
4.737
Arşivlenen Tez
28
DOI Atanmış
1%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
İslam Hukukunda sosyal adaletin gerçekleştirilmesinde devletin sorumluluklarıمسئولية الدولة في تحقيق العدالة الاجتماعية في فقه الاسلامي
Büyük maksad (gaye) toplumsal adalette adaleti gerçekleştirmek. İslam fıkhının da arasında bulunduğu devletin bu konuda rolü vardır. Bunu fıkhın ve devletin, gidişatta rota ortaya koymak ve performansta doğru ilerlemeyi ve halklarının isteklerini gerçekleştirmek için açıkça belirtmesi gerekir Şer'i hükümler toplumsal adaleti gerçekleştirebilir mi ? Devletin bu İslam fıkhının ortaya koyacağı ve çerçeve içine alacağı rolü var mıdır? konudauygulamaya elverişli eksiksiz bir teoriyi temsil edebilir mi ? Şer'i hükümler esnasında tatbik ederek Allaha ibadet ettiğimiz önemli halkların ihtiyaçlarını karşılamak olması ve islam'ın bu anılmayı her zaman ve her yerde insanları şaşırtan bu duruma çözüm sunmasına güç yetirmesi 1- İslam sanatında toplumsal adaleti gerçekleştirme araçlarını açıklamak 2-Toplumsal adaleti gerçekleştirmek için islam fıkhını düzenleyen devletin rolünü açıkça ortaya koymak 3- Toplumsal sorunlardan büyük bir sorun için şeri çözüm sunmada katkıda bulunmak Araştırmacı konuya bir metottan çok metotlar izlemiştir. Bunlardan toplumsal adaletin dayanaklarını iyice incelemek ve devletin bunu gerçekleştirmedeki rolünü hedefleyen tümevarım metoduyla birlikte bu işten eksiksiz bir şekilde çıkmak için tümdengelim analiz metotlarını takip etmiştir. Araştırma Konusunun Bölümlendirilmesi: Konu giriş, gelişme ve sonuç dışında 3 bölüme ayrılır. Bu bölüm devletin zekat vergi ve vakıflardaki rolü bir diğeri devletin pazarlardaki kontrolü ve korunmasındaki rolümü açıkça ortaya koyması üçüncüsü adaletle beytul malın rolünün açıklanması 1-İslam devletlerinin islam fıkhında destekleri anında sosyal devleti gerçekleştirmek için gücüne göre çaba harcaması gerekir. 2- Halkların istekleri sosyal adaletin yerleşimi ile en doğru yönüyle Allahın kanunu dışında gerçeklemeyecektir. 3-zekat sosyal adaletin payandalarından en büyüğüdür. Pazarlar ekonomik dengeye bağlıdır.Pazarların iyileştirilmesi için gereklidir. Bu konuda toplumsal adaletin aslını koruyan fıkıhtandır
Sonradan çıkan iç savaş olaylarında Sahabenin içtihatları
Müslüman gruplar arasındaki muasır olayların çoğunu tedavi edecek kaynak olması için iç savaş olaylarında başlarına gelen musibetle ilgili sahabe fikrinin ortaya çıkarılması İç savaş olaylarında başlarına gelen musibetlerle ilgili sahabe fıkhı ve içtihatlarından mümkün olduğunca fıkhî teori oluşturmasını özetlememiz mümkün mü? Başlarına gelen afetler her şekli kapsıyor mu? Onların içtihat ve çabaları çelişkili durumları ile birlikte tüm şekilleri içeriyor mu? Bu içtihatlar muasır olayların tedavi edilmesinde (ele alınmasında) yarıyor mu? Müslüman gruplar arasındaki iç savaşlarda içine düştükleri en tehlikeli sorunları ilk asra bağlı köklü, fıkıh için İslam ümmetinin ihtiyaçları içinde konunun ehemmiyetini simgeler. 1- Sahabe döneminde iç savaş olaylarını açıklamak, uyum sağlamak ve birini diğerinden ayırmak. 2- Sahabenin içtihatlarında olanları açıklamak ve bu içtihatları da mezhep ulemalarının bu konudaki keşif ve usule dönüştürmesi. 3- Fıkhi mezhep ve ulema görüşleri ışığında sahabenin ihtilaf ettikleri arasında tercihlerin belirlenmesi. Bu konuda birçok metot izleyecek bunlardan içtihatları, fetvaları İyice incelemek maksadıyla tümevarım metodu, metotlar arasında analitik tümdengelim ve istidlal metodu ve kıyası tüm çeşitleri elle tutulur mantıksal sonuçlara ulaşmak maksadı ile kullanmıştır. 1- Müslümanlar arasındaki iç savaşların hükümleri Müslümanların kafirlerle savaş hükümlerinden çok farklı hükümleri vardır. Müslümanların bunlarla imtihanında yerine getirmesi ve bilmesi gerekenler vardır. 2- isyancılarla savaş fitne ile savaştan farklıdır. İsyancılarla fitne arasında savaş, haricileri öldürmekten farklıdır. Bu durumlardaki hüküm; asli ve feri tafsili hükümlere bağlıdır. Aralarındaki karışım Muasır musibetler karşısında şiddetli çatışmalara sebep olmasıdır. 3-Sahabe fetvaları ve içtihatları Müslümanların başlarına gelen musibetlerle alakalı benzer olaylarda hüküm vermeye faydalı olan zengin bir kaynak sayılır.
Kemâleddîn el-Enbârî ve Esrâru'l-'Arabiyye adlı eserinin incelemesi
"Kemâleddîn el-Enbârî ve Esrâru'l-'Arabiyye Adlı Eserinin İncelemesi" konulu bu çalışmada Kemâleddîn el-Enbârî'nin yaşadığı asır, hayatı ele alınmış ve Esrâru'l-'Arabiyye adlı eseri incelenmiştir. Çalışma giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Girişte müellifin yaşadığı dönem olan hicri altıncı asır siyasi, sosyal ve ilmi açıdan ele alınmıştır. Birinci bölümde Kemâleddîn el-Enbârî'nin hayatı, hocaları, öğrencileri ve eserleri işlenmiştir. İkinci bölümde ise Esrâru'l-'Arabiyye adlı eserin müellife aidiyeti konusu açıklığa kavuşturulmuş, mahtût ve matbu' nüshaları belirtilmiş ve son olarak eserin muhtevası detaylı bir şekilde sunulmuştur. Eserin muhtevası ise mansûbât, merfû'ât, mecrûrât, tabi'iler, nevâsıh, isimler ve fiiller şeklinde temel başlıklar ile bu başlıkların kapsadığı alt başlıklar şeklinde düzenlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Hicri Altıncı Asır, Dil, Nahiv, Kemâleddîn el-Enbârî, Esrâru'l-'Arabiyye
Ana konuları bağlamında Şûra suresinin tahlili
Kur'an, İslam davetinin çeşitli merhalelerinde vuku bulan farklı hadise ve ihtiyaçlara bağlı olarak nâzil olduğundan, onun muhtevasında bulunan konular sistematik bir yapı arz etmemekte ve bunun bir sonucu olarak bazen bir âyet ya da âyet grubu içerisinde dahi konunun, konuşmacının ve hitabın yönünün birden bire değiştiği görülmektedir. Bu sebeple Kur'an'ın temel konularının, onun oluşturduğu inanç ve düşünce dünyasının daha iyi kavranması ve yorumlanması için aynı konuyla ilgili âyetlerin bir araya getirilerek incelenmesi gerekmektedir. Bu çalışmanın amacı, Kur'an'da ele alınan ana konuları ve ulaşılmak istenen hedefleri Şûrâ sûresinin tahlili üzerinden incelemek ve ortaya çıkarmaktır. Bu amaçla hazırlanan çalışmada Şûrâ sûresinin dört ana konusu olduğu tespit edilmiştir. Bu ana konularla irtibatı bulunan âyetler alt başlıklar halinde bir araya getirilmek suretiyle sûrenin tahlili yapılmıştır. Tahlil kısmında ise surenin ana konularını oluşturan tevhid, nübüvvet, ahiret ve ahlakla ilgili ayetlerin muhtevaları ve bunların klasik ve son dönem tefsir çalışmalarındaki yorum ve değerlendirmeleri üzerinde durulmuş, böylelikle sûrenin temel ilke ve hedefleri ortaya konmuştur. Bütün bunlardan elde edilen bulgulara çalışmanın sonuç kısmında yer verilmiş ve sûrenin ana konuları itibarıyla Kur'an'ın bir özeti sayılabilecek nitelikte olduğu görülmüştür.
Kur'an'da adı geçen yegâne kadın olarak Hz. Meryem
Hz. Meryem Kur'an-ı Kerim'de hayatı anlatılan yegâne kadındır. Allah "…Kitap'ta Meryem'i de an…" hitabı ile dikkatleri Hz. Meryem'e çekmekte ve hayatının farklı dönemlerine dair detay diye nitelendirilebilecek ayrıntılara yer vermektedir. Kur'an'da; adanması, mabede kabulü, Cebrail ile karşılaşması, Hz. İsa'ya hamile kalışı, doğumu, çocuğuyla kavminin karşısına çıkması farklı bağlamlarda detaylı bir şekilde resmedilir. Özellikle doğum anına dair ayrıntılar Hz. Meryem'in beşeriyetinin bir vurgusu olmakta kendisi ve oğlunun tabiatları hakkında çıkacak olan ve günümüzde de bu geleneksel öğretiyi sürdüren Katolik öğretiye tevhit noktasında bir cevap teşkil etmektedir. Hz. Meryem Kur'an'da yer edinmiş kadın karakterler arasında da özel bir konuma sahiptir. Zira o ismen anılma ayrıcalığını kazanmış tek kadındır. Yine Allah'tan bir kelime olarak anılan bir peygamberin (Hz. İsa) annesinin ismiyle anılması Hz. Meryem'in seçilmişliğini gösterir. Hz. Meryem isminin anıldığı ayetlerde onun iffeti, sabrı, teslimiyeti, örnek bir kul oluşu konusu vurgulanmaktadır. Hz. Meryem'in Kur'an'da anılan tek kadın karakter olma konumunu elde etmesinin olası sebepleri üzerinde durulacaktır. Çalışmamız bu noktadan hareketle Hz. Meryem'in, ismen anılan bu özel kişiliğin hayatını, ahlaki faziletlerini ve üstlendiği önemli görevi Kur'an ayetleri üzerinden okumaya dönüktür.
Abdullah bin Abbas ve fıkhi görüşleri
Araştırmamızda, fıkıh alanında önemli bir yere sahip olan ve ilim geleneğinde öncü bir rolü bulunan Abdullah bin Abbas'ın ictihad anlayışı özelinde durulmuştur. Abdullah bin Abbas'ın Tercüman'ül-Kur'ân olarak meşhur olması ve bu yönüne vurgu yapılması kendisi hakkında tefsir alanında çok sayıda çalışmaların yapılmasına sebep olmuştur. Fakat her ne kadar tefsir ve hadis alanında meşhur olsa da bu eşsiz sahabi kendi döneminde "Abâdile" olarak bilinen dört fakih sahabe arasında anılmaktaydı. Ayrıca O, dönemin halifeleri tarafından hac emiri olarak seçilmesi ve Hz. Ömer zamanında hadlerin uygulanması için görevlendirilmesi yanında ibadet, muâmelât ve ukubât alanında ortaya koyduğu içtihatlarıyla fıkıh alanında ne kadar önemli ilmi bir şahsiyet olduğunu ortaya koymaktadır. Biz de bu çerçevede Abdullah bin Abbas (r.a) ve Fıkhi Görüşleri adlı tez çalışmamızı yaparak Abdullah bin Abbas'ın ictihad anlayışını, kendine has görüşlerini ve cumhurdan ayrıldığı ve ittifak ettiği bazı konuları ortaya koyarak bu fakih sahabinin fıkıh alanındaki otoritesine bir nebze de olsa değinmeye çalışacağız. Ele aldığımız konularda İbni Abbas'ın görüşlerine yer verilecektir. Konuların genişliği tezin çok uzun olmasına neden olacağından bir konu ele alındığında bilhassa İbni Abbas'ın görüşleri ortaya konularak gerekli yerlerde diğer görüşlerle karşılaştırmalı bir biçimde ihtilaf edilen noktalar ve ittifak edilen hususlar ortaya konulmaya çalışılacaktır.
Selcuklular Döneminde eş'ârîlik
Ebu'l-Hasan el-Eş'ârî tarafından temelleri atılan Eş'ârîlik mezhebi, Mâtürîdîlik mezhebi ile birlikte Ehl-i Sünnet çatısı altında yer alan i'tikâdî fırkalardan bir tanesidir. Gelişimi ve sistemleşmesinde İbn Fûrek, İsferâyinî, Bâkıllânî, Abdulkahir el-Bağdâdî, Cüveynî gibi âlimler büyük rol oynamışlardır. Özellikle Selçuklular Devletine gelinceye değin sistemleşmesini büyük ölçüde tamamlayan Eş'ârîlik mezhebi, Selçuklular döneminde hem yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmış hem de altın çağlarını yaşamışlardır. İslâm Dininin koruyuculuğunu üstlenen Selçuklular Devletinde Sultan Tuğrul Bey döneminde Vezir Kündürî'nin etkileriyle Eş'ârî âlimlere yönelik mihne olayları gerçekleştirilmiştir. Bu mihne olaylarında Ebu'l-Hasan el-Eş'ârî ve onun yolunu takip eden âlimlere minberlerden lanet okutulmuştur. Sultan Tuğrul Bey'in vefat etmesiyle birlikte Alparslan'ın sultan, Nizâmü'l-Mülk'ün vezir olmasıyla Eş'ârîlere uygulanan bu mihne sona ermiştir. Öyle ki baskı ve zulümlerle memleketlerinden göç etmek zorunda bırakılan Eşârî âlimler Nizâmü'l-Mülk'ün vezirliğe getirilmesiyle birlikte tekrardan memleketlerine geri dönmüşlerdir. Aynı zamanda bu dönemde Nizâmü'l-Mülk tarafından Eş'ârî âlimler için Nizâmiye adı verilen medreseler inşâ edilmiştir. Nizâmiye medreselerine Eş'ârî olmayan âlimlerin müderris olarak atanmaması Eş'ârîlik mezhebinin gün geçtikçe güçlenmesini sağlamıştır. Bu açıdan Eş'ârîlik Mezhebi, bu dönemde altın çağını yaşamıştır. Nizâmü'l-Mülk sonrası dönemde ise artık sultanların mezhepsel faaliyetlerle ilgilenmesiyle birlikte Eş'ârîlik Mezhebinin yerini yavaş yavaş, sistemleşmesini tamamlayan Mâtürîdîlik Mezhebi almıştır. Eş'ârîlik mezhebi tarih içerisinde varlığını hep korumuşsa da Selçuklular Dönemindeki ivmeyi hiçbir zaman yakalayamamışlardır.
Türk Ceza Kanunuyla mukayeseli olarak İslam ceza hukukunda öldürme suçları ve cezaları
Bu çalışma ile öncelikle İslam ceza hukukunda öldürme suçları ve cezaları anlatılmış, Türk ceza hukuku ile benzer ve farklı yönleri karşılaştırılmıştır. Ayrıca her iki hukuk sisteminde suçlara ne şekilde cezalar verildiğine ilişkin örnek kararlar eklenmiştir. Bununla birlikte, önemine binaen kasten öldürme suçunun cezası olarak kısas cezası ayrı bir başlık altında detaylı olarak ele alınmıştır. Tezin yazılması ile amaçlanan, her iki hukuk sisteminin mukayeseli olarak gösterilmesidir. Altı yüz yıldan beri hüküm süren Osmanlı Devletinde İslam ceza hukukunun uygulanmasının da etkisiyle İslam ceza hukukunda öldürme suçları ve cezaları hep merak konusu olmuştur. Çalışmada görüleceği üzere her iki hukuk sisteminin birçok ortak yönü olduğu kadar farklı yönleri de bulunmaktadır. Ancak her iki sistemde de cezanın belirlenmesinde failin kastı önem taşımaktadır. Çalışma ile dört mezhep imamının görüşleri temel alınmış, farklılıklar var olduğunda gösterilmeye çalışılmıştır.
Mescidleri süslemeyi yasaklayan rivayetlerin tahlili
Mescidler ya da günümüz ifadesiyle camiler, İslâm kültürünün ve medeniyetinin en önemli sembollerinden biridir. Bu yüzden tarihin her döneminde cami inşasına önem verilmiş, zamanla büyük ve ihtişamlı camiler inşa edilmiştir. Bazı âlimlerin hadis kaynaklarında yer alan ve mescidlerin süslenmesi ve gösterişli bir şekilde inşa edilmesini yeren rivayetlere dayanarak camilerin süslenme işini hoş görmedikleri bilinmektedir. Araştırmamızda mescidlerin süslenmesini yasaklayan söz konusu rivayetler tespit edilip sened ve metin açısından tahlilleri yapılmış ve böylece bunların doğru anlaşılmasına katkı sağlamaya çalışılmıştır. Araştırmamız giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Girişte araştırmanın konusu, amacı ve önemi ile metodu ve kaynakları hakkında bilgi verilmiş, bazı kavramlar ve ma'bedlerin kısa tarihçesi üzerinde durulmuştur. Birinci bölümde mescidleri süslemeyi yasaklayan rivayetlerin tespiti ve senedlerinin tenkidi üzerinde durulmuş, ikinci bölümde tespit edilen rivayetlerin metin ve muhteva tenkidi yapılmıştır. Çalışma sonuç ve değerlendirme kısmıyla bitirilmiştir.
Muhammed b. Alevî el-Mâlikî ve Hadisçiliği
Muhammed b. Alevî el-Mâlikî, hadis ve hadis ilmi ile ilgili çalışmalarıyla ön plana çıkmış bir ilim adamıdır. Muhammed b. Alevî el-Mâlikî'nin uzmanlık alanının hadis olması onun akâid, tefsir, siyer, fıkıh, kelam, tasavvuf gibi diğer ilim dallarında kayda değer eserler bırakmasına engel teşkil etmemiştir. Muhammed b. Alevî el-Mâlikî, ilk eğitimini aile büyüklerinden almış, dönemin önemli âlimlerinin derslerine katılmış, farklı ülke ve üniversitelerde çalışmalarda bulunmuş, Ümmü'l-Kurâ Üniversitesi hadis kürsüsü başkanı olmuştur. Bu sırada Mefâhîm Yecibu en Tüsahhah isimli eserini yazmıştır. Bu eser pek çok dile çevrilmiş ve İslâm âleminde ses getirmiştir. Muhammed b. Alevî el-Mâlikî, bu eserin etkisiyle Mekke'den ayrılıp Endonezya'ya gitmek durumunda kalmıştır. Endonezya'da bulunduğu süre içinde çok sayıda öğrenci yetiştirmiş, yetmişin üzerinde Kur'ân kursu, okul, medrese ile bir üniversitenin açılmasına katkı sağlamıştır. Buradaki faaliyetlerinden dolayı kısa zaman içinde Uzakdoğu'da yüzbinleri aşan talebeleri olmuştur. Mısır, Tunus, Libya, Fas, Cezayir, Moritanya, Suriye, Irak, Pakistan ve Hindistan gibi ülkelere ilmî seyahatler yapmış, bu ülkelerdeki âlimleri ziyaret etmiş, onlardan icâzet almıştır. Bu seyahatler sayesinde, hadis ilminde uzmanlık alanı olan müselsel hadis ile ilgili araştırma yapma fırsatı bulmuştur. Farklı coğrafyalardaki hadis âlimlerinde bulunan müselsel hadisleri toplayarak, bu konuda otorite haline gelmiştir. Bu itibarla çalışmamızın amacı, Muhammed b. Alevî el-Mâlikî'nin hadis ilmine olan katkılarını araştırmak ve onun ilmî pozisyonunu belirlemektir. Anahtar Kelimeler: Hadis, Hadis Usûlü, Muhammed b. Alevî el-Mâlikî, Sünnet
Fadl Hasan Abbas'ın Kur'an ilimlerine katkıları (İtkânu'l-Burhân'ın Burhân ve İtkân ile karşılaştırması)
Bu tezde, Kur'an ilimleri alanında yoğun faaliyetleri bulunan yakın dönem müelliflerinden Fadl Hasan Abbas'ın (1932-2011) Kur'an ilimleri sahasına sunduğu yenilikler ve katkılar tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu amaca matuf olarak onun İtkânu'l-Burhân fî 'ulûmi'l-Kur'ân adlı eseri, alanın en meşhur kitapları olan Zerkeşî'nin (öl. 794/1392) el-Burhân fi 'ulûmi'l-Kur'ân'ı ve Suyûtî'nin (öl. 911/1505) el-İtkân fî 'ulûmi'l-Kur'ân'ı ile çeşitli meseleler bakımından mukayese edilmiştir. Tez; giriş, onu takip eden üç bölüm ve sonuç kısmından oluşmaktadır: Giriş kısmında Kur'an ilimlerinin doğuşu, tedvini ve tarihî gelişimi ele alınmıştır. Birinci bölümde Fadl Abbas'ın hayatına, dinî, ahlâkî ve ilmî kişiliğine yer verilmiş, eserleri tanıtılmıştır. İkinci bölümde el-Burhân, el-İtkân ve İtkânu'l-Burhân hakkında temel bilgiler verilmiş, ardından adı geçen üç kitap bazı hususlar yönünden karşılaştırılmıştır. Üçüncü bölümde müsteşriklerin Kur'an'a yönelik iddialarına karşı Fadl Abbas'ın İtkânu'l-Burhân'da verdiği cevaplara temas edilmiştir. Sonuç kısmında ise araştırma boyunca elde edilen veriler arz edilmiştir.
Bakara suresi bağlamında El-Keşşâf tefsiri'ndeki i'tizâli noktalar ve bunların kritiği
"el-Keşşâf ʿan hakaʾiki gavâmidi't-tenzîl ve ʿuyûni'l-ekavîl fî vücûhi't-teʾvîl" Zemahşeri'nin İslam dünyasına kazandırdığı güzide bir eserdir. Bu eser, kendisinden sonra yazılan hemen hemen tüm tefsirler üzerinde etkisini göstermiş, onlara yön vermiş bir eserdir. Kendisi Mu'tezile mezhebine mensup bir âlim olmasına rağmen Arap diline, beyan, bedîi ve meânî ilimlerine tam vakıf olması ve dirayet anlamında çok yerinde tespitlerle Kur'an ayetlerini tefsir etmesi sebebiyle İslam dünyasında önemli bir iz bırakmıştır. Normalde İslam dünyasında i'tizâli düşünce ve bu düşünce paralelinde yazılan eserler revaç görmezken bu düşünceye mensup bir âlimin yazmış olduğu tefsirin İslam dünyasında özellikle de Ehl-i sünnet âlimlerince benimsenip kaynak olarak görülmesi dikkate şayandır. Zemahşeri, el-Keşşâf Tefsiri'nin kimi yerlerine i'tizâli düşüncelerini ustalıkla gizleyip serpiştirmiştir. Bu çalışma, Bakara suresi bağlamında el-Keşşâf Tefsiri'ndeki i'tizâli noktaları tespit edip bunları, bazı Ehl-i sünnet âlimlerinin kritiğiyle değerlendirmektedir.
Ahmed b. Rûhullah el-Câbirî'nin (Ö. 1008/1600) "Tefsîru Sûreti'l-Fâtiha" adlı eseri'nin tahkik ve tahlili / Investigation and analysis of Ahmed b. Rûhullah al-Jâbiri's (d.1008/1600) work titled "Tefsîru Süreti'l-Fâtiha"
H. 10. yüzyılda yaşamış olan Ahmed b. Rûhullah, din ve Kur'an-ı Kerim'e hizmet eden âlimlerinden biridir. Kadı Ahmed, Gence - Azerbaycan'da doğmuş, daha sonra eğitim amacıyla Osmanlı devletine yönelmiştir. Osmanlı devletinin sınırının genişlemesiyle birlikte Ahmed bin Rûhullah, birçok okulda öğretmenlik yapmış, farklı yerlerde kadılık görevlerinde bulunmuştur. Bununla beraber o, faydalı eserler yazarak bu topraklarda saygın bir şahsiyet haline gelmiştir. Kadı Ahmed, çok sayıda kitap, haşiye ve risale yazmıştır. Bu yazdığı eserler arasında tezimin konusu olan "Fatiha Suresi'nin Tefsiri" oldukça önem arzetmektedir. El yazma olan bu eser, ihtiyaca binaen tahkik ve tahlil edilerek matbu formatına getirilmeye çalışılacaktır. Mahtut, yazar tarafından bir giriş, iki makale ve bir sonuç olarak düzenlenmiştir. Birinci makale, Fatiha Suresi'nin isimlendirilmesiyle ilgili konuları; ikinci makale ise Fatiha Suresi'nin tefsirini içermektedir. Kadı Ahmet, başlangıçta Fatiha Suresi'nin tamamını kısa bir şekilde açıklamıştır. Bununla beraber Zemahşeri, Razi ve Beyzavi'nin tefsir kaynaklarına değinerek daha çok dirayet tefsir metodunu kullanmış, istiâze ve besmele ile ilgili meseleleri fıkıh çerçevesinde detaylıca ele almış, sonrasında ise ayetleri geniş bir şekilde açıklayıp Dil, Belağat, Fıkıh, Usul ve Kıraat farklılığı konularını incelemiştir. Ayrıca Kur'an İlimleri, Mantık, Ahlak, Beyan konularına değinerek Fatiha Suresi'nin Mekki-Medeni oluşunu izah etmiştir. Yeri geldiğinde Kelam konularını, Mutezile görüşlerini dile getirip red etmiştir. Bazı konuların sonunda âlimlerin ve fukahaların görüşlerini zikrederek sahih olan görüşü tasvip edip bu konularla ilgili incelemelerde bulunmuştur. Sonuçta ise Fatiha Suresi'nin faziletlerine ve bununla ilgili hadislere yer vermiştir. Anahtar Kelimeler: Tefsir, Fatiha, Tahkik, Ahmed B. Rûhullah, Kadı.
"Ümmetimin en hayırlıları benim neslimdir..." Hadisinin tespit ve tahlili
"Ümmetimin en hayırlıları benim asrımda yaşayanlardır…" ifadesiyle gelen rivayetler, geçmiş dönemlerde ve günümüzde sürekli değinilen konulardan biri olmuştur. Halen sıhhati tartışılan bu hadisle alakalı, farklı yorumlar yapılmakta ve çeşitli görüşler öne sürülmektedir. Özellikle hadiste sahâbilerin, akabinde de tabiîn ve tebe-i tabiînlerin sıralı olarak birbirini takip eden en hayırlı nesil olarak zikredilmesi, yöneltilen olumlu ve olumsuz görüşlerin en önemli sebebi sayılmaktadır. Biz de tezimizde, mevzûbahs rivayetleri Kütüb-i Tis'a özelinde tespit ederek gerek sened ve gerekse metin açısından tahlillerini yapmaya ve böylece inceleyeceğimiz hadisin ve değişik versiyonlarla aktarılan diğer rivayetlerin daha doğru anlaşılmasına katkıda bulunmaya çalıştık. Bu çerçevede çalışmamız, giriş ve iki bölümden meydana gelmektedir. Giriş kısmında araştırmanın konusu, amacı, önemi ve metodu ile araştırmada yararlandığımız kaynaklar hakkında bilgi verilmiş ve ümmet kavramı üzerinde durulmuştur. Birinci bölümde "Ümmetimin en hayırlıları…" söylemiyle gelen rivayetlerin tespiti ve bu rivayetlerin sened tenkidi yapılmış, ikinci bölümde ise tespit etmiş olduğumuz rivayetlerin metin ve muhteva yönünden tenkidi yapılmıştır. Çalışmamız, sonuç kısmıyla nihayete ermiştir.
Ebu İshak eş-Şirâzî'nin kelâmî görüşleri
"Ebû İshâk eş-Şîrâzî'nin Kelâmî Görüşleri" ismini taşıyan bu çalışmada Şafîî-Eş'arî mezhebinin önde gelen âlimlerinden Şîrâzî'nin el-İşâre ilâ Mezhebi Ehli'l-Hâk ile Akîdetü's-Selef adlı eserleri bağlamında kelâmî görüşleri konu edinilmiştir. Giriş, üç bölüm ve sonuçtan oluşan tezin birinci bölümünde Şîrâzî'nin hayatı, ilmi kişiliği ve düşünce yapısı ele alınmıştır. İlmi kişiliğinin bir parçası olan hocaları, talebeleri ve eserleri incelenmiştir. Düşünce yapısı başlığı altında onun teorik pozisyonunu ortaya koyan bilgi ve nesne tasavvuru irdelenmiştir. İkinci bölümde ise Şîrâzî'nin Allah tasavvuruna değinilmiş bu kapsamda sıfatlar, iman, rü'yetullah, insan fiilleri ve ilahiyata dair diğer meseleler vuzuha kavuşturulmuştur. Üçüncü bölümde nübüvvet, ahiret ve imâmet ana başlıkları altında Hz. Muhammed'in nübüvveti, isrâ ve mi'rac mûcizesi, sahabelerin fazilet sırası, Hz. Ali ve Hz. Mûaviye arasındaki mücadele ve ahiret ahvaline taalluk eden konulara yer verilmiştir. Sonuç bölümünde Şîrâzî'nin görüşlerinin genel değerlendirilmesi yapılmış, ulaşılan bulgularla kelâm ilmindeki yeri tespit edilmeye çalışılmıştır.
Müfessirlerin tarihsellikleri –çağın fenomenleri, siyâsî/itikâdî kabuller ve etnik köken bağlamında-
"Müfessirlerin Tarihsellikleri" ismini verdiğimiz işbu tez vesilesiyle öncelikle günümüzde Kur'ân ile yan yana anıldığına şahit olduğumuz "tarihsellik" kavramının esas itibariyle insana ait bir mefhum olduğuna, tefsir bünyesinde yaşanan birçok ihtilafın da "tarihsellik" tabirinin insana ait oluşunun tam manasıyla idrak edilemeyişinden kaynaklandığına dikkat çekilmiştir. Tefsir sahasında vuku bulan ve esasında insanın tarihselliğinden ileri gelen bu ihtilafların giderilmesi ile muhtemel yeni ihtilafların önüne geçilebilmesi, herkes gibi bir insan olan müfessirlerin tarihselliklerini inşa eden unsurların doğru tespitine bağlıdır. Bu sebeple müfessirlerin tarihselliklerini inşa ederek onların tefsir tercihlerinde belirleyici olan ve müfessirleri tefsirde zorunlu olarak öznelliğe iten başlıca unsurlara tezimizin ilgili bölümlerinde örnekler üzerinden detaylı bir şekilde yer verilmiştir. Çalışmamızda nihai olarak ayetlerdeki kast-ı ilâhîye dair ve Kur'ân'ın nüzul ortamı hakkında zengin bir müktesebatı bize taşıyan sahih rivayetler ile nesnel tarihî malzemenin tefsir disiplininde müfessirlerin tefsir tercihlerini denetleyen birer otorite olarak tayin edilmesi sayesinde müfessirlerin kendi tarihselliklerine karşı eserlerini koruyabilecekleri sonucuna varılmıştır.
Te'akkubâtu'l-Ezherî el-müfessîrîne fî lisâni'l-Arab ve tevcîhu İbni Manzûr lehâ
Bu çalışmamızda İbn Manzûr'un Lisânü'l-Arab adlı eserinde zikredilen el-Ezheri'nin müfessirlere yapmış olduğu eleştirileri inceleyeceğiz. Bu eleştirilerin toplamı 101 olup her eleştiriyi ayrı başlık altında ele alacağız. İlk başta eleştiriye konu olan maddeyi, ardından eleştiriyi, ardından yapılan tartışmaları açıklayacağız. Ayrıca el-Ezheri'nin yapmış olduğu eleştirinin güçlü veya zayıf olduğunu belirtmek için ilgili ayetin anlamına dair müfessirlerin görüşlerini aktaracağız. Lisânü'l-Arab ve Tehzîbu'l-luğa adlı eserleri karşılaştırdıktan sonra İbn Manzûr'un yanlışlıkla el-Ezheri'ye nispet ettiği görüşleri belirteceğiz. Ayrıca İbn Manzûr'un her eleştiri sonrasında konu hakkında kendisinin yapmış olduğu teyit, tenkit, gerekçelendirme ve açıklamalara da değineceğiz. Araştırmamız iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde el-Ezherî ve İbn Manzur'un hayatlarını ve her birinin eleştiride kullandıkları yöntemleri ele alacağız. İkinci bölüm beş alt başlıktan meydana gelmektedir. Birincisi el-Ezherî 'nin sahabeler ve tabinler hakkında zikrettiği on eleştiridir. İkincisi, el-Ezherî 'nin Leys bin el-Muzaffer'e yapmış olduğu yirmi eleştiridir. Üçüncüsü Ferrâ'ya yapılan yirmi eleştiridir. Dördüncüsü Zeccâc'a yapılan otuz üç eleştiridir. Beşincisi farklı âlimlere karşı yapılan birbirinden farklı yirmi sekiz eleştiridir.
Seyid Qedrî Haşimî'nin Dîwana 'Irfan adlı eserindeki tasavvufî görüşleri
Seyid Qedrî Haşimî, günümüzde Şırnak ilinin sınırları içinde bulunan Cizre'de 1898 yılında dünyaya gelmiştir. Dindar bir aileye mensup olan Seyid Qedrî Haşimî, ilk eğitimini âlim ve aynı zamanda sûfî bir şahsiyet olan babasından almıştır. Seyid Qedrî Haşimî'nin, Arapça ve Farsçayı çok iyi derecede bildiği ifade edilmiştir. Seyid Qedrî Haşimî'nin Kürtçe kaleme aldığı Dîwana 'Irfan adlı eseri 80 şiirden oluşur. Dîwana 'Irfan'da Allah ve peygamber sevgisi, müellifin Ehl-i Beyt'e duyduğu muhabbet, mürid-mürşid ilişkisi, tasavvufî meseleler işlenmiştir. Tasavvufî görüşlerine geniş yer verdiği divanında sağlam bir dil ve üslup kullanmıştır. Çalışmamız Seyid Qedrî Haşimî'nin hayatı ile ilgili bilgiler içermekte ve çalışmamızda Seyid Qedrî Haşimî'nin divanında geçen tasavvufî görüşleri ele alınmaktadır.
İmâmül Harameyn el-Cüveynî'de Hüsün-Kubuh meselesi
Hüsün ve kubuh kavramlarının mahiyeti, kaynaklarının neye dayandığı hakkındaki tartışmalar, İslam öncesi filozoflardan başlayıp günümüze kadar devam etmiştir. İslam öncesi filozoflar yaşadığımız evren ve insanî tecrübeyi göz önünde bulundurarak meseleyi tartışmışlardır. Bu yaklaşımları sebebiyle hüsün ve kubuh kavramlarının izafi oluşu üzerinde durulmuştur. İslam filozofları ise merkeze bir yaratıcının varlığını koymak suretiyle olay ve olguları hüsün-kubuh kavramları altında sınıflandırmaya çalışmışladır. Eşʻarîlik, Muʻtezile ve Mâtürîdî gibi kelâm ekolleri arasında konu hakkında farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Eşʻarî âlimleri birçok meselede olduğu gibi mutlak bir Tanrı tasavvurunu ve vahyi merkeze alarak hüsün ve kubuh kavramlarını değerlendirmeye almıştır. Özellikle ilahi buyruk temel ölçüt alınmıştır. Eşʻarî âlimi olan İmâmu'l-Haremeyn el-Cüveynî'nin hüsün ve kubuh kavramları hakkındaki görüşleri, mensubu olduğu itikadî mezhep ile aynı minvaldedir. Hüsün ve kubuh hakkında verilen hükümler sabittir. Buna göre Allah olay ve olgular hakkında hangi hükmü belirlemişse bizlerin de ona tabi olması elzemdir. Onun aklın ve naklin alanına dair ayrımdan hareket ettiği görülmektedir. İyilik ve kötülüğün doğasının insan aklının alanında bulunmadığını ve aklın bu noktada yetersiz kaldığına vurgu yapmıştır. Fiillerde ve nesnelerde bulunan hüsün-kubuh vasıflarının da itibarî oluşuna dikkat çekmiştir. Yaratma eylemini gerçekleştirme noktasında tek failin Allah olduğunu ve hiçbir durumda kendisine bir zorunluluk durumunun atfedilemeyeceğini de belirtmiştir. Bu noktada özellikle Muʻtezilî âlimlerin ortaya koyduğu görüşler üzerinden konuyu değerledirmeye çalışmıştır. Bu çervede Allah hakkında zorunluluğun tasavvur edilemeyeceği temel argümanı oluşturmaktadır. Anahtar Kelimeler: Kelâm, İmâmu'l-Haremeyn el-Cüveynî, Eşʻarî, Husun, Kubuh.
Suretu'n-Nisa ve mukavvimâtu'l-hifâz ala'l-usra ve'l-mucteme' ve'd-devle
Konulu tefsir yöntemiyle yaptığımız bu çalışmamızda, Nisa suresinde yer alan; aile, toplum ve devlet müesseselerinin kurucu değerlerini ele almaktayız. Söz konusu surede; toplumun ıslahı, ailenin korunması ve adil bir devletin kurulmasına değinen oldukça fazla konunun işlenmesi dikkate değerdir. Bu sureyi oluşturan ayetlerin büyük bir bölümü, Müslümanlar ile Kureyş kabilesi arasındaki çekişmenin belli ölçüde yatıştığı bir zaman diliminde indirilmiştir. Surede işlenen bu mühim konular da İslam ümmetinin kurumlarının içten tesisi ve korunmasına yöneliktir. Nitekim aile, toplum ve devletten müteşekkil bu üç kurum, ümmetin hayatı için büyük önem arz etmektedir. Nisa suresi aile konusu üzerinde ciddiyetle durmuş, bunu da şu üç eksenle gerçekleştirmiştir: Birincisi; çoğunlukla zulme uğrayan taraf olması bakımından kadının hakları üzerinde yoğunlaşmasıdır. İkincisi; aile oluşumunun iki tarafı ve temel yapıtaşları olmaları açısından karı-koca arasındaki ilişkilerin düzenlenmesidir. Üçüncüsü ise; aileyi kapsayan fıkhi ve kanuni hükümlerin belirlenmesidir. Nisa suresi aynı şekilde, altı çerçeve üzerinden toplumun ıslahı ile de ilgilenmiştir. Bunlar: Malın korunması ve servetin dağıtımı, canın muhafazası, ırzın himayesi ve ona karşı oluşabilecek tehditlerden korunması, hakların sahiplerine teslimi, toplum hakkında birtakım düzenleme ve iyileştirmeler ile toplumu münafıkların hilelerinden sakındırmaktır. Nisa suresi aynı zamanda adil bir devletin temellerini de ortaya koymuştur. Bunu ise dört noktada ele almıştır. İlki; yöneten ve yönetilen güruh arasındaki ilişkilerin düzenlenmesidir. İkincisi; yönetimin konumunu belirleme ve İslami bir devlet sisteminde yönetimin İslamî- şerî hükümlere tabi olduğunu beyan etmektir. Üçüncüsü; yönetim, yargı ve hayatın tüm alanlarında adaletin tesisi için genel hükümler va'z etmektir. Sonuncusu ise; iç ve dış güvenliği temin etmek için alınacak temel önlemlere dikkat çekmektir.
İbn Hacer El-Heytemî, Şemseddin Er-Remlî ve Hatîb eş-Şirbînî'nin borçlar hukukuyla ilgili ihtilafları ve Şâfiî fıkhına etkileri
"İbn Hacer el-Heytemî, Şemseddin er-Remlî ve Hatîb eş-Şirbînî'nin Borçlar Hukukuyla İlgili İhtilafları ve Şâfiî fıkhına Etkileri" isimli bu çalışmada Şâfiî mezhebinin önde gelen âlimlerinden İbn Hacer el-Heytemî'nin Tuhfetu'-muhtâc, Şemseddin er-Remlî'nin Nihâyetü'l-muhtâc ve Hatîb eş-Şirbînî'nin Muğni'l-muhtâc adlı eserleri bağlamında borçlar hukukuyla ilgili ihtilafları konu edinilmiştir. Giriş, iki bölüm ve sonuçtan oluşan tezin; giriş kısmında araştırmanın konusu ve amacı, araştırmanın yöntemi ve araştırmanın kaynakları verilmiştir. Birinci bölümde dönemin siyasi, sosyal, ekonomik ve ilmî durumu, İbn Hacer el-Heytemî, Şemseddin er-Remlî ve Hatîb eş-Şirbînî'nin hayatları, ilmî kişilikleri ve Şâfiî fıkhına katkıları ele alınmıştır. İkinci bölümde ise borçlar hukukuyla ilgili genel bilgiler ile Heytemî, Remlî ve Şirbînî'nin borçlar hukukuyla ilgili ihtilafları, ihtilaf sebepleri ve Şâfiî fıkhına etkileri incelenmiştir. Sonuç kısmında da ulaşılan sonuçlar sunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Şâfiî fıkhı, Borçlar hukuku, Heytemî, Remlî, Şirbînî
Mü'minûn suresinin ilk on bir ayeti bağlamında ideal mümin profili
Bu çalışma, Mü'minûn suresinin ihtiva ettiği ideal mümin için vazgeçilmez olan özellikleri ele almaktadır. Bu özellikler, erdemli bir birey ve huzurlu bir toplumun oluşmasında önem arz etmektedir. Çalışma, giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde, çalışmanın önemi, amacı, metodu, kaynakları ve diğer çalışmalardan farkı açıklanmıştır. Birinci bölümde, Mü'minûn suresi hakkında genel bir bilgi verilmiş ve surede yer alan ana konular üzerinde durulmuştur. Çalışmanın son bölümü olan ikinci bölümde ise Mü'minûn suresinin başında yer alan ve ideal bir müminin sahip olması gereken vasıflar üzerinde detaylı bir şekilde durulmuştur. Bu çalışmada, olabildiğince anlaşılır ifadelere yer vermeye, farklı kaynaklardan yararlanmaya ve bilimin ölçüt olarak kabul ettiği kriterlere uymaya gayret edilmiştir. Bununla beraber genel kabul görmüş güvenilir metotlar kullanılmaya ve konu bütünlüğünün sağlanmasına çalışılmıştır.
Ebû Seleme es-Semerkandî ve kelâm anlayışı
Ebû Seleme es-Semerkandî, Mâtürîdî kelâm ekolünün oluşum sürecinde yaşamış ve bu ekolün kurucusu İmam Mâtürîdî'nin talebesinin talebesi olmuş önemli ilk dönem kelâmcılarındandır. Onun kelâm sistemi klasik bir Mâtürîdî kelâm sistemi olarak dikkat çekmekte ve eserinde bu şekilde işlenmektedir. Bu çalışmada onun kelâm anlayışı üzerinde durulmuştur. Bu doğrultuda onun kelâm anlayışının oluşmasında yetiştiği çevrenin etkisi görülmüştür. Nitekim zamansal açıdan İmam Mâtürîdî'ye yakın olması ve Semerkant'a büyümüş olması hasebiyle onun kelâm sistemi üzerinde bu ekol ile bu bölgenin etkisinin çok net hissedildiği görülmüştür. Bilgiyi tanımlaması ve bilgi kaynaklarını ele alışı Kitâbü't-tevhîd'deki gibidir. Müellifin bilgi yöntemi olarak te'vil, mecaz ve tenzih yöntemlerini kullandığını görmekteyiz. Kadîm-hâdis varlık ayrımı ile âlemin sonradan yaratılmış olduğunu ortaya koymaktadır. Klasik kelâm eserlerinde işlenen üç temel esastan (ulûhiyet, nübüvvet, âhiret) ulûhiyet ve nübüvvet bahislerine iyice değindiği görülmektedir. Ayrıca kader, aslah, emir bi'l-ma'rûf nehiy ani'l-münker, el-va'd ve'l-vaîd, rü'yetullah, Kur'ân, maʻdûm gibi Mu'tezilî kavramlara değinmesi, bu kavramları tartışması ve bu doğrultuda Mu'tezile ile mücadele etmesi de bir diğer dikkate alınması gereken husustur.
Kur'an'a göre fıtrat – ahlâk ilişkisi
Allah Teâlâ insanı çok güzel bir şekilde yaratmıştır. İnsanın bu güzel şekilde yaratılması, fıtrat kelimesi ile ifade edilmiştir. Bunun için fıtrat kavramının, insanın yaratılış biçimini ve özelliklerini temsil ettiği düşünülmektedir. Buna göre fıtrat, "Allah Teâlâ'nın insanda yarattığı kendisini tanıma ve Allah'a iman etme yeteneğidir." Ahlâk, doğru ve yanlış arasında değerlendirme yapabilme, etik gereksinimlerini takip etme ve toplumsal normlara uygun davranmadır. Ahlâk, insanların düşünce ve eylemlerinin değerlendirilmesinde kullanılan bir ölçüt kabul edilir. Ahlâki değerlerimiz ve inançlarımız, etik kurallar ve toplumsal normlar tarafından şekillendirilir. Ahlâk, insan vicdanına dayalı içsel bir özelliği de ifade eder. Ahlâki değerlerin ve inançların temel alınarak kararların alınması, diğer insanlara ve topluma saygı gösterilmesi, dürüstlük, adalet, hoşgörü, empati gibi erdemlerin benimsenmesi ve kişisel sorumluluk taşınması ahlâkın temel özellikleridir. Ahlâki davranış, ahlâki değerlere uygun hareket etme, birlikte yaşamayı kolaylaştırma, insanın ve toplumun genel refahını artırma; kısaca, toplumsal sürdürülebilirlik ve güvenlik için önemlidir. Kişilere, kültürlere, toplumlara göre farklı ahlâki normlar ve değerler bulunabilir. Bu nedenle, ahlâkın kesin bir tanımını yapmak zordur. Ancak, genel olarak ahlâk, insanların doğruyu, yanlışı, iyi ve kötüyü değerlendirme gücü ve bu değerlendirmelere dayalı olarak etik davranışı gösterme yeteneği olarak tanımlanabilir. Fıtrat ve ahlâk kavramları hakkında çokça araştırmalar yapılmış, ancak bu iki kavramın birbiriyle ve fıtratın ahlâk üzerindeki etkisi yeteri kadar irdelenmemiştir. Çalışmada Kur'ân'a göre fıtrat-ahlâk arasındaki ilişki incelenecektir. Fıtratın, saf ve temiz olan ilk yaratılışı ifade etmesi ve ahlâkın da iyi ile kötüyü ayırt edebilme, ona göre hayata şekil verme bilincini oluşturması fıtrat-ahlâk arasında sıkı bir ilişki olduğunu göstermektedir. Araştırmanın amacı, fıtratın mahiyetini ayetler ışığında yorumlamak, ahlâkın oluşum ve gelişiminde fıtratın rolünü ve fıtrat-ahlâk ilişkisini incelemektir. Çalışmada fıtratın mahiyeti, fıtratı bozan etkenler ve fıtratın ahlâkla ilişkisi açıklanmaya çalışılacaktır. Ayrıca fıtratın korunmasını ve bozulmamış fıtratın güzel ahlâk üzerindeki etkisi de irdelenmeye gayret edilecektir. Anahtar Kelimeler: Tefsir, Kur'an, Fıtrat, Ahlâk.
Şâfiî mezhebinde fetva usûlü
Fıkhî bir meselenin dinî-hukukî hükmünü açıklayan cevap olarak bilinen fetvanın belirli bir disiplin içinde verilmesi gerekmektedir. Klasik fıkıh literatüründe müftünün fetva verirken takip edeceği usul ve esaslar daha ziyade edebül-fetva, âdâbü'l-müftî, resmi'l-müfti gibi kavramlarla ifade edilmiştir. Mezheplerin İslam toplumunda kök salmalarıyla birlikte her mezhebin kendine göre bir fetva usulü oluşmuş, tercih edilecek görüşler veya başvurulacak kaynaklarla ilgili hiyerarşik bir yapı oluşmuştur. Şâfiî fakîhler de fetva usulünde kendi mezheplerinin hiyerarşisini oluşturmuşlardır. Buna göre Şâfiî fıkhında "şeyhayn" olarak bilinen ve İmam Gazzâlî'den sonra gelen Râfi'î ve Nevevî, Şafii fetva usulünün iki kilit ismi olarak ön plana çıkmıştır. Müteahhirin dönemi Şâfiî mezhebinin fetva usulünde İbn Hacer el-Heytemî ile Şemseddin er-Remlî ve ikisi kadar olmasa da Hatîb eş-Şirbînî dikkati çekmektedir. İbn Hacer el-Heytemî'nin Tuhfetü'l-Muhtâc ile Şemseddin er-Remlî'nin Nihâyetü'l-Muhtâc şerhleri Şâfiî fakîhlerin mezhep görüşlerinde temel referans kaynağı hâline gelmişlerdir. Fetva usulü bir anlamda mezhep içi tutarlılığı (legal harmony) da ifade etmektedir. Dolayısıyla konu, tezde Şafii müftülerin fetva birliğini sağlayarak hukuk güvenliğine halel getirmemeleri, verilen fetvaların toplumsal kabulünün sağlanması, fetvaya ehil olmayan kişilerin fetva vermelerinin engellenmesi gibi hususlar çerçevesinde de ele alınmıştır. Buna göre; Tez bir giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Girişte, tezin amacı ve önemi üzerinde durulmuştur. Birinci bölümde, fetva ve fetva usulü ile ilgili kavramsal çerçeve çizilmiştir. İkinci bölümde, Şafii Mezhebi'nin gelişim seyri ele alınmıştır. Üçüncü bölümde ise, Şafii Mezhebi'nin fetva usulü işlenmiştir. Çalışmanın sonunda varılan bulgular sonuç kısmında ifade edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Şâfiî Mezhebi, müftî, fetva, tercih, furu' fıkıh
Bâkûlî'nin Cevâhiru'l-Kur'ân adlı eserinin nahiv ilmi açısından incelenmesi (edatlar ve isimler)
Basra mektebinin müteahhirîn ulemasından olan Ebu'l-Hasan Ali b. Huseyn el-Bâkûlî (ö. 542/1147), döneminin önde gelen Arap dili, kıraat, tefsir ve fıkıh âlimlerinden biridir. Arap dili ve Kur'ân ile ilgili muhtelif eserler telif eden Bâkûlî'nin eserlerinden biri de Cevâhiru'l-Kur'ân ve netâicu's-san'a adlı eseridir. Belagat, sarf, nahiv ve kıraat ilimleri açısından zengin bir muhtevaya sahip olan söz konusu eser Arap dili alanında önemli bir yere sahiptir. Bâkûlî bu eserinde, âyetleri filolojik açıdan tahlil ederken görüşlerini desteklemek amacıyla Kur'ân-ı Kerime, farklı kıraat vecihlerine, şiire, fasih Arap kelamına ve hadislere başvurmuştur. Ayrıca eserde gramer, lügat, kıraat, edebiyat, İ'râbu'l-Kur'ân, Me'âni'l-Kur'ân ve tefsir alanlarında yazılmış birçok kaynaktan yararlanmıştır. Cevâhiru'l-Kur'ân'da nahiv ilmi ile ilgili konular diğer ilimlere göre daha fazla yer almaktadır. Bu nedenle çalışmamızda Bâkûlî'nin nahiv konuları arasında ele aldığı "isimler" ve "edatlar" filolojik açıdan incelenmiştir. Bâkûlî, âyetleri i'râb ederken bu konular ile ilgili birçok tartışmalı konuya değinmiştir. Hiç bir ekole taassup derecesinde bağlı olmayan Bâkûlî bu tartışmalarda genellikle Basra ekolünün görüşlerini benimsemekle birlikte bazı konularda Kûfe ekolünün görüşlerini tercih etmiştir. Bazen de bu iki ekolün imamlarının benimsemediği bir takım zayıf görüşleri tercihe şayan bulmuştur.
Muhammed İkbal'in yenilenme düşüncesi bağlamında kelâm tasavvuru
Bu tez, modern İslâm düşünce dünyasının önemli isimlerinden Muhammed İkbal'in kelâm ilmine yönelik yenilikçi, eleştirel ve özgün yaklaşımlarını derinlemesine incelemektedir. Siyaset, şiir, felsefe ve dinî ilimlerdeki çok yönlü birikimiyle dikkatleri üzerinde toplayan İkbal, klasik kelâm meselelerini tenkit ederek onu, modern felsefî ve bilimsel gelişmeler neticesinde yeninden inşa etme amacıyla özgün görüşler ortaya koymuştur. Tezde İkbal'in kelâmi konuları değerlendirirken tercih ettiği yöntem, düşünce kaynakları, çağdaş düşünceyle irtibatı ve İslâm düşünce dünyasına kazandırdığı yeni açılımlar sistematik bir biçimde ele alınmıştır. Çalışmada nitel bir yöntem benimsenmiş, metin analizi ve karşılaştırmalı inceleme teknikleri kullanılarak İkbal'in kelâm anlayışı değerlendirilmiştir. İkbal, klasik kelâm konularını hem Kur'an merkezli bir yaklaşımla hem de felsefe ve modern bilim yöntemleriyle yeniden yorumlamaya çalışmıştır. İkbal'in kelâma kazandırdığı en önemli katkı, düşünce dünyasının üretiminde kullandığı disiplinlerarası yaklaşım ve özgün kavramlaştırmalardır. Yalnızca kelâm ilmini değil; fizik, şiir, metafizik ve modern epistemolojiyi de bu üretimin bir parçası hâline getirmiştir. Tez, üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde İkbal'in hayatı, eğitimi ve eserleri ele alınırken; ikinci bölümde düşünce kaynakları, düşüncesinin temel temaları aktarılmıştır. Son bölümde ise İkbal'in kelâmi görüşleri, klasik kelâm sorunlarına karşı yaklaşımı ve çağdaş bilimle kurduğu münasebet bağlamında değerlendirilmiştir. Görüşleri eleştirel bir felsefi bakış açısıyla, şiirsel bir üslupla bütüncül bir şekilde analiz edilmiş; meseleler hakkındaki tenkitçi ve yenilikçi yaklaşımı aktarılmıştır. Sonuç olarak, elde edilen bulgular, İkbal'in kelâm anlayışının yalnızca tarihsel bir tecdit çabası değil; aynı zamanda çağdaş İslâm düşüncesi için dinamik bir referans noktası sunduğunu göstermektedir. Bu tez ise, İkbal'in kelâm ilmini yeniden yoruma tabi tutarak modern İslâm düşüncesine sunduğu eleştirel, özgün ve dinamik katkılarını ortaya koymaktadır. Bu bağlamda tez, Türkçe literatürde İkbal'in kelâm anlayışını bütüncül ve sistematik biçimde ele alan nadir çalışmalardan biridir. Anahtar Kelimeler: Benlik, Eleştirel Düşünce, Kelâm, Modern İslam Düşüncesi, Muhammed İkbal, Yaratıcı Evrim.
Ebu Sa'd Abdurrahman en-Nîsâburî ve kelam anlayışı
Bu çalışmada hicri beşinci yüzyılda yaşayan ve Nizâmiyye medreselerinde Mütevellî olarak görev yapmış olan Ebû Sa'd Cemâlüddîn Abdurrahmân b. Me'mûn b. Alî el-Mütevellî en-Nîsâbûrî'nin kelam anlayışı ortaya konulmaya çalışılmıştır. Müellifin görüşleri tespit edilirken el-Ġunye fî uṣûli'd-dîn adlı kelam eserinden faydalanılmıştır. Çalışmamız giriş, iki bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Giriş bölümünde tezin konusu, amacı, yöntemi ve kaynakları ele alınmış, Mütevellî'nin ilmi kişiliği ve kelâmcılığına kısaca değinilmiştir. Birinci bölümde Mütevellî'nin hayatı ilmi kişiliği ve düşünce yapısı üzerinde kısaca durulmuştur. İkinci bölümde bilgi konusunda ki görüşlerine, delil ve nazar anlayışına değinilmiştir. Üçüncü bölümde ulûhiyet anlayışı genel olarak sıfatlar, iman, rü'yetullah, insan fiilleri ve ilahiyata dair diğer meseleler vb. başlıklar üzerinden işlenmiştir. Dördüncü bölümde nübüvvet anlayışı irdelenerek kelâmî görüşleri tespit edilmeye çalışılmıştır. Beşinci bölümde ahiret bahislerine ve bu konuda yapmış olduğu eleştirilere değinilmiştir. Altıncı bölümde imamet ile alakalı bahislerine yer verilmiş halife olacak kişide bulunması gereken özelliklere değinilmiştir. Sonuç bölümünde Mütevellî'nin görüşlerinin genel değerlendirilmesi yapılmış, ulaşılan bulgularla kelâm ilmindeki konumu tespit edilmeye gayret edilmiştir.
Kıraat ilminin kaynaklarının değerlendirilmesi ve tasnifi
Kıraat İlminin Kaynaklarının Değerlendirlmesi ve Tasnifi adlı bu tez, Allah Teâlâ'nın kitabıyla ilgili ilimlerden biri olan kıraat ilminin kaynaklarını ele almakta; on kıraat-i aşere-i mütevâtire'yi nakleden teliflerin, bu ilmin tedvininin başlangıcından Ebû Muhammed el-Kasım b. Firre eş-Şâtıbî (ö. 590/1194) dönemine kadar nasıl geliştiğini incelemektedir. Bu kaynaklar arasında, İmam İbnü'l-Cezerî'nin en-Neşr fi'l-Kırâʾâti'l-ʿAşr adlı eserinde temel aldığı kaynaklar da yer almaktadır. Araştırmada, betimleyici-tarayıcı yöntem esas alınarak hem basılmış hem de yazma hâlinde bulunan eserler tanıtılmış; kaybolmuş eserlere de işaret edilmiştir. Her bir eser, müellifi, konusu ve içeriğindeki yöntem hakkında özet bilgi verilerek tanıtılmıştır. Bu çalışma, araştırmacıların söz konusu kaynaklara kolaylıkla ulaşabilmesini sağlamak amacıyla yapılmıştır. Ayrıca kıraat ilminin kaynakları mümkün mertebe eksiksiz şekilde toplanmış ve müelliflerinin vefat tarihine göre kronolojik olarak sıralanmıştır. Zamanla bu alandaki pek çok değerli çalışma ya unutulmuş ya da kaybolmuş, kimisi yazma hâlde raflarda yazarına dahi ulaşılamadan terkedilmiş, kimisi ise gasp edilerek kapalı kütüphanelerde saklanmıştır. Bu durum, İslami araştırma merkezleri ve kurumlarının bu eserleri yeniden gün yüzüne çıkarmaya, tahrif olmuş nüshaları düzeltmeye ve hasar görenleri onarmaya yönelik çalışmalar yapmasının önemini açıkça ortaya koymaktadır. Çünkü bu miras, en başta ümmetin kendisine ait olan bir değerdir. Anahtar Kelimeler: Kıraat, Kıraat İlminin Kaynakları, Ferşiyyât, Usûl, İmâle, Büyük İdğâm.
Şeyh Muhammed Kâzım ve fıkhî görüşleri
Tez çalışmamız, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçiş döneminde her iki dönemin zorluklarına şahitlik eden ve ilim dünyasının önemli simalarından biri olan Şeyh Muhammed Kâzım'ın hayatı, ilmî kişiliği ve eserleri üzerine yapılmıştır. Şeyh Muhammed Kâzım, yaşadığı dönemde sahip olduğu ilmî birikim ve yetiştirdiği talebelerle dikkat çekmiş, özellikle fıkıh alanındaki çalışmalarıyla öne çıkmıştır. Tezin ana eksenini, müellifin "Cevâhirü'l-ʿulûmi'l-Kâzımiye" adlı eserinin fıkıh bölümü oluşturmaktadır. Bu bölümde yer alan fetvalar detaylı şekilde incelenmiş, fetvaların dayandığı klasik fıkıh kaynakları tespit edilmiştir. Çalışmanın ilk bölümünde Şeyh Muhammed Kâzım'ın biyografisi ele alınmış, eğitim hayatı, hocaları, ilmî çevresi ve eserleri hakkında bilgi verilmiştir. Bu bağlamda onun yaşadığı dönemin ilmî atmosferi de göz önünde bulundurularak, şahsiyetinin fıkıh ilmindeki yeri değerlendirilmeye çalışılmıştır. İkinci bölümde "Cevâhirü'l-ʿulûmi'l-Kâzımiye" adlı eserin fıkıh bölümüne ağırlık verilmiştir. Bu bölümde öncelikle müellifin fıkıh ve usul anlayışı ile fetva metodu genel hatlarıyla ortaya konmuştur. Müellifin eserinde yer alan fetvalar sistematik bir şekilde tasnif edilmekle beraber, eserdeki fıkhî görüşleri; ibâdât, mu'âmelât ve müteferrik meseleler olmak üzere üç ana başlık altında sistematik bir şekilde incelenmiştir. Her bir fetvanın hangi fıkıh meselesine dair olduğu ve dayandığı kaynaklar belirlenmiştir. Kaynaklar arasında Hanefî mezhebine ait bazı klasik fıkıh metinleri de yer almaktadır. Bu tez, Şeyh Muhammed Kâzım gibi önemli bir âlimin ilmî mirasını ve fıkhî görüşlerini gün yüzüne çıkarmayı hedeflemektedir.
Öfke ile ilgili hadislerin tespit ve tahlili
Araştırma, beşerî münasebetlerde günlük yaşamın çeşitli olayları karşısında ortaya çıkan duygusal tepkilerden biri olan öfke hâlinin, hadis perspektifinden ele alınmasını konu edinmektedir. Modernleşen hayat tarzları ve teknolojik gelişmelerin beraberinde getirdiği toplumsal dönüşümler, beşerî ilişkileri doğrudan etkilemekte; bu durum, hayatın tüm yönlerini kuşatan nebevî sünnetin rehberliğine olan ihtiyacı daha da artırmaktadır. Bu çerçevede, Hz. Peygamber'in öfke denetimine dair yaklaşım ve tavırları tespit edilerek, söz konusu uygulamaların pratik hayata yansımaları örnek rivayetler eşliğinde açıklanmaya çalışılmıştır. Çalışma bir giriş ve üç ana bölümden müteşekkildir. Giriş kısmında, çalışmanın konusu, amacı, önemi, kullanılan yöntem ve kaynak değerlendirmesi hakkında bilgi verilmiştir. Birinci bölümde ise, hadis literatüründe yer alan öfke kavramı ile bu kavramla ilişkili ve anlamca yakın diğer terimler üzerinde durulmuştur. Daha sonra öfke duygusunun kaynağı, fıtrat öfke ilişkisi, öfkenin niteliği ve kısımları kavramlar üzerinden ele alınmıştır. İkinci bölümde Hz. Peygamber'in hayatında öfke olgusu bağlamında Hz. Peygamber'in öğretisi, örnekliği ve rehberlik yönü ele alınmış; onun nebevî misyonu ile beşerî yönü arasındaki denge gözetilerek konu detaylandırılmıştır. Hz. Peygamberi öfkelendiren sebepler başlığı adı altında araştırma konumuzun önemli bir yerini teşkil eden Hz. Peygamber'in öfkelenme sebepleri, öfkelendiği durumlar üzerinde durulmuştur. Üçüncü bölümde ise, Hz. Peygamber'in öfke denetiminde özgünlüğü ele alınmıştır. Bu çerçevede, ilgili hadisler ve siyer kaynaklarında yer alan izahlı örnekler üzerinden değerlendirmeler yapılmış, Hz. Peygamber'in öfke karşısındaki tutum ve davranışları derinlemesine analiz edilmiştir. Ayrıca ilgili rivayetlerin senet ve metin yönünden sıhhatinin incelenmesi de araştırma konusu içerisindedir. Daha sonra öfke denetiminde hadislerde önerilen teorik ve pratik yaklaşımlar örnekler üzerinden anlatılmıştır. Rivayetlerde geçen yöntemlerin bugüne uygulanabilirliği konusuna da vurgu yapılmıştır. Ayrıca klasik ahlâk kitapları ve modern psikoloji kaynakları da değerlendirmeye dahil edilmiştir. Netice olarak insanlar için en güzel örnek olduğu beyan edilen Allah Resûlü öfke ve öfke denetimi konusunda vahye göre hareket etmiştir. Buna ilaveten öfke denetiminde ümmetine de yaşayan aktif bir sünnet bırakmıştır. O'nun bu husustaki dinamik yaklaşımları kıyamete kadar varlığını sürdürecektir. Anahtar Kelimeler: Hadis, Öfke, Rivayet, Sünnet.
"Allah'tan başka ilah yoktur diyen cennete girer" rivayetinin tahlili
Bu çalışmada, İslam'ın mihveri olan Kelime-i tevhid'in taşıdığı manası üzerinde durularak, Hz. Peygamber'den (s.a.v.) nakledilen Kelime-i tevhid'in cennet bedeli olduğuna dair rivayetin ilgili muhtevadaki tariklerinin iman, amel ve cennet bedeli olarak görülmesine dair İslam âlimleri tarafından yapılan farklı yorumlar ve görüşler tespit edilecektir. Bu hususta öncelikle nakledilen tarikler isnadın sıhhati açısından rivayet usulü kuralları çerçevesinde tahlil edilecektir. Bununla birlikte tariklerin muhtevasındaki farklılıklar ve benzerlikler karşılaştırılıp, şahid rivayetler ile mukayeseli bir değerlendirmeye tabi tutulacaktır. Daha sonra konuya dair ilgili muhtevadaki tariklerin sebep olduğu tez ve antitezler hakkındaki kabullerin şerh, tefsir ve fıkıh kaynaklarına yansımaları analiz edilecektir. Nakledilen tariklerin imanın mahiyeti hakkındaki kabullere delil olarak kullanılması sebebiyle çalışmada, özellikle imanın bilgi, tasdik, ikrar ve amel boyutu üzerindeki kabuller dikkate alınarak bir sonuç ortaya konması amaçlanmaktadır. Araştırmanın ilk bölümünde konuya dair rivayetler, nitel yöntemlerden metin, tarihsel bağlam ve isnad analizi kullanılarak incelenmiştir. İsnad ve raviler hakkında ise münekkid muhaddislerin değerlendirmeleri doğrultusunda sıhhat tespitleri yapılmıştır. Bu tespitler sonucunda konuya dair rivayetin ilgili muhtevadaki tariklerinin on sahâbe ve iki tabiîn tarafından nakledildiği tespit edilmiştir. Tariklerin dokuzu sahih, üçü ise hasen li-gayrihi isnadla rivayet edilmiştir. Ayrıca bu bulguların tespitinde temel tabakât, rical ve matbu hicri ilk üç asır temel hadis kaynakları kullanılmıştır. Kelime-i tevhidi söyleyen cennete girer rivayeti muhtevası açısından imanın mahiyetindeki kabullere de kaynaklık etmiştir. Araştırmamızda bu kabullerin şerh, tefsir ve fıkıh kaynaklarına yansımaları tespit edilmiştir. Ayrıca bu konudaki farklı tez ve antitezler dikkate alınarak imanın, kalbi tasdiki ile başlayıp dile ve fiile yansıyan bir süreç olarak görülmesinin daha isabetli bir görüş olduğu ortaya konmuştur. Anahtar Kelimeler: Hadis, Sahâbe, Kelime-i Tevhid, İman, Tahlil.
20. yüzyıl İngiliz oryantalizminde tasavvuf: Arthur John Arberry örneği
Tasavvuf gerek ilgilendiği konular gerek etkilediği kitleler dolayısıyla yalnızca Müslümanlara arasında değil, Batı dünyasında da ilgi görmüş; özellikle oryantalist araştırmaların önemli araştırma konularından biri olmuştur. Batılı ilim çevreleri, tasavvufu hem teorik hem de pratik boyutlarıyla anlamaya çalışmıştır. 20. yüzyılda İngiliz oryantalizminin önde gelen isimlerinden biri olan Arthur John Arberry, bu bağlamda dikkat çeken çalışmalara imza atmıştır. Bu çalışmada Arberry'nin hayatı ve eserleri bir bütün halinde değerlendirilmiş ve telif eserleri üzerinden onun tasavvufa ve tasavvufi kavramlara yaklaşımı analiz edilmiştir. Arberry'nin Arapça ve Farsça üzerindeki yetkinliği, onun tasavvufî metinleri birincil kaynaklardan hareketle doğrudan incelemesine olanak tanımış; aynı zamanda tasavvuf literatürünün İngilizce'ye aktarılmasında da önemli katkılar sunmuştur. Arberry, tasavvufu İslam'ın mistik ve evrensel yönü olarak değerlendirmiştir. Bu yaklaşımı doğrultusunda tasavvufun tarihsel gelişimini klasik dönemlendirme çerçevesinde, yani zühd, tasavvuf ve tarikatlar dönemlendirmesiyle ele almıştır. Zühd dönemini bireysel arınma ve zahitlik anlayışıyla özdeşleştiren Arberry, tasavvuf dönemini teorik derinliğin arttığı ve mistik öğretilerin sistemleştirildiği bir evre olarak görmüş; tarikatlar dönemini ise bu öğretilerin kurumsallaşarak geniş kitlelere yayıldığı bir aşama olarak değerlendirmiştir. Arberry, tasavvufun temel iki dayanağının Kur'an ve Sünnet olduğunu vurgulamakla birlikte, zühd döneminden tasavvufa geçiş sürecinde Hristiyanlık ve Neoplatonizm gibi dış etkenlerin etkili olduğunu düşünmektedir. Tasavvuf terminolojisini incelerken daha çok Kuşeyrî'den (ö. 465/1072) hareketle kavramların anlamlarına atıfta bulunmuş, derin analizlere girmemiştir. Arberry'nin öne çıkan görüşlerinden biri de tasavvufun zaman içinde bozulduğunu ve önemini yitirdiğini ileri sürmesidir.
İslam hukuku açısından nüfus planlaması ve doğum kontrolü
Son yüzyılda yaygınlaşan nüfus artışı, devletlerin dini, siyasi, ekonomik ve sosyal özelliklerine bağlı olarak miktarın artırılması, azaltılması veya sürdürülen iyileştirme amacıyla uygulanan politikalardır. Doğum kontrolü ise gebeliği geçici veya kalıcı olarak önlemek için kullanılan yöntem ve yöntemlerin genel adıdır. Doğum kontrolünün temel amacı, artan insan düzeninin belirli bir düzeyde sınırlanmasıdır. Nüfus planlaması ve doğum kontrolünün detaylı bir şekilde ele alındığı bu çalışma giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Giriş kısmında araştırmanın konusu ve amacı, kapsamı, yöntemi ve sınırlılıkları ele alınmıştır. Birinci bölümde nüfus planlaması terimi üzerinde durulmuş tanımı ve tarihçesi anlatılmıştır. İkinci bölümde doğum kontrolü teriminin tanımı, tarihçesi ve geçmişten günümüze uygulanan doğum kontrol yöntemleri üzerinde durulmuştur. Üçüncü bölümde ise doğum kontrolü ve nüfus planlamasının İslam hukuku açısından değerlendirilmesi yapılmış, destekleyenlerin ve karşı çıkanların görüşlerine ve delillerine yer verilmiştir. Yine bu bölümde doğum kontrolü için uygulanan yöntemlerin de İslam Hukuku açısından değerlendirilmesine yer verilmiştir.
İlk dönem tasavvufî kaynaklarda sükût
Bu tez çalışması, sükût kavramının tasavvufî düşünce içerisindeki yerini, anlamını ve özellikle terbiyevî işlevini ele almaktadır. Sükût, sadece konuşmamak, suskunluk değil, nefs terbiyesi, murakabe, edep ve kalbî sükûnet gibi çok katmanlı anlamlar taşımaktadır. Bu bağlamda sükûtun Kur'ân ve sünnetteki temelleriyle birlikte tasavvuf klasiklerindeki anlamı incelenmiş; Semerkandî, Ebû Tâlib El- Mekkî, Kuşeyrî, Hücvîrî ve Gazzâlî gibi sûfîlerin konuya dair değerlendirmelerine yer verilmiştir. Çalışmanın birinci bölümünde sükûtun sözlük ve terim anlamı açıklanmış, Kur'ân-ı Kerîm ve hadislerde sükûtun işaret ettiği anlamlar örneklerle ortaya konmuş, klasik sûfî müelliflerin eserleri esas alınarak sükûtun anlam dünyası, bir hal veya makam olarak ele alınışı ve sûfîlerce nefs terbiyesindeki rolü analiz edilmiştir. İkinci ve son bölümde ise sükûtun tasavvufî terbiye anlayışındaki işlevi ve terbiye sürecindeki yeri değerlendirilmiştir. Sonuç olarak sükût, sûfî terbiyede sadece sessizlik değil, kemale erme yolunda nefsi kontrol altına alma, dilin ve kalbin adabını gözetme anlamında bir eğitim metodudur. Bu yönüyle sükût, sûfî hayatın merkezî unsurlarından biri olarak değerlendirilmiştir.
Zâide b. Kudâme'nin hayatı ve Kitâbu's-Sünen isimli eseri
Hadislerin tedvin ve tasnifinin başladığı dönem olan hicri ikinci asır, hadis tarihi ve hadis edebiyatı açısından önemli bir yere sahiptir. Bu dönemde birçok âlim yetişmiş olup bunların bazısı hadislerin tasnif edilmesine ve rivayet edilmesine katkı sağlamıştır. Etbâu't-tâbiîn döneminin önemli hadisçilerinden birisi olan Zâide b. Kudâme, Kûfe'nin meşhur muhaddisleri ile görüşme imkânı bulmuş ve bu sayede hadislerin sonraki nesillere aktarılmasında döneminin önemli isimlerinden birisi olarak hadis tarihindeki yerini almıştır. Bu çalışmada Zâide'nin hayatı, hadisçi kişiliği araştırılmış olup, hadis tarihindeki yeri incelenmiştir. Onun ilk musannef eserler arasında zikredilebilecek Sünen'i, muhtelif hadis kaynaklarındaki rivayetleri bir araya getirilerek inşa edilmiş, rivayet bilgisinin hangi kanallarla sonraki nesle ulaştığı tespite çalışılmıştır. Onun ilmi kaynağını oluşturan hocalarıyla, rivayet birikimini sonraki nesillere aktaran talebeleri hakkında bilgiler verilmiştir.
İslâm hukukunda intihar, ötanazi ve istişhâd
İslâm hukukunun insan hayatına dair temel ilkelerinin üç önemli kavram etrafında nasıl şekillendiği ve geliştiği incelenmiştir. Bunlar intihar, ötanazi ve istişhâd şeklindedir. Bu kavramlar, hem tarihsel süreçlerde hem de modern dünyada geniş bir tartışma alanı oluşturmuş, dinî, hukukî ve etik açılardan önemli soruları gündeme getirmiştir. Bu kapsamda çalışma, İslâm hukukunun bu konulara yaklaşımını, temel kaynaklar olan Kur'ân ve Sünnet ışığında ele alarak klasik fıkıh doktrinleri ve çağdaş yorumlarla birlikte ayrıntılı bir analiz sunmayı hedeflemiştir. İslâm hukuku çerçevesinde intihar, yalnızca bir bireyin kendi hayatını sonlandırması değil, aynı zamanda toplum düzenine ve kolektif sorumluluğa karşı bir suç olarak kabul edilmiştir. Çalışmada İslâm'ın hayatı kutsal kabul etmesi ve her canın Allah'a (c.c.) ait olduğu anlayışı üzerine inşa edilen bir yaklaşım sergilenmiştir. Bununla beraber ötanazi meselesi, özellikle tıbbi etik, hukuki sorumluluklar ve insan hakları açısından önemli bir tartışma konusudur. Bu kapsamda çalışmada ötanazinin İslâm hukukundaki yeri, hayatın dokunulmazlığı ilkesiyle nasıl örtüştüğü incelenmiştir. Aynı zamanda modern tıbbi uygulamalarda ötanaziye dair yapılan tartışmalar, İslâm hukukunun perspektifiyle nasıl uyumlu ya da uyumsuz olduğuna dair yorumlar geliştirilmiştir. İstişhâd, özellikle modern dönemde savaş, direniş ve dini motivasyonlarla yapılan eylemlerle ilişkilendirilmiştir. İslâm hukukunun bu kavrama yaklaşımı, yalnızca savaş hukukunun sınırlarını belirlemekle kalmamış, aynı zamanda İslâm'ın barış ve şiddetle ilgili temel öğretilerini de yansıtmaktadır. İstişhâdın meşruiyeti, yalnızca savunma savaşları ve zulme karşı direnişle sınırlı olmalıdır. Tüm bunlarla beraber bu çalışma, bu konulara dair İslâm hukukunun öngördüğü temel ilkeleri, kuralları ve yorumları ortaya koyarak bu meselelerin günümüz dünyasında nasıl daha sağlıklı bir şekilde ele alınabileceğine dair öneriler sunmuştur. Anahtar Kelimeler: İslâm, Hukuk, İntihar, Ötanazi, İstişhâd
Kur'ân-ı Kerîm'de iman kavramının anlam boyutu ve imanı korumanın önemi
Bu çalışmada "iman" kavramı, klasik sözlük literatürü, temel tefsir kaynakları ve âyet-i kerîmelerin bağlamına dayalı analizler doğrultusunda çok yönlü biçimde ele alınmıştır. Kur'ân-ı Kerîm'deki kullanımı, anlam katmanları ve tefsirlerdeki farklı yorumlar üzerinden iman anlayışının teorik temelleri sistemli biçimde ortaya konmuştur. Bu bağlamda iman, sadece kalbî bir tasdik değil; aynı zamanda hem güven veren hem de güven duyan bir kimseyi ifade eden yönüyle, bireysel sorumlulukları kuşatan, ahlaki bir duruş inşa eden ve toplumsal yönelimlere şekil veren kapsamlı bir inanç bilinci olarak değerlendirilmiştir. Çalışmanın özgün yönü, iman kavramının muhafazası meselesine odaklanmasıdır. Bu çerçevede iman, Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan ilkeler doğrultusunda bağlamsal olarak incelenmiş; onun nasıl korunabileceğine dair hem teorik hem pratik bir bakış açısı geliştirilmeye çalışılmıştır. Ayrıca modern dönemde imanî duyarlılığın zayıflamasına yol açan etkenlere de temas edilerek, kavramın çağdaş bağlamda korunmasına yönelik değerlendirmelere yer verilmiştir. Böylece çalışma, imanın sürekliliğini sağlamaya yönelik farkındalık oluşturarak, İslâmî düşünce literatürüne mütevazı bir katkı sunmayı hedeflemektedir.
Mâverdî ve Gazzâlî 'nin imâmet anlayışı
ÖZET İnsanları yönetme sanatı olarak tanımlanabilecek olan siyaset, insan ve toplum hayatının merkezinde yer alan bir olgudur. İslâm toplumunda da ilk dönemlerden itibaren siyaset önemli bir yer işgal etmiş ve gerek kelâm gerekse fıkıh alanlarında Müslüman ilim adamlarının devlet başkanlığı(imâmet/hilâfet) konusunda fikirler ortaya koyduğu bir olgu olmuştur. Mâverdî ve Gazzâlî de İslâm dünyasının yetiştirmiş olduğu iki önemli düşünür olup, genelde siyaset üzerine özelde imâmete ilişkin yazdıkları eser ve ileri sürüdükleri düşüncelerle yaşadıkları dönem ile sonraki dönemleri etkilemiş isimlerdir. Mâverdî 11. asrın ilk yarısında yaşamış önemli bir Şafii fakihi olup, öncesinde kısmen bir Kelâm meselesi olarak ele alınmış "Siyaset Teorisi ve Devlet İdaresi"ni, ilk defa İslâm tarihinde "El-Ahkâmü's-Sultâniyye" adlı meşhur eserinde müstakil ve sistemli olarak ele almıştır. Geçmiş ve günümüz toplumunun en temel problemlerinden biri olan siyaset üzerine, devlet kademelerindeki görevi dolayısıyla yaşadığı tecrübeleri de dikkate alarak değerlendirmelerde bulunan Mâverdî, özellikle kamu hukuku alanında günümüz devletlerinin kurumlaşmasını da etkilemiştir. Gazzâlî dönemindeki siyasî problemleri göz ardı etmeden siyasetin yaşanan/mevcut durumuyla ilgilenmiştir. Gazzâlî, ayrıca Batınîlik gibi İslâm toplumuna zarar veren ve bölücü faaliyetlerde bulunun hareketle, ilmi/fikri mücadele etmiş din-siyaset ve akîde noktasında Ehl-i Sünnet düşüncesinin savunucusu olmuş, aynı zamanda Müslümanların birliğini sağlama gayretinde olmuştur. Çalışmamızda Sünnî geleneğin etkin iki şahsiyeti; Mâverdî ve Gazzâlî'nin imâmet görüşleri, hayatı, ilmî kişiliği ve eserleri, ele alınmıştır. Aynı zamanda düşünce/fikir olarak beslendikleri ve etkilendikleri ilmi gelenekten bahsedilmiş, imâmet/hilâfet konusunda meşhur fırkaların görüşleri üzerinde durulmuştur. Anahtar Kelimeler: Mâverdî, Gazzâlî, imâmet, hilâfet, devlet başkanı, siyaset
Kelâmî epistemoloji açısından İslam'ın olumuz imajının değerlendirilmesi
Bu çalışma, İslam'ın günümüzdeki olumsuz imajının sadece dışsal etkenlerle değil, aynı zamanda Müslüman toplumların içinden kaynaklanan yanlış temsil biçimleriyle de şekillendiğini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Medya ve siyasi söylemler dışarıda bırakılarak, Müslümanların, dînî cehalet, kültürel sapmalar, hurafeler, batıl inançlar ve kadınlara yönelik ayrımcılık gibi uygulamalarla İslam'ı özünden uzak bir şekilde temsil ettikleri vurgulanmaktadır. Kur'ân ve Sünnet'in sunduğu evrensel değerler (adalet, merhamet, eşitlik, ahlak) ile bu yanlış uygulamalar arasındaki derin çelişki, İslam'ın dış dünyada yanlış algılanmasına, çeşitli inanç problemlerinin ve İslamofobinin güçlenmesine yol açmaktadır. Kadınlara yönelik ayrımcılığın, batıl uygulamaların ve şekilci din anlayışının dinî meşrûiyetle sunulması, hem içeride bireylerin dine yabancılaşmasına hem de dışarıda İslam'ın baskıcı ve çağ dışı bir sistem gibi algılanmasına neden olmaktadır. Çalışmada, bu olumsuz temsilleri aşmak için sahih kaynaklara dönüş, hurafelerle mücadele, eleştirel dinî eğitim ve ahlaka dayalı bir temsil anlayışının gerekliliği vurgulanmaktadır. İslam'ın özüne uygun ve bilinçli bir temsilin, hem iç barışı sağlayacağı, hem güncel inanç problemleri ile hem de İslamofobiyle mücadelede en güçlü araç olacağı ifade edilmektedir.
Fıtrat-kader ikileminde bezm-i elest
"Fıtrat Kader İkileminde Bezm-i Elest" adını taşıyan araştırmamız bir giriş ve iki bölümden oluşmakta olup girişte konunun kapsamına, amacına, yöntemine ve kaynaklarına dair bilgi verdik. Birinci bölümde meselenin kavramsal çerçevesini ele aldık, "mîsâk, ahid, fıtrat, kâlû belâ" terimlerinin lügavi ve terim anlamlarını verdik. "İslâmî literatürde mîsâk" başlığını taşıyan ikinci bölümde ise tefsir, hadis, kelam, tasavvuf ve felsefe disiplinlerinin konuya yaklaşımını ele aldık. Her ilim dalı içinde önemli bir yerde durmakta olan mîsâk meselesi yanıtlanması gereken birçok soruyu içinde barındırmaktadır. Biz de meseleyi daha net anlayabilmek için interdisipliner bir çalışma yapmayı tercih ettik. Sonuç ve değerlendirme kısmında ise araştırmamız neticesinde ulaştığımız sonuç ve görüşleri ifade etmeye çalıştık. Anahtar Sözcükler: Fıtrat, Kader, Bezm-i Elest, Mîsâk, Kâlû Belâ.
Ehl-i hadîs-Mu'tezile tartışmalarında kullanılan tenkit kavramları ve delâletleri
Bu çalışma Ehl-i hadîs ekolü ile Mu'tezile mezhebinin genel tartışma konularını ve bu tartışmalarda birbirleri için kullandıkları tenkit kavramlarını tespit etmeyi amaçlamaktadır. Çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Ehl-i hadîs-Mu'tezile tartışmaları, her iki tarafa da mensup âlimlerin görüşlerinden yola çıkılarak ana hatlarıyla ele alınmıştır. Bu bölümde iki taraf arasında yaşanan itikâdî tartışmalar ve hadîs alanındaki tartışmalar değerlendirilmektedir. İkinci bölüm ise bu tartışmalarda kullanılan tenkit kavramlarına ayrılmıştır. Her iki tarafın da birbirlerini niteledikleri kavramlar çok kullanılandan az kullanılana doğru sıralanmış, bu kavramların kullanımlarına dair örnekler verilmiştir. Bu tarafların dışında kalan müelliflerin, her iki taraf hakkında kullandıkları kavramlar da ayrıca aktarılmıştır. Anahtar Kelimeler: Ehl-i hadîs, Mu'tezile, isimlendirme, tenkit kavramları.
Fahreddin er-Râzî'de ilâhî sözün delâleti ve tevili
Bu tezde İmam Fahreddin er-Râzî'nin (ö. 606/1210) ilâhî sözün delâleti ve tevilinde nasıl bir yöntem izlediği araştırılmaktadır. Başta tefsir olmak üzere birçok ilmi ilgilendiren ilâhî sözün delâleti meselesi, Müslümanların ihtilaf ettiği en mühim meselelerden biridir. Lafzî delillerin zannîlliği, muhkem-müteşabih ayrımı ve akıl-nakil ilişkisi gibi tartışmalı konularla da ilintili olan ilâhî sözün delâleti ve tevili meselesinde, Râzî'nin sonrakilerce kendisine olumlu veya olumsuz pek çok atıf yapılmasına sebep olan görüşler beyan etmesi, onun bu meselede durduğu noktayı açığa çıkarmayı önemli hale getirmektedir. Bu amaçla Râzî'nin yol haritası izlenerek çeşitli alanlardaki eserlerinden istifade etmek suretiyle birinci bölümde ona göre mutlak olarak sözün mahiyeti ve delâleti incelenmiş, ikinci bölümde ise ilâhi sözün delâleti ve tevili ele alınmıştır. Birinci bölüm içerisinde vaz' teorisine, lafzî-nefsî söz ayrımına, dilsel delâletin imkânı ve mahiyeti meselelerine, ikinci bölüm içerisinde muhkem-müteşabih ayrımına, Râzî'nin tevil yöntemine ve Mefâtîh esas alınarak ru'yetullah ve kulların fiilleri meseleleriyle ilgili seçilen bazı ayetlerin tevillerine yer verilmiştir. Araştırmada Râzî'nin biçim açısından Mu'tezile'ye benzer bir tevil yöntemi izlemekle birlikte Eş'ariyye'nin ilkelerine bağlılığını sürdürdüğü neticesine ulaşılmıştır.
Dâvûdî'nin (V. 402/1011) Kitâbü'l-Emvâl'i çerçevesinde kamu maliyesi
Bu çalışma, İslam hukuk literatürünün önemli bir kısmını teşkil eden harâc ve emvâl kitaplarının klasik dönemde iyi bir örneği sayılan Ebû Ca'fer Ahmed b. Nasr ed-Dâvûdî'ye ait Kitâbü'l-Emvâl'i esas alarak, kamu maliyesinin belli başlı konularını incelemeyi ve bu konularda zaman içerisinde meydana gelen görüş farklılıklarını izlemeyi hedeflemektedir.
Mütekaddimîn dönemi Eş'arî kelâmında beşerî duyguların Allah'a nisbeti meselesi
Bu tez, sevgi, öfke, hoşnutluk, gücenme, acıma gibi beşerî duyguların Allah'a nisbeti –yani antropopatizm– meselesini mütekaddimîn dönemi Eş'arî kelâmını merkeze alarak incelemektedir. İslâm inanç esaslarına yönelik mâkul açıklamalar sunma işlevini üstlenen kelâm ilmi –ve kelâmın da bilhassa ilâhiyât sahası– Allah'ın insanlar gibi birtakım duygulanımlara sahip olup olmadığını ve bu hususun ilâhî aşkınlık çerçevesinde nasıl açıklanacağı sorularıyla ilâhî sıfatlar konusu çerçevesinde ilgilenmektedir. Kur'ân ve hadislerden oluşan dinî metinlerde Allah'ın birtakım beşerî duygulara sahip olduğu çağrışımını yapan ifadelere rastlanması bu meselenin kelâm ilmi açısından hem yorumsal hem de teolojik boyutlar taşıdığını göstermektedir. Dolayısıyla bu çalışma bir taraftan söz konusu dinî metinlerin farklı kelâmî yaklaşımlar içerisinde nasıl anlaşıldığı ve yorumlandığı sorusuyla ilgilenmekte, diğer taraftan beşerî duyguların ilâhî sıfatlar sistemi içerisinde konumlandığı yeri tespit etmektedir. Bu soruların ilki bağlamında tez, dinî metinlerdeki beşerî çağrışımların yorumlanması ve ilâhî sıfatların mahiyetlerinin açıklanması hususunda teşbîh, ta'tîl ve tenzîh yaklaşımlarını ve dayandıkları argümanları ele almaktadır. Beşerî duyguların ilâhî sıfatlarla ilişkisi söz konusu olduğundaysa Allah'ın irade sıfatı ve yaratma fiilinin âlem içerisindeki tezâhürü konuları öne çıkmaktadır. Tarihî bağlam itibariyle tez, teşekkül öncesi dönemden itibaren Eş'arî kelâm mezhebinin temsilcilerinin konu ile alakalı görüşleri bu arkaplan ışığında incelemektedir. Buna göre mezhebin kurucu ismi Ebu'l-Ḥasan el-Eş'arî, kendisinden önceki tartışmaları göz önünde bulundururarak kendi yaklaşımını ortaya koymuş ve duygusal durumları Allah'ın iradesine irca etmiştir. Eş'arî sonrasında onun kelâmî çizgisini takip eden kelâmcılar esasta aynı yaklaşımı benimsemişler ancak detaylarda ve üslupta birtakım farklılıklar sergilemişlerdir. Eş'arîlik içerisindeki baskın görüş sevgi, öfke, acıma, gücenme gibi duygusal durumların ezelî iradeye irca edilmesi iken bazı kelâmcılar bunları ilâhî fiillere irca etmeye yönelmişlerdir. İmâmu'l-Ḥarameyn el-Cüveynî, ilâhî aşkınlığı muhafaza etmek maksadıyla Allah'ın sevgisinin iradeye indirgenmesine ilâveten insanın Allah'a yönelik sevgisinin de hakikî anlamda anlaşılamayacağı kanaatindedir. Nihayet Gazzâlî bu aşırı tutumdan uzak durmakta ve tasavvufî yöneliminin de etkisiyle kulun Allah'a yönelik sevgisinin mecazî değil hakikî olduğunu düşünmektedir. Böylece bir taraftan Allah'ın kula yönelik sevgisi ilâhî iradeyle açıklanmakta, kulun Rabbine yönelik sevgisi söz konusu olduğundaysa samimi bir dindarın manevî hâli göz önünde bulundurulmaktadır.
Mevkuf hadisin Merfû rivâyet edilmesi ile ilgili Müslim'e yöneltilen eleştiriler (Tetebbuʿ özelinde)
Dârekutnî Tetebbuʿ adlı eserinde Müslim'in Sahîh'ini illetli hadisler içerdiği gerekçesiyle eleştirmiştir. Dârekutnî'nin eleştirilerinin çoğu hadislerin senedlerine yöneliktir. Bu çalışma en çok karşılaşılan illet nedenlerinden biri olan mevkuf hadisin merfû olarak rivâyet edilmesi ile ilgili Tetebbuʿda Müslim'e yöneltilen eleştirileri ele almıştır. Öncelikle Dârekutnî'nin Tetebbuʿdaki genel yöntemi ortaya konulmaya çalışılmıştır. Daha sonra onun hem merfû hem de mevkuf olarak rivâyet edilen hadisler arasında tercih metodu tespit edilmiştir. Son olarak da söz konusu eleştirilerin Müslim'in kitabınının sahihliğine zarar verebilecek nitelikte olup olmadığı değerlendirilmiştir.
Tecrîdü'l-itikâd şârihlerinde imâmet: İsfahânî ve Ali Kuşçu örneği
Klasik dönemde yazılmış birçok kelâm kitabında yer alan imâmet meselesi, kelâm-siyaset ilişkisini tespit noktasında önemli bilgiler içermektedir. Hz. Peygamber'in vefatının ardından İslâm devletinin yöneticisinin seçimi hususunda ilk halifelerden başlayan sürecin teolojik mahiyeti hakkında mezhepler farklı görüşler ileri sürmüştür. Şiî-İmâmî anlayış, insanlara bırakılan bu alanı "nas"lar ile düzenlemeye çalışmış ve bu husustaki görüşlerini temellendirmek için salah-aslah, lütuf gibi birtakım Mu'tezile kökenli teorilere başvurmuştur. Şiîlerin bu yaklaşımı, Ebü'l-Hasan el-Eş'arî'den (ö. 324/935-36) itibaren Sünnî kelâm eserlerinin sonuna imâmet bölümü eklenmesini beraberinde getirmiştir. İlgili bölümde nas iddiasında bulunan Şiî anlayış eleştirilerek temelde fıkhî bir mesele olan imâmetin, kelâmî yönü ortaya konulmaya çalışılmıştır. Müteahhir dönem kelâm âlimi Nasîrüddîn et-Tûsî (ö. 672/1274) de Şiî-İmâmî imâmet teorisini benimsemiş ve yazdığı Tecrîd'ül-i'tikâd adlı kitabının imâmet bölümünü bu teori doğrultusunda şekillendirmiştir. Hz. Ali ve evlâdından onbir kişinin seçilmiş imâm olduğunu ispatlamak ve ilk halifelerin Hz. Ali'nin hakkını gaspettikleri iddiasını desteklemek yönünde birtakım görüş ve ithamları içeren Tecrîd'in beşinci bölümü olan "imâmet", bilimsel kimliğinin getirdiği saygınlık sebebiyle Tûsî'ye yakıştırılamamış ve kimileri tarafından, öğrencisi İbnü'l-Mutahhar el-Hillî'ye (ö. 726/1325) nisbet edilmiştir. Ebü's-Senâ el-İsfahânî (ö. 749/1349) ve Ali Kuşçu (ö. 879/1474), Tecrîd'e şerh yazarak imâmet bölümünde ana metin yazarını dikkatli bir eleştiriye tabi tutmuşlardır. Bu tez çalışmasında Sünnî âlimlerin, şerh telif etme sebeplerinden biri olan "Tecrîd'in imâmet bölümündeki iddialar", İsfahânî ve Kuşçu şerhleri bağlamında incelenmiş ve ilgili metinlere yansıyan Şiî-Sünnî tartışmasında tarafların argümanlarının tahlil edilmesi hedeflenmiştir.
Celâleddîn Devvânî'de isbât-ı vâcib tartışmaları: Teselsülün iptali örneği
Düşünce tarihindeki en önemli konulardan biri, "kendi zâtı ile kaim ve her şeyden müstağnî olan zorunlu varlığı" delillendirmek mânasına gelen "isbât-ı vâcib" tartışmalarıdır. Nazarî düşünce geleneğinde oldukça büyük bir öneme sahip olan isbât-ı vâcib konusu, güncel kelâm ve felsefe tartışmaları arasında da ilk sırada yer almaktadır. Özellikle müteahhir dönem âlimleri tarafından detaylı bir şekilde ele alınan bu konuda, çoğunluğu spekülatif ve polemik metinlerden oluşan oldukça zengin bir literatür bulunmaktadır. Söz konusu literatür incelendiğinde, "imkân" ve "hudûs" delillerinin ön plana çıktığı görülmektedir. Bu deliller, biçim ve muhteva açısından birtakım farklılıklar içerse de, "teselsül" problemine karşı aynı eğilimi göstermektedir. Dolayısıyla "teselsül" problemi de en az isbât-ı vâcib konusu kadar önemli ve onun kadar güncel bir yapıya sahiptir. Geç dönem Eş'ârî bilginlerinden Celâleddîn ed-Devvânî (ö. 908/1502), isbât-ı vâcib konusunu, tevarüs ettiği eklektik kelâm geleneği doğrultusunda çözümlemeci bir yaklaşımla ele almış ve bu konuya dair kendisinden önceki âlimlerin farkına varamadığı birtakım hususlara dikkat çekmiştir. Özellikle teselsül konusunu ve imkân delilinin farklı versiyonlarını geniş bir şekilde analiz eden Devvânî, bu iki konuda diğer İslâm bilginleri ile diyalektik bir ilişki içerisine girmiştir. Bu bağlamda düşünür, tatbîk delilini diğer delillere nispeten daha geniş bir şekilde ele almış ve söz konusu delilin sonsuzluk tartışmalarındaki önemine vurgu yapmıştır. Devvânî, sonsuzluk probleminin isbât-ı vâcib konusundaki yeri hususunda ise hayatının değişik dönemlerinde iki farklı yaklaşım sergilemiştir. Bu çalışma, "isbât-ı vâcib" konusu ve "teselsül" problemi özelinde Devvânî'nin entelektüel eğilimlerini inceleyerek onun düşünce yapısının fikrî uzantılarını bütün yönleri ile ele almaya çalışacaktır.
Fahreddin er-Râzî'nin i'câz ve tefsir anlayışında nazım
Kur'an'ın i'cazını açıklamak üzere geliştirilen nazım nazariyesi, en verimli uygulamasını tefsir literatüründe bulmuş ve kendisinden sonraki dil, belagat ve tefsir çalışmalarına yön vermiştir. Bu tezde, nazariyenin seyri açısından önemli bir noktada duran Fahreddin er-Razi'nin (ö. 606/1210) nazım anlayışı, onun tefsir, i'caz ve belagat alanındaki düşünceleri çerçevesinde ele alınmaktadır. Nazım kavramının Razi'den önceki seyrinin incelendiği birinci bölümde, kavramın bir nazariye ölçeğinde ilk defa Abdülkahir el-Cürcani (ö. 471/1078) tarafından ele alındığı, Cürcani ile Razi arasındaki süreçte nazariyenin belagat ve i'caz literatüründe ciddi bir karşılık bulmadığı, onu ilk defa Razi'nin farklı alanlarda yazdığı eserlerde hem nazari hem uygulama düzeyinde yeniden gündeme getirdiği gösterilmektedir. Tezin ana kısmını oluşturan ikinci bölümde ise Razi'nin nazım kavramını söz konusu ettiği üç eseri tarihsel sırasıyla incelenmektedir. Bu minvalde, Nihayetü'l-icaz'da Cürcani'nin nazım anlayışına yönelik önemli müdahaleler, Nihayetü'l-ukul'de kavramın yeniden tanımlanması, Mefatihü'l-gayb'da ise çok anlamlı olarak kullanılması ortaya konulmaktadır. Çalışmada, Cürcani tarafından Kur'an'ın her bir suresindeki i'cazı açıklamak üzere ortaya konan nazım nazariyesinin, Razi tarafından temel meseleleri ve kavramsal vurguları bir yana konularak araçsal şekilde üstlenildiği sonucuna ulaşılmıştır.
Rical kaynağı olarak şehir tarihleri (Hicri ilk dört asır)
Hicri üçüncü asrın ortalarında telif edilmeye başlanan şehir tarihleri, telif edildikleri dönemde başvurulan önemli kaynaklar arasında yer almaktadır. Eserleri telif eden kişilerin yaşadıkları yeri bir başkasından daha iyi bilmeleri onlarla aynı yerde yaşamış veya orayı ziyaret etmiş kişiler hakkında daha ayrıntılı bilgi vermelerini mümkün kılmıştır. Eserlerde, diğer ricâl eserlerine nazaran daha az ricâl tenkidine dair ifadeler kullanmaları onların aslında bu isimleri kayıt altına alıp ve bu kişilerin sadece kim olduklarına dair bilgiler vermeyi amaçladıklarını söylemeyi mümkün kılmaktadır. Bu çalışmada şehir tarihi müelliflerinin eserleri hakkında genel olarak bilgi sunulacak ve onların eserlerinde kullandıları ricâl değerlendirmelerine yer verilerek eserlerde kullanılan ricâl değerlendirmeri açısından bir oran yakalanmaya çalışılacaktır.