Dicle University
Anabilim Dalı

Radyoloji Anabilim Dalı

Dicle University

294

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gadolinyum bazlı kontrast maddelerle çok sayıda beyin MRG çekimi yapılmış olan hastalarda beyinde bazal ganglionlarda sinyal intensite değişikliklerinin saptanması

Amaç: Bu çalışmanın amacı, kontrastsız T1 ağırlıklı MRG'de nucleus dentatus ve globus pallidusta görülen yüksek sinyal intensitesi ile daha önceki gadolinyum bazlı kontrast ajan uygulamaları arasında herhangi bir korelasyon olup olmadığının araştırılmasıdır. Araç ve Gereçler: Çalışmamız fakültemizin etik kurulu tarafından yazılı bilgilendirilmiş onamın gerekli olmadığı belirtilerek onaylandı. Kesitsel analiz yapılabilmesi için birbirini izleyen beyin MR'ı çekilmiş 21 kişilik multiple skleroz hastasından oluşan bir grup belirlendi. Hastaların hepsi en az 4 kez kontrastlı beyin MR'ı çekilmişti. Kontrastsız T1 ağırlıklı görüntülerde nucleus dentatusun, ponsun, globus pallidusun ve talamusun ortalama sinyal değerleri ölçüldü. Nucleus dentatustaki sinyal değerinin ponstaki sinyal değerine bölünmesiyle nucleus dentatus-pons sinyal oranı, globus palliduski SI değerinin talamustaki SI değerine bölünmesiyle globus pallidus-talamus sinyal oranı hesaplandı. Gadolinyum bazlı kontrast madde uygulamaları ile nucleus dentatus-pons SI oranı ve globus pallidus-talamus sinyal oranı arasında herhangi bir ilişki varlığını tespit edebilmek için tekrarlı ölçümlerde ANOVA analizi, hasta grubuna uygulandı. Bulgular: Nucleus dentatus-pons sinyaloranındaki artış ile tekrarlayan sayıda gadolinyum bazlı kontrast madde uygulamaları anlamlı korelasyon gösterdi (P < .001; F değeri 56.45, Partial Eta Square değeri 0.738 ). Globus pallidus-talamus sinyal oranındaki artış ile tekrarlayan sayıda gadolinyum bazlı kontrast madde uygulamalarının sayısı birbirleriyle anlamlı korelasyon gösterdi (P < .001; F değeri 98.96, Partial Eta Square değeri 0.832). Kontrastlı MR incelemeleri yapılmış olan hastalardaki nucleus dentatus-pons ve globus pallidus-talamustaki sinyal intensite oranları, son incelemelerde ilk incelemelere göre anlamlı derecede büyüktür (her ikisi için P <.001). Kısıtlılıklar: Nucleus dentatustaki ve globus pallidustaki görüntülerden elde edilen bulguların patolojik korelasyonu sağlanamamıştır. Nucleus dentatusun ve globus pallidusun kontrastsız T1 ağırlıklı görüntülerde hiperintensite gösterebileceğini tespit ettik, bununla birlikte diğer nükleusların görünümü belirsizdir. Nucleus dentatus ve globus pallidus ile klinik bozukluklar arasındaki olası korelasyonlar incelenmedi. Çalışma aynı zamanda 1.5 T MR görüntüleri üzerinden yapıldı. İleri karşılaştırmalı çalışmalar ile nucleus dentatus ve globus pallidusun 3.0 T ve 1.5 T MR'da çekilen T1 ağırlıklı görüntüleri arasında fark olup olmadığı araştırılabilinir. Sonuç: Kontrastsız T1 ağırlıklı MR görüntülerinde, nucleus dentatus ve globus pallidusta görülen yüksek sinyal değerleri, daha önceki gadolinyum bazlı kontrast madde uygulamalarının bir sonucu olabilir. Anahtar kelimeler: Gadolinyum, Hiperintensitesi, Bazal çekirdekler, Manyetik Rezonans, Multiple skleroz.

Bazal gangliaGadolinyumKontrast maddeler+3
Yasin Ertuğ Çekdemir
Dokuz Eylül University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Schmorl nodülü olan hastalarda kemik mineral yoğunluğu daha düşük müdür?

AMAÇ: Bu çalışmanın amacı SN gelişimi ile vertebral kolon kemik yoğunluğu arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır. GEREÇ VE YÖNTEM: Hastanemiz radyolojik görüntüleme arşivi retrospektif olarak taranarak 2011-2015 yılları arasında 64 kanallı ve 16 kanallı çok kesitli bilgisayarlı tomografi (ÇKBT) cihazı (Brilliance, Philips Medical Systems) ile torakolomber vertebral kolona yönelik elde olunmuş BT incelemeleri veya torakal ve lomber vertebraları içeren torako-abdominal BT incelemeleri değerlendirilmiştir. Torakolomber vertebrasında schmorl nodülü bulunan 40 yaş altı 74 hasta ve yaş ve cinsiyet bakımından eşleşmiş 38 sağlıklı kontrol olgusu çalışmaya dahil edilmiştir. BULGULAR: Çalışmamızdaki 74 hastadan 14'ü kadın, 60'ı erkekti. Kontrol grubunun 8'i kadın, 30' u erkekti. Hasta grubunun yaş ortalaması 24.3, kontrol grubunun yaş ortalaması 25.0 bulunmuştur. Her iki grup arasında yaş ve cinsiyet dağılımı açısından anlamlı fark saptanmamıştır (p=0.438). Hasta grubunun ortalama KMY değeri 131.6 g/cm3, kontrol grubunun ortalama KMY değeri 140.7 g/cm3 ölçülmüş olup iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0.03). Her bir hastadaki toplam SN sayısı ile ortalama KMY değerleri arasında istatistiksel ilişki saptanmamıştır (p=0.156). SONUÇ: SN patogenezini anlatan pek çok teori öne sürülmüştür. Osteoporotik hastalarda minör travmalar ile end platodaki mikrofraktürler ve zayıflık nedeniyle SN oluşabildiği bildirilmiştir. Ancak literatürde genç hastalarda SN gelişimi ile kemik mineral yoğunluğu arasındaki ilişkiyi inceleyen bir çalışma bulunmamaktadır. Bizim çalışmamızda torakolomber vertebrasında SN bulunan 40 yaş altı hastaların kemik mineral yoğunluğunun kontrol grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı derecede düşük olduğu gösterilmiştir. Genç hastalarda SN gelişimi ile kemik mineral yoğunluğu arasındaki ilişkisini inceleyen, daha fazla sayıda olgu içeren daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.

Kemik dansitesiKemik hastalıklarıManyetik rezonans görüntüleme+2
Özlem Güngör
Dokuz Eylül University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Medtronics endurant endovasküler stent greft kullanılarak abdominal aort anevrizması onarımı yapılan hastalarda cihaza ait IFU kriterleri ölçütünde tedavi etkinliğinin değerlendirilmesi

Amaç ve Hipotez: Endovasküler anevrizmal onarım (EVAR) günümüzde Abdominal aort anevrizması (AAA) tedavisinde en sık tercih edilen yaklaşımdır. EVAR işleminde kullanılan stent greftlerin lisanslama aşamasında uygun oldukları anatomik sınırların belirlendiği, ingilizce indications for use (IFU) olarak adlandırılan kriterler mevcuttur. Ancak günümüzde pratik uygulamada bu kriterlerin dışında anatomiye sahip olmakla birlikte endovasküler stent greft onarımı yapılan büyük bir hasta grubu mevcuttur. EVAR uygulanan hastalarının IFU kriterleri dışında veya diğer zorlayıcı anatomik durumlarda tedavi etkinliğinin değerlendirildiği pek çok çalışma mevcuttur. Çalışmamızda Medtronics Endurant endovasküler stent greft kullanılarak tedavi edilmiş hastalar cihaza ait IFU kriterlerine uygunluklarına göre, ve seçilmiş anatomik kriterlere dayanarak gruplandırılmış ve hastaların tedavi etkinlikleri değerlendirilmiştir. Yöntem: 2009-2015 yılları arasında Endurant stent greftle EVAR işlemi yapılan hastalar içerisinde hastane veritabanında takip radyolojik görüntüleri bulunan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir (50 hasta). Hastalar IFU kriterlerine göre (IFU dışı ve IFU içi hastalar olarak) gruplandırılmıştır, IFU kriterleri dışında IFU kriterlerini oluşturan 1-aortik boyun uzunluğu, 2-zor boyun anatomisi (hostile neck anatomy), 3-IFU dışı iliak anatomi (>25mm), 4-İliak fiksasyon uzunluğu (<15mm), ve hastanın tedavi etkinliğini değiştirebileceği öngörülen 5-İliak çap (>20mm) 6-Anevrizmal kese çapı (>7cm), 7- Aortik boyunda trombüs ve kalsifikasyon görülme oranına göre gruplandırmalar yapılmış ve bu gruplar arasında tedavi etkinliği değerlendirilmiştir. Tedavi etkinliğini değerlendirmek amacıyla hastaların 1-Primer operasyonda kullanılan parça sayısı 2-Takiplerinde tip 1-3 endoleak görülme oranı, 3-Takip görüntülemede 5mm'nin üzerinde anevrizmal çap artış görülme oranı, 4-Takip görüntülemede 2mm'nin üzerinde iliak çap artış görülme oranı, 5-Takipler sırasında ek girişim ihtiyacı not edilerek gruplar arası istatistiksel farklılıklar gözlenmiştir. Bulgular: Takip grubundaki hastaların %48'i (24 hasta) IFU içi, %52'si (26 hasta) IFU dışı anatomiye sahipti. IFU dışı grupta primer operasyon sırasında kullanılan stent greft parça sayısı istatistiksel anlamlı olarak fazla görüldü (p=0,02). Tip 1-3 endoleak geliştirme, aortik çap artışı görülme ve ek girişim ihtiyacı görülme oranlarında istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı (p değerleri sırasıyla 0,351; 0,669; 1). Oluşturulan diğer anatomik kriterler değerlendirildiğinde IFU kriterlerine göre zor aortik boyuna (hostile neck), proksimal aortik boyunda trombüs bulunan, kısa proksimal fiksasyon uzunluğuna (<10mm) ve IFU dışı iliak anatomiye (8-25mm) sahip hasta gruplarında tedavi etkinliğinde anlamlı farklılık mevcut değildi. İliak fiksasyon uzunluğu 15mm'nin altında olan hastalarda tip1-3 endoleak görülme ve ek girişim ihtiyacı oranları istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p değerleri sırasıyla 0,002 ve 0,008). Anevrizmal maksimum çapı 7cm'i aşan hastalarda ek girişim oranları istatistiksel olarak anlamlı yüksek izlendi (p=0,035) Sonuç: Çalışmamızda IFU kriterlerinin dışarısında kalan hastaların tedavi etkinliğinin IFU içi grup ile benzer sonuçlar verdiğini izlendi. IFU dışarısında kalan hasta grubunda kullanılan parça sayısının istatistiksel olarak fazla olduğu gözlemlendi. Bu durum operasyon maliyetine etki eden bir faktör olarak değerlendirilebilir. IFU kriterlerini oluşturan anatomik kriterler içerisinde, distal fiksasyon uzunluğunun hastaların uzun dönemde tip 1-3 endoleak ve ek girişim görülme oranlarında istatistiksel farklılık oluşturduğu izlenmiştir. Distal fiksasyon uzunluğu araştırmamızda tedavi etkinliğinde istatistiksel farklılık oluşturan en güçlü faktör olarak saptanmıştır. Konu üzerine bilimsel literatürde bulunan üç araştırmada da benzer bulgular izlenmesinden yola çıkarak bu konuda daha geniş kapsamlı araştırmaların yapılmasını önermekteyiz.

AnevrizmaAortAort anevrizmaları+5
Necati Baturalp Güner
Bingol University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Düşük ve yüksek derece glial tümörlerde MR spektroskopide kreatin değişikliklerinin araştırılması

Amaç: Çalışmamızda glial tümörü olan hastaların single voksel (SV) ve multi voksel (MV) MRS incelemesinde Cr miktarında değişiklik olup olmadığını ve eğer değişiklik varsa bu değişikliğin tümör derecesini belirlemedeki etkinliğini ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmada Temmuz 2010 – Aralık 2015 yılları arasında patolojik olarak glial tümör tanısı alan 32 hastanın MRS görüntüleri geriye dönük olarak incelenmiştir. Toplam 32 hastanın 20'sine tümörden ve kontrol amaçlı karşı hemisfer simetrik sağlıklı beyin parankiminden (SV) ve aynı şekilde diğer 20 hastaya (8'i SV ile ortak) da (MV) incelemesi yapılmıştır. SV incelemede tümörde ölçülen Cr(a), Cr(h), (Cho+Cr)/NAA ve Cho/NAA, MV incelemede ise tümör dokusunda en yüksek ve en düşük "Cr(h)" değerinin ölçüldüğü iki voksel seçilmiş ve seçilen bu voksellerdeki Cr(h) ve Cho/NAA değerleri karşı taraf simetrik sağlıklı parankimdeki değerler ile karşılaştırılmıştır. Verilerin dağılımı Kolmogorov-Smirnov testi ile değerlendirildikten sonra eşleştirilmiş T-testi ile karşı taraf verileri ile karşılaştırılmıştır. Ardından Pearson korelasyon testi ile veriler arasında korelasyonun olup olmadığını araştırılmıştır. Her iki testte de p<0,05 olan değerler istatistiksel olarak anlamlı olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda SV incelemede tüm tümör dereceleri bir arada değerlendirildiğinde tümör dokusunda Cr(a) değerleri ve Cr(h) değerlerinin ortalaması karşı taraf Cr(a) ve Cr(h)değerleri ile karşılaştırıldığında p değerleri sırasıyla 0,104 ve 0,553 bulunmuş ve anlamlı istatistiksel fark saptanmamıştır. Ancak SV incelemede (Cho+Cr)/NAA ve Cho/NAA değerleri tümör dokusu ile karşı sağlıklı beyin parankimi arasında anlamlı istatistiksel fark göstermiştir (p<0,05). MV incelemede tüm tümör dereceleri birarada değerlendirildiğinde tümör dokusundaki en düşük Cr(h) içeren voksellerin karşı taraf ortalama Cr(h) değeri ile kıyaslandığında anlamlı fark bulunmamıştır (p<0,131). Tüm tümör derecelerinin en yüksek Cr(h) içeren voksellerinin değerleri ile karşı taraf değerleri arasında ise anlamlı istatistiksel fark bulunmuştur ( p<0,003 ). Tüm tümör dereceleri bir arada değerlendirildiğinde sağlıklı parankimdeki Cho/NAA oranı ile tümör dokusunda en düşük Cr(h) ve en yüksek Cr(h) değerindeki voksellerin Cho/NAA oranları arasında anlamlı istatistiksel fark saptanmıştır (p<0,000). Ayrıca Pearson korelasyon testinde tümör dokusundaki "en düşük ve en yüksek Cr(h)" değerlerindeki Cho/NAA oranları arasında p<0,001 ile anlamlı korelasyon göstermiştir. Düşük Cr(h) içeren alanların yüksek Cho/NAA, yüksek Cr(h) içeren alanların ise düşük Cho/NAA oranı gösterdiği bulunmuştur. Sonuç: Kreatinin hem SV hem de MV incelemede değişken olduğu, MV incelemede tümör dokusunda yüksek Cr(h) değerli alanların düşük tümör dereceli alanlar, düşük Cr(h) değerli alanların ise yüksek dereceli alanlar ile korelasyon gösterdiği görülmüş olup Cr değerlerinin ve Cho/NAA oranının tümör tanısında ve derecesinin belirlenmesinde yararlı olduğu bulunmuştur.

Beyin neoplazmlarıGliomaKreatin+3
Nadır Moustafa
Bingol University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Karotis arter stenozlarında endovasküler tedavi, erken ve geç takip sonuçları

Tüm inmelerin en önemli sebebi, karotis arterlerin aterosklerotik hastalığıdır. Karotis arter darlıklarında endovasküler tedavi, karotid endarterektomiye göre daha az invaziv, minör riskler ve yüksek cerrahi riskli hastalardaki takip dönem riskleri yönünden, cerrahiden daha emniyetlidir. Bu çalışmada, ünitemizde 21 hastaya uygulanan karotis arter endovasküler tedavisinin, erken ve geç takip sonuçlarını bildirmeyi amaçladık.Çalışmamızda 2006 ve 2010 tarihleri arasında 21 hastanın 21 lezyonuna, endovasküler tedavi uygulanmıştır. Hastalarımızın yaşları 41 ile 91 arasında değişmekte olup, yaş ortalaması 65 dir (SD 13,2). Hastaların 17'inde (%81) hipertansiyon, 8 'inde (%38) diabetes mellitus, 8 'inde (%38) koroner arter hastalığı, üçünde (%14) koroner bypass öyküsü, 6'sında (%29) hiperlipidemi, 8 'inde (%38) sigara içme öyküsü, 1'inde karotis endarterektomi öyküsü bulunmaktadır. Hastaların 1'i (%5) asemptomatik, 20'si (%95) semptomatik grup içerisindeydi. Tüm işlemlerde transfemoral yolla koruma şemsiyesi kullanılarak kendiliğinden genişleyen stentler ve gerekli görülürse balon dilatasyon uygulandı. Tüm hastalara işlem öncesi ve sonrası aspirin ve klopidogrel verildi ve işlem sırasında heparin infüzyonu yapıldı. Tüm hastalara 3,6,12. aylarda rutin doppler US kontrolü yapıldı. Anjiyografik başarı stentleme sonrasında çapta %10'dan az rezidüel darlık olması olarak tanımlandı. Stentleme işleminde teknik başarı %100 elde edildi. Ortalama takip süresi 10 aydır. İşlem sonrası bir hastada (%5) SVO gelişti. Bu hasta işlemden yaklaşık 12 ay sonra kaybedildi. Bir hasta işlemden 11 gün sonra MI nedeniyle kaybedildi. Bir hastada (%5) restenoz saptanmıştır. Bir hastada sadece PTA uygulanmış olup 4 ay sonra rekürren darlık gelişmesi nedeniyle tekrar PTA uygulandı. Ancak işlemden 21 ay sonra tekrar darlık gelişti.Karotis arter aterosklerotik darlıklarda endovasküler stentleme işlemi, karotid endarterektomiye giderek artan oranda alternatif olarak gösterilmektedir. Özellikle yüksek cerrahi risk taşıyan hasta grubunda tek seçenek olarak görülmektedir. Son dönemde distal koruma filtrelerinin gelişmesi ile karotis arter stentleme işlemi daha güvenilir ve etkili bir yöntem olmuştur.Anahtar sözcükler: endovasküler tedavi, distal koruma filtresi, inme, karotis arter stenozu, karotid endartrektomi.

AterosklerozKarotis arteri hastalıklarıKarotis arterleri+4
Leyla Aydın
Karadeniz Technical University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Toraks ana vasküler yapı anomali ve varyasyonları

Amaç: İleri teknoloji ürünü olan 64 dedektörlü bilgisayarlı tomografi cihazı ile toraks incelemesi yapılan hastalarda, toraks ana vasküler yapı anomali ve varyasyonlarını tespit etmek ve sıklığını saptamaktır.Gereç ve Yöntem: Mayıs 2006 ile Ekim 2007 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi tıp fakültesi radyoloji anabilim dalında toraks tomografisi çekilen 2479 hasta incelenmiş olup, incelenen hastaların 1389'u erkek, 1090'ıda kadındır. Bu hastaların 1588'inde herhangi bir anomali veya varyasyon izlenmemiştir.Bulgular: İncelenen 2479 hastanın; 1588' inde (% 64.1) herhangi bir anomali veya varyasyona rastlanmamıştı. En sık görülen varyasyon sağ trunkus brakiosefalikus ile sol ana karotid arterin aortadan tek kök olarak çıkışı olup, hastaların 838'inde (% 33.8) saptandı.İncelemeye alınan 2479 hastanın; 74'ünde (% 3.0) sol vertebral arter arkus aortadan direkt çıkmakta olup 33 olguda ilave olarak sağ trunkus brakiosefalikus ile sol ana karotid arterin aortadan tek kök olarak çıkışı izlendi.Sonuç: İleri teknoloji ürünü olan çok kesitli BT ile toraks ana vasküler yapı anomalileri ve varyasyonlarını saptamak mümkün olmakta olup, tanısal amaçlı invaziv anjiografi yapılmasına gerek kalmamaktadır.

AnomalilerGöğüsVaryasyon
Abdurrahman Oran
Dicle University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Abdominal aorta ana dallarının varyasyonlarının saptanmasında ÇKBT anjiografinin yeri

Çok kesitli BT teknolojisindeki gelişmeler BT anjiyoda devrim yaratmıştır. Bu gelişmeler ile vasküler anatomi, varyasyon ve patolojilerinin değerlendirilmesinde çok kesitli BT anjiyonun kullanımı artmıştır. ÇKBT anjiyo'nun avantajları etkin x-ışını tüpü kullanımı yüksek temporal çözünürlük, z ekseninde yüksek uzaysal çözünürlük, intravasküler kontrast madde konsantrasyonunda artma, görüntü gürültüsünde azalma, etkin x-ışını tüpü kullanımı ve tek seferde uzun anatomik yapıların taranabilmesidir. Dicle üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji ünitesinde Mayıs 2006 ? Eylül 2008 tarihleri arasında abdominal BT incelemeleri (arteriel fazı içeren dinamik BT, ÇKBT anjio tetkikleri) uygulanan 452 ( 236: kadın, 216: erkek) hasta üzerinden çalışma yapılmıştır. Değerlendirilen hastaların 248 (%56.3) `inde abdominal aortanın ana dallarında bir veya birkaçında varyasyon saptanmıştır. En sık saptanan varyasyon hepatik arterde izlenmiş olup 137 (% 31.1) hastada saptanmıştır. Hepatik arter varyasyonları arasında en sık saptanan süperior mezenterik arterden orjin alan replase sağ hepatik arter olmuştur, 46 hastada saptanmış olup hepatik arterde varyasyon saptanan hastaların % 33.5'ni oluşturur. Değerlendirmeye alınan 440 hastadan çölyak trunkus'da 32 ( % 7.2 ) hastada varyasyon saptanırken 408 ( %92.8 ) hastada çölyak trunkus normal değerlendirildi. Değerlendirmeye alınan 440 hastanın 80 (%18.2) tanesinde süperior mezenterik arterde varyasyon saptanmış, 360 (%81,8) hastada normal olarak değerlendirilmiştir. Değerlendirmeye alınan 440 hastada splenik arter 437 (%99.3 ) hastada çölyak trunkusun dalı olarak normal değerlendirilmiştir. Çalışmamızda 256 ( % 58.1) hastada bilateral tek renal arter bulunup , erken dallanma izlenmedi. Varyasyon saptana hastalardan 59 ( %13.4) hastada her iki renal arterde, 61(% 13.8) hastada sadece sağ renal arterde, 43 (% 9.7) hastada sadece sol renal arterde varyasyon izlendi. Renal arter orjinleri her iki renal arterde en sık L1 vertebra korpusu düzeyinde saptandıAbdominal aorta ana dallarının varyasyonlarının bilinmesi birçok cerrahi girişimde işlemin etkinliği ve komplikasyonların önlenmesinde önemlidir. Çalışmamızda bu varyasyonların sık görüldüğü ve ÇKBT anjiyo ile saptanabildiği gösterilmiştir. ÇKBT teknolojisindeki gelişmeler devam etmektedir. İleride ÇKBT anjiyo vasküler yapıların varyasyonlarının ve patolojilerinin değerlendirmesinde gold standart olmaya adaydır.

AnjiyografiAnjiyografi-dijital subtraksiyonAort-abdominal+2
Erdal Özdemir
Dicle University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Disfonksiyonel hemodiyaliz fistüllerinin tanı ve tedavi yaklaşımında görüntüleme yöntemlerinin yeri ve etkinliklerinin değerlendirilmesi

AMAÇ: Renkli Doppler ultrasonografi (RDUS) ve çok kesitli bilgisayarlı tomografinin (ÇKBT) arteriyovenöz fistül (AVF) disfonksiyonlarının tanısındaki rolü ve her iki yöntemin tanısal etkinliğinin karşılaştırılmasıGEREÇ VE YÖNTEM: Aralık 2009 ve Kasım 2011 tarihleri arasında AVF disfonksiyonu ön tanısıyla kliniğimize yönlendirilen 41 olguya RDUS ve ÇKBT yöntemleri uygulandı. Elde edilen verilere göre olgular tedavi amacıyla sayısal çıkarım anjiyografisi (DSA) ya da cerrahiye yönlendirildi.Tüm hastaların RDUS ve ÇKBT inceleme bulguları ile DSA ve cerrahi sonuçları karşılaştırıldı. RDUS ve ÇKBT yöntemlerinin görüntüleme bulguları değerlendirilip iki yöntemin tanısal etkinlikleri arasındaki farkın istatiksel analizi için Wilcoxson signed rank testi kullanıldı.BULGULAR: Çalışmamıza dahil ettiğimiz 41 AVF disfonksiyonlu hastada toplam 64 segmental bölgede lezyon saptanmıştır. DSA ya da cerrahi yöntemleri altın standart olarak kabul ettiğimizde AVF disfonksiyonuna yol açan tüm vasküler lezyonların tanısında RDUS'un duyarlılığı %85.9, özgüllüğü %99.2 ve ÇKBT'nin duyarlılığı %96.8, özgüllüğü %99.6 bulunmuştur.RDUS ile AVF disfonksiyonuna yol açan stenozları saptamada duyarlılık %74.2, özgüllük %90.6, (+) kestirim değeri %89.6, (-) kestirim değeri %76.3 ve başarı oranı %82.6 olarak bulunmuştur. ÇKBT ile AVF disfonksiyonuna yol açan stenozları saptamada ise duyarlılık %97.1, özgüllük %93.7, (+) kestirim değeri %94.4, (-) kestirim değeri %96.7 ve başarı oranı %95.4 olarak bulunmuştur.Trombüs, anevrizma ve psödoanevizma lezyonlarında RDUS ve ÇKBT'nin başarı oranları %100 olarak saptanmıştır. Seroma gibi seyrek görülen ekstravasküler lezyonlarda RDUS'un başarısı yüksek olmasına karşın ÇKBT'nin başarısı göreceli olarak düşüktür.RDUS ile santral venöz stenozları saptamada duyarlılık %20 ve başarı oranı %77.2 olarak bulunmuştur (p=0.046). ÇKBT ile santral venöz senozları saptamada duyarlılık ve başarı oranı %100 olarak bulunmuştur.SONUÇ: ÇKBT, AVF disfonksiyonlarının tanı ve tedavi planlamasında DSA'ya alternatif olarak kullanılabilecek minimal invaziv bir görüntüleme yöntemidir. ÇKBT ile yapılan vasküler haritalama sonrası sadece şüpheli olgularda ve ekstravasküler lezyonlarda RDUS yöntemi eklenerek başarı oranı daha da artmaktadır. Özellikle santral venöz stenozların tanısında çok etkin olan ÇKBT yöntemi kullanılmalıdır.

Arteriovenöz fistülFistülRenal diyaliz+3
Mehmet Soytürk
Karadeniz Technical University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sirotik hastalarda özafagus varislerin tespitinde çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile endoskopinin karşılaştırılması

AMAÇ: Çok kesitli bilgisayarlı tomografinin (ÇKBT) özafagus varislerinintanısındaki rolü ve efervesan granül kullanılımının tanısal etkinliğine olan katkısınındeğerlendirilmesiGEREÇ VE YÖNTEM: Mayıs 2009 ve Kasım 2010 tarihleri arasında KaradenizTeknik Üniversitesi Farabi Hastanesi Gastroenteroloji ve Enfeksiyon Hastalıklarıpolikliniklerinde değerlendirilip siroz tanı ve ön tanıları alarak Gastroenteroloji Ana BilimDalında üst gastrointestinal endoskopik incelemesi yapılan yaşları 21 ile 87 arasındadeğişen (ortalama 57.84) 23'ü kadın (%46) 27'si erkek (%54) 50 olguya 4 hafta içerisindeünitemizde üst abdomen BT tetkiki yapıldı. Hastalardan 26 tanesinde üst abdomen BTtetkiki öncesinde özafagus lümenini genişletmek amaçlı efervesan granül kullanıldı ; 24hastada efervesan granül kullanlmadı.Tüm hastaların üst gastrointestinal endoskopik inceleme raporları ve üst abdomenBT tetkiki bulguları karşılaştırıldı. ÇKBT tetkikinde efervesan kullanılan ve kullanılmayanhastaların görüntüleri değerlendirilip iki yöntemin tanısal etkinlikleri arasındaki farkınistatiksel analizi için Ki-kare testi kullanıldı.BULGULAR: Çalışmamıza dahil ettiğimiz 50 sirotik hasta için üst gastrointestinalendoskopik incelemeyi ; özafagus varisleri için altın standart olarak kabul ettiğimizdeÇKBT ile özafagus distal ucundaki varisleri saptamada duyarlılık % 89, özgüllük % 85,(+) kestirim değeri %94, (-) kestirim değeri % 73 olarak bulunmuştur.Efervesan granül kullanılan hastalardan elde ettiğimizde ÇKBT görüntüleri ileözafagus distal ucundaki varisleri saptamada duyarlılık % 100, özgüllük % 71, (+)kestirim değeri % 90 , (-) kestirim değeri % 100 olarak bulunmuştur.Efervesan granül kullanılmayan 24 hastadan elde ettiğimizde ÇKBT görüntüleri ileözafagus distal ucundaki varisleri saptamada duyarlılık % 77, özgüllük % 100, (+)kestirim değeri %100 , (-) kestirim değeri % 60 olarak bulunmuştur.Efervesan kullanan hasta grubu ile kullanmayan grup arasında istatiksel olarakanlamlı fark saptanmadı (P=0.155) .SONUÇ: ÇKBT tetkiki özafagus varislerinin tanısında ve takibinde üstgastrointestinal endoskopiye alternatif olarak kullanılabilecek bir görüntüleme yöntemidir.

EndoskopiEndoskopi-gastrointestinalKaraciğer sirozu+3
Gökçen Yükünç
Karadeniz Technical University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Vertebral arter varyasyon ve patolojilerinde BT anjiografik tarama

Amaç: Vertebral arterin karakteristik anatomik özellikleri, sık varyasyon göstermesi ve özellikle de orifis (vertebral arter çıkım) düzeyinde çeşitli artefaklara maruz kalması nedeniyle aksiyal görüntüleme yöntemleriyle değerlendirilmesi zorlaşmaktadır. Amacımız geniş hasta grubunda, iki gözlemci verileri arasında uyum araştırarak çeşitli reformat görüntülerle değerlendirme olanağı sunan Çok Kesitli Bilgisayarlı Tomografi Anjiografi'nin vertabral arter varyasyon ve patolojilerindeki, özellikle de orifisinin görüntülenmesindeki etkinliğini saptamaktır.Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Ünitesinde Ocak 2009 ? Ağustos 2010 tarihleri arasında herhangi bir sebeple, 16- veya 64-dedektörlü bilgisayarlı tomografi cihazlarıyla beyin ve/veya boyun Bilgisayarlı Tomografi Anjiografi incelemesi yapılan 500 hasta (253 kadın, 247 erkek) çalışmaya dahil edildi. Retrospektif arşiv taraması olarak planlanan çalışmada vertebral arter varyasyon, darlık ve anevrizma saptanmasında gözlemciler arası uyum araştırıldı. Orifis, değerlendirmenin sınırlı olduğu bir bölge olduğundan gözlemciler arasında uyum açısından ayrıca incelendi. Uyumsuz veriler tekrar gözden geçirildi ve konsensus oluşturularak varyasyon, darlık ve anevrizma sıklığı ve segmentlere göre dağılımı araştırıldı. Varyasyon saptanmasında 16- ve 64-dedektörlü Bilgisayarlı Tomografi verileri karşılaştırıldı. Hasta yaşı ve darlık arasında ilişki araştırıldı.Bulgular: Vertebral arter varyasyonlarında, darlık ve anevrizmaların saptanmasında gözlemci verileri uyumluydu. Varyasyonlarda en yüksek uyum hipoplazi ve anormal orjin varyasyonlarında elde edildi. Darlık saptanmasında gözlemci verileri uyumlu olmakla birlikte darlığın lokalizasyonu ve derecesinin tanımlanmasında yeterli uyum sağlanmadı. Orifislerin görüntülenmesinde her iki gözlemci bulguları uyumsuz idi. Konsensus sonucu sıklığı en yüksek varyasyonlar; hipoplazi (% 18.9; sağ % 13.6, sol % 5.3) ve anormal orjin (% 7.7; sağ % 2.4, sol % 5.3) idi. Orjin varyasyonları içerisinde en sık arkus orjinli sol vertebral arter (% 5.3) saptandı. Varyasyonların diğer segmentlere göre dağılımında; V2 segment düzeyinde en sık C5 (sağ % 6.2, sol % 5.1) foramenden giriş, V3 segment düzeyinde en sık ekstradural orjinli PİCA (sağ % 4.9, sol % 5.7) ve V4 segment düzeyinde en sık vertebral arterin distalde PİCA olarak sonlanması (sağ % 3.5, sol % 0.9) tespit edildi. Bunlar dışında parsiyel/segmental duplikasyon, PİCA'nın baziler arterden AİCA ile tek trunkusdan çıkması ve fenestrasyon saptanan diğer nadir varyasyonlardı. Varyasyonlarda 16- ve 64-dedektörlü cihaz arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Darlık, toplam 500 sağ vertebral arterin % 14'ünde (106 segment), sol vertebral arterin % 10.8'inde (80 segment) saptandı. Dar segmentler içerinde en fazla tutulum V1 segment düzeyinde idi (sağda % 47.1, solda % 45.0 ). Darlık ile yaş arasında anlamlı kabul edilen korelasyon bulundu (p<0.01).Sonuç: Vertebral arter varyasyon ve patolojilerinin saptanmasında Çok Kesitli Bilgisayarlı Tomografi Anjiografi etkin bir yöntemdir. Ancak darlık yerinin doğru tanımlanması ve derecesinin belirlenmesinde ve orifis görüntülenmesinde yeterince etkin değildir. Varyasyonların gösterilebilmesinde 16- ve 64- dedektörlü bilgisayarlı tomografi cihazları arasında anlamlı fark saptanmamıştır.Anahtar kelimeler: Vertebral arter, orifis, çok kesitli bilgisayarlı tomografi anjiografi, varyasyon, darlık.

AnjiyografiAnjiyokardiografiPozitron emisyon tomografi+1
Emine Özlem Kara
Dicle University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tanısal ve endovasküler tedavi amaçlı intraarteriyel sayısal çıkarım anjiografi (DSA) yapılan hastalarda işlem öncesi ve sonrası kontrastsız beyin BT tetkiklerinde kontrast ve kanama ayrımının araştırılması

AMAÇ: Gerek tanısal, gerekse endovasküler tedavi amaçlı yapılan sayısal çıkarım anjiografi (DSA) incelemeleri sırasında kullanılan intraarteriyel kontrast madde işlem sonrası kontrol beyin BT' lerde bazı hastalarda kontrast dansite artımına neden olmaktadır. Bu çalışmada amaç spontan subaraknoid kanama (SAK) veya intrakraniyal anevrizma nedeniyle tanısal ve endovasküler tedavi amaçlı DSA yapılan iki ayrı grup hastada işlem sonrası kontrastsız beyin bilgisayarlı tomografi (BT) incelemeleri ile işlem öncesi beyin BT' ler karşılaştırılarak kontrasta bağlı dansite artımı bulgusunun değerlendirilmesi ve intrakraniyal kanamadan ayırt edilmesidir.GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamıza Mayıs 2009-Mayıs 2010 tarihleri arasında spontan SAK veya intrakraniyal anevrizma nedeniyle tanısal ve endovasküler tedavi amaçlı DSA incelemesi için hastanemiz Girişimsel Radyoloji Ünitesine refere edilen 32 olgu dahil edildi. Toplam 32 olgu iki gruba ayrılarak incelendi. Birinci grupta sadece tanısal DSA işlemi yapılan 16 hasta, ikinci grupta ise endovasküler tedavi amaçlı DSA işlemi yapılan 16 hasta değerlendirildi. Hastalara DSA işlemi öncesi ve işlem sonrası 1.saatte, 6. saatte, gerek görüldüğünde 24. saatte kontrastsız beyin BT incelemeleri yapıldı. Kontrasta bağlı dansite artımı bulgusunun görülme sıklığı, beyinden rezolüsyon paterni ve bu paternin hastalara göre oluşum farklılıkları araştırıldı.BULGULAR: Tanısal DSA işlemi yapılan grupta işlem sonrası 1.saat beyin BT'lerde toplam 16 olgunun 5'inde (%31.3) kontrasta bağlı dansite artımı bulgusu saptandı. Endovasküler tedavi amacıyla DSA işlemi gerçekleştirilen ikinci grupta ise toplam 16 olgunun 14'ünde (%87.5) işlem sonrası 1.saat beyin BT'de kontrasta bağlı dansite artımı bulgusu izlendi. Her iki grup arasında işlem sonrası değerlendirilen beyin BT'lerde kontrasta bağlı dansite artımı bulgusunun görülmesi ve görünümü açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p<0.05).SONUÇ: Tanısal veya tedavi amaçlı DSA işlemi yapılan bazı hastalarda işlem sonrası beyin BT tetkiklerinde kontrasta bağlı dansite artımı bulgusu izlenebilmektedir. Kontrol beyin BT'lerde rezolüsyona uğrayan bu bulgunun tanınması olası intrakraniyal kanamadan ayrım yapılmasında, hastaların takip ve tedavisinde hayati önem taşımaktadır. İşlem esnasında kullanılan yüksek doz kontrast maddenin KBB'de geçici değişikliğe neden olduğunu, bunun da bulgunun oluşumunda en önemli faktör olabileceğini düşünmekteyiz.

AnevrizmaAnjiyografi-dijital subtraksiyonKontrast maddeler+3
Erdem Piyale
Karadeniz Technical University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kemik iliğinin diffüz infiltrasyonu ile kırmızı kemik iliği rekonversiyonun ayırımında kimyasal şift manyetik rezonans görüntüleme

Çalışmamızda Ocak 2008- Mayıs 2010 tarihleri arasında vertebral konvansiyonel MRG ve kimyasal şift MRG uygulanmış hastalardan; üç hasta grubu dahil edildi. Grup bir: diffüz vertebral infiltrasyon izlenen hematolojik maligniteli olgular; grup iki: kırmızı kemik iliği rekonversiyonu izlenen olgular; grup üç: kontrol grup. Çalışma retrospektif olarak gerçekleştirildi.Çalışmaya 32 kadın, 22 erkek toplam 54 hasta dahil edildi. Hastaların yaşları ortalama 46. 6 yıl olup 20 ile 77 yaş arasındaydı. Çalışmamıza birinci gruba (hematolojik maligniteliler) 17 olgu, ikinci gruba (kırmızı Kİ rekonversiyonu izlenen olgular) 16 olgu, üçüncü gruba (kontrol grup) 21 olgu dahil edildi.Olguların kimyasal şift MRG' leri incelenmiş, iş istasyonunda iç ve dış faz imajların üzerinde vertebral korpus kemik iliklerinin sinyal intensite ölçümleri yapılmış ve oranları hesaplanmıştır. Elde edilen değerlerden SIO, daha önceki çalışmalarda (benign- malign ayırımı için) kullanılmış olan `SIO = dış faz sinyal intesite değeri / iç faz sinyal intensite değeri' formülüne göre hesaplanmıştır.Hematolojik maligniteli olgularda ortalama SIO 0.97± 0.16, kırmızı Kİ rekonversiyonu izlenen olgularda ortalama SIO 0.69± 0.31, kontrol grupta ortalama SIO 0.28 ± 0.35 olarak hesaplandı. Yapılan ROC analizi sonucunda hematolojik malignitenin kemik iliği infiltrasyonu ile kırmızı kemik iliği rekonversiyonu ayırımında eşik değer 0.82 olarak hesaplandı. SIO' nın 0.82' den yüksek olması malign, düşük olması benign olarak düşünüldü. Çalışmamızda ROC analizinde AUC 0.828 ( % 95 ) , CI ( güvenlik aralığı) 0.647- 0. 989, p =0.002 olarak bulundu.Eşik değer 0.82 olarak alındığında malign olan 17 hastanın 15' inde ( % 88. 2 ) dış faz/ iç faz SIO ? 0.82 bulundu. Kırmızı kemik iliği rekonversiyonu izlenen 16 hastanın 13' ünde ( % 81.3) dış faz/ iç faz SIO< 0.82 bulundu. Eşik değer 0.82 alındığında hematolojik maligniteli hastalar ile kırmızı kemik iliği rekonversiyonu ayırımında kimyasal şift imajların sensivitesi % 83.3 (güvenlik aralığı: % 58- 96), spesifitesi % 87 ( güvenlik aralığı: 58- 98) olarak hesaplandı. Ayrıca negatif prediktif değer % 81, pozitif prediktif değer % 88 olarak hesaplandı. Eşik değer 0.82 olarak alındığında hematolojik malignite ile kırmızı kemik iliği rekonversiyonu ayırımında istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardı (p< 0.001).Sonuç olarak kimyasal şift görüntüleme ve elde edilinen SIO değerleri, hematolojik maligniteler ve kırmızı kemik iliği rekonversiyonu ayırımında yararlı bilgiler vermektedir.

Kan hastalıklarıKemik iliğiKemik iliği hastalıkları+5
Burcu Akman
Karadeniz Technical University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnoperabl akciğer kanserli olgularda difffüzyon ağirlikli mr görüntülemenin prognostik rolü

Bu çalışma; Evre III-IV akciğer kanserinde kemoterapi yanıtını değerlendirmede DA MRG'nin rolünü araştırmayı amaçlamaktadır.Çalışmamıza Haziran 2009 - Haziran 2011 tarihleri arasında patolojik olarak akciğer kanseri tanısı konulmuş evre III-IV hastaların kemoterapi(KT) öncesi ve 3. kür sonrası ADC değerleri ölçüldü. Çalışmaya KT öncesi kitle uzun boyutu 1 cm nin altında olan hastalar dahil edilmedi. Difüzyon MRG ile eşzamanlı olarak RECIST kriterlerine göre kitlenin en uzun boyutu esas alınarak KT sonrası kitle cevabı değerlendirildi. Çalışma retrospektif olarak gerçekleştirildi. İlk KT den önceki 1 hafta ve 3. KT den sonraki 3. hafta içerisinde toraks MRG tetkiki yapılmış olan hastaların toraks MRG tetkikleri ve difüzyon ağırlıklı MR görüntüleri iş istasyonunda incelendi. Diffüzyon ağrlıklı görüntülerde b faktörü 0, 50, 400 sn / mm² olarak seçildi. Çalışma retrospektif olarak yürütüldü.Hastaların yaş ortalaması 61.8 yıl idi ve 25 hasta erkek cinsiyetindeydi. Hastalardan 19'u küçük hücreli dışı akciğer karsinomu(KHDAK) tanısı alırken, kalan 8 hasta küçük hücreli akciğer kanseri(KHAK) tanısı almıştı. Kemoterapi öncesi ortalama ADC değeri 1,98 (±71) x 10?³ iken, kemoterapi sonrası ADC değerleri 2,26 (±99) x 10?³ olarak saptandı ( P > 0.05 ). KHDAK tanısı alanlarda kemoterapi öncesi ortalama ADC değeri 1,90 (±61) x 10?³ iken, kemoterapi sonrası ADC değerleri 2,11 (±98) x 10?³ olarak saptandı ( P>0.05 ).KHAK tanısı alanlarda kemoterapi öncesi ortalama ADC değeri 219 (±91) iken kemoterapi sonrası ADC değerleri 2,63 (±97) x 10?³ olarak saptandı. Tümör çapına göre yanıt değerlendirmesi yapıldığında; kemoterapiye yanıt verenlerde KTÖ ADC değerleri 1,79 (±51) x 10?³ iken KTS 2,12 (±81) x 10?³ idi( P>0.05 ).Çalışmamızda kemoterapi sonrası ADC değerlerinde artış olmasına rağmen anlamlı fark saptanmadı. Hasta sayısının azlığı ve tümör tiplerinin homojen olmaması çalışmamızda bu sonuçları etkilemiş olabilir. Ancak yine de ADC'nin kemoterapi yanıtını değerlendirmedeki gerçek rolünü tespit etmek için daha geniş serili çalışmalara ihtiyaç vardır.

Akciğer neoplazmlarıAntineoplastik ajanlarDifüzyon manyetik rezonans görüntüleme+2
Asiye Özsu
Karadeniz Technical University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Benign ve malign solid meme kitlelerinin ayırımında sonoelastografinin tanıya katkısı ve histopatolojik korelasyon

Amaç: Benign ve malign meme kitlelerinin ayırımında sonoelastografik beş puanlı skorlama yöntemi ile strain indeks'in tanıya katkısını araştırmak ve her iki yöntemin tanısal performanslarını karşılaştırmak. Gereç ve yöntem: Çalışma etik kurul onayı ile prospektif olarak Haziran 2013 ile Ekim 2013 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalında gerçekleştirildi. Çalışmaya memede kitlesi bulunan 80 kadın olgu dahil edildi. Olguların yaş ortalaması 42±13 (range, 14-81) idi. Bütün hastalara sonografik ve sonoelastografik inceleme biyopsi öncesinde yapıldı. Lezyonlar gerçek zamanlı elastografi yazılımı bulunan dijital ultrasonografi cihazı (Siemens Acuson S2000) ve 14MHz lineer prob kullanılarak incelendi. B-mod sonografide lezyonlar Meme Görüntüleme Raporlama ve Veri Sistemi'ne göre değerlendirilip US-BIRADS skorları belirlendi. Gerçek zamanlı elastografi görüntüleri ''Tsukuba'' adı ile bilinen beş puanlı skorlama yöntemine göre değerlendirilip elastisite skorları belirlendi. Statik elastogram görüntüsü üzerinden ROI(Region of Interest) yardımıyla kitlenin ve kitle komşuluğundaki cilt altı yağ dokusunun gerinim değerleri sayısal olarak ölçüldü ve cihaz tarafından otomatik olarak oranlandı. B mod sonografi, sonoelastografik beş puanlı skorlama ile strain indeks yöntemlerinin tanısal etkinliği histopatolojik bulgular ile karşılaştırıldı. Bulgular: Histopatolojik değerlendirme sonrası olguların 59'u (%73,75) benign, 21'i (%26,25) malign tanı aldı. Benign lezyonların çoğunu fibroadenom, malign lezyonların çoğunu invaziv duktal karsinom oluşturuyordu. B mod sonografinin duyarlılığı %100, özgüllüğü %69,49, pozitif öngörü değeri %53,85, negatif öngörü değeri %100 ve tanısal doğruluğu %77 olarak saptandı. ROC analizi sonucu eğri altında kalan alan beş puanlı skorlama yöntemi için 0,900 ve Strain indeks için 0,961 olarak bulundu. Beş puanlı skorlama yönteminin duyarlılığı %85,7 özgüllüğü %86,4 doğruluğu %86,2 pozitif öngörü değeri %69,2, negatif öngörü değeri %94,4 olarak saptadık. Strain indeks ortalaması malign lezyonlarda 10,45±7,04 (range, 3,4-25,1) ve benign lezyonlarda 2,88±2,56 (range, 0,5-19,81) olarak saptandı. Malign lezyonların strain indeks ortalamaları benign lezyonlardan istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı (p<0,005). Strain indeks yönteminde en iyi kesim değeri 4,29 olarak bulduk ve yöntemin duyarlılığı %95,2 özgüllüğü %93,2, doğruluğu %93,7 pozitif öngörü değeri %83,3 ve negatif öngörü değeri %98,2 olarak bulundu. B mod US'nin duyarlılığı hem strain indeks hem de beş puanlı skorlama yönteminden yüksek, özgüllüğü ise her iki yöntemden daha düşük saptandı. Duyarlılığı en yüksek yöntem B mod US, özgüllüğü en yüksek yöntem strain indeks olarak saptandı. Strain indeks ölçümünün tanısal performansı beş puanlı skorlama yönteminden daha yüksek saptandı. Sonuçlar: Çalışmamızda Strain indeks yönteminin tanısal performansını beş puanlı skorlama yönteminden daha yüksek saptadık. Skorlama yöntemine strain indeks ölçümünün eklenmesi ile sonoelastografinin benign ve malign meme kitlelerinin ayırımında tanısal doğruluğunun artacağını düşünmekteyiz. Bu sayede B mod sonografik inceleme sonrası yapılacak iki yöntemin (strain indeks ve beş puanlı skorlama) kombine kullanıldığı sonoelastografi incelemesi meme kitlelerine biyopsi yapılmasının planlamasına ve olası gereksiz girişimlerin önüne geçilmesinde yardımcı olabilir. Anahtar kelimeler: elastografi, meme kitleleri, skorlama, biyopsi

BiyopsiElastografiHistopatoloji+6
Mehmet Sıddık Yıldız
Dicle University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İntestinal obstrüksiyonun değerlendirilmesinde multiplanar rekonstrüksiyon eşliğinde multidetektör bilgisayarlı tomografi'nin rolü

Bu çalışmanın amacı, intestinal obstrüksiyon şüphesi olan hastaların değerlendirilmesinde MPR eşliğinde MDBT'nin rolünü yorumlamaktır. İntestinal obstrüksiyon şüphesi olan 66 hastada oral kontrast madde kullanmadan, iyotlu kontrast madde enjeksiyonu sonrasında 16-detektör sıralı MDBT cihazı ile abdominal BT incelemesi yapıldı. Önce, intestinal obstrüksiyonun varlığı, düzeyi, geçiş zonu, nedeni, tipi ve olası ek bulgular açısından aksiyel kesitler değerlendirildi. Bir ay sonra aynı hastaların MPR görüntüleri yukarıda sayılan bulgular açısından randomize şekilde tekrar değerlendirildi ve bulgular karşılaştırıldı. Aksiyel planda değerlendirme ile obstrüksiyon varlığı %100 doğrulukla saptandı. Vakaların %92'sinde geçiş zonu bulundu. Obstrüksiyonların %77'si ince barsak düzeyindeydi. Vakaların %94'ünde obstrüksiyon nedeni ve %95'inde obstrüksiyon tipi doğru biçimde saptandı. Multiplanar reformasyonla değerlendirme ile obstrüksiyon varlığı %100 doğrulukla saptandı. Vakaların %92'sinde geçiş zonu bulundu. Obstrüksiyonların %77'si ince barsak düzeyindeydi. Vakaların %95'inde obstrüksiyon nedeni ve %95'inde obstrüksiyon tipi doğru biçimde saptandı. Aksiyel kesitler ile MPR görüntüler arasında intestinal obstrüksiyonun varlığı, düzeyi, geçiş zonu, nedeni, tipi ve derecesi yönünden istatistiksel fark yoktu. Tüm barsaklar ve ince barsak obstrüksiyonları için ortalama güven skoru daha yüksek olsa da bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Aynı zamanda brid ileuslu hastalarda cerrahi gerekecek veya gerekmeyecek hastaları ayırt etmeye yardım edebilecek MDBT bulguları var mı diye inceledik. Komplet ve yüksek dereceli inkomplet obstrüksiyonu olan hastaların operasyon gereksiniminin düşük dereceli inkomplet obstrüksiyonlu hastalara göre istatistiksel olarak daha fazla olduğunu bulduk. Sonuç olarak, çalışmamız MDBT'nin intestinal obstrüksiyonun varlığını, düzeyini, nedenini ve tipini tespit etmede, ayrıca olası komplikasyonları saptamada cerraha doğru bilgiler sağladığını doğrulamaktadır. Aksiyel kesitlerle yapılan MDBT çalışmaları, intestinal obstrüksiyon konusunda radyoloğa yeterli bilgiyi ve güveni sağlayacaktır. Brid ileuslu hastalarda obstrüksiyon derecesi operasyon ihtimalini belirlemek için önem arzetmektedir.

Bilgisayarlı tomografiTomografi-emisyon-bilgisayarlıTomografi-x ışınlı-bilgisayarlı+1
Fatih Uzunkaya
Karadeniz Technical University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Primer apendajitis epiploikanın çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızın amacı akut karın ağrısı nedeniyle abdomene yönelik çekilen Çok Kesitli Bilgisayarlı Tomografi (ÇKBT) ile Primer akut apendajitis epiploika tanısı alan olguların radyolojik bulgularını ortaya koymak ve literatür ile karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Mart 2009- Nisan 2014 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Ünitesi'ne akut karın ağrısı ön tanılarıyla gönderilen ve radyolojik değerlendirme sonucu PAE tanısı alan 49 hastanın abdominal ÇKBT görüntüleri retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmada radyoloji arşivinden ve hastane kayıtlarından faydalanıldı. 16 dedektörlü (Toshiba Activion) ve 64 Dedektörlü (Philips Brillance) Bilgisayarlı Tomogrfai (BT) cihazlarında elde edilen görüntüler incelendi. Bulgular: Primer apendajitis epiploika(PAE) tanısı alan 49 hasta üzerinde yaptığımız çalışmada hastalarımızın 32'si erkek (%65), 17'si kadındı (%35). Olgularımızın yaş aralığı 18-82 olup yaş ortalaması 36'idi. Olgularımızın tümünde PAE'nin en belirleyici özelliği kolon duva¬rına bitişik, çapı 5 cm'den küçük, yağ dansitesinde oval lezyon olarak görülmesiydi. Hastalarımızın tümünde visseral peritonun ka¬lınlaşmasına bağlı olarak lezyonunun yüksek dansiteli periferik rim ile çevrili olduğu görüldü. Lezyon santralinde tromboze vasküler yapı ya da hemorajik değişikliklere karşılık gelen, iyi sınırlı çizgisel ya da noktasal dansite (santral fokus) 22 hastada (%45) tespit ettik. PAE çapları long aksta 5 cm (0,7-4,3cm)'nin altında ölçüldü. PAE'nin kolon segmentlerine göre en sık yerleşim yeri sırasıyla sigmoid kolonda %51, inen kolonda %33, çekumda %6, transvers kolonda %6, çıkan kolonda %4 oranında saptandı. Kolonik lümen lokalizasyonuna göre ise %76 anterior, %18 lateral, %4 inferior ve %2 medialde yerleşim gösterdiği tespit ettik. Hastalarımızın % 22'sinde PAE komşuluğundaki mezenterde kirlenme, %16'sında ise kolon duvar kalınlık artışı mevcuttu. Sonuç: Akut batın tablolarıyla karışabilen ancak konsevatif olarak tedavi edilebilen bir durum olan PEA tanısının konulması önemlidir. Lezyon boyutu, lokalizasyonu, yüksek dansiteli periferik riminin olması gibi BT görünüm özelliklerinin bilinmesi ve diğer yağlı lezyonlarla ayırıcı tanısının yapılması önem taşımaktadır. BT ile tanısının yapılabilmesi gereksiz antibiyoterapi, hastane yatışı ve cerrahi girişimlerin önüne geçebilir. Akut karın ağrısı ile gelen acil hastalarda, gerek radyolog ve gerekse hastayı takip eden ilgili hekim tarafından PEA akılda tutulması gereken bir hastalıktır. Anahtar kelimeler: Akut karın ağrısı, çok kesitli bilgisayarlı tomografi, primer apendajitis epiploika

Abdomen-akutAğrıKolon+2
Mehmet Hanifi Dayan
Dicle University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Plasenta previanın ultrasonografik yöntemle tanısı ve değerlendirilmesi

Sabahattin Akbel
Dicle University
1984
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Travmatik ve postoperatif abdominopelvik kanamalarda embolizasyonun etkinliği

TRAVMATİK VE POSTOPERATİF ABDOMİNOPELVİK KANAMALARDA EMBOLİZASYONUN ETKİNLİĞİ Amaç: Bu çalışmanın amacı, travmatik ve postoperatif abdominopelvik kanaması olan olgularda endovasküler embolizasyonun etkinliğinin araştırılmasıdır. Materyal ve Metot: Bu amaçla, Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji bölümüne ¬¬¬Ocak 2006 ile eylül 2012 tarihleri arasında posttravmatik veya postoperatif abdominopelvik kanama sebebiyle başvuran ve endovasküler embolizasyon yapılan 31 olgu çalışmaya dahil edildi. Travma veya operasyon sonrası hemodinamisi stabil olan 16 olgu kanama varlığını ve/veya lokalizasyonunu tespit için embolizasyon işlemi öncesi abdominal BT tetkiki ile değerlendirildi. Tüm olgulara (31 olgu) DSA ve embolizasyon işlemi uygulandı. Bulgular: Otuzbir olgunun 16'sında kanama nedeni geçirilmiş cerrahi operasyon, 15' inde ise travma idi. BT ile değerlendirilen tüm hastalarda aktif kanama varlığı BT ile tespit edilebildi. Otuzbir olguda toplam 32 embolizasyon işlemi yapıldı. Kanamanın yerine ve damarın akım karakteristiklerine göre embolizan ajan olarak NBCA-lipiodol karışımı, PVA partikülleri, koil ve otolog pıhtı kullanıldı. Tüm seanslarda embolizasyon işlemleri başarı ile gerçekleştirildi (%100 erken teknik başarı). İşlem sırasında ve işlem sonrasında komplikasyon izlenmedi. Bir olguda tekrar kanama nedeniyle ikinci kez endovasküler embolizasyon yapıldı. Yine bir olguda tekrar kanama nedeniyle cerrahi tedavi uygulandı. Travma olgularından biri eşlik eden organ yaralanmaları nedeniyle işlemden iki gün sonra ex oldu. Bu olgular dışındaki olguların endovasküler tedavi sonrası takiplerinde kanama tespit edilmedi (%93.3 geç teknik başarı). Sonuç: BT, noninvaziv ve hızlı bir yöntem olması, daha düşük hızlardaki kanamayı saptayabilmesi nedeniyle aktif kanamanın tespitinde tanısal amaçlı katater anjiografi yerine kullanılabilir. Endovasküler embolizasyon aktif kanamanın durdurulmasında güvenilir ve etkin bir metoddur. Günümüzde uygun olgular seçildiğinde endovasküler embolizasyon anstabil olgularda da aktif kanamanın durdurulmasında tedavi seçeneği olabilir

AbdomenAbdominal yaralanmalarHemorajiler+4
Dilek Sağlam
Karadeniz Technical University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akciğer hastalıklarında bronkografinin tanı değeri

Mustafa Afşin
Dicle University
1985
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ufak hücreli akciğer kanserlerinin radyolojik görünümü

Filiz Zeydan
Dicle University
1985
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Toraks kitlelerinde bilgisayarlı tomografi eşliğinde perkütan ko-aksiyal kesici iğne biyopsisi ( uygulama, sonuçları ve komplikasyonların değerlendirmesi)

ÖZETBu çalışmada Dicle Üniversitesi Radyoloji Anabilimdalında Eylül 2004-Kasım2006 tarihleri arasında yapılan toraks kitlelerine yönelik BT eşliğinde Ko-aksiyalkesici iğne biyopsilerinin uygulaması, sonuçları ve komlikasyonları değerlendirilmiştir.Çalışmada 30-70 yaş aralığında 58 hastaya 61 kez girişim uygulanmıştır.Alınan patoloji sonuçlarına göre lezyonlardan 19'u (%32.8) benign, 39'u(%67.2) malign olup, spesifik tanı alanların sayısı 44 (75.9) olup benign ve malignpatolojilerde sırasıyla 9 (%47,4) ve 35 (%89,7) olarak bulundu. Tanısal doğrulukoranı %87.5 tir.şlem esnası ve sonrasında hastalarda komplikasyon olarak pnömotoraks 9(%16.1) parankimal hemoraji 5 (%15.6) ve hemoptizi 2 (%3.6) hastada izlenmiştir.Geçilen parankim mesafesine göre 2 cm ve üzerinde parankim geçişlerindepnömotoraks insidansında anlamlı farklılık saptanmıştır.Konturu düzensiz ve lobule olarak tanımlanan lezyonlarda patoloji sonucundamalignite oranı yüksekliği de istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.Çalışmanın sonucu , akciğer kitlelerinin tanısında BT rehberliğinde kesici ko-aksial sisteme sahip kesici iğne biyopsilerinin uygulaması kolay, tanısal doğrulukoranı yüksek, komlikasyon oranı düşük bir yöntem olduğunu göstermektedir.Anahtar Kelimeler: Transtorasik, Kitle, Biyopsi, ğne, BT

Ayhan Şenol
Dicle University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Arkus aorta ve proksimal ekstrakranial arterlerdeki aterosklerotik lezyonların iskemik inmedeki rolü

AMAÇ: Ölüm ve disabilite nedenleri arasında 3. sırada olan inme ile arkus aorta plakları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.GEREÇ-YÖNTEM: Çalışmamızda, farklı endikasyonlarla elde olunan 271 servikal bilgisayarlı tomografi anjiografi (BTA) tarandı. Hastaların incelemeleri değerlendirilerek; arkus aorta plakları ve morfolojileri, proksimal servikal arterlerde aterosklerotik plaklar ve darlıklar, intrakraniyal arteroskleroz ile serebral ve serebellar infarktlar kaydedildi. Hastaların dosyaları incelenerek, atriyal fibrilasyon (AF), yeni myokard infarktı (MI), ventriküler anevrizma gibi infarkt nedenine yönelik bilgiler, hasta özgeçmişinde diabetus mellitus, hipertansiyon ve hiperlipidemi varlığı not edildi. Veriler SPSS paket programında değerlendirilerek, istatistiksel analizde sayılan değerler için Ki Kare Testi, ölçülen değerler için T Testi, ve korelasyon analizi yöntemleri kullanılarak basit/kompleks aortik ark plakları karşılaştırıldı.BULGULAR: Verilerimizin istatistiksel analizi sonucu; arkus orta plağı, çalışma popülasyonumuzda %59,4 oranında saptanmıştır. Arkus aorta plak görülen olgular ile ana karotid arter (CCA) duvar kalınlık artışının, bilateral CCA, servikal ve intrakranial internal karotid arter (İCA), vertebral ve subklavian arter plaklarının istatistiksel olarak anlamlı birliktelik gösterdiği izlendi. Plak bulunan hastalarda, sol orta serebral arter (MCA) ve karotid sulama alanı infarktları istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Plak kalınlınlıkları ile infarkt sıklıklarını değerlendirdiğimizde; sol MCA infarktları (p:0,013) ve sol karotid sulama alanı infarktları (p:0,019) için plak kalınlıkları anlamlı derecede yüksek bulundu.Sol MCA infarktı bulunan hastalarda anlamlı bulunan parametreler modele yerleştirilerek yapılan logistic regresyon analizinde ayakta kalan parametre arkus aorta plak kalınlığı oldu.SONUÇ: Elde ettiğimiz bulgular, inme hastalarında özellikle sol MCA infarktı varlığında arkus aorta plaklarının değerlendirilmesi gerekliliğini ve BTA incelemesinin, sağladığı veriler ile uygulanma pratikliği göz önünde bulundurulduğunda öncelikli tercih edilmelisi gerektiğini ortaya koymaktadır.

AnjiyografiAortAteroskleroz+5
Banu Küçük
Dokuz Eylül University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

KOAH tanılı hastalarda ekspiratuvar YRBT ve solunum fonksiyon testlerinin korelasyonu

ÖZET Çalışmanın amacı KAOH'lı hastalarda ekspiratuvar YRBT ölçütleri ile SFT arasındaki ilişkilerin saptanması ve YRBT'nin kronik bronşitli hastaların evrelemesinde SFT' ye katkısının belirlenmesidir. Son yıllarda gelişen YRBT parankimal akciğer hastalıklarının görüntülenmesinde yeni bir dönem açmıştır. Akciğerin hastalıklarının tanı ve takibinde giderek YRBT'nin önemi artmaktadır. YRBT ile ince kesitlere kemik algoritması (yüksek rezolüsyon algoritması) uygulanmakta ve böylece artan çözünürlük ile parankimal patolojiler çok daha net olarak görülmektedir. KOAHTı 29 hastaya YRBT ve SFT uygulanmıştır. Hastaların YRBT incelenmesinde 12'sinde tubuler bronşektazi, 8'inde bronş duvar kalınlaşmaları, 17'sinde amfizem, 2'sinde dallanan tubuler yapılar, 1 1 'inde hava hapsi alanları, 4'ünde atelektazi saptadık. Hastaların 8'i Grup A, 21'i Grup B olarak tanımlandı. 8 Grup A KOAHTı olgunun YRBT incelemesinde; olguların Tinde tubuler bronşektazi, l'inde bronş duvar kalınlaşması, 3 'ünde amfizem, 2'sinde hava hapsi, 2'sinde atelektazi saptanmış olup dallanan tubuler yapılar saptanmadı. 21 Grup B KOAHTı olgunun YRBT incelemesinde; olguların 11 'inde tubuler bronşektazi, 7'sinde bronş duvar kalınlaşması,, 14'ünde amfizem, 2'sinde dallanan tubuler yapılar 9'unda hava hapsi, 2'sinde atelektazi saptanmıştır. İki grup YRBT bulguları açısından karşılaştırıldığında tubuler bronşektazi, bronş duvar kalınlaşmaları, amfizem, dallanan tubuler yapılar, hava hapsi alanları ve atelektazi sıklığı bakımından istatistiksel anlamlı farklılıklar olmadığını saptadık. Grup A'nın FEVİ/FVC, FEF25-75, % FEF25-75 oranları Grup B'ninkilere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek çıkmıştır. Grup A ve GrupBTi olgularda yaş, hastalık süresi, %FVC, ve sigara paket/yıl değerleri karşılaştırdığında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. 55Atelektazi ile FVC arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyonun mevcut olduğu saptandı. Amfizem ile hastalık süresi, FEF25-75, ve %FEF25-75 arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyonun mevcut olduğu saptandı. Sigara içimi (paket/yıl) ile tubuler bronşektazi, bronş duvar kalınlaşması, atelektazi ve dallanan tubuler yapılar gibi YRBT bulguları arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyonun mevcut olduğu saptandı. Basit kronik bronşitli Grup A'lı hastalar ile kronik obstruktif bronşitli Grup B'li hastalar arasında YRBT bulguları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı. YRBT'nin KOAH'lı hastaların sınıflandırılmasında SFT'ye ek katkı sağlayamayacağı kanaatindeyiz. 56

Abdulkadir Doğru
Dicle University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kolon tümörlerinin lokal evrelemesi ve retroperitoneal cerrahi sınırın preoperatif değerlendirilmesinde çok kesitli bilgisayarlı tomografinin yeri

AMAÇ:Bu çalışmada kolon kanserlerinde preoperatif olarak T ve N evresinin ve retroperitoneal cerrahi sınırın (RCS) çok kesitli bilgisayarlı tomografi (ÇKBT) ile değerlendirilmesi ve bulguların altın standart olan histopatolojik veriler ile karşılaştırılması amaçlanmaktadır.GEREÇ ve YÖNTEM:Ocak 2008-Ocak 2012 tarihleri arasında histopatolojik olarak kolorektal adenokarsinom tanısı alan ve radyoloji arşivinde ÇKBT'si bulunan 141 hasta tümör lokalizasyonu, tümör T ve N evresi, retroperitoneal cerrahi sınır tutulumu açısından iki gözlemci tarafında karşılaştırılarak retrospektif olarak değerlendirildi. Altın standart patoloji verileri ile istatistiksel analizler yapıldı.BULGULAR:Ekstramural invazyonun belirlenmesinde duyarlılık %81-87, özgüllük %50-75, pozitif öngörü değerleri %95-97, negatif öngörü değerleri %26-27, doğruluk oranları %81-84 arasında olup patoloji ile her iki gözlemci arası uyum hafif bulundu. Gözlemciler arası uyum orta (?=0.425) olarak bulundu. T evresi değerlendirildiğinde alt, doğru ve üst evreleme sırasıyla 1. gözlemci için %31,9, %54,6 ve %13,5 iken, 2. gözlemci için %23,4, %51,1 ve %25,5 idi. Lenf nodu metastazını saptamada duyarlılık %84, özgüllük %46-56, PÖD %60-65, NÖD %74-78, DO %64-70 olarak bulundu. Her iki gözlemci ile patoloji arası uyum hafif olmakla birlikte iki gözlemci arası iyi uyum mevcuttu (?=0,650).Hasta grubunda retroperitoneal cerrahi sınır pozitifliği %4,7 olarak bulundu. Sadece retroperitoneal yerleşimli kolon segmentleri değerlendirildiğinde ise hastaların %1,6'sında RCS tutulumu vardı. RCS tutulumu olan 6 hastanın 4'ü sigmoid kolon, 1'i transvers kolon, 1'i de çekum-çıkan kolon yerleşimliydi. RCS tutulumu sırasıyla sadece retroperitoneal yerleşen ve tüm kolon tümörlerinde değerlendirildiğinde 1.gözlemci için duyarlılık %0- %33, özgüllük %82,5-%81 iken 2. gözlemci için %100-%50, özgüllük %73-%80 olarak bulundu. İki gözlemci uyumu ?=0,518 ile orta dereceydi.SONUÇ:Çalışmamız literatürdeki benzer çalışmalarla karşılaştırıldığında hasta sayısı en yüksek olandır. Literatür verileri ile birlikte değerlendirildiğinde çalışmamızda da preoperatif BT ile klinik olarak önemli olan ekstramural invazyonu değerlendirimede diğer serilere göre %81-87 ile yüksek duyarlılık mevcuttur. Çalışmamızda N evrelemede lenf nodu kısa aks sınırını 5 mm olarak kabul edildiği için literatüre göre özgüllük düşük ancak duyarlılık yüksek olarak bulunmuştur. Literatür ile benzer olarak oral kontrast madde kullanılmasının T evrelemesinde duyarlılık, özgüllük üzerine etkisi olmadığı saptanmıştır. Literatürden farklı olarak çalışmamızda rektal kontrast madde kullanımının T evre tanı doğruluğu üzerine etkisi olmadığı sonucuna varılmıştır.Radyolojik olarak RCS'nin değerlendirildiği sadece bir çalışma mevcut olup hasta sayısı bizim serimize göre oldukça azdır. Literatürde kolonun retroperitoneal kısımlarında RCS değerlendirilmiş olmakla birlikte sigmoid kolonda RCS tutulumu bildirilen vaka serisi bulunmamaktadır. Olgular RCS açısından değerlendirilirken kolonun anatomik olarak bireysel farklılıklar gösterebileceği göz önünde bulundurularak sadece retroperitoneal yerleşim gösteren çıkan ve inen kolon tümörlerinde değil ayrıca sigmoid ve transvers kolon tümörlerinde de RCS tutulumu mevcut olabileceği akılda tutulmalıdır.

CerrahiKanser hastalarıKolon+7
Funda Dinç Elibol
Dokuz Eylül University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Posterior fossa anomalilerinde fetal MRG morfometri ve volümetri yöntemlerinin tanısal etkinliğinin araştırılması ve karşılaştırılması

Giriş ve AmaçPosterior fossa kistik malformasyonları; Dandy Walker malformasyonu(DWM), Dandy Walker varyantı(DWV), mega sisterna magna ve posterior fossa araknoid kisti olarak ayrılır. Multiplanar MRG ile malformasyon ve varyantın gelişimsel bir anormalliğin devamlılık gösteren Dandy-Walker kompleksi olarak adlandırılan bir spektrumun içinde olduğu anlaşılmıştır. Dandy-Walker kompleksi içerisinde var olan anomalilerde prognoz vermisin displazi derecesine ve buna eşlik eden diğer anomalilerin varlığına bağlıdır.Bu çalışmanın amacı fetal MRG ile posterior fossaya ait yapıların uzunluk, yüzey alanı, volüm gibi biometrik ölçümlerin normal ve normal olmayan gruplarda, benzer gestasyonel haftalarda ölçülmesi, verilerin değerlendirilmesi, volüm ölçümü ve diğer yöntemlerin birbiri ile karşılaştırılmasıdır.Gereç ve YöntemÇalışmaya, Ocak 2006-Haziran 2011 tarihleri arasında prenatal USG tetkikinde posterior fossa anomalisi saptanan veya şüphesiyle DEÜTF Radyoloji Ana Bilim Dalına refere edilen ve fetal MRG tetkiki yapılan olgularla, SSS normal ancak başka anomali şüphesiyle yapılan MRG tetkikinde SSS değerlendirilebilen 41 hasta dahil edilmiştir.Çalışmamızda fetal MRG incelemeleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Fetüs T2 ağırlıklı SSFSE ve HASTE sekansı ile sagital, koronal, aksiyel planda görüntülenmiştir.Çalışmamızda 41 hasta değerlendirilmiş olup MRG bulgularına göre hastalar DWM, DWV, retroserebellar araknoid kist/mega sisterna magna(RSAK/MSM), serebellar hipoplazi(SH), rhombensefalosinapsis ve sağlıklı kontrol grubuna ayrılmıştır. Sonrasında her grup için vermis yüksekliği, vermis anteroposterior çap, vermis yüzey alanı, serebellar transvers çap, tegmentovermian açı, biparietal çap, posterior fossa volümü, serebellar volüm, vermis yüksekliği/biparietal çap x 100 rölatif oranı(VÇ/BPÇ oranı) ölçülmüştür.İstatistiksel analizde SPSS 15 programı kullanılmıştır.İstatistik analizinde grupların ölçümsel değerleri Bonferroni düzeltmeli Kruskal-Wallis testi ile değerlendirilmiştir. Post Hoc değerlendirmede Mann Whitney U testi kullanılmıştır. Patolojik grupların kontrol grubu ile karşılaştırılmasında Mann-Whitney U testi kullanılmıştır.BulgularÇalışmaya dahil edilen 41 hasta pediatrik radyoloji konusunda deneyimli bir radyolog tarafından MRG bulgularına göre DWM(n=9), DWV(n=6), MSM/RSAK(n=9), serebellar hipoplazi(n=5), rhombensefalosinapsis(n=1) ve kontrol grubu(n=11) olmak üzere 6 gruba ayrılmıştır.Patolojik grubun 9'unun DEÜTF Patoloji ABD tarafından hazırlanmış otopsi raporu mevcuttur. Toplamda 12 hastanın DEÜTF Radyoloji ABD `da postnatal tetkiki vardır.Tüm gruplar Mann-Whitney U testi ile kontrol grubu ile karşılaştırılmıştır.(Tek olgu örneği olan rhombensefalosinapsis grubu istatistiksel analizlerde kullanılmamıştır.DWM ve kontrol karşılaştırmasında, vermis yüksekliği, tegmentovermian açı, vermis yüzey alanı, serebellar volüm ve VÇ/BPÇ oranı anlamlı bulunmuştur.DWV ve kontrol grubu karşılaştırılmasında, vermis yüksekliği, tegmentovermian açı ve VÇ/BPÇ oranı anlamlı bulunmuştur.MSM/RSAK ve kontrol grubu karşılaştırmasında, serebellum transvers çapı, posterior fossa volümü anlamlı bulunmuştur.Serebellar hipoplazi ve kontrol grubu karşılaştırmasında, tegmentovermian açı dışındaki tüm parametreler anlamlı bulunmuştur.DWM ve MSM/RSAK grubu karşılaştırmasında, vermis yüksekliği, serebellum transvers çapı, tegmentovermian açı, vermis yüzey alanı, serebellar volüm, VÇ/BPÇ oranı anlamlı bulunmuştur.DWV ve MSM/RSAK grubu karşılaştırmasında, vermis yüksekliği, tegmentovermian açı, VÇ/BPÇ oranı anlamlı bulunmuştur.Tartışma ve SonuçÇalışmamızda amaçımız fetal MRG kullarak yukarıda tanımlanan hastalık gruplarının ayırıcı tanısında ve tanımlanmasında biometik yöntemleri değerlendirmek ve karşılaştırmaktı. Literatürde normal SSS gelişimi olan fetüslerle yapılan çalışmalarda, posterior fossa volümü, serebellar volüm ölçümleriyle ilgili veriler bulunmaktadır. Bizim çalışmamızda posterior fossa anomalisi olan fetüslerle normal SSS gelişimi olan fetüsler karşılaştırılmış olup özellikle DWM ve normal grup arasında serebellar volüm, posterior fossa volümünden daha yararlı bir parametre olarak bulunmuştur. Ayrıca patolojik ve patolojik olmayan grup karşılaştırıldığında, vermis yüksekliği, tegmentovermian açı, vermis yüzey alanı, serebellar volüm, posterior fossa volümü, VÇ/BPÇ oranı anlamlı parametreler olarak bulunmuştur.Daha sonraki çalışmalarda DWM ve DWV gruplarında fetal serebellar volüm ve postnatal morbidite ve mortalite arasındaki ilişkinin de değerlendirilmesinin yararlı olacağını düşünmekteyiz.ZETPosterior fossa anomalilerinde fetal MRG morfometri ve volümetri yöntemlerinin tanısal etkinliğinin araştırılması ve karşılaştırılmasıGiriş ve AmaçPosterior fossa kistik malformasyonları; Dandy Walker malformasyonu(DWM), Dandy Walker varyantı(DWV), mega sisterna magna ve posterior fossa araknoid kisti olarak ayrılır. Multiplanar MRG ile malformasyon ve varyantın gelişimsel bir anormalliğin devamlılık gösteren Dandy-Walker kompleksi olarak adlandırılan bir spektrumun içinde olduğu anlaşılmıştır. Dandy-Walker kompleksi içerisinde var olan anomalilerde prognoz vermisin displazi derecesine ve buna eşlik eden diğer anomalilerin varlığına bağlıdır.Bu çalışmanın amacı fetal MRG ile posterior fossaya ait yapıların uzunluk, yüzey alanı, volüm gibi biometrik ölçümlerin normal ve normal olmayan gruplarda, benzer gestasyonel haftalarda ölçülmesi, verilerin değerlendirilmesi, volüm ölçümü ve diğer yöntemlerin birbiri ile karşılaştırılmasıdır.Gereç ve YöntemÇalışmaya, Ocak 2006-Haziran 2011 tarihleri arasında prenatal USG tetkikinde posterior fossa anomalisi saptanan veya şüphesiyle DEÜTF Radyoloji Ana Bilim Dalına refere edilen ve fetal MRG tetkiki yapılan olgularla, SSS normal ancak başka anomali şüphesiyle yapılan MRG tetkikinde SSS değerlendirilebilen 41 hasta dahil edilmiştir.Çalışmamızda fetal MRG incelemeleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Fetüs T2 ağırlıklı SSFSE ve HASTE sekansı ile sagital, koronal, aksiyel planda görüntülenmiştir.Çalışmamızda 41 hasta değerlendirilmiş olup MRG bulgularına göre hastalar DWM, DWV, retroserebellar araknoid kist/mega sisterna magna(RSAK/MSM), serebellar hipoplazi(SH), rhombensefalosinapsis ve sağlıklı kontrol grubuna ayrılmıştır. Sonrasında her grup için vermis yüksekliği, vermis anteroposterior çap, vermis yüzey alanı, serebellar transvers çap, tegmentovermian açı, biparietal çap, posterior fossa volümü, serebellar volüm, vermis yüksekliği/biparietal çap x 100 rölatif oranı(VÇ/BPÇ oranı) ölçülmüştür.İstatistiksel analizde SPSS 15 programı kullanılmıştır.İstatistik analizinde grupların ölçümsel değerleri Bonferroni düzeltmeli Kruskal-Wallis testi ile değerlendirilmiştir. Post Hoc değerlendirmede Mann Whitney U testi kullanılmıştır. Patolojik grupların kontrol grubu ile karşılaştırılmasında Mann-Whitney U testi kullanılmıştır.BulgularÇalışmaya dahil edilen 41 hasta pediatrik radyoloji konusunda deneyimli bir radyolog tarafından MRG bulgularına göre DWM(n=9), DWV(n=6), MSM/RSAK(n=9), serebellar hipoplazi(n=5), rhombensefalosinapsis(n=1) ve kontrol grubu(n=11) olmak üzere 6 gruba ayrılmıştır.Patolojik grubun 9'unun DEÜTF Patoloji ABD tarafından hazırlanmış otopsi raporu mevcuttur. Toplamda 12 hastanın DEÜTF Radyoloji ABD `da postnatal tetkiki vardır.Tüm gruplar Mann-Whitney U testi ile kontrol grubu ile karşılaştırılmıştır.(Tek olgu örneği olan rhombensefalosinapsis grubu istatistiksel analizlerde kullanılmamıştır.DWM ve kontrol karşılaştırmasında, vermis yüksekliği, tegmentovermian açı, vermis yüzey alanı, serebellar volüm ve VÇ/BPÇ oranı anlamlı bulunmuştur.DWV ve kontrol grubu karşılaştırılmasında, vermis yüksekliği, tegmentovermian açı ve VÇ/BPÇ oranı anlamlı bulunmuştur.MSM/RSAK ve kontrol grubu karşılaştırmasında, serebellum transvers çapı, posterior fossa volümü anlamlı bulunmuştur.Serebellar hipoplazi ve kontrol grubu karşılaştırmasında, tegmentovermian açı dışındaki tüm parametreler anlamlı bulunmuştur.DWM ve MSM/RSAK grubu karşılaştırmasında, vermis yüksekliği, serebellum transvers çapı, tegmentovermian açı, vermis yüzey alanı, serebellar volüm, VÇ/BPÇ oranı anlamlı bulunmuştur.DWVve MSM/RSAK grubu karşılaştırmasında, vermis yüksekliği, tegmentovermian açı, VÇ/BPÇ oranı anlamlı bulunmuştur.Tartışma ve SonuçÇalışmamızda amaçımız fetal MRG kullarak yukarıda tanımlanan hastalık gruplarının ayırıcı tanısında ve tanımlanmasında biometik yöntemleri değerlendirmek ve karşılaştırmaktı. Literatürde normal SSS gelişimi olan fetüslerle yapılan çalışmalarda, posterior fossa volümü, serebellar volüm ölçümleriyle ilgili veriler bulunmaktadır. Bizim çalışmamızda posterior fossa anomalisi olan fetüslerle normal SSS gelişimi olan fetüsler karşılaştırılmış olup özellikle DWM ve normal grup arasında serebellar volüm, posterior fossa volümünden daha yararlı bir parametre olarak bulunmuştur. Ayrıca patolojik ve patolojik olmayan grup karşılaştırıldığında, vermis yüksekliği, tegmentovermian açı, vermis yüzey alanı, serebellar volüm, posterior fossa volümü, VÇ/BPÇ oranı anlamlı parametreler olarak bulunmuştur.Daha sonraki çalışmalarda DWM ve DWV gruplarında fetal serebellar volüm ve postnatal morbidite ve mortalite arasındaki ilişkinin de değerlendirilmesinin yararlı olacağını düşünmekteyiz.

Fetal monitoringFetüsKraniyal fossa-posteriyor+5
Filiz Tetik
Dokuz Eylül University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Acil servise başvuran hastalarda, bt'de saptanan terminal ileum duvar kalınlaşmasının radyolojik değerlendirmesi

Amaç: Bu çalışmada, acil servise sağ alt kadran ağrısı ile başvuran ve Bilgisa-yarlı Tomografi (BT)'de terminal ileumda duvar kalınlaşması saptanan hastaların, görüntüleme bulgularının, klinik ve/veya patolojik sonuçlar ile karşılaştırılması amaç-lanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, Aralık 2008 ile Ağustos 2011 tarihleri ara-sında, akut sağ alt kadran ağrısıyla acil servise başvuran ve Dokuz Eylül Üniversitesi Radyoloji Anabilim Dalı görüntü arşivleme ve iletişim sisteminde (PACS) bulunan BT'sinde, terminal ileumda duvar kalınlaşması olduğu raporlanmış hastalar retros-pektif olarak tarandı. Dosya bilgilerine ulaşılarak operasyon veya kolonoskopi sonu-cunda patolojik tanıya ulaşılmış ya da klinik gözlem/uzun dönem takip sonucunda kesin klinik tanısına karar verilmiş olan 18 yaş ve üzerindeki toplam 84 hasta saptan-dı. Tüm görüntüler aynı deneyimde iki son yıl radyoloji asistanı tarafından, olguların klinik-patolojik sonuçları bilinmeden ve birbirinden bağımsız olarak değerlendirildi.Tüm hastalarda; terminal ileum duvar kalınlaşmasının uzunluğu, simetrisitesi, başka bağırsak segmenti tutulumu olup-olmadığı, terminal ileumda mural kontrast-lanma ve hedef bulgusu varlığı, çevre mezenterik yağlı dokuda enflamasyon bulgula-rı ve batında sıvı varlığı, apendiks enflamasyonu, herhangi bir bağırsak segmentinde kitlesel lezyon, ileoçekal divertikülit ve apse varlığı ile kadın hastalarda jinekolojik pa-toloji varlığı değerlendirildi. Ayrıca terminal ileum duvar kalınlığı miktarı, lokal lenf no-du sayısı ve lokal en büyük lenf nodu çapı değerlendirildi. Son olarak mevcut bulgular değerlendirilerek radyolojik tanı belirlendi. İki gözlemciden elde edilen ölçülebilir veri-lerin (terminal ileum duvar kalınlığı, lokal lenf nodu sayısı ve lokal en büyük lenf nodu boyutu) ortalamaları alındı. Skaler veriler ve radyolojik tanı ortak karar oluşturacak şekilde tekrar değerlendirildi.Bulgular: Çalışmaya alınan toplam 84 hastanın klinik/patolojik tanıları, 25'i (%29,8) akut apendisit (AP), 32'si (%38,1) nonspesifik ileit (NSI) ve 27'si (%32,1) Crohn hastalığı (CH) olarak belirlendi. Çalışmamızda ÇKBT'nin, belirlenen tanılar için duyarlılık, özgüllük, pozitif öngörü ve negatif öngörü değeri (sırasıyla), AP tanısı için % 92, % 94, % 100, % 96; NSI tanısı için % 53, % 90, % 77,% 75 ve CH tanısı için % 77, % 73, % 58,% 87 bulundu. Ölçülebilir veriler olan terminal ileum duvar kalınlığı, lokal lenf nodu sayısı ve lokal en büyük lenf nodu çapı, her üç grup arasında, AP-CH grubu arasında ve özellikle NSİ-CH grupları arasında anlamlı olarak farklı bulundu.Sonuç: Çalışmamızda, sağ alt kadran ağrısı ile acil servise başvuran ve BT in-celemesinde terminal ileumda duvar kalınlaşması saptanan hastalarda akut apendisi-te bağlı reaktif kalınlaşma büyük bir doğrulukla tanınabilmektedir. Nonspesifik ileit ile Crohn hastalığının birbirinden ayrımı için kalınlaşmanın miktarı, eşlik eden lenf nodla-rının sayısı ve çapları geçerli ölçütler olabilme potansiyeli taşımaktadır. Ancak bu bulguyu güçlendirecek prospektif planlanmış, geniş serilere gereksinim vardır.Anahtar Kelimeler: Terminal ileumda duvar kalınlaşması, akut apendisit, nonspesifik ileit, Crohn hastalığı

ApandisitCrohn hastalığıİleit+1
Özkan Hatem
Dokuz Eylül University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Proksimal kontrollü açılımı olan stent-greftlerin torasik aort patolojilerindeki etkinliği: Kısa ve orta dönem sonuçlar

AMAÇ:Bu çalışmada torasik aort patolojisi olan hastalarda son dönemde merkezimizde rutin olarak uygulanan proksimal kontrollü açılabilen aortik stent-greftlerin kısa-orta dönem sonuçlarının retrospektif değerlendirmesi amaçlanmıştır.GEREÇ ve YÖNTEM:Aralık 2009-Haziran 2011 tarihleri arasında, proksimal kontrollü stent-greft tedavisi uygulanmış olan torasik aort patolojisine sahip 28 hastanın preoperatif demografik ve operatif verileri, perioperatif (<1ay), erken (1-3ay) ve orta (>3ay) dönem verileri değerlendirilmiştir. Bu veriler disseksiyon ve anevrizma grupları ile stent greft 1 (Valiant Captivia) ve stent greft 2 (Jotec Evita) grularında ayrıca değerlendirilmiş ve istatistiksel analizler yapılmıştır.BULGULAR:Çalışmaya dahil edilen 28 olgudan, 9 olguya (%32,1) torasik aort anevrizması, 5 olguya (%17,8) torakoabdominal aort anevrizması, 7 olguya (%25) akut tip B diseksiyon, 5 olguya (%17,8) kronik tip B disseksiyon, 1 olguya (%3,5) penetran aortik ülser ve 1 olguya (%3,5) psödoanevrizma endikasyonuyla endovasküler stent greft tedavisi gerçekleştirildi. Ortalama yaş, anevrizma grubunda 64 (±8,4), disseksiyon grubunda 56,5(±12,9) olup toplam yaş ortalaması 60,79(±11) olarak tespit edildi. Operasyon sonrası ilk bir aylık (perioperatif) dönem değerlendirildiğinde, teknik başarı ve lezyon dışlama anevrizma grubu, disseksiyon grubu ve toplamda %100 olarak değerlendirildi. İlk 30 günlük mortalite anevrizma grubunda görülmezken disseksiyon grubunda 1 (%8,3) hastada, toplamda 1 (%3,6) hastada, major komplikasyon disseksiyon grubunda 1 (%8,3), toplamda 1 (%3,6) hastada izlenmiş olup anevrizma grubunda hiçbir hastada izlenmedi. Perioperatif dönemde endoleak hiçbir grupta izlenmedi ve hiçbir hastaya sekonder prosedür uygulanmadı. Erken dönemde (1-3 ay) lezyon ilişkili mortalite hiçbir grupta izlenmezken, lezyon ilişkisiz mortalite anevrizma grubunda 1 (%6,3) hastada izlendi. Sekonder prosedür, anevrizma grubunda 3 (%18,7), disseksiyon grubunda 2 (%18,1), toplamda 5 (%18,5) hastaya uygulandı. . Erken dönemde anevrizma grubunda 3 (%18,7), disseksiyon grubunda 1 (%9,0), toplamda 4 (%14,8) hastada endoleak izlendi. Erken dönemde hiçbir hastada arteriyel rüptür ya da sistemik komplikasyon izlenmedi. Stent greft 2 grubunda bir hastada (%11,1) cihaz ilişkili komplikasyon gelişirken, stent greft 1 grubunda hiçbir hastada izlenmedi. Anevrizma ve disseksiyon grupları ile stent greft 1 ve stent greft 2 grupları karşılaştırıldığında erken dönem sonuçları arasında gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05).Çalışmamızda hastaların ortalama takip süresi 7,89(±6,3) ay olarak hesaplandı. Orta dönemde hiçbir grupta mortalite, arteriyel rüptür, arteriyel disseksiyon, cihaz ilişkili komplikasyon ya da sistemik komplikasyon izlenmedi. Sekonder prosedür, anevrizma grubunda 1 (%12,5) hastada ve toplamda 1 (%6,3) hastada uygulanmış olup, disseksiyon grubunda hiçbir hastada gerekli olmadı. Endoleak anevrizma grubunda 3 (%37,5), disseksiyon grubunda 0 (%0), toplamda 3 (%18,7) hastada izlendi. Orta dönemde; anevrizma ve disseksiyon grupları ile stent greft 1 ve stent greft 2 gruplarında karşılaştırıldığında, sonuçlarda istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı.SONUÇ:Torasik stent greftler çeşitli gruplar altında literatürde birçok çalışmada incelenmiştir. Ancak literatürden farklı olarak bu çalışmada proksimal kontrollü stent greftlerin erken ve orta dönem etkinliği araştırılmıştır. Çalışmamızda; Valiant Captivia ve Jotec Evita stent greftlerinin kullanıldığı tüm gruplarda teknik başarı, lezyon dışlama, perioperatif mortalite ve endoleak oranları ile erken ve orta dönem lezyon ilişkili mortalite, majör komplikasyon oranları literatüre göre belirgin daha iyi bulunmuştur. Proksimal kontrollü stent greftlerin özellikle operasyonel konforu ve periperatif dönemde genel başarıyı belirgin arttırmış olduğunu, düşük mortalite ve düşük majör komplikasyon oranlarıyla diğer stent greftlere belirgin üstünlük sağladığını düşünmekteyiz. Ancak çalışmamızda erken ve orta dönem endoleak ve sekonder prosedür oranları literatüre göre yüksek bulunmuş olup, daha geniş popülasyonlu hasta grupları ve daha uzun takip süreleriyle yapılacak çalışmalarla, proksimal kontrollü stent greftlerin bu açıdan daha doğru şekilde değerlendirilebileceğine inanıyoruz.

AortAort anevrizmalarıAort hastalıkları+6
Mehmet Ceylan
Dokuz Eylül University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Özellikli anatomisi olan abdominal aort anevrizmalarında kontrollü açılabilen düşük profilli stent-greftlerin etkinliği: Kısa ve orta dönem sonuçlar

ÖZETAMAÇ:Bu çalışmada abdominal aort patolojisi olan hastalarda son dönemde merkezimizde rutin olarak uygulanan proksimal kontrollü açılabilen, düşük profilli aortik stent-greftlerin kısa-orta dönem sonuçlarının retrospektif değerlendirmesi amaçlanmıştır.GEREÇ ve YÖNTEM:Eylül 2008-Haziran 2011 tarihleri arasında, endovasküler olarak abdominal aort anevrizma (AAA) tedavisinde proksimal kontrollü, düşük profilli stent greft kullanılmış olan abdominal aort patolojisine sahip hastaların preoperatif demografik ve operatif verileri, perioperatif (<1ay), erken (1-3ay) ve orta (>3ay) dönem verileri değerlendirilmiştir. Bu veriler zor vasküler anatomik kriterlere sahip olan ve olmayan gruplar için ayrıca değerlendirilmiş ve istatistiksel analizler yapılmıştır. Çalışmamızda zor vasküler anatomik boyun grubuna; beta açısı (Proksimal AAA boynu ile AAA ana aksı arasındaki açı ) 60 derece ve üzerinde olan, proksimal boyun uzunluğu (renal arter çıkımı sonrası anevrizmaya dek aortik boyun uzunluğu) 10mm ve altında olan ve proksimal boyun düzeyinde mural trombus veya kalsifikasyon saptanan hastalar dahil edildi.BULGULAR:Çalışmaya dahil edilen 39 olgudan, 15 zor vasküler anatomik kriterlere sahip olan (%38,4), 24 zor vasküler anatomik kriterlere sahip olmayan (%61,5) hastaya abdominal aort anevrizması endikasyonuyla endovasküler stent greft tedavisi gerçekleştirildi. Ortalama yaş, zor vasküler anatomik kriterlere sahip olan grupta 69,6 (±8,6), zor vasküler anatomik kriterlere sahip olmayan grupta 70,7 (±10,6) olup toplam yaş ortalaması 70,3(±9,3) olarak tespit edildi. Operasyon sonrası ilk bir aylık (perioperatif) dönem değerlendirildiğinde, teknik başarı ve lezyon dışlama oranı zor vasküler anatomiye sahip olan ve olmayan grupta ve toplamda %100 olarak değerlendirildi. İlk 30 günlük mortalite hiçbir hastada izlenmedi. Perioperatif dönemde Tip-2 endoleak (kaçış) dışında endoleak saptanmadı. Takiplerde Tip-2 endoleak (kaçış)'lerin, spontan regresyon gösterdiği ve anevrizma çapında artış olmadığı gözlendi. Bu dönemde majör komplikasyon ve açık cerrahiye dönüşüm hiçbir grupta izlenmedi ve hiçbir hastaya sekonder prosedür uygulanmadı. Erken dönemde (1-3 ay) sekonder prosedür uygulanan hasta bulunmamaktaydı ve mortalite hiçbir grupta izlenmedi. Erken dönemde Tip-2 endoleak (kaçış) (%12,8) dışında endoleak saptanmadı. Takiplerde Tip-2 endoleak (kaçış)'lerin, spontan regresyon gösterdiği ve anevrizma çapında artış olmadığı gözlendi. Erken dönemde hiçbir hastada arteriyel rüptür ya da greft ile ilişkili komplikasyon izlenmedi. Sistemik komplikasyon zor vasküler anatomik kriterlere sahip olan grupta izlenmezken, zor vasküler anatomik kriterlere sahip olmayan grupta 2 (%8,3) hastada tespit edildi. Zor vasküler anatomik kriterlere sahip olan ve olmayan gruplar karşılaştırıldığında erken dönem sonuçları arasında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05).Çalışmamızda hastaların ortalama takip süresi 27(±8,7) ay olarak hesaplandı. Orta dönemde hiçbir grupta arteriyel rüptür, sistemik veya greft ile ilişkili komplikasyon izlenmedi. Greft migrasyonu saptanmadı. Yine bu dönemde iki grupta da anevrizmaya bağlı mortalite saptanmadı. Ancak bu dönemde diğer nedenlerle gelişen (kanser, MI) mortalite oranı zor vasküler anatomiye sahip olan grupta %13,3, diğer grupta %16,7 ve toplamda %15,4 olarak tespit edildi. Sekonder prosedür, zor vasküler anatomiye sahip olmayan grupta 1 (%4,2) hastada ve toplamda 1 (%2,6) hastada uygulanılmış olup, zor vasküler anatomiye sahip olan grupta ise hiçbir hastada gerekli olmadı. Orta dönemde Tip 1 Endoleak (kaçış) zor vasküler anatomiye sahip olan grupta izlenmezken, diğer grupta 2 (%8,3), toplamda 2 (%5,1) hastada izlendi. Tip 3 endoleak ise saptanmadı. Anevrizma çap değişikliği oranı zor vasküler anatomiye sahip olan grupta -4,8 (±5,8)mm, diğer grupta -4,7 (±5,5) mm ve toplamda -4,79 (±5,5) mm olarak tespit edildi. Orta dönemde; zor vasküler anatomik kriterlere sahip olan ve olmayan gruplar karşılaştırıldığında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05).SONUÇ:Çeşitli klinik çalışmalar uygunsuz anatomik vasküler özellikler nedeniyle %30-60 civarında potansiyel endovasküler tedavi adayına stent greft uygulanamadığını göstermektedir. EVAR işleminde engel teşkil eden iki önemli kriter bulunmaktadır: Aortun proksimal boynunun ve ilyak arter erişiminin özellikleri. Özellikle proksimal boynun 10mm'nin altında uzunluğa sahip olması ve 60 derecenin üzerinde açılanması; EVAR işleminin perioperatif ve geç dönem komplikasyonu açısından önemli risk faktörüdür. Bu faktörler sonucunda Tip1 endoleak (kaçış), greft migrasyonu (yer değiştirme), renal arterlerde diseksiyon ya da tromboz gelişebilmekte ayrıca taşıyıcı sistemin profil kalınlığı nedeniyle aşırı manipülasyon ve greftte oluşan boyutsal değişiklikler sonucunda da distal embolizasyon veya hemoraji gelişebilmektedir. Günümüzde kullanılan yeni nesil ileri teknoloji ürünü kontrollü açılabilen, düşük profilli aortik endovasküler stent-greftler ile zor vasküler anatomiye sahip hasta grubunda da oldukça başarılı sonuçlar alınmaktadır. Çalışmamızda proksimal kontrollü ve düşük profilli yeni nesil stent greftin kullanıldığı zor boyunlu olan ve olmayan iki grubun etkinlikleri benzer şekilde bulunmuş olup, operasyon sonrası dönemde gruplar arası hiçbir sonuçta istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Bu sonuç yeni nesil, düşük profilli ve proksimal kontrollü stent greftlerin, zor boyunlu aort anatomisine sahip oldukları için standart stent greftler ile endovasküler tedavi şansı olmayan hastalarda, endovasküler teknik açısından risk taşımayan hastalarda olduğu kadar güvenli ve başarılı olduğunu göstermektedir. Bu ve benzeri çalışmalar sonucunda EVAR işlemine uygunluk kriterlerinin genişleyeceğini ve daha fazla sayıda hastanın bu işlemden yarar görebileceğini düşünmekteyiz.

AnevrizmaAort anevrizmalarıAort-abdominal+4
Evren Uzer
Dokuz Eylül University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Anevrizmal subaraknoid kanamalı hastalarda arteriyal spin labelling perfüzyon görüntüleme ile beyin hasarının değerlendirilmesi ve takipte klinik kötüleşme gelişen hastaların öngörülebilirliğinin araştırılması

Amaç: SAK yıllık insidansı 100.000'de 6-22 arasında değişen nörolojik bir durumdur. Tanıdaki birçok ilerlemeye rağmen hastalarda mortalite ve morbidite yüksek seyretmektedir. Mortalite ve morbiditenin en önemli sebeplerinden biri de vazospazm ve gecikmiş iskemik nörolojik defisittir((Delayed ischemic neurologic deficit; DIND). Bu çalışmanın amacı, ASL perfüzyon MR görüntüleme ile beyin hasarını gösterme ve gecikmiş iskemik nörolojik defisit gelişiminin öngörülebilirliğini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem:. Çalışmamız ile ilgili protokol hazırlandıktan sonra, Karadeniz Teknik Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan 20.12.2019 tarihinde 24237859-896 sayılı karar ile onay alındı. Onayın ardından 2020-2021 yılları arasında ilgili branşlarda SAK tanısı alan 23 hastanın prospektif olarak toplanan verileri, retrospektif olarak analiz edildi Hastaların demografisi, anevrizma lokalizasyon ve boyutları, uygulanan tedavi yöntemi, tedavi etkinliği, komplikasyon oranları, erken ve geç dönemde ASL sonuçları değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 23 hastanın elde edilen ilk 3 gün ASL değerlerinde, 21 hastada(%91,3) sağ ya da solda sulkal mesafelerde kanama asimetrik olarak yoğunluk göstermekteydi. Sağ ya da sol asimetrik kanama yoğunluğu gösteren 21 hastanın 18'inde(%85.7) elde edilen tüm alanların ASL sinyal ortalması kanama yoğunluğu gösteren taraf ile uyumlu şekilde karşı tarafa göre düşüktü. Bazal gangliyonlar hariç tüm alanların ortalaması alındığında ise 21 hastanın 19'unda(%90.4) ASL sinyal ortalaması kanama yoğunluğu gösteren taraf ile uyumlu şekilde karşı tarafa göre düşüktü. Bazal gangliyonların ortalamaya dahil edilmediği durumda fark daha belirgindi. Sonuç: Seçilmiş hasta gruplarında ASL perfüzyon MRG global ya da rejyonel, perfüzyon düşüşünü ve olası serabral hasarı kontrast madde ve radyasyona maruz kalmadan gösterebilmektedir. Geç dönemde gelişebilecek DIND öngörülebilirliği için ise daha yüksek vaka sayılı çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmektediyiz Anahtar kelimeler: Subaraknoid kanama,perfüzyon ASL, gecikmiş iskemik nörolojik defisit

AnevrizmaBeyinBeyin hasarı-kronik+3
Sinan Erdemi
Karadeniz Technical University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Endometrium kanserinin lokal evrelemesinde preoperatif MRG ve histopatolojik sonuçların karşılaştırılması

Giriş-Amaç: Çalışmamızın amacı, endometrium kanseri olan hastalarda preoperatif MRG' nin miyometrial invazyon varlığı ve derecesi, servikal yayılım varlığını değerlendirmedeki tanısal değerini ve tümör ortalama ADC değerlerinin histopatolojik alt tipleri ayırt etmedeki etkinliğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamıza,endometrial kanser tanısı alarak opere edilen ve operasyon öncesinde Alt Abdomen MRG tetkiki yapılan67 hasta dahil edildi. Önce miyometrial invazyon varlığı ve derecesi ile servikal yayılım açısından sagital, aksiyel T2 ve sagital, aksiyel yağ baskılı T1 ağırlıklı görüntüler, değerlendirilerek MRG' nin, sensivite, spesifite, pozitif prediktif değer, negatif prediktif değer ve doğruluk değerleri hesaplandı. Sonra ise radyolojik olarak tümör alanı olduğu düşünülen lokalizasyonlara dairesel "region of interest" (ROI) yerleştirilerek 47 hastanın ADC ölçümleri yapıldı. Hastalar histopatolojik olarak 3 gruba ayrıldı. 1.grupta 34 endometrioid karsinomlu hasta, 2.grupta 4 uterin sarkomlu hasta, 3.grupta ise 13 endometrioid alt tipi dışında kalan hastalar (diğerleri) bulunmaktaydı. Sonrasında, 1. ile 2. grup ve 1. ile 3.gruptaki hastaların ortalama ADC değerleri ile histopatolojik tipler arasındaki ilişki araştırıldı. Tümör ortalama ADC değerlerinin histopatolojik alt tipleri ayırt etmedeki etkinliği Kolmogorov Smirnov testi kullanılarak istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular:Miyometrial invazyon olmayan grupta MRG' nin sensitivitesi %75, spesifitesi %98,41, PPD %75, NPD %98,41; %50' den az (yüzeyel) miyometrial invazyon olan grupta MRG' nin sensitivitesi %85, spesifitesi %92,59, PPD %94,44, NPD %80,65; %50' den fazla (derin) miyometrial invazyon olan grupta MRG' nin sensitivitesi %95,65, spesifitesi %88,64, PPD %81,48, NPD %97,50; miyometrial invazyon derinliğini belirlemede MRG' nin doğruluk oranı %88,10 olarak bulunmuştur. Servikal yayılımı olanların MRG ile tespit edilmesinde sensitivitesi %72,73, spesifite %100, PPD %100, NPD %94,92; servikal yayılım varlığını göstermede doğruluk oranı %95,52 olarak bulunmuştur. Ek olarak, 1.grubun ortalama ADC değeri 0.76 (± 0.12) x 10-3 mm2/s; 2.grubun ortalama ADC değeri 0.74 (± 0.35) x 10-3 mm2/s; 3.grubun ortalama ADC değeri 0.78 (± 0.20) x 10-3 mm2/s olarak bulundu. Endometrioid ile sarkom grubundaki hastalar ve endometrioid ile non endometrioid grubundaki hastaların ortalama ADC değerleri karşılaştırıldığında sırasıyla p değerleri 0.912 ve 0.620 bulunmuş olup istatiksel olarak anlamlı değildi. Sonuç: Endometrial kanserlerin lokal evrelemesinde, miyometrial invazyon derinliğini ve servikal yayılım varlığını göstermede MRG tetkiki, yüksek doğruluk oranına sahip bir görüntüleme yöntemidir. MRG ile tümör ortalama ADC değerlerinin histopatolojik alt tipleri ayırt etmedeki etkinliği net olarak gösterilememiştir. Bu konuda daha kapsamlı ve multiparametrik çalışmaların yapılamasına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler:Endometrium kanseri, Miyometrial invazyon, Servikal yayılım, Manyetik rezonans görüntüleme, Ortalama ADC (Apparent diffusion coefficient) değeri

Endometrial hiperplaziEndometrial neoplazmlarHistopatoloji+3
Ömer Öztekin
Karadeniz Technical University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Renal hücreli kanserin alt tiplerinin ayrımında multiparametrik MRG'nin tanısal etkinliği

Amaç: Bu çalışmanın amacı konvansiyonel T2 ağırlıklı görüntüler, dinamik kontrastlı MRG ve ADC değerleri kullanılarak, multiparametrik MRG'nin renal hücreli kanserin (RHK) sık görülen alt tiplerinin ayrımındaki tanısal etkinliğinin değerlendirilmesidir. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza böbrekte kitle nedeniyle opere edilen ve operasyon öncesi kontrastlı dinamik üst abdomen MRG incelemesi bulunan 91 hastadaki (18'i kadın, 73'ü erkek; yaş aralığı, 18-85 yaş; ortalama yaş 61,8) 59 şeffaf hücreli tip, 29 papiller hücreli tip ve 10 kromofob tip 98 adet tümör (ortalama tümör çapı, 4 cm) dahil edildi. 3 Tesla MRG cihazı ile aksiyel planda DAG sekansları, T2 ağırlıklı sekanslar, kontrast öncesi ve sonrasında üç fazda (kortikomedüller faz, nefrografik faz, ekskretuar faz) T1 ağırlıklı sekanslar değerlendirildi. Normal renal parankimden ve tümörden ''region of interest'' (ROİ) ölçümleri kullanılarak sinyal intensite değişim yüzdesi, tümör-korteks kontrastlanma indeksi, kontrast yıkanma oranı, tümör apperent diffusion coefficient (ADC) değeri, tümör-korteks ADC oranı ve tümörün kalitatif olarak T2 skorlaması yapıldı. Şeffaf hücreli RHK'yi şeffaf dışı RHK'den ayırt etmek için, ROC (receiver operating characretistics) analizi kullanıldı. Nominal ve ordinal değişkenler arasındaki uyumun değerlendirilmesinde Cramer's V katsayısı hesaplandı. İstatistik anlamlılık sınır değeri olarak p<0,05 kabul edildi. Bulgular: Şeffaf hücreli RHK'yi şeffaf dışı RHK'den ayırt etmek için; kortikomedüller fazda sinyal intensitesi değişim yüzdesinin duyarlılığı %78, özgüllüğü %88 (AUC 0,88, kesim noktası>%130,6), tümör-korteks kontrastlanma indeksinin duyarlılığı %86 ve özgüllüğü %82 (AUC 0,89, kesim noktası>0,52), tümör ADC değerinin duyarlılığı %81 ve özgüllüğü %90 (AUC 0,92, kesim noktası>1,14), ADC oranının duyarlılığı %80 ve özgüllüğü %87 (AUC 0,91, kesim noktası>0,61), kontrast yıkanma oranının duyarlılığı %76, özgüllüğü ise %70 (AUC 0,72, kesim noktası>%5,82) bulundu. T2 skoru ile şeffaf hücreli ve şeffaf dışı RHK'leri belirlemede istatistiksel olarak anlamlı, yüksek düzeyde bir uyumun olduğu gösterildi (Cramer's V=0,762, p<0,001). Sonuç: Şeffaf, papiller ve kromofob hücreli RHK'ler dinamik kontrastlı MRG'de farklı kontrastlanma paterninin yanı sıra özgül difüzyon ve T2 sinyal özelliği göstermektedir. RHK'nin en sık görülen alt tiplerinin ayrımında T2 skorlama sistemi ve ADC oranının da dahil olduğu bileşenlerden oluşan multiparametrik MRG kullanımının tanısal doğruluğu arttırdığı düşünülmektedir.

Karsinoma-renal hücreliManyetik rezonans görüntülemeNeoplazmlar+2
Cemal Aydoğan
Karadeniz Technical University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Erişkin hastalarda trakeobronşial dallanma anomalileri

Amaç: Toraks BT çekilen erişkin hastalarda trakeobronşial dallanma anomalilerinin sıklığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: 1000 erişkin hastanın Toraks BT tetkiki retrospektif değerlendirildi. İş istasyonunda, akciğer parankim penceresi kullanılarak aksiyal, koronal, sagittal planlar, minimum intensite projeksiyon (MinIP), 3-Boyutlu (3B), curved (eğimli) MPR görüntüler incelendi. Trakeal divertikül, trakeal bronş, aksesuar kardiyak bronş sıklığı, lokalizasyonu ve tipleri, bilateral üst lobların ve sağ akciğer orta lobun dallanma anomalileri, görülme sıklıkları, her iki akciğer alt lobda subsuperior ve suprasuperior bronş görülme sıklığı, tipleri, sağ ve sol izomerizm, situs inversus ve köprü bronş değerlendirildi. Sayısal değişkenler ortalama ± standart sapma ve minimum – maksimum değerler ile, kategorik değişkenler ise sayı ve yüzde ile gösterildi. Kadın ve erkek cinsiyette izlenen anomali sıklığı ki-kare testi ile karşılaştırıldı. İstatistiksel anlamlılık sınır değeri olarak p<0,05 kabul edildi. Bulgular: 491 kadın, 509 erkek toplam 1000 hastanın 102'sinde trakeobronşial dallanma anomalisi bulundu. 92 olguda tek anomali izlenmiş olup 5 olguda ise 2 anomali birlikteliği mevcuttu. 8 hastada preeparteriyel bronş, 2 hastada sol prehiparteriyel bronş, 9 hastada sağ suprasuperior bronş, 33 hastada sağ subsuperior, 38 hastada sol subsuperior, 7 hastada aksesuar kardiyak bronş izlendi. Sağ trakeal bronş, posteparteriyel bronş, sağ trakeal divertikül, yukarı yer değiştirmiş OLB ve situs inversus anomalisi 1'er hastada tespit edildi. Tespit edilen konjenital trakeobronşial anomalilerin 11'i yer değiştirmiş, 82'si süpernümerer bronş idi. Sonuç: BT, trakeobronşial dallanma anomalilerinin değerlendirilmesinde başarılı görüntüleme yöntemidir. Bu anomalilerin gözden kaçmaması için karinanın seviyesi ve üst lob bronşlarının pulmoner arterler ile ilişkisi gibi temel anatomik bilgilere sahip olunmalıdır. Lob temelli sınıflama kullanılması, anomalilerin saptanmasını ve sınıflandırılmasını kolaylaştıracaktır.

Akciğer hastalıklarıAnomalilerBronşlar+4
Muhammed Ferhat Değirmenci
Karadeniz Technical University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Anevrizma kesesinde ve parent arterde peroperatif basınç ölçümlerinin kanamış ve kanamamış hastalarda karşılaştırılması

Bu çalışmada anevrizmaların endovasküler tedavisi sırasında anevrizma kesesi ve parent arterde basınç ölçümleri yapılarak bu ölçümlerin kese içinde ve parent arterde farklılık gösterip göstermediği, ayrıca eğer varsa bu farklılığın da kanayan ve kanamayan anevrizmalarda derecesinin aynı olup olmadığı ve bunun ruptür üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Bununla beraber anevrizmaların üç boyutlu serebral anjio görüntüleri elde edilmiştir. Bu görüntülerde, anevrizma yüksekliği, anevrizma genişliği, anevrizma maksimal kubbe çapı, anevrizma boyun çapı gibi anevrizma morfolojik ölçümleri yapılmış, anevrizma ortalama hacmi hesaplanmıştır. Bunun dışında anevrizma ile parent arter ilişkisi değerlendirilmiş ve giriş açıları (inflow angle) ölçülmüştür. GEREÇ ve YÖNTEM: Bu çalışmaya Dokuz Eylül Tıp Fakültesi Radyoloji bölümünün Girişimsel Nöroradyoloji Ünitesinde Mayıs 2012- Aralık 2012 tarihleri arasında tedavi edilmiş hastalar dahiledilmiştir. Hastalara ait yaş, cinsiyet, kan basıncı, sigara kullanımı kaydedilmiştir. Bu dönem içinde başvuran bütün kanamış ve kanamamış anevrizma hastaları araştırmaya dahiledilmiştir. Tüm olgularda anevrizmayı içeren arter kateter anjiografi (sayısal çıkarma anjiografisi) ile görüntülenmiştir. Bu amaçla anevrizma mikrokateter ile kateterize edilmiş ve anevrizma içi mikrosarmallar ile doldurulmuştur. Ölçümler zaten yapılması gereken mikrokatetrizasyon sırasında yapılmıştır. Ölçüm mikrokateter anevrizma kesesine ilerletilmeden hemen önce ve ilerletildikten hemen sonra yapılmıştır. Mikrokateter ucu ölçüm yapılacak noktaya ulaştığında mikrokateterin dışarıdaki kısmı basınç ölçüm hattına bağlanmış ve ölçüm yapılmıştır. Doğru ölçüm için basınç monitorunda arteriyel basınç trasesinin göründüğünden emin olunmuş, sistolik, diastolik ve ortalama basınçlar kaydedilmiştir. Eş zamanlı olarak hastanın tüm girişimlerde zaten arteriyel kan basıncı takibi amacıyla kullanılmakta olan radial arter kan basıncı ölçümleri de kaydedilmiştir. Bunun dışında kliniğimiz girişimsel radyoloji ünitesinde bulunan Allura XPer FD20 Biplane Anjio cihazının (Philips, Nedherlands) kendi software ( yazılım programlarını) ve rekonstruksiyon sistemlerini kullanarak üç boyutlu serebral anjiogramlar elde edilmiştir. Üç boyutlu görüntülerde, anevrizma yüksekliği, anevrizma genişliği, anevrizma maksimal kubbe çapı, anevrizma boyun çapı ve giriş açısı ölçülmüştür. BULGULAR: Çalışmaya dahiledilen 40 anevrizmanın endovasküler tedavileri yapıldı. Bu anevrizmaların, 17 (% 42,5) tanesi kanamamış; 23 (%57,5) tanesi ise kanamış anevrizma idi. Ortalama yaş, kanamış anevrizma grubunda 50,8 (±11,7), kanamamış anevrizma grubunda 53,2 (±13,8) olarak tespit edildi. Erkek cinsiyet kanamış anevrizma grubunda 12 (%52,2), kanamamış anevrizma grubunda 10 (%71,4) olarak değerlendirildi. Kadın cinsiyet kanamış anevrizma grubunda 11 (%47,8), kanamamış anevrizma grubunda 4 (%28,6) olarak değerlendirildi. Sigara kullanımı kanamış anevrizma grubunda 16 (%69,6) , kanamamış anevrizma grubunda 8 (%57,1) hastada tespit edildi. Hipertansiyon varlığı, kanamış anevrizma grubunda 7 (%30,4), kanamamış anevrizma grubunda 4 (%28,6) olarak saptandı. Ailesel anevrizma öyküsü kanamış anevrizma grubunda 2 (%8,7) , kanamamış anevrizma grubunda 2 (%14,3) olarak değerlendirildi. Kanamış ve kanamamış anevrizması olan hasta grupları karşılaştırıldığında hastaların demografik verileri ve risk faktörleri açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Hastalar her iki grupta homojen dağılım göstermekteydi. Kanamış ve kanamamış anevrizma grupları karşılaştırıldığında; anevrizma kesesi ve parent arterde peroperatif basınç ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Peroperatif dönem verileri değerlendirildiğinde kanamış ve kanamamış anevrizma grupları arasında parent arter ve anevrizma kese içi basınçları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Anevrizma morfolojik ölçüm verileri değerlendirildiğinde; kanamış ve kanamamış anevrizma gruplarında; gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). SONUÇ İntrakraniyal anevrizmalar ruptüre olduklarında yüksek morbidite ve mortaliteye neden olan bir hastalık grubunu oluşturmaktadır. Bu anevrizmaların oluşumu, gelişimi ve ruptüre olmalarına eşlik eden mekanizmalar tam olarak aydınlatılmış değildir. Anevrizma oluşumunu başlatan nedenler ilerledikçe anevrizma büyümeye devam eder. Anevrizma içindeki akımın paterninin dilatasyonun geometrisine, anevrizmanın parent arter ile ilişkisine, anevrizma hacmi ve görüntü oranından (aspect ratio) etkilendiği düşünülür. DSA, MRA, 3 boyutlu BT gibi teknolojik son gelişmeler ruptüre olmamış anevrizmaları tespit etme olasılığını arttımıştır aynı zamanda anevrizmanın; ruptür için iyi bilinen risk faktorleri olan anevrizma boyutu ve şeklinin doğru ölçülmesine olanak sağlar. Serebral anevrizmaların ruptür riskininin önceden tahmin edilebilmesi, bunu belirleyecek metodların geliştirilmesi çok değerli bir klinik bilgi olucaktır. Bu sebeple birçok araştırmacı intrakranial anevrizma ruptürü için risk faktörlerini tanımlamaya ve ruptür mekanizmalarını daha komplike geometrik ölçümlerle açıklamaya çalışmaktadır. Ruptür riskini değerlendirmede kişisel veya ailesel faktörler ile sigara içme ve alkol kullanımı da dahil olmak üzere çeşitli değiştirebilir faktorleri, geometrik endeksler kadar dikkate almak çok önemlidir. Anevrizma ve parent arter arasındaki morfolojik ilişkiye, intraanevrizmal akım paterni nedeniyle büyük önem verilmektedir. Anevrizma içi ve parent arter içinde basınç ölçümleri kısıtlı miktardadır (7). Bu çalışmada kanamış ve kanamamış anevrizmaların endovasküler tedavisinde parent arter ve anevrizma mikro-kateterizasyonu sırasında anevrizma kesesi ve parent arterde basınç ölçümleri yapılmış; bu ölçümlerin kese içinde ve parent arterde farklılık gösterip göstermediği, bu farklılığın kanayan ve kanamayan anevrizmalarda derecesinin aynı olup olmadığı ve bunun ruptür üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Parent arter ve anevrizma içinde yapılan ölçümler göstermiştir ki anevrizma içi basınçlar parent arter basınçları ile paralellik göstermektedir (6). Bu bulgu anevrizma ruptüründe hipertansiyonun rolüne ışık tutmaktadır. Çalışmamızda anevrizma kesesi ve parent arterde peroperatif basınç ölçümleri kanamış ve kanamamış anevrizmalarda benzer şekilde bulunmuş olup, gruplar arası hiçbir sonuçta istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Bu sonuç hemodinamik değişkenlerden en çok klinik progresyon ve ruptürle ilişkili olanını tanımlamak bu mekanizmalara bağlı etkilerinin açıklanması ve tedavi yaklaşımlarının gelişmesine yardımcı olabilir. Ancak elektif koruyucu önlemlerin planlanabilmesi anevrizma oluşumu, büyümesi ve ruptürünün altında yatan mekanizmaların daha iyi anlaşılmasını gerektirmektedir böylece tedavinin muhtemel riskler ve yararları gözönünde bulundurularak optimal terapotik kararlar alınabilir (57). Bu ölçümlerin gelecekteki anevrizma ruptürü riskini anlamaya yönelik yapılacak çalışmalara katkısı olacağı düşünülmüştür. Bu ve benzeri çalışmalar sonucunda intrakraniyal anevrizmaların oluşumu, büyümesi ve ruptüründe rol oynayan mekanizmaların aydınlanacağına ve böylelikle ruptür mekanizmalarını daha iyi anlamaya yönelik bilgi birikimize katkıda bulunulacağını düşünmekteyiz.

AnevrizmaArterlerKan basıncı+3
Seda Kanbağlı
Dokuz Eylül University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Perikoroner yağ dokunun koroner arter hastalığı risk faktörleri ve aterosklerotik plaklar ile ilişkisi

Koroner arter hastalığı (KAH), mortalite ve morbiditesinin yüksek olması ve toplumlarda yaygın görülmesi nedeniyle her dönem güncelliğini koruyan bir araştırma konusu olmuştur. Bilinen KAH risk faktörlerinin yanına sürekli yenileri eklenmektedir. Epikardiyal yağ doku (EYD)'dan salgılanan hormon ve sitokinlerin de KAH gelişimi üzerinde etkili olduğu gösterilmiştir. Perikoroner yağ doku (PKYD), EYD'nun koroner arterlere komşu kısımlarına verilen isimdir. Çalışmamızın amacı PKYD kalınlık ve hacim değerleri ile KAH risk faktörleri ve koroner arter darlığı arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır. Çalışmamıza yaşları 45 ila 70 arasında (ortalama: 59.1) toplam 100 olgu dahil edilmiştir. Her olgunun KAH risk faktörleri (yaş, cinsiyet, kilo, aile öyküsü, sigara kullanımı, diyabetes mellitus, hipertansiyon, total kolesterol değeri, LDL değeri) belirlenmiştir. Her olgunun koroner bilgisayarlı tomografi anjiografi (BTA) görüntüleri değerlendirilmiştir. Koroner arter aterosklerotik plakları, yaptıkları darlık yüzdelerine göre sınıflandırılmıştır. PKYD ölçümleri sağ koroner arter (RCA) ve sol anterior desendan arter (LAD) çevresinden yapılmıştır. RCA PKYD kalınlık, RCA PKYD hacim, LAD PKYD kalınlık, LAD PKYD hacim ortalama değerleri ile darlık yüzdeleri arasındaki ilişkiler istatistiksel açıdan önemli bulunmuştur (p<0.05). Ayrıca PKYD kalınlık ve hacim değerleri ile darlık düzeyleri arasında pozitif yönlü orta derecede kuvvetli korelasyon saptanmıştır ve istatistiksel açıdan önemli bulunmuştur (p<0.05). PKYD'dan yapılan ölçümler ile KAH risk faktörleri de ayrı ayrı karşılaştırılmıştır. PKYD ile hipertansiyon ve kilo fazlalığı arasında istatistiksel açıdan önemli ilişki tespit edilmiştir. Çalışmamızın, PKYD'nun bir KAH risk faktörü olarak ve darlık derecesi saptama göstergesi olarak kullanılmasına önemli katkı sağlayacağına inanıyoruz.

Oğuzcan Ünal
Baskent University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimEN

The effect of obex position on the development of syringomyelia with morphometric measurements made from the craniocervical junction and posterior fossa in patients with chiari TYPE 1 malformation

Purpose: The aim of this study is to investigate the effect of morphometric measurements made from the craniocervical junction and posterior fossa and the effect of obex position on the development of syringomyelia in patients with Chiari Type 1 malformation (CM-I). Materials and Methods: Between September 2012 and July 2021, 158 patients (107 female, 51 male; age range, 1-76 years; mean age 30,6 years) diagnosed with Chiari Type 1 malformation with brain and cervical MRI examination were included in our study. For each patient; have syringomyelia or not, absence, cerebellar tonsillar herniation degree, syrinx largest diameter, obex position, intracranial volume (ICV), posterior fossa volume (PFV), PFV/ICV ratio, basilar invagination, welcher basal angle, odontoid retroflexion and retroversion angles, CSF flow MRI examinations evaluated separately. In CM-I patients, group means were compared using the Student-t test, and group mean rank was compared using the Mann-Whitney U test. Chi-square test was used to compare the frequencies of categorical variables. The relationship between obex position and herniation degree and syrinx diameter was analyzed by Spearman's test. To predict positivity with syringomyelia, possible factors identified in previous analyzes were analyzed by logistic regression analysis. The Hosmer-Lemeshow test was used for model fit. P<0.05 was accepted as the cut-off value of statistical significance. Findings: In patients with CM-I, the frequency of syringomyelia was significantly lower in the group with platibase (p=0.042). The frequency of syringomyelia was significantly higher in adult (18 years) patients (p=0.007). In patients with or without syringomyelia with CM-I; no statistically significant difference was found in terms of the degree of cerebellar tonsillar herniation, the largest diameter of the syrinx, obex position, PFV/ICV ratio, basilar invagination, odontoid retroflexion and retroversion angles, and CSF flow MRI examinations. Results: We think that basal angle measurement can be used as a radiological evaluation in patients with Chiari Type 1 malformation (CM-I), as a result of welcher basal angle measurement, syringomyelia is seen less frequently in patients with platibase, and in pre-stretching the development of syringomyelia. Key Words: Chiari Type 1 malformation (CM-I), syringomyelia, obex position, platybasia, welcher basal angle, Magnetic Resonance Imaging (MRI).

Arnold-Chiari malformationMagnetic resonance imagingPosterior fossa+1
Halil İbrahim Rakıcı
Karadeniz Technical University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bilgisayarlı tomografi kılavuzluğu ile gerçekleştirilen perkütan apse drenajlarında teknik, endikasyon ve komplikasyonlar ile klinik sonuçların değerlendirilmesi

Abdominopelvik yerleşimli apselerin tedavisinde temel yaklaşım perkütan drenaj ve antibiyotik tedavisidir. Ultrasonografi ile erişimin mümkün olmadığı apselerde perkütan drenaj BT eşliğinde yapılabilir. Bu çalışmanın amacı abdomen ve pelvik yerleşimli apselere yönelik BT eşliğinde perkütan drenaj yapılmış hastalarda işlem öncesi klinik bulguların incelenmesi, uygun teknik ve erişim yöntemlerinin belirlenmesi ile işlem sonrası klinik sonuçların, komplikasyonların ve maruz kalınan radyasyon dozu miktarının hesaplanması amaçlanmıştır. Çalışmaya 2012-2022 tarihleri arasında BT eşliğinde apse drenajı gerçekleştirilen 218 hastaya (81 erkek, 137 kadın, ortalama yaş: 57.60 ± 16.42) ait 268 apse dahil edilmiş ve retrospektif olarak incelenmiştir. 16 apseye aspirasyon, 252 apseye ise konvansiyonel BT eşliğinde Seldinger yöntemi ile 8F-14F pig tail kateterler kullanılarak perkütan drenaj yapılmıştır. Başarılı drenaj oranı %79,85'tir. Mortalite oranı %1.38'dir. Major komplikasyon oranı %2,75, minör komplikasyon oranı %3,21 olarak bulunmuştur. Çalışmamızda temel olarak 218 hastanın (268 apse) işlem öncesi klinik ve laboratuvar bulguları, işleme ait teknik detayları ve işlemden sonraki takip verileri değerlendirilmiştir. Takip süresi, poşografi (absesogram) sayısı, revizyon gereksinimi ve kültürde üreme olma oranı fistül ya da bağlantı tespit edilen koleksiyonlarda daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Tanısal aspirasyonda püy varlığında kültürde üreme oranı daha yüksektir (p<0.05). DLP değeri ortalama 509,33 ± 391,94 mGy-cm ve efektif doz 7,635 ± 5,88 mSv olarak hesaplanmıştır. 268 koleksiyonun karın kadranlarına ve organlara göre yerleşimine göre DLP değerlerinin farklılık gösterdiği bulunmuştur (p<0.05). Sonuç olarak erişimi zor abdominopelvik yerleşimli apselerin tedavisinde BT eşliğinde perkütan drenaj, cerrahiye kıyasla düşük mortalite ve morbidite oranlarına sahip etkin bir yöntemdir ve güvenle kullanılabilir. Çalışmamız ile BT eşliğinde apse drenajında teknik, izlem ve radyasyon dozu ile ilgili literatüre katkı sağlanması amaçlanmaktadır.

Büşra Yavuz Sarsam
Baskent University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Karaciğer sirozu nedeniyle transplantasyon yapılan hastalarda preoperatif 64 kanallı çok kesitli bilgisayarlı tomografinin hepatoselüler karsinom saptanmasındaki etkinliği: Radyolojik patolojik karşılaştırma

Amaç: Hepatosellüler karsinom (HSK) tanısında çok kesitli bilgisayarlı tomografinin (ÇKBT) etkinliğini belirlemek. Gereç ve Yöntem: Hastanemizde karaciğer nakli yapılan ve operasyon öncesi dinamik ÇKBT incelemesi bulunan 37 hasta çalışmaya dahil edildi. Dual veya trifazik olarak elde edilen, 64 kanallı ÇKBT incelemeleri, HSK varlığı açısından, iki ayrı radyolog tarafından retrospektif olarak çift kör değerlendirildi. Her hastada saptanan lezyonların boyutu, sayısı, yerleşimi not edildi. HSK açısından her lezyon 1 ile 5 arasında puanlandı. Buna göre 0: kesinlikle HSK değil, 1: olasılıkla HSK değil, 3: belirsiz, 4: olasılıkla HSK, 5: kesinlikle HSK olarak değerlendirildi. Bu gruplardan kategori 4 ve 5 HSK açısından anlamlı kabul edildi. Referans standart olan patoloji verileri ile ÇKBT verileri karşılaştırıldı. Her bir gözlemcinin ÇKBT'de HSK saptama duyarlılığı, özgüllüğü, pozitif öngörü değeri (PÖD) ve negatif öngörü değeri (NÖD) belirlendi. Bulgular: Patolojik olarak 37 eksplante karaciğerin 20'sinde (% 54,1) HSK saptanmazken, 17'sinde (%45,9) toplam 32 HSK tanımlandı. Lezyonların boyutları 10 ile 70 mm arasında değişmekteydi (ortalama 23,5 mm). Hasta bazında değerlendirmede ÇKBT'nin HSK saptanmasında duyarlılığı iki gözlemci için %82-88, özgüllüğü %90-95, PÖD %87-93, NÖD %85-90 olarak bulundu. Lezyon bazında yapılan değerlendirmede ise ÇKBT'nin HSK saptanmasında duyarlılığı %78-84, özgüllüğü %66-66, PÖD %71-73, NÖD %73-79 idi. Sonuç: Çalışmamız ÇKBT'nin HSK tanısında genel olarak duyarlılığının kabul edilebilir düzeyde olduğunu ve preoperatif dönemde transplantasyon yapılacak hastaların görüntülemesinde kullanılabileceğini göstermektedir. Anahtar sözcükler:Karaciğer,hepatoselüler karsinom, ÇKBT.

Kalp nakliKaraciğer hastalıkları-alkolikKaraciğer sirozu+2
Fatih Gülbey Kaya
Dokuz Eylül University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Klinik izole sendrom ve relapsing remmitting multiple skleroz hastalarında diffuzyon tensor görüntüleme bulgularının değerlendirilmesi

ÖZET AMAÇ: Klinik İzole Sendrom (KİS) ve Relapsing-Remmiting Multiple Skleroz (RRMS) tanısı almış olan hastalar ile sağlıklı kontrollerde, normal görünen beyaz cevher (NGBC) ve korpus kallozumda Diffüzyon Tensor Görüntüleme (DTG) bulgularını araştırmak. GEREÇ VE YÖNTEM: Klinik İzole Sendrom (KİS) (n=10), RRMS (n=29) ve sağlıklı kontrol (n=13) grubu DTG ile değerlendirilmiştir. Ortalama difüzyon (OD) ve fraksiyonel anizotropi (FA) haritaları üzerinde, normal görünen beyaz cevher (NGBC) ve korpus kallosum genu (KKG) ve spleniumundan (KKS) ölçümler yapılmıştır. Elde edilen sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. BULGULAR: Temporal lobların FA değerlerinde NGBC'de kontrol, KİS ve RRMS grupları birlikte değerlendirildiğinde anlamlı farklılık bulunmuştur. KİS ve kontrol, RMMS ve kontrol grupları arasında fark anlamlı, KİS ile RRMS arasında anlamlı değildir. KİS grubunda korpus kallozum genusunda (KKG), RMMS'de korpus kallosum spleniumunda (KKS) FA anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. OD ölçümlerinde KKG'da kontrol, KİS ve RRMS grupları birlikte değerlendirildiğinde anlamlı fark saptanmıştır. İkili olarak karşılaştırıldığında KİS grubu ile RRMS grubu ve kontrol grubu arasında anlamlı fark saptanmamıştır. RRMS ve kontrol grubu arasında KKG'nda OD'de anlamlı fark saptanmıştır. SONUÇ: DTG KİS ve RRMS hastalarında normal görünen beyaz cevherdeki erken değişikliklerinin tanınmasına katkı sağlamaktadır. Böylece KİS ve RRMS'in takibinde ve etkin tedavi edilmesine yardımcı olabilir. Anahtar Kelimeler: Klinik izole sendrom, relapsing-remmitting multipl skleroz, difüzyon tensör görüntüleme

Beyaz cevherCorpus callosumDifüzyon manyetik rezonans görüntüleme+1
Özkan Alataş
Dokuz Eylül University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Subkutanöz santral venöz portların görüntüleme kılavuzluğunda yerleştirilmesinde erken dönem sonuçlarımız: KTÜ deneyimi

Uzun süreli sitotoksik tedavi ihtiyacı olan onkoloji hastalarında, güvenli ve konforlu bir damar yolu imkanı sunan subkutanöz venöz portlar, 1982 yılından 1992 yılına kadar sadece cerrahi bölümler tarafından, landmark teknikle, anatomik işaretlere bakılarak, körleme bir şekilde uygulanmıştır. 1992 yılında ise Morris ve arkadaşları tarafından görüntüleme kılavuzluğunda port implantasyon tekniği tanımlanmıştır. Bu tarihten itibaren yaygınlaşan görüntüleme eşliğinde port implantasyonu, günümüzde girişimsel radyoloji ünitelerinde iş yükü açısından önemli bir yer tutmaktadır.Radyolojik teknikte, landmark teknikten farklı olarak, görüntüleme kılavuzluğu kapsamında US ve fluoroskopi yöntemleri kullanılmaktadır.Görüntüleme eşliğinde port implantasyonun bu kadar yaygınlaşmasının nedeni, landmark teknikle kıyaslandığında işlemin daha kısa sürede, daha az komplikasyonla tamamlanması ve KT uygulaması yanısıra total parenteral nutrisyon, uzun süreli infüzyon gibi pekçok farklı amaçla kullanılmasına paralel olarak günümüzde port kateter ihtiyacı olan hasta sayısının artmasıdır.Ocak 2007 ve Nisan 2009 tarihleri arasında; Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel Radyoloji Ünitesi'nde, veri tabanında kaydı bulunan, 100 hastaya (40 kadın, 60 erkek; yaş aralığı 26-78 yıl, ortalama yaş 51 yıl) onkolojik tedavi amacıyla, implante edilen 100 adet, göğüs bölgesine uygulanan (ortalama kalış süresi 527 kateter ? gün), tek lümenli subkutanöz venöz portun perioperatif ve erken dönem takip sonuçları retrospektif olarak incelendi.Radyolojik teknikte daha güvenli bir girişe olanak sağlayan İJV'nin kullanıldığı (92 hastada sağ İJV, 8 hastada sol İJV) hastalarda vene girişte başarı oranımız ve port rezervuarı ile kateterinin uygun pozisyonda ve fonksiyonel olması şeklinde tanımlanan teknik başarı oranımız %100 olarak gerçekleşti. Hastalarımızda işleme bağlı majör komplikasyon izlenmedi. İki hastada (%2) işleme bağlı minör komplikasyon (giriş yeri hematomu) görüldü. Takipte toplam 5(%5) hastada eksplantasyon gerektirmeyen, aspirasyon güçlüğü (%3) ile karakterize port disfonksiyonu ve port cebi bölgesinde kızarıklık/şişlik (%2) olarak tanımlanan minör komplikasyonlar ile birlikte 1(%1) hastada eksplantasyon gerektiren, port cebi enfeksiyonu/nekrozu gelişti. Takipten çıkan 4 hasta, KT uygulaması sona eren 11 hasta, malign hastalığın ilerlemesi sonucu kaybedilen 8 hasta ve komplikasyon nedeni ile portu çıkarılan 1 hasta dışında 76 hastanın portu fonksiyoneldir.Biz bu çalışmamızda, ünitemizde görüntüleme eşliğinde gerçekleştirilen venöz port implantasyonu deneyimimizi sunduk. Takip sonuçlarımızı, cerrahi ve radyolojik yöntem uygulanan hastalar ile ilgili literatür verileri ile kıyasladık. Sonuçlar, görüntüleme kılavuzluğundaki implantasyonun güvenli ve etkin olduğunu göstermektedir.

Kateterizasyon-periferikKateterler-kalıcıNeoplazmlar+2
İlker Eyüboğlu
Karadeniz Technical University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Rektum kanseri preoperatif evrelemesinde manyetik rezonans görüntüleme bulguları ile histopatolojik korelasyonu

Bu çalışmada Şubat 200-Mart 2010 tarihleri arasında biyopsi sonucu rektumkanseri tanısı almış yaşları 27-80 arasında değişen 26 hastaya preoperatif evreleme amaçlıMRG tetkiki uygulandı. MRG ile tümör derinliği, lenf nodu metastazı ve MRF tutulumudeğerlendirildi.T evrelemede 26 hastadan 19`unda histopatolojik sonuçlar MRG ile kolerasyongöstermektedir. MRG ile beş olguda yüksek iki olguda düşük evreleme yapılmıştır.Çalışmamızda T evreleme doğruluk oranımız % 73 olarak bulunmuştur.N evrelemede; 26 hastadan histopatolojik olarak metastatik LN pozitif olan 10olgudan sekizi MRG ile gösterilebilmiştir. Histopatolojik olarak metastatik LN negatif olan16 olgudan 13`ü doğru olarak gösterilebilmiştir. N evrelemede doğruluk oranımız % 81olarak bulunmuştur.Çalışmamızda histopatolojik incelemede 26 olgudan altısında MRF invazyonubelirlenmiştir. MRG ile bu altı olgunun beşine doğru tanı konulmuş, bir olguda ise var olanMRF invazyonu MRG ile gösterilememiştir. MRF invazyonu olmayan 20 olgununtamamında ise MRG`de MRF invazyonu olmadığı gösterilmiştir. Çalışmamızda MRF`yideğerlendirmede MRG`nin doğruluk oranı % 96 olarak bulunmuştur.Sonuç olarak; MRG ile rektum kanseri lokal invazyonu, MRF tutulumu ve LNmetastazı saptamada duyarlı ve noninvaziv bir tetkik olup rektum kanserinde optimal birtedavi şekline karar verebilmek için preoperatif dönemde evreleme amaçlı kullanılabilir birtekniktir

HistopatolojiLenf nodlarıNeoplazm evreleri+4
Duygu Baki
Karadeniz Technical University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Fetal Anomalilerde USG ve MRG'nin tanısal etkinliğinin karşılaştırılması

AMAÇ: Manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ve ultrasonografi (USG)'nin prenatal tanısal etkinliklerinin karşılaştırılması.GEREÇ VE YÖNTEM: Mayıs 2008? Mayıs 2010 tarihleri arasında toplam 154 olguya fetal anomali şüphesiyle Karadeniz Teknik Üniversitesi, Tıp Fakültesi hastanesi Radyoloji bölümünde USG ve MRG tetkiki uygulandı. 154 olgudan kesin tanı alan 121 olgu çalışmaya dâhil edildi. Prenatal USG ve MRG bulguları postnatal tanılarla karşılaştırıldı. İki yöntemin tanısal etkinlikleri arasındaki farkın istatistik analizi için Sign testi kullanıldı.BULGULAR: Postnatal kesin tanı alan 121 olgunun 54'ünde santral sinir sistemi (SSS), 20'sinde genitoüriner (GÜS), yedisinde gastrointestinal sistem (GİS), üçünde toraks, altısında ekstremite ve ikisinde yüz anomalisi, 15'inde ise multiple sistem tutulumu vardı. Herhangi bir gruba sokulamayan 14 olgu ise diğerleri olarak sınıflandırılıdı. Fetal MRG, 70 (%58) olguda USG ile aynı tanıyı koydu. Bir olguda şüphelenilen tanıyı doğruladı, 21 (%17) olguda ek bulgu ya da tanı sağladı. 25 (%21) olguda farklı tanı koydu. Dört (%3) olguda ise USG ile tanımlanan patolojiyi hiç gösteremedi ya da eksik gösterdi.Altmış-iki (%51) olguda her iki yöntem de doğru, 8 (%7) olguda ise her iki yöntemde eksik ya da yanlış tanı koydu. 47 (%39) olguda MRG üstün, dört (%3) olguda ise USG üstündü. MRG'nin USG'ye tanısal katkısı SSS patolojilerinde %50 (p<0.001), GİS patolojilerinde %43 (p=0.250) ve GÜS anomalilerinde %35 (p=0.070) olarak bulundu. Esktremite, kemik, toraks ve yüz anomalilerde MRG USG'ye ek katkı sağlamadı.SONUÇ: MRG özellikle SSS anomalilerinin prenatal tanısında USG ile birlikte kullanılabilecek yardımcı bir görüntüleme yöntemidir.ANAHTAR KELİMELER: Prenatal tanı; Magnetik rezonans görüntüleme; MRG; ultrasonografi; USG; fetal anomali

FetüsMalformasyonlarManyetik rezonans görüntüleme+3
Hatice Ayça Ata Korkmaz
Karadeniz Technical University
2010
00
Tıpta Yan Dal UzmanlıkAçık ErişimTR

Dual enerji bilgisayarlı tomografi perfüzyon tekniğinin, kronik tromboembolik pulmoner hipertansiyon hastalığında tanısal değerinin, ventilasyon / perfüzyon sintigrafi ile karşılaştırılarak değerlendirilmesi

Çalışmamızın amacı Kronik Tromboembolik Pulmoner Hipertansiyon (KTEPH) tanısında erken ve kesin tanı konulabilmesi için kullanılan modaliteler arasında, yeni bir görüntüleme sistemi olan "Dual Enerji Bilgisayarlı Tomografi Perfüzyon" (DEBTP) görüntüleme tekniğini, Bilgisayarlı Tomografik Anjiografik (BTA) değerlendirmeyi temel alarak, V/Q sintigrafi görüntüleme tekniğine karşı tanısal değerini araştırmak olarak belirlenmiştir. Klinik ve yardımcı değerlendirmeler ile yönlendirilen ve BTA görüntüleme ile kesin tanı koyulan, 39 KTEPH ve pulmoner hipertansiyon (PH) hastası, tanı esnasında yapılan DEBTP ve V/Q sintigrafi inceleme görüntüleri ile beraber çalışmaya dahil edildi. BTA değerlendirme ile kronik trombüs gösterilen hastalar KTEPH, diğerleri KTEPH olmayan grup olarak belirlendi. DEBTP'de fokal perfüzyon defektleri belirlen hastalar perfüzyon defektlerine göre segmenter ve subsegmenter olarak gruplandırıldı. DEBTP ve V/Q sintigrafi ile KTEPH tanısı konulan hasta grupları biribirlerine tanısal üstünlüklerinin anlamlı olup olmadığı değerlendirme sonuçlarına göre istatistiksel olarak karşılaştırıldı. DEBTP görüntülemede tanı konulan hastalar arasında 27 gerçek pozitif, 2 yanlış pozitif hasta saptandı (Hassasiyet 1, Özgüllük 0.83, PPV 0.93, NPV 1) , V/Q Sintigrafik incelemede ise 22 gerçek pozitif, 2 yanlış pozitif, 4 yanlış negatif saptandı. (Hassasiyet 0.81, Özgüllük 0.83, PPV 0.91, NPV 0.66) olarak bulundu. Sonuç: DEBTP görüntülemenin, V/Q sintigrafiye göre KTEPH tanısındaki duyarlılığı anlamlı derecede arttıran bir modalite olduğu gösterildi (p<0.05).

Hipertansiyon-pulmonerPerfüzyon görüntülemeRadyonüklid görüntüleme+4
Merve Altıntaş
Baskent University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bulut tabanlı dijital doz takip yazılımıyla kurumsal diyagnostik referans seviyelerinin belirlenmesi ve bilgisayarlı tomografide radyasyon doz optimizasyonu

Çalışmamızın amacı bilgisayarlı tomografi (BT) incelemelerinde radyasyon dozunun standart bir hale getirilmesi ve optimizasyonu amacıyla referans bir değer olarak kullanılan diyagnostik referans seviyelerinin (DRS) belirlenmesidir. BT görüntüleme yöntemleri içerisinde en önemli iyonizan radyasyon kaynaklarından biridir. Son yıllarda BT tetkik sayısı oldukça artmış, artan radyasyon maruziyeti ile doz optimizasyonu oldukça önemli bir konu haline gelmiştir. DRS radyasyon doz miktarının düşürülmesinde oldukça etkili, iyi oluşturulmuş ve uzun yıllardır geniş çapta kabul görmüş bir kavramdır. Birçok ülkede belirli aralıklarla DRS düzeyleri yayınlanmaktadır. Çalışmamızda Türkiye'de ilk defa bulut tabanlı dijital doz takip yazılımı kullanılarak kurumsal DRS değerleri belirlenmiştir. Çalışmamızda kurumumuzdaki 5 radyoloji ünitesindeki 8 adet BT cihazı kullanılmıştır. İlk aşamada radyasyon doz ölçümlerindeki olası hataları ortadan kaldırmak için BT cihazlarının kalibrasyonları ve validasyonları yapılmıştır. İkinci aşamada BT cihazlarında BT doz değerlerini içeren veriler dijital bulut tabanlı bilgisayar yazılımı kullanılarak toplanmıştır. 12 ay boyunca toplanan bu verilerden tanımlayıcı istatistikler yapılmış ve her bir tetkik ve cihaz için ayrı ayrı 25., 50. ve 75. persentil (yüzdelik) DLP (Dose Length Product), CTDIvol (Computed Tomography Dose Index volume) değerleri hesaplanmıştır. Her bir merkezdeki 75. persentil DLP, CTDIvol değerleri her bir tetkik için merkeze özgü/lokal DRS değeri olarak, ayrıca tüm merkezlerdeki veriler birleştirilerek kurumsal DRS değerleri belirlenmiştir. Çalışmamızın oldukça sık kullanılan BT'de, radyasyon dozuyla ilişkili riskin belirlenmesi, tanıya yönelik karar destek sistemlerinin daha güvenli kullanımına büyük katkı sağlayacağına ve toplum sağlığını korumaya yönelik önemli bir adım olacağına inanıyoruz.

Bilgisayar yazılımlarıDoz-cevap ilişkisi-radyasyonHasta takibi+4
Gökhan Kahraman
Baskent University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Panoramik masa kullanılarak tüm vücut MRG ile kemik metastazlarının değerlendirilmesi ve bulguların kemik sintigrafisi ile karşılaştırılması

Malignitesi olan hastalarda metastazların tanımlanması ve yaygınlığının saptanması, tümörün evrelendirilmesi, tedavi protokolünün saptanması, semtomların tedavisi ve yaşam kalitesinin arttırılmasında büyük öneme sahiptir. Direkt grafi, bilgisayarlı tomografi (BT), kemik sintigrafisi (SG), kemik iliği sintigrafisi, pozitron emisyon tomografisi (PET) ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) başta kemik metastazları olmak üzere metastazların saptanmasında bu amaçla kullanılan görüntüleme yöntemleridir. İlk dört yöntemde hasta fazla miktarda radyasyona maruz kalmaktadır. Direkt grafide kemik metastazlarının saptanması için kemik mineral içeriğinde %50' den fazla kaybın olması gerekmektedir. BT' de tüm vücudun taranması hastanın alacağı radyasyon, tetkik zamanının uzun ve maaliyetinin yüksek olması nedeni ile uygulanamamaktadır. Tc-99m-difosfonat analogları kullanılarak yapılan kemik sintigrafisi ilk iki tekniğe göre daha sensitif olsada düşük spesifite, düşük anatomik detay, düşük uzaysal ve kontrast rezolüsyonuna sahiptir. Sintigrafi ile başta vertebral kolon olmak üzere çoğu lezyonun orijini saptanamamaktadır. Benign patolojilerde de radyonüklid akümülasyonu görülebildiğinden bu durumların metastazlardan ayrımı zor olmaktadır. STIR sekansı kullanılarak yapılan tüm vücut MRG metastazların saptanmasında yüksek sensitivite ve spesifiteye sahip bir görüntüleme yöntemidir. Tüm vücut MRG' de sintigrafiden üstün olarak diğer organlara olan metastazlar, lenfadenopatiler ve primer tümörlerde saptanabilmektedir. Bu çalışmada tümörün cinsi ya da hastanın yaşına bakılmaksızın primer tümörü ya da metastaz varlığı histolojik inceleme veya görüntüleme yöntemleri ile saptanmış ve metastaz araştırılması yapılan 34 hastaya Mart 2001 ile Ocak 2002 tarihleri arasında tüm vücut MRG işlemi yapılmıştır. On hastanın tüm vücut MRG bulguları diğer radyolojik görüntüleme yöntemleri, klinik ve radyolojik takip ile kesinlik kazanmadığından çalışmaya dahil edilememiştir. Kalan 24 hastanın 18' inde tüm vücut MRG bulguları sintigrafi bulguları ile karşılaştırılmıştır. Metastaz varlığı ya da yokluğuna BT, ultrasonografi, bölgesel MRG incelemelerinin ışığı altında ve klinik-radyolojik ve patolojik takip ile karar verilmiştir. İnceleme panoramik masa özelliğine sahip 1.5 Tesla MRG cihazı (Quantum Symphony; Siemens, Erlangen) ile yapılmıştır. İncelemeler koronal planda turbo STIR sekansı (TR/TE=7040/74 ms; TI=150 ms, TA=5 dakika 46 saniye) kullanılarak gerçekleştirilmiştir. İncelemeler esnasında baş-boyun, faz dizilimli vücut, faz dizilimli vertebra ve faz dizilimli periferal anjio sargılar kullanılmıştır. Matriks 241x512, kesit sayısı 20, kesit kalınlığı 6 mm ve FOV 500 mm' dir. Toplam inceleme süresi 40-60 dakika sürmüştür. Hastaların tümü tetkiki iyi tolere etmiştir. BT, ultrasonografi, bölgesel MRG incelemelerinin ışığı altında ve klinik-radyolojik ve patolojik takip ile incelenen 144 bölgeden 41 bölgede metastaz varlığı saptanmıştır. Tüm vücut MRG' de 18 hastada incelenen 144 bölgenin 35' inde metastaz saptanmıştır (duyarlılık %85, özgüllük%99, doğruluk %95, pozitif öngörü değeri %97, negatif öngörü değeri %94). Sintigrafide 18 hastada incelenen 144 bölgenin 21' inde metastaz saptanmıştır (duyarlılık %50, özgüllük %87, doğruluk %76, pozitif öngörü değeri %61, negatif öngörü değeri %80). Sintigrafi yapılmayan 6 hastada 6 bölgede metastaz saptanmıştır ve bu metastazların varlığı diğer görüntüleme yöntemleri ile doğrulanmıştır. Bu çalışmanın ışığında STIR sekansı kullanılarak yapılan tüm vücut MRG iskelet metastazlarının saptanmasında kısa sürede uygulanabilen güvenilir bir görüntüleme yöntemi olduğu sonucuna varılmıştır.

Ali Fırat
Baskent University
2002
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Koroner Arter Patolojisi Düşünülen Olguların Multidedektör Bilgisayarlı Tomografik Anjiografi ile Değerlendirilmesi

Giriş: Koroner arter hastalığı şüphesi nedeniyle ilk kez kateter anjiografi planlanmış olgularda multidedektör bilgisayarlı tomografik anjiografi (MDBT) ile konvansiyonel anjiografi bulgularının birlikte değerlendirilerek majör koroner arter segmentlerindeki stenoz tespitinde BT'nin sensitivite ve spesifitesinin tespiti ve kalp hızının tetkik kalitesine etkisinin incelenmesi amaçlandı. Materyal Metod: İleriye yönelik olarak planlanmış çalışmada Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Bölümü'nde koroner arter patolojisi düşünülerek kateter anjiografi planlanmış özgeçmişinde by-pass cerrahisi, tanı ya da tedavi amaçlı kateter anjiografi öyküsü bulunmayan 50 hastanın bulguları radyoloji ve kardiyoloji doktorları tarafından karşılaştırmalı değerlendirildi. BT tetkiki öncesi EKG monitörizasyonu ile sinüs ritminde olan hastalarda 60 dakika ve üzerinde atım hızı premedikasyon ile düşürüldü. Hastalar kalp atım hızına göre (<60, 60-70 ve >70 olarak) 3 grupta değerlendirildi. Majör koroner arterler AHA (1975) klasifikasyonuna göre toplam 15 segmentte değerlendirildi. BT tetkikinde segmentler değerlendirilebilen ve değerlendirilemeyen segmentler olarak iki gruba ayrıldı. Tanımlanan stenozlar 5 evrede (Evre 0 = %0 (normal), Evre 1 = %1-49 (nonobstrüktif hastalık), Evre 2 = %50-74 (belirgin stenoz), Evre 3 = %75-99 (ileri derecede stenoz), Evre 4 = %100 (oklüzyon) sınıflandırıldı. Bulgular: 15 kadın 35 erkek (yaş ortalaması 54,6) 50 hastada 750 koroner arter segmentinin 684'ü (%91) BT için değerlendirilebilir kabul edilmiş olup stenoz evrelendirmesinde BT'nin sensitivitesi %91, spesifitesi %82 ölçüldü. 66 koroner segmentinin 16 sı ( %24) hareket artefaktı, 50 si (%76) distal koroner arter segment çapının azlığı nedeniyle değerlendirilemedi. Hareket artefaktı nedeniyle değerlendirilememiş segmentlerin %56 sının sağ koroner arter ve dalları %44 ünün sirkümfleks arter ve dalları olduğu dikkati çekti. Atım hızına göre yapılan değerlendirmede BT doğruluk oranları <60 için %94,2, 60-70 için %83,4, >70 için %92 tespit edildi. Sonuç: BT tetkiki kateter anjiografi ile karşılaştırıldığında koroner arter şüphesi olan ve özgeçmişinde by-pass ya da kateter anjiografi öyküsü bulunmayan olgular için yüksek spesifite ve sensitivite ile oldukça etkili noninvazif bir tanı yöntemi olarak öne çıkmaktadır.

Ali Harman
Baskent University
2004
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

PERİFERİK ARTER HASTALIĞINDA HAREKETLİ MASA TEKNİKLİKONTRASLI MANYETİK REZONANS ANJİYOGRAFİNİN DİJİTALSUBTRAKSİYON ANJİYOGRAFİ İLE KARŞILAŞTIRILMASI

Periferik arter hastalığı (PAH), ateroskleroza bağlı olarak bir veya daha fazla periferik arteriyel yapının parsiyel veya tam obstruksiyonu olarak tanımlanır. Üst ekstremite ve baş boyun damarları da aterosklerozdan etkilenmesine rağmen, PAH tanımı pratikte alt ekstremite arterlerinin aterosklerotik hastalığı icin kullanılmaktadır. En onemli risk faktorleri kardiyovasküler hastalıklardakine benzer şekilde; hipertansiyon, dislipidemi, sigara ve diyabettir. Manyetik rezonans anjiyografi (MRA) son yıllardaki teknik gelişmeler ile birlikte aort ve periferal vaskuler yapıların goruntulenmesinde tercih edilen noninvaziv goruntuleme yontemi haline gelmiştir. Bu calışmanın amacı periferik arteriyel hastalıkta hareketli masa tekniği ile kontrastlı Flash 3D MRA'nın etkinliğinin araştırılmasıdır. Bu calışmaya Haziran 2005 ile Aralık 2007 tarihleri arasında periferik arter hastalığı on tanısı ile bolumumuze başvuran ve hareketli masa tekniği ile kontrast sonrası Flash 3D T1 ağırlıklı MRA ve sonrasında 30 gun icerisinde dijital subtraksiyon anjiyografi (DSA) uygulanan 43 hasta dahil edilmiştir. DSA altın standart kabul edilerek MRA'nın duyarlılığı, ozgulluğu, tanısal doğruluğu saptanmıştır. Ayrıca goruntuleme bulgularının yanı sıra hastaların semptomları, aterosklerotik risk faktorleri sorgulanmış ve bazı laboratuar parametreleri kaydedilmiştir. Hareketli masa tekniği ile elde olunan dinamik Flash 3D MRA %70 ve uzeri darlıklarda %91 duyarlı; %97.3 ozgul; tam okluzyon tanısında ise duyarlılık %90; ozgulluk %99.3 bulunmuştur. Tanısal doğruluk oranı her ikisinde de %96 bulunmuştur. Bu oranlarla periferik arter hastalığı tanısında kontrastlı 3D MRA ile DSA arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık olmadığı gosterilmiştir (p>0.05). Hareketli masa tekniğiyle elde olunan kontrastlı Flash 3D MRA, periferik arter hastalığı tanısında, cerrahi planlanmasında ve takibinde güvenle kullanılabilecek hızlı noninvaziv bir goruntuleme yontemidir.

Esra Özgül
Baskent University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Renal transplant alıcılarında allograft biyopsihistopatolojik değerlendirme ve komplikasyonlar

Son dönem böbrek yetersizliğinin en seçkin tedavi yöntemi, renal transplantasyondur. Renal allograft disfonksiyonunun araştırılmasında en önemli inceleme yöntemi allograft biyopsidir. Doppler ultrasonografi inceleme ise renal transplant komplikasyonlarının ve rejeksiyonların tanı ve izleminde yararlı bir yöntemdir. Geriye dönük olarak yapılan bu çalışmada Ocak 2000- Aralık 2007 tarihleri arasında renal transplantasyon biyopsisi yapılan hastaların histopatolojik biyopsi sonuçları, akut rejeksiyon, kronik allograft nefropatisi ve kalsinörin inhibitör toksisitesi saptanan hastalarda rezistif indeks (RI) değerleri, grade I, II ve III kronik allograft nefropatide kreatinin değeri ile RI değerleri arasında korelasyon olup olmadığı, kalsinörin inhibitör ilaç düzeyi ile toksisite gelişmesi arasındaki ilişki ve biyopsi sonrası gelişen komplikasyonlar açısından değerlendirildi. Çalışma kapsamına alınan 386 hastaya toplam 843 biyopsi yapıldı. Hastaların 110'u kadın, 286'sı erkekti. Ortalama yaş 37,8 (6-71 yaş arası) olarak bulundu. Biyopsiler transplantasyondan en az 3 gün en çok 9344 gün (25,7 yıl) sonra yapıldı. Bir hastada biyopsi sayısı 1-9 arasında değişmekteydi. Biyopsi sayılarına göre biyopsiler arasındaki süre 2 gün ile 2266 gün (75,5 ay) olarak hesaplandı. Alınan biyopsilerin 812'si yeterli, 27'si sınırda yeterli ve 6'sı yetersiz bulundu. Biyopsilerin histopatolojik incelenmesinde 1997 Banff sınflaması kullanıldı. En sık tespit edilen tanılar akut rejeksiyon, kronik allograft nefropatisi ve tübül epitel zedelenmesi idi. Biyopsi sonrası komplikasyon olarak 4 biyopside makroskobik hematüri, 6 biyopside perirenal hematom ve 1 biyopside arteriovenöz fistül gelişti. Arteriovenöz fistül koil ile embolize edildi. Sonuç olarak, renal transplantasyonlu hastalarda allograft biyopsisinin, allograft disfonksiyonlarını değerlendirmede, komplikasyon riski çok az olan, en güvenilir yöntem olduğu, kronik allograft nefropatisi, akut rejeksiyon ve kalsinörin inhibitör toksisitesi saptanan biyopsilerde dupleks Doppler ile ölçülen RI değerinin tanı için spesifik olmadığı, kalsinörin inhibitör toksisitesi saptananlarda ilaç düzeyi ile akut yada kronik toksisite gelişmesi arasında ilişki olmadığı kanısına varıldı. Anahtar kelimeler: renal transplantasyon-allograft biyopsi- Doppler ultrasonografi

Belma Çevik
Baskent University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Renal arter darlıklarının değerlendirilmesinde kontrastlı renal manyetik rezonans anjiografi'nin dijital substraksiyon anjiografi ile karşılaştırılması

Renal arter darlıkları sekonder hipertansiyonun en sık nedenidir. Renal arter darlığı (RAD) nedenleri ateroskleroz ve Fibromusküler Displazi (FMD) ile daha nadir olarak arterit, arteriel trombusdur. RAD, böbrek yetmezliği, kontrolsüz hipertansiyon ve artmış kardiovasküler morbidite ve mortalite nedenidir. RAD insidansı artmaktadır çünkü yaşlı popülasyonda ateroskleroz artmaktadır. Ancak aynı zamanda girişimsel radyolojide yaşanan gelişmeler ile perkütan tedavi yöntemleri artık mümkündür. Manyetik rezonans anjiografi (MRA) son teknolojik gelişmeler ile RAD tanısında sık tercih edilen bir noninvaziv görüntüleme yöntemi olmuştur. Çalışmamızın amacı Ocak 2001 ile Aralık 2007 tarihleri arasında RAD şüphesi nedeniyle bilateral selektif renal DSA ve kontrastlı renal MRA yapılan hastalarda, MRA'nın tanısal değerinin altın standart yöntem olarak kabul edilen DSA ile karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesidir. Ayrıca aksesuar ve polar arterlerin MRA ile saptanması da değerendirilmiştir. Kontrastlı Flash 3D Renal MRA'dan sonra 15 gün içerisinde DSA yapılan 71 hastanın görüntüleri geriye dönük olarak değerlendirilmiştir. DSA altın standart yöntem olarak kabul edildi. MRA'nın duyarlılık ve özgüllük değerleri hesaplandı. Ayrıca RAD epidemiyolojisi, fizyopatolojisi, klinik özellikleri, görüntüleme ve tedavi yöntemleri incelendi. Kontrastlı Flash 3D Renal MRA'nın RAD'nın değerlendirilmesinde duyarlılığı %96,1 ve özgüllüğü %76,3 bulundu. Çalışmamızda aksesuar ve polar renal arterler ise sırasıyla %79,7 ve %59,8 oranlarında MRA ile saptandı. Sonuç olarak Kontrastlı Renal MRA RAD tespitinde güvenilir ve invaziv olmayan bir tanı yöntemidir. Anahtar Kelimeler: Renal arter darlığı, manyetik rezonans görüntüleme, dijital subtraksiyon anjiografi.

Utku Mahir Yıldırım
Baskent University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Safen ven yetmezliği tedavisinde endovenöz lazer ile ablasyon: 980 nm ile 1470 nm dalga boyundaki lazer enerjisinin tedavideki etkinliğinin karşılaştırılması

Alt ekstremite venöz yetmezliği ve buna bağlı oluşan varisler, toplumda oldukça sık rastlanan (%20-40), yaşam kalitesini bozan ve bazı durumlarda ciddi komplikasyonlara da yol açabilen önemli bir sağlık problemidir. Yüzeyel venöz yetmezlik ve varislerin tedavisinde uzun süredir cerrahi yöntemler kullanılmaktadır. Bu yöntemlerin genel veya spinal anestezi, hastanede kalış süresinin daha fazla olması, artmış komplikasyonlar gibi dezavantajları vardır. Bu dezavantajları ortadan kaldırabilmek için yeni tedavi yöntemlerine ihtiyaç duyulmuştur. Yüzeyel venöz yetmezlik ve varis tedavisinde son yıllarda Endovenöz Lazer Ablasyon (EVLA) ve köpük skleroterapi yöntemleri cerrahiye alternatif en güncel tedavi yöntemleridir. EVLA' nın en önemli avantajları, lokal anestezi altında yapılması, ağrısız olması, yara-kesi izi olmaması ve işlemden hemen sonra hastanın ayağa kalkıp yürüyebilmesidir. Bu avantajları nedeniyle EVLA yöntemi kısa sürede tüm dünyada venöz yetmezliğin giderilmesinde ilk seçilecek tedavi yöntemi durumuna gelmiştir. Endovenöz tedavi için kullanılan çeşitli dalga boylarında lazer sistemleri vardır. 810nm, 940nm, 980nm, 1064nm dalga boylarındaki lazer sistemleri hemoglobin spesifik, 1320nm, 1470nm dalga boylarındaki lazer sistemleri ise damar duvarındaki intertisyel suya spesifiktir. Bizim çalışmamızda 980 nm dalga boyunda lazer enerjisi ve 1470 nm dalga boyunda lazer enerjisi ile yapılan ablasyon tedavilerinde teknik başarı, postoperatif ağrı skorları ve komplikasyon oranlarının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Semptomatik safen ven yetmezliği olan, derin ven trombozu, belirgin sistemik hastalığı, ciddi alt ekstremite arteriel hastalığı, karaciğer yetmezliği, lokal anesteziklere belirgin ilaç alerjisi, koagülasyon bozukluğu olmayan, işlem yapılacak bölgede aktif cilt enfeksiyonu bulunmayan ve gebe olmayan toplam 73 hastaya (84 ekstremite) EVLA tedavisi uygulandı. İşlem öncesi hastaların CEAP skorları kaydedildi. Bu hastalar 980 nm ve 1470 nm dalga boyuna sahip lazer sistemleri ile tedavi edilen olmak üzere iki gruba ayrıldı. 980 nm dalga boyuna sahip lazer ile tedavi edilen hasta sayısı 47 (54 ekstremite), 1470 nm dalga boyuna sahip lazer ile tedavi edilen hasta sayısı 26'dır (30 ekstremite). Hastalar tedavi sonrası orta basınçlı (class II) varis çorabı giydirilerek mobilize edildi. Hastalara 10 gün süre ile analjezik/antienflamatuar tedavi verildi. Hastaların 1.hafta ve 1.ay ultrasonografi kontrolleri yapılarak şemaya göre ağrı skorları, işlem başarısı ve erken dönem komplikasyonları kaydedildi. Çalışmamızda EVLA tedavisi sonrasında erken dönem minör komplikasyonlar ve ağrı skorları ile tedavide kullanılan lazer dalga boyu ve santimetreye verilen enerji miktarının ilişkisinin olmadığı anlaşılmıştır. 980 nm dalga boyunda lazer kullanıldığında santimetreye ortalama 100 J, 1470 nm dalga boyunda lazer kullanıldığında santimetreye ortalama 50 J enerji verilmesi durumunda tüm hastalarda tam oklüzyon sağlanabilmektedir. Yapılan tümesan anestezi kalitesi ve lazer fiberinin geri çekim hızı tedavi etkinliğini belirleyen diğer önemli parametrelerdir. EVLA tedavisini yapan hekimin mutlaka Doppler USG deneyiminin olması gerekmektedir. Dolayısı ile bu tedavi Doppler USG deneyimi en fazla olan girişimsel radyologlar tarafından yapılmalıdır.

Enes Duman
Baskent University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Primer ve metastatik karaciğer kanserlerinde radyofrekans ablasyon tedavi sonuçları

ÖZET Bu çalışmada amacımız, primer veya metastatik karaciğer kanserleri olan hastalarda radyofrekans ablasyon (RFA) tedavisinin etkinliğini retrospektif olarak değerlendirmekti. Hepatosellüler karsinom, günümüzde dünyada en yaygın beşinci malign tümördür. Bununla birlikte, karaciğer zengin kanlanması nedeniyle gastrointestinal sistemden kaynaklanan kanserlerin hematojen yolla en sık metastaz yaptığı organdır. Karaciğerde metastatik tümörlerin sıklığı primer karaciğer tümörlerinden yirmi kat fazladır. Karaciğer kanserlerinin tedavisinde, cerrahi rezeksiyon küratif kabul edilen ve tercih edilen tedavi yöntemidir. Bununla birlikte çoğu zaman bu hastalarda, tümöral lezyonların sayı ve dağılımları, karaciğer fonksiyonlarının belirgin bozuk olması ve eşlik eden diğer sistemik sorunlar cerrahi rezeksiyon şansını azaltmaktadır. Cerrahi tedavi uygulanamayan hastalar için RFA tedavisi alternatif bir tedavi yöntemi olarak kullanılmaktadır. Kliniğimizde radyofrekans ablasyon tedavisi uygulanmış 35 hasta çalışmaya dahil edildi ve retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların cinsiyet, yaş, takip ve sağkalım süreleri gibi demografik verileri kaydedildi. Lezyon büyüklüğü ve sayısı, lezyonun yerleşim yeri, lezyonun primer ya da metastatik olduğu, lezyonun etyolojik nedeni gibi klinik ve radyolojik değerlendirme sonuçları kaydedildi. Hastaların tedavi sonrası lezyonlarında rezidü varlığı, lokal tümör büyümesi ve yeni lezyon oluşumu da takip edildi. Radyofrekans ablasyon işlemlerinin tamamı, Girişimsel Radyoloji Ünitesi doktorları tarafından, rutin cerrahi sterilizasyon kurallarına uyularak, Anestezi ve Reanimasyon klinik doktorlarınca uygulanan sedasyon altında, uygun teknik ile yapıldı. Hastalar yaşa göre 65 yaş ve altı Grup I, 65 yaş üstü ise Grup II olarak gruplandırıldı. Lezyon büyüklüğü 25 mm ve altında olan hastalar Grup A, 26 mm ile 40 mm arasında olanlar Grup B, 41 mm ve üstü lezyonlar ise Grup C olarak değerlendirildi. Ayrıca lezyonlar metastatik ve primer olarak, hastalarda lezyon sayısına göre tek ya da multipl lezyonlu hastalar şeklinde gruplara ayrılarak değerlendirme yapıldı. Hastalarda ortaya çıkan lokal tümör büyümesi ve yeni lezyon oluşumu ile bu hastaların sağkalım sürelerine etki edebilecek faktörler değerlendirildi.Primer ve metastatik karaciğer kanseri nedeniyle 35 hastanın ilk uygulamada toplam 51 lezyonuna RFA tedavisi uygulandı. Hastaların ortalama yaşı 69.6 ± 12.09 (42-87) idi. Hastaların takip süreleri 4 ay ile 48 ay arasında değişmekteydi ve ortalama takip süresi 16.2 ± 9.9 ay idi. Toplam 51 lezyonunun 19'u (%37.3) primer, 32'si (%62.7) ise metastatik lezyondu. Otuz beş hastanın 51 lezyonunun ortalama lezyon büyüklüğü 23.7 ± 13.9 (5-72) mm olarak bulundu. Radyofrekans ablasyon tedavisi sonrası takip sırasında sadece bir lezyonunda (%1.9) tedavi edilen alanda rezidü saptandı. Çalışmanın yapıldığı tarihler arasında hastaların 13'ü (%37.1) ex olmuştu. Hastaların 12. ve 24. aylarda genel sağkalım değerleri sırasıyla %78.1 ve %46.8 idi. Sağkalıma, ileri yaşın (p<0.05), lokal tümör büyümesinin (p<0.05) ve yeni lezyon oluşumunun (p<0.01) olumsuz etkisi saptandı. Takipte 51 lezyonun 9'unda (%17.6) lokal tümör büyümesi görüldü. Ortalama lokal tümör büyüme süresi 9.67 ± 6.42 aydı. Lokal tümör büyümesi ile ilgili yapılan değerlendirmede sadece lezyon büyüklüğünün (p=0.056), lokal tümör büyümesine etkisinin olduğu saptandı. Yirmi iki hastada (%62.8) ise takiplerinde farklı bir karaciğer bölgesinde yeni bir lezyon geliştiği görüldü. Yeni lezyon oluşan hastaların, yeni lezyon oluşum süreleri ortalama 11.0 ± 2.9 aydı. Hastaların ileri yaşta olmalarının (p<0.01) ve primer lezyonlu hastaların Child-Pugh evrelerinin evre B olmasının (p<0.05), yeni lezyon oluşumuna etkisinin olduğu saptandı. RFA işlemi sonrası bir hastada kolesistit, iki hastada ise intraperitoneal minimal hemoraji gelişti. RFA tedavisi sağlam karaciğer dokusunun korunması, tedavinin direk tümöre yönelik olması, mortalite ve morbiditenin diğer tedavilere kıyasla az olması sebebiyle karaciğer tümörlerinin tedavisinde günümüzde güvenle uygulanabilen bir yöntemdir. Anahtar kelimeler: radyofrekans ablasyon-girişimsel radyoloji-karaciğer kanseri

Yavuz Yüksel
Baskent University
2011
00