
21
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Matematikçi Mehmed İzzet'in hayatı ve bilimsel çalışmaları
Bu yüksek lisans tezi, hayatının elli yılından fazlasını Türkiye'de bilimin ve matematik eğitiminin gelişimine vakfetmiş olan Mehmed İzzet Özarun'un (1867-1940), bilimsel bir biyografisini kurmayı amaçlamaktadır. Çevresinde "riyâziyeci" olarak bilinen Mehmed İzzet'in adı, Osmanlı'nın son dönemi ile Cumhuriyet'in erken dönemlerini konu alan bilim tarihi araştırmalarında sıkça karşımıza çıkmaktadır. Buna rağmen yaşamı ve tüm eserleriyle birlikte, şimdiye dek derinlemesine bir incelemenin konusu olmamıştır. Mevcut araştırmaların sağladığı kısıtlı bilgiyi, Osmanlı arşiv belgeleri, dönemin gazeteleri, hayatı hakkındaki yazılar ve Mehmed İzzet'in kaleme aldığı yayınları inceleyerek genişlettik. Mehmed İzzet, eğitimini Dârüşşafaka'da tamamlamıştır. Ardından Mâbeyn-i Hümâyûn Cenâb-ı Mülûkâne Mütercimleri Dairesi'nde tercüman olarak çalışmaya başlamıştır. Bu dönemde, II. Abdülhamid için 37 roman ve seyahatname/gezi yazısı tercüme etmiştir. Daha sonra bir müddet Şirket-i Hayriye'de idareci olarak çalışmıştır. Onun matematikçi olarak tanınmasının sebebi ise uzun yıllar çeşitli okullarda matematik, mekanik ve astronomi dersleri vermiş olmasıdır. Çalıştığı okullar arasında, Dârüşşafaka, Mekteb-i Mülkiye-i Şâhâne, Dârülfünun gibi kurumlar vardır. Mehmed İzzet çoğunluğu matematik alanında olmak üzere, tekrar baskılarıyla beraber 146 civarında kitap ve ders kitabı yayınlamıştır. Aralarında Dârüşşafaka, Fenn, Mahfil, İkdam, Talebe Mecmuası gibi dergi ve gazetelerin olduğu çeşitli mecralarda 69 makale kaleme almıştır. Ayrıca, Dârüşşafaka dergisinin başyazarlığı görevinde bulunmuş ve Hasan Fehmi ile birlikte Talebe Mecmuası'nı yayınlamıştır. Tezimizde Mehmed İzzet'in hayatı ve yayınları ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir.
19. yüzyıl Osmanlıca süreli yayınlarında batılı bilim insanı biyografileri ve bilim insanı imgesi
Süreli yayınlar, 19. yüzyılda modern bilimi ve bilim insanını okuyucularına tanıtmak için yaygın olarak kullanılan araçlar olmuştur. Dönemin süreli yayınlarında, batılı bilim insanlarının yaşam öykülerine dair onlarca tercüme ya da derleme biyografi yer almaktadır. Batılı bilim insanlarının biyografilerini incelemek için yüzlerce mecmua arasından Afak, Çocuklara Rehber, Hâver, Malumat, Mecmua-i Edebiyye, Mektep, Mirat-ı Alem, Mirsad, Nâhid, Say, Servet-i Fünun ve Şafak'ı seçtik. Bu dergilerde Copernicus, Buffon, Galileo, Newton gibi ikonik bilim insanlarının yanı sıra, kısa bir süre önce vefat etmiş olan Pierre Curie ya da o dönem hala hayatta olan Berthollet gibi 19. yüzyıl figürlerinin hayatları da sunuluyordu. Bu tez, dönemin biyografilerinin bilim insanlarının basit bir fotoğrafını sunmadığını, onların idealize edilmiş versiyonlarını yansıttığını kabul etmektedir. Biyografi yazarları, bilim insanlarının hayatlarını, bireysel özelliklerini ve mesleki becerilerini, ahlaki veya sosyal kodlara atıfta bulunarak yorumlamışlardır. Ayrıca biyografi yazını bir tür olarak, 19. yüzyılda hem Batı'da hem de Osmanlı İmparatorluğu'nda kendine has üslup özelliklerine sahiptir. Bu çerçeveyi gözeterek tezimizde 1850-1908 yılları arasında Osmanlı süreli yayınlarında yer alan batılı bilim insanlarının biyografilerinden geniş bir örneklem seçerek inceledik. Amacımız, biyografiler aracılığıyla nasıl bir bilim insanı imgesinin ya da imgelerinin ortaya konduğunu anlamaktır. Anahtar Kelimeler: Biyografi, bilim insanı biyografisi, biyografi yazarları, biyografi yazını, Osmanlı'da bilim insanı biyografileri, Osmanlıca süreli yayınlar, Osmanlı İmparatorluğu, teracim-i ahval, tercüme-i hal, yaşam öyküsü
Cumhuriyetin ilk kırk yılında Türkiye'de tohum ıslah araştırmaları: Eskişehir Sazova Tohum Islah İstasyonu örneği
Bu doktora çalışması Türkiye'de 1923-1963 yılları arasındaki 40 yıllık süreçte tohum ıslah araştırmaları alanında yaşanan gelişmeleri Eskişehir Sazova Tohum Islah İstasyonu örneğinden yola çıkarak değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Söz konusu süreç, yeni bir ülke kurulurken, ekonomik anlamda onun en önemli taşıyıcı direklerinden olan tarımsal üretimin geliştirilmesi yönünde atılan adımların hız kazandığı bir zaman dilimidir. Ülkenin farklı coğrafyalarında, farklı bitki türleri üzerine çalışmalar yapan tohum ıslah istasyonlarının kuruluşu da bu adımların biridir. Bu istasyonlar, bölgesel veya ulusal çapta ekonomik kalkınmada fayda sağlayabilecek yeni çeşitlerin elde edilmesinde oynadıkları rolün yanı sıra geleneksel tarım yerine, bilimesl araştırmayı önde tutan, rasyonel yöntemlere ve yeni teknolojilere dayalı bir üretim anlayışının yerleştirilmesinde pay sahibi olmuşlardır. Türkiye'de kurulan ilk tohum ıslah araştırma merkezi olan Eskişehir Sazova Tohum Islah İstasyonu, öncelikle ülkenin en önemli tarımsal üretim maddesi olan hububat çeşitleri üzerine yaptığı araştırmalarla bu sürece katkı sunmuştur. Bununla birlikte bu istasyon, tarımsal araştırmanın farklı dönemlerin politik ve konjonktürel şartlarından nasıl etkilendiğini ve böylece yöntem ve amaçlarının nasıl bir değişime uğradığını göstermesi açısından da tipik bir örnek teşkil etmektedir. Tezimiz boyunca bu istasyondaki çalışmaların gelişimi incelenecek ve bunların Türkiye'de tarım politikaları ve daha özel olarak tarımsal araştırma alanında yaşananlarla olan ilişkisine değinilecektir. Böylece tohum ıslahının, kalkınmanın itici gücü olarak görülen modern tekniklerin ve pazara yönelik rasyonel üretim anlayışının tarım alanına yayılmasındaki etkileri anlaşılmaya çalışılacaktır.
Darüşşafaka'nın doğa tarihi koleksiyonunun bilim tarihi açısından değerlendirilmesi
Cemiyet-i Tedrisiye-i İslamiye tarafından, yoksul ve yetim çocukların eğitimine destek olmak amacıyla kurulan ve 1873 yılında öğretime başlayan Darüşşafaka, fen bilimleri eğitimine özel önem vermesi sebebiyle, 19. yüzyıl Türkiyesi'nin önde gelen öğretim kurumlarından biri olmuştur. 1880'lerde kurulmuş olan doğa tarihi müzesi içindeki koleksiyon, Darüşşafaka'nın fen bilimleri eğitimine verdiği önemin bir göstergesidir. Kaynaklarda adı 'Tarih-i Tabii Müzesi' olarak geçen bu koleksiyon, zooloji, botanik, mineraloji ve jeoloji derslerini desteklemek amacıyla okul hocalarından Miralay Dr. Hüseyin Remzi Bey'in (1839-1896) öncülüğünde oluşturulmuştur. Koleksiyondan günümüze gelen örnekler, hâlen Darüşşafaka Eğitim Kurumları'nın İstanbul'daki Maslak Kampüsü'nde bulunan müzede sergilenmektedir. Koleksiyonda çok sayıda mineral, fosil, memeli iskeleti, kimyasal sıvı içinde saklanan hayvan örnekleri ve samanla doldurulmuş kuş ve memeli hayvanlar bulunmaktadır. Bu tezin amacı, Darüşşafaka Müzesi'nde korunan doğa tarihi koleksiyonunu bilim tarihi açısından değerlendirmek, 19. yüzyılda, eğitimde modernleşme akımı çerçevesinde açılan Türk eğitim kurumlarında doğa tarihi koleksiyonlarının bulunduğunu ortaya koymak ve bu koleksiyonun eğitime katkısını belirlemektir. Bu doğrultuda, malzemenin önce bir envanteri çıkarılmış, koleksiyonun nasıl, ne zaman ve kimler tarafından oluşturulduğu belirlenmiş ve söz konusu malzeme incelenerek bu az bilinen koleksiyonun doğa bilimleri eğitimindeki yeri ortaya konmuştur. Bu tez ayrıca, Avrupa'da 16. yüzyılda ilk örnekleri görülen doğa tarihi koleksiyonlarının 19. yüzyılda modernleşme çabaları çerçevesinde Osmanlı eğitim kurumlarına girişini, Darüşşafaka örneği ile göstermektedir.
İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeofizik Enstitüsü'nün kuruluşu ve Türkiye'de jeofizik bilim dalının gelişmesine katkısı (1926-1977)
Bilim tarihinde, birçok bilim dalında modernleşme ve uzmanlaşmanın, literatürde Bilim Devrimi denilen dönem sonrasında başladığı bilinmektedir. Bu bilim dallarından birisi de jeofiziktir. Ancak jeofizik, Yerküre ile ilgilenen jeoloji gibi diğer bilim dallarına göre gelişimini daha geç tamamlamıştır. On dokuzuncu yüzyıl sonu ile birlikte modern jeofizik ortaya çıkmıştır. Yirminci yüzyıl ise hem teorik hem de uygulama anlamında jeofiziğin büyük bir gelişim gösterdiği yüzyıl olarak kayda geçmiştir. Aynı zamanda on dokuzuncu yüzyılın başlangıcından itibaren Avrupa'da ilk Jeofizik Enstitüleri ortaya çıkmıştır. Türkiye'ye bakıldığında ise jeofizik ilk olarak kamu kurumları tarafından uygulanmaya başlanmıştır. Darülfünûn'da ilk defa bir üniversite çatısı altında Jeofizik dersleri eğitim programına dahil edilmiştir. Araştırmanın kurumsallaşması ise İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi'nin 1948 yılından itibaren bir Jeofizik Enstitüsü kurmaya karar vermesi ile görülür. Tezimizde Jeofizik konusunda Türkiye'de bir üniversite çatısı altında eğitim ve araştırma yapmak için neden müstakil olarak bir enstitünün kurulduğunun gerekçesine yanıt aranmak istenmiştir. Bu çerçevede, Jeofizik Enstitüsü'nün kuruluşunun altında yatan nedenler, enstitünün teşekkülü neticesinde ne gibi amaçlara ulaşılmak istendiği, işlevi ve faaliyet alanlarının neler olduğu, enstitü mezunlarının çalışma sahaları, enstitüde yetiştirilen öğrenciler tarafından yapılan lisansüstü çalışmalar ile İstanbul Üniversitesi'nde jeofizik alanına yapılmış katkılar belirlenmeye çalışılmıştır. Ayrıca Jeofizik Enstitüsü'nde görev alan yerli ve yabancı direktörler ve öğretim üyeleri ile yurtdışından davet edilen uzmanların yaşam öyküleri, faaliyet alanlarının hangi konular üzerine yoğunlaştığı, enstitüde verilen dersler, enstitüye satın alınan kitaplar, mecmualar ve aletler konu edilmiştir.
Osmanlı astronomisinde tutulma hesapları ve gözlem (1800-1922)
19.yüzyıldan itibaren tutulmalar konusundaki çalışmalar, bu dönemde bilim alanında gerçekleşen gelişmelerin de etkisiyle, farklı bir boyut kazanmıştır. Bu dönemdeki gelişmelere örnek olarak 1836 yılında gerçekleşen halkalı Güneş tutulması sırasında İngiliz amatör astronom Francis Baily'nin Ay yüzeyindeki düzensizlikleri gözlemlemesi verilebilir. 1842 yılından itibaren, spektroskopların kullanımıyla helyum emisyonu ortaya konmuştur. İlk başarılı tam tutulma fotoğrafı 1851 Temmuz'unda Königsberg'te Johann Julius Friedrich Berkowski tarafından çekilmiştir. Bu fotoğraf, Güneş'in üst atmosfer katmanlarının da ilk kez fotoğrafik olarak kaydedilmesi nedeniyle Güneş fiziği tarihinde önemli bir yere sahip olmuştur. 1868 yılında gerçekleşen tam Güneş tutulmasını Hindistan'da spektroskopuyla gözlemleyen Fransız astronom Pierre Janssen, Güneş spektrumunda yeni ve bilinmeyen bir element olan helyum emisyon çizgisini keşfetmiştir. 1869 yılında alınan koronal tutulma spektrumları sayesinde 'koronyum' adı verilen gizemli yeşil ve sarı spektral çizgiler ortaya konmuştur. Bu gelişmelerden yola çıkarak tezimizin amacı, 1800-1922 yılları arasında Ay ve Güneş tutulmalarının Osmanlı astronomisindeki yerinin incelenmesidir. Bu amaç doğrultusunda öncelikle 1800-1922 yılları arasında meydana gelen ve Osmanlı coğrafyasından gözlenebilen tutulmaların tarihleri NASA'nın beş bin yıllık tutulma kataloğundan tespit edilmiştir. Bu tarihler, Ay ve Güneş tutulmalarıyla ilgili bilgi içeren zîc, takvîm-i sâl, ahkâm-ı tâli'-i sâl ve sâlname gibi birincil kaynaklardan kontrol edilmiş, araştırmamızın kapsamına uygun olanlar incelenmiştir. Ayrıca 1800-1922 yılları arasında tutulmalar vasıtasıyla astronomi alanına yapılan yeni katkıları görmek için Avrupa kaynaklarından çevirilen ders kitapları incenmiştir. Osmanlı'da yayınlanan gazetelerin incelenmesi, tutulmaların Osmanlı toplumu üzerindeki etkilerini ortaya koymamıza yardımcı olmuştur.
Aristoteles'e atfedilen Kitâbü'n-Nebât'ın Şamlı Nikolaos yorumu
Aristoteles'e atfedilen Kitâbu'n-Nebât, İslam bilim tarihinde doğrudan botanik üzerine ortaya koyulmuş ilk ve temel eserdir. Bununla birlikte, günümüze yalnız 10. yüzyıl başlarında yapılmış Arapça çevirisiyle ulaşan bu eserin Aristoteles'e aidiyeti konusunda şüpheler vardır. Fakat kitap, İslam bilim tarihi üzerindeki etkisinin yanı sıra, konusunun önemi ve ele alınma şekli nedeniyle Ortaçağ Avrupa'sında Latince ve İbraniceye de çevrilmiştir. Diğer taraftan çeşitli ipuçları, bu eserin Avrupa'da İslam dünyasından daha etkili olduğunu göstermektedir. Kitâbu'n-Nebât, kısalığına rağmen, Peripatetiklerin doğa bilimleri ile ilgili yaptıkları çalışmalar arasında botaniğin yeri açısından oldukça önemli bir metindir. Zira Aristoteles'in bitkiler hakkında yazan öğrencisi Theophrastos tarafından değinilmeyen birçok noktayı ele almakta ve böylece Peripatetik botanik hakkındaki bilgilerimizi daha geniş bir çerçeve içinde tamamlamamızı sağlamaktadır. İki bölümden oluşan eser, ilk olarak bitkiler hakkında Aristoteles'ten önce bilinenleri ele alır. Ardından bitkiler, Aristoteles felsefesi doğrultusunda ve başka yerlerde görmemizin mümkün olmayacağı şekilde söz konusu edilir. Bu tezdeki öncelikli amacımız, henüz Türkçeye çevrilmemiş olan eseri dilimize kazandırmaktır. Bunun ardından, eserin bilim tarihindeki yerini ve önemini göstermenin yanı sıra, antik ve İslami kaynaklar ışığında yorumlamayı da hedefledik. Çalışmamız sonucunda ortaya çıkan çeviri ve yorum bütününün ülkemizdeki Antikçağ, İslami dönem ve Ortaçağ Avrupası botanik tarihi çalışmaları açısından önemli bir boşluğu dolduracağına inanıyoruz.
Osmanlı'dan Cumhuriyet Türkiyesi'ne bilim insanı kimliğinin değişimi: (1839-1946)
Toplumların bilimsel seviyelerini anlamak için öncelikle o toplumun bilime ve bilim insanına olan bakışını analiz etmek gerekir. Bilim insanlarının faaliyetleri toplumun bilgi seviyesine hem katkı sağlar hem de yön verir. Bundan dolayı bilimsel faaliyetleri destekleyen faktörlerin ve bunların da bilim insanı ile karşılıklı olan etkileşimlerinin bilinmesi gerekir. Tezimiz, Osmanlı Devleti'nin Tanzimat Dönemi'nden Türkiye Cumhuriyeti'ne kadar olan dönemde bilim insanı kimliğinin değişimi ve bu kimliğin meslek olarak icra edilmesine kadar geçen süreci incelemeye çalışmaktadır. Bu değişimi etraflıca ele alabilmek için bilimin, bilimde meslekleşmenin, modern bilimlerin Türkiye'ye giriş yollarının, bilim insanına giden yolda kişilere atfedilen sosyal tabakalardaki sıfatların, kişilerin yararlandıkları kaynakların ve yapılan bilimsel faaliyetlerin ele alınması gerekmektedir. 19. yüzyıl hem dünya hem de Osmanlı Devleti için önemli değişimlerin ve gelişimlerin meydana geldiği bir dönemdir. Hemen hemen her alanda olduğu gibi bilim alanındaki gelişmelerden de uzak kalmayan Osmanlı Devleti'nde kuruluşundan beri bilimsel bilgiye sahip olan ya da bilimi icra eden insanların misyonları değişiklik göstermiştir. Sosyolojik olarak da bir öneme sahip olan bilim ve bilim insanı kavramları toplumun bilime olan bakış açısını göstermek için yardımcı bir inceleme alanıdır. Bu çerçevede tezimizde bilimin öznesi olan bilim insanı misyonunun bir toplumdaki değişimini ve meslekleşmeye giden süreçte bilim insanını besleyen unsurları ele almaya çalıştık. Osmanlı Devleti'nden Cumhuriyet'in ilk yıllarına kadar geçen süreçte modern bilime ve modern bilim insanı kimliğine temel oluşturacak çeşitli isimler, kurumlar, fikirler, söylemler, yorumlar, fikir toplulukları vb. faktörlerden ön plana çıkanları inceleyerek düşüncemizi destekleyen bileşenleri aktarmaya çalıştık.
Türkiye'de Cumhuriyet döneminde doğa bilimleri ve uygulanışı (1923-1946)
Bu tez, 1923-1946 yılları arasında Türkiye'de botanik, zooloji ve jeoloji bilim dallarını kapsayan doğa bilimleri anlayışının ve uygulanış alanlarının nasıl ve hangi amaçlar doğrultusunda şekillendiğini ortaya koymayı amaçlamaktadır. 1923 yılı, yeni bir yönetim anlayışı olan Cumhuriyetin ilan edildiği tarih olmakla birlikte bu tarihten itibaren yeni rejim siyasi, sosyal, ekonomik vb. alanda köklü değişimlere ihtiyaç duymuştur. Bu ihtiyaçların giderilmesinde ise doğa bir kaynak, bilim, özellikle de doğa bilimleri bir araç olarak kullanılmıştır. Çağa ayak uydurabilmek ve gelecek nesilleri çağdaş dünyanın gereklerine uygun yetiştirebilmek amacı ile eğitimin ileri düzeye getirilmesinin yanı sıra yeni bir kültür ortamı da yaratılmak istenmiştir. Yeni devlet anlayışının getirdiği ihtiyaçları karşılayacak çağdaş bir bilim hayatı oluşturma hedefi de bu değişim hareketiyle beraber gelişim göstermiştir. Bu tez çalışmasında, Cumhuriyetle birlikte ortaya çıkan değişim hareketi sonucunda meydana gelen gelişmelerin doğa bilimleri açısından nasıl şekillendiği ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bunun için ilk, orta ve yüksek öğretim kurumlarının ders içerikleri, enstitülerde yapılan araştırma ve yayınlar ile bunların iktisadi ve sosyal hayata yansımaları incelenmiştir. Bunlara ek olarak halka yönelik hazırlanan popüler bilim dergileri de araştırma kapsamında değerlendirilmiştir. Yüksek öğretim kurumları için dönüm noktası niteliğinde olan doktora yapma şartının getirildiği 1946 yılı ile tez çalışması sonlandırılmıştır. Çalışmamız sonunda ortaya çıkan verilerin, Cumhuriyetin ilk yıllarında doğa bilimleri ve uygulanışı konusunda yapılan bilim ve eğitim tarihi çalışmalarına katkı sağlayacağına inanıyoruz.
İbn Sînâ'nın Kitâbü'l-Hayevân dokuzuncu makalesi'nin felsefi-bilimsel analizi
Aristoteles, canlı varlıkları felsefi araştırmanın nesnesi haline getirerek, canlılar üzerinde sistematik çalışmalarıyla biyoloji bilimini teorik ve pratik düzeyde başlatmıştır. Aristoteles'in canlılar üzerine yaptığı Canlılar Üzerine Araştırmalar, Canlıların Parçaları Üzerine ve Canlıların Oluşumu Üzerine adlı eserleri Arapçaya tek bir kitap halinde Kitâbü'l-Hayevân başlığı altında çevrilmiş ve böylece Aristoteles'in biyoloji düşünceleri İslam felsefe geleneğinde dolaşıma girmiştir. İbn Sînâ, Kitâbü'ş-Şifâ'nın et-Tabîʻiyyât bölümünün sekizinci fennini Aristoteles Kitâbü'l-Hayevân'ına bir nevi şerh olarak kaleme almıştır. On dokuz makaleden oluşan Hayevân'ın 15-19 makaleleri Aristoteles'in Canlıların Oluşumu Üzerine'ye denk gelir. Fakat tematik olarak incelendiğinde 9. makale de 15-19'un bir parçası olarak değerlendirilebilir. Bu çalışmanın merkezinde dokuzuncu makale yer almakta ve İbn Sînâ'nın üreme ve embriyo oluşumu hakkındaki görüşlerini barındırmaktadır. Bu bağlamda dokuzuncu makaledeki erkek ve dişinin doğası, üremedeki kadın ve erkek katkıları, embriyonun gelişim süreci gibi temalar Aristoteles ile karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Tez bağlamında İbn Sînâ'nın Hayevân'ının dokuzuncu makalesinin ilk üç faslı 1970 Medkûr neşri esas alınarak Türkçeye çevrilmiş ilaveten metni anlamaya yardımcı sözlükler de eklenmiştir.
Bilginin dolaşımında merak odalarının etkisi
Bu tezin amacı, 16. ve 17. yüzyıllarda Avrupa'da belirginleşen ve sistematik biçim kazanan merak odalarının, bilginin dolaşımı sürecindeki rolünü incelemektir. Merak odaları, yalnızca doğal ve yapay nesnelerin sergilendiği özel koleksiyon alanları olarak değil, aynı zamanda bilgi üretimi, sınıflandırması ve aktarımı açısından da müzelerin erken dönem uygulamalarından biri olarak ele alınmıştır. Çalışmada merak odalarının tarihsel gelişimi, yapısal özellikleri ve sınıflandırma biçimleri incelenmiş; koleksiyonculuk pratiğinin kültürel, epistemolojik ve temsil odaklı yönleri analiz edilmiştir. Avrupa'daki örneklerin yanı sıra Osmanlı coğrafyasındaki yansımalar da değerlendirilmiştir. Tezin temel amacı, merak odalarının estetik ya da gösteriş amaçlı yapılar olmasının ötesinde, bilginin sosyal ve mekansal dolaşımını mümkün kılan maddi kültür nesneleri ve ağları olarak işlev gördüğünü ortaya koymaktır. Nitel araştırma yöntemine dayanan bu çalışmada, tarihsel bağlamlı metin analizi tekniği kullanılmış; birincil ve ikincil kaynaklar üzerinden karşılaştırmalı bir çözümleme yapılmıştır. Sonuç olarak, merak odalarının bilimsel düşüncenin kurumsallaşmasında ve modern müzeciliğin ortaya çıkışında geçiş alanı işlevi gördüğü sonucuna ulaşılmıştır.
Biruni'nin Gezegenler Teorisi
Bu tezin amacı 11. yüzyıl İslam Dünyasının en önemli matematik ve astronomi bilginlerinden olan Ebû'r-Reyhân Muhammed bin Ahmed el-Bîrûnî'nin gezegenler teorisini açıklamaktır. Bunun için Bîrûnî'nin Kânûnü'l Mesûdî fi'l İlmü'l Hey'e ve'l Nücûm eserindeki ilgili bölümler Türkçeye çevrilip yorumlanmıştır. Bîrûnî'nin bu eserinin yanı sıra Tefhîm li'l Evâili'l fi's Sınâti'l Tencîm kitabındaki temel astronomi kavramlarını anlattığı bölümlerin de Türkçe çevirisi teze eklenmiştir. Bîrûnî gezegenler teorisi konusunda Batlamyus astronomisini temel aldığı için tezin giriş bölümünde Batlamyus astronomisinin esasları anlatılmıştır. Bu yapılırken Batlamyus'un el-Mecistî ve Kitâbü'l İktisâs/Kitâbül Menşûrat'taki (Planetary Hypotheses) kuramları açıklanmıştır. Yukarıda söz edilen çeviri metinlerin yorum kısmında Bîrûnî'nin Batlamyus'a katıldığı ve ayrıldığı konular belirtilmiştir ayrıca yaptığı yorum ve yeniliklerin üzerinde durulmuştur. Çalışmada Bîrûnî'nin 11. yüzyıldaki Batlamyus eleştirilerine katkıları da sorgulanmıştır. Tezin ekler bölümüne Kânûnü'l Mesûdî'den çevrilen kısmın Arapça tahkikli metni de eklenmiştir. Bu metin ulaşılan yazma nüshaların arasından seçilen Veliyüddin Efendi 2277, Berlin 1613, Londra 1997, Kandilli 364 yazma nüshaları ve Haydarabad (1954-1955) basılı metni kullanılarak hazırlanmıştır.
Memlûk furûsiyye sanatındaki harb aletlerinde neft ve barut uygulamaları
Bu tez, Memlûk Devleti dönemine ait furûsiyye literatüründe yer alan yanıcı ve yakıcı aletlerin teknik yapılarını ve kullanım alanlarını incelemektedir. İncelenen bu araçlar, neft, barut ve çeşitli yağların belirli oranlarda karıştırılmasıyla elde edilen bileşiklerden üretilip, savaş teknolojisinin bir parçası olarak özellikle askerî çatışmalarda kullanılmışlardır. Savaşlarda kullanılan teknolojik aletler, savaşların seyrini ve sonuçlarını doğrudan etkilemekte, yeni icat edilen her silah, savaş stratejilerinde önemli değişikliklere yol açmaktadır. Ateşin savaş alanında kullanımı hem psikolojik korku yaratması hem de yıkıcı gücü nedeniyle tercih edilmiştir. Bu bağlamda neft ve barut gibi malzemeler, savaşların gidişatını değiştiren temel unsurlar olarak öne çıkmaktadır. Memlûk Devleti zamanında telif edilen furûsiyye eserleri yanıcı ve yakıcı aletlerden bahsetmektedir. Furûsiyye eserlerinin yazımına özellikle Abbâsîler zamanında ciddi anlamda başlanılmış ve en yoğun olarak ise Haçlı ve Moğol saldırıları sonrası telif edilmiştir. Bu eserlerde askerî binicilik yanında kara ve deniz savaşlarında kullanılan ve oldukça etkili olan yanıcı ve yakıcı aletlerden bahsedilmektedir. Barut, neft, zamk, reçine gibi maddeler hazırlanarak elde edilen silahları nasıl hazırlanacağı dönemin askerî uzmanlarınca yazıya geçirilmiştir. Hasan er-Rammâh, Muhammed bin Menglî, Erenbuğa ez-Zerdkâş, bu yüzyıllarda önde gelen askeri uzmanlardı. Barut ve neft kullanılarak hazırlanan oklar, mızraklar, torpidolar, ḳıdr adı verilen kaplar,yangın çıkaran şişeler, debbûslar hazırlanan aletlerin bazılarıdır. Bu aletlerin kullanımı ile ilgili tarihi kayıtlar, şiirler ve arkeolojik kanıtlar bulunmaktadır. Elinizdeki çalışma, bu bilgilerden yola çıkarak Memlûk döneminde savaş teknolojisinin gelişiminde yanıcı ve yakıcı aletlerin işlevini ortaya koymayı, furûsiyye literatürünün askerî bilgi aktarımı açısından taşıdığı önemi açığa çıkarmayı amaçlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Memlûkler, Furûsiyye, Barut, Neft
Çağdaş bilim tarihi yazımında okült bilimlerin yeri: Taşköprülüzâde örneği üzerinden tenkit ve teklif
Batı bilim tarihi literatüründe "proto-bilim" veya "sahte bilim" olarak da tanımlanabilen okült bilimler, İslam bilim tarihi anlatılarında önemli ölçüde ihmal edilmiştir. David Pingree, E. S. Kennedy, A. I. Sabra, George Saliba ve Jamil Ragep gibi önde gelen isimlerin okült bilimlere yönelik ilgisizliği, tarihsel bağlamdan uzak ve sansürlü bir İslam bilim tarihi yazımı ortaya çıkarmıştır. Yazma eser kütüphanelerinde bulunan, ancak çoğunlukla yanlış kataloglanan okült literatürün, uzman tarihçiler tarafından yeniden incelenmesi gerekliliği açıktır. Wouter Hanegraaff'a göre, okült bilimlere yönelik akademik ilgisizlik, bu alanı ciddi bir tartışmaya değer görmeyen ve onu "reddedilmiş bilgi" olarak dışlayan yaklaşımların sonucudur. Bu tezde okült bilimlerin marjinalleşmesine sebep olan düşünsel yargılar sorgulanmaktadır: Bu bilimlerin sahte din veya bilim öncesi faaliyetler olarak algılanması, Batı akademisinde hâkim olan anti-düalist paradigmaya dayanmaktadır. Matthew Melvin-Koushki'nin işaret ettiği üzere, bu paradigmanın etkisi, İslam bilim tarihi çalışmalarında hâlen sürmektedir. Bu bağlamda, tezde üç temel soru ele alınmaktadır: Okült bilimlerin tanımı nedir? Okült bilimlerin din ve modern bilim karşısındaki konumu nedir? Bilim tarihi disiplininde okült bilimlerin yeri nasıl meşrulaştırılabilir? Tezin ilk bölümü bu soruları Wouter Hanegraaff'ın kavramsal çerçevesi ve Caner Dagli'nin anti-düalizm kavramı ışığında tartışmaktadır. İkinci bölümde ise Melvin-Koushki'nin tanımı üzerinden okült bilimler, felsefi ve tarihî bağlamlarda yeniden konumlandırılmaktadır. Son bölümde, Taşköprülüzâde Ahmed'in kapsamlı bilimler tasnifi eseri esas alınarak İslam bilim tarihinde okült bilimlerin nasıl yer aldığı gösterilmektedir.
Arapça canlı bilimlerinin Latince alımlanışı Aristoteles'in Kitâbü'l-Hayevân'ının Mıchael Scotus tarafından çevrilen Lıbrı de anımalıbus I. kitabının çevirisi ve analizi
Bu tez, Aristoteles'in canlı bilimlerine dair başlıca eserlerinin Arapça çevirisi ve derlemesi olan Kitâbü'l-Hayevân'ın ilk Latince çevirisini yapan Michael Scotus'un Libri de animalibus başlıklı metninin I. kitabını merkeze alarak, metnin içerik analizini sunmakta ve Arapça-Latince çeviri geleneği bağlamında bilimsel aktarım sürecini incelemektedir. Çalışmanın amacı, Aristoteles'in farklı bir dil ve gelenekte Kitâbü'l-Hayevân olarak yeniden hayat bulan mirasının Geç Dönem Orta Çağ Avrupa'sında nasıl yeniden üretildiğini ortaya koymaktır. Bu bağlamda, hem Arapçadan Latinceye çeviri pratiğinin filolojik ve terminolojik sorunları hem de I. kitabın ana meseleleri ele alınmaktadır. Tez üç bölümden oluşmaktadır: (1) Aristotelesçi canlı bilimlerinin oluşumu ve Antik Çağ'da, İslam dünyasında ve Latin Batı'da alımlanışı; (2) Michael Scotus'un yaşamı, çalışmaları ve Libri de animalibus'un bilim tarihindeki konumu; (3) Libri de animalibus'un I. kitabının analizi ve Arapça-Latince gelenek içindeki konumlanışı incelenmektedir. Ek olarak Libri de animalibus'un I. kitabının Latince metni, Türkçe çevirisi ve Aristoteles'in Kitâbü'l-Hayevân'ının I. makalesinin Arapça metni verilmiştir. İlaveten felsefi-bilimsel terimler-kavramlar, canlı adları, anatomik terimler sözlükleri yer almaktadır. Tezin temel iddiası, Aristoteles'in Kitâbü'l-Hayevân'ının Scotus tarafından Arapçadan Latinceye yapılan çevirisinin Latin Batı Avrupa'da canlı bilimlerinin temelini oluşturduğunu göstermektedir. Böylece, Scotus'un hem dilsel hem de entelektüel bir aktarım örneği sunarak Erken Modern Dönem'de canlı bilimleri sahasının şekillenmesinde oynadığı rol açıklanmaktadır.
Adnan Adıvar'ın bilim tarihi yazıcılığı: Bilim ve kültür ilişkisi
Bu çalışma, modern Türkiye'nin kurucu isimlerinden Adnan Adıvar'ın bilim tarihi yazıcılığını, özellikle bilim ve kültür arasındaki ilişkiyi nasıl kavradığı bağlamında incelemektedir. Araştırmanın temel sorunsalı, Adıvar'ın bilimsel düşünceyi hem evrensel bir insani faaliyet hem de medeniyetin temel bir unsuru olarak nasıl konumlandırdığını ve bu yaklaşımının onun entelektüel faaliyetine nasıl yansıdığını analiz etmektir. Bu bağlamda bilim tarihi disiplininin dünyada ve Türkiye'deki kurumsallaşma süreci ele alınmış, Adıvar'ın bu süreçteki yeri tartışılmıştır. "Yeni Hümanizm" ve "Bilgi Cumhuriyeti" yaklaşımları çerçevesinde bilimin kültür ile ilişkisine dair görüşleri değerlendirilmiş, ideal bilim insanı tipine ilişkin yaklaşımı gösterilmiştir. Çalışmada, Adıvar'ın Tarih Boyunca İlim ve Din, Osmanlı Türklerinde İlim gibi temel eserleri ile gazete makaleleri birincil kaynak olarak kullanılmıştır. Bu kaynaklar, nitel araştırma yöntemlerinden olan metin analizi yöntemiyle incelenmiştir. Adıvar'ın düşünsel çerçevesini ve uluslararası bilim tarihi camiası içindeki yerini belirlemek amacıyla George Sarton, Bertrand Russell ve Alfred North Whitehead gibi etkilendiği veya diyalog halinde olduğu düşünülen düşünürlerin görüşleri ile kendi metinleri karşılaştırılmıştır. Ayrıca, Aydın Sayılı gibi Türkiye'deki diğer önemli bilim tarihçilerinin yaklaşımlarıyla yapılan mukayeselerle Adıvar'ın özgünlüğü ortaya konulmaya çalışılmıştır. Sonuç olarak, Adıvar'ın bilim anlayışı dolayısıyla tarihçiliği, bilimsel bilgiyle kültürel kimlik arasında köprü kurmayı amaçlayan eleştirel bir tutuma sahiptir. Bu bilim tarihçiliği kamusal sorumlulukla şekillenmiş kültürel bir projedir. Adıvar bu bakımdan Türk düşünce tarihinde kurucu bir rol üstlenmektedir.
Hasan er-Rammâḥ'ın Kitâb el-Furûsiyye ve'l Menâsib el-Ḥarbiyye adlı eseri
İnsanoğlu kendisini, tarihinin ilk dönemlerinden itibaren güvenlik kaygısıyla savunma, gerektiğinde saldırı için çeşitli silahları edinme ve bunları geliştirme zorunda hissetmiştir. Klasik el aletleriyle başlayan savunma çabası, zamanla at ve insanla atın buluştuğu binicilik sayesinde farklı bir boyut kazandı. Diğer taraftan maddenin dört ana unsurundan biri olan ateş gücü de savaşlarda kullanılmaya başlandı. Müslümanların tarih sahnesine çıkmasıyla binicilik, içinde etik kuralları da barındıran eğitim programı ve kullanılan alet çeşidiyle bir ilim ve sanat dalı haline gelmeye ve furûsiyye adıyla kurumsallaşmaya başlarken özellikle erken Memlûk döneminde ateşli silahlarında yaygın kullanılması dikkat çekicidir. Ordu taliminde furûsiyyenin başlıca disiplin olmasının yanında, ateşli silahlar tekniğinin kullanımı bağlamında genel olarak Memlûk dönemi, özel olarak da 13.yüzyıl Memlûklu harp sanatı ustası Hasan er-Rammâḥ'ın (ö.1294?) ve kendisine atfedilen Kitâb el-Furûsiyye ve'l Menâsib el-Ḥarbiyye adlı eseri ayrı bir ilgiyi hak etmektedir. Furusiyye eserlerinde ateşli ve mekanik sistemli silahlardan genellikle bahsedilmemesine rağmen adı geçen eser, içinde hem furûsiyye hem de ateşli ve mekanik silahlar hakkında bilgilerin bulunmasıyla bir istisna oluşturur.
Hiyel ilmi ve enmûzec türü ilimler tasnifi eserlerinde mekanik bilimin konumu
Teknolojinin gelişimiyle gündelik hayatımızın bir parçası haline gelen âlet ve makinelerin geçmiş zamanlardan bugüne nasıl geliştiğini ve icatların kimler tarafından ne şekilde gerçekleştirildiğinin izini sürebileceğimiz ilim dalı olan "hiyel"in (mekanik bilim/teknoloji) bilim tarihinde özel bir konumu bulunmaktadır. Tezimin konusu "Hiyel İlmi ve Enmûzec Türü İlimler Tasnifi Eserlerinde Mekanik Bilimin Konumu"dur. Bu çalışmadaki amacımız tarihsel süreç içerisinde kaleme alınan lügat ve sözlüklerde bir kavram olarak hiyelin anlamını/anlamlarını tespit etmek, klasik ilimler tasnifi eserlerinde müelliflerin taksim ettiği bilim disiplinlerinin içerisinde hiyel ilmini nerede ve nasıl konumlandırdıklarını belirlemek, özellikle enmûzec türü ilimler tasnifi eserlerinde yer alan ilim dalları arasında hiyel ilmini ve mekanik bilime dair disiplinleri keşfetmektir. Hiyel ilmi üzerine çalışan müelliflerin eserlerini, öne çıkan mekanizmaların gelecek eserlere sağladığı faydayı, icatların medeniyetler arasında gelişerek nasıl bir yol izlediği misaller ile birlikte sunarak, günümüzdeki teknolojinin tarihsel bağlamını ortaya çıkarmak öncü çalışmaların bugüne ve geleceğe etkilerini ve izlerini yorumlamaktır. Mekanizmaların, âletlerin ve disiplinlerin kavramsal bütünlük açısından ayrı ayrı ele alınışı "hiyel" ilminin bir gelenek halinde sürdürülüp, sürdürülmediğine dair de bilgi edinilmesine yol açacağı görüşündeyiz. Bu çalışma neticesinde hiyel ilminin tarihteki gelişim ve dönüşümü, günümüze tesiriyle birlikte bilimsel açıdan sistemsel bir şekilde ortaya konulmuştur.
Bostanîzâde Mehmet Tahir Paşa'nın Usûl-i Cebr adlı eseri
Tezimizin konusu, 19. Yüzyılda Osmanlıda yaşamış matematikçilerden Bostanîzâde Mehmet Tahir Paşa tarafından kaleme alınan Usûl-i Cebr isimli matematik eserinin transliterasyonu, sadeleştirilmesi ve içerik incelemesini kapsamaktadır. "Usûl-i Cebr" cebir ilminin dayandığı prensipleri ve öğretilme yöntemleri anlamına gelmektedir. Askeri okullarda ders kitabı olarak okutulmuş Usûl-i Cebr, bu açıdan hem cebir ilminin prensiplerini hem de öğretim yöntemlerini bir arada sunmaktadır. Girişte klasik dönemde Osmanlının tevarüs ettiği bilim hayatı ve cebir bilimine ilişkin eserlere kısaca göz attıkktan sonra özellikle Semerkant ekolünden yetişen alimlerin eserlerinin Osmanlı cebir eğitimindeki gelişmelere ve Osmanlı cebir geleneğinin oluşmasına değinilecektir. Klasik Osmanlı döneminde telif edilen hesap kitaplarındaki cebir bölümlerine ilişkin bibliyografik veriler yanında klasik dönemden modern döneme geçiş sırasında klasik tarzda yazılmış hangi eserlerin kullanıldığına başlıklar altında temas edilmiştir. Osmanlı eğitim ve bilim hayatındaki değişmelere kısaca temas edildikten sonra asıl olarak 1834'te kurulan Mekteb-i Harbiye'de cebir eğitiminde, Bostanizâde Mehmet Tahir Paşa'nin Usûl-i Cebr kitabının yerine dikkat çekilmiştir. Bu bölümde aynı zamanda 1834'te kurulan Mekteb-i Harbiye'de matematiğin ana dallarından biri olan cebir eğitiminin kapsamı, mahiyeti ve önemi incelenmiş ve cebir eğitiminin modern eğitimdeki yeri usulleri üzerinde durulmuştur. Birinci Bölümde, Usûl-i Cebr müellifi Bostanîzâde Mehmet Tahir Paşa'nın hayatı, eğitimi, kariyeri ve diğer çalışmaları ayrı ayrı başlıklar halinde ele alınmıştır. Sultan II. Mahmud döneminde (1808-1839) ilk defa yurt dışına gönderilen öğrencilerden biri de Mehmet Tahir olmuştur. İngiltere'de –muhtemelen Cambridge'de– eğitim gören Mehmed Tahir, yurda döndükten sonra uzun yıllar Harbiye Mektebi'nde hocalık ve ders nazırlığı yapmıştır. Mehmed Tahir Paşa eğitimde eksikliğini hissettiği 'cebir' konusunda tercüme değil doğrudan bir eser telif etmeyi tercih etmiştir. Tahir Paşa'nın yetiştirdiği talebeler arasında Lineer El-Cebra adlı eserin yazarı Vidinli Hüseyin Tevfik Paşa da bulunmaktadır. Vidinli Tevfik Paşa, hocasının Usûl-i Cebr adlı kitabına yapmış olduğu zeyl sebebiyle onun bu çalışmasına da kısmen değinmek zorunda kaldık. Tezimizin ana gövdesini Usûl-i Cebr'in transliterasyonu oluşturmaktadır. Tabii olarak sadeleştirme öncesinde eserin -alıştırmalar kısmı hariç- transliterasyonu yapılmış ve bu tezin üçüncü bölümüne konmuştur. Bu yoğun emek ve hassasiyet isteyen çalışma sonrasında ancak bir matematiksel değerlendirme imkânı doğmuştur. Usûl-i Cebr; cebirin temel kavramlarını ve problemlerini ele alan bir kitap olup öncelikle dönemin matematik eğitimi ve araştırmalarında cebirin önemini vurgulamaktadır, oldukça da kapsamlıdır. Eser, mukaddime ve 37 konu başlığı altında toplam 186 maddeden oluşmaktadır. Mukaddimede müellif klasik dönem Osmanlı bilim literatürü dibacelerinde yer alan hamdele, salvele ve dualardan sonra eseri yazma sebebini şu şekilde açıklamaktadır. Mekteb-i Harbiye-i Şahane ilm-i cebr ve'l-mukabele dersi hocalığına tayin olduğumda talebeler için yabancı dillerden tercüme yolu ile perakende notlar hazırlamıştım. Akabinde bu notların dağılması, başka işler için kullanılması kaçınılmaz olduğundan bu dağınık notları bir araya getirmeyi azmetmiştim. Tahir Paşa daha önce Mühendishane-i Berri-i Hümayun eski başhocası Hacı Hafız İshak Efendi'nin yazıdğı Mecmua-i Ulum-ı Riyaziye'nin 1. Cildinde cebir ilmine ilişkin bazı kurallar yer almakta olduğunu ayrca konu ile ilgili Avrupa dillerinden çevrilmiş, mütercimleri bilinmeyen birkaç risale daha yazıldığını ancak bütün bunların oldukça yetersiz ve başlangıç seviyesinde kaldığına dikkat çekmiştir. Oysa müellife göre cebir ilmi birçok yöntem ve kuralı kapsar, ayrıca uygulama alanında ise uzmanlık derecesinde bir tahsili gerektirir. Bütün bunları göz önünde bulunduran Tahir Paşa, öteden beri içinde ukte olan eserini nihayet Sultan Abdülmecid Han zamanında tamamlama imkânı bulmuştur. Adını da "Usûl-i Cebr" koymuştur. Tezimizde Mekteb-i Harbiye'de cebir dersleri, cebir eğitimi veren hocalar ile bu kişilerin yazdıkları cebire dair kitaplar ve içerikleri de ayrıca araştırılmıştır. Öncelikle Mekteb-i Harbiye müfredatı incelenerek ilgili veriler tespit edilmiştir. Son olarak Tahir Paşa'nın Usûl-i Cebr adlı eserinin transliterasyonu, sadeleştirilmesi ve içerik incelemesi yapılmıştır. Tezin sonunda, eserde geçen matematik terimlerinin bir sözlüğü hazırlanmış ve okuyucuların istifadesine sunulmuştur.
Ḥuneyn bin İsḥâḳ'ın Risâle adlı eserinin tercüme ve yorumu
Eski Yunan tıbbının ve felsefesinin İslâm dünyasına intikalinde mühim bir rol oynayan mütercim ve hekim Ḥuneyn b. İsḥâḳ‟ın kısaca Risâle olarak bilinen eserinin tam adı Risâletü Ḥuneyn b. Ġsḥâḳ Ġlâ ʿAlî b. Yaḥyâ fî Ẕikri Mâ Türcime Min Kütübi Câlînûs Bi-ʿĠlmihî ve Baʿżı Mâ Lem Yütercem‟dir. Eser, erken dönem İslâm tıp literatürünün ilk metinlerinden biridir. 860‟lı yıllarda kaleme alınan bu eser, Galen‟in Fihrist anlamına gelen Pinax ya da Finiks başlığına sahip, neredeyse Galen‟e ilişkin tüm kitaplar, bunların Süryanice ve Arapça tercümeleri hakkında ayrıntılı bilgiler ihtiva etmektedir. Diğer bir ifade ile Risâle, Galen‟in tercüme edilmiş ya da tercüme edilmemiş kitaplarının bir listesini yani Galen‟e ilişkin 129 kitabı kapsamaktadır. Ḥuneyn, Galen‟in her bir kitabının içeriğini ve yazılma amacını anlatırken ilgili kitabı ilk tercüme eden kişinin ve tercümenin nitelikleri, eserin ne zaman tekrar tercüme edildiği, bazı tercümelerin kimin için yapıldığı gibi bilgilere yer vermiş ve şahıs ve makamları ihtiva eden bilgilere değinmiştir. Ayrıca Ḥuneyn, bazı kitapları tercüme ettiği sıradaki yaşı, deneyimleri, selef ve çağdaş mütercimlerin isimleri, tercüme okulunun her bir üyesinin rolü gibi ayrıntıları da belirtmiştir. Risâle‟nin Türkçeye kazandırılması ve içeriğinin incelenmesi, kanaatimizce Antik Yunan‟dan, İslâm dünyasına bilgi aktarımının tarihî köklerinin tespiti açısından çok merkezi bir noktada durmaktadır. Dolayısyla bir İslâm Bilim Tarihi Doktora programında doktora tezi olarak ele alınmasının gerekliliği aşikârdır. Tezimizde vurgulanması gereken bir diğer husus ise Ḥuneyn‟in tercümelerinde kullanıdığı üslup ve yöntemin incelenmesi olmuştur. Zira Ḥuneyn, sadece Galen‟in eserlerinin mütercimi olarak değil yeni bir medeniyetin bilim yönteminin oluşmasına yaptığı yaratıcı katkılar bakımından da önemli bir isimdir. Nihayetinde araştırmamızda, Ḥuneyn‟in yeni bir çeviri yöntemine nasıl öncülük ettiği de gösterilmiştir. Ḥuneyn‟in Beytü‟l-Ḥikme‟de çalıştığına dair bu eserde bir bilgi bulunmamaktadır. Ḥuneyn‟in anlatımına göre tercümeleri kendi mekânında mütercimleriyle birlikte önce Grekçeden Süryaniceye sonra Arapaçaya çevirme yöntemini bazen de doğrudan Grekçeden Arapçaya çevirme yöntemini uygulayarak gerçekleştirmiştir. Risâle, sadece tercüme edilmiş bir eser değil ayrıca Ḥuneyn‟in gözüyle dönemin paradigmalarını, Bağdat‟ın günlük hayatını, ilim ve kültür dünyasının bir yansımasını da barındırmaktadır. Buna binaen tezimizde Ḥuneyn‟in düşünce ufkuna erişmeye çalışarak onun gibi bir düşünce yapısı oluşturmaya ve geçiş döneminde İslâm dünyasındaki tercüme konusundaki sıkıntılara temas edilmeye çalışılmıştır. Tezimizde Risâle‟nin Türkçe tercümesi ve yorumu kadar Ḥuneyn‟in Galen‟in orijinal kitaplarında geçen ve Antik Yunan-Roma Dönem‟ini yansıtan çok tanrılı sistem, paganizm, tesettür ve mahremiyet, tedavide amaçlı şarap ve domuz eti kullanımı gibi İslâm dini bakımından uygun olmayan pratikler, İslâm kültürüne uyarlamadaki pratikliği bakımından da değerledirilmiştir.
John Brian Harley'in haritacılık düşüncesinde bilgi-güç ilişkisi
Bu yüksek lisans tezi, haritaların kartografya tarihi içerisinde yalnızca nesnel bilgi aktaran araçlar olmadığını, aynı zamanda ideolojik, kültürel ve toplumsal unsurları yansıtabildiğini ele almaktadır. Konuya dair 1980-1990 yılları arasında yapılan tartışmalarda, bazı coğrafyacılar haritaların salt bilimsel araçlar olmadığını, ideolojik, kültürel ve toplumsal parametreleri taşıyabileceği düşüncesini benimsemişlerdir. Bu dönemde haritaların doğası üzerindeki tartışmaların merkezinde, John Brian Harley'in 1987 yılında The Nature of Maps adlı eserini oluşturan makaleleriyle getirdiği dikkat çekici yaklaşımlar bulunmaktadır. Harley, haritaların sadece nesnel bilgi kaynakları olmadığını, aynı zamanda ideolojik ve politik araçlar olduğunu savunmaktadır. Bu bağlamda, Harley bilim tarihçileri için harita incelemelerinde farklı bir yorum getirmektedir. Harley haritaların doğasında saklı bulunun unsurları açığa çıkarmak için felsefe ve sosyolojiye özellikle Foucault ve Derrida'ya başvurur. Çalışmamızın odak noktasını pozitivist bakış açısına alternatif bir yorum sunan Brian Harley'in haritacılık düşüncesi oluşturmaktadır. Harley'in düşüncesi, haritaların sadece coğrafi bilgi aktaran araçlar olmadığını, aynı zamanda ideolojik ve politik araçlar olduğunu vurgulamaktadır. Bununla birlikte Harley'in düşüncesine dayanarak 19. yüzyılda kullanılan sömürgeci söylem içeren örnek haritaların analizi sunulmaktadır. Bu analizde, Harley'in yorumu ışığında, bu haritaların nasıl bir ideolojiyi yansıttığı, kültürel ve toplumsal unsurları nasıl taşıdığı incelenmektedir.