Erzincan Binali Yıldırım University
Discipline

Medical Pathology

Erzincan Binali Yıldırım University

68

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İleri evre kolorektal karsinom olgularında immünhistokimyasal olarak CD144 ve CERB-B2 çalışma sonuçlarının KRAS, NRAS,BRAF mutasyonları ve klinikopatolojik parametrelerle korelasyonu

GİRİŞ VE AMAÇ: Kolorektal kanserli hastaların ölümlerinin %50'si metastazlardandır. Prognozda temel faktör TNM evresidir. Fakat patolojik evrenin aynı olmasına rağmen prognostik farklılıklar prekürsör lezyonların karsinogenezdeki rollerinin anlaşılmasını zorunlu kılmıştır. Bunlardan VE-kaderin, anjiogenez, tümör invazyonu ve metastazında esas moleküldür. Epidermal-mezenkimal transizyonu düzenleyen RAS/RAF ve PI3K yolağı onkoproteinleri ile ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Bu ilişkiyi ortaya çıkarmak temel hedeflerimizdendir. YÖNTEM: 2011-2021 yılları arasında tanı almış 122 metastatik KRK vakasının VE- Kaderin ekspresyonu ve Hematoksilen-Eozin kesitleri klinikopatolojik prognostik parametrelerle karşılaştırıldı. Arşivde bloklarına ulaşılamayan, yeterli tümör dokusu içermeyen vakalar dışlandı. Tümör volümü fazla, artefaktı ve perikolorektal yağ doku yoğunluğu az olan ve KRAS, NRAS, BRAF gen mutasyonlarından en az birinin analizinin yapıldığı vakalar seçildi. Analizler SPSS programında yapılıp, istatistiki açıdan anlamlılık kriteri p <0.05 kabul edildi. Vakalara Ki-kare, Man-whitney-u, Kaplan- Meier yöntemi ile Log-rank uygulandı. BULGULAR: VE-kaderinin ekspresyonu, sadece vasküler endotelyal ve 38 vakada tümöral hücrelerde gözlendi. Boyanma olan ve olmayan gruplar arasında hastaların yaşları, cinsiyetleri, tümör boyutu, tipi ve derecesi, RAS-RAF pozitifliği, pozitif KRAS kodonları, T-N evresi, lenf nodu metastaz sayısı, lenfovasküler-perinöral invazyon varlığı anlamlı farklılık göstermedi. Düşük ve yüksek boyanma grupları arasında ise yüksek boyanma olan grupta anlamlı olarak erkek hasta oranı daha yüksek, KRAS pozitifliği ise daha düşük olarak bulundu. SONUÇ: Farklı çalışmalarda olduğu gibi VE-kaderinin kanser progresyonunda rol oynadığı bulundu. VE-kaderinin klinikopatolojik parametreler ve KRAS, NRAS, BRAF ile ilişkisi henüz ülkemizde çalışılmamış olup literatürde ise sınırlı sayıda çalışma mevcuttur. Ancak VE-kaderin ile ilgili farklı evrelerdeki tümörlerde yeni çalışmalar yapılması önerilmektedir. Anahtar kelimeler: HER-2, KRAS, NRAS, vaskülojenik taklit, VE-kaderin

CadherinlerGenlerHistopatoloji+7
Ebru Kayra Yıldırım
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pelvik ve abdominal malign tümörlerde çevre lenf nodlarında saptanan hyalin depozitlerin klinikopatolojik önemi

GİRİŞ VE AMAÇ: Abdominopelvik lenf nodlarında tümör nedeniyle yapılan radikal diseksiyonlarda saptanan hyalin depozitler, daha önce bazı çalışmalara konu olsalar da, bu organ malignitelerinin lenfatik yayılımları ile ilişkileri araştırılmamıştır. Bu çalışma ile hem lenf nodlarında hyalin depozitlerin varlığı ile lenf nodu metastazı arasında, hem de tümör dokusunda ve tümörü drene eden lenf bezlerinde plazma hücre infiltrasyonu ve plazma hücrelerinde üretilen immünoglobülinlerle hyalin depozitler ve metastaz arasında bir ilişkinin olup olmadığını ortaya koymayı amaçladık. YÖNTEM: Abdominopelvik organ karsinomlarından ve pelvik, obturator, paraaortik lenf nodlarından en az birini içeren radikal diseksiyon materyallerinden oluşan 45 vaka çalışmaya dahil edildi ve lenf nodlarında hyalin depozit varlığı değerlendirildi. H&E kesitlerde plazma hücre infiltrasyonu yoğunluğu, immünohistokimyasal boyama ile de, IgG, IgA, IgM, Kappa, Lambda salınım yoğunluğu değerlendirildi. BULGULAR: Endometrial karsinomları drene eden lenf nodlarında, diğer abdominopelvik organ karsinomlarına göre, hyalin depozit birikimi daha belirgindi (p<0,001). Hyalin depozitli lenf nodlarında, depozitsiz lenf nodlarına göre, anlamlı şekilde daha az metastaz gözlendi (p<0,001). İntra ve peritümöral plazma hücresi yoğunluğu artıkça lenf nodu metastaz sıklığı artmaktaydı. Plazma hücrelerinden salınan immünglobülinlerin yoğunluk ve oranları ile metastaz arasında ilişki ve hyalin depozitlerde de bu antikorların herhangi birinin birikimine rastlanmadı. SONUÇ: Abdominopelvik organ tümörlerinde tümörü drene eden lenf nodlarındaki hyalin depozitlerin varlığı ile tümörü infiltre eden plazma hücresi yoğunluğu ve lenfatik metastaz arasındaki korelasyonun, diğer organ tümörleri için de geçerli olup olmadığı ve hyalin depozitlerin oluşumuna yol açan metabolitlerin ortaya konması, bu konuda daha ileri çalışmaların yapılmasını gerektirmektedir

AbdomenLenf nodlarıLenfatik metastazlar+7
Muhammed Cihangir Akcan
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prostat karsinomu tanısı almış hastaların radikal prostatektomi materyallerinin, tümörün histolojik derecesi, high grade prostatik intraepitelyal neoplazi, bazal hücre hiperplazisi ve granülomatöz prostatit açısındantru-cut biyopsi örnekleri ile karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Tru-cut iğne biyopsisi(TCİB) prostat kanserinin tanı, radikal prostatektomi(RP) de, temel tedavi töntemidir. TCİB'de alınan örneklerin lezyonu tam temsil edememe ihtimali ve alanın küçüklüğü nedeniyle tanıda ortaya çıkabilecek yanılmalar ve yanlış tedavi ihtimali, TCİB'nin handikaplarıdır. Prostat karsinom(PCA)'larında histolojik grade'in tedaviyi yönlendirmedeki öneminin yanı sıra, high grade prostatic intra epitelyal neoplazi (HPIN), kanserin öncü lezyonu olması, bazal hücre hiperplazisi (BHH) ise, özellikle TCİB'inde PCA ile karışabilmesi nedeniyle, TCİB materyallerinin histopatolojik değerlendirmesinde önemlidir. TCİB ve RP arasındaki tanı uyumu, doğru tedavi şeklini belirlemede önemlidir. Bu çalışma ile TCİB sonucu PCA tanısı almış ve RP uygulanmış olgularda, TCİB ve RP materyalleri arasındaki neoplastik ve bazı non-neoplastik tanıların uyumlarını ve TCİB'nin PCA'nun tanı ve tedavisini yönlendirmedeki rolünü ortaya çıkarmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Kliniğimizde Ocak 2018-Ekim 2022 tarihleri arasındaki TCİB ile PCA tanısı konulmuş ve RP yapılmış 93 hasta çalışmaya alındı. Doku takibi sonrasında hazırlanan Hematoksilen-Eozin (H&E) boyalı preparatlar ışık mikroskobunda değerlendirildi. BULGULAR: Grade Grup (GG) değerlendirmesi açısından, RP yapılan hastaların % 61,3'ü, TCİB tanıları ile uyumlu bulundu. Bu uyum, TCİB'de GG5 tanısı alan hastalarda en yüksek iken, GG3'de %33, GG4'de %16.7 ile en düşük orandaydı. Çalışmamızda TCİB'de HPIN görülme oranı %24,7, RP materyallerinde %79,5 bulundu. TCİB örneklerinde hiç BHH görülmedi. RP materyallerinde ise, BHH oranı %48,3'tü. TCİB'lerde %1,07, RP materyallerinde ise, %6,4 oranında nonspesifik granülomatöz prostatit (GP) saptandı. SONUÇ: Çalışmamızda, olguların %39,4'ünde, TCİB ile RP materyalleri arasında uyumsuzluk vardır. Bu nedenle, özellikle GG1 olgularda, TCİB ile örneklenememiş alanlarda, daha yüksek dereceli tümör odakları olabileceği (çalışmamızda toplam over grade %34) göz ardı edilmemelidir. TCİB materyallerinde HPIN'nin yaygın görülmesi, olguda PCA riskinin arttığının bir belirteci olarak değerlendirilebilir. TCİB'de PCA ile karıştırabilme riski taşımasına rağmen, çalışmamızda BHH'nin, PCA ile ilişkisi olduğuna dair bir bulgu saptamadık. TCİB, RP'de daha sık izlenen GP'in etyolojisinde rol oynuyor görünmektedir. AnahtarKelimeler: Tru-cut iğne biyopsi, radikal prostatektomi, prostat kanseri

BiyopsiBiyopsi-iğneNeoplazmlar+3
Yücel Karaaslan
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolorektal adenokarsinomlarda wnt-3,β-katenin, mmp7, vegf, vimentin ve ki67 ekspresyonlarının patolojik evre ve diğer prognostik faktörler ile ilişkisinin immünohistokimyasal yöntemle değerlendirilmesi

Wnt yolakları hücre bölünmesi, hücre göçü, hücre farklılaşması ve hücre ölümünde rol alan geniş bir transmembran reseptör ailesi ve hücre içi sinyalizasyon sistemidir. Bu yolaktaki bozuklukların karsinogenezde ve kanser prognozunda önemli bir paya sahip olduğu düşünülmektedir. Kolorektal karsinomlar sanayileşmiş ülkelerde en sık görülen ve kansere bağlı ölümlerden en çok sorumlu olan kanserlerden biridir. Bu sinyal sistemi elemanlarının kolorektal adenokarsinomların prognozuna etkisi ortaya konabilirse bu proteinlere özgü kemoteröpatikler geliştirilebilecek ve bu yolaktaki proteinlerin ekspresyon düzeyi kolorektal adenokarsinomlarında prognostik faktörlerden biri olabilecektir. Bu çalışmada Wnt3, β-Katenin, MMP7, VEGF, Vimentin ve Ki67 ekspresyonlarının kolorektal adenokarsinomlarda evre ve diğer prognostik faktörlerle olan ilişkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmamız için 1 Ocak 2012 ile 1 Ocak 2015 tarihleri arasında merkezimizde kolorektal adenokarsinom sebebiyle opere edilmiş 121 vakanın tümör blokları kullanıldı. Bu vakalardaki Wnt3, β-Katenin, MMP7, VEGF, Vimentin ve Ki67 ekspresyon düzeyini belirlemek için immünohistokimyasal yöntemler uygulandı. Vakalar mikroskop altında değerlendirildi. Elde edilen verilerin normal dağılıma uygunluğu, bağımsız grupların ortalaması, kategorik verilerin gruplar arası yüzde dağılımları, birden fazla sürekli verinin korelasyonu SPSS v18 kullanılarak hesaplandı. Tümördeki artmış nükleer β-katenin ve VEGF ekspresyon düzeyinin lenf nodu tutulumunu arttırdığı izlendi. Buna ek olarak artmış VEGF ekspresyonunun tümör evresini yükselttiği saptandı. Tümöral MMP7 ekspresyonunun, Ki67 proliferasyon indeksinin ve stromal vimentin ekspresyonunun mikroskopik derece, lenfovasküler invazyon, perinöral invazyon, lenf nodu tutulumu ve tümör evresi ile ilişkisi olmadığı görüldü. Tümördeki nükleer β-katenin ekspresyonu ve VEGF ekspresyonunun birbirleri ile korele olduğu izlendi.

Ahmet Çağrı Evran
Afyonkarahisar Health Sciences University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Böbrek biyopsilerinde cd4, cd8, sma, tgf-β ekspresyonlarının immunohistokimyasalolarak değerlendirilmesi ve prognostik faktörlerle karşılaştırılması

Böbrek hastalıkları yüksek morbiditeye sahip hastalıklardandır. Pek çok progresif renal hastalık tiplerinin nihai sonucu tübülointerstisyel fibrozistir. Interstisyel fibrozisin şiddeti böbrek sağkalımının kesin bir göstergesidir. Hasar sonrası renal fibrozisin başlamasında, inflamatuar hücreler çok önemli bir rol oynar. İnflamatuar mikroçevreyi oluşturan, renal fibroziste de regülatör rol oynayan CD4+ ve CD8+ T hücrelerini, renal dokuda ektraselüler matriks komponentlerinin ve mezengial hücrelerin üretimini artıran, renal hasarda kritik rol oynayan ve epitelial-mezenkimal geçişi sağlayan TGF-β‟yı ve renal fibroziste rol oynayan aktive fibroblast markerı olan SMA‟yı çalıştık. Bu boyalarla hemoglobin, proteinüri, serum kreatinin ve GFH gibi klinik prognostik parametrelerle korelasyonlarının araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışmaya 01.01.2014-01.01.2018 tarihleri arasında merkezimize nefrotik/nefritik sendrom klinik ön tanısıyla gelen non-amiloidoz 18 yaş ve üzeri 62 adet böbrek biyopsisi dahil edilmiştir. Bu böbrek biyopsilerinin 52‟si glomerülonefrit, 10‟u TIN vakalarından oluşmaktadır. Bu vakalara TGF-β, SMA, CD4 ve CD8 immünohistokimyasal boyaları uygulandı. Vakalar mikroskop altında değerlendirildi. Vakalara ait klinik veriler merkezimize ait hastane bilgi sisteminden alınmıştır. Elde edilen verilerin korelasyonu SPSS v20 kullanılarak hesaplandı. Glomerülonefritlerde SMA‟nın interstisyel, TGF-β‟nın glomerüler boyanmaları, CD4 ve CD8 pozitif T lenfosit miktarları ile serum kreatinin arasında doğru, GFH arasında ters korelasyon saptanmıştır. SMA‟nın interstisyel boyanması ile interstisyel CD4 ve CD8 pozitif T lenfosit miktarları arasında korelasyon izlenmiştir. Bu bulgular, inflamasyon ve fibrozisin ilişkili olduğunu desteklemiştir. İnflamasyon ve fibrozis belirteci olan immünhistokimyasal boyalar ile hastalığın kötü prognozunu gösteren klinik veriler arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır.

Esra Şengül
Afyonkarahisar Health Sciences University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pankreas adenokarsinomlarında CD4, CD8, FOXP3 3 ekspresyonlarının immünohistokimyasal olarak değerlendirilmesi ve prognostik parametrelerle karşılaştırılması

Pankreatik duktal adenokarsinom (PDAK) kanser ilişkili ölüm nedenlerinde ön sıralarda yer alan, agresif gelişen, erken metastatik yayılım yapan bir tümördür. Ayrıca PDAK kemoterapi ve radyoterapiye en dirençli kanserler arasındadır. Kür şansı olarak sadece cerrahi tedavi önerilmektedir. PDAK'lar yoğun stromal fibrozise sahiptirler ve tümör mikroçevresinde Treg hücreleri ve CD4+ veya CD8+ T hücreleri içeren yoğun inflamasyon mevcuttur. Treg hücreleri, FOXP3'ün ekspresyonu ile tanımlanır, ancak FOXP3 ekspresyonu, aktive olmuş hücrelerde (CD8+ T hücreler, aktive CD4+ T hücreler gibi) geçici olarak indüklenebilir. Genel olarak, FOXP3+ Treg hücreler bir dizi mekanizma yoluyla baskılayıcı/antiinflamatuar işlevler uygular. Günümüzde Treg hücrelerin kansere karşı immuniteyi engellemede önemli bir rol oynadığına inanılmaktadır. Bununla birlikte PDAK'larda tümör mikroçevresinin diğer elemanları arasında yer alan CD4+ ve CD8+ T hücre oranının ilerlemiş prognoz ile ilişkili olabileceği düşünülmektedir. PDAK'larda tümör mikroçevresindeki FOXP3+ hücrelerin, bunlar içerisinde CD4+ FOXP3+ hücreler ile CD8+ FOXP3+ hücrelerin miktarının/varlığının, tümör mikroçevresindeki CD4+ ve CD8+ T hücre oranının prognostik önemi anlaşılabilirse bunları hedef alan tedavi yaklaşımları geliştirilebilir. Bu çalışmada pankreas adenokarsinomlarında tümör mikroçevresinde CD4, CD8, FOXP3 ekspresyonlarının immünohistokimyasal olarak değerlendirilmesi ve diğer prognostik parametrelerle ilişkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmamız için 01.01.2013-31.12.2018 tarihleri arasında merkezimizde PDAK sebebiyle opere edilmiş 50 vakanın rezeksiyon materyallerinin tümör blokları kullanıldı. Bu vakalara immünohistokimyasal double boyama yöntemi ile FOXP3-CD4 antikorları ile FOXP3-CD8 antikorları uygulandı. Boyama sonuçları ışık mikroskopu altında değerlendirildi. İstatiksel değerlendirmede bu veriler ve bu verilerden elde edilen oranlar kullanıldı. Elde edilen verilerin normal dağılıma uygunluğu, bağımsız grupların ortalamasının karşılaştırılması, kategorik verilerin gruplar arası yüzde dağılımları, birden fazla sürekli verinin korelasyonu SPSS v20 kullanılarak hesaplandı. PDAK'larda tümördeki FOXP3+ hücre miktarı arttıkça tümörün diferansiasyon derecesinin azaldığı, CD8+ FOXP3+ hücrelerin varlığı ile tümörün diferansiasyon derecesinin azaldığı görülmüştür. CD8+ FOXP3+ hücrelerin miktarı/varlığı, CD4+ FOXP3+ hücrelerin miktarı ve CD4+/CD8+ T hücrelerin oranı ile tümörlerin çapı, diferansiasyon derecesi, evresi, lenfovasküler invazyon, perinöral invazyon, lenf nodu metastazı, cerrahi sınır ve çevre doku invazyon durumları arasında ilişki izlenmemiştir. FOXP3+ hücrelerin içerisinde CD4+ FOXP3+ hücrelerin miktarının CD8+ FOXP3+ hücrelerin miktarından daha fazla olduğu görülmüştür. CD8+ FOXP3+ hücre izlenmeyen vakalar mevcut olmakla birlikte CD4+ FOXP3+ hücre izlenmeyen vaka yoktur. Ayrıca FOXP3+ hücrelerin miktarı ile CD8+ FOXP3+ hücrelerin miktarı arasında orta düzeyli, FOXP3+ hücrelerin miktarı ile CD4+ FOXP3+ hücrelerin miktarı arasında yüksek düzeyli doğrusal bir korelasyon mevcuttur. CD4+/ CD8+ T hücre oranı ile herhangi bir korelasyon görülmemiştir.

AdenokarsinomGen ifadesiNeoplazmlar+4
Tuba Yiğit
Afyonkarahisar Health Sciences University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2010-2019 yılları arasında invaziv meme karsinomlarında CD68, CD163, CD11c, CD44 ekspresyonlarının hormon reseptör, patolojik evre ve diğer prognostik parametreler ile ilişkisinin immünohistokimyasal yöntem ile değerlendirilmesi

İnvaziv meme karsinomu dünyada kadınlarda en sık tanı alan kanserdir. Mortalitesi gelişen tedavilerle azalmış olsa da hala kadınlarda kansere bağlı ölümlerde ikinci sıradadır. Meme kanseri tedavisi her hastada tümörün özelliklerine göre değişkenlik göstermekte ve cerrahi, radyoterapi, kemoterapi, hormonoterapi, hedefe yönelik tedaviler gibi birçok yöntemin kombinasyonu şeklinde uygulanmaktadır. Meme karsinomlarında, tümör mikroçevresinde oldukça farklı hücre popülasyonları mevcut olup bu hücrelerin başında TAM'lar gelir. TAM'lar M1 ve M2 olarak polarite gösterir. Tümör mikroçevresinde pro-tümörojenik ve anti-inflamatuar özellik gösteren M2 makrofajlar baskın olarak bulunur. Meme karsinomlarında TAM'ların tümör ilerlemesini teşvik ederek kötü prognoz, tümör büyümesi ve metastaz ile ilişkili oldukları düşünülmektedir. Bununla birlikte CSC'lerin sınırsız çoğalma ve tümörojenik potansiyele sahip, kök hücre benzeri özelliklerinden dolayı tümör büyümesi, ilerlemesi ve metastazında rol aldıklarına inanılır. İnvaziv meme karsinomlarında tümör mikroçevresinde TAM oranının ve tümörde CSC belirteçlerinin önemi anlaşılabilirse bu antiteler yeni prognostik faktörler olarak kullanılabilir ve hatta bunları hedef alan tedavi yaklaşımları geliştirilebilir. Bu çalışmada 2010-2019 yılları arasında tanı alan invaziv meme karsinomlarında tümör mikroçevresinde CD68, CD163, CD11c ve tümörde CD44 ekspresyonlarının hormon reseptör durumu, patolojik evre ve diğer prognostik parametreler ile ilişkisini immünohistokimyasal yöntem ile değerlendirildik. Çalışmamız için 01.01.2010-30.09.2019 tarihleri arasında hastanemizde meme karsinomu sebebiyle opere edilmiş 150 vakaya ait rezeksiyon materyallerinin tümör blokları kullanıldı. Bu bloklara ait kesitlere CD68, CD163, CD11c ve CD44 antikorları ile immünohistokimyasal boyama yöntemi uygulandı. Boyama sonuçları ışık mikroskopu altında değerlendirildi. İstatiksel değerlendirmede elde edilen veriler SPSS v22 programı kullanılarak hesaplandı. İnvaziv meme karsinomlarında histolojik derecesi yüksek olan vakalarda, ER ve PR negatif olan vakalarda ve yüksek Kİ67 indeksine sahip vakalarda tümör mikroçevresinde CD68, CD163 ve CD11c pozitif makrofaj sayısı daha fazla idi. Bunlara ek olarak invaziv meme karsinomları özel alt tiplerinde tümör mikroçevresinde CD68 makrofaj sayısı, moleküler subtiplerden luminal B'ye oranla luminal A'da tümör mikroçevresinde CD163 makrofaj sayısı ve HER2 skor 3 vakalarda tümör mikroçevresinde CD11c makrofaj sayısı daha fazla idi. Ancak tümör mikroçevresinde CD68, CD163 ve CD11c pozitif makrofaj sayısının tümör çapı, odak sayısı, operasyon tipi, lenf nodu metastazı, LVİ ve patolojik evre ile ilişkili olmadıkları saptandı. Tümör mikroçevresinde CD68 pozitif makrofaj sayısı CD163 ve CD11c pozitif makrofaj sayısından ve CD163 pozitif makrofaj sayısı da CD11c pozitif makrofaj sayısından fazla olduğu tespit edildi. İnvaziv meme karsinomlarında tümörde CD44 ekspresyonunun histolojik tanı, tümör çapı, odak sayısı, operasyon tipi, lenf nodu metastazı, LVİ, histolojik derece, patolojik evre, ER ve PR negatifliği, HER2 overekspresyonu, Kİ67 indeksi, moleküler subtip ile ilişkili olmadığı görüldü. Ayrıca CD68 pozitif makrofaj sayısı ile CD163 ve CD11c pozitif makrofaj sayısı arasında ve CD163 pozitif makrofaj sayısı ile CD11c pozitif makrofaj sayısı arasında yüksek düzeyli doğrusal bir korelasyon saptandı. Tümörde CD44 boyanması ile diğer parametreler arasında herhangi bir korelasyon görülmedi. Sonuç olarak invaziv meme karsinomlarında tümör mikroçevresindeki CD68, CD163 ve CD11c pozitif makrofaj sayısı gelecekte yeni bir prognostik faktör ve hedefe yönelik tedaviler için alternatif yeni bir yol olarak kullanılabilir. Meme karsinomlarında CD44 pozitifliği ile prognostik parametreler arasında ilişki izlenmemesi de literatüre bu yönde katkı sağlayacaktır.

Gen ifadesiMakrofajlarMeme hastalıkları+6
Suna Sarı
Afyonkarahisar Health Sciences University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Arşivimizdeki deri punch biyopsi materyallerinde histopatolojik inceleme sonuçları ve direkt immünfloresan bulgularının 10 yıllık retrospektif analizi

Deri hastalıkları Dünya Sağlık Örgütünün yaptığı sınıflamaya göre en sık görülen ilk beş hastalık içerisindedir. Deri biyopsisi, dermatolojide tanı amacı ile en sık kullanılan yöntemlerden biridir. Bunun yanında patolojik incelemede doğru teşhis için klinisyen tarafından verilecek olan ön tanılar ve klinik bilgi klinikopatolojik korelasyon açısından önem taşımaktadır. Deri hastalıklarının klinik görünümündeki heterojenlik, histopatolojik incelemeyi kesin tanı ve klinikopatolojik korelasyon için altın standart bir teknik haline getirmektedir. Direkt immünfloresan (DİF) tetkiki ise çeşitli dermatolojik bozuklukların tanısında klinik ve histopatolojik bulgulara ek olarak kullanılan değerli bir incelemedir. İmmünoreaktanların birikiminin yeri ve paterni çeşitli immün aracılı hastalıkların sınıflandırılmasına yardımcıdır. DİF tetkiki klinik ve histopatolojik değerlendirmelere katkı sağlayacak üçüncü ayağı oluşturabilir. Çalışmamızda biyopsi yapılan hastaların demografik özellikleri, lezyon lokalizasyonları, lezyon tipleri ile klinikopatolojik uyumu ve histopatolojik inceleme sonuçları ile DİF bulguları arasındaki uyumu değerlendirilmeyi amaçladık. Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Laboratuvarına, Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalından 01.01.2010-30.12.2019 tarihleri arasında gönderilen 2753 vakaya ait deri punch biyopsi materyallerinin arşivimizde bulunan raporları retrospektif olarak incelendi. Bu vakaların içinde ayrıca DİF incelemesi de olan 213 vakanın DİF bulguları da retrospektif olarak tanımlandı. Elde edilen verilerle klinikopatolojik uyum ve histopatolojik inceleme sonuçları ile DİF bulguları arasındaki uyum değerlendirildi. Elde edilen veriler tanımlayıcı istatistikler ile değerlendirildi. Klinikopatolojik uyum ve DİF uyumu gösteren ve göstermeyen gruplar arasında yaş, cinsiyet, biyopsi yeri ve hastalık grupları açısından istatistiksel karşılaştırma yapıldı. Elde edilen sonuçların istatistiksel değerlendirmesi ve analizi için SPSS v20 programı kullanıldı. Klinikopatolojik korelasyon %70,9 oranında saptandı. Cinsiyetin, yaşın, biyopsi alınma bölgesinin klinikopatolojik korelasyon üzerine etkisi olmadığı görüldü. Hastalık gruplarından psöriasiform ve püstüler dermatitler ile likenoid ve interfaz dermatitlerde klinikopatolojik uyumun anlamlı derecede yüksek olduğu izlendi. Cinsiyetin birinci ön tanı korelasyonu üzerine de etkisi olmadığı fakat alt ekstremiteden alınan biyopsilerde ve 50 yaş ve üzeri yaşlı kişilerde birinci ön tanı uyumunun anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı. Bunun yanı sıra hastalık gruplarından psöriasiform ve püstüler dermatitler, vasküler tümörler ve vasküler hastalıkların birinci ön tanı uyumunun anlamlı derecede yüksek olduğu görüldü. Histopatolojik tanı ile uyumlu DİF paterni gösteren hastaların oranı %79,8 ve DİF duyarlılığı %95 oranında saptandı. DİF yapılan vakalarda cinsiyet ve yaşın DİF uyumu üzerine etkisi olmadığı izlenirken baş ve boyun bölgesinden alınan biyopsilerin DİF uyumunun anlamlı oranda daha düşük olduğu görüldü. Bununla birlikte hastalık gruplarından vezikülobüllöz hastalıklar ve vaskülitlerin DİF uyumunun genel DİF uyumuna yakın olduğu izlendi. Elde ettiğimiz bulgular literatürdeki verileri genişletecek ve dermatologların biyopsi talebinden en çok fayda görecek hastaları belirleyebilmesi konusuna ışık tutacak niteliktedir. Klinikopatolojik uyumu ve histopatolojik tanı ile DİF uyumunu etkileyebilecek faktörleri aydınlatmak için geniş ölçekli daha fazla çalışmaya gereksinim vardır.

AfyonkarahisarBiyopsiDeri hastalıkları+4
Gözde Kurtuluş
Afyonkarahisar Health Sciences University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Baş boyun bölgesi kutanöz skuamöz hücreli karsinomlarında tümör tomurcuklanması ve tümöre karşı lenfositik inflamatuar yanıtın değerlendirilmesi, diğer histopatolojik prognostik parametrelerle karşılaştırılması

Tümör tomurcuklanmasının (TT) ve tümöre karşı geliştirilen lenfositik yanıtın (TKGLY) mortalite, metastaz ya da hastalıksız sağ kalım gibi prognostik faktörler ile ilişkisi çeşitli çalışmalarda gösterilmiş olmasına rağmen her iki parametrenin baş boyun bölgesi kutanöz skuamöz hücreli karsinomlarındaki(kSHK) prognostik değeri bilinmemektedir. Biz bu çalışmada TT ve TKGLY'nin baş boyun bölgesi kSHK'lerinde tanımlanan prognostik faktörlerle ilişkilerini araştırdık. Çalışmaya 2010-2021 yılları arasında baş boyun bölgesi kSHK tanısı alan hastalar alınmıştır. Hastaların demografik ve histolojik özellikleri kaydedilmiştir. Hastalar TT derecelerine göre 3 gruba, TKGLY paternine göre ise 3 gruba ayrılmıştır. Sonrasında her iki parametrenin demografik ve histolojik parametreler ile olan ilişkisi incelenmiştir. Çalışmaya 187 hasta alınmıştır. 118 hasta derece-1 TT grubunda, 58 hasta derece-2 TT grubunda, 11 hasta derece-3 TT grubunda yer aldı. 105 hasta TKGLY patern-1, 74 hasta TKGLY patern-2 ve 8 hasta TKGLY patern-3 grubunda yer aldı. TT ile yaş, tümör çapı, tümör derinliği, invazyon seviyesi, diferansiasyon derecesi, invazyon paterni, TKGLY, PNİ, LVİ, cerrahi sınırda tümör varlığı ve tümör evresi arasında istatistiksel anlamlılık mevcutken, TKGLY paterninde ise yaş, cinsiyet, invazyon seviyesi, invazyon paterni ve tümör lokasyonunda anlamlılık izlendi. TT ve TKGLY güncel pratiğe yeni sunulan parametrelerdir. Her iki parametre de basit, ucuz ve immünohistokimyasal tetkik gerektirmeden kullanılabilir ve tekrarlanabilirlikleri yüksek olan histolojik faktörlerdir. Baş boyun bölgesi kSHK'lerinde her iki parametre de faydalı bilgiler verebilir. TT, TKGLY'ye göre geleneksel prognostik faktörler ile daha iyi korelasyon göstermektedir ve klinik kullanım için daha ön planda durmaktadır.

Deri hastalıklarıKafa ve boyun neoplazmları
Derya Aksu
Afyonkarahisar Health Sciences University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Overin epitelyal tümörlerinde epitelyal mezenkimal transizyonun e-kaderin ve vimentin ekspresyonları ile immünohistokimyasal olarak incelenmesi ve histopatolojik prognostik faktörlerle ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda epitelyal over tümörlerinde epitelyal mezenkimal transizyon sürecinde yer alan E-Kaderin ve vimentinin ekspresyon dereceleri ile tümörlerin tanı kategorisi, histolojik alt tip, tümör evresi, lenfovasküler invazyon, kapsül invazyonu ve metastaz gibi prognostik parametreleri arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 2014-2020 yılları arasında tanı alan epitelyal over tümörlerinde E-kaderin ve vimentin ekspresyonlarının prognostik parametreler ile ilişkisini immünohistokimyasal yöntem ile değerlendirildik. Çalışmamız için 01.01.2014-20.12.2020 tarihleri arasında hastanemizde epiteltal over tümörü sebebiyle opere edilmiş 143 vakaya ait rezeksiyon materyallerinin tümör blokları kullanıldı. Bu bloklara ait kesitlere E-kaderin ve vimentin antikorları ile immünohistokimyasal boyama yöntemi uygulandı. Boyama sonuçları ışık mikroskopu altında değerlendirildi. İstatiksel değerlendirmede elde edilen veriler SPSS v26 programı kullanılarak hesaplandı. Bulgular: E-kaderin medyan skoru, benign olgularda en yüksek, malign olgularda en düşük bulundu. E-kaderin ekspresyonu ile tümörün tanı kategorisi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki görüldü. Benign ve malign olgularda farklı histolojik alt tiplerde E-kaderin medyan skoru eşit bulundu. Borderline olgulardan seröz borderline tümörde E-kaderin medyan skoru müsinöz borderline tümöre göre daha düşük bulundu. Fakat bu fark istatistiksel olarak anlamlı düzeyde değildi. E-kaderin medyan skoru ile tümörün histolojik alt tipi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki görülmedi. Malign olgularda E-kaderin medyan skoru ile evre, lenfovasküler invazyon, kapsül invazyonu ve metastaz varlığı parametreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki görülmedi. Vimentin medyan skoru, malign olgularda en yüksek, benign olgularda en düşük bulundu. Vimentin ekspresyonu ile tümörün tanı kategorisi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki görüldü. Benign ve borderline olgularda farklı histolojik alt tiplerde vimentin medyan skoru eşit bulundu. Malign olgularda; seröz karsinom olgularında ve berrak hücreli karsinom olgusunda E-kaderin medyan skoru müsinöz ve endometrioid karsinom olgularına göre daha yüksek bulundu. Fakat bu fark istatistiksel olarak anlamlı düzeyde değildi. Vimentin medyan skoru ile tümörün histolojik alt tipi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki görülmedi. Malign olgularda vimentin medyan skoru ile evre, lenfovasküler invazyon, kapsül invazyonu ve metastaz varlığı parametreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki görülmedi. Sonuç: Çalışmamızda epitelyal over tümörlerinde EMT belirteçleri olarak kullanılan E-kaderin ve vimentin ekspresyonu ile tümörlerin tanı kategorisi arasında anlamlı ilişki bulundu. Borderline ve malign tümörlerde benign tümörlere göre E-kaderin ekspresyonunda azalma ve vimentin ekspresyonunda artış tespit edildi. Bu ilişki gelecekte over tümörlerinde yeni bir prognostik faktör olarak kullanılabilir ve over tümörlerinde hedefe yönelik tedaviler için alternatif yeni bir yol olarak kullanılabilir. Çalışmamızda epitelyal over tümörlerinde E-kaderin ve vimentin ekspresyonu ile histolojik alt tip, evre, lenfovasküler invazyon, kapsül invazyonu ve metastaz gibi prognostik parametreler arasında öngördüğümüz ilişki bulunamadı. Epitelyal over tümörlerinde EMT belirteçleri olarak kullanılan E-kaderin ve vimentin'in birlikte değerlendirildiği ve histopatolojik prognostik parametreler ile karşılaştırıldığı çalışmalar oldukça az sayıdadır. Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlar literatürdeki verileri genişletecek ve bu konudaki araştırmalara ışık tutacak niteliktedir. Anahtar Kelimeler: Over Tümörleri, E-kaderin, Vimentin, Epitelyal Mezenkimal Transizyon.

CadherinlerEpitelOver+5
Merve Şahin
Afyonkarahisar Health Sciences University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erişkin hastalara ait kemik iliği biyopsi materyallerinin biyopsi endikasyonları ve ön tanıları ile histopatolojik bulgularının ve histopatolojik tanılarının karşılaştırılması

Amaç:Erişkin hastalara ait kemik iliği biyopsilerinde hastaların demografik özellikleri, klinik ön tanı, biyopsi endikasyonu ile histopatolojik bulguların ve nihai histopatolojik tanının değerlendirilmesini yaparak klinikopatolojik uyumu ve bunun sonucunda hem klinisyenlere hem patologlara kemik iliği biyopsi yapımında ve değerlendirilmesinde yol haritası çizmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 01. 01. 2017-31. 12. 2021 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıbbi Patoloji Laboratuvarına, İç Hastalıklar Hematoloji Bölümünden gönderilen 900 vakaya ait kemik iliği biyopsi materyallerinin arşivimizde bulunan raporları retrospektif olarak incelendi. 18 adet yetersiz kemik iliği materyali ve 184 adet tedavi yanıtı ön tanısıyla gönderilen takip vakaları çalışma dışında bırakıldı. Çalışmaya 698 vaka dahil edildi. Elde edilen istatistiksel değerlendirme sonuçları ve analiz için SPSS v26 programı kullanılıp p<0,05 düzeyi anlamlı kabul edilmiştir. Klinikopatolojik uyum için McNemar testi uygulandı. Bulgular: Hastalarda kemik iliği biyopsisi için en sık görülen endikasyon lenfoma olup cinsiyete göre dağılımına bakıldığında kadınlarda en sık endikasyon pansitopeni, erkelerde ise lenfoma oldu. Klinik tarafından en sık sorulan ön tanı her iki cinste de myelomdur. Tanı açısından değerlendirme yapıldığında hem kadında hem erkekte en sık normoselüler kemik iliği tanısı olduğu görüldü. Normoselüler kemik iliği ve hiposelüler kemik iliği tanısı alan hastalarda histopatolojik olarak sıklıklaek bir patolojik bulgu ve spesifik tanı saptamadık. Hiperselüler kemik iliği tanısı alan hastalarda histopatolojik spesifik tanı en sık kronik miyeloproliferatif hastalıklar ile uyumlu bulgular olduğu görüldü. Pansitopeni ve bisitopeni endikasyonu ile gelen, ön tanı verilemeyen hastaların en sık hiperselüler kemik iliği tanısı aldığı görüldü. Klinik ön tanı ve histopatolojik bulgu açısından uyum değerlendirildiğinde kronik lenfositik lösemi/küçük lenfositik lenfoma, mantle hücreli lenfoma, marjinal zon lenfoma, lenfoplazmositik lenfoma, aplastik anemi ve miyelofibrozis tanılarında uyum olduğu tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda en sık verilen tanıların nonneoplastik olduğu görüldü. En sık görülen endikasyon olan lenfomanın ön tanı ve tanı uyumu açısından anlamlı olduğu görüldü ve bu nedenle lenfoma evrelemesi için kemik iliği biyopsi işlemi rutin haline getirilebilir. Bisitopeni ve pansitopeni endikasyonu ile gelen hastalarda önceden tanısı olmayan karsinom infiltrasyonu tanısı verilen hastalar oldu. Pansitopeni endikasyonu ile gelen ön tanı verilemeyen hastalarda otoimmün hastalıklar, kronik karaciğer hastalıkları gibi etkenler pansitopeninin nedeni olabilir,bu hastalara sistemik tarama yapılması gereklidir. Önceden solid tümör tanısı olan hastalarda histopatolojik olarak atipik plazma hücreleri görüldü, bu durum kemoterapi ve radyoterapi etkisi olabilir. Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlar literatürdeki verileri genişletecek ve bu konudaki araştırmalara ışık tutacak niteliktedir. Anahtar kelimeler: Kemik İliği Biyopsisi, Endikasyon, Histopatolojik Bulgular, Tanı, Ön Tanı

BiyopsiHistopatolojiKemik iliği+2
Burcu Belen Aydoğmuş
Afyonkarahisar Health Sciences University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Myelom vakalarında histopatolojik, immünohistokimyasal, klinik ve akım sitometrik bulguların retrospektif değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda kliniğimizde tanı alan myelom vakalarında histopatolojik, immünohistokimyasal, klinik ve akım sitometrik bulguların retrospektif değerlendirilmesini ve bu bulgular eşliğinde literatüre katkıda bulunmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada AFSÜ Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda, 2017-2023 yılları arasında tanı alan 115 myelom olgusuna ait kemik iliği biyopsisi, immünhistokimyasal boyanma sonuçları, hastaların klinik bulguları ve akım sitometri analizleri yeniden değerlendirildi. İstatistiksel değerlendirmede elde edilen veriler SPSS v.25 programı kullanılarak hesaplandı ve p<0.05 değeri anlamlı kabul edildi. Bulgular: Yapılan analizler sonucunda erkek cinsiyette hastalık sıklığı daha fazla bulundu (%63). Hastalarımızın yaş aralığı 41-89 olup genel yaş ortalaması 68,2±10,8 idi. En sık IgG myelom alt tipi tespit edildi. İmmünhistokimyasal değerlendirme sonucunda; Siklin D1 %18, CD117 %42 ve CD56 %66, CD20 %14 ve CD19 %8 oranında pozitif bulundu. Hastalarda en sık retikülin derece 2 fibrozis tespit edildi; kadınlarda ve CD56(-), CD117(-) ve Lambda (-) olan hastalarda fibrozis derecesi daha ileri bulundu. Akım sitometri çalışması yapılan 52 hastanın 17'sine tanı verilemedi. Tanı verme oranı %67 idi. Atipik plazma hücre oranı ortalaması biyopside %66, sitolojide %47, akım sitometride ise %20 bulundu. Biyopsideki atipik plazma hücre oranı ile sitolojideki atipik plazma oranı arasında pozitif yönde güçlü korelasyon bulundu (r=0,624, p=0.00). Çalışma grubumuzda en sık evre 3 hasta (%64) tespit edildi ve ortanca sağkalım süresi 22 ay olarak raporlandı. CD56 (-) olan hastalarda sağkalım daha kısa, evre daha ileri bulundu (p=0.002). CD56+CD117+Siklin D1 üçlü negatif olan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı şekilde hastalığın ileri evre olduğu tespit edildi (p=0.043). Evresi ileri olan hastalarda sağkalım daha kısa bulundu (p=0.001). Sonuç: Cinsiyet ile sağkalım süresi ve ölüm oranı arasında istatistiksel anlam yoktur. Myelom alt tipinin sağkalımla ilişkisi yoktur. CD56 negatif olan hastalarda, CD56 ve CD117 ikili negatif olan hastalarda, CD56, CD117 ve Siklin D1 üçlü negatif olan hastalarda, Siklin D1 (-) olan hastalarda, yüksek fibrozisi olan hastalarda, ileri evre hastalarda, CRAB bulguları (hiperkalsemi, kreatinin yüksekliği, anemi, kemik lezyonu) olanlarda, albümin miktarı düşük hastalarda, beta 2 mikroglobulin değeri yüksek hastalarda, CRP değeri yüksek hastalarda sağkalım daha kısa bulundu. CD20 (-) olan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı şekilde kemik tutulumu daha fazladır. Biyopsi ile sitolojideki plazma hücre oranı arasında pozitif yönde güçlü korelasyon, biyopsi ile akım sitometrideki plazma hücre oranı arasında ise pozitif yönde zayıf korelasyon vardır. Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlar literatürdeki verileri genişletecek ve bu konudaki araştırmalara ışık tutacak niteliktedir.

Multipl miyelom
Cansu Narin
Afyonkarahisar Health Sciences University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Laringeal karsinomlarda human papillomavirus saptanması ve p16 pozitifliğinin prognostik klinik ve histopatolojik parametrelerle ilişkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Laringeal kanserler en sık görülen altıncı kanser olup, tüm kanserlerin %3'ünü oluşturmaktadır. Diğer bir baş ve boyun bölgesi kanserleri olan orofaringeal karsinomda Human Papillomavirus'un etyolojideki rolü ile, p16 proteininin aşırı ekspresyonu gösterilmiş olmasına rağmen, laringeal kanserlerde HPV'nin ve p16'nın biyobelirteç rolünü açıklamaya yönelik yeterli çalışma mevcut değildir. Bu çalışmada laringeal skuamöz hücreli karsinomda HPV varlığı ve HPV indikatörü olarak kabul edilen p16 proteini ekspresyonunun, klinik ve patolojik parametrelerle ilişkisi araştırıldı. GEREÇ VE YÖNTEM: Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi Patoloji Laboratuvarı'nda 2008-2017 yılları arasında laringeal skuamöz hücreli karsinom tanısı almış total ve parsiyel larenjektomili 81 olguda retrospektif olarak histopatolojik veriler tekrar değerlendirildi. Tümörlü dokuların parafin kesitlerinde RT-PCR ile HPV DNA varlığı analiz edildi ve HPV DNA izole edilen olgularda HPV tip tayini yapıldı. Tüm olgularda immünohistokimyasal olarak p16 proteini ekspresyonunun histopatolojik parametrelerle istatistiksel ilişkisi değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmaya alınan 81 olgunun ikisinde (%2,5) HPV DNA ve 13'ünde (%16) p16 pozitifliği saptandı. HPV DNA saptanan iki olgunun birinde HPV tip16,33 diğerinde ise HPV tip18 tespit edildi. p16 ekspresyonu, HPV DNA saptanan iki olgudan birinde mevcuttu. p16 pozitifliği ile yaş, tümör çapı, histolojik grade, tümör evresi, lenf nodu metastazı, lenfovasküler invazyon, kıkırdak invazyonu, cerrahi sınır pozitifliği, sigara kullanımı, kemoterapi/radyoterapi alma durumu, HPV varlığı, nüks ve mortalite gibi parametreler arasında anlamlı ilişki saptanmadı (p>0.05). HPV DNA varlığı iki olguya sınırlı olduğundan HPV ile klinikopatolojik parametreler arasındaki ilişki istatistiki olarak değerlendirilemedi. SONUÇ: Çalışmamız, laringeal skuamöz hücreli karsinomda HPV'nin etyolojik ve prognostik rolünü kanıtlamaya yönelik istatistiki olarak anlamlı bir sonuç ortaya koymadı. Çalışmamızda elde edilen bulgular, laringeal SCC'da HPV testi ve p16 ekspresyonu değerlendirmesinin rutin olarak kullanılmasını destekler nitelikte de değildir. Bu konuda daha kapsamlı çalışmaların yapılması gereklidir. Anahtar Kelimeler: Human Papillomavirüs, larinks, p16

GenlerKarsinomaLaringeal hastalıklar+5
Hülya Yeni Bayraktar
Sakarya University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntestinal tip mide adenokarsinomlarında tümör tomurcuklanması ve tümörü infiltre eden lenfositlerin patolojik prognostik faktörlerle ilişkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada tümör tomurcuklanması ve tümörü infiltre eden lenfositlerin, prognostik faktörlere etkilerinin ortaya konması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda intestinal tip mide adenokarsinom tanısı almış, 2010-2019 yılları arasında subtotal ya da total gastrektomi uygulanmış, preoperatif tedavi almamış 152 olgu belirlendi. Tümör tomurcuklanması ve tümörü infiltre eden lenfositler düşük, orta, yüksek olarak gruplandı. Tümör tomurcuklanmasının ve tümörü infiltre eden lenfositlerin derecesinin klinikopatolojik parametrelerle ilişkisi incelendi. BULGULAR: İstatistiksel analiz sonucunda yüksek tümör tomurcuklanma aktivitesi varlığı ile histolojik olarak az diferansiasyon, lenfovasküler ve perinöral invazyon varlığı, ileri pT ve pN evresi, ileri klinik evre ile anlamlı ilişki görüldü (p<0,001). Tümörü infiltre eden lenfositlerin yoğunluğunun azalması ile, lenfovasküler ve perinöral invazyon varlığı (sırasıyla p:0,005, p:0,021) arasında anlamlı ilişki saptandı. Tümörü infiltre eden lenfositlerin yoğunluğu ile tümör evresi ve bölgesel lenf nodu metastazı arasında ters ilişki vardır (sırasıyla p<0,001, p:0,034). Tümörü infiltre eden lenfositlerin yoğunluğu ile tümörün histolojik derecesi arasında anlamlı ilişki görülmedi. Hem tümör tomurcuklanmasının hem de tümörü infiltre eden lenfositlerin yoğunluğu ile yaş ve cinsiyet arasında anlamlı ilişki saptanmadı. SONUÇ: Tümör tomurcuklanması ve tümörü infiltre eden lenfositler patolojik prognostik faktörlerle ilişkili bulundu. Tedavi yönetimi ve hastaların klinik gidişleri ile ilgili önemli bilgi verebilecek bu iki histolojik parametre, mide kanseri rutin raporlama sistemine girmelidir.

AdenokarsinomGastrointestinal hastalıklarLenfositler+4
Ebru Tezcan
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid ince iğne aspirasyon biyopsilerinde sitomorfolojik özelliklerin yapay zeka ile yorumlanması

Tiroid nodülleri sık karşılaşılan klinik bir sorundur. Palpabl tiroid nodüllerinin prevalansı iyot eksikliği yaşamayan bölgeler göz önüne alındığında tüm dünyada erkeklerde %1 ve kadınlarda %5'tir. Tiroid nodülleri ise klinik, laboratuvar ve ultrasonografik bulgularla değerlendirildikten sonra gerekli görülürse tanısal amaçlı TİİAB yapılmaktadır. İnce iğne aspirasyon biyopsileri tiroid nodüllerinin klinik yönetiminde önemli yer tutmaktadır. TİİAB değerlendirmesi çok sayıda kriter taşımakta, günlük rutin pratikte aynı olguya ait çok sayıda preparatın patolog tarafından ışık mikroskopu altında uzun süre taranması ve görülen hücre gruplarının detaylı olarak incelenmesi zaman ve işgücü açısından zorlayıcı olmaktadır. Ayrıca aspirasyon örneklerinin değerlendirilmesi özel ilgi alanı olup, eğitim ve tecrübe gerektirmektedir. Bu çalışma ile bölümümüzde tanı almış TİİAB yayma preparatlarının retrospektif olarak seçilmesi, fotoğraflanması, işaretlenmesi sonrasında konvolüsyonel nöral ağ modeli yardımıyla yapay zekâ programının 'benign' ve 'malign' tanısal kavramlarını öğrenmesi ve sınıflandırması amaçlanmıştır. Çalışmamıza 50 adet benign ve 50 adet malign tanılı konvansiyonel yayma preparat dahil edilmiştir. Tüm preparatlardaki uygun alanların fotoğraflanması sonrasında 'benign' tanılı 721 adet ve 'malign' tanılı 710 adet görüntü elde edilmiş, işaretleme, görüntü artırımı, veri seti oluşturma, model mimarisinin oluşturulması, modelin eğitimi ve istatistiksel analiz yapılmıştır. Elde edilen sonuçlara göre, benign tanısı için belirlenen duyarlılık oranı %95,9, seçicilik oranı %95,6 ve F1 skoru ise 0,958 olarak tespit edilmiştir. Malign tanısı için ise duyarlılık oranı %95,6, seçicilik oranı %95,9 ve F1 skoru 0,957 olarak elde edilmiştir. Her iki tanı grubu için hesaplanan kesinlik değeri ise 0,958 olarak belirlenmiştir. Alıcı İşletme Karakteristikleri (ROC) Eğrisi çizilerek eğri altında kalan alan hesaplanmış ve benign ve malign tanı sınıfları için ayrı ayrı ölçüldüğünde her ikisi için de 0.99 olarak ortaya çıkmıştır. Çalışmamız aynı alandaki çalışmalarla benzer duyarlılık, seçicilik, F1 skoru ve ROC eğrisi altında kalan alan istatistiklerine sahip başarılı bir modelin eğitilip uyarlanabileceğini göstermiştir. Tanı kategorilerinin standardize oluşturulması, girdi verilerinin çeşitli adımlarla artırılması, model katman sayısı ve işlemlerinin düzenlenmesi, eğitim sayısının optimizasyonu ile yüksek istatistiksel başarıya sahip bir model oluşturulmuştur. Çalışmamızın sınırlılıkları ve gelecekteki çalışmalarımızda dikkate almamız gereken konular arasında farklı boyama ve yayma teknikleri kullanılarak hazırlanan preparatların çalışmaya dahil edilmesi, modelin WSI üzerinden otomatik olarak seçtiği ROI alanları ile çalışılması, TSRBS kategorilerinin tamamının sınıflandırılması, hasta öyküsü, klinik ve radyolojik özelliklerin girdi verilerine dahil edilmesi ayrıca sitolojik tanıların histolojik olarak onaylandığı olguların seçimi yer almaktadır. Teknoloji çağında, yapay zekâ uygulamalarının günlük hayatımıza, özellikle de tıp alanına entegre edilmesi, birçok sağlık sorununun tanısı ve olgu yönetiminde hekimlerin en önemli yardımcılarından biri olacaktır.

Mennan Yiğitcan Çelik
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Treg hücrelerinin ilk trimester gebelik kayıplarında etyopatolojik rolü: Bir immünohistokimyasal çalışma

Amaç: Habitual abortus tüm gebe kadınların %1-5'ini etkileyen ve dünya çapında önemi artan bir sağlık problemidir. Yardımcı üreme teknikleri günümüzde neredeyse rutin bir obstetrik prosedür haline gelmiş ve başarısı artmış olsa da olguların önemli bir kısmı spontan abortus ile sonuçlanmaktadır. Etyopatogenezi net olarak aydınlatılamasa da spontan abortusun patogenezi maternal immun toleranstaki bozukluk ile ilişkilendirilmektedir. T regülatuvar (Treg) hücreleri genel olarak immüntolerans mekanizmalarında rolü olan hücrelerdir. Bu çalışmada Treg hücrelerinin, spesifik olarak hem habitual, hem de IVF sonrası spontan abortuslarda etyopatogenetik öneminin aydınlatılması amaçlanmaktadır. Materyal ve Metod: Çalışmaya dört grup halinde, her grupta 24 olgu olmak üzere; missed abortus, habitual abortus, IVF sonrası spontan abortus ve istenmeyen gebelik (kontrol grubu) grupları dahil edildi. Küretaj materyallerine ait kesitlerde CD25 pozitif Treg hücrelerinin immunboyanma yoğunluğu ve dağılımı ayrı ayrı skorlandıktan sonra, her iki skor kombine edilerek Q skoru elde edildi. Bulgular: Treg hücrelerinin CD25 immunboyanma Q skoru, her 4 grupta anlamlı farklılık göstermekteydi (one-way ANOVA testi, p=0,003). Yapılan post-hoc testinde (Bonferroni t testi) Q skoru, kontrol grubu ile missed abortus grubunda anlamlı fark göstermezken, habitual abortus ve IVF abortus olgularında kontrol grubuna göre anlamlı oranda daha düşük düzeyde bulundu (sırasıyla p=0,003 ve p=0,02). Sonuç: Çalışmamızdaki bulgular ışığında Treg hücrelerinin niceliksel durumu habituel abortus ve IVF abortus olgularında, hastalığın etyopatogenezinde rol oynayan önemli bir parametre olabilir. Ancak bu konuda kesin bir sonuca varmak için ekspresyon analizi düzeyinde moleküler çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: düşük, habitual abortus, in vitro fertilizasyon, spontan abortus, Treg hücresi

AbortusAbortus-spontanAbortus-tekrarlayan+4
Mustafa Cüneyt Cevizci
Dokuz Eylül University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroidin benign ve malign neoplazmlarının ayırt edilmesinde HBME-1, galektin-3, CK-19, emerin, CD56 ve caveolin-1'in ekspresyon profilleri

Tiroid karsinomları en sık görülen malign endokrin tümörlerdir.Tüm kanserlerin yaklaşık %1'ini, kansere bağlı ölümlerin yaklaşık %0,2 sini oluştururlar.Tiroid karsinomlarının her birinin kendine özgü klinijk, radyolojik ve histopatolojik özellikleri olup, farklı tedavi yaklaşımları ve prognozlara sahip olmaları nedeniyle ayrımlarının çok iyi yapılması gerekmektedir. Tiroid bezinin benign ve malign lezyonlarının ayırt edilmesinde güçlükler yaşanmakta, çeşitli immunhistokimyasal yöntemlere başvurulmaktadır. Bu çalışmada 2007-2017 yılları arasında tiroidin benign ve malign neoplazmlarına ait 114 olgu incelendi. AİBÜ İzzet Baysal EAH Tıbbi Patoloji ABD arşivinden hazır boyalı preperatlar çıkarılıp yeniden değerlendirildi. HBME-1, Galektin-3, CK-19, Emerin, CD-56 ve Caveolin-1 immunhistokimyasal boyamaları yapıldı. Emerin için nükleer boyanma özellikleri incelendi. Diğerleri için her bir olguya ait preperatta immunhistokimyasal boyanma yaygınlığı ve şiddeti ayrı ayrı skorlanıp bu iki skor immunhistokimyasal boyanma derecesi olarak tek bir veriye dönüştürüldü. Olgulara ait yaş, cinsiyet gibi demografik özellikler, tümör çapı, tümörün fibröz bir kapsülle çevrili olması, kapsül invazyonu, lenfositik tiroidit zemini, bilateralite ve multifokalite, ektratiroidal yayılım ve servikal lenf nodu metastazı varlığının prognoza etkileri araştırılmıştır. Çalışma sonucunda tümör çapı arttıkça ekstratiroidal yayılımın arttığı, genç hastalarda tümör çapının daha büyük boyutlara ulaştığı, lenfositik tiroiditin eşlik ettiği Papiller Tiroid Karsinomları'nda multifokalite ve bilateralite sıklığının arttığı görülmüştür. Papiller Tiroid Karsinomları'nda fibröz bir kapsülle çevrili tümör varlığı özellikle Folliküler Varyant'ta sıklıkla izlenirken, kapsül invazyonu ile prognoz arasında ilişki saptanmamıştır. Galektin-3, CK-19, HBME-1 pozitifliği ve CD56 ile ekspresyon kaybı Papiller Tiroid Karsinomları'nı ayırt etmede en değerli immünhistokimyasal belirteçlerdendir. Şüpheli nükleer özelliklere sahip olan olgularda Emerin ile boyanma nükleer detayları göstermek açısından son derece faydalı olacaktır. Caveolin-1 özellikle Papiller Mikrokarsinomlarda yüksek duyarlılığa sahiptir. 'Malignite Potansiyeli Belirsiz İyi Diferansiye Tümör' tanısı düşünülen olgularda Caveolin-1 başka bir tanıya yönlenmede etkili olabilir.

Biyobelirteçler-tümörGalektin-3Kaveolin+5
Ertunç Çinpolat
Akdeniz University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Larinks Skuamöz Hücreli Karsinomlarında Östrojen (E), Progesteron(P), Androjen(A) reseptör varlığının değerlendirilmesi

LARİNKS SKUAMÖZ HÜCRELİ KARSİNOMLARINDA ÖSTROJEN (E), PROGESTERON (P) VE ANDROJEN (A) RESEPTÖR VARLIĞININ DEĞERLENDİRİLMESİ Larinks karsinomu, bronkojenik karsinomdan sonra respiratuar sistemin en sık görülen 2. Malignitesidir. Larinksin pubertede fizyolojik değişiklikler gösteren ikincil seks organı olması, östrojen reseptörleri (ER), progesteron reseptörleri (PR), androjen reseptörleri (AR) gibi seks hormon reseptörleri ile larinks karsinomu gelişimi arasında ilişki olup olmadığı konusunu gündeme getirmiştir. Yapılan sınırlı sayıda çalışmada ER, PR ve AR ekpresyonu ile larinks SHK arasında prognostik açıdan anlamlı sonuçlar bulunması, hormon reseptörlerinin larinks SHK'nin prognozu ve tedavisinde önemli rol oynayabileceği konusunda tartışma başlatmıştır. Bizim bu çalışmadaki amacımız Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda tanı almış larinks SHK hastalarında, ER, PR ve AR ekspresyon varlığı ile progresyon ve rekürrens tahmini, seçilecek tedavi modaliteleri açısından farklılık olup olmadığını değerlendirmektir. Literatürde bu konuda yapılmış az sayıda vakada sınırlı sayıda çalışma mevcut olup bu çalışmayla literatüre katkı sağlanması amaçlanmaktadır. Çalışmamızda 103 larinks SHK olgusu demografik, klinik ve histopatolojik olarak yeniden değerlendirildi. Ayrıca her olgudan seçilen ikişer parafin bloğa immünohistokimyasal olarak ER, PR ve AR uygulandı. Tümör boyutu, tanı evresi, tümör lokalizasyonu, LV invazyonu, PN invazyon, larenjektomi prosedürü ve immünohistokimyasal ER, PR ve AR ana değişkenlerimiz olup bunlar arasındaki ilişkiler değerlendirildi. Çalışmamızda larinks skuamöz karsinom hastalarında ER, PR ve AR ekspresyonunun histopatolojik, klinik ve sağkalım parametreleri ile arasında anlamlı bir ilişki gözlenmemiştir. Çalışmamızın sonuçları, larinks skuamöz karsinomunda şu an için antihormonal tedavinin gerekliliğini destekler nitelikte değildir. ER, PR ve AR reseptör ekspresyonunun larinks skuamöz karsinomunda prognoz ve karsinogenez ile ilişkisini göstermek için elde ettiğimiz sonuçlarımız, bu konu hakkında başka teorilere de başvurulmasını gerektiğini göstermektedir. Bu amaçla daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olduğu kanısındayız.

Büşra Altunay Ünal
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid medüller karsinomunda prognostik belirteçler

Amaç: Medüller tiroid karsinomu (MTK), tiroid tümörlerinin %2'sini oluşturan bir nöroendokrin tümördür. Hastalığın klinik seyri genellikle agresiftir ve tek tedavi yöntemi total tiroidektomi ile santral boyun lenf nodu disseksiyonudur. Agresif cerrahi tedaviye rağmen hastalarda nüks ve metastaz insidansı oldukça yüksektir. Sistemik terapi ve postoperatif takip stratejilerine yardımcı olabilmesi için ek prognostik faktörlerin daha fazla çalışma ile araştırılması gerekmektedir. Bcl-1 geni ve p27 molekülünün ekspresyon durumu ile Ki-67 hücre proliferasyon indeksinin birçok tümörde metastaz potansiyeli ve prognozla ilişkili olduğu bilinmektedir. Çalışmamızda medüller tiroid karsinomunda immünhistokimyasal olarak bcl-1, p27 ve Ki-67 proliferasyon indeksi ekspresyon durumlarının lenf nodu ve uzak metastaz ile ilişkisini ortaya koymak amaçlanmaktadır. Ayrıca yaş, cinsiyet, tümör boyutu, tümör sınırları, mitoz oranı, nekroz varlığı, desmoplastik reaksiyon, amiloid varlığı, kapsül invazyonu, lenfatik ve vasküler invazyon, ekstratiroidal yayılım gibi bazı histomorfolojik ve demografik bulguların metastaz ile ilişkisini değerlendirmek hedeflenmektedir. Gereç ve Yöntem: İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı arşiv kayıtlarından 2000-2020 yılları arasında medüller tiroid karsinomu nedeniyle opere olmuş hasta kayıtlarına ulaşıldı. Bu kayıtlar içerisinden düzenli klinik takipleri olan ve bloklarına ulaşılabilen vakalar seçilerek, 95 vakadan oluşan çalışma grubu oluşturuldu. Bu hastalara ait tümörü temsil eden formalin fikse parafin bloklardan hazırlanan kesitler üzerinde Bcl-1, Ki67 ve p27 antikorları ile immünhistokimyasal incelemeler gerçekleştirildi. Hematoksilen-Eozin boyalı kesitlerde histopatolojik parametreler değerlendirildi. Çalışma grubuna dahil edilen olgulara ait nüks ve metastaz durumları ile sağkalımlarıyla ilgili güncel bilgiler ilgili kliniklerin hasta dosyalarından elde edildi. Bulgular: Çalışma grubundaki 95 vakadan 51'inde lenf nodu metastazı, 22'sinde lokal bölgesel nüks, 17'sinde ise uzak metastaz izlenmiş olup, 13 vakada hastalık sebebiyle ölüm tespit edildi. DSÖ 2022 Endokrin Sistem Tümör Sınıflaması'nda önerilen MTK derecelendirme sistemi kullanılarak yapılan derecelendirmede, vakaların 61'i (%64,2) düşük dereceli, 34'ü (%35,8) yüksek dereceli olarak belirlendi. Derecenin prognostik olarak anlamlı olduğu tespit 2 edildi. Nekroz içeren vakalarda lenf nodu metastazı ve uzak metastazın daha sık, sağkalımın ise daha düşük olduğu görüldü. Lenf nodu metastazı ile erkek cinsiyet, tümör çapının 4 cm'den büyük olması, cerrahi sınır pozitifliği, fibrozis, ekstratiroidal yayılım, yüksek derece, nekroz, lenfatik invazyon, vasküler invazyon ve uzak metastaz arasında anlamlı ilişki saptandı. Ki67 proliferasyon indeksi ≥%5 olan vakalarda, <%5 olan vakalara göre lenf nodu metastazı ve uzak metastazın daha sık olup, Ki67 değerinin %5'in üzerinde olmasının sağkalımı anlamlı düzeyde düşürdüğü tespit edildi. Bcl-1 immünhistokimyası ile lenf nodu metastazı, uzak metastaz ve sağkalım arasında anlamlı ilişki saptanmadı. P27 immünhistokimyasal incelemesi ile tümör hücrelerinde heterojen, zayıf-fokal reaksiyon izlendi ve antikor rutin pratikte kullanılabilecek güvenilirlikte bulunmadı. Sonuç: Fibrozis, ekstratiroidal yayılım, cerrahi sınır pozitifliği, nekroz, lenfatik invazyon görülen vakalarda genel sağkalım daha düşüktür. Yaş, tümör çapı ve amiloid varlığı ile sağkalım arasında ilişki bulunmamıştır. Erkek hastalarda ve vasküler invazyon görülen vakalarda, sağkalım daha düşük olmakla birlikte istatiksel olarak anlamlı saptanmamıştır. Vakalar yüksek ve düşük dereceli olarak iki gruba ayrıldığında, derecelendirmenin sağkalımı öngördüğü tespit edilmiştir. Nekroz varlığı, çok değişken analizde genel sağkalımı öngörmede tek bağımsız prognostik faktör olarak bulunmuştur. Ki67 değerinin %5'in üzerinde olmasının sağkalımı anlamlı düzeyde düşürdüğü tespit edilmiştir. Bcl-1 immünhistokimyası ile lenf nodu metastazı, uzak metastaz ve sağkalım arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. P27 antikoru rutin pratikte kullanılabilecek güvenilirlikte bulunmamıştır.

Biyobelirteçler-tümörGen ifadesiKarsinoma+5
Gözde Kılıç
İstanbul University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Merkel hücreli karsinomda tanısal ve prognostik belirteçler

Amaç: Derinin primer nöroendokrin karsinomu olarak da bilinen Merkel hücreli karsinom (MHK), oldukça agresif seyirli ama nadir görülen bir tümördür. Tanısı histopatolojik ve immünhistokimyasal incelemelere dayanmakta olup, Sitokeratin 20 (SK20) ile perinükleer noktasal tarzda boyanması diğer nöroendokrin karsinomlarda beklenmeyen tanı koydurucu bir bulgudur. 2008'de Feng ve arkadaşlarının Merkel cell polyomavirüsü (MCPyV) keşfi ve moleküler çalışmalar ışığında artık tümör gelişiminde güneş hasarı ve MCPyV'nin rol oynadığı bilinmektedir. Coğrafi bölge ve viral patojen identifikasyon tekniğine göre MCPyV pozitif vaka oranı literatürde %49-89 arasında değişkenlik göstermektedir. Son zamanlarda virüs ilişkili (MCPyV (+)) ve güneş hasarı ilişkili (MCPyV (-)) vakaların morfolojik, immünhistokimyasal ve prognostik açılardan birbirinden farklı olabileceği ileri sürülmektedir. Bizim de amacımız serimizde, immünhistokimyasal belirteçler yardımı ile olguları MCPyV (+) ve (-) alt gruplara ayırmak ve aralarındaki farkları ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: 2002-2022 yılları arasında İstanbul Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda MHK tanısı alan hastalar bilgisayar ortamında oluşturulmuş arşiv kayıtları taranarak belirlendi. 67 hastaya ait biyopsi ve eksizyon materyaline ait lamlar tekrar değerlendirildi. Parafin blok materyaline ulaşılamayan ya da çalışma için uygun olmadığı düşünülen toplam 13 olgu çalışma dışı bırakıldı ve çalışmaya 54 olgu ile devam edildi. İmmünhistokimyasal değerlendirmenin sağlıklı yapılabilmesi için uygun bloklar seçildi. SK20 (Ks20.8 ve SP33 klonları), MCPyV (Ab3 ve CM2B4 klonları), p53 (DO-1), Rb1 (358) ve Ki67 (MIB-1) antikorları uygulandı. Olgulara ait klinik parametreler hastane otomasyon sistemi, onkoloji dosya arşivleri ve bu yolla ulaşılamayan durumlarda hasta veya hasta yakınlarıyla birebir irtibat kurularak sağlandı. Bulgular: Elli dört hastanın tanı anındaki yaşları 24-91 arası değişmekte olup, ortalama 67'ydi. 26 hasta kadın, 28 hasta erkekti. 42 olgu ekstremite, baş-boyun ve gövde dağılımı göstermekte olup, 12 olgu ise kütane lezyonu olmadan primer nodal tutulum gösteren MHK olgularıydı. Hastaların tanı anındaki tümör çapları 0,6-20 cm arasında değişmekte olup, ortalama tümör çapı 3,8'di. Başvuru anında 10 (%18,5) hasta evre I, 14 (%25,9) hasta evre II, 25 (%46,3) hasta evre III ve 5 (%9,3) hasta evre IV'tü. Histopatolojik incelemelerde tümör hücreleri sıklıkla dar sitoplazmalı, açık kromatinli ve yuvarlak şekilliydiler. Olguların mitozdan zengin olduğu ve mm2'deki mitoz sayısının 4-85 arasında değiştiği görülmekteydi. Lenfovasküler invazyon %37 hastada saptandı. İmmünhistokimyasal incelemelerde MCPyV Ab3 klonu ile 44 olgu (%81,5) MCPyV (+) saptandı. MCPyV (+) ve (-) grupların klinik özelliklerine baktığımızda yaş ve yerleşim yeri açısından aralarında anlamlı bir fark yokken, MCPyV (-)'ler %90 oranında erkek cinsiyetti. MCPyV (+) ve (-) olgular arasında morfolojik olarak MCPyV (-)'lerde daha fazla oranda geniş sitoplazma saptanabilmesi dışında anlamlı bir fark saptanmadı. MCPyV'yi saptamada Ab3 klonuna kıyasla CM2B4 klonunun boyamadığı 5 olgu ve zayıf ve/veya düşük yüzdelerde boyadığı 8 olgu mevcuttu. SK20 Ks20.8 ve SP33 klonları ile yalnızca 2 olgu negatifti ve bu iki olgu MCPyV (-)'ti (p=0,031). p53 ile mutasyonla uyumlu boyanma, eşik değer %20 ve %50'de MCPyV (-) grupta %70 ve %50 olarak, MCPyV (+) grupta ise %31,8 ve %11,4 olarak saptandı (p=0,025 ve 0,013). Rb1 ile ekspresyon kaybı MCPyV (-) grupta %40, MCPyV (+) grupta ise %22,7 oranında saptandı (p=0,020). Rb1 ile yüksek boyanma (≥%20) yalnızca MCPyV (+) grupta görüldü. Olguların Ki67 skorları %15-95 arasında değişmekte olup, Ki67 skorları açısından MCPyV (+) ve MCPyV (-) grupların ortalamasına baktığımızda MCPyV (+)'lerde %54,7, MCPyV (-)'lerde %71,3'tü (p=0,020). Serimizde hastalığa bağlı ölüm %39,6 oranında izlenmiş olup, MCPyV (+) hastalarda beklenen sağ kalım süresi ortalama 111,5±12,8 ay, MCPyV (-) hastalarda beklenen sağ kalım süresi ise ortalama 50±12,7 ay olarak hesaplandı (p=0,393). Uzak metastazı olan ve olmayan hastalarda ortalama Ki67 skorlarına bakıldığında %65,9 ve %54,3 değerleri bulundu (p=0,048). Sağ kalım analizinde Ki67 eşik değeri %50 kabul edildiğinde, Ki67 skoru %50'nin altında kalan olguların sağ kalımı anlamlı derecede uzun saptandı (p=0,030). Sağ kalımı etkileyebilecek faktörlerin Cox regresyon analizi ile incelenmesinde erkek cinsiyet ve ileri evre (III - IV)'nin sürviyi kısalttığı belirlendi (p=0,041 ve 0,005). Sonuç: Serimizdeki 44 MCPyV (+) ve 10 MCPyV (-) olgu arasında yaş ve yerleşim yeri açısından anlamlı bir fark saptanmazken, MCPyV (-) olguların sıklıkla erkek cinsiyette olduğu gözlendi. Morfolojik olarak MCPyV (+) ve (-) olgular arasında sitoplazma özellikleri dışında ayırt ettirici morfolojik bir bulgu saptanmadı. MCPyV (+) ve (-) grupların belirlenmesinde Ab3 klonu CM2B4'e kıyasla daha başarılı bulundu. SK20 negatifliği, p53 ile mutasyonla uyumlu boyanma, Rb1'de ekspresyon kaybı ve yüksek Ki67 skorunun MCPyV (-)'lerin MCPyV (+)'lere göre ayırt ettirici özellikleri olduğu saptandı. Ki67 skorunun uzak metastazı öngörmede ve eşik değerini %50 aldığımızda sağ kalım sürelerinin belirlemesinde faydalı olduğu görüldü. Bununla beraber erkek cinsiyet ve ileri evre (III - IV)'nin hastalık ilişkili sağ kalıma etkisi olduğu saptandı. MCPyV (+) ve (-)'liğinin ise sağ kalıma anlamlı bir etkisi olmadığı gösterildi.

Biyobelirteçler-tümörKarsinomaNöroendokrin tümörler+3
Begüm Yeni Erdem
İstanbul University
2022
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Normal endometriyum, atipisiz endometriyal hiperplazi, endometrioid intraepitelyal neoplazi ve endometrioid endometriyal karsinomlarda intraepitelyal lenfositlerin değerlendirilmesi ve karakterizasyonu

Bu çalışmada, endometriyumun dört farklı tanı grubunda; malignite dışı küretaj, atipisiz endometriyal hiperplazi (AEH), endometriyal intraepitelyal neoplazi (EİN) ve endometrioid endometriyal karsinom (EEK) olgularında TCR γ/δ, CD3, CD4, CD8 ve IFN-γ immünohistokimyasal belirteçlerinin intraepitelyal dağılımı değerlendirilmiştir. Toplam 75 hastanın %58,6'sı EEK grubundadır. Tanı grupları arasında intraepitelyal TCR γ/δ (p=0,024), CD3 (p=0,001) ve CD8 (p<0,001) açısından anlamlı farklar bulunmuştur. EİN grubunda TCR γ/δ hücre yoğunluğu, EEK hastalarına göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. EEK olgularında CD3 ve CD8 düzeyleri belirgin olarak yüksektir. Miyometrium invazyonu arttıkça epitelde TCR γ/δ hücrelerinin azaldığı gözlenmiştir (p=0,046). Lenfovasküler invazyon varlığında IFN-γ boyanma şiddeti ve yaygınlığı anlamlı şekilde artmıştır (p=0,008). Kompozit İmmün Aktivasyon İndeksi-I EEK grubunda, İndeks-II ise EİN grubunda yüksek bulunmuştur. Bulgular, endometriyumda özellikle CD8⁺ sitotoksik T hücreleri ve γ/δ T hücrelerinin premalign lezyonlardan malign transformasyona geçişte rol oynayabileceğini düşündürmektedir.

Ayşen Yavuz
Akdeniz University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Transplante böbrek biyopsilerinde polyomavirüs nefropatisinde histopatolojik ve klinik korelasyon: BANFF 2019 sınıflaması güncellemesi eşliğinde

Amaç: Böbrek transplantasyonu uygulanan hastalarda, transplantasyon sonrası ilk iki yıl içerisinde %1-10 hastada polyomavirüs nefropatisi (PVN) gelişmektedir. PVN gelişen hastalarda %50'ye yaklaşan oranlarda graft kaybı görülebilmektedir. Böbrek transplantasyonunda son iki dekatta edinilen bilgi birikimi sayesinde graft sağ kalımında önemli gelişmeler sağlansa da, PVN günümüzde hâlâ graft kaybının önemli bir nedeni olmaya devam etmektedir. Öte yandan, hastalığın prognozunun belirlenmesi, klinik izlem ve tedavi seçimi konusunda yol gösterici olabilir. Literatürde PVN'nin histolojik derecelendirilmesi ve klinik gidişatının ön görülmesi amacıyla oluşturulan çeşitli sınıflamalar mevcuttur. Önceki yıllarda önerilen sınıflamalar çok merkezli çalışmalarda tekrarlanamamış ve geniş kabul görmemiştir. Banff Çalışma Grubu'nun 2018 yılında yayımladığı geniş çaplı çalışmasının sonuçları doğrultusunda, 2019 Banff Konferansı'nda yeni bir PVN sınıflaması sunulmuş ve kullanılması önerilmiştir. Bu çalışmada amacımız, PVN'nin histomorfolojik bulgularını ve klinik özelliklerini ortaya koymak, çeşitli histolojik parametreler ile klinik gidişat arasındaki ilişkileri aydınlatmak ve 2019 Banff PVN Sınıflaması'nın, hastalığın prognozunu ön görme başarısını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: 2002-2020 yılları arasında İstanbul Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda biyopsiyle PVN tanısı almış, ardışık 60 hastaya ait 99 biyopsi değerlendirildi. Tüm lezyonlar güncel Banff 2019 Sınıflaması'na göre skorlanırken, tüm vakalar 2019 Banff PVN Sınıflaması'na göre sınıflandırıldı. Sınıflama kriterleri gereği, morfolojik viral sitopatik değişikliklerin ve immünhistokimyasal SV40 pozitifliğinin yaygınlığı değerlendirilerek belirlenen biyopsideki viral yük (pvl), Banff interstisyel fibrozis skoru (ci) ile kombine edilerek PVN sınıfları oluşturuldu. Bunun yanında, pvl skoruyla, intersitsyel fibrozis/tubuler atrofi alanlarında inflamasyon (i-İFTA) skoru kombine edilerek, tarafımızca bir sınıflama modeli sunuldu. Ayrıca biyopsilerden elde edilen diğer morfolojik bulguların biyopsideki yaygınlığı ve çalışma grubundaki sıklığı ortaya kondu. SV40'ın boyanma paterni ve şiddeti belirlendi. Histolojik bulgular, hastaların dosyalarından elde edilen klinik parametrelerle karşılaştırıldı. Banff PVN sınıfları ve tarafımızca oluşturulan PVN sınıfları, klinik prezentasyon, prognoz ve graft sağ kalımı açısından kıyaslandı. Sonuç: PVN, transplantasyon sonrası ilk 6 aylık dönemde azımsanmayacak oranda görülebilmektedir. Vakaların önemli bir kısmında morfolojik viral sitopatik değişiklikler bulunmadığından, SV40 immünhistokimyasal incelemesi, rutin olarak her biyopsiye uygulanmalıdır. Çalışmamızda PVN gelişen hastalardaki graft kaybı oranı %50 olup yüksektir. Graft kaybını ön görmede histolojik parametreler yol gösterici olabilir. Banff 2019 PVN Sınıflaması, çalışmamızda, klinik prezentasyon, prognoz ve graft sağ kalımını belirlemede başarılı bulunmuştur. Mevcut sınıflamaya ek olarak, i-İFTA skorunun graft sağ kalımı ile ilişkisinin ilerideki çalışmalarda değerlendirilmesinin, PVN derecelendirmesine ek katkı sağlayacağı sonucuna varılmıştır.

BiyopsiBöbrek hastalıklarıBöbrek nakli+3
Mehmet Gündüz
İstanbul University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme karsinomlarında CTLA-4, PD-1 ve LAG-3 ekspresyonları ile tümör içi lenfosit skorunun prognoza etkisi

Amaç: İnvaziv meme karsinomu tüm dünyada kadınlarda en sık görülen kanser olup kansere bağlı ölümlerde 4. sırada yer almaktadır. Bu sebeple hastalığın klinik gidişinin belirlenmesi son derece önemlidir. Klinik gidişin ve hastaya uygun tedavinin belirlenmesi amacıyla her meme karsinomu olgusunda histolojik grad, hastalık evresi, histolojik ve moleküler alt tip tayini yapılmaktadır. Günümüzde tedaviye yön verecek alternatif seçenekler aranmaya çalışılmaktadır. Bu seçeneklerden biri de tümöre yanıt olabilecek immün sistem üzerinden yürümektedir. İmmün yanıtı oluşturan elemanlar -tümör içi lenfositler (TİL) başta olmak üzere- hastalık prognozunu ve immünoterapi için hasta uygunluğunu belirlemede önemli biyobelirteçlerdir. Bu sebeple TİL skorlaması, rutin histopatolojik raporlamanın bir parçası olmalıdır. İmmün kontrol noktası moleküllerinden biri olan sitotoksik T lenfosit antijen 4'ün (CTLA-4) meme kanserinde ekspresyonunun fazla olması kötü prognoz belirteci olarak tespit edilmiştir. Tümör mikroçevresindeki lenfositlerde CTLA-4 ekspresyonunun fazla olması ise, eğer tümörde ekspresyon düşükse iyi prognozla ilişkili bulunmuştur. B7/CD28 ko-faktör ailesinin üyesi bir transmembran proteini olan programlı hücre ölüm proteini-1 (PD-1), ligandları PD-L1ve PD-L2 ile etkileşime geçtiğinde anti-tümör T hücre aktivitesini baskılar ve tümörün immün sistemden kaçışını kolaylaştırır. Yapılan çalışmaların çoğunda meme kanserinde lenfositlerdeki PD-1 pozitivitesi -bazı çelişkili çalışmalar olmakla birlikte- iyi klinik gidiş ile ilişkilendirilmiştir. Hatta bazı çalışmalarda lenfositlerdeki PD-1 pozitivitesinin bağımsız prognostik faktör olduğu gösterilmiştir. Diğer bir immün kontrol noktası moleküllerinden biri olan lenfosit aktivasyon geni 3 (LAG-3) eksprese eden hücreleri azaltmayı hedefleyen anti-LAG-3 antagonistleri, otoimmün hastalıkların tedavisinde kullanılmasının yanı sıra sonraki klinik gelişmeler kanser immünoterapisinde de kullanılabileceğinin anlaşılmasını sağlamıştır. Yapılan çalışmalarda meme kanserindeki LAG-3 pozitivitesinin genel ve hastalıksız sağ kalımı arttırdığı tespit edilmiştir. Çalışmamızda geçmişte host defans faktörü (HDF) pozitif bulunmuş olgularda TİL skoru oluşturarak, TİL skoru, CTLA-4, PD-1 ve LAG-3 ekspresyonlarının prognoz ile ilişkisini belirlemeyi ve bu belirteçleri kullanarak prognozu öngörmeyi amaçlamaktayız. Gereç ve Yöntem: İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı ve İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü Genel Cerrahi servisi arşiv kayıtlarından, Ocak 2009-Aralık 2013 tarihleri arasında meme tümörü nedeniyle opere olmuş hasta kayıtlarına ulaşıldı. Oluşturulan listeler İstanbul Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'na ait bilgisayar ortamında oluşturulmuş arşiv kayıtları ile karşılaştırıldı. Bu kayıtlar içerisinden düzenli klinik takipleri olan ve HDF'si 1, 2 ve 3 pozitif bulunmuş olgular seçilerek çalışma grubu oluşturuldu ve bu olgularda TİL skoru belirlendi. Bloklarına ulaşılan 238 adet hastaya ait tümörden elde edilen dokulardan 62 adet doku microarray bloğu oluşturuldu. Bu bloklardan hazırlanan kesitler üzerinde CTLA-4, PD-1 ve LAG-3 antikorları ile immünhistokimyasal incelemeler gerçekleştirildi. Çalışma grubuna dahil edilen olgulara ait klinikopatolojik özellikler, arşiv kayıtları üzerinden kaydedildi. Hastaların şikayetleri, evreleri, nüks ve metastaz durumları, aldıkları tedaviler ve sağ kalımlarıyla ilgili güncel bilgiler elde edildi. Bulgular: Takip süresi minimum 7 ay, maksimum 130 ay olup ortalama takip süresi 75,44±31,86 (medyan 79) ay olan hasta grubunda, hastaların 200'ünün (%84) sağ, 38'inin (%16) ölü olduğu belirlendi. Takip süresinde 36 (%15,1) hastada meme kanserine bağlı ölüm görüldü. Kırk (%16,8) olguda lokal nüks ya da sistemik metastaz ile prezante olan hastalık nüksü saptandı. Tüm olgularda 5 ve 10 yıllık genel sağ kalım (GS) oranı ve standart hatası sırasıyla, %90,1±0,02 ve %79,2±0,03 olarak hesaplandı. Olguların 5 ve 10 yıllık hastalıksız sağ kalım (HS) oranı ve standart hatası sırasıyla, %83,3±0,03 ve %79,3±0,03 olarak hesaplandı. Olguların 12'sinde (%5) lokal nüks görülmüş olup lokal nükssüz sağ kalım (LNS) oranı %94,4 ve standart hatası 0,16'ydı. LNS, HS ve hastalık spesifik sağ kalım (HSS) değerleri multifokal tümörlerde, tek odaklı tümörlere göre daha düşük saptandı. LNS, HS ve HSS değerleri lenf nodu metastazı saptanan olgularda, saptanmayanlara göre daha düşük olarak belirlendi. TNM evresi sağ kalımla ilişkili bulundu, evre arttıkça sağ kalımın azaldığı tespit edildi. TİL yüksekliği, kötü prognostik belirteçlerle (reseptör negatifliği, grad III tümörler, yüksek proliferatif kapasite) ilintili bulunmakla birlikte, HS ve HSS değerleri, TİL skoru yüksek olgularda, düşük olgulara göre daha yüksek olarak belirlendi. Çok değişkenli analizde TİL yüzdesinin LNS ve HS'yi belirlemede bağımsız prognostik faktör olduğu gösterildi. Tümör hücrelerinde CTLA-4 pozitifliğinin demografik, klinik ve histopatolojik özellikler ile ilişkisi saptanmadı. CTLA-4 ile boyanan lenfositlerin oranı ile lenfovasküler invazyon (LVİ) arasında istatistiksel olarak anlamlı ters ilinti bulundu. Proliferatif kapasitesi yüksek olan tümörlerde, lenfositlerde CTLA-4 pozitivitesinin daha fazla olduğu saptandı. Lenfositlerde CTLA-4 pozitiflik yüzdesinin fazla oluşunun LNS, HS ve HSS'yi azalttığı tespit edildi. Çok değişkenli analizde lenfositlerde CTLA-4 pozitiflik yüzdesinin HS ve HSS'yi öngörmede bağımsız faktör olduğu belirlendi. Lenfositlerde PD-1 pozitivitesinin kötü prognostik belirteçlerle (östrojen reseptörü negatifliği, grad III tümörler, yüksek proliferatif kapasite) doğru ilintili olduğu saptandı. Lenfositlerde şiddetli PD-1 boyanması olan olguların HSS değeri diğerlerine kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulundu. LAG-3 pozitivitesinin tümör çapı ile doğru ilintili, LVİ ile ters ilintili olduğu saptandı. LAG-3 pozitivitesinin, grad III, progesteron reseptörü negatif veya proliferatif kapasitesi yüksek tümörlerde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla olduğu belirlendi. LAG-3 yüzdesi %20 ve üzerinde olan olgularda HS ve HSS değerleri, %20'nin altında olan olgulara göre anlamlı derecede daha yüksek saptandı. TİL yüzdesi ile lenfositlerdeki CTLA-4, LAG-3 ve PD-1 yüzdesi arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde doğru ilinti bulundu. Lenfositlerdeki CTLA-4, LAG-3 ve PD-1 yüzdesinin birbirleri ile olan ilişkisine bakıldığında, her birinin diğeri ile doğru ilintide olduğu tespit edildi. Sonuç: HDF'si pozitif olgulardan oluşan çalışma grubumuzda genel anlamda sağ kalım yüksektir. Hem LNS hem de HS'yi öngörmede bağımsız prognostik faktör olması nedeniyle TİL skorlamasının HDF skorlamasına göre daha belirleyici olduğu ve rutin histopatolojik raporlamanın bir parçası olması gerektiği düşünülmektedir. Lenfositlerde CTLA-4 pozitiflik yüzdesi HS ve HSS'yi öngörmede bağımsız prognostik faktör saptanmasına karşın literatür verilerinin aksine sağ kalımı azalttığı ortaya çıkmıştır. Lenfositlerde şiddetli PD-1 boyanması olan olguların HSS değerinin diğerlerine kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek olduğu görülmektedir. LAG-3 yüzdesi %20 ve üzerinde olan olgularda HS ve HSS değerlerinin, %20'nin altında olan olgulara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek olduğu anlaşılmıştır. Ayrıca CTLA-4, PD-1 ve LAG-3 ekspresyonları birbirleriyle ve TİL yüzdesiyle doğru ilintili olduğu görülmektedir. Meme karsinomlarında TİL skoru yüksek olgularda, hem sağ kalıma etkilerinin olması hem de tedavide antagonistlerinin bir seçenek olması nedeniyle bu üç immün belirtecin kullanılabileceğini öne sürebiliriz.

AntijenlerBiyobelirteçler-tümörGen ifadesi+7
Sidar Bağbudar
İstanbul University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

NAV-2, Cyclin D2, FABP3 ile TGLN antikorlarının, uterus endometrial stromal sarkomları ve leiomyosarkomlarının ayırıcı tanısında yeterliliğinin ve prognostik özelliklerinin değerlendirilmesi

Amaç: Leiomyosarkomlar(LMS) tüm uterus malignitelerinin %1-3 kadarını, endometrial stromal sarkomlar(ESS) ise %1'den daha azını oluşturmaktadır. Her iki tümör tipinde de en önemli öngörü belirteci hastalığın evresidir. LMS olgularında 5 yıllık sağkalım ortalama %40'larda, LG-ESS olgularında ise %80'lerdedir. Sağkalım özellikleri arasında belirgin fark olan bu tümörlerin ayrımında genel olarak morfoloji temellidir. Morfolojik olarak ayırıcı tanıda zorluk yaşanılan olgularda immünhistokimyasal çalışmalar bu konuda destek olmaktadır. Günümüz bilgileri ışında, CD10 ve düz kas belirteçleri ayırıcı tanı panelini oluşturmaktadır. Fakat kimi düz kas tümörleri CD10 immünreaktivitesi ve kimi endometrial stromal lezyonlar da düz kas belirteçleri ile immünreaktivite göstermektedir. Bu konuda ek testlere ihtiyaç duyulmaktadır. Son yıllarda çeşitli tümörlerde moleküler genetik değişimler tanımlanmaya başlanmıştır. Bu tanımlamalar içerisinde uterus sarkomları da payını almıştır. Yapılan araştırmaların sonucunda, LMS olgularında CDK2NA, FABP3, TGLN, JPH2, GEM, NAV-2, RAB23 gibi genlerin; ESS olgularında ise SLC7A10, EFNB3, CCND2, ECEL1, ITM2A, NPW, PLAG-1 ve GCNR gibi genlerin overeksprese oldukları saptanmıştır. Çalışmamızda, uterus sarkomlarında NAV-2, TGLN, FABP3 ve CCND2 genleriyle ilişkili proteinlerin varlığının, uterus sarkomlarında hastalık seyri ile ilişkilerine ve ayırıcı özelliklerine geniş tümör alanı üzerinde bakılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: 1992-2018 yılları arasında İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda incelenmiş, ESS ve LMS tanıları almış olgular dijital arşivden listelendi ve raporları incelendi. Daha sonra arşivden bu olgulara ait preparatlar çıkarıldı ve morfolojik olarak değerlendirildi. Toplamda 118 uterus sarkomunun örneklerine ulaşıldı. Bunların 71'i LMS, 39'u low grade endometrial stromal sarkom (LG-ESS) ve 6'sı high grade endometrial stromal sarkom olgusudur (HG-ESS). Kalan ikisi ise LMS-ESS ve LMS-Anjiyosarkom şeklinde kombine olgulardır. Tümörlerden iç kontrol olarak düz kas ve endometrium dokuları da bulunan parafin bloklar seçildi ve kesitler oluşturuldu. Nav-2, TGLN, FABP3 ve cyclin D2 antikorları ile immünhistokimyasal boyalamalar yapıldı. Aynı zamanda morfolojik özellikler, orjinal raporlardan ve preparatların tekrar gözden geçirilmesiyle sağlandı. İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği ile İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü'nün dosya arşivlerinden ve patoloji raporlarında ismi bulunan klinisyenlere telefon ile ulaşılarak çalışmamızdaki olgulara ait sağkalım, takip ve tedavi verileri öğrenildi. Örnekleri olan olguların içinde 49 LMS'un, 22 LG-ESS'un ve 4 HG-ESS'un takip bilgisi öğrenilebildi. Daha sonra immünhistokimyasal ve morfolojik değerlendirme sonuçları, klinik veriler ile karşılaştırıldı. Bulgular: Uterus sarkomlarının büyük kısmı LMS olgularından oluşmaktadır (%60). Takiben 2. sırada LG-ESS olguları görülmektedir (%33). LMS olgularının ortalama 50'li yaşlarda, LG-ESS olgularının ise 40'lı yaşların ortalarında görüldüğü izlendi. Takip süreleri LMS olgularında ortalama 49,57, LG-ESS'larda 128,05 ve HG-ESS'larda 77 aydır. Takip bilgisi olan LMS olgularının 37/49'u, LG-ESS olgularının 0/22'si ve HG-ESS olgularının 1/4'ü ölmüştür. LG-ESS olgularından ölen olmaması, LMS ile aralarında belirgin seyir farklılığı olduğunu gösterdi. Klasik bir bilgi olarak uterus sarkomlarında en önemli öngörü belirteci evredir. Olgu sayısı azlığı nedeniyle Evre 1-2 ve Evre 3-4 şeklinde gruplar oluşturuldu. İleri evre olgular LMS'lar içinde %33, LG-ESS olgularında ise %21 civarındadır. 6 HG-ESS olgusunun 3'ü Evre 1-2, diğer 3'ü ise Evre 3'tür. Evre 4 ESS olgusu görülmedi. Evre 1-2 olgularda ortalama genel sağkalım (GS) süresi 89,21, Evre 3-4 olgularda ise ortalama 23,72 aydır. Değerlendirmemizde, sağkalımı ve evresi aynı anda bilinen 48 LMS olgusu üzerinde Evre 1-2 ile Evre 3-4 olgu grupları arasında GS açısından ileri derecede anlamlı farklılık saptandı (p<0,001). LG-ESS olgularında ölen olmadığından ve HG-ESS olgularının sayı azlığından dolayı bu gruplarda ayrı değerlendirme yapılmadı. LMS olgularında sağkalım ile yaşın ilişkisi literatürde çeşitli çalışmalarda mevcuttur. Çalışmamızda 55 yaş üstü olgularda GS daha kısa bulundu (p=0,044). Hastalıksız sağkalım (HS) ise 60 yaş üstü olguları baz aldığımızda daha kısa olarak görüldü (p=0,013). Evrede önemli olan parametrelerden biri tümör boyutudur. Çalışmamızda 10 cm'den büyük LMS olgularının daha kısa sürede nüks ettiği saptandı (p=0,024). Ayrıca nekroz görülen LMS olgularının daha kötü seyrettiği görüldü (p=0,028). Lenfovasküler invazyon (LVİ) saptanmış olan LMS olgularında GS süresi ortalama 33,16, HS süresi ise ortalama 19,72 ay bulundu. LVİ izlenmeyenlerde bu değerler sırası ile ortalama 75,37 ve 62,8 ay olarak hesaplandı. Aralarında belirgin farklılık izlendi fakat istatistiksel olarak bir anlamlılık görülmedi. Mitoz indeksi ile GS süreleri orta derecede ters korele izlendi (r=-0,353, p=0,013). Nav-2 antikorunun uterus sarkomlarında hafif, orta ve şiddetli reaksiyonlar verdiği görüldü. Orta ve şiddetli reaksiyonlar, bir adet HG-ESS olgusu hariç sadece 18 adet LMS olgusunda izlendi. Orta ve şiddetli reaksiyonlar dikkate alındığında Nav-2 antikorunun varlığının LMS tanısını desteklediği saptandı. Ekspresyon varlığının ve düzeyinin GS ve HS ile ilişkisi saptanmadı. Transgelin proteini, uterus ve yumuşak doku tümörlerinde çalışılmış ve düz kas diferansiasyonunu gösteren bir belirteç olarak tanımlanmıştır. Çalışmamızda 64 LMS olgusunun 18'inde yaygın, 18'inde fokal pozitiflikler izlendi. ESS olgularında reaksiyon gözlenmedi. LMS olguları içinde sağkalımla ilişkisi bulunmadı. LMS ve ESS ayrımında %56,2 sensitivite ve %100 spesifiteye sahip olduğu hesaplandı. FABP3 proteini, 33 LMS olgusunun 21'inde, 11 LG-ESS olgusunun 7'sinde ve 3 HG-ESS olgusunun 1'inde kuvvetli reaksiyon göstermiştir. Kalan olgularda zayıf reaksiyonlar izlenmiştir. Uterus sarkomlarının ayrımında etkisiz bulundu ve LMS olgularında sağkalımla ilişkisi görülmedi. Cyclin D2, hücre siklusunda önemli bir role sahip, ağırlıklı olarak nükleusta yer alan bir proteindir. Çalışmamızda 68 LMS, 38 LG-ESS ve 6 HG-ESS olgusu üzerinde değerlendirme yapıldı ve LMS olgularının 47'sinde, LG-ESS olgularının 26'sında ve HG-ESS olgularının 4'ünde nükleer boyanma izlendi. Tümör gruplarının ayrımında etkisinin olmadığı görüldü. LMS olgularında nükleer ekspresyon kaybının kısa GS ile ilişkisi saptandı (p=0,034). Sonuç: Uterus sarkomlarında en sık LMS olguları görülmektedir. LMS'lar, LG-ESS olgularına göre belirgin derecede kötü seyretmektedirler. Evre hastalığın seyrini belirgin bir şekilde etkilemektedir. LMS olgularının tanı kriterlerinden olan atipinin sağkalımla ilişkisi izlenmemiştir. Nekroz görülen LMS olgularının kötü seyrettiği saptanmıştır. LVİ varlığının istatistiksel olarak kanıtlanamasa da olumsuz seyirle ilişkili olduğu görülmüştür. Artan mitoz değerleri GS süreleri ile ters orantılı bulunmuştur. Çalışmamızda yer alan dört belirteçten Nav-2, hastalık seyrini belirlemede yetersiz bulunmuştur. Buna karşın literatürde epitelyal tümörlerde kaybının olumsuz seyirle ilişkisi gösterilmiş olan cyclin D2, LMS olgularında da kaybın kısa GS ile ilişkisi saptanmıştır. Bu bulgumuz literatürde ilktir. Farklı tümör ailelerinde de çalışılmış ve anlamlı sonuçlar alınmış olan bu molekül, tümör seyrini belirlemek açısından umut vaat edicidir. Transgelin molekülünün düz kas diferansiasyonunu saptamada oldukça yararlı olduğu görülmüştür. FABP3 molekülü ise ayırıcı tanı ve seyir açısından anlamlı bir sonuç göstermemektedir. Neticede cyclin D2 ve transgelin moleküllerinin immünhistokimyasal değerlendirme sonuçları umut vericidir. Özellikle bu iki belirtecin uterus sarkomlarında ve diğer organların tümörlerinde daha çok çalışılmasının gerektiği, tümör seyirleri ve ayırıcı tanılar açısından yararlı olabilecekleri ve ileride günlük pratikte faydalı testler haline gelebilecekleri düşünülmüştür.

Cerrahi-kadın doğumEndometrial neoplazmlarEndometriyum+7
Özerk Doğuş Görgün
İstanbul University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endometrium karsinomlarında AMF/AMFR proteinlerinin ekspresyonu

2020 DSÖ endometrium kanseri sınıflandırmasına göre endometrium karsinomları POLE mutant, MSI, P53 wild tip ve P53 mutant gruplarına ayrılır. Ancak bu sınıflandırmada ilk basamakta POLE mutasyonunun sadece moleküler yöntemlerle belirlenebilmesi nedeniyle sağlık kuruluşlarının büyük bir bölümünde uygulanamamaktadır. Yapılan bir çalışmada POLE mutant olgularda anlamlı ölçüde arttığı saptanan AMF (Autocrine Motility Factor) ve AMFR (Autocrine Motility Factor Receptor) proteinlerinin, immünohistokimyasal ekspresyonlarını araştırdık. Aynı zamanda bu antikorların epitelyal-mezenkimal dönüşümle ilişkilerini belirlemek amacıyla H&E slaytlardan tümör tomurcuklanma skorlarıyla ilişkilerini değerlendirdik. Çalışmamızda daha önce merkezimizde tanı almış ve Yılmaz ve ark. tarafından moleküler olarak sınıflandırılmış 55 endometrium karsinomu olgusunun karsinom bloklarına AMF ve AMFR antikorları immünohistokimyasal olarak uygulanmıştır ve boyanma sonuçları değerlendirilip boyanma şiddeti ve yüzdelerine göre olgular skorlanmıştır. Bu olguların H&E slaytları mikroskop ile incelenip, tümör tomurcuklanması skorları verilmiştir. AMF immünohistokimyasal antikoru 11 POLE mutant olgunun 9'unda 6 ve üzeri skor almıştır. AMF antikorunun immünohistokimyasal olarak duyarlılığı %81,8 ve seçiciliği %61,4 olarak bulunmuştur. AMFR antikoru ekspresyonu ortalaması, yüksek peritümöral tomurcuklanma skoruna sahip olgularda daha düşük bulunmuştur (p=0,043). Sonuç olarak elde ettiğimiz veriler ışığında, AMF antikorunu uygulamanın, POLE potansiyeli yüksek olan hastaları saptamada önemli olacağına inanıyoruz. Anahtar kelimeler: POLE, AMF, AMFR, Tümör Tomurcuklanması, İmmünohistokimya

Endometrial neoplazmlarGen ifadesiNeoplazmlar+2
Anıl Alpsoy
Akdeniz University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Wilms tümörlerinde prognostik öneme sahip yolakların araştırılması

Wilms tümörü çocukluk çağında en sık görülen renal malignitedir. Prognozu iyi olmasına ve genel sağ kalım %90'ın üzerinde olmasına rağmen bazı hastalarda lokal nüks, uzak metastaz, kapsül ve renal sinüs invazyonu gibi kötü prognostik faktörler mevcuttur. Prognoz tahmini ve tedavi planlamasının daha iyi yapılabilmesi için prognostik faktörlerin klinik, histopatolojik, immünohistokimyasal ve moleküler olarak detaylı araştırılması gerekmektedir. Bizim bu çalışmadaki amacımız merkezimizde tanı almış Wilms tümörü olgusunun demografik, klinik, histopatolojik özellikleriyle beraber immünohistokimyasal P53, P21 pozitiflikleri ile Ki67 proliferasyon indeksi arasında ilişki olup olmadığını göstermek ve Türkiye'den bu konuda literatüre veri sağlamaktır. Çalışmamızda 47 Wilms tümörü demografik, klinik ve histopatolojik olarak yeniden değerlendirildi. Ayrıca her olgudan seçilen ikişer parafin bloğa immünohistokimyasal olarak P53, P21 ve Ki67 uygulandı. Tümör boyutu, tanı evresi, tümör lokalizasyonu, renal sinüs invazyonu, tedavi sonrası risk sınıflaması, kapsül invazyonu ve immünohistokimyasal P53, P21 ve Ki67 ana değişkenlerimiz olup bunlar arasındaki ilişkiler değerlendirildi. Çalışmamızda elde ettiğimiz sonuçlara göre sağ böbrek yerleşimli tümörlerde P53 pozitifliği daha fazla bulunmuştur. Evre 3-4-5 tümörlerin, Evre 1-2 tümörlere göre daha fazla kapsül invazyonu yaptığı saptanmıştır. Kapsül invazyonu olanların %50'si, olmayanların ise %16,2'si evre 3 ve üzerinde saptanmıştır. İstatistiksel olarak gruplar arasındaki bu fark anlamlı bulunmuştur (p=0,039). Kapsül invazyonu olan grubun Kİ67 boyanma yüzdesi istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde kapsül invazyonu almayan gruptan fazla olduğu dikkat çekmiştir (p=0,047). 71 Bu sonuçlarla birlikte çalışmamızda P53, P21 pozitiflikleri ve Ki67 proliferasyon indeksi açısından kapsül invazyonu, tümör lokalizasyonu ve evre ilişkileri dışında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. Sonuç olarak elde ettiğimiz veriler ile literatür verileri birlikte değerlendirildiğinde immünohistokimyasal P53 ve Ki67 belirteçlerinin incelenmesi faydalı olabilmekle birlikte özellikle P21 belirtecinin pratik kullanımda yer alacak kadar fayda sağlamayabileceği öngörülebilir. Öte yandan çalışmamızda anaplazi içeren ve toplam olgu sayısının az olması da sonuçlarımızı etkilemiş olabilir. WT prognozunun anlaşılabilmesinde daha fazla olgu içeren çok merkezli çalışmaların yapılması ve bunlara moleküler tetkiklerin de eklenmesiyle yapılacak geniş çaplı araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Wilms tümörü, P53, P21, Ki67, prognoz

GenlerGenler-P53Ki-67+4
Elif Ocak Gedik
Akdeniz University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid papiller mikrokarsinomlarında metastaz potansiyelini öngörmede CD73, CD147 ve osteopontin ı̇mmünhistokimyasal ı̇ncelemelerinin yeri

Amaç: Papiller tiroid mikrokarsinomları, iyi prgnoza sahip olmalarına rağmen, değişken oranlarda lenf nodu metastazı yapabilmektedir. Lenf nodu metastazı, rekürrensi öngörmede en iyi göstergelerden biridir. CD73, CD147 ve Osteopontin (OPN) antikorlarının, malign tümörlerde, lenf nodu metastazı, ileri evre, düşük sağkalım süreleri gibi kötü prognostik durumlarda artmış ekspresyon sergiledikleri bilinmektedir. Çalışmamızda, tiroid papiller mikrokarsinomlarında immünhistokimyasal olarak, CD73, CD147 ve OPN ekspresyon durumunun lenf nodu ve uzak metastaz ile ilişkisini ortaya koymak amaçlanmaktadır. Ayrıca yaş, cinsiyet, tümör çapı, tümör sınır özellikleri, lenfatik, vasküler ve perinöral invazyon gibi bazı histomorfolojik ve demografik bulguların metastaz ile ilişkisi değerlendirilecektir. Gereç ve yöntem: 2006-2019 yılları arasında, İstanbul Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda tanı almış, 18 yaşından büyük, unisentrik, 5 mm'den büyük 248 adet papiller mikrokarsinom vakasına ait preparatlardan uygun tümör alanları seçildi ve parafin bloklardan doku microarray (DMA) yöntemi kullanılarak yeni parafin bloklar oluşturuldu. DMA bloklarından alınan kesitlerde C73, CD147 ve OPN antikorları ile immünhistokimyasal incelemeler gerçekleştirildi ve daha sonra bu antikorlara ait ekspresyonlar boyanma yaygınlığı ve şiddetine göre skorlandı. Ayrıca CD73 ve OPN için, boyanma yaygınlığı ve şiddetine ait skorların çarpımı ile elde edilen H-skoru belirlendi. Genel Cerrahi, Endokrinoloji ve Nükleer Tıp kliniklerinden 248 hasta için son dönem takip bilgileri elde edildi ve lenf nodu ve/veya uzak metastazı olan ve olmayan vakalar belirlendi. Ayrıca patoloji arşiv sistemindeki patoloji raporlarından, 248 vakaya ait histomorfolojik bulgular kaydedildi. Bulgular: Çalışma grubundaki 248 vakadan 20'sinde (%8,1) lenf nodu metastazı, 2'sinde (%0,08) uzak metastaz (mediastinal lenf nodu) mecvcuttu. Lenf nodu metastazı bulunan vakaların 18'i klasik tip, 1'i Warthin benzeri varyant, 1'i diffüz sklerozan varyanttı. Uzak metastaz olan 2 olgu klasik tipti. Lenf nodu metastazı, klasik tipte, erkeklerde, 50 yaşından küçüklerde, tümör çapı 7 mm'den büyük olanlarda, lenfatik invazyon bulunanlarda ve infiltratif sınırlı tümörlerde anlamlı şekilde daha fazla görülmekteydi. Kapsüllü tümörlerde invazyon varlığı ve perinöral invazyon bulunması, lenf nodu metastazı ile ilişkili bulunmadı. NİFT-P kriterlerini karşılayan tümörlerin hiç birinde lenf nodu metastazı yoktu. İmmünhistokimyasal değerlendirmelerde, CD73 ile apikal ve nadiren membranöz boyanma gözlendi. Tümör hücrelerinde %80'den yaygın boyanma gösterenlerde, skor 3 şiddetinde boyananlarda veya H-skoru 190'dan fazla olanlarda, lenf nodu metastazının anlamlı olarak daha fazla görüldüğü tespit edildi. Ayrıca skor 3 şiddetinde boyanan bazı vakalarda, tiroidde daha önce literatürde değinilmemiş olan membranöz boyanma paterni gözlendi. Membranöz boyanma izlenen vakalarda lenf nodu metastazı oranının anlamlı şekilde daha yüksek olduğu gözlendi. CD147 immünhistokimyasal incelemesi ile sitoplazmik ve membranöz boyanma izlendi. Lenf nodu metastazı ile anlamlı bir ilişkisinin olmadığı tespit edildi. OPN immünhistokimyasal incelemesi ile sitoplazmik boyanma gözlendi. Tümör hücrelerinde %50'den yaygın boyanma gösterenlerde, skor 2 ve 3 şiddetinde boyananlarda veya H-skoru 100'den fazla olanlarda, lenf nodu metastazının anlamlı düzeyde yüksek olduğu tespit edildi. Sonuç: Klasik tip tanılı, 50 yaşından genç ve erkek hastalarda, tümör çapı 7 mm'den fazla olanlarda, lenfatik invazyon bulunan ve infiltratif sınırlı vakalarda lenf nodu metastazı oranının daha yüksek olduğu gözlendi. CD73 ve OPN immünhistokimyasal incelemelerinin, yaygın ve şiddetli ekspresyon izlendiği durumlarda, daha yüksek olasılıkla lenf nodu metastazı olabileceği tespit edildi. CD73'te apikal boyanmaya eşlik eden membranöz boyanmanın, artmış lenf nodu metastazı ile ilişkili olduğu gösterildi. CD147'nin lenf nodu metastazını öngörmede yeri olmadığı gözlendi.

KarsinomaKarsinoma-papillerLenf nodları+6
Irmak Urla Gündüz
İstanbul University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Plazma hücreli myelom olgularında kemik iliği biyopsilerinde plazma hücre yüzdesi, tutulum paterni, fibrozis ve mikrodamar yoğunluğunun prognoz ile ilişkisi

Plazma hücreli myelom (PHM), kemik iliğinden kaynaklanan, plazma hücrelerinin multifokal neoplastik proliferasyonudur. PHM; anemi, serum ve/veya idrarda monoklonal protein varlığı, kemiklerde osteolitik lezyonlar, hiperkalsemi ve böbrek yetersizliği ile karekterli monoklonal bir hastalık olup hastalık riski yaşla birlikte, özellikle 50 yaşından sonra artar. PHM tüm malignitelerin %1'ini, hematopoetik neoplazilerin %10-15'ini ve hematolojik malignitelerden ölümlerin %20'sini oluşturur. Kemik iliği hemen hemen tüm PHM'lerin orijin aldığı yerdir ve monoklonal plazma hücre oranı çoğunlukla %10ʼnun üzerindedir. Ancak hastaların az bir kısmında bu oran daha düşük değerlerde olabileceğinden, oran için alt limit belirlemek her zaman geçerli bir kural olamamaktadır. Biyopsi bulguları sadece tanı için değil, hastanın prognozunu belirlemede de yardımcıdır. Bu çalışmada Dokuz Eylül Üniversitesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda, 2015-2017 yılları arasında tanı alan 135 PHM olgusuna ait kemik iliği biyopsisi, plazma hücre yüzdesi ve tutulum paterni açısından yeniden değerlendirildi. Retikülin boyası olan 132 olguda fibrozis derecesi ve CD34 boyası olan 51 olguda mikrodamar yoğunluğu (MDY) belirlendi. Tüm bu morfolojik parametrelerin evre ve sağkalım durumu ile ilişkisi gösterildi. Evre ile plazma hücre yüzdesi, tutulum paterni ve MDY ilişkili bulunurken (p<0.001, p=0.001, p=0.011); kemik iliği fibrozisi ilişkili bulunmadı (p>0.05). Plazma hücre yüzdesi arttıkça (p<0.001), tutulum paterni interstisyelden diffüze doğru değiştikçe (p<0.001) ve fibrozis derecesi arttıkça (p=0.036) MDY'nin arttığı saptandı. Cinsiyet, yaş, evre, plazma hücre yüzdesi, kemik iliği tutulum paterni, kemik iliği fibrozisi ve MDY ayrı ayrı sağkalım durumu ile karşılaştırıldığında, aralarında anlamlı ilişki bulunmadı. Sonuç olarak yeni tanı alan vakalara ait kemik iliği biyopsilerinde rutin olarak plazma hücre yüzdesi, infiltrasyon paterni, fibrozis ve MDY'nin değerlendirilmesinin hastalık prognozu ile ilişkili fikir verebileceği, tedavi seçiminde ve takibinde faydalı olabileceği düşünülmüştür.

AnjiyogenezBiyopsiFibroz+2
Hazal İzol
Dokuz Eylül University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Ana Bilim Dalı'nda 2010-2017 yılları arasında tanı almış seçili olgularda intradermal nevüs, primer ve metastatik melanomlarda mikrosatellit instabilite ve immün kontrol noktası inhibitörlerinden pd-l1 ve galektin-9 arasındaki ilişkinin araştırılması

Malign melanom; nöral krest kökenli, epidermis bazal tabakasında pigment üretmekle görevli melanositlerin malign transformasyonu sonucu gelişen, genellikle konvansiyonel tedavilere dirençli, metastaz kapasitesi yüksek agresif bir neoplazmdır. Son yıllarda, dünya genelinde malign melanom (MM) insidansında bir artış mevcuttur. Tüm deri kanserlerinin yalnızca % 3'ü melanom olmasına rağmen deri kanseri sebebiyle görülen ölümlerin % 65'i melanom nedeniyle gerçekleşmektedir. Melanom sıklığı diğer birçok kanser türüne kıyasla daha nadir olmasına rağmen yüksek mortalite oranları sebebiyle büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle melanomun önlenmesi ve erken tanı ile potansiyel tedaviye hızlı erişimin sağlanması için yapılacaklar önemlidir. Çalışmamızda 2010-2017 yılları arasında bölümümüzde tanı almış ve seçilmiş 100 olguda (İntradermal nevüs, primer ve metastatik malign melanom) immünohistokimyasal olarak MLH-1, PMS-2, MSH-2 ve MSH-6 sonuçları ve immün kontrol noktası inhibitörlerinden PD-L1 ve Galektin-9 arasındaki ilişkiye bakıldı ve vakaların yaş, cinsiyet, morfolojik özellikleri ile karşılaştırıldı. Malign melanom vakalarının % 91,1'inde mikrosatellit instabilite saptanmadı. Vakaların % 8,9'unda mikrosatellit instabilite saptandı. Metastatik malign melanom vakalarında primerlere göre mikrosatellit instabilite oranı, PD-L1 ve Galektin-9 ekspresyonu daha fazla bulundu. Malign melanomda tümörü infiltre eden lenfositlerin de katkıda bulunduğu çeşitli tedavi modaliteleri söz konusudur. İleri evre 3 veya 4 hastalarda ise tedavide kemoterapi, palyatif radyoterapi ve son zamanlarda umut verici bir tedavi şekli olarak ortaya çıkan immünoterapi kullanılmaktadır. Burada ana hedeflerden birisi de immün kontrol noktası inhibitörleri ile bağışıklık sisteminin tekrar aktive edilmesidir. Özellikle metastatik vakalarda hem mikrosatellit instabilite oranının hem de PD-L1 ve Galektin-9 ekspresyonunun daha fazla olması, tümör immünijenitesi arttıkça immün kontrol noktası inhibitörlerinin daha fazla eksprese edildiğini ve bu hastaların immünoterapi ilaçlarından daha fazla fayda sağlayacağını düşündürmüştür. Çalışmamız anti-PD-L1 immünoterapisi dışında Galektin-9'u hedef alan yeni tedavi seçeneklerini gündeme getirmiştir.

GalektinlerMelanomMikrosatelitler+5
Gizem Teoman
Karadeniz Technical University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Eğitim araştırma hastaneleri ile üniversite hastanelerinde tıbbi patoloji uzmanlık eğitimi alan tıpta uzmanlık öğrencilerinin eğitim ve çalışma koşulları arasındaki farkların belirlenmesi

Amaç: Bu çalışma Türkiye genelinde patoloji uzmanlık eğitimi veren üniversite ve eğitim araştırma hastanelerindeki eğitim ve çalışma koşullarının değerlendirilmesi ve elde edilen veriler ışığında patoloji uzmanlık eğitimine katkıda bulunmayı amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamıza 137'si üniversite, 82'si üniversitede dışı kurumlarda eğitim alan toplam 219 tıpta uzmanlık öğrencisi katılmıştır. Anket bir kısmı açık uçlu, 35 soru ve üç bölümden oluşmaktadır. Katılımcılara anket elektronik ortam aracılığıyla ulaştırılmıştır. Anket sonuçları SPSS 22.0 paket programı ile analiz edilmiştir. Veriler ortalama, standart sapma, sayı ve yüzde dağılımı ile özetlenmiştir. Sayımla belirtilen değişkenler Ki Kare Testi ile, ölçümle belirtilen değişkenler normal dağılıma uygunluk durumuna göre t Testi ya da Mann Whitney U Testi ile değerlendirilmiştir. Anlamlılık düzeyi p<0.05 kabul edilmiştir. İstatistiksel analiz yapılırken eğitim kurumlarını, üniversite ve diğer kurumlar (eğitim araştırma hastanesi, vakıf üniversitesi ve afili üniversiteler) olarak iki başlıkta toplanmıştır. Bulgular: Katılımcıların 172' si (%65.6) kadın, 47' si (%34.4) erkektir, yaş ortalaması 28,8±2,3 yıldır (en küçük 25, en büyük 37 yaş). Uzmanlık tercih sıralamasına göre en çok ikinci sıradadır (%11.5). Eğitim ve araştırma hastanelerindeki eğitici kadronun yetersiz oluşu, eğitimde eğitici niteliği bulunmayanların eğitimde yer alıyor olması, eğitim süresinin ve bazı kurumlarda vaka sayısının az olması eğitimi etkileyen olumsuz parametrelerdir. Tıbbi patoloji eğitimi boyunca uzmanlık öğrencilerinin kendilerini eksik hissettikleri konular, sitopatoloji, hematopatoloji, nöropatoloji, nefropatoloji ve kemik-yumuşak doku patolojisidir (p<0.001). Kurumlar, Ki-kare testi ile uzmanlık öğrencilerine verilen eğitimin memnuniyeti yönünden değerlendirildiğinde kurumlar arasında anlamlı fark bulunmuştur (p<0.02). Üniversitedeki uzmanlık öğrencileri aldıkları eğitimden %71 memnun iken, diğer kurumlardaki memnuniyet oranı %29' dur. Günlük mikroskop başı eğitim için ayrılan süre, makroskopik inceleme için ayrılan süre, akademisyen olma isteği ve yeterlilik hissi açısından kurumlar arasında anlamlı fark bulunmamştır. Sonuç: Tıbbi Patoloji uzmanlık öğrencilerinin eğitimi, asistan gözüyle değerlendirilmiş olup eğitimin standart olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Asistanların eksik oldukları konularda rotasyon yapması, eğitime ayrılan sürenin ve nitelikli olgu sayısının arttırılması ile yeterlilik hissinin oluşması sağlanmalıdır. Ayrıca tıbbi patoloji uzmanlık eğitimi, eğitici niteliği bulunan kişiler tarafından yürütülmelidir. Anahtar Kelimeler: Tıbbi patoloji uzmanlık öğrencileri, eğitim, eğitim ortamı, çalışma şartları

EğitimEğitim ortamıEğitim yöntemleri+6
Seda Eryiğit Kokkoz
Dokuz Eylül University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meningiomlarda TERT promoter mutasyonunun moleküler yöntemler ile araştırılması ve prognostik yerinin belirlenmesi

Meningiomlarda nüks ve progresyon riskinin belirlenmesinde ve prognozun öngörülmesinde kullanılan en önemli 2 parametre histopatolojik derece ve cerrahi eksizyonun kapsamıdır. Bu iki majör parametre dışında TERT promoter mutasyonunun meningiomlarda prognostik öneme sahip olabileceğine dair son zamanlarda yapılmış bazı çalışmalar mevcuttur. Bizim bu çalışmadaki amacımız, TERT promoter mutasyonunun tümörün biyolojik davranışı ile ilişkisini ve prognostik önemini incelemektir. Bununla birlikte, hedefe yönelik tedavi ajanlarıyla ilgili yapılabilecek çalışmalar için literatüre veri sağlayabilmek de amaçlarımız arasındadır. Çalışmamızda daha önce merkezimizde tanı almış meningiom tanılı 165 hasta 2016 DSÖ SSS tümörleri sınıflama kriterlerine göre yeniden değerlendirildi ve Real-time PCR yöntemiyle formalin fikse parafin bloklar kullanılarak TERT promoter mutasyonu varlığı incelendi. Ardından TERT promoter mutasyonu varlığı ile hastaların klinik ve histopatolojik özellikleri arasındaki ilişki değerlendirildi ve sağkalım analizi yapıldı. 165 hastanın 11'inde (%7) TERT promoter mutasyonu saptandı. Yapılan analizler sonucunda meningiomlarda sağkalım süresi ile yüksek histopatolojik derece ve ileri hasta yaşı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki izlendi. Bu sonuçlar literatür verileri ile uyum göstermektedir. Fakat TERT promoter mutasyonu varlığı ile nüks oranı, progresyon oranı, ilk nüks zamanı ve genel sağkalım süresi arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Ayrıca, TERT promoter mutasyonunun istatistiksel olarak genel sağkalımı etkileyen faktörlerden biri olmadığı görüldü. Elde edilen bu sonuçlar literatür ile uyum göstermemektedir. Bunun en olası nedenlerinden biri çalışmamızdaki TERT promoter mutasyonu taşıyan hasta sayısının ve anaplastik meningiom tanılı hasta sayısının az olması olabilir. Sonuç olarak, elde ettiğimiz veriler literatür verileri ile birlikte değerlendirildiğinde, meningiomlarda TERT promoter mutasyonu varlığının kötü prognoz ile ilişkili olabileceği görülse de, meningiomlardaki prognostik yerinin aydınlatılabilmesi için daha fazla sayıda hasta ile yapılacak çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: TERT, promoter, meningiom, nüks, prognoz

Beyin neoplazmlarıHistopatolojiMenenjiom+7
Ahmet Boduroğlu
Akdeniz University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Renal hücreli karsinomlarda PCR (Polimeraz zincir reaksiyonu) ve immünohistokimyasal yöntem ile PD-L1 ekspresyonunun araştırılması

Renal Hücreli Karsinomlarda PCR (Polimeraz Zincir Reaksiyonu) ve İmmünohistokimyasal Yöntem ile PD-L1 Ekspresyonunun Araştırılması Renal hücreli karsinom karakteristik olarak çok sayıda tümör infiltre lenfosit içeren immünojenik bir tümör olup çalışmalarda konak antitümör immünitesinin gelişimini engelleyici özelliklerinin gösterilmesi konvansiyonel tedaviye cevap alınamayan metastatik renal hücreli karsinomları PD1/PDL1 inhibitörleri tedavisi için olası bir hedef haline getirmiştir. Çalışmamızda 2008-2013 yılları arasında renal hücreli karsinom tanısıyla radikal nefrektomi uygulanmış 81 hastaya ait spesimenin PD-L1 ekspresyon durumları immünohistokimyasal (Anti PD-L1 antibody [28-8, ab205921], RabMAb, abcam) ve kantitatif gerçek zamanlı PCR yöntemleri ile belirlenmiş olup PD-L1 ekspresyonunun hastaların metastaz durumları, evre ve sağkalım gibi prognostik parametreleriyle korelasyon ilişkisinin saptanması ile literatüre katkıda bulunmak amaçlanmıştır. Ayrıca PD-L1 ekpresyonunun belirlenmesinde uygun yöntem seçimini değerlendirerek PD1/ PD-L1 inhibitörü tedavisine aday hastaların seçiminde yol göstermek amaçlanmıştır. Çalışmamızda PD-L1 ekspresyonu berrak hücreli, kromofob hücreli ve papiller alt tiplerini içeren hasta grubunda %19,75 oranında izlenmiş olup, prognostik parametrelerden sadece tanı anında uzak metastaz görülme durumu ile istatistiksel olarak sınırda ilişki bulunmuştur. (p=0,054). Diğer klinik ve prognostik parametreler olan cinsiyet, yaş, mortalite oranı, tümörün histolojik alt tipi, hastanın klinik evresi, nükleer grade, sarkomatoid/rabdoid diferansiyasyon, nekroz, böbrek kapsülünde tümör infiltrasyonu, renal pelvis ve hiler yağ doku invazyonu, tümör çapı parametreleri ve sağkalım ile PD-L1 ekspresyonu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki izlenmemiştir. PD-L1 ekspresyon durumunun belirlenmesinde immünohistokimyasal inceleme kantitatif gerçek zamanlı PCR incelemesi ile karşılaştırıldığında duyarlılığı zayıf bulunmuştur. Elde ettiğimiz sonuçlarda PD-L1 ekspresyonunun prognostik faktörlerle ilişkisi tespit edilemese de PD1/PD-L1 inhibitörü tedavisine aday metastatik hastaların seçiminde yardımcı diyagnostik test olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Ayrıca literatürdeki immünohistokimyasal boyanma ve skorlama farklılıklarını ortadan kaldırılıp kantitatif verilerle standardizasyonun sağlanması amacıyla PD-L1 ekspresyonunu belirlemede immünohistokimyasal ve PCR yönteminin birlikte kullanımını önermekteyiz. Anahtar Kelimeler: Renal hücreli karsinom, PD-L1, immünohistokimya, PCR

ApoptozisBöbrek neoplazmlarıGlikoproteinler+7
Işıl Candaner
Akdeniz University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tükürük bezi kitlelerinde aspirasyon sitolojisinin milan sistemi'ne göre revizyonu ve sitoloji-histoloji korelasyonu

GİRİŞ İnce iğne aspirasyon sitolojisi (İİAS), tükürük bezi lezyonlarının tanısında, hastaların cerrahiye sevki ya da takibine karar vermede hızlı, etkin, maliyeti düşük ve yaygın kabul görmüş bir yöntemdir. Malign ve benign neoplazmların ayırımında önemi daha artan bu yöntemde sitopatolojik tanının standardize edilmesi için Milan Sistemi geliştirilmiştir. Dünya genelinde yaygın kabul görmeye başlamış olan Milan Sistemi ile her bir tanı kategorisinde malignite risk oranı belirlenmiş olup tanı kategorileri klinisyene daha yüksek bir oranda öngörü sağlamaktadır. Çalışmamızda, arşivimizde yer alan tükürük bezi aspirasyonu yapılmış ve cerrahi rezeksiyona gitmiş olguların Milan Sistemi'ne göre yeniden değerlendirilmesi ve sitoloji-histoloji uyum oranlarımızın analizi hedeflenmiştir. MATERYAL-METOT Çalışmaya arşivimizde yer alan, 2005-2023 yılları arasında tükürük bezi İİAS ile değerlendirilmiş ve rezeksiyonu yapılmış 170 olgu dâhil edildi. Bu olgulara ait aspirasyon yaymaları ve histolojik kesitler çalışma kapsamında değerlendirmeye alındı. Yaymalar Milan Sistemi'ne göre yeniden değerlendirildi. Eski sitolojik tanıların kategorizasyonu Milan Sistemi ile karşılaştırma yapabilmek için orijinal tanıyı değiştirmeden uygun şekilde revize edildi ve her iki sisteme göre sitolojik tanılar karşılaştırıldı. Her iki sistemin sitolojik tanıları, histopatolojik tanılar ile de karşılaştırıldı. Her bir tanı kategorisinde malignite risk oranı (ROM) ve neoplazi risk oranı (RON) hesaplandı. Tanısal doğruluk, sensitivite (duyarlılık), spesifite (özgüllük), pozitif prediktif değeri (PPD) ve negatif prediktif değeri (NPD) hesaplanarak sonuçlarımız literatür verileri ile karşılaştırıldı. SONUÇ Arşiv sitolojik tanı kategorilerine olgularımızın dağılımı; nondiagnostik (ND); 46 (%27.1), nonneoplastik (NN); 23 (%13.5), şüpheli atipi/önemi belirsiz atipi (ŞA/AUS); 2 (%1.2), benign neoplazi (BN); 85 (%50), sellüler benign neoplazi/malignite potansiyeli belirsiz tükürük bezi neoplazmı (SBN/SUMP); 1 (%0.6), malignite şüphesi (MŞ); 3 (%1.8) ve malign neoplazi (MN); 10 (%5.9) olarak belirlendi. Milan Sistemi'ne göre ise olgularımızın dağılımı; ND; 30 (%17.6), NN; 12 (%7.1), AUS; 27 (%15.9), BN; 74 (%43.5), SUMP; 14 (%8.2), MŞ; 3 (%1.8) ve MN; 10 (%5.9) şeklindeydi. Arşiv sitolojik tanı kategorilerinin RON değerleri; ND; %63, NN; %47.8, AUS; %50, BN; %96.4, SUMP; %100, MŞ; %66.6 ve MN; %100 iken ROM değerleri aynı sırayla %17.4, %17.4, %50, %10.6, %100, %66.6 ve %100 olarak hesaplandı. Sensitivite, spesifite, PPD, NPD ve tanısal doğruluk oranlarımız ise sırasıyla %92.5, %87.2, %96.5, %75.5 ve %91.4 idi. Milan Sistemi kategorilerinin RON değerleri ise; ND; %50, NN; %8.3, AUS; %77.8, BN; %100, SUMP; %92.8, MŞ; %66.6 ve MN; %100 iken ROM değerleri aynı sırayla %13.3, %8.3, %33.3, %5.4, %35.7, %66.6 ve %100 olarak hesaplandı. Sensitivite, spesifite, PPD, NPD ve tanısal doğruluk oranlarımız sırasıyla %99.3, %81, %94.4, %97.1 ve %95 idi. TARTIŞMA Kendi serimizde tükürük bezi kitle lezyonlarının sitolojik değerlendirmesini Milan Sistemi temelinde revize ettiğimizde sitolojik tanılarımızın özellikle ROM, RON, sensitivite, NPD ve tanısal doğruluk oranlarında düzelme olduğunu gördük ve bu değerlerin literatürde önerilen sınırlar içerisine ya da bu sınırlara yakın hale geldiğini saptadık. Sonuç olarak tükürük bezi kitle lezyonlarının aspirasyon sitolojisi ile değerlendirmesinde Milan Sistemi'nin kullanımı histololojik tanı ile korelasyonda, terminoloji standardizasyonunda ve klinik öngörüde belirgin düzelme sağlamaktadır. Anahtar kelimeler: Tükürük bezi, neoplazm, aspirasyon sitolojisi, Milan Sistemi, histolojik korelasyon

AspirasyonHistolojiSitoloji+3
Kübra Arslan
Tokat Gaziosmanpaşa Üniversity
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yassı epitel hücreli akciğer karsinomlarında immünohistokimya ve floresan insitu hibridizasyon (FİSH)yöntemleriyle FGFR1'in değerlendirilmesi

Akciğer kanseri, kansere bağlı ölümlerin önde gelen nedenidir. Akciğer kanserinde hastaların sağ kalımları ve prognozları üzerinde etkili olabilecek klinik, patolojik ve genetik birçok faktör bulunmaktadır. Fibroblast büyüme faktörü reseptörü 1 (FGFR1) amplifikasyonu, son zamanlarda çeşitli kanser türlerinde tanımlanan bir genomik aberrasyondur, özellikle YEHAK' da potansiyel olarak uygun bir hedef olarak tanımlanmıştır. YEHAK'da FGFR1'in amplifikasyon oranları ve prognostik faktörleri tartışmalıdır. Çalışmamızda kendi toplumumuzda FGFR1 amplifikasyonunun prevalansını belirlemek, FGFR1 amplifikasyonu ile YEHAK'nun klinikopatolojik özellikleri arasında bir ilişki kurmak ve prognostik önemini saptamanın yanısıra immunohistokimyasal (İHK) FGFR1 ekspresyonu ve Floresans in situ hibridizasyon (FISH) analizi ile FGFR1 amplifikasyonu arasındaki uyum oranını değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmamıza 130 YEHAK hastası dahil edilmiştir. Hastaların demografik bilgileri, tanı anındaki tümör evresi, lenf nodu tutlumu (N) ve metastaz (M) durumu, diferansiasyonu, son görülme tarihleri, ölen hastaların ölüm tarihi gibi bilgileri kaydedilmiştir. FISH değerlendirmesi için yeterli tümör hücresi bulunan 123 hasta değerlendirmeye alınmıştır. Bu hastaların FISH ile FGFR1 amplifikasyonu ve İHK ile FGFR1 ekspresyon durumları incelenmiştir. FGFR1'in FISH bazlı amplifikasyonu, YEHAK hastalarında %25,2 oranında saptanmıştır. Bu çalışmada FGFR1 amplifikasyonunun erken evrede ve tanı anında metastazı olmayan hastalarda daha sık oranda olduğu, amplifikasyon gösteren olguların genel sağ kalımının daha yüksek olduğu saptanmıştır. Sigara kullanım miktarı, diferansiasyon, lenf nodu metastazı, yaş, cinsiyet, tümör çapı ile ilişki saptanmamıştır. İHK'sal FGFR1'in yüksek ekspresyonunun FGFR1 amplifikasyonu ile korele olduğu görülmüştür. Ayrıca bazaloid tip YEHAK'u olan 3 hastada FGFR1 ekspresyon şiddeti ve yüzdesi daha yüksek olup bunların 2'sinde FGFR1 amplifikasyonu saptanmıştır. Klinik çalışmalarda bir dizi FGFR inhibitörü şu anda analiz edilmektedir. Verilerimiz FGFR1'in sadece öngörücü veya prognostik bir belirteç olarak değil, aynı zamanda tümör terapisi için de bir hedef olabileceğini göstermektedir. FGFR1'in FISH ve IHK'sal ekspresyonunun kombine analizi, bu yeni tedavi seçeneklerinden yararlanabilecek hastaları seçmek için kriterleri tanımlamaya yardımcı olabilir. Anahtar kelimeler: FGFR1, yassı epitel hücreli akciğer karsinomu, amplifikasyon

Akciğer neoplazmlarıFISHGen amplifikasyonu+5
Düriye Betül Yılmaz
Akdeniz University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mide adenokarsinomu olgularında histopatolojik prognostik kriterlerin yaşam süresine etkisi ve metastatik lenf nodu oranına göre evreleme tekniği

Mide kanseri dünyada en sık görülen beşinci kanser türüdür ve kansere bağlı ölüm nedenlerinde ise üçüncü sırada yer almaktadır. Yüksek insidans ve mortalite hızı, tedavi seçeneklerini belirlemede prognostik faktörlerin önemini artırmaktadır. Tümör evresi, tümör boyutu ve midedeki yerleşim yeri, tümör pozitif bölgesel lenf nodu sayısı, perinöral invazyon varlığı, tümörün histolojik tipi ve derecesi şeklinde histopatolojik kriterler, cerrahi sonrası prognozu belirlemede kullanılmaktadır. Lenf nodu durumu ise mide kanseri hastalarının prognozunun en güçlü göstergesidir. Metastatik lenf nodu sayısına göre derecelendirilen pN evresi, cerrahi olarak diseke edilen lenf nodu sayısına bağımlı olarak değişebilmektedir. Ayrıca bu sistem ile doğru sonuç alabilmek için en az 15 lenf nodu diseke edilmiş olmalıdır. Metastatik lenf nodu oranına dayalı evreleme sistemi ise, özellikle 15'ten az lenf nodu diseksiyonu olan hastalar için alternatif bir yöntem olacağı öne sürülmüştür. Bu çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalın'nda, 10 yıl içerisinde, gastrektomi sonrası mide adenokarsinomu tanısı almış 221 vaka dahil edilmiştir. H&E preparatlar tekrar incelenerek lenfovasküler invazyon, perinöral invazyon, invazyon derinliği, reaktif lenf nodu sayısı, metastatik lenf nodu sayısı gibi parametreler tekrar değerlendirildi. pTNM evrelemesi, AJCC 8. baskı kriterleri göz önüne alınarak güncel evre hesaplaması yapıldı ve kriterlerin karşılaştırılmasında bu güncel evre baz alındı. Metastatik lenf nodlarının diseke edilen lenf nodlarına oranı hesaplanarak yeni N kategorisi için üç ana grup oluşturuldu ve yeni N kategorisine göre tekrardan patolojik tümör evresi hesaplandı. Yaş, tümör boyutu, lenfatik, vasküler ve perinöral invazyon, invazyon derinliği, tümör pozitif yıllık sağ kalım arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir. Ancak lenf nodu sayısına göre gruplandırılan ve metastatik lenf nodu oranına göre yeniden evrelendirilen hastaların sağ kalımları arasında anlmlı bir fark görülmemiştir. Sonuç olarak hastaların demografik ve histopatolojik kriterleri prognozu belirlemede ve sağ kalımı öngörmede yararlı parametrelerdir. Metastatik lenf nodu oranına göre derecelendirilen evre ile mevcut evre sağ kalımları arasında anlamlı fark saptanmaması, bu değerlendirmenin mevcut evreleme sistemine alternatif olacağı düşünülmektedir.

AdenokarsinomLenf nodlarıMide neoplazmları+4
Gülşah Ünay
Akdeniz University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gastrointestinal stromal tümörler serimizde klinikopatolojik ve immünfenotipik özelliklerin analizi

Gastrointestinal stromal tümörler (GİST'ler), gastrointestinal sistemde en sık görülen mezenkimal tümörlerdir. Tüm gastrointestinal tümörlerin %1-3'ünü oluşturur. GİST'ler farklı bir tümör grubu olup, GİST'lerde önemli derecede geç nüks riski olması nedeniyle benign-malign ayrımı değil, her olguda risk değerlendirmesi yapılmalı ve malignite potansiyeline sahip olduğu için düşük riskli bile olsa GİST'li tüm olgular düzenli takip edilmelidir. Tümör yerleşim yeri, tümör boyutu ve mitoz sayısı gibi parametrelere göre GİST'lerin nüks ve metastaz riski farklılık gösterir. NIH kriterleri ve AFIP kriterleri en sık kullanılan risk skorlama sistemleridir. Çalışmamızda Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı arşivine kayıtlı, Şubat 2009-Kasım 2023 tarihleri arasında gastrointestinal stromal tümör tanısı alan rezeksiyon materyallerinden 45 olgu çalışma kapsamına alındı. Bu olgulara ait; klinikopatolojik parametreler, immünohistokimyasal boyanma özellikleri, NIH risk skoru, AFIP risk skoru ve sağkalım arasındaki ilişki incelendi. Çalışmamızda Kaplan Meier sağkalım analizi kullanılarak hesaplanan ortanca sağkalım süresini istatistiksel olarak anlamlı şekilde etkileyen klinikopatolojik parametreler; tümör yerleşim yeri, kategorize tümör çapı, tümör hücre tipi ve senkron veya metakron ek malignite durumu olarak saptandı (Log Rank p<0,05). Analizlerde AFIP risk skoru ile CD34 immünohistokimyasal boyanma durumu, S100 immünohistokimyasal boyanma durumu ve NIH risk skoru korelasyon gösterdi ve aralarındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı idi (sırasıyla p<0,001, p=0,029, p=0,023). NIH risk skoru ile tümör nekrozu, lenfovasküler invazyon, cerrahi sınır durumu ve Ki-67 proliferasyon indeksi korelasyon gösterdi ve aralarındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı idi (sırasıyla p=0,003, p=0,049, p=0,040, p=0,048). Sonuç olarak; makroskopik tümör özelliklerinin (tümör çapı, nekroz varlığı, kapsül bütünlüğü), mikroskopik tümör özelliklerinin (mitoz sayısı, tümör hücre tipi, selülarite, sitolojik atipi, tümör nekrozu, lenfovasküler invazyon, tedaviye bağlı değişiklikler) ve immünohistokimyasal boyanma durumlarının hem ayırıcı tanı hem de prognoz tayininde önemli olduğundan ayrıntılı tanımlanması gerektiği görüldü. Olgu sayımız sınırlı olduğundan dolayı daha geniş serilerde klinikopatolojik çalışmaların yapılmasının bu çalışmada elde edilen verilerin daha da anlamlı bir hale gelmesine olanak sağlayacağı kanısına varıldı. Anahtar kelimeler: Gastrointestinal stromal tümör, NIH risk skoru, AFIP risk skoru

Elif Ata
Tokat Gaziosmanpaşa Üniversity
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnvaziv meme kanserlerinde tru-cut biyopsi ve mastektomi materyallerine rutin uygulanan histomorfolojik ve immünohistokimyasal analiz sonuçlarının karşılaştırması

Amaç: Meme kanseri, tüm dünyada ve Türkiye'de kadınlarda en sık görülen malignite olup kansere bağlı ölümlerin başlıca nedenlerinden biridir. Tanı sürecinde sıklıkla başvurulan ultrasonografi eşliğinde yapılan tru-cut biyopsi, minimal invaziv bir yöntem olarak tümörün histopatolojik ve immünohistokimyasal özelliklerinin belirlenmesinde önemli rol oynamaktadır. Ancak tru-cut biyopsinin sınırlı doku alanı içermesi ve tümör heterojenitesi nedeniyle tru-cut biyopsi ile elde edilen bulgular cerrahi eksizyon materyaliyle tam olarak örtüşmeyebilir. Bu çalışmada, invaziv meme kanseri tanısı almış olgularda tru-cut biyopsi ve cerrahi eksizyon materyalleri arasında histomorfolojik (tümör tipi, histolojik grade, Nottingham parametreleri) ve immünohistokimyasal (ER, PR, HER, Ki67) parametreler açısından uyum değerlendirilmiş; ayrıca neoadjuvan tedavi uygulanmış ve uygulanmamış hastalarda bu uyumun farklılaşıp farklılaşmadığı incelenmiştir. Yöntem: Retrospektif ve kesitsel nitelikte olan bu çalışmada, 2017-2023 yılları arasında invaziv meme kanseri tanısı almış ve hem tru-cut biyopsi hem de cerrahi eksizyon materyalleri bulunan 206 olgu değerlendirilmiştir. Tüm olguların histolojik tümör tipi, histolojik grade, Nottingham skorlama sistemi parametreleri (tubül formasyonu, nükleer pleomorfizm, mitotik indeks) ve immünohistokimyasal belirteçleri (ER, PR, HER2, Ki67) her iki örnekten elde edilen veriler ile karşılaştırılmıştır. Ayrıca elde edilen veriler doğrultusunda hastaların moleküler alt tip sınıflamaları yapılmış ve biyopsi-eksizyon materyalleri arasındaki uyum kappa (κ) değeri ile değerlendirilmiştir. Alt grup analizlerinde tümör boyutu ve tümör fokalitesi gibi klinik parametrelerin yanı sıra neoadjuvan tedavi alımı da dikkate alınarak analizler yapılmıştır. Bulgular: Çalışmaya toplam 206 invaziv meme kanseri olgusu dahil edilmiştir. Tru-cut biyopsi ve cerrahi eksizyon materyalleri arasında histolojik tümör tipi ve histolojik grade açısından sırasıyla κ=0,74 ve κ=0,21 düzeyinde uyum saptanmıştır. Neoadjuvan tedavi alan hastalarda bu kappa değerleri sırasıyla κ=0,47 ve κ=0,13'e düşmüştür. Nottingham skorlama sistemin ait parametrelerden tubül/gland formasyonu ve nükleer pleomorfizm için sırasıyla κ=0,39 ve κ=0,14 kappa değerleri elde edilmiştir. Mitotik indeks için hesaplanan κ=0,04 değeri ise istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. İmmünohistokimyasal belirteçlerin pozitiflik-negatiflik iv durumu esas alınarak yapılan değerlendirmede; östrojen reseptörü (ER), progesteron reseptörü (PR) ve CerbB2 (HER2) için sırasıyla (κ =0,82), (κ=0,66) ve (κ=0,53) (κ=0,31) kappa değerleri elde edilmiştir. Neoadjuvan tedavi alan hastalarda bu değerler ER için (κ=0,75), PR için (κ=0,59) ve CerbB2 (HER2) için (κ=0,43) olarak hesaplanmıştır. Ki67'nin düşük/yüksek sınıflamasına göre yapılan değerlendirmede genel kappa değeri κ=0,31 olup, neoadjuvan tedavi uygulanan hastalarda bu değer κ=0,22'ye düşmüş ve istatiksel olarak anlamlı kabul edilmemiştir. Moleküler alt tip sınıflamasında genel uyum (κ=0,47) olarak bulunmuş, neoadjuvan tedavi alan grupta bu değer κ=0,39'a gerilemiştir. Ayrıca tümör fokalitesinin ve tru-cut biyopsi örneklerinde izlenen invaziv tümör boyutunun bazı histomorfolojik ve immünohistokimyasal parametrelerin uyum düzeylerinde anlamlı farklılıklara yol açtığı gözlemlenmiştir. Sonuç: Bu çalışmada, tru-cut biyopsi ile cerrahi eksizyon materyalleri arasında histomorfolojik ve immünohistokimyasal parametreler açısından değişen düzeylerde uyum saptanmıştır. Histolojik tümör tipi ve östrojen reseptörü (ER) değerlendirmesi yüksek düzeyde uyum gösterirken; progesteron reseptörü, CerbB2(HER2) durumu ve moleküler alt tip sınıflamasında orta düzeyde uyum, histolojik grade, Nottingham bileşenleri (tubül formasyonu, nükleer pleomorfizm, mitotik indeks) ve Ki67 değerlendirmesinde ise düşük düzeyde uyum saptanmıştır. Neoadjuvan tedavi alan olgularda bu uyum oranlarının belirgin şekilde azalması, tedavinin tümör biyolojisini etkilediğini ortaya koymuştur. Ayrıca tümör fokalitesinin ve biyopsi örneğindeki tümör boyutunun uyum üzerinde belirleyici etkileri olduğu görülmüştür. Bu bulgular doğrultusunda, tru-cut biyopsi preoperatif tanısal süreçte önemli bir araç olmakla birlikte, özellikle neoadjuvan tedavi sonrası ve sınırlı biyopsi temsiliyetinin olduğu durumlarda eksizyon materyallerinin tekrar değerlendirilmesi klinik kararların doğruluğu açısından kritik öneme sahiptir. Anahtar kelimeler: Core-Needle Biyopsi, Cerrahi Eksizyon, Histomorfolojik Uyum, İmmünohistokimyasal Belirteçler, Meme Kanseri, Neoadjuvan Tedavi, Tru Cut Biyopsi

Hilal Çalışkan Ergün
Tokat Gaziosmanpaşa Üniversity
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yüksek dereceli endometrium karsinomlarının moleküler ve immunohistokimyasal yöntemlerle sınıflanması

Endometrium karsinomları kadınlarda en sık görülen 4.kanserdir, görülme sıklığı giderek artmaktadır. Günümüzde yapılan çalışmalarla yüksek dereceli bazı endometrium karsinomlarının çok iyi prognozlu olduğu görülmüş ve sadece morfolojik özelliklere dayanarak yapılan sınıflamanın yetersiz kaldığı gösterilmiştir. Endometrium karsinomları için en kapsamlı moleküler çalışma kanser genom atlası projesidir. Endometrium karsinomları moleküler ve immünohistokimyasal özelliklerine göre 4 grupta sınıflandırılmıştır; POLE ultramutasyonlu (Polimeraz epsilon ekzonukleaz domain mutasyon) ,MSI hipermutasyonlu (Mismatch repair mutasyonlu) , Kopya sayısı düşük ve Kopya sayısı yüksek gruplar. Çalışmamızda 2005-2017 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesinde tanı alan 56 yüksek dereceli endometrium kanseri hastalarının parafin bloklarından alınan kesitlere öncelikle MMR genlerine (MLH1,MSH2,MSH6,PMS2) immunohistokimya ile bakarak MMR gen defekti olan 17 hasta saptandı, MMR gen defekti olmayan 39 hastaya POLE mutasyonunu saptamak amacıyla 10 hot spot mutasyona (P286R/S, V411L, F367S/C/L, P436R, A456P, L424P, E396Q) real-time PCR yöntemi ile bakıldı. 8 hasta POLE ultramutasyonlu gruba dahil oldu, POLE mutasyonu olmayan 31 hastaya immunohistokimyasal olarak p53 bakıldı ve böylece16 hasta kopya sayısı düşük, 15 hasta kopya sayısı yüksek grupta yer aldı. Daha sonra bu grupların klinik, histopatolojik özellikleri karşılaştırıldı. Genel sağkalım ve ortalama sağ kalım süreleri hesaplandı. Çalışma gruplarına göre hastaların sağkalım oranları karşılaştırıldığında yapılan analiz sonucunda, kopya sayısı yüksek grupta olan hastaların genel sağkalım oranlarının MMR hipermutasyonlu, POLE ultramutasyonlu ve kopya sayısı düşük gruplardaki hastalara göre istatistiksel olarak daha düşük olduğu tespit 76 edildi (p=0,018; Log-rank test). Çalışma gruplarına göre hastaların tümör boyutu, miyometrium invazyonu görülme sıklıkları, LVİ varlığı ve evreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı bulunmadı (p>0,05). Hastaların yaşları 60 yaş altı ve 60 yaş ve üstü şeklinde gruplandığında, kopya sayısı yüksek gruptaki hastaların yaşlarının 60 yaş ve üstü olma yüzdesinin kopya sayısı düşük gruptaki hastalara göre istatistiksel olarak daha yüksek olduğu görüldü (p=0,018). Çalışma grupları ve histopatolojik özelliklerin karşılaştırılmasında vaka sayımız az olduğu için birçok parametre (histolojik tip, servikal invazyon, adneksial yayılım, omentum tutulumu, sitoloji durumu, paraaortik ve pelvik lenf nodu durumu) istatistiksel olarak değerlendirilememiştir. Sonuç olarak; çok merkezli, daha fazla hasta sayısı ile yeterli maddi kaynak sağlanarak bu gibi çalışmaların sayısının arttırılması gerekmektedir.

Endometrial neoplazmlarEndometriyumGenler-P53+4
Gözde Koca Yılmaz
Akdeniz University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnvaziv meme karsinomlarında moleküler sınıflandırma ile prognostik klinikopatolojik parametrelerin korelasyonu

Meme kanseri dünyada kadınlarda en sık görülen kanser türüdür. Klinik seyrini ve biyolojik yapısını anlamak ve kişiye özel tedavinin belirlenmesi için prognostik/prediktif parametrelerin belirlenmesi patologlar ve klinisyenler için önemlidir. Tümörde heterojenitenin farkedilmesi genetik temelli moleküler sınıflandırmanın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu sınıflandırmanın prognostik değeri merak konusu olmuştur. Çalışmamızda Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi 2005-2018 yılları arasında 'invaziv duktal karsinom, NOS' tanısı almış 232 olgu immünohistokimyasal olarak moleküler alt tiplerine ayrıldı. Prognostik/ prediktif parametrelerin kendi içinde ve bu alt tiplerle korelasyonunun ve sağ kalım analizlerinin tayini amaçlandı. Çalışmamızda yaş ortalaması 56,13 (±13,37) olup,ortalama tümör çapı 29 mm(±17) idi. Olguların 182'si(%78,4) ER pozitif, 153'ü(%65,9) PR pozitif ve 97'si(%41,8) HER-2 pozitifti.Analizlerde tümör çapı ile grade ve PNI, grade ile ER ve PR durumu, LVI ile PNI, LN metastazı ve metastatik LN sayısı, ER ile PR ve HER-2 durumu, PR ile HER-2 durumu arasında literatürle uyumlu ve istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Sağ kalım analizlerinde ortalama sağ kalım süresini anlamlı olarak değiştiren parametreler arasında hasta yaşı, tümör çapı, LVI, PNI, aksiller diseksiyon durumu, LN metastaz durumu bulundu. Olgularımızın 124'ü (%53,4) luminal A, 72'si (%31,0) luminal B, 25'i (%10,8) HER-2'den zengin, 11'i (%4,7) triple negatif alt tipte idi. Moleküler alt tip ile tümör çapı, LVI, PNI, LN durumu, metastatik LN sayısı literatürle uyumlu bulundu. Moleküler alt tipler ile grade arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptandı. Moleküler çalışmalar ile sınıflandırılmanın geliştirilmesinin, moleküler alt tiplerin daha geniş serilerde çalışılarak prognostik/prediktif önemleri olup olmadığının tespitinin ve rutin kullanılan prognostik parametreler ile beraber kullanımının hasta izleminde yararlar sağlayacağı kanısına varıldı. Anahtar kelimer; invaziv meme kanseri, moleküler sınıflandırma, moleküler alt tipler, prognostif faktörler, prediktif faktörler

Meme hastalıklarıMeme neoplazmlarıMoleküler yapı+3
Satinur Ateşer Kalkan
Tokat Gaziosmanpaşa Üniversity
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolorektal karsinomalarda DNA yanlış eşleşme onarım genlerinin immünohistokimyasal yolla analizi

Kolorektal kanserler (KRCa'lar) bugün için bildiğimiz üç farklı majör moleküler yolaktan gelişmektedir. Bu yolaklardan biri olan mikrosatellit instabilite (MSI) yolağı, DNA yanlış eşleşme tamir genlerinin (MSH2, MSH6, MLH1, PMS2) defektiyle karakterize olup tüm KRCa'ların yaklaşık %15'inden sorumludur. MSI gelişen KRCa'ların klinikopatolojik özellikleri, prognozu ve tedavisi mikrosatellit stabil tümörlerden farklıdır. MSI, serrated neoplazi yolağı ve Lynch sendromu olgularındaki kolorektal prekürsör lezyonlarda da tanımlanmıştır. Çalışmamızın amacı, kendi KRCa ve kolorektal polip olgularımızda DNA yanlış eşleşme tamir (MMR) gen ekspresyonlarını immünohistokimyasal yolla analiz etmek ve KRCa olgularında gen ekspresyon durumlarının klinikopatolojik parametreler ile olası ilişkilerini ortaya çıkarmaktı. Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı arşivinde yer alan toplam 75 KRCa olgusu ile 20 hiperplastik polip (HP), 20 serrated polip (SP), 20 düşük dereceli displazili adenomatöz polip (DDAP) ve 20 yüksek dereceli displazili adenomatöz polip (YDAP) olgusu çalışmaya dâhil edildi. Tümör dışı nedenlerle kolonoskopi yapılmış 15 olguya ait normal sınırlarda kolon mukoza örneği kontrol grubu (KG) olarak belirlendi. KRCa grubu kendi içinde gruplara ayrıldı. Buna göre; 15 olguluk desendan kolon nonmüsinöz adenokarsinoma (DKNMCa), 14 olguluk desendan kolon müsin depozisyonlu adenokarsinoma (DKMCa), 15 olguluk asendan kolon nonmüsinöz adenokarsinoma (AKNMCa), 15 olguluk asendan kolon müsin depozisyonlu adenokarsinoma (AKMCa) ve 16 olguluk neoadjuvan tedavi almış adenokarsinoma (ATCa) grupları oluşturuldu. Çalışma toplam 170 olgu üzerinde gerçekleştirildi. KRCa olgularının klinikopatolojik verileri patoloji rapor arşivimiz ve hastane otomasyon sisteminden elde edildi. KRCa olgularında standart olarak raporladığımız klinikopatolojik verilere ek olarak Crohn benzeri reaksiyon, müsinöz komponent yüzdesi ve taşlı yüzük hücre komponenti de değerlendirilerek analizlere alındı. Tüm KRCa ve polip olgularının arşivden elde edilen parafin blok ve boyalı preperatları tekrar gözden geçirildi. Seçilen bloklardan hazırlanan kesitlere, tam otomatik immünohistokimya cihazında MSH2, MSH6, MLH1 ve PMS2 immünohistokimyasal analizleri uygulandı. İstatistiksel analizde iki ortalama arasındaki farkın önemlilik testi, tek yönlü varyans analizi ve ki-kare testlerinden yararlanıldı. İstatistiksel anlamlı korelasyon p<0,05 durumunda kabul edildi. Hesaplamalarda hazır istatistik yazılım programı kullanıldı (SPSS 22.0 Chicago, IL, USA). Genel KRCa grubunda erkek/kadın oranı 1,5, ortalama yaş 65,1 ve ortalama tümör çapı 49,1 mm olarak saptandı. KRCa grubumuzda MSH2, MSH6, MLH1 ve PMS2 ekspresyon kayıpları sırasıyla %11,8, %9,6, %40,9 ve %33,9 oranlarında izlendi. MSH2/MSH6 ve MLH1/PMS2 birlikte ekspresyon kayıpları sırasıyla %8,8 ve %31 oranlarında görüldü. MMR proteinlerinin büyük kısmı için (MSH2, MSH6, PMS2 ve MSH2/MSH6), sağ kolon müsinöz komponentli tümörlerde (AKMCa) en yüksek oranda ekspresyon kaybı (sırasıyla %35,7, %35,7, %66,7 ve %35,7) izlendi (p<0,05). PMS2, MSH2/MSH6 ve MLH1/PMS2 ekspresyon kaybı anlamlı şekilde daha sık sağ kolon tümörlerinde görüldü (p<0,05). MSH6 ekspresyon kayıplı tümörler daha büyük ortalama çapa (64,4 mm'ye karşın 47 mm) sahipti (p<0,05). PMS2 ve MLH1/PMS2 ekspresyon kaybı gösteren tümörler düşük dereceli diferansiyasyon göstermeye daha eğilimli idi (p<0,05). MMR ekspresyon kayıplı tümörlerde ekstrasellüler müsin, Crohn benzeri reaksiyon ve taşlı yüzük hücre komponenti içeren olguların oranı daha yüksekti. Tüm MMR proteinleri için ekspresyon kaybı, gruplar arasında anlamlı farka sahipti (hepsi için; p<0,05). En yüksek MSH2, MSH6, PMS2, MSH2/MSH6 ve MLH1/PMS2 ekspresyon kayıpları AKMCa grubunda (sırasıyla; %35,7, %35,7, %66,7, %35,7 ve %66,7), en yüksek MLH1 ekspresyon kaybı ATCa grubunda (%60) görüldü. Polipler içinde en yüksek MSH2 ve MSH6 ekspresyon kaybı SP grubunda (her ikisi için de %10) izlenirken en yüksek MLH1, PMS2 ve MLH1/PMS2 ekspresyon kayıpları YDAP grubunda (sırasıyla; %15,8, %10 ve %5,9) saptandı. En yüksek MSH2/MSH6 ekspresyon kaybı ise %5,6 ile SP ve YDAP gruplarında saptandı. Kontrol grubumuzda da ekspresyon kayıpları dikkat çekiciydi (MSH6, MLH1 ve PMS2 için sırasıyla; %6,7, %7,1, %9,1). Çalışmamızın sonuçları genel olarak kolorektal neoplazmlarda MMR protein ekspresyon kaybı açısından literatürle uyumlu olmakla beraber bazı farklılıklar da göstermekteydi. Öncelikli olarak, özellikle MLH1 ve PMS2 ekspresyon kayıp oranlarımız literatüre göre çok yüksek değerlerde idi. Sağ kolon müsinöz komponentli tümörlerde en yüksek oranda MMR protein ekspresyon kaybı görülürken, tümör çapı artışı, müsin içeriği, taşlı yüzük hücre komponenti ve Crohn benzeri reaksiyon daha sıklıkla MMR ekspresyon kaybı gösteren tümörlerde sık saptanan bulgulardı. Buna karşın histolojik diferansiyasyon derecesinin, literatürün aksine, MMR kayıplı tümörlerimizde daha düşük dereceli olduğu görüldü. Serimizde polip gruplarındaki MMR ekspresyon kayıpları, literatürle uyumlu şekilde, genel olarak karsinomlara göre (özellikle sağ kolon müsinöz komponentli tümör grubu için geçerli) daha düşük oranlarda izlendi. Literatürdeki MSI-H tümörler ile ilişkili histopatolojik özelliklerin genel olarak bizim olgularımız için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca serimizde (kontrol grubu dâhil) MMR ekspresyon kayıplarının daha yüksek oranlarda olmasının teknik nedenlerden kaynaklandığı görülmektedir. Özellikle doku fiksasyonundaki daha iyi standardizasyonun literatürle daha tutarlı sonuçlar verebileceği anlaşılmaktadır. Anahtar kelimeler: kolorektal karsinoma, polip, MSI, MMR protein ekspresyonu, immünohistokimya.

DNAGen ifadesiGenler+4
Mümine Görmez
Tokat Gaziosmanpaşa Üniversity
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer adenokarsinomlarında ros1 gen yeniden düzenlenmesinin floresan insitu hibridizasyon (FİSH) ve immünohistokimyasal yöntemle araştırılması

Akciğer adenokarsinomu tanısı alan hastaların yaklaşık %2'si ROS1 gen yeniden düzenlenmesine sahip olup hedefe yönelik tedaviye adaydır. Amacımız kendi toplumumuzda ROS1 mutasyonu olan tümör alt grubunu belirlemek, bu hasta grubunun özelliklerini tespit etmek yanısıra ROS1 gen yeniden düzenlenmesi varlığını değerlendirmede immunohistokimya (İHK) ve Floresans insitu hibridiasyon (FİSH) teknikleri arasındaki uyum oranını araştırmak ve rutin değerlendirmede kullanılabilecek algoritmaları belirleyerek literatüre katkı sağlamaktır. Çalışmamıza 260 akciğer adenokarsinomu hastası alınmıştır. Hastaların demografik bilgileri, tanı anındaki tümör evreleri, son görülme tarihleri, ölmüşse ölüm tarihi gibi bilgileri, Epidermal büyüme faktörü reseptörü (EGFR) ve Anaplastik lenfoma kinaz (ALK) mutasyon durumları dosyalarından kaydedilmiştir. Yeterli tümör hücresi olan 226 hasta değerlendirmeye alınmış ve bütün hastalara FİSH ROS1 ve İHKsal ROS1 uygulanmıştır. Bu testlerin öncesinde bazı tümör dokuları makrodiseksiyon yapılarak yeniden bloklanmıştır. Hastaların %81,5'i erkek, %18,5'i kadındır. Hastaların yaş aralığı 29-89 olup ortalama yaş 61,4'tür. En sık izlenen alt tipler asiner (%39,8) ve solid (%34,9) paternlerdir. Vakaların %57,4'ü tanı anında evre IV'tür. Genel olarak hastaların medyan sağ kalım süresi 22,8 aydır. EGFR mutasyon oranı %12,3, ALK mutasyon oranı %3,81'dir. ROS1 gen yeniden düzenlenmesi FİSH ile pozitif tek hasta lenf düğümü metastazından tespit edilmiş olup erkek ve 62 yaşındadır. Hastanın 40 paket yıl sigara kullanma öyküsü mevcuttur. Solid patern izlenmitir. Hastanın genel sağ kalımı 3,5 aydır. Ayrıca iki hastada ROS1 İHK ile (+1) boyanma izlenmiştir. İHKsal ROS1'in tanı koyma gücü zayıf bulunmuş ancak ROS1 gen yeniden düzenlenmesi negatif olan hastaları bulma gücü %99'dur. ROS1'in EGFR ve ALK mutasyonu olmayan akciğer adenokarsinomlu hastalarda varlığının araştırılması önemlidir. Tarama testi olarak standartları belirlenmiş, güvenirliliği laboratuvara özgü şartlar altında test edilmiş İHK kullanılması daha ekonomik ve pratik olacaktır.

AdenokarsinomAkciğer neoplazmlarıFISH+5
Erdem Ayık
Akdeniz University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign melanom hastalarında immünohistokimyasal olarak CD80, CD86 ve PDl1 ekspresyonlarının klinikopatolojik değerlendirilmesi

Malign melanom melanositlerden gelişen ve yüksek immünojenite gösteren malign bir tümördür. Rezeke edilen melanom örneklerinde tümörü infiltre eden lenfositlerin varlığı ve spontan regresyon alanlarının gözlenmesi, melanomu immünoterapi için olası bir hedef haline getirmiştir. Yapmış olduğumuz çalışmada, 2005-2015 yılları arasında malign melanom ön tanısı ile biyopsi örneği alınan veya cerrahi rezeksiyon yapılan hastalardan alınan spesimenlerin immünohistokimyasal değerlendirmesi neticesinde CD80, CD86 ve PD-L1 ekspresyon oranlarını belirlemeyi ve bu belirteçlerin evre ve sağkalım gibi klinik özellikler ile korelasyon ilişkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmamızda 2005-2015 yılları arasında malign melanom ön tanısı ile punch biyopsi, operasyonel biyopsi veya rezeksiyon yapılan 80 hastanın parafin blokları immünohistokimyasal olarak CD80, CD86 ve PDL-1 boyanmaları açısından değerlendirildi. CD80 pozitif olan hastalarda ve CD86 pozitif olan hastalarda 5 yıllık sağkalımın istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu izlendi. CD80 boyanma skoru yüksek olan hastalarda sağkalım anlamlı derecede daha yüksek görüldü. Ancak CD86 boyanma skoru ile sağkalım arasında anlamlı ilişki gözlenmedi. Tümörde PDL-1 boyanma skoru düşük olan hastalarda sağkalım anlamlı derecede daha yüksek olarak görülürken, lenfositlerdeki PDL-1 boyanma skoru ile sağkalım arasında ilişki gözlenmedi. Elde ettiğimiz sonuçlara dayanarak, tümörde PDL-1 boyanma skoru, CD80 pozitifliği, CD86 pozitifliği, CD80 boyanma skoru ve CD86 boyanma skorlarının prognostik belirteç olarak kabul edilmesini ve hastaların klinik yönetimlerinde bu kriterlerin de dikkate alınmasını önermekteyiz.

Deri hastalıklarıGen ifadesiGenler+4
Esra Çobankent Aytekin
Akdeniz University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Berrak hücreli tip renal hücreli karsinomalarda PD-L1 ekspresyonu ve klinikopatolojik özelliklerin değerlendirilmesi

Renal hücreli karsinom (RHK), her yıl 400.000'den fazla kişide teşhis edilmekte ve tüm malignitelerin yaklaşık %3'ünü oluşturmaktadır. Berrak hücreli RHK (BHRHK), RHK'nın en sık görülen alt tipidir. BHRHK'nın 5 yıllık sağkalım oranları organa sınırlı hastalıkta %92 iken uzak metastaz saptanan olgularda %12'ye düşmektedir. BHRHK'nın prognozunu öngörmede konvansiyonel klinikopatolojik parametreler kullanılmakta ancak bu parametreler prognozu öngörmede ve tedavi ajanı seçiminde yetersiz kalmaktadır. Birçok immünohistokimyasal biyobelirteç, potansiyel prognostik faktörler olarak araştırılmış, ancak henüz rutin kullanım için güvenilir bir belirteç bulunamamıştır. Son yıllarda immün denetim noktası inhibitörlerine karşı artan ilgi nedeniyle BHRHK olgularında da bu yolakların etkisi önem kazanmıştır. İmmün denetim yolaklarında önemli rolü olan programlanmış hücre ölüm ligandı- 1'in (PD-L1) BHRHK'da prognoza etkisini araştıran çok sayıda çalışma olup çalışmalar arasında çelişkiler mevcuttur. Çalışmaya Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2010-2019 yılları arasında radikal nefrektomi materyallerinden BHRHK tanısı alan 101 olgu dahil edildi. Bu olgulara ait klinikopatolojik parametreler, sağkalım parametreleri ve PD-L1 ekspresyonları arasındaki ilişki incelendi. Çalışmamızda, tümör hücrelerindeki PD-L1 ekspresyonu herhangi bir membranöz ekspresyon ve %5 ve üzeri membranöz ekspresyon olmak üzere iki grupta ayrı olarak değerlendirildiğinde, her iki kategoride de renal kapsül invazyonu görülme oranında anlamlı artış saptandı (sırasıyla p=0,023 ve p=0,039). Bununla birlikte herhangi bir membranöz iii ekspresyonu pozitif kabul ettiğimizde PD-L1 pozitif olgularda uzak metastaz saptanma oranında anlamlı artış tespit edildi. (p=0,027). PD-L1 ekspresyonu saptanan BHRHK olgularında, istatiksel anlamlılık saptanmamakla birlikte, yüksek DSÖ/İSUP nükleer grade, büyük tümör boyutu, lenfovasküler invazyon, perirenal yağ doku invazyonu ve renal ven invazyonu saptanma oranlarında artış olduğu gözlemlendi. Bunun nedeninin PDL-1 pozitif olgu sayımızın düşük olmasıyla ilgili olduğunu düşünmekteyiz. Klinikopatolojik verilerimizi ele aldığımızda ise tümör çapı, tümör T evresi, nükleer grade, nekroz, lenfovasküler invazyon, renal sinüs invazyonu, renal kapsül invazyonu, perirenal yağ doku invazyonu, renal ven invazyonu ve metastaz ile sağkalım arasında anlamlı ilişki görüldü (Log Rank p<0,05). Sonuç olarak, olgularımıza ait klinikopatolojik verilerin literatür ile uyumlu olduğunu tespit ettik. Bununla birlikte çalışma sonuçlarımız BHRHK'larda PD-L1 ekspresyon varlığının özellikle uzak metastaz olmak üzere kötü prognostik faktörlerle ilişkili olabileceğini düşündürtmektedir. Anahtar kelimeler: Renal hücreli karsinoma, Berrak hücreli renal hücreli karsinoma, Programlanmış hücre ölüm ligandı-1

Gen ifadesiHücre ölümüKarsinoma+2
Deniz Yiğiter
Tokat Gaziosmanpaşa Üniversity
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dosetaksel tedavisine dirençli olan ve olmayan prostat adenokarsinomlarında immünohistokimyasal ve RT-PRC yöntemi ile notch-1 ekspresyonunun araştırılması

Prostat kanseri dünyada en sık görülen kanserlerden biridir ve insidansı hızla artmaktadır. Prostat kanseri riski 50 yaşına dek düşükken yaş ilerledikçe giderek artmaktadır. Prostat kanseri histolojik olarak en sık adenokarsinom formunda izlenir. Prostat spesifik antijenin (PSA) rutin olarak klinik kullanıma girmesi; prostat kanserinin daha erken evrede tanı alıp tedavi edilmesini sağlamıştır. Tanı anında hastaların yaklaşık %81'i klinik lokal evrede; yaklaşık %4'ü metastatik evrededir. Prostat karsinomlu bir grup hasta yalnızca aktif izlemle yönetilebilirken bir grup hasta agresif bir seyir göstermektedir. Günümüzde, özel sinyal yolları ve immünoterapi hedefleyen çeşitli yeni tedavi stratejileri prostat kanseri için araştırılmaktadır. Biz bu çalışmada prostat adenokarsinomu olup Dosetaksel kullanıp direnç geliştirmiş hastalarda immünohistokimyasal ve Real-Time Polymerase Chain Reaction (RT-PCR) yöntemiyle Notch homolog 1, translocation-associated (Notch-1) gen ekspresyonunun ilişkisini araştırdık. Çalışmamızda 20 adet benign prostat hiperplazisi ve 60 adet prostat adenokarsinomu hastasında immünohistokimyasal ve RT-PCR yöntemiyle Notch-1 çalıştık. Altmış hastamızın 17'sinde anlamlı derecede Notch-1 gen ekspresyonu saptadık. Hastalarımızın 13 tanesinde Dosetaksel ilaç direnci ve bu hastaların 6'sında anlamlı derecede Notch-1 gen ekspresyonu saptadık. Hastalarımızın 47'sinde ise Dosetaksel direnci olmayıp bu hastaların 11'inde anlamlı derecede Notch-1 gen ekspresyonu bulduk. Gleason skor yüksekliği, ISUP skor yüksekliği ve PSA yüksekliği ile Notch-1 gen ekspresyonu arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (p <0,05). Dosetaksel direnci olan 13 hastamızın 6'sında Notch-1 gen ekspresyonun artmasına rağmen Dosetaksel direnci ile Notch-1 arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır. Literatüre bakıldığında Notch sinyal yolağının prostat adenokarsinomlarının ilerlemesi, metastazı ve kemoterapi direncine katkıda bulunabileceğine dair artan kanıtlar olduğunu görmekteyiz . Biz de çalışmamızda elde ettiğimiz verilerle Notch sinyal yolağının Gleason skor yüksekliği, ISUP skor yüksekliği ve PSA yüksekliği ile ilişkili olduğunu tespit ettik ancak Dosetaksel direnci ile Notch-1 ekspresyonu arasında anlamlı ilişki tespit etmedik. Günümüze kadar bu konuyla ilgili çalışmaların çok az oluşu ve elde edilen verilerin yetersizliği nedeniyle daha geniş serilerle çok sayıda çalışma yapılması PCa hastalarının prognozunu belirlemede ve tedavisine yön vermede önem arz etmektedir.

Histopatoloji
Zeynep Bayramoğlu
Akdeniz University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolorektal adenokarsinomlarda immünhistokimyasal olarak IL-6 ekspresyon düzeyinin ve IL-6/STAT3/hMSH3 yolağının değerlendirilmesi

Kolorektal kanser en yaygın gastrointestinal kanser türüdür ve yaşam tarzındaki değişiklikler nedeniyle ülkemizde ve dünya çapında görülme sıklığı artmaktadır. Çoğu herediter olmayan nedenlerle ortaya çıkan kolorektal kanserlerde inflamasyon etyolojide nadir; ancak önemli bir yere sahiptir. İnflamatuar bağırsak hastalığına sahip olmayan olgularda da etyolojide inflamasyonun rol alabileceğini gösteren literatür verileri mevcuttur. Proinflamatuar bir sitokin olan IL-6 karsinom gelişiminde, invazyonunda ve metastazlardaki potansiyel rolü nedeniyle araştırmaların odak noktasındadır. Geçtiğimiz on yılda kolorektal karsinom patogenezi tek bir adenomkarsinom sekansı ile açıklanmak yerine benzer morfolojik, moleküler ve klinik özelliklerine göre sınıflandırılmakta ve patogenezde moleküler heterojenite ön plana çıkmaktadır. Bu moleküler alt gruplardan biri sıklıkla tümöre yüksek immün yanıt ile ilişkilendirilmekte ve bu alt grubun patogenezinden DNA yanlış eşleşme onarım (missmatch repair) gen ve proteinlerindeki kayıp ve sonucunda oluşan mikrosatellit instabilite sorumlu tutulmaktadır. Mikrosatellit instabilitenin daha yeni tanımlanmış bir formu da şeçili tetranükleotid tekrarlarında meydana gelmekte ve EMAST (Elevated Microsatellite Alterations at Selected Tetranucleotides) olarak adlandırılmaktadır. Tümörlerin EMAST pozitif 62 olmalarından sorumlu tutulan bir mekanizma da IL-6 aracılığıyla gerçekleşmektedir. Bu çalışmalar hücre kültürlerinde IL-6 ve oksidatif stresin EMAST pozitif tümörlere yol açabileceğini düşündürmüştür. Bu çalışmada 171 sporadik olguda IL-6, STAT3 ekspresyonları ve IL6/STAT3/MSH3 yolağının aktivasyonu araştırılmıştır. İnflamasyon ve IL-6'nın MSH3 ekspresyonunu azalttığına dair bir sonuç alınamamıştır. Ancak olguların %60,8'inin değişen yoğunluk ve yaygınlıklarda IL-6 eksprese ettiği görülmüştür. Tümörü infiltre eden lenfositlerin yoğunluğu ile MSH3 ekspresyonun azalması arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. MSH3 boyanmasının insan dokusunda değerlendirildiği geniş hasta sayısına sahip çalışmalardan biridir. Boyanma kaybı izlenen olguların mikrosatellit instabilite durumlarının değerlendirilebileceği yeni çalışmalara yön verebileceği, ayrıca gelecekte anti IL-6 tedavilerine uygun hasta seçimi açısından literatüre katkı sağlayacağı düşünülmüştür.

Elif Kolay Bayram
Gazi University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endometrium kanserlerinde genetik alt grupların, tümör mikroçevresinin, t hücrelerinde eksprese edilen lag-3 immün kontrol noktası inhibitörünün ve tümör hücrelerinde eksprese edilen t hücre fonksiyonunu düzenleyen vısta, pd-l1 ve gal-3 moleküllerinin ekspresyonunun prognostik faktörler ile ilişkisi

Endometrial kanserler, kadın genital sistemde en sık görülen tümörlerdir. Endometrial kanserlerin çoğu erken evrede tanı almasına rağmen, ileri evrede tanı alan tümörlerin prognozu kötüdür. Geleneksel ikili sınıflandırma sistemi, endometrial kanserlerin prognozunu öngörmek ve tedavi alternatiflerini değerlendirebilmek açısından eksik kalmıştır. TCGA çalışması ile birlikte tümörlerin moleküler özelliklerine göre prognozlarının belirlenerek tedavi yaklaşımlarına karar verilmek istenmiştir. TCGA çalışmasında belirlenen bu alt gruplar; POLE ultramutasyone, MSI hipermutasyone, kopya sayısı düşük ve kopya sayısı yüksek gruplardan oluşmaktadır. Tümör mikroçevresinin özelliklerini belirlemek, prognoz ve immünoterapi hedeflerini belirlemede artan bir öneme sahiptir. Günümüzde, çeşitli tümör tiplerinde immünoterapinin sıklıkla kullanılmaktadır. İmmün kontrol nokta moleküllerinin endometrial karsinomlardaki ekspresyonu da araştırmaların konusu olmuştur. Genetik alt gruplardan POLE ultramutasyone ve MSI hipermutasyone alt tiplerin immün kontrol nokta moleküllerini daha yüksek miktarda eksprese ettiği ve bu moleküllere yönelik immünoterapiden bu iki genetik alt gruptaki tümörlerin daha çok fayda görebileceğini konu alan araştırmalar yapılmıştır. Çalışmamızda 529 adet endometrial karsinom vakasında immünhistokimyasal çalışmalar ile belirlenebilecek olası genetik alt gruplar belirlenerek (MSI hipermutasyone ve kopya sayısı yüksek/TP53 mutasyonu bulunduran grup), bu alt grupların klinik ve histopatolojik özellikler ile ilişkisi araştırılmıştır. Olgu serimizdeki vakaların %31,8'inde MSI, %13,9'unda mutant tipte p53 ekspresyonu saptanmıştır. CD3, CD8 ve CD163 ile tümör mikroçevresi değerlendirilmiş, PD-L1, VISTA, LAG-3 ve GAL-3 ekspresyonlarının klinik ve histopatolojik özellikler ve belirlenebilen olası iki genetik alt grupla ilişkisi karşılaştırılmıştır. Olgu serimiz geniş bir vaka sayısı içermektedir. Endometrial karsinomlarda, tümör mikroçevresi, VISTA, LAG-3 ve GAL-3 ekspresyonunun araştırıldığı çalışmalar kısıtlıdır. Bu nedenle, çalışmamızın literatüre immünoterapi alabilecek endometrial karsinomlar için hedef hasta grubunu belirlemede katkı sağladığı düşünülmüştür.

Dilara İrem Arslan Kahraman
Gazi University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Papiller benzeri nükleer özellikler gösteren noninvaziv foliküler tiroid neoplazmı, klasik varyant papiller tiroid kars, nomu ve foliküler varyant papiller tiroid karsinomunun sitoloji materyalinde ayrımında moleküler testlerin rolü

2017 yılında, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından güncellenen tiroid tümörleri sınıflamasında; 2004 DSÖ endokrin organ tümör sınıflamasındaki noninvaziv folliküler varyant papiller tiroid karsinomu (FVPTK), papiller benzeri nükleer özellikler gösteren noninvaziv folliküler tiroid neoplazmı (NIFTP) olarak isimlendirilmiştir. NIFTP tanısı alan hastalara tedavi olarak lobektomi yapılması, total tiroidektomi ve radyoaktif iyot tedavisi gibi aşırı tedavilerden kaçınılması amaçlanmıştır. American Thyroid Association (ATA), 2015'te yayımladığı kılavuzda BRAF, RAS, PAX8/PPARgama, RET/PTC genlerindeki mutasyonları gösteren panelin Bethesda raporlama sisteminde belirsiz kategorilere uygulanmasını önermektedir. Çalışmamızda NIFTP/FVPTK tanısı alan olguların mevcut sitoloji materyallerine ATA kılavuzunda önerilen panelde bulunan BRAF, KRAS ve NRAS testleri uygulanarak bu testlerin preoperatif ayrıcı tanıya katkısı araştırılmıştır. 2010-2020 yılları arasında eksizyon materyalinde FVPTK ve NIFTP tanısı alan 259 olgu sitoloji materyali ile birlikte değerlendirilmiştir. Sitoloji materyali yeterli olan 31 FVPTK, 64 NIFTP ve ayrıca 12 klasik varyant papiller tiroid karsinomunun (KVPTK) sitoloji materyallerinde Real-Time PCR yöntemiyle BRAF, KRAS, NRAS mutasyonu bakılmıştır. NIFTP'lerin %30'unda NRAS, 4 %7'sinde KRAS geninde mutasyon görülmüştür. BRAF mutasyonu saptanmamıştır. FVPTK'lerin %15'inde BRAFV600E, %15'inde NRAS, %3'ünde KRAS mutasyonu görülmüştür. KVPTK'lerin %63'ünde BRAFV600E, %13'üde NRAS, %9'unda KRAS mutasyonu izlenmiştir. Tümör tipleri arasında BRAF mutasyonu açısından istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttur. Buna karşın KRAS ve NRAS mutasyon durumu ve tümör tipleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Rezeksiyon materyalinde NIFTP tanısı alan olguların sitoloji materyalinde BRAF mutasyonu saptanmaması ve AUS/FLUS ve malign tanısı alan olgular arasında BRAF mutasyon durumu açısından anlamlı fark saptanması, sitoloji materyaline BRAF mutasyon testinin uygulanmasının cerrahiyi yönlendirmede anlamlı olabileceğini göstermektedir.

Gen ifadesiGenlerKarsinoma-papiller+6
Arzu Erdoğan
Gazi University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nodal ve ekstranodal yüksek dereceli B- hücreli lenfomalarda immün kontrol noktası inhibitörleri ekspresyonu ve sağkalım analizi

Diffüz büyük B- hücreli lenfoma ve FL sırasıyla en sık görülen Hodgkin dışı lenfomadır. (p<0.05) Bu vakaların tedavisinde Rituksimab kullanımının başlamasıyla büyük ilerleme kaydedilmiş olsa da vakaların bir kısmı direçli hastalık ve ya nüksler ile seyretmektedir. Bu vakalarda immün kontrol noktası inhibitörü ekspresyonları araştırılmakta olup hastalığın patogenezi ve tedavide umut vadetmektedir. Bizim çalışmamızda 2015-2020 yılları arasında bölümümüzde tanı alan DBBHL, FL grade 3 ve BL olgularından oluşan toplam 260 vaka seçilmiştir. Bu olgularda son yıllarda araştırılan immün kontrol noktası inhibitörleri PD-1, PD-L1, CTLA-4, LAG-3, TIM-3 , FOXP3 ve VISTA immünhistokimyasal olarak çalışılmıştır. Gruplar arasında neoplastik hücrelerde ve mikroçevrede ekspresyon farklılıkları ve sağkalım üzerine etkisi araştırılmıştır. DBBHL, NOS non-GMB fenotipte GMB fenotipe göre tPD-L1, tLAG-3 yüzde ortalaması ve pozitif olan hasta oranı, mFOXP3 ile mPD-1 yüzde ortalaması ve pozitif olan hasta oranı anlamlı olarak yüksekti(p<0.005). DBBHL'da BL'ya göre tPD-L1 ve tLAG-3 yüzde ortalaması ve pozitif olan hasta oranı mCTLA-4, mLAG-3, mTIM-3 anlamlı olarak yüksekti(p<0.005). DBBHL'da FL G3'e göre tPD-L1 3 yüzde ortalaması ve pozitif olan hasta oranı anlamlı olarak yüksek bulundu(p<0.005). DBBHL'da FL G3'e göre mPD-L1, mPD-1, mCTLA-4, mLAG-3, mFOXP3 yüzde ortalaması ve pozitif olan hasta oranı anlamlı olarak yüksek bulundu(p<0.005). Cox regresyon analizinde tek değişkenli modelde yaş, mCTLA4, tLAG-3 ve mLAG-3, tTIM-3 ve mFOXP3 ekspresyonun sağkalım süresi üzerine anlamlı 129 etkisi gözlenmiştir. Çok değişkenli modelde yaş, tLAG-3 ekspresyonun sağkalım süresi üzerine anlamlı-bağımsız etkisi gözlenmiştir.

Selcen Yonat İşgüder
Gazi University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mesane karsinomlarında siklin D1, siklin E1, E2F1, Rb ve p27 gen ekspresyonlarının prognostik faktörlerle ilişkisi

Mesane karsinomlarında siklin D1, siklin E1, Rb, E2F1 ve p27 gen ekspresyonlarının prognostik faktörlerle ilişkisi, tıpta uzmanlık tezi, Bolu 2015. Mesane kanseri dünya çapında sık görülen, tekrarlayan kontroller ve tedaviler nedeniyle hasta başına maliyeti en yüksek kanser tipidir. İleri evre tümörler daha agresif seyir gösterir. Elimizdeki mevcut veriler ürotelyal karsinomlarda erken teşhis ve uygun tedavinin önemini vurgulamaktadır. Mesane tümörlerinde hücre siklusunda görev alan genlerde çeşitli anormallikler bulunduğu ve bunların prognostik faktörlerle ilişkili olduğuna dair güçlü kanıtlar mevcuttur. Hücre siklusu ile ilgili markırların kombine kullanımının prognozun belirlenmesi ve hastalarda bireysel tedavi rejimlerinin düzenlenmesinde daha faydalı olacağı gösterilmiştir. Bu çalışmada mesanenin ürotelyal karsinomlarında hücre siklusunda önemli görevleri olan siklin D1, siklin E1, E2F1, Rb (Retinablastom Geni) ve p27 gen ekspresyonlarının grade, stage, proliferatif indeks, rekürrens, progresyon, lenf nodu metastazı gibi prognostik faktörlerle ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır. Çalışma grubumuz 2004-2013 yılları arasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilimdalı tarafından ürotelyal karsinom tanısı verilen 22 adet sistektomi ve 64 adet transüretral rezeksiyon (TUR) materyali olmak üzere toplam 86 adet olgudan oluşmaktadır. Bölümümüz arşivinden hastalara ait uygun bloklar çıkarılarak H&E ve immünohistokimyasal olarak siklin D1, siklin E1, E2F, Rb, p27 ve ki-67 çalışıldı. Çalışma sonucunda yüksek gradeli tümörlerde siklin D1 ve Rb ekspresyonu azalırken, E2F1 ekspresyonunun arttığı görülmüştür. Benzer şekilde kas invazyonu gösteren tümörlerde siklin D1'in düşük eksprese olduğu görülmektedir. E2F1'in grade, rekürrens ve ki-67 proliferatif indeksi ile anlamlı ilişkisi mevcuttur. Elde edilen sonuçlar yüksek E2F1 ekspresyonunun rekürrens ve kötü prognozu tahmin etmede önemli bir belirteç olduğunu göstermektedir. Hücre siklüsundaki birliktelikleri de göz önüne alındığında RB ve E2F1'in bir arada kombine prognostik markır olarak kullanılması daha anlamlı ve belirleyici olacaktır

BiyobelirteçlerGen ifadesiGenler+7
Gülan Aktaş
Bolu Abant Izzet Baysal University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Renal hücreli karsinomlarda GATA-3, maspin, VEGF ekspresyonlarının klinikopatolojik parametrelerle ilişkisi

Renal hücreli karsinom tüm kanserlerin %3'ünü veerişkinlerdeki tüm böbrek kanserlerinin ise %85'ini oluşturmaktadır. Köken aldığı hücre tipine göre: Berrak Hücreli Karsinom, Papiller Karsinom, Kromofob renal Hücreli Karsinom ve Toplayıcı Duktus Karsinomu olarak dört tipe ayrılmaktadır. Kanserden ölümlerin %2-3'ünü oluşturarak 10.sırada yer alır. Renal hücreli karsinomlar tanı anında çoğunlukla metastatik veya invaziv durumdadır. Kemoterapi ve radyoterapi tedavisine dirençli olup günümüzde en iyi tedavi seçeneği nefrektomidir. Bu nedenle mevcut bilgilerışığında GATA-3, Maspin ve VEGF ekspresyonunun Renal hücreli karsinomlarda klinikopatolojik parametreler ile ilişkisini araştırdık. Medikal tedaviye dirençli Renal hücreli karsinomlarda yeni tedavi protokolleri geliştirilmesine katkı sağlamayı amaçladık. Çalışma grubumuz 2002-2015 yılları arasında Abant İzzet Baysal ÜniversitesiTıbbi Patoloji Anabilim Dalı tarafından böbrek karsinomu tanısı almış 61 olgudan oluşmaktadır. Bölümümüz arşivinden hastalara ait uygun bloklar çıkartılarak H&E ve immünohistokimyasal olarak GATA-3, Maspin ve VEGF çalışıldı. Çalışma sonucunda renal hücreli karsinomlarda GATA-3 ekspresyonu azalırken, Maspin ve VEGF ekspresyonunun arttığı görülmüştür. Bununla birlikte, bulgularımızı doğrulamak ve bu belirteçlerin Renal Hücreli Karsinom gelişimindeki rolünü belirlemek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç bulunmaktadır

Böbrek hastalıklarıBöbrek neoplazmlarıKarsinoma+3
Hüsna Özçelik
Bolu Abant Izzet Baysal University
2016
00