testosterone seviyeleri kontrol ve sham grubuna göre anlamlı olarak azalmıştır. Elde ettiğimiz verilere dayanarak perflorododekanoik asidin testiste doku hasarı oluşturduğu, oksidatif stresi ve apoptozu arttırdığı, koruyucu ajan olarak kullanılan resveratrolün oluşan doku hasarını ve biyokimyasal değişiklikleri azalttığını gözlemledik.
EIS (Electrochemical ımpedance spectroscopy) metodunu kullanarak ICSI (Intra cytoplasmic sperm ınjection) ile oositin spermle uygun fertilizasyon zamanının araştırılması
Tüp bebek merkezlerinde uygun gamet seçimi için çok fazla zaman harcanmasına rağmen, günümüzdeki Yardımcı Üreme Teknikleri (YÜT) ya başarısızdır ya da düşük bir başarı yüzdesine sahiptir. Electrochemical Impedance Spectroscopy (EIS) tekniği, biyofizik ve kimya kökenli bir metodtur. Hücreler, sitoplazma ve organelleri ile biyofizik ve biyokimya kurallarına tamamen uyarlar. Bu birimler yapılarına dayanarak, özel direnç, potansiyel ve elektriksel davranışlara sahiptirler. Toplam 55 adet, 8-16 haftalık 220-250gr ağırlığında Wistar Albino rat Dokuz Eylül Üniversitesi?nin Deney Hayvanları Anabilim Dalından temin edildi (Grup A1, A2, A3 toplam 15 adet erkek) ve 40 adet dişi (B1, B2, B3). Vasektomi grubundaki (A2) 5 adet erkek rat deneyin 10 gün öncesi ketasol ile anestezi altında vasektomi yapıldı. Sperm aspirasyon grubundan (A1, A3) MESA yöntemi ile ICSI için sperm temin edildi. B1 ve B3 gruplarının östrus evresi smear yaymasıyla tespit edildi, süperovulasyon yapıldı ve oositleri toplandı. EIS yöntemiyle elektriksel potansiyel ölçümü için oosit boyutuna uygun mikroçip hazırlandı. YÜT kriterlerine göre seçilen oositlerin yarısı EIS ile değerlendirilirken diğer yarısına EIS uygulanmadı. Seçilen tüm oositlere ICSI yapıldı. Önceden hazırlanan dişi ratlara anestezi altında 3.gün 4 ile 14 embriyo transfer edildi. Tüm veriler istatistiksel olarak T-Student testi ve SPSS 15 programı ile değerlendirildi. EIS ile seçilen 58 oositin EIS kullanmadan seçilen 57 oosite göre; fertilizasyon oranı, embriyo transfer oranı daha başarılı olduğu görüldü. Bu çalışmada ratlarda fertilizasyon için uygun oositin `elektriksel EIS fertilizasyon penceresi?nin 118 ile 132 mV arasında olduğu ilk kez gösterildi.
Sıçanlarda gentamisin ile oluşturulan deneysel testis hasarı üzerine kuersetin'in etkileri
Bu çalışmada gentamisinin testis üzerinde meydana getirdiği değişiklikler ve oksidatif stresin rolünün belirlenmesi; antioksidan olan kuersetinin koruyucu etkilerinin olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda 24 adet erişkin erkek Sprague Dawley cinsi sıçan 4 gruba ayrıldı ve deney süresi 7 gün olarak belirlendi. Kontrol grubuna deneyin 1. gününden başlanarak 7 gün boyunca günlük intraperitoneal (i.p.) serum fizyolojik uygulandı. İkinci grup olan gentamisin grubuna (GEN) 7 gün boyunca günlük 80mg/kg dozunda i.p. gentamisin verildi. Üçüncü grup olan kuersetin grubuna (QUE) da aynı şekilde 7 gün boyunca günlük 50 mg/kg kuersetin i.p. uygulandı. Dördüncü grup olan gentamisin+kuersetin grubuna (GEN+QUE) ise deneyin 1. gününden itibaren 7 gün boyunca günlük i.p. 50 mg/kg olacak şekilde kuersetin ve 80 mg/kg dozunda i.p. gentamisin verildi. Deneyin sonunda (8. günde) sıçanlar anestezi altındayken (i.p. ketamin 90 mg/kg) kansızlaştırma yoluyla sakrifiye edildi. Alınan kan örnekleri biyokimyasal parametreler için EDTA (etilen diamin tetra asetik asit)'li tüpe konuldu. Testis ve epididimis dokuları diseke edildi. Epididimden elde edilen sperm örneklerinden sperm sayısı, motilitesi, canlılığı ve morfolojisi analiz edildi. Elde edilen testis dokularının bir yarısından hematoksilen&eozin (H&E), Masson trikrom ve periyodik asit Schiff (PAS) boyama yöntemleriyle histopatolojik incelemeler yapıldı. Testis ve epididimisin doku örnekleri ışık mikroskobunda histopatolojik olarak incelendi. Testiste seminifer tübül hasar değerlendirmesi için Johnsen skorlama sistemi ve apoptozis değerlendirmesi için ise terminal deoxynucleotidyl transferase (TDT)- deoxyuridine triphosphate (dUTP) nick end labeling assay (TUNEL) tekniği kullanıldı. Testis dokularının diğer yarısında ise biyokimyasal olarak doku malondialdehit (MDA), doku süperoksit dismutaz (SOD), doku katalaz (CAT), doku glutatyon peroksidaz ve plazma MDA düzeylerine bakıldı. Yapılan değerlendirmeler sonucunda vücut ağırlığı ölçümlerinde QUE ve GEN+QUE grubunda istatistiksel olarak anlamlı azalma mevcut idi. Testis ağırlıklarının ölçümlerinde gentamisin uygulanan gruplarda kontrole göre istatistiksel olarak anlamlı azalma gözlendi. Histopatolojik değerlendirmelerde GEN grubu testis dokusunda gözlenen germinal epitel kalınlığında azalma, Johnsen skorunda düşme, immatür hücre dökülen tübül oranı artışı ve değerlendirilen apoptotik indekste artış gibi bulgularda QUE eklenmesiyle düzelme olduğu izlendi. Yapılan sperm analizinde GEN grubunda sperm sayısının ve anormal morfolojiye sahip spermlerin kontrole göre arttığı, canlılık ve motilitenin azaldığı gözlendi. GEN+QUE grubunda QUE'nin sperm morfolojisi ve canlılığını artırdığı tespit edildi. Biyokimyasal parametrelerde de GEN grubunda MDA seviyesinde artma, SOD, CAT ve GPx seviyelerinde ise azalma tespit edildi. GEN+QUE grubunda ise GEN grubuna göre MDA seviyesinin azaldığı, SOD, CAT ve GPx düzeylerinin de arttığı gözlendi. Elde edilen bulgularımız gentamisinin testis yapısını ve fonksiyonunu bozduğunu, kuersetin tedavisinin ise bu olumsuz etkilenmeyi önleyebildiğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Gentamisin, Kuersetin, Testis, Apoptoz, Oksidatif stres Bu çalışma Karadeniz Teknik Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi tarafından desteklenmiştir. Proje numarası: TTU-2019-8461
Quercetinin, rosmarinik asitin ve quercetin & rosmarinik asit kombinasyonunun metotreksata bağlı testis hasarına etkileri
Araştırmamızda 40 adet Sprague Dawley cinsi erişkin erkek sıçan rastgele 5 eşit gruba ayrıldı. 7 günlük deney sürecinde Kontrol grubuna herhangi bir uygulama yapılmazken MTX, MTX+QT, MTX+RA ve MTX+QT+RA gruplarına deneyin 5. günü intraperitoneal yolla tek doz 30 mg/kg metotreksat uygulandı. Deney süresi boyunca her gün gavaj yoluyla; MTX+QT grubuna 30 mg/kg quercetin, MTX+RA grubuna 30 mg/kg rosmarinik asit, MTX+QT+RA grubuna ise 15 mg/kg quercetin ve 15 mg/kg rosmarinik asit verildi. Denekler 1, 4 ve 7. günlerde tartıldı. 7. günün sonunda anestezi altında sakrifiye edilen deneklerden alınan; kan örnekleri biyokimya tüplerine, sol epididimis dokuları tris tamponu içeren petri kaplarına, sağ epididimis dokuları %10'luk formaldehit solüsyonuna, sol testis dokularının bir yarıları Bouin solüsyonuna, diğer yarıları ise biyokimyasal incelemeler için eppendorf tüplerine koyuldu. Sol testis dokuları ikiye bölünmeden önce tartıldı. Yapılan tartımlar ve alınan örneklerle; vücut ve testis kütle analizleri, sperm analizleri, kan testosteron ve doku MDA, doku SOD, doku GPx, doku CAT ölçümleri, hematoksilen&eozin, Masson trikrom, periyodik asit Schiff ve TUNEL boyamaları yapıldı. Değerlendirilen veriler ışığında elde ettiğimiz sonuçlar; metotreksatın testiste fizyolojik, histopatolojik, immünohistokimyasal ve biyokimyasal olarak hasara neden olduğunu; verilen antioksidan tedavilerinin, bozulan parametrelerin neredeyse hepsinde, çoğu zaman kısmi bazen ise tama yakın düzeltmeler yaptığını gösterdi. Tedavi gruplarının bazı parametrelerde başarı konusunda birbirlerine üstünlük kurdukları gözlemlendi.
Diyabetik sıçanlarda uPAR ve vitronektin moleküllerinin endometriyumdaki dağılımlarının incelenmesi
Amaç: Bu çalışmada streptozotosin (STZ) ile diyabet oluşturulan sıçanlarda, implantasyon öncesi proöstrus ve östrus dönemlerinde uterus dokusunda uPAR ile vitronektin moleküllerinin uterus lümen epiteli, bez epiteli ve stromadaki dağılımlarını immunhistokimyasal olarak incelemeyi amaçladık. Ayrıca, diyabette implantasyon öncesi süreçte uterusta meydana gelen histomorfolojik değişiklikleri histokimyasal, ultrastrüktürel yöntemlerle araştırdık. Yöntem: Deneysel modelimizde 28 adet Wistar suşu dişi sıçan kullanıldı. Denekler 4 gruba (n=7) ayrıldı. Deneklere vaginal smear yöntemi uygulanarak siklus tayini yapıldı ve uygun dönemdeki denekler seçilerek sakrifiye edildi. Grup 1 (kontrol grubu); hiç birşey uygulanmadan, siklusun proöstrus safhasında uterus doku örnekleri alınan grup. Grup 2 (kontrol grubu); hiç birşey uygulanmadan, siklusun östrus safhasında uterus doku örnekleri alınan grup. Grup 3 (diyabet grubu); deneklere intraperitonal olarak sodyum sitrat içinde çözünmüş STZ (45 mg/dl) uygulandıktan 8 hafta sonra proöstrus safhasında uterus doku örnekleri alınan grup. Grup 4 (diyabet grubu); deneklere intraperitonal olarak sodyum sitrat içinde çözünmüş STZ (45 mg/dl) uygulandıktan 8 hafta sonra östrus safhasında uterus doku örnekleri alınan grup. Tüm denekler 8 haftalık deney uygulanmasından sonra sakrifiye edildi. Histokimyasal incelemeler için hematoksilen ve eozin (H&E), masson trikrom ve periyodik asit schiff (PAS), immünohistokimyasal olarak da uPAR ve vitronektin antikorları ile boyamalar yapıldı, uterus ince yapısı ultrastrüktürel düzeyde incelendi. Bulgular: Yapılan histokimyasal ve ultrastrüktürel incelemelerde kontrol proöstrus ve östrus gruplarında normal uterus yapısında olduğu gözlendi. Diyabet proöstrus ve östrus gruplarında, uterus lümen çapında daralma, lümen epiteli hücrelerinin boylarında kısalma, bağ dokusunda artış ve ince yapı düzeyinde uterus lümenini döşeyen epitelde ve hücre bağlantılarında yapısal değişiklik bulundu. Yapılan immunohistokimyasal incelemeler sonucu, vitronektin molekülünün diyabet proöstrus grubunda, kontrol grubuna göre tutulumunun azaldığı, diyabet östrus grubunda, kontrol grubuna göre vitronektin molekülünün tutulumunun arttığı gözlenmiştir. uPAR molekülünün ise, diyabet proöstrus grubunda, kontrol grubuna göre tutulumunun arttığı, diyabet östrus grubunda, kontrol grubuna göre yine uPAR molekülünün tutulumunun arttığı gözlenmiştir. Sonuç: Elde ettğimiz verilere dayanarak diyabetin implantasyon öncesi süreçte uterus doku hasarı oluşturduğu ve implantasyon için gerekli olan vitronektin ve uPAR moleküllerinin, uterus dokusundaki dağılımlarını etkilediğini gözlemledik. Anahtar Kelimeler: Diyabet, pröstrus, östrus, uPAR, vitronektin.
Leptin'in sıçanlarda kırık iyileşmesi üzerine histolojik etkileri
Leptin başlıca beyaz yağ dokusu tarafından salgılanan polipeptid yapılı bir hormondur. Vücutta metabolizma hızını, enerji tüketimini düzenlemesinin yanında fertilite, immün fonksiyon, anjiyogenez ve hatta kemik oluşumu üzerine etkilere sahip multifonksiyonel bir hormondur.Bu çalışmada leptinin kırık iyileşmesi üzerine etkileri, rat tibialarında deneysel kırık modeli oluşturularak histolojik ve radyolojik olarak değerlendirilmiştir. Çalışma için, ortalama ağırlıkları 323 gr (295-352 gr) olan, 16 haftalık Spraque Dawley cinsi 54 adet rat kullanıldı. Rastgele seçilerek 3 gruba ayrılan ratların sağ tibialarında anestezi altında kırık oluşturuldu ve internal tespit yerleştirildi. 14 gün boyunca kontrol grubuna 0,5 ml serum fizyolojik, 0,1 leptin grubuna 0,1 µg/kg leptin ve 0,3 leptin grubuna 0,3 µg/kg leptin intraperitoneal olarak verildi. Bu gruplar da kendi aralarında 14., 21. ve 35. günlerde değerlendirilmek üzere 6'şar rattan oluşan 3'er gruba ayrıldı. Bu şekilde 9 grup oluşturuldu. Kontrol, 0,1 leptin ve 0,3 leptin gruplarına ait 6 rattan oluşan birer grup 14. , 21. ve 35. günlerde sakrifiye edilerek sağ tibiaları radyolojik ve histolojik olarak değerlendirildi ve gruplar arası karşılaştırmaları yapıldı.Histolojik değerlendirmede leptinin gerek 21. gündeki gerekse 35. gündeki gruplarda kırık iyileşmesini hızlandırdığını tespit ettik. Radyolojik değerlendirmede ise özellikle 35. gündeki 0,3 leptin grubunun kontrol grubuna göre daha fazla iyileşme gösterdiğini gözlemledik.Sonuç olarak histolojik ve radyolojik değerlendirmelerde intraperitoneal uygulanan leptinin, kırık iyileşmesini dozla ilişkili olarak artırdığı tespit edildi.
Profenofos ve Mcpa'nın testise etkilerinin ultrastrüktürel düzeyde incelenmesi
Endokrin bozucular hormonları taklit ederek veya onları bloke ederek vücuttaki normal işlevleri bozmakta, normal hormon seviyelerini değiştirmekte, hormon üretimini uyarmakta ya da üretimi duraksatmakta ya da hormonların organizmadaki yer değiştirme yollarını bozmaktadır. Endokrin bozuculardan önemli bir grup da pestisitlerdir. Pestisitler içinde en geniş kullanım alanı olan grup organofosfat grubudur. Bu bileşiklerden profenofos ve 4-kloro-2-metil fenoksi asetik asit (MCPA)'in; erkek genital sistemine olumsuz etkilerinin bilinmesine rağmen ultrastrüktürel düzeydeki etkisi hakkındaki çalışmalar sınırlıdır. Bu nedenle bu çalışmada hem MCPA' nın hem de profenofosun; testis seminifer tübülleri üzerine ultrastrüktürel düzeydeki etkisini karşılaştırmalı olarak incelemek amaçlanmıştır. Çalışmada; 14 haftalık sıçanlardan her grupta 10 adet erkek sıçan olacak şekilde 3 grup oluşturulmuştur. Grup1 kontrol grubu, Grup 2 profenofos grubu ve Grup 3 MCPA grubudur. Kontrol grubuna gavaj yoluyla yalnızca distile su uygulanmıştır. Profenofos grubuna haftada 2 kez belirlenen gün ve saatte 17 mg/kg dozunda profenofos gavaj yoluyla 1 ay süre ile uygulanmıştır. MCPA grubuna her gün belirlenen saatte 190 mg/kg dozunda MCPA gavaj yoluyla 1 ay süre ile uygulanmıştır. Çalışmadaki tüm hayvanların sakrifiye edilmesi sonucu çıkarılan testis dokularında elektron mikroskobik inceleme ve biyokimyasal inceleme yapılmıştır. Elektron mikroskobik incelemelere göre, kontrol grubunda spermatogenez süreci sağlıklıdır. Profenofos grubunda spermatogenik hücrelerde ve Sertoli hücrelerinde yapısal bozulmalar izlenmiştir. MCPA uygulanan grupta spermatogenik seriyi oluşturan hücreler arasında boşluklar, hücresel dejenerasyon profenofosa karşın hücrelerde yapısal hasar biraz daha belirgindir. MCPA uygulanan grupta bazı Leydig hücrelerinde apopitozis belirlenmiştir. Biyokimyasal incelemelere göre, serbest ve toplam testosteron ölçümünde profenofos ve MCPA gruplarında, uygulama öncesi ve sonrasında istatistiki olarak anlamlı bir farklılık vardır. Testis görünümünde yapısal düzeyde gördüğümüz dejenerasyon ile biyokimyasal verilerimizin sonucu; profenofos ve MCPA' nın spermatogenez sürecinin sağlıklı olarak devam etmesini engellediğini düşündürmüŞtür.
İnsanda trofoblastların bulundukları mikroçevreye göre karşılaştırmalı incelenmesi: Işık ve elektron mikroskobu düzeylerinde çalışma
Plasenta ve fetal zarların ana bileşeni olan trofoblastların yerleşimlerine bağlı olarak farklı işlevleri yerine getirdikleri ve gelişim sürecinde işlevlerini yansıtan yapısal özellikler kazandıkları iyi bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı trofoblast kaynaklı çeşitli yapıların (sinsityotrofoblast, sinsityal düğüm, sinsityal tomurcuk, sinsityal köprü vb.); ekstravillöz trofoblastların (koryon plağı, fibrin içi, desidua, damara invaze olmuş vb.) ve endotel de dahil olmak üzere diğer stromal bileşenlerin ışık ve elektron mikroskop düzeyinde karşılaştırmalı incelenmesiyle işlevlerine yönelik yeni ipuçları elde edilmesi olarak belirlenmiştir. Bu çalışmada bilinen bir kronik hastalığı olmayan, gebelik veya doğumda herhangi bir komplikasyon gelişmemiş, sezeryan doğum gerçekleşen on adet sağlıklı term gebeden elde edilen plasenta örnekleri kullanılmıştır. Doku örneklerinden hazırlanan dondurulmuş kesitler hematoksilen-eozin, yarı ince kesitler toluidin mavisi ile boyanarak ışık mikroskopta incelenmiştir. İnce kesitler ise uranil asetat-kurşun sitrat ile boyanarak elektron mikroskobunda değerlendirilmiş ve fotoğraflanmıştır. Çalışmamızda villus ağacını oluşturan villus çeşitleri, stromal hücreler, koryon plağı ve desidua olağan görünümünde gözlenmiştir. Sitotrofoblastların çoğalarak sinsityotrofoblasta dönüşümünün term plasentada hala sürdüğüne, matriks tip fibrinoidin fibrin tip fibrinoidden geliştiğine ve trofoblastların hipoksik hücre zedelenmesine cevap olarak buraya göç ettiğine ait belirtiler izlenmiştir. Desidual damarlarda ve desiduaya komşu intervillöz aralığa bakan sinsityal örtüde endotel-sinsityotrofoblast dönüşümünün işaretleri saptanmıştır. Yüzen villuslarda anjiogenezden çok vaskülogenezle yeni damar oluşumunun term plasentada da sürdüğünün izleri belirlenmiştir. Retikulum hücresi, fibroblast, miyofibroblast, perisit gibi stromal hücrelerin ve trofoblastların birbirine çok benzer yapısal özellikler taşıdığı görülmüştür. Bu nedenle; ortak bir kökene sahip olmalarının yanında paylaştıkları ince yapı düzeyindeki benzerliklerden ötürü trofoblastların, stromal hücrelerin ve yeni damar oluşumu sürecinde rol alan endotel hücrelerinin bulundukları özel mikroçevrede uygun koşullarda birbirlerine kolaylıkla dönüşebilen hücreler oldukları düşünülmüştür.
Farelerde erken gebelik boyunca uterusta bazı notch sinyal yolağı üyelerinin ekspresyonu
Memelilerde gebeliğin sağlıklı bir şekilde gerçekleşmesi ve ilerlemesinde birçok faktör rol almaktadır. Fertilizasyondan sonra embriyonun preimplantif dönem gelişimi ve implantasyon ile desidualizasyonun sağlıklı gelişimi, başarılı gebeliğin kurulmasında temel oluşturmaktadır. Bu olaylar heterojen hücre toplulukları içeren uterusta gerçekleşir. Preimplantif gelişimini sağlıklı tamamlayan embriyo, senkronize bir şekilde hazırlanmış ve reseptif hale gelmiş uterusa implante olabilmektedir. Notch sinyali, hücre kaderinin belirlenmesinde ve birçok hücresel mekanizmada rolü olan, evrimsel olarak korunmuş hücreler arası bir sinyal yolağıdır. Notch sinyali doğrudan hücre-hücre temasıyla aktive olur ve embriyonik gelişimde apoptoz, hücre proliferasyonu, farklanma, hücre soyu kararı gibi birçok biyolojik fonksiyonun düzenlenmesinde gereklidir. Erken gebelikte uterus reseptivitesinin ve desidualizasyonun kurulmasında Notch sinyal yolağı üyelerinin etkileri henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu nedenle bu çalışmada, farelerde erken gebelik dönemlerinde, aktif Notch1 (NICD1) ve aktif Notch2 (NICD2) ile Notch sinyal yolağı hedef genlerinden olan HEY1 ve HES5'in uterustaki dağılımlarının ve ekspresyon miktarlarının incelemesi amaçlandı. Bu amaçla, östrus fazı, gebeliğin 1., 4., 5. ve 8. günlerinde olan fare uterus dokuları alındı ve immünohistokimyasal gözlemler için %10'luk formalin ile fikse edilerek parafin takibe alındı. Elde edilen parafin bloklardan 5-7 µm kalınlığında alınan kesitlerde, immünohistokimyasal yöntemle NICD1, NICD2, HEY1 ve HES5 proteinlerinin immünolokalizasyonları belirlendi. Western Blot analizleri için, taze uterus dokuları kullanıldı ve bu yöntemle aynı proteinlerin ekspresyon miktarları belirlendi. Elde edilen bulgulara göre; NICD1 immünoboyanması tüm gruplarda doku genelinde eksprese olurken HEY1 ile paralel şekilde gebeliğin 5. gününde artış gösterdiği; NICD2 ve HES5 immünoboyanmasının yoğunluğunun NICD1 ve HEY1'e göre daha az olduğu, NICD2'nin gebeliğin 5. gününde artış göstererek özellikle blastosiste ait olan yapılarda ve PDB'de yoğunlaştığı, 8. günde ise SDB'de çok yoğunlaştığı, ayrıca özellikle gebe olmayan östrus fazındaki fare uterusunda yoğun miktarda bulunan gebeliğin 1, 4 ve 5. günlerinde sayıları gittikçe azalan mast hücrelerinde NICD2 immünoboyanmasının çok yoğun olduğu gözlendi. Sonuç olarak, NICD1, NICD2, HEY1 ya da HES5 aracılı Notch sinyal yolağının fare uterus dokusunun gebelik için hazırlanması, implantasyon olayının gerçekleşmesi, embriyo gelişim sürecinin kontrolü için gerekli olabileceği söylenilebilir.
Hiperglisemik koşullarda ve diyabetik plasentalarda mTOR sinyal yolağının anjiyogenez mekanizmasına etkisi
Plasenta kompleks bir vasküler sisteme sahiptir ve feto-plasental damar sistemi maternal ve fetal düzenlenişlerdeki hatalara oldukça duyarlıdır. Vasküler yapıların gelişimi ve fonksiyonu diyabetik çevreden etkilenmektedir. Anjiyogenez süresinde pek çok kritik basamak, çeşitli moleküller ve sinyal iletim yolakları tarafından düzenlenmektedir. mTOR sinyal iletim yolağının anjiyogenez mekanizmalarında rol oynadığı bilinmektedir. Ancak diyabetik gebeliklerde mTOR yolağının plasental anjiyogenez mekanizmaları üzerindeki etkileri bilinmemektedir. Bu nedenle bu çalışmada, kültür ortamında HUVEC hücrelerine yüksek miktarda glikoz verilerek, hipergliseminin anjiyogenez mekanizmaları üzerine etkisi ve bu etkinin mTOR sinyal iletim yolağına bağlı olup olmadığı değerlendirilmiştir. Elde ettiğimiz verilere göre, hiperglisemik koşullarda VEGF ekspresyonu mRNA düzeyinde, çözünür VEGF ekspresyonu ise protein düzeyinde artmıştır. VEGFR2 hem mRNA hem de protein düzeyinde artış gösterirken VEGFR1 sadece mRNA düzeyinde artmıştır. mTOR'un hedef proteinlerinden biri olan 4EBP1'in fosforilasyonu hiperglisemik koşullarda artmıştır. Akt fosforilasyonu azalmış, p70S6K fosforilasyonu ise değişmemiştir. HIF-1α ekspresyonu ise mRNA düzeyinde artmıştır. Rapamisin ve PP242 inhibisyonu ile hiperglisemik koşullarda artan 4EBP1 ve VEGFR2 ekspresyonu azalmıştır. Matrijel ve yara iyileşme analizi sonuçlarına göre hiperglisemik koşullarda endotel hücre migrasyonunun ve damar tüpü oluşturma kapasitesinin arttığı, mTOR yolağı inhibisyonu ile bu artışın baskılandığı gözlenmiştir. Kız bebeklere ait diyabetik plasentalarda hem plasental ağırlığın, hem de mTOR, 4EBP1, VEGF ve VEGFR2 ekspresyonunun azaldığı, erkek plasentalarda anlamlı bir değişim olmadığı gözlenmiştir. Bu çalışma ile birlikte diyabette bozulan plasental vasküler homeostazda mTOR yolağının rol oynayabileceği ve cinsiyete bağlı olarak farklılıkların gözlenebileceği ilk kez ortaya konmuştur.
Süperovulasyon uygulamasının DNA metiltransferaz genlerinin ekspresyonu üzerine etkisinin araştırılması
Memeli oosit ve erken dönem embriyo gelişiminde, epigenetik mekanizmalardan birisi olan DNA metilasyonu kritik bir öneme sahiptir. DNA metilasyonu, genomdaki CpG ya da CpG olmayan adacıklardaki sitozin nükleotidlerinin 5. karbon atomuna metil grubu takılmasıyla gerçekleştirilir. De novo(yeni baştan) ve sürdürme metilasyon mekanizmalarında, DNA metiltransferaz (DNMT) enzimleri rol oynar. Yapılan çalışmalarda, oosit ve erken dönem embriyo gelişiminde DNMT enzimlerinden olan DNMT1, DNMT3A ve DNMT3B'nin önemli görevleri olduğu belirlenmiştir. Bu çalışmada, IVF uygulamaları ve deneysel araştırmalarda sıklıkla kullanılan süperovulasyonun DNMT1, DNMT3A ve DNMT3B proteinlerinin ekspresyonal düzeyleri ve hücre içi yerleşimleri üzerine etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmada Balb/C ırkı 6 haftalık dişi farelerden kontrol, normal doz [5 IU gebe kısrak serum gonadotrophini (PMSG)ve 5 IU insan korionik gonadotrophini (hCG)] ve yüksek doz (7.5 IU PMSG ve 7.5 IU hCG) olmak üzere 3 grup oluşturuldu. Belirlenen zaman çizelgesinde toplanan oosit [germinal vezikül (GV) ve metafaz II (MII)] ve erken dönem embriyolarda (1-hücreli ve 2-hücreli) DNMT1, DNMT3A ve DNMT3B'nin ekspresyonal düzeyleri ve hücre içi yerleşimleri immünofloresan tekniği ile belirlendi. Elde edilen boyanmalar, ImageJ yazılımı ile analiz edilerek göreli ekspresyonlar belirlenip; One Way Anova istatistiksel testi ile analiz edildi. Çalışmamızın sonuçlarına göre; DNMT1 ekspresyonu, analiz edilen oosit ve erken dönem embriyolarda nükleer bölgede zayıf, sitoplazmada daha yoğun gözlenirken membrana yakın bölgelerde ise yoğun şiddette olduğu her üç grupta da belirlenmiştir. DNMT3A ve DNMT3B ekspresyonu, nükleer bölgede yoğun iken, sitoplazmik bölgede ise normal şiddette yerleşim göstermiştir. Ayrıca, DNMT1, DNMT3A ve DNMT3B protein ekspresyonları normal ve yüksek doz gruplarından elde edilen GV ve MII oosit, 1-hücreli ve 2- hücreli embriyolarda kontrol grubuyla karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar gözlenmiştir (P<0.05). Sonuç olarak, bu çalışma ile süperovulasyonun DNMT proteinlerinin ekspresyonal düzeylerini değiştirdiği ilk defa ortaya konulmuştur. Kontrol grubu dişilerden alınan oosit ve embriyolarda bu proteinlerin hücre içi yerleşimleri ilk defa detaylı olarak incelenmiştir. Deneysel çalışmalarda ve yardımcı üreme tekniklerinde sıklıkla kullanılan süperovulasyonun etkisinin oosit ve erken dönem embriyolarda daha detaylı araştırılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: DNMT, Embriyo, Oosit, İmmunofloresan, Süperovulasyon
Stz-indüklenmiş diyabetik fare ovaryumunda endoplazmik retikulum stresi (ERS) ilişkili protein ekspresyonlarının değerlendirilmesi
Hücre organellerinden biri olan endoplazmik retikulumun (ER) başlıca görevi; yeni oluşan sekretuvar ve membran proteinlerin olgunlaşmasını ve tersiyer yapılarda doğru katlanmalarını sağlamaktır. N-bağımlı glikozilasyon inhibisyonu, kalsiyum dengesinin bozulması, hipoksi, oksidatif stres, glukoz yoksunluğu, viral enfeksiyonlar ve ortamın sıcaklığı gibi çevresel koşullar, yanlış katlanmış ya da katlanmamış proteinlerin ER lümeninde birikmesine yol açarak ER stresi (ERS) adı verilen olayı meydana getirir. ERS'ye cevap olarak hücrede dengeyi yeniden sağlamak için katlanmamış protein cevabı (Unfolded Protein Response, UPR) adı verilen sinyal yolağı aktif hale gelir. UPR veya ERS cevabının çeşitli fizyolojik durumlara karşı etkili bir adaptasyon mekanizması olduğu bilinmekle birlikte diabetes mellitus gibi hastalıkların fizyopatolojisi ile ilişkisi olduğu bildirilmiştir. Diyabetle indüklenmiş hiperglisemi ya da glukoz emilimindeki yetersizliğin fare granuloza hücrelerinin apoptozuna yol açtığı ve oositlerde; mayozun ilerlemesini azalttığı, düşük oosit kalitesine neden olduğu bilinmektedir. Hiperglisemik koşulların fare ovaryumlarında yarattığı olumsuz sonuçların nedenleri arasında, bozulan protein sentez mekanizması, ERS'nin ve buna cevap olarak ortaya çıkan hücre kaderini belirleyen UPR mekanizmasının rolleri olabilir. Çalışmamızda, 24 günlük toplam 31 adet BalbC ırkı dişi fare kullanılarak üç grup oluşturuldu: 1) kontrol grubu (herhangi bir uygulama yapılmayan grup) (n=10), 2) çözgen grubu (intra peritonel (i.p) 100 µl sodyum sitrat enjekte edilen grup) (n=6), 3) diyabet grubu (n=15) (tek doz 90 mg/kg streptozotosinin (STZ) i.p. olarak enjekte edilen grup). Diyabet modelinin takibi için, STZ enjeksiyonu takiben 2. , 7. ve 14. günlerde kan şekerleri ölçüldü. Kan şekeri değeri 300 mg/dl'nin üzerinde çıkan dişiler diyabetik kabul edildi. 14 günlük takip süresinin sonunda dişiler sakrifiye edilerek ovaryum örneklerinde ERS proteinlerinin (GRP78, DDIT3, KASPAZ 12 ve p-PERK) lokalizasyonları ve ekspresyon seviyelerini göstermek amacıyla immünohistokimya ve western blot yöntemleri uygulandı. qRT-PCR yöntemi ile ERS belirteçleri olan Grp78 ve Ddit3 genlerine ait mRNA ekspresyon seviyeleri incelendi. Diyabet grubuna ait ovaryum örneklerinde p-PERK ve DDIT3 proteinlerinin immün boyanmaları kontrol ve çözgen gruplarına kıyasla anlamlı olarak arttığı gözlendi. Her iki proteininde immün boyanmaları özellikle atretik foliküllerde, apoptotik granüloza hücrelerinde ve dejenere ovositlerde görüldü. Ovaryumlarda p-PERK, GRP78 ve Kaspaz 12 protein miktarı açısından gruplar arasında anlamlı farklılık olmadığı belirlendi. Grp78 mRNA düzeyi gruplar arasında anlamlı bir farklılık göstermemiştir. Ddit3'ün mRNA miktarı diyabetik gruplarda anlamlı olarak artarken protein düzeyinde gruplar arası herhangi bir farklılık gözlenmemiştir. XBP1s protein miktarının ise diyabetik ovaryumlarda arttığı gözlenmiştir. Sonuç olarak; diyabetin fare ovaryumlarında ERS'yi başlatarak UPR'yi tetiklediği tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: ERS, Diyabet, UPR, Fare, Ovaryum.
Plasental kaynaklı mezenkimal kök hücrelerinin kronik böbrek yetmezliğinde proliferasyon ve apoptoz mekanizmalarına etkisi
Kök hücreler normal gelişimin sürdürülmesinde ve erişkin doku rejenerasyonunda birden çok role sahip olan hücrelerdir. Erişkin kök hücreler, hayat süresi sınırlı olan hücrelerin yenilenmesini böylece organların bütünlüğünün sağlanmasını ve hasara yanıt vererek hasar görmüş dokuların rejenerasyonunu sağlarlar. Erişkin kök hücrelerden biri olan mezenkimal kök hücreler, birden fazla hücre serisine farklılaşabilirler ve kendilerini yenileyebilirler. Osteositlere, kondrositlere ve adipositlere farklılaşabilen hücrelerdir. Bir çok çalışmada plasenta mezenkimal kök hücre (MKH) kaynağı olarak gösterildiği gibi, aynı zamanda göbek kordonu stroması, amniyon sıvısı ve amniyon zarı gibi bileşenler de MKH kaynağı olarak gösterilmektedir. Daha önceki çalışmalarda amniyotik membranın kondrojenik, osteojenik ve adipojenik farklılaşmaya giden mezenkimal kök hücrelerden zengin olduğu gösterilmiştir. Kronik böbrek yetmezliğinin (KBY) özelliği, sağlıklı dokunun erozyonu ve fibrozis nedeniyle zaman içerisinde sürekli olarak böbrek fonksiyonlarının kaybıdır. Daha önceki çalışmalarda, hasarı takiben böbreğin yenilenme kapasitesi, zarar gören tübüler hücrelerin değiştirilmesi olarak gösterilmektedir. MKH'lerin tübüler epitel hücrelerine farklılaştığı, böylece renal yapı ve fonksiyonunun yenilendiği gösterilmiştir. Ayrıca MKH'lerin KBY'de renal fonksiyonu koruduğu ve böbreğe yerleşerek ve büyüme faktörlerini salgılayarak renal hasarı engellediği gösterilmiştir. Aristolohik asit (AA) KBY'ye neden olmaktadır. Morfolojik olarak, AA, tübüler atrofiye sebep olan interstisyal fibrozis ile karakterizedir. Bu çalışmada da sıçanlara AA uygulanarak KBY modeli oluşturulmuştur. Amniyon membranından izole edilen mezenkimal kök hücreler, deney grubundaki her bir sıçana 6x10⁵ hücre olarak kuyruk venlerinden transplante edilmiştir. 30 gün ve 60 gün süren iyileşme dönemi sonunda proliferasyon belirteçleri olan PCNA ve Ki67 proteinlerinin ekspresyonuna bakılmış ve kök hücre gruplarında bu proteinlerin ekspresyonu KBY grubuna göre artış göstermiştir. Ayrıca KBY grubunda kök hücre verilen gruplara göre apoptotik PARP'ın ekspresyonunun arttığı gösterilmiş ve TUNEL yöntemiyle de desteklenmiştir. Bunun yanında yine KBY grubunda hücre siklus inhibitörü proteinlerinden olan p57'nin ekspresyonunun kök hücre ve sham gruplarına göre arttığı da gösterilmiştir. Bu çalışma ile birlikte insan plasentasından elde edilen mezenkimal kök hücrelerin kronik böbrek yetmezliği sonucu oluşan fibrozisin onarılmasında proliferasyon ve apoptoz mekanizmalarında etkili olduğu gösterilmiştir.