
62
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Türkiye'deki sanat müzelerinin çevrimiçi çalışmalarının topluma erişilebilirlik üzerinden değerlendirilmesi
Müzeler, kültürel mirasın korunması, erişimi ve sürdürülebilirliğini sağlamak amacıyla önemli kültürel kurumlar olarak kabul edilmektedir. Sanat müzelerinde erişilebilirlik, herkesin sanat eserlerine eşit erişim sağlayabilmesi, farklı kültürel, fiziksel ve zihinsel ihtiyaçlara sahip bireylerin müze deneyiminden tam anlamıyla faydalanabilmesi anlamına gelir. Çevrimiçi eğitim yöntemleri, müzelerin global izleyicilere ulaşmasını sağlayarak coğrafi ve sosyal engelleri aşar ve sanatın daha geniş kitlelere erişimini mümkün kılar. Müzelerin erişilebilir olması, engelli bireyler için uygun düzenlemeler yapmasını, çeşitli dillerde bilgi sunmasını ve farklı toplulukların temsil edilmesini içerir. Bu bağlamda, sanat müzelerinin erişilebilirlik ilkesini benimsemesi, sanatın ve kültürel mirasın daha demokratik ve adil bir şekilde paylaşılmasını sağlar. Çevrimiçi teknolojiler, fiziksel olarak müzeleri ziyaret edemeyen veya dezavantajlı grupların erişimini sağlayarak sanatla olumlu bir bağ oluşturur. Çevrimiçi eğitim uygulamaları, pandemi gibi zorlayıcı dönemlerde sanat ve kültürle etkileşimi sürdürerek toplumun ruhsal ve entelektüel gelişimine katkıda bulunmuştur. Artan eğitim seviyesiyle müze ziyaretlerinin artması, toplumun genelinin müzelere ulaşımında sınırlamalar olabileceğini düşündürmektedir. Ancak çevrimiçi eğitim uygulamaları, interaktif öğrenme deneyimleri sunarak müzelerin eğitim ve bilgi merkezleri haline gelmesini sağlar. Çevrimiçi teknolojiler, fiziksel olarak müzeleri ziyaret edemeyen veya dezavantajlı grupların erişimini sağlayarak sanatla olumlu bir bağ oluşturur. Teknolojik yöntemler ve çevrimiçi erişim uygulamaları, müzelerin entelektüel erişimi genişletme, toplumun eğitimine katkıda bulunma ve estetik deneyimleri demokratikleştirme yönündeki potansiyelini artırmıştır. Çevrimiçi teknolojiler, fiziksel olarak müzeleri ziyaret edemeyen veya dezavantajlı grupların erişimini sağlayarak sanatla olumlu bir bağ oluşturur. Bu çalışmanın amacı, Türkiye'deki sanat müzelerinin çevrimiçi faaliyetlerinin toplumun entelektüel erişimini nasıl etkilediğini ve bu alandaki uygulamaların nasıl geliştirilebileceğini anlamaktır. Çalışma ile sanat müzelerinin çeşitli sosyal gruplardan bireylerin entelektüel erişimini sağlamaya yönelik çalışmalarını değerlendirmek ve müzelerin çevrimiçi uygulamalarının topluma ulaşabilirliği üzerindeki etkisini belirlemek hedeflenmiştir. Türkiye'deki sanat müzelerinin tüm kitlelere etkin bir şekilde ulaşabilmesi için gerçekleştirdikleri çevrimiçi uygulamaların incelenmesine yönelik araştırmalar yapılmıştır. Tezin örneklemi, Türkiye'de çağdaş sanat sergileri düzenleyen, eğitim etkinlikleri gerçekleştiren, çevrimiçi ortamlarda varlık gösteren ve eğitim ile iletişim bölümlerine sahip sanat müzeleri ve sanat merkezlerini içermektedir. Bu kapsamda araştırmanın örnekleminde Pera Müzesi, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul Modern Sanat Müzesi, Odunpazarı Modern Müze ve müze niteliğinde faaliyet gösteren ARTER (Kültür ve Sanat Merkezi) yer almaktadır. Araştırmada öncelikle literatür taraması ve vaka incelemeleri yapılmıştır. Daha sonra bu müzelerin toplumla bağlarını neden güçlendirmek istediği ve bu amaçla hangi çalışmaların yapıldığı ve planlandığı hakkında bilgi edinmek için belirlenen sanat müzeleri yetkilileri ile yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Bunlara ek olarak, çevrimiçi müze etkinliklerini deneyimlemiş izleyicilerin görüşleri hakkında veri toplamak amacıyla anket çalışması uygulanmıştır. Bu yöntemlerle, çalışmanın derinlemesine bir anlayış sağlayan nitel verileri ve geniş bir katılımcı kitlesinden istatistiksel analizler yapmaya olanak tanıyan nicel verileri bir araya getirilmiştir. Araştırmanın bulguları, çevrimiçi müze çalışmalarının geniş kitlelere ulaşmada ve entelektüel erişimi artırmada önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Özellikle Instagram'ın en etkili platform olduğu, diğer sosyal medya platformlarında ise daha düşük etkileşimlerin gözlendiği belirlenmiştir. Araştırma sonucunda izleyicilerin çevrimiçi gezinti memnuniyetinde cinsiyet, yaş eğitim seviyesi gibi demografik özelliklerine göre farklılıklar bulunmuştur. Örneğin kadınlar sanat müzelerinin çevrimiçi etkinliklerine daha olumlu yaklaşırken, 45-65 yaşlar arasındaki kullanıcıların çevrimiçi gezinti memnuniyeti daha düşük bulunmuştur. Bununla birlikte yüksekokul/üniversite mezunu katılımcıların çevrimiçi gezinti memnuniyeti ve sanat müzelerine çevrimiçi olarak erişim kolaylığının daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Müzelerdeki çevrimiçi uygulamaların geliştirilebilmesi için çevrimiçi etkinliklerin duyurularının daha etkili yapılması, etkileşimli içeriklerin artırılması ve erişilebilirlik uygulamalarının geliştirilmesi; Ayrıca, farklı yaş grupları ve cinsiyetler arasında memnuniyet farklılıkları gözlendiğinden, 45-65 yaşlar arasındaki kullanıcılar için müzelerin daha erişilebilir ve kullanıcı dostu çevrimiçi platformlar tasarlanmaları gerektiği tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Sanat Müzesi, Çevrimiçi Erişim, Etkileşim (interaktif), Erişilebilirlik, Müze İletişimi.
6 Şubat 2023 depremi sonrası Antakya'da bir hafıza mekânı oluşturma önerisi
Depremler ve savaşlar gibi olaylar toplumları derinden etkiler; ancak bu olaylarda kaybolan kültürel miraslar ve yaşanan acılar zamanla unutulmamalıdır. Bu tür olayların kolektif hafızasının korunması, toplumların direnç kazanmalarına ve kültürel miraslarını koruyabilmelerine yardımcı olur. Hafıza mekânları ve bu mekânlarda sergilenen sanat eserleri, önemli olaylardan ders çıkarılmasına ve duyguların kolektif bir şekilde paylaşılmasına katkı sağlar. Bu çalışma, 6 Şubat 2023'te Türkiye'de meydana gelen depremin ardından kolektif hafızayı koruma ve toplumsal bütünlüğü pekiştirme yöntemlerini incelemektedir. Antakya'da depremi sanat yoluyla hatırlatmak amacıyla bir hafıza mekânı oluşturulması önerisi sunulmaktadır. Bu girişim, Antakya bölgesi ve çevresinde yaşanan derin acıların ve yok olan kültürel mirasın hatırlanmasına katkıda bulunmayı amaçlamaktadır. Bu araştırmanın kapsamında, hafıza, bireysel hafıza ve kolektif hafıza kavramları tanımlanmaktadır. Yurtiçi ve yurtdışından örnek hafıza mekânları incelenmiş, benzer felaketler sonrasında oluşturulan hafıza mekânlarının nasıl işlediği, kolektif hafızayı nasıl şekillendirdiği ve bireyler üzerindeki etkileri ortaya konmuştur. Özellikle, 23,5 Hrant Dink Hafıza Mekânı, Weimar-Buchenwald Toplama Kampı Anıtı, Saraybosna Savaş Çocukluğu Müzesi, Tuna Nehri kıyısındaki Ayakkabılar Anıtı, Wenchuan Deprem Anıtı, Büyük Doğu Japonya Depremi Kesennuma Şehri Anıt Müzesi ve Tayvan'daki 921 Deprem Müzesi önemli referans noktaları olarak değerlendirilmiştir. Yapılan saha çalışmaları ve sanat terapisi üzerine gerçekleştirilen atölye çalışmaları neticesinde bir hafıza mekânı kurma önerisi geliştirilmiştir. Önerilen hafıza mekânı, depremin yarattığı travmaları sanat aracılığıyla ifade etmeyi ve toplumsal dayanışmayı güçlendirmeyi amaçlamaktadır. Ayrıca, etkileşimli hafıza mekânlarının, gelecekte nesillere geçmişin acılarını hatırlatırken, bu acıların tekrar yaşanmaması için önemli bir kaynak oluşturduğu vurgulanmıştır. Hafıza mekânlarının oluşturulmasında sanatın ve toplumsal katılımın anahtar rol oynadığı savunulmuştur. Bu çalışma, gelecekteki depremlere karşı dirençli bir toplumun gelişimine katkıda bulunmayı hedeflemektedir. Anahtar Kelimeler: Hafıza, Hafıza Mekânı, Deprem, Unutma ve Hatırlama, Kolektif Hafıza
Çağdaş sanatta kadın temsiline metaleptik bir yaklaşım: Tarihsel üstkurmaca
Çağdaş sanatta kadın temsilleri, günümüzde tarihsel ve kültürel bağlamlar, toplumsal cinsiyet eşitliği ve kimlik politikaları etrafında şekillenen önemli tartışma konularıdır. Bu çalışma, çağdaş sanat yapıtlarında kadın temsilini, Yeni Tarihselcilik kuramı üzerine temellenen tarihsel üstkurmaca merceğinden incelemektedir. 1980'lerde ortaya çıkan ve postyapısalcı düşünceden beslenen Yeni Tarihselcilik kuramı, tarihsel anlatıların nesnelliğini sorgulayarak hem tarihin hem de kurgunun insan tarafından inşa edildiğini hatta her ikisinin de kurgu ötesinde olup aynı zamanda özdüşünümsel olduğunu savunmuştur. Yeni Tarihselcilik kuramıyla pratiğe dökülen metodolojik bir yaklaşım olarak 'tarihsel üstkurmacalar' geçmişi anlama çabasıyla yerleşik anlatı seslerini önce ifşa eder sonra anlatının tek sesliliğini kırmak üzere parçalar, dağıtır ve yeniden kurar. Resmi tarihin söylemlerine alternatif olarak tarihsel üstkurmaca metodolojisi farklı tarihsel perspektiflerin temsilidir. Postmodern durumun bir parçası olarak dilin, öznelliğin ve cinsel kimliğin sınırlarının sorgulanmasıyla ortaya çıkan temsil krizine bir yanıt olarak, tarihsel üstkurmacalar kadınların kendilerini yeniden ifade etmelerine ve özneleşmelerine olanak tanır. Bu bağlamda, kadınlara dair mikro anlatılar gerçekliği yeniden tanımlar ve 'temsil ve gerçeklik' ilişkisi, doğrusal olmayan, kopuşları ve sapmaları kucaklayan, marjinalleşmiş sesleri içine alan diyalektik bir tarih anlayışı içinde yeniden ifade edilir. Bu tezde tarihsel üstkurmaca metodolojisi günümüz sanatında kadın temsili meselelerine dair ayırt edici bir bakış açısı ile mevcut olanı sorgulama ve mevcut olan hakkında tekrar düşünmeye çalışmanın bir girişimi olarak tanımlanmıştır. Kadınları pasif, edilgen ve erkeğin arzu nesnesi olarak temsil eden büyük anlatılar tarihsel üstkurmaca yöntemiyle yapısökümüne uğratılarak kadının tarihsel olarak nasıl baskılandığı, görmezden gelindiği ve sessizleştirildiği ve bu temsillerin mevcut toplumsal düzeni nasıl meşrulaştırdığını açığa çıkarır. Gerçekliğin sürekli olarak yeniden şekillenen ve dönüşen süreçler olduğu vurgusuyla, tarihsel üstkurmacalar geçmişin yeniden inşasında kadının tarihteki rol ve deneyimlerini görünür kılar ve eril bakış açısıyla yazılan kadın temsillerini bozarak kadının sesini tarihsel olarak merkeze taşıyan bir inşa sürecini başlatır. Bu tez, diyalektik imgeler aracılığıyla geçmişi şimdinin bağlamında tarihsel üstkurmaca metodolojisiyle yeniden inşa eden çağdaş sanat pratikleri üzerinden kadın temsilinde dönüşüm mücadelesinde alternatif/olası dünyalara açılır. Gerçeklik ve kurgunun iç içe geçtiği bir perspektifile tarihsel üstkurmacalar çağdaş sanatta kadın temsili, kültürel eleştiri ve toplumsal cinsiyet eşitliği ekseninde toplumsal dönüşümü mümkün kılan güçlü bir araçtır.
1990 sonrası Türkiye'de feminist hareketin sanatçı kadınlar üzerindeki etkileri
Bu araştırmanın amacı 1990 sonrası Türkiye'de feminist hareketin sanatçı kadınlar üzerindeki etkilerini incelemektir. 1990 sonrası Türkiye'de sanat alanında, küresel ekonomik, sosyal ve kültürel dönüşümlere paralel önemli değişimler yaşanmıştır. 1989'daki Berlin Duvarı'nın yıkılması, ülkemizde de demokratikleşme arzusunu körüklemiş; Soğuk Savaş sonrasında özgürlük, serbest ticaret ve sosyal haklar daha görünür hale gelmiştir. 1980'lerdeki askeri darbe, siyasi iklimde derin yaralar açmış, ancak 1983'teki sivil yönetimle bu etki zamanla azalmaya başlamıştır. Bu dönemde özellikle kadın sanatçılar, ifade özgürlüğü konusunda daha fazla fırsat elde etmişlerdir. Yeni medya ve kavramsal sanat yaklaşımları, kadın sanatçıların eserlerinde toplumsal cinsiyet rolleri ve kadınların toplumdaki yerinin sorgulanmasına olanak tanımıştır. Feminizmin sanat alanındaki çalışmaları artmıştır. Feminist sanatın temelinde kadına dair sorunlar ve bu sorunların sanatla ifade edilmesi yer almaktadır. Bu durum, feminist teori ve toplumsal cinsiyet çalışmaları açısından önemli bir boyut kazanmıştır. Bu çalışma, 1990 sonrası Türkiye'deki toplumsal ve kültürel değişimlerin feminist hareketin tarihsel arka planı, sanatçı kadınların üretimlerindeki medya ve malzeme çeşitliliğine etkisi, sivil toplum kuruluşlarıyla etkileşimi, küreselleşme ile birlikte global sanat sahnesine entegrasyonu ve evrensel temalara eğilimleri gibi çoklu mecralar üzerinden etkilerini değerlendirmiştir. 90'lı yıllarda post modernizmin getirmiş olduğu tekillik, özgünlük ve çoğulluk feminist sanatta kendisini çoklu mecralar çerçevesinde göstermiştir. Sonuç olarak bu dönemle birlikte malzeme kullanımı açısından çeşitli nesnelerin ve sanatsal ifade biçimlerinin sanata eklemlendiği belirlenmiştir. Performans sanatı, mekân kullanımı, fotoğraf ve video kullanımı bu nesnelerin başında gelmektedir. Anahtar Kelimeler: 1990'lar, Feminizm, Sanat, Sanatçı Kadınlar.
Yeni medya ve direnç odaklı sanat
Yirmi birinci yüzyıl, dünya nüfusunun önemli bir kesiminin kentlerde ve kasabalarda yaşadığı kent yüzyılıdır. Maddi bir yapı olarak kent cinsiyet, ırk/etnik köken, yaş, cinsellik ve sosyal sınıfların birbirinin üzerine katmanlandığı aynı zamanda sosyo-kültürel bir yapıdır. Bilgi ve İletişim Teknolojilerinin (BİT) yarattığı teknolojik değişim, gelişmiş küreselleşme ve neoliberal ekonomik yeniden yapılanma ile kentleşme arasında doğrudan bir ilişkiyi zorunlu kılmıştır. Çalışmada neoliberal ekonomi ve BİT kent toplumuna olumsuz etkileriyle öne çıkan iki önemli iktidar aygıtı olarak incelenmiştir. Kent yaşantısının zorunlu öğesi haline gelen küresel kapitalizm ve BİT uygulamaları kentliyi, özgür bir vatandaş olmaktan çok bir kullanıcı, tüketici ya da izleyiciye dönüşmesine zorlamakta toplumsallığını sekteye uğratmaktadır. 21.yy. post modern kentinde gündelik hayatı üreten tektipleştirici aynı zamanda akışkan iktidar aygıtına karşı direnç ne kadar küçük veya ne kadar etkili (devrimci) olursa olsun, bir kültürün veya toplumun çalışma şeklinin değişmesi gerekliliğine bir vurgudur. İnsanlık tarih boyunca medeniyet adına çok önemli ilerlemeler katetmiş olsa da başta kapitalizm olmak üzere iktidar sistemlerinin yıkıcı etkilerinden sıyrılmayı bir türlü başaramamış, hiçbir zaman tam anlamıyla medeni olamamıştır. Hâkim küresele karşı özgün alternatifliği savunmak, böylece mücadele etmek/direnç göstermek ağ toplumunda akışlar uzamı (küresel ağ) ile mekanlar uzamı (yeni medyadaki alternatif gerçek kamusallıklar) arasındaki bireysel ya da gelip geçici kolektif toplulukların karşıt söylemleri etrafında cereyan etmektedir. Bu pratikler iktidar karşıtı gerçek kamu kültürünü oluşturan önemli değer, ifade ve beklentilerden oluşan insan-makine yapımı yaratıcı eserler seti ya da süreçleridir. Yeni medyada karşı direnç olarak geliştirilen sanat iii çalışmaları; var olan anlam ve biçimleri yeni perspektifler açacak şekilde yeniden yapılandıran yapısökümcü alternatif dijital kültürel içeriklerin yanı sıra aktivist/hacktivist bir tavırla sıfırdan üretilen verili iktidar sistemlerini saptırıcı müdahalelerdir: iktidar olan bir aktörün stratejik faaliyetleriyle bağlantılı olan bir ağının özelliklerini anlamak, ortaya dökmek/söylemlerini kırmak veya manipüle etmek yaygın başvurulan direnç odaklı yeni medya sanatı uygulamalarıdır. Sanat yapma biçimleri çoğunlukla işbirlikçi, katılımcı ve deneyseldir.
Bir yorumlama yöntemi olarak hermeneutik: Erol Akyavaş üzerine inceleme
Günümüzde hermeneutik, teolojinin kullanımında olan yöntemsel bir araç olmaktançıkıp, insan bilimleri, edebiyat ve sanat için belirleyici bir düşünme biçimi halinegelmiştir. Hermeneutik, modernizm ve post-modernizmin tartışmalarının ortasında,felsefi bir angajmanla kültür nesnelerini hem tarihsel hem de yapısal olarak çift yönlübir yaklaşımla inceleyerek, yöntemleri içine düştükleri dar bilimsel çerçevedenözgürleştirme girişimi olarak düşünülebilir. O nedenle, karmaşık ve anlamlı kültürnesneleri olan sanat eserlerini anlama ve yorumlama problemi üzerinde, bugün hiçbirfelsefi yaklaşımın ortaya koyamadığı kadar geniş bir imkân sunmaktadır. Eseri, saf birestetik yapı olarak görmek yerine, onu tüm kültürle ve tarihle ilişkilendiren bir görmebiçimi, onu ölü bir tarih nesnesi gibi ele almanın önüne geçmek için en anlamlı yoldur.Tarihle ve mitle sıkı bir ilişki içerisinde, hermeneutik paradigmalarla kurulan ErolAkyavaş resmini analiz etmenin yolu da hermeneutiğin kendisidir. Akyavaş resmindekiİslami ve Doğulu tüm gösterge ve sembollerin ortak noktası, oryantalist bakışı aşan biryorum ağı içindeki özgürlüklerdir. Buna rağmen üzerinde oldukça az inceleme yapılanErol Akyavaş resmini, tüm yorumsal zenginliğiyle analiz etmek bugün için zorunludur.
Çağdaş Türk resminde eleştiri olgusu
Çağdaş Türk Resmi dediğimiz olgu zamansal olarak, 1900'lerden başlayıp günümüze kadar gelen bir süreci kapsamaktadır. Bu süre içinde Türk resim sanatının karşılaştığı zorluklardan biri de sanat üzerine yazılan kuramsal ve eleştirel metinlerin niceliksel ve en önemlisi de niteliksel sorunları olmuştur. Eleştiri, yoğun bir zihinsel faaliyetin sonucunda ortaya çıkan değerli bir çabadır. Türkiye'de eleştiri alanında verilen uğraşların kayıt altına alınması, dönüp dolaşıp aynı sorunları konuşmamak için gereklidir. Batıda bir tür olarak kendini kabul ettirmiş ve kendine ait bir disiplini olan eleştiri, Türkiye'de sayılı eleştirmen ve sanat yazarı tarafından kişisel çabaların ürünü olarak ortaya çıkmaktadır. Bu çalışma, Türkiye'deki sürecine kısaca değindikten sonra bir birinden farklı bakış açılarıyla eleştirel metinler üretmiş olan, iki önemli sanat yazarı ve eleştirmen Sezer Tansuğ ve Mehmet Ergüven'in eleştiri anlayışlarına odaklanmaya çalışmıştır.
Erotik eserleri ve kadın figürünü ele alışı bağlamında Gustav Klimt üzerine bir inceleme denemesi
Bu çalışmada, Gustav Klimt'in kadın figürünü nasıl ele aldığı ve bu ele alış biçimiyle ortaya çıkan erotik etkiler incelenmiştir. Bunun için yerli ve yabancı literatür taramasının yanında sanatçının bazı eserleri üzerine yapılan incelemelere yer verilmiştir. Gustav Klimt, kadın figürünü tarihselci bir biçemle idealize etmekten kaçınmış, mitolojik veya kanonik temalara bağlı kalmayı reddetmiştir. Bunun yerine, çalışmalarında insanın gerçekliğini çıplağa yansıtmaya çalışmıştır. Tuvalde kadın imgesi Klimt sayesinde bir zaman, bir kimlik ve bir kişilik kazanmıştır. Bunun bir sonucu olarak da erotizm hissi yoğun bir şekilde kadın imgesi ile buluşmuştur.
Sanatta sivil toplum ve hafrıyat sanatçı inisiyatifi
Sivil toplum tartışmaları, 1980'lerde sosyal bilimler alanında tekrar hatırlanan bir kavram olmuştur. Bu kavram, Türkiye gündemine 1990'larda girmiştir. 12 Eylül 1980 askeri müdahalesi, Türkiye'de sendikal, dernek, siyasal parti oluşumlarını kapatmış, halkın siyasal varlıklarına zarar vermiştir. 1980'lerin başında Türk toplumu, baskıcı ve sansürcü yönetimle, özgürlükçü, çoğulcu yeni söylemlerin arasında kalmıştır. Siyasallığını yitiren Türk toplumunun, demokratikleşme sürecinde sivil toplum tartışmaları 1990'larda yoğun olarak tartışılmış, hala da bu tartışmalar devam etmektedir. Her alanda gelişen sivil toplum, sanat alanında da genişlemiştir. Özel sektör ve devlet yardımıyla çeşitli sivil toplum kuruluşları sanata katkıda bulunmaya başlamıştır. 1950'lerden sonra hükümetlerin sanata verdikleri önem ve bütçe düşmeye başlamıştır. 1980 sonrası neo-liberal politikaların ve özel sektörün Türkiye'de etkisini göstermesiyle kültürel alanda sivil oluşumun sanata olan desteği kurtarıcı nitelik taşımıştır. Bu tez kapsamında, sivil toplum, Türkiye'de sivil toplumun algılanışı, sanatta sivil toplum ve sanatta bir sivil inisiyatif oluşumu olarak Hafriyat sanatçı grubu incelenecektir.
Thomas Allom ve Osmanlı dünyasını yansıtan eserleri
19. yüzyılda İstanbul gravürleriyle tanınan İngiliz mimar ve ressam Thomas Allom, 1804-1872 yılları arasında yaşamıştır. İlk eğitimi hakkında bilgi edinemediğimiz sanatçı, çıraklık ve akademik eğitimini mimarlık üzerine almıştır. Mimari çizimlerindeki başarısından dolayı Fisher Yayınevi‟nden teklif alan Allom, İskoçya, İrlanda, Avrupa ülkeleri ve Osmanlı‟yı ziyaret ederek gravürlü seyahatnameler için çizimler yapmıştır. Osmanlı topraklarında yaptığı çizimleri -daha sonra Almanca ve Fransızcaya da çevrilen- Constantinople and the Scenery of the Seven Churches of Asia Minor ve Character and Costume in Turkey and Italy isimli kitaplarda yayınlanmıştır. Bu yayınlar için hazırladığı resimlere 1838 ve daha sonraki yıllarda düzenlenen panorama sergilerinde de yer vermiş, ayrıca bu sergilerde yer alan eserleri tanıtmak için Polyorama‟yı yazmıştır. Çalışmanın konusunu oluşturan sanatçının Osmanlı dünyası ile ilgili eserleri iç mekânda dini yapılar, harem sahneleri, su yapıları ve sivil mimari; dış mekânda ise panoramik ve mimari manzaralar ile figür ağırlıklı sahnelerden oluşmaktadır. Bu çalışmada sanatçının gravürleri ayrıntılı incelenmiş ve bunlardan bazılarının suluboya kopyaları tespit edilmiştir. Ayrıca yayınlarda yer verilmeyen diğer suluboya eserlerine de ulaşılmıştır. Sultan II. Mahmud Dönemi‟nde etkin olan Thomas Allom -diğer bazı Avrupalı ressamlar gibi- padişahın resmini de yapmıştır. Eserleri genel olarak değerlendirildiğinde, 19.yüzyıl Osmanlı mimarisini, günlük yaşamını ve kıyafetlerini yansıttığı, titiz ayrıntılar işlediği, belge niteliği taşıyan gerçekçi resimler olduğu anlaşılmaktadır. Anahtar Sözcükler: 19. yüzyıl, Thomas Allom, Panorama, İstanbul, Osmanlı, Oryantalizm, gravür.
Ermeni Kilise ve okul yapıları; Bursa örneği
Bursa 1326 yılında Osmanlı Devleti'nin hakimiyetine girdikten sonra farklı etnik grupların bir arada yaşadığı bir şehir olmuştur. Kentte yaşayan yoğun gayrimüslim cemaatin bir kısmını Ermeniler oluşturmaktaydı. Ermeniler için devletin belirlediği şartlarda ibadethaneler ve okullar inşa edildi. 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra yeni bir kilise inşası olmamıştır. Bundan sonra 1915 yılında Ermenilere yönelik gerçekleşen Sevk ve İskân Uygulaması ile kilse ve okullar terk edilmiştir. Terk edilen bazı yapılar yıkılmış. Bazı yapılar kısmen de olsa günümüze ulaşmayı başarmıştır. Bu çalışmada bursa sınırları içerisinde tespit edilen yapıların plan tipi, mimari özellikleri, kullanılan malzeme ve süsleme programları incelenmiş olup bu yapıların varlığı belgelenmeye çalışılmıştır.
Artvin ili Borçka ve Hopa ilçeleri camilerinde ahşap süslemeler
Doğu Karadeniz'de yer alan Artvin İli oldukça dağlık bir alanda kurulmuş olup, konumuzu teşkil eden ilçelerinden Hopa sahilde, Borçka ise iç kesimde yer almaktadır.Borçka ve Hopa İlçelerinde yer alan camiler Osmanlı dönemine ait olup hepsi 19. yüzyılda yapılmış küçük boyutlu köy camileridir. Bu mimari eserlerin bir kısmı bazı araştırmacılar tarafından incelenmiş olsa da, içlerinde henüz vakıfların tescil etmediği eserlerde bulunmaktadır. Sanat Tarihi açısından önem teşkil eden bu yapıların yeterince incelenip tanıtılmadığını düşündüğümüz için, ?Artvin İli Borçka ve Hopa İlçeleri Camilerinde Ahşap Süslemeler? başlıklı araştırmaya yönelmiş bulunmaktayız. Öncelikle konuyla ilgili daha önceki yayınlar ve arşiv belgelerinde kayıtlı bilgilerin incelenmesi ardından, mevcut eserleri inceleyip fotoğraflarla belgelemek suretiyle tespit işlemi tamamlanmıştır. Daha sonra sistematik olarak hazırlanmış katalogda her bir eserin ayrıntılı tanımı yapılmıştır. Karşılaştırma değerlendirme kısmında ise bütün eserlerin kendi içinde ve farklı yapılarla, benzer ve ayrılan yanları ortaya konularak Türk Sanat Tarihindeki yeri belirlenmeye çalışılmıştır.Araştırmamızda her biri 19. yüzyılda yapılmış olan 10 adet cami ele alınmıştır. Bunlardan Borçka'da yer alan eserler tamamen ahşap malzemeden yapılmışken, Hopa `da bulunanlar ahşap karkas arası dolgu tekniğinde yapılmıştır. Her biri oldukça zengin ahşap bezemeye sahip bu eserlerden bir kısmı bilinçsiz yapılan onarımlar sonucu orijinal halini kaybetmiştir. Kapı, minber, mihrap, vaaz kürsüsü ve mahfil yüzeylerinde rastladığımız, oyma tekniğinde yapılmış süslemeler oldukça dikkat çekicidir. Özellikle barok ve rokoko tarzının Anadolu'da küçük köy camilerinde uygulandığı ender örneklerdendir.Bu bölgede yapılmış en büyük cami olarak niteleyebileceğimiz Borçka, Muratlı (Maradit) Köyü Cami diğer yapılardan daha zengin ve daha iyi işçiliğe sahip ahşap elemanlarıyla ön plana çıkmaktadır. Burada gördüğümüz süsleme programı diğer yapılardan oldukça farklıdır. Bunun dışında diğer yapıların çoğu süsleme programı açısından oldukça benzerdir. Özellikle tüm yapılarda barok dönem özelliği olarak nitelediğimiz `S' ve `C' kıvrımlı dallar ve akantus yaprakları çok sık kullanılmıştır. Bunun dışında iri rozetler ve madalyonlarda incelediğimiz eserlerde sıkça karşılaştığımız motiflerdir. Borçka, Muratlı (Maradit) Köyü Camiinde, minbere işlemiş gemi, meyve, hançer, silah ve arma tasvirleri bölgede diğer yapılarda göremediğimiz ender motiflerdendir.
Garnizon kent Sarıkamış'ta Rus mimarisi
1877-1878'deki Osmanlı-Rus harbinde ('93 savaşı) Osmanlı İmparatorluğu'nun yenilgiye uğramasıyla 3 Mart 1878 tarihinde imzalanan Ayastefanos (Yeşilköy) antlaşmasının 19. maddesine göre; Sarıkamış dâhil olmak üzere Kars, Ardahan, Batum, Artvin ve Eleşkirt sancakları Rusya'ya savaş tazminatı olarak bırakılmıştır. Bu anlaşmayı takiben kırk yıllık işgal döneminde, Rus egemenliğine giren Kars, Sarıkamış, Ardahan ve Batum gibi Osmanlı şehirlerinde Rusların gerçekleştirdikleri yayılımcı siyasetin uzantıları olarak bu bölgeleri işgal etme anlayışından çok, bu yörelerde kalıcı olarak yerleşme düşüncesi hâkim olmuştur. Bu bağlamda Ruslar, ele geçirdikleri bu şehirlerde kalıcı mimari eserler bırakmak amacıyla Kuzey Avrupa'nın Baltık mimari üslubu ile kendi mimari anlayışlarını yoğurarak Osmanlı şehir anlayışından tamamen farklı, ızgara plan düzenine göre yeni kentsel plan düzenlemeleri meydana getirmişlerdir. Bu tezde Garnizon kent olarak kurulan Sarıkamış'ta; askeri yapılar (ordugâh binaları, askeri lojmanlar), demir yolu işletmelerine tahsis edilen mimari eserler (köprüler menfezler, gar revizörlük binaları, işçi barakaları, lojmanlar) ve sivil mimari örnekleri (konutlar, köşkler) plan, mimari ve cephe tasarımı açısından incelenmiştir. İncelemelerimizde söz konusu yapılarda bir takım değişikliklere gidildiği gözlemlense de binaların büyük oranda orijinalliklerini koruyarak Rus dönemi mimari özelliklerini yansıttıkları görülmüştür. 2016 öncesi ve günümüz askeriye bünyesinde işlevini sürdüren binalar ve sivil mimari örneklerde ise ısıtma sistemi olarak peç sobalarının kullanıldığı anlaşılmaktadır. Yapı cephelerinde Rönesans etkili yuvarlak kemerli pencereler, Neoklasik üslup özelliklerini yansıtan dikdörtgen çerçeveli pencereler, üçgen alınlıklar, cepheleri bir uçtan bir uca bölen kat silmeleri ile saçak altı silmeleri, dışa taşıntı yapan giriş cepheleri dikkat çekmektedir. Ayrıca ızgara planının kullanıldığı, kesme taş malzeme ile inşa edilen yapılarda, sokağa açılan giriş cephelerinin, diğer cephelerden daha gösterişli olması da neoklasik üslubun yansımalarıdır. Bunların yansıra Rus mimarisinde karşımıza çıkan, genellikle sert hava koşulardan ötürü tercih edilen çatı formları (beşik, kırma, yarım beşik çatı), taş döşemeler ve ahşap tavanlar da Sarıkamış'taki yapılarda göze çarpan diğer unsurlardır.
(1923-1950)İdeoloji sanat ilişkisi çerçevesinde Cumhuriyet Dönemi heykel sanatının incelenmesi
Toplumlardaki devrimsel hareketler ve ideolojiler ortak bir amaç üzerine şekillenir. İdeolojinin düşünsel boyuttan çıkıp günlük hayata girebilmesi için bu ortak amacın farklı dillerde topluma sunulması gerekmektedir. Sanat ta bu dillerden biridir. Sanat, ideolojileri simgeleştirebilir. Sanat, toplumun her kesiminden insanın en etkili ve basit bir yöntemle ideolojileri algılayabilmesini sağlar.Sanatçılar da toplumların parçası olarak hem bu etkilenmeyi yaşayan hem de üretimleriyle yaşatan bireyler haline gelirler.Kültürel devrimlerin en etkili alanı olan plastik sanatlar, toplumdaki görsel zihinleri kolayca yönlendirebilir. Bu görsellikler günlük hayatın içerisinde her an karşımıza çıkabilecek ve ideolojik dilleriyle düşüncelerimize şekil verecek kadar önemlidirler.Plastik sanatın resim ve heykel dalları bu tür anlatımlar için temel zeminlerdir. İdeolojilerin güdümü ile yapılan sanat eserlerinde estetik kaygılar yerini toplumdaki her insanın anlayabileceği direk anlatım diline bırakır. Bu amaç içinde resim sanatı gerçekçi anlatımıyla, heykel sanatı da alanlarda şekil bulan anıtsal ifadeleriyle yer alırlar.Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yıllarında cumhuriyet ideolojisi, resim ve heykel sanatı ile simgeleşmiştir. Devlet, halka cumhuriyet ideolojisini ve milli beraberlik duygusunu yaşatmak için sanat eserlerine yön vermiştir.
Tanzimat'tan sonra Karahisar-ı Sahip Sancağı'nda Türk mimarisi (1839-1923)
18.yüzyılın sonlarına gelindiğinde siyasi ve askeri gücünün batı devletlerinin gerisinde olduğunu anlayan Osmanlı Aydınları, devleti eski ihtişamına kavuşturmak için önceliği askeri alanda olmak üzere yönetim, eğitim, ulaşım ve ekonomi gibi alanlarda bir dizi reformlar yapmıştır. Bu reformlar sayesinde daha kurumsal bir kimliği bürünen devlet yönetiminde, dönemin gereği olarak İmparatorluk coğrafyasının en ücra köşelerinde bile ''Devlet İdeolojisini'' yansıtan binlerce yapı inşa edilmiştir. Fakat, şu göz ardı edilmemelidir ki; Sanat Tarihi Camiasında ''Kamu Yapıları'' olarak adlandırılan bu yeni yapı türlerinin yanı sıra geçmişi yüzyıllar öncesine dayanan Cami, Çeşme, Hamam gibi yapı türlerinin inşası da son dönemde hız kesmemiştir. ''Osmanlı Dönemi Karahisar-ı Sahip Sancağı'' sınırları içerisindeki İmar Hareketlerinin incelendiği bu çalışmada, yıkılmaya yüz tutan bir hanedanın, nasıl devletin altın çağındaki imar hareketleri ile yarışacak düzeyde yapılar yaptığı, bu yapıların inşasında gerekli kaynakları nasıl yarattığı, inşa edilen yapıların tasarımlarının merkezden gönderilen planlar doğrultusunda mı yoksa yerel ustaların inisiyatifinde mi inşa edildiği ve bu yapıların dönemin mimari üsluplarını yansıtıp yansıtmadığı gibi sorular, arşiv belgelerinden ve mevcut verilerden hareketle cevaplanmaya çalışılmıştır.
Türk ve İslam Eserleri Müzesi'nde bulunan 1984 envanter numaralı Firdevsi Şehnamesi Minyatürleri
Bu tezin konusunu Türk ve İslam Eserleri Müzesi, yazma eserler koleksiyonu 1984 envanter numaralı Firdevsi Şehnamesi nüshası oluşturmaktadır. Eser H. 956/ M. 1549 yılında Muhammed Kâtib Şirazi tarafından istinsah edilmiştir. Safevi Dönemi'ne ait Şiraz ekolü elyazmasıdır. Üzerinde Pertevniyal Valide Sultan vakıf mührü bulunan eserin hangi yolla ve ne sebeple Osmanlı eline ulaştığı bilinmemektedir. 37x23 cm ölçülerindeki elyazması 618 yapraktan oluşmaktadır. Farsça yazılan eser dört sütun düzeninde yirmi bir satır halinde yazılmıştır. Eserde toplam yirmi dört adet minyatür bulunmaktadır. Elyazması eser on iki sanatçı tarafından yedi yılda tamamlanmıştır. Herhangi bir bilimsel çalışmaya konu olmayan elyazması eser minyatürleri 16. yüzyıl Şiraz üslubunda resmedilmiştir. Dönemin Şiraz ekolü kendinden önceki dönemlerin sanatsal üsluplarını taşıması ve bu etkilerle birlikte yeni bir senteze kavuşması açısından oldukça önemlidir. Bu el yazması eserden yola çıkarak ait olduğu dönemin minyatür üslup özelliklerinin minyatürlere ne derece yansıdığı, kendinden önceki ve çağdaşı olan sanat ekollerinden ne derece etkilendiğini, bunun yanısıra çağdaşı sanat ekolleri üzerindeki etkileri belirlenmiştir.
Sahne sanatları perspektifinden teatral ve skenografik resim okumaları
Antik sanatın başlangıcından günümüze kadar, sanat bir biçimde insanın kendini anlatmasının ve anlamlandırmasının bir yöntemi olmuştur. Uzunca zaman resim sanatının anlatım dilinin gücü, toplumlara dinî düşünceleri yaymaya çabalamıştır. Tiyatro sanatı da bir biçimde insanlara farklı bakış açıları sunarak, gerçek düşüncenin üretilmesine katkı sağlamıştır. Bu araştırmada tiyatro sanatının köklerine dayanan teatral kavramının resim sanatındaki varlığına dair sorgulamalarına odaklanılmıştır. Çalışmada ilk olarak görsel yaratım gücüyle oluşturulan Antik skenografinin, tiyatro sahnesinin teatral alanına yaptığı katkılar sorgulanmıştır. Ardından teatral kavramının uzunca süre disiplinler arasında farklı manaları barındıran yapısı ve kavram üzerine düşünürlerin ele aldığı teatral algısının sorgulamaları yapılmıştır. Resim sanatı tarihinde önemli bir yer tutan Rönesans, Barok, Neoklasizm ve Romantizm dönemlerinde, sahne sanatlarına dayanan teatral okumalar, eserler üzerinde ayrı olarak gerçekleştirilmiştir.
Görsel belleğin izinde Türk resminde yemek kültürü
Bu çalışmanın temel amacı bir toplumun sosyo-ekonomik yapısını hiyerarşi, inanç, etnisite ve sosyal sınıflar gibi birçok farklı açıdan yansıtan yemek kültürünün resimler üzerinden analizinin mümkün olduğunu göstermektir. Sanat eserleri ve dönemlerin incelenmesinde müzelerin, sanat tarihi, gastronomi bölümlerinin yer aldığı üniversitelerin ve özel kütüphanelerin kaynaklarından yararlanılmıştır. Kültürel veriler incelenerek farklı toplum ve dönemlere ait sanat eserlerinde yer verilen yemek imgesi karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Böylelikle yemek tasviri içeren sanat yapıtlarından yola çıkılarak, bu sanatçıların yaşadığı dönemdeki yemek kültürünün izleri sürülmüştür. Türk yemek kültürünün görsel belleğimizdeki yansımalarına baktığımız zaman, özellikle son iki yüz yılda, modernleşmenin getirdiği yeniliklere ve sorunlara tanık olunmaktadır. Çalışmamız Osmanlı döneminden başlayıp Cumhuriyet dönemini kapsadığından doğal olarak incelenen yapıtların bazıları minyatür bazıları ise Batılı tarzda yapıtlardan oluşmaktadır. Araştırmamızda Antik çağdan başlayan Batı yemek kültürüyle Türk yemek kültürü arasındaki etkileşimlerin izini sürmek amacıyla Batı yemek kültürü ve bunun resim sanatındaki yansımalarının da ele alınması gerekli görülmüştür. Cumhuriyet dönemiyle birlikte saray mutfağının geride bırakılmış olması ve devletin sanatçıları Anadolu'nun çeşitli yerlerine "Yurt Gezileri" kapsamında yollaması, yönetim şeklindeki değişimi de yansıtmaktadır. Bir başka deyişle Osmanlı'dan gelen monarşik yapının, daha halkçı ve demokratik bir yapıya dönüşmesi, resimler üzerinden de okunabilmektedir. Bu döneme ait örneklerde özellikle köy sofralarının, düğünlerin, halktan insanların, işçilerin resmedilmiş olması bu yaklaşımı doğrular niteliktedir. Kronolojik sıralamadan da anlaşıldığı üzere Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki sosyo-kültürel ve politik dönüşümleri yemek sahneli eserler üzerinden okumak mümkündür. Sonuç olarak Türk yemek kültürünün, tıpkı resim sanatında olduğu gibi, çevresindeki kültürlerden yalıtılmış bir biçimde ortaya çıkmadığı görülmüştür. Yemek kültürü yalnızca yenen şeylerden ibaret olmayıp, insanların bir sofra etrafında bir araya geldiği ve yemek yemenin daha sosyal ve ritüelistik yanının temsil edildiği sahnelerden de oluşmaktadır. Bu sahneler resim sanatı tarihinin her döneminde farklı aktarım kalıplarıyla karşımıza çıkmaktadır.
Alejandro Jodorowsky'nin sanat anlayışı bağlamında 'Sonsuz Şiir' filmi örneği
Günümüzde seksen dokuz yaşında, multidisipliner çağdaş bir sanatçı olan Alejandro Jodorowsky'nin yaşamı, sanatı, sanat anlayışı ve sanat üretim biçimleri araştırılarak, Sanatçının son yapıtı Sonsuz Şiir filmine ait bir okuma yapılmıştır. Yaşamı ve sanatı bütünlüğünde Alejandro Jodorowsky'nin biyografisi tezin ikinci bölümünde yer almıştır. Tez çalışmasının üçüncü bölümünde; Jodorowsky'nin sanatı, sanat anlayışı ve sanat üretim biçimlerine odaklanılarak, Sanatçının Şili-Santiago, Paris ve Meksika'da gerçekleştirdiği sanat pratikleri araştırılmış ve detaylı olark belirtilmeye çalışılmıştır; Jodorowsky, sanatına şiir ile başlamış ve şiirsel performansa yönelmiştir, kukla, pandomim, dans ve tiyatro performansları, geçici eylemler, Panik fabllar ve çizgi romanlar, Psikobüyü performansları ve film yapıtları üretmiştir. Jodorowsky'nin tiyatro anlayışı, sahnelediği oyunlar ve deneysel tiyatro çalışmaları, filmleri ve film anlayışı ile birlikte, Alejandro Jodorowsky'nin sanat üretim biçimleri; Sürrealizm, Simya, Panik Hareketi, Psikobüyü ve Tarot, bu bölümde yer almıştır. Film yapmayı, metafiziksel araştırma, bir deneyim yaşama, aydınlanma, arınma ve dönüşüm aracı olarak gören Alejandro Jodorowsky, Sonsuz Şiir filminde, metaforik ve alegorik ifadeler, psikobüyü performansları, mitoloji ve simya referanslı eylemler ile açığa çıkarttığı psikolojik deneyimler aracılığıyla, arınmaya, iyileşmeye, dönüşmeye ve özgürleşmeye işaret etmiştir.
Türkiye'de kamusal alanlarda iktidar karşıtı sivil hareketler ve bunların sanat pratiği bağlamında değerlendirilmesi
Bu tezde, Türkiye'de kamusal alanlardaki sivil hareketlerin sanat pratiği bağlamında değerlendirilmesi yapılmıştır. Sanatçıların ve inisiyatiflerin iktidarlarla yaşadığı sorunlar, yerel halkla kurulan ilişkiler ve bu ilişkilerin nihayetinde ortaya çıkan işler ile; temel çıkış noktası politik bir tavır olan bağımsız oluşumların yaratıcı pratikler üzerinden oluşturduğu diyalog üzerinde durulmuştur. Bu çalışmada, kamusal alan ve çağdaş sanat üzerine çalışan düşünürlerin fikirleri referans alınarak örneklendirmeler yapılmıştır. Sanatın politikayla olan ilişkisi bağlamında toplumsal hareketlerin analizi yapılarak kamusal alanlardaki hareketler değerlendirilmiştir. Tarih içinde değişen kamusal alan tanımları incelemesi ve çeşitli sanatsal eylemlere ev sahipliği yapan galeri, müze gibi kamusal mekanlardan da konu kapsamında ilgili yerlerde bahsedilmiştir. Çalışma hazırlanırken, yakın tarihteki toplumsal hareketler ve sanata ilişkin yurt içinden ve yurt dışından arşiv bilgileri toplanmıştır. Araştırmanın temelini oluşturmak amacıyla, çeşitli kurumların kütüphanelerinden elde edilen kaynakların içeriğinin özellikle son yirmi yıllık bir süreci kapsamasına dikkat edilmiştir. Bunun sebebi olarak, 1990'lı yıllar ve sonrasında yaşanan teknolojik gelişmelerin etkilediği hızlı bilgi akışının etkisiyle kitleler arası iletişimin yaygınlaşmış olması, çeşitli düşünürlere ve ideolojilere ait yayınların çevrilmesiyle yaşanan fikirsel etkileşimler, dünya genelindeki kimlik tartışmaları ve sosyo-politik etmenler sonucu yaşanan değişimler ve sanatçıların benimsediği disiplinlerarası yaklaşımlarla şekillenen sanat ortamı gösterilebilmektedir. Bu sayede, günümüz sanat pratiklerinin toplumsal hareketlerle kurduğu ilişki bağlamında yapılan tanımları ortaya çıkarmak mümkün olacaktır. Anahtar Kelimeler:Kamusal Alan, Yeni Tip Kamusal Sanat, Estetik, Direniş, Politik Sanat, Aktivizm
Çağdaş sanat koleksiyonlarının müzelerde toplumla buluşmasında karşılaşılan sorunlar ve çözüm önerileri
20. yüzyılın sonlarına doğru teknolojinin gelişmesiyle kültürel, toplumsal, ekonomik, siyasal alanda ve sanatta köklü değişimler meydana gelmiştir. Bu kapsamda farklı disiplinleri birleştiren yeni açılımlar ve medyumlar sanat pratiğindeki dönüşümü de beraberinde getirmiştir. Bu süreçte dijital ve teknoloji altyapılı sanatsal pratikler ortaya çıkmıştır. Sanatsal pratiklerdeki bu dönüşümle bağlantılı olarak müzecilik anlayışında ve küratöryel uygulamalarda da büyük değişimler gözlemlenmiştir. Çağdaş sanat eserlerinin korunması, belgelenmesi ve sergiler aracılığıyla toplumla paylaşılması konuları Türkiye'de oldukça yeni bir alandır. Çağdaş sanat eserlerinin müzelerde toplumla paylaşılmasında küratöryel uygulamalar bağlamında sorunlarla karşılaşılmakta ve bu sorunlar da yeni yaklaşımlar geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu tezde, yaşanan gelişmeler ışığında sanatta, müzelerde ve küratöryel uygulamalarda ne gibi değişimlerin meydana geldiği ortaya konmakta; çağdaş sanat eserlerinin müzelerde toplumla paylaşılması sürecindeki ana aktörlerin rolleri belirlenmektedir. Sanatçılar, küratörler, konservatörler/restoratörlerle yapılan görüşmelerle Türkiye'deki konuyla ilgili mevcut durum, sorunlar tespit edilmekte ve sorunların çözümlerine yönelik öneriler ortaya konmaktadır. Bu şekilde konu hem teorik hem de pratik yönüyle ele alınmakta ve özgün niteliğiyle bu çalışma literatüre katkı sağlamaktadır. Ortaya konan sorunlar ve çözüm önerileriyle birlikte bir durum tespiti yapılmış ve bunun sonucu olarak çağdaş sanat eserlerinin müzelerde toplumla paylaşılma sürecinin doğru ve etkili bir şekilde yönetilmesi için gerekli olan "süreç yönetimi" bir öneri olarak tezde ortaya konmuştur. Süreç yönetimi önerisiyle bu tez, hâlihazırda hizmet veren ve gelecekte kurulması planlanan çağdaş sanat müzelerine rehberlik edecek bir kaynak niteliğindedir. Anahtar Kelimeler: çağdaş sanat eserleri, çağdaş sanat müzeleri, koleksiyon, küratöryel uygulamalar, süreç yönetimi.
Küreselleşme sürecinde sanatta ötekilik
Bu çalışma, Güncel Sanat pratiğindeki yeni yönelimlere dikkat çekmek ve küreselleşme sürecinde gündeme gelen bir dizi sorunu, kültürel, kimliksel ve politik etkenler ekseninde irdeleyerek, Batı dışındaki dünyanın sanat alanında temsil bulma/görünür olma biçimlerine odaklanacaktır. Bu süreçte beliren alternatif varoluş biçimleri/tarzları ve temsiliyet modelleri üzerinde durulacaktır. Batılı ölçeklerde çalışan ve benzer formatlarda işleyen yapılara karşı ne tür alternatif yollar mevcut ya da nasıl bir karşı koyuş alanı oluşturulmaya çalışılıyor sorusu ise Doğulu, Orta Doğulu vb. sanatçıların küresel sisteme nasıl entegre olduğu ya da kendi kendini nasıl oryantalize ettiği meselesi üzerinden tartışılacaktır. Bu şekilde, küresel ekonomi ve kültür alanının çalışma tarzı da inceleneceğinden dolayı bir çözümleme sunmak da mümkün olabilecektir. Bu önermenin sunulabilmesi için belirli kavramların irdelenmesi ve bazı dönemlerin mercek altına alınması bir gerekliliktir. Bu doğrultuda belirli bir çerçeveyi oluşturup günümüze kadar gelen süreci ve bundan sonrasını yansıtabilmeyi başarabilmek için Post-kolonyalizm, Batıcılık ve Self-Orientalism, Post-fordizm gibi kavramlar üzerine odaklanılacaktır. Bu kapsamda, Küreselleşme-Küyerelleşme (Globalisation–Glocalisation) sürecindeki temsiliyet sorununa yönelerek, Batı dışındaki coğrafyalarda üreten ya da batıda eğitim alarak kendilerini uluslararası sanat pazarında görünür kılma çabası güden sanatçıların yaklaşımlarının hangi açılardan irdelenebileceği üzerinde durulacaktır. Bu sayede küreselleşmenin doğurduğu günümüz sanat politikalarına ilişkin sonuçlara; eleştirel, uzlaşımsal, müzakereci stratejiler üzerinden odaklanabilmek mümkün olacaktır.
21. Yüzyılda elektronik sanat ve yeni yönelimler
İnsan düşüncesi ve yaşam biçimleri sürekli olarak değişmektedir . İnsanlık tarihi boyunca akıl yoluyla gelişen bilim teknolojiyi doğurmuştur. 20.yüzyılın ikinci yarısından itibaren elektronik teknolojisi ve dijital teknolojik yapılarla karşılaşan insan, yeni teknolojiyi sanat pratiklerinde deneyimleyerek kendine yeni bir yol aramıştır. Teknolojinin toplumu etkileme gücüne karşın sanatın özgün niteliği ve sanatçıların hayal edebilme, sezgisellik, dönüştürme ve kurgulama güçleri bu etkileri kendine has bir şekilde değerlendirmiş ve ait olduğu çağın olanaklarını kullanarak biçimlendirmiştir. 21.yüzyılla birlikte her alana nüfuz eden elektronik, bilgisayar ve dijital teknolojiler sebebi ile sanat ve sanatçılar teknolojiyle daha yakın ilişki kurmaya yönelmişlerdir. Sanatın üretim biçimi, sanat pratikleri ve sanatçı kimliği dijital teknolojilerdeki gelişmelerden ve kurgulanmakta olan yeni yapılanmadan etkilenmektedir. İnsanın özgür aklı ve hayal gücü ile geliştirilen sanatın elektronik teknolojisi ile birlikte geçirdiği dönüşüm incelenerek, giderek teknolojiye bağımlı olmaya başladığı düşünülen sanatın ve sanatçının aslında teknolojiyi sadece bir araç olarak kullandığı gerçeği ile karşılaşılmaktadır. Sanatçı ve sanatçının ortaya koyacağı sanat pratikleri aklın ve hayal gücünün özgür kurgularıdır. 21.yüzyılda elektronik teknolojisi temelli elektronik sanatın her alanda öncü rol oynayacağı öngörülmektedir. Teknoloji giderek daha baskın bir ortam yaratsa bile sanatın ve sanatçının özündeki yaratıcılık, duyarlılık ve hayal gücü her türlü yenilenmeyi sanatta kullanarak farklı sanat biçimlerine dönüştürmeye devam edecektir.
Sanat alıcılarının sanatı değerlendirme yaklaşımları: Türkiye örneği
Çalışma, koleksiyoncuların sanat dünyasındaki yerini ve bakış açılarını, sanat eseri satın alma süreçlerini ve teorik çalışma sonrası Türkiye örneğini araştırmak üzerine yapılandırılmıştır. Merkeze koleksiyoncular alınarak, onların gözünden, çevrelerindeki karmaşık, şahsi ve politik ilişkiler ağının yapısı ve katmanları ortaya konarak, bu dinamik ağın ortak bir sanat değeri oluşturma süreçleri sorgulanmıştır. Çalışmanın amacı, koleksiyonculuğun bireysel değil sosyal açıdan incelenmesi konusunu araştırmak, koleksiyoncuların sanat piyasasındaki duruş ve güçlerini anlamak, Türkiye'de koleksiyoncuların çağdaş sanat eseri satın alma kararının arkasındaki rasyonel ve irrasyonel sebep ve süreçlerini incelerken, sanat kurumlarının rolünü ortaya çıkarmaktır. Araştırma, koleksiyoncularla derinlemesine mülakatlar, sanatçı ve sanat profesyonelleri ile yapılan görüşmeler sonucunda ortaya çıkan bulguların derlenip, analiz edildiği nitel araştırmadır. Sonuç olarak, koleksiyoncuların çevresinde oluşan ilişkiler ağının yapısı ve katmanları ortaya konmuş, Türk sanat ortamının işleyişi belirlenmiş, sanat kurumlarının görev ve sorumlulukları ile ilgili sorunlar ortaya çıkmış, bireysel koleksiyoncunun sanat dünyasının önemli öğesi olduğu teyit edilmiştir.
Andy Goldsworthy ekseninde arazi sanatına genel bir bakış
21. yüzyılın çağdaş İngiliz arazi sanatçısı Andy Goldsworthy, yaptığı eserlerle önemli bir konuma sahiptir. Topografya, malzeme ve tarih dahil bir yerin niteliklerini iyi inceleyip bu şartlara en uygun cevabı vererek yaptığı geçici ya da kalıcı eserlerinde, yetenek ve kavramsallığın birleştiği bir içeriğe yönelen yeni eğilimlerin temsilcisidir.20. yüzyılda sanatçılar, resim ve heykele karşı alternatif teknik ve malzeme kullanarak; sanatçının, izleyicinin rolü ve sanat nesnesinin felsefi açıdan sorgulamaya başlayarak sanat tanımını genişletmiştir. 1960'larda Amerika'da gelişmeye başlayan çevre bilinci ile Arazi Sanatı Akımı'nın içinde yer alan sanatçılar, galerilerin ve sanat pazarlayıcılarının kısıtlayıcı ve materyalist ticari zorlamalarına karşı çıkmak amacıyla, galeri ve müze gibi sergileme alanını terketmişlerdir. Dönemin çevreci hareketininde etkisiyle doğaya yönelerek çarpıcı yapıtlar üretmeyi hedeflemelerine rağmen fotoğraf, harita ya da araziden taşıdıkları taş, toprak, kum gibi malzemeleri galerilerde sergileyerek, muhalefet ettikleri güçlü sermaye gruplarına, müzelere ve galericilere gereksinim duydukları gözlemlenmiştir.Arazi Sanatı'nda bir eserin etik ve estetik açıdan doğruluğunun yanısıra ekonomik ölçüsü açısındanda incelediğimizde; bütünlüğü, dengeyi ve biotik toplumun güzelliğini koruduğu ölçüde doğrudur, tersi ise yanlıştır. Akımın çıkışındaki hedefler ile sınırlandırılmak ya da sınıflandırılmak istemeyen Goldsworthy'nin eserlerinde; bütünlük, denge ve biotik toplumun güzelliği korunarak, insanları başka şekilde bulunamayacakları alanlara çeker, bu tutum takdir edilebilecek ve hatta koruma sağlayabilecek bir aracı görev üstlenir. Arazi Sanatçıları evrene, belki micro düzeyde etkileri olabilecek eserler yaparken insan varlığının ayırt edici özniteliğini kaybetmeme yolunu seçerek doğa üzerindeki varlığımızı sorgulama, geleceği şekillendirme ve toplum bilincini artırma eğilimini gösterirler.
Işık ve hareket: Op art
Op Art; algısal yanılsama üzerine kurulu bir sanat anlayışıdır. Op Art bilinçli olarak oluşturulan düzenlemelerle ışık, renk, form ve kompozisyonlar yardımıyla yanılsama yaratarak, eğitim, kültür, cinsiyet ve yaş farkı gözetmeksizin tüm izleyicileri benzer şekilde etkiler. Op Art; kurallara, bilimsel verilere ve matematiksel değerlere bağlı yapısı nedeniyle diğer görsel sanat dallarından farklıdır.Bu tez çalışmasında sırasıyla; fiziksel olarak ışık, renk, renk kuramları, göz anatomisi ve fizyolojisi, görsel algı ve görsel algı yanılsamaları incelenmiştir. Daha sonra plastik sanatlarda resimde ışık ve hareket konusu dönemsel farklılıklara örneklerle ele alınmıştır. Bu bölümlerin ardından Op Art'ın oluşumu, kompozisyon özellikleri anlatılmış ve Op Art sanatçılarından örnekler verilmiştir. Op Art'ın çağdaş insan yaşamına entegre olan sanat görüşü olmasına değinilerek insan beyninde psikolojik olarak ortaya koyduğu etkileme gücü tartışılmıştır. Op Art görüşünü ortaya koyan ve tarz olarak benimseyen öncü kişi ve sanat grupları hakkında bilgiler verilmiştir.20.yüzyılda ortaya çıkan ve kısa bir dönem süren Op Art, gözün yanıltılabileceğine dair ortaya koyduğu çalışmalarla dikkat çekicidir. Op Art temelli komposizyon ve renk yapıları günümüzde özellikle dikkatin çekilmesinin gerekli olduğu her alanda kullanılmaktadır. Op Art'ın sistematik ve kurallara bağlı yapısının, 20.yüzyılın ikinci yarısından sonra hızla gelişen bilgisayar destekli grafik tasarım yazılım programlarının yapılanmasında etkin olduğu düşünülebilir. Op Art'ın temel değerleri grafik sanatlar ve grafik tasarımı alanında uygulanabilir.
Çağdaş sanatta eserin değerini belirleyen etmenlerin incelenmesi "Sansasyon etkisi"
ÇAĞDAŞ SANATTA ESERİN DEĞERİNİ BELİRLEYEN ETMENLERİN İNCELENMESİ "SANSASYON ETKİSİ" ÖZET Çağdaş sanatta değerin belirlenmesi, sanat piyasası ekosistemine katkıda bulunan çeşitli varlıklardan etkilenir. Galeriler, müzayede evleri ve sanat simsarları gibi aracı kurumlar, sanat eserinin sergilenmesi ve tanıtılması için platformlar sağlayarak, sergiler düzenleyerek, satış ve satın almaları kolaylaştırarak, pazar araştırması yaparak, çağdaş bir sanat eserinin değerinin belirlenmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Bu tez çalışmasına başlarken öncelikle, çağdaş sanatın tanımı yapılarak, sanat tarihinde çağdaşlaşmaya giden süreç kronolojik olarak incelenmiştir. Yapılan bu inceleme neticesinde tarih boyunca sanat piyasasına dahil olan çeşitli varlıkların, çağdaş sanatın değerini etkileyen çeşitli dinamiklere ışık tuttuğu anlaşılmıştır. Galeriler, müzeler, müzayede evleri, bankalar, koleksiyonerler ve eleştirmenler sanat eserleri etrafında sansasyon yaratmada, sanat yatırımında spekülasyonu körüklemede ve sanatçı eserleri ile ilgili marka etkilerini şekillendirmede önemli roller oynamaktadırlar. Bununla beraber çağdaş sanatta bazı sanatçılar, yoğun duyguları harekete geçirmek, toplumsal normlara meydan okumak veya kamusal söylem oluşturmak için sansasyonel etkiden yararlanarak, izleyicileri cezbetmek ve sanatsal ifadenin sınırlarını zorlayarak kalıcı bir etki bırakmak için alışılmadık, kışkırtıcı teknikler kullanmaktadırlar. Sanat dünyasındaki çeşitli paydaşlar arasındaki etkileşim, çağdaş sanatçılar tarafından kullanılan yenilikçi stratejilerle birleştiğinde, sanat eserleri etrafında sansasyonel deneyimlerin yaratılmasıyla sonuçlanmaktadır. Bu tez çalışması, eser değerini etkileyen sansasyon ve spekülasyon etkileri merceğinden, galerilerin, müzelerin, müzayede evlerinin, koleksiyonerlerin, eleştirmenlerin ve bankaların ve NFT'lerin çağdaş sanatın değerini şekillendirmede oynadıkları roller üzerinde durarak, günümüzün dinamik sanat piyasasında nihai olarak çağdaş sanatın değerini belirleyen güçlerin karmaşık etkileşimine ilişkin yapıyı kuramsal çerçevede incelemeyi amaçlamaktadır. Sanat, duyum ve toplumsal katılımın birleşimi, değişen sanatsal uygulamalara, teknolojik gelişmelere ve kültürel değişimlere yanıt olarak gelişmeye devam eden dinamik bir güçtür. Anahtar Kelimeler: Çağdaş Sanat, Sansasyon, Sanat Piyasası, Spekülasyon, NFT
İnsan ve makinede sanat içgüdüsü
Yapay zeka alanındaki özellikle son on yıla ait atılımlar sayesinde makine zekası ve yetisi insan becerilerine ortak ve hatta rakip haline gelmiştir. Bir çok endüstriyel alanda otonom sistemler insan iş gücünün yerini almaya başlamıştır. Günlük hayatın da neredeyse her alanına müdahil olan yapay zeka her geçen gün daha da insanileşmekte ve insanın ötesine geçme olasılığı bilim insanları ve disiplinin uzmanları tarafından dile getirilmektedir. Bu durumun bir sonucu olarak insanlar için makinelerin yerlerini alması ihtimali ciddi bir endişe haline gelmiştir. Makineler sadece insan iş gücüne ve emeğine talip olmanın dışında son dönemde artan bir ivmeyle de sanat dünyasında etkin ancak tartışmalı bir aktör konumuna oturmuştur. Böylece uzun süre makinenin müdahalesinden muaf görülen sanat da zanaatkar ve yaratıcı yapay sistemlerle karşı karşıya kalmıştır. Günümüzde makineler şiir, resim, heykel, müzik, senaryo yazarlığı alanlarında hatta küratörlükte başarılı bir varlık göstermekte üstüne iddialı söylemlerde bulunmaktadır. Güncel dönemde üretilen literatürleri ve tartışmaların içeriğini oluşturan yapay zekâ ve sanat üzerine belirtilen olumlu ya da olumsuz yorumları ve argümanları genel olarak incelediğimizde makinenin sanata müdahil oluşu ve sanat yapabilirliği sorgulanmaktadır. Oysa makinenin sanatla buluşması günümüze ait yeni bir oluşum değildir. Endüstri devrimi ile başlayan süreçte farklı sanat akımları ve sanatçılar tarafından gelişen teknoloji sanata dahil edilmiştir. Bu çalışmada makine zekasının sanat yapma imkanı tartışılırken bu sorunsalın yeni bir sorgulamaya evrilmesi gerekliliği vurgulanmıştır. Makine ve insan arasında evrimsel, zihinsel ve bedensel paralelliklere analojik bir yaklaşım geliştirilmiştir. Böylece metindeki yeni sual makinenin sanat üretme niyeti ve ihtiyacı dolayısıyla sanat güdüsü olup olmayacağı tartışması olarak yeniden betimlenecektir. Makinenin insana benzeme yahut insansılaşma sürecinde hümanistik psikolojinin pozitif bakış açısı baz alınarak yeni Maslow İhtiyaçlar Hiyerarşisi modellemesi sunulacaktır.
Sinema öğrencilerinin kısa film üretimindeki katkıları: 2012-2022 film festivalleri kurmaca filmler bağlamında inceleme
Sinema, gelişen teknoloji ve erişilebilirlik sayesinde sadece profesyonellerin alanı olmaktan çıkmış, herkesin kolaylıkla katılabileceği bir hale gelmiştir. Bu durumda sinema öğrencileri, dijital teknolojilerin gelişimiyle birlikte film yapma sürecine daha fazla dahil olabilmekte ve kendi hikayelerini anlatabilmektedir. Teknolojinin hızla gelişim göstermesiyle beraber günümüz Türkiye'sinde kısa film üretimi oldukça artmıştır. Özellikle son dönemde sayıları artan Sinema ve Televizyon bölümleri ve bu bölümde eğitim alan öğrenciler bu artışta önemli bir pay sahibi olmuştur. Başta festivaller olmak üzere üretilen bu filmler birçok farklı platformda izleyicilere ulaşmaya çalışmaktadır. Kısa film kavramı yapısı gereği birçok tanımlamaya maruz kalmış ve henüz tam olarak kavranamamış olsa da, her zaman film festivallerinin önemli bir parçası olmuştur. Bu çalışma kapsamında öğrenci filmleri, kısa filmler ve kısa film festivalleri arasındaki ilişki incelenecektir. Bu bağlamda asıl anlaşılmak istenen, öğrenci filmlerinin kısa film üretimine katkısı ve bu üretimin kısa film festivallerinin film yapımına olan etkileridir. Bu etkilerin ayrıntılı bir şekilde ölçülebilmesi için 2012-2022 yılları arasında film festivallerinde en çok başarı göstermiş ilk 10 film incelenerek, Türkiye'de sinema ve televizyon eğitiminin üretime olan katkılarına değinilecek, düzenlenen festivallere katılım gösteren öğrenci filmlerinin festivallerde edindiği yer ve bu festivallerin düzenlenmesine olan katkısı araştırılacaktır. Bu araştırmalardan elde edilen cevapların ışığında çalışmanın sonuca ulaştırılması hedeflenmektedir. Anahtar Kelimeler: Kısa Film, Sinema, Festival, Sinema ve Televizyon Eğitimi
Kokusal sanata ilişkin postyapısalcı bir yaklaşım: Ben ve öteki
21. yüzyılda, dünya düzenini beklenmedik bir biçimde altüst eden Covid-19 Pandemisi, Çevrimiçi Kültür Çağı'nın ani üstel yükselişine katkıda bulunarak, gerçeklik ile temsil arasındaki ilişkiyi sorgulayan simulakrum aralığının yani Çevrimiçi Fetişizm olarak adlandırılabilecek sürecin kontrolsüz yayılımına ivme kazandırmıştır. Çevrimiçi etkileşimlere ve maske takma pratiğine dayalı temas biçimimiz iletişim alışkanlıklarımızı yeniden tanımlarken, duyusal -özellikle de kokusal- deneyim yoksunluğunu beraberinde getirmiştir. Bu koşullar, kokunun hem yaşamsal hem de sanatsal faaliyetlerdeki estetik potansiyelinin fark edilmesine neden olmuştur. Son yirmi yıl öncesine kadar, sanat sahnesinin perde arkasında, tek kişilik gizli gösterimi ile virtüöz koku, yaşam ve sanat dünyasında kazandığı bu son ivmeyle tüm dikkatleri üzerine çekerken; geçici, uçucu, belirsiz yapısı nedeniyle de sanatın geleneksel sınırlarını zorlamaktadır. Dolayısıyla çalışma, sanatsal ifade ve duygu yoğunluklu bu deneyimin yani tanımlanamaz öteki'nin-kokunun, ben-bilinç ve ben'deki öteki-bilinçdışı ile ilişkisini yapısöküme veya tekrara tabi tutarak, oluş (devenir) içerisindeki özneyi estetiğin doğası hakkındaki güncel düşünceyle bir araya getirmektedir: Kokusal Sanat Estetiği. Çalışmanın temelini oluşturan bu varsayım; postyapısalcı/Deleuzeyen bir metodoloji üzerinden, Larry Shiner'ın öne sürdüğü 'kokusal sanat estetiği' sorunsalı ile akıştaki öznenin oluş sırasındaki yapısökümünü yani öteki'nin, ben'deki ve ben'deki ötekindeki geri yansımalarını; duygulanım, duygulam, bellek ve arzu kavramları ile Kokusal Sanat Sonrası Estetik odağında incelemeye almaktadır. Bu anlayışıyla, özne'deki koku algısının evrensel olmayan, ben'in ve ötekinin 'ben'deki öteki aralığında' sonsuz tanımlanamaz anlamlar ve duygular dizgesi oluşturabileceği düşüncesinden çıkan poliestetik sonuç; Öngörülemeyen Gelecekte Kokusal Sanat Sonrası Estetiğinin Ölçüsüzlüğü olarak önerilmektedir.
Türk resim sanatındaki ekspresyonist yaklaşımların nedenselliği
Türk resim sanatında ilk olarak 20. Yüzyıl başlarında batıdan alınan biçimsel etkiler doğrultusunda ortaya çıkan ve ardından da kendi sosyo-kültürel dinamikleri içinde şekillenerek gelişim gösteren ekspresyonist yaklaşımlar, Alman ekspresyonizminin birebir benzeri olmamış, zamansal ve kökensel olarak farklı bir kültürel sürecin ve bakışın izlerini taşımıştır. Bir sanat yapıtının ait olduğu toplumun kültürel yapısı ile kaçınılmaz bir bağı olduğundan, Türk resmindeki ekspresyonist yaklaşımlar da kendi lehçesinde ve sanatsal ikliminde biçim kazanmıştır. Bu durum ekspresyonizmin doğasındaki iç gerçeklikle örtüşmüştür. Bununla birlikte, Türk sanatçısının ortaya koyduğu ekspresyonist eğilimler, batıdaki örneklerinin aksine düşünsel ve toplumsal bir birikimin, bir geleneğin kırılmasıyla ortaya çıkmamış, sanatta ve toplumda bir devrim yaratmayı amaçlamamıştır. Almanya'da 20. Yüzyıl başında patlama noktasına ulaşan duygusal ve toplumsal reaksiyonlar, Türk sanatçısının daha geç bir dönemde yüzleşeceği farklı dinamiklerle doyum noktasına ulaşmış ve kendisini dışa vurmuştur. Bu durum ekspresyonizm olgusunun her iki kültürde aynı paralellikte incelenemeyeceğini ortaya koymuştur. İlgili görüşü referans alan ve konu başlıkları içerisinde bunu doğrulayan saptamalarda bulunan tez çalışması, Türk ressamlarını ekspreyonizme yönlendiren etkenler bağlamında bir gruplandırma yapmak ve Türk resmindeki dışavurumculuk olgusuna bu tespitler ışığında bakmayı öngörmüştür. Böylesi bir gruplandırma, dışavurumcu yönelimin ardındaki itkisel gücü ortaya koymak ve onu ayrıştırmak bağlamında gerekli görülmüştür. Ressamların yapıtları, yaşamları ve dönemin toplumsal koşulları dikkate alınarak yapılan analizler sonucunda, Türk resminde ekspresyonist üslup özellikleri gösteren ressamların dört ana grup altında sınıflandırılarak incelenebileceği tespit edilmiştir. Sonuç bölümünde ise; tez içinde ele alınan gruplandırmalar, dönemin toplumsal dinamikleri odağında çözümlenerek, ilgili sanatçılarda ekspresyonist açılıma yön veren veya bunu kısıtlayan olgular, dönemin değişen kültürel ve sosyo-ekonomik yapısı ışığında çözümlendirilmiştir.
Türk sinemasında iç göç filmlerinde mekan ve birey algısı
Sinema bir eğlence sanatı olmasına rağmen, yaratıcı sinema ile birlikte dünyadaki suçlara, gerçeklere yansız bir gözle ve en ahlaki boyutta bakmaya çalışır. 1960 yılının sonlarından itibaren tüm dünyada ve Türkiye'de görülen siyasi hareketlenmeye de sinema yine aynı gerçekçilikle bakmaya devam eder. Ülkemizde 1960'lı yıllarda başlayan en dikkat çekici toplumsal değişim hareketi olan göç, Türk sinemasını da etkiler. Bu örnekler ile küçük toplumsal detayları, mekanların farklılaşmasını, kitle beklentilerini ve değişimini okuyabilmek mümkündür. Göç olgusunu ele alan filmler 1960 yılından başlayarak onar yıllık dönemlerde incelendiğinde, göç edilen mekan ve bireylerin durumu, mekanların birey üzerinde etkilerinin filmlere yansıdığı izlenir. Her on yıllık dilimlerde ekonomik, politik ve kültürel değişkenlerle birlikte göçün etkileri de farklılaşır, göç edilen şehir, mekan ve eşyalar da değişime uğrar. Bu tez çalışmasında göç sorunsalı; yukarıda sayılan nedenler çerçevesinde, filmlerde yer alan mekan, eşyalar ile karakterlerin ilişkilerinin, yönetmenlerin izleyiciye aktarış biçimlerine nasıl yansıdığına tanıklık edilerek incelendi. Filmlerin analizinde sosyolojik araştırma yöntemi olan temellendirilmiş kuram yöntemi kullanıldı. Yöntem için gerekli olan filmlerin değişik dönemlere ait olmasının yanı sıra, farklı yönetmenler seçilerek özgün bakış açıları yakalanması hedeflendi. Filmlerin mekan görsellerinin çözümlenmesinde Henri Lefebvre'nin mekanın üretimi, şehir hakkı ve modern dünyada gündelik hayat kuramlarından faydalanıldı. Çalışmanın sonunda Türk sinemasında göç edilen mekanlardaki değişim ve bu değişimin birey üzerine yansımaları değerlendirilip, yorumlandı. Böylece günümüzde de halen artarak devam eden, uluslararası bir boyuta gelmiş olan göç olgusuna sinema ile yeniden bakma ve düşünme fırsatı yaratılması hedeflenmektedir.
Alter ego ve personanın sanatsal faaliyetteki rolü
Bu tez, artist sıfatının geçirdiği evrimi incelerken bu sıfatın içindeki değişmeyen ve değişen özellikleri ele alacaktır. Artist olan herkesin sanat yapıyor olması, sanat yapan herkesin bir artist olduğu manasına gelmemektedir. Bu yüzden metodoloji olarak antropoloji, sanat tarihi, felsefe ve sanat eleştirisi kullanılarak eserler üzerinden artist tipolojileri incelemeye alınmıştır. Bu calışmada batı sanatında artistin bir sıfat haline gelişi, özgünlük ve özgürlük meseleleri üzerinden irdelenmiştir. Ego halinde ortaya çıkan artist ile alter ego olarak beliren artist kimliği arasındaki benzerlikler ve farkılıklar ortaya konmuştur. Çalışma kapsamında farklı zamanlarda yaşamış artsistlerin ortak yanlarının özgünlük, farklılıklarının ise özgürlük olduğu tespit edilmiştir. Bu tez artistlerin postmodernizmden sonra ego ve alter ego yerine bir persona yarattığını savunuldu. Bu personanın ise artistin özgünlük ve özgürlük meselelerine aykırı olduğu vurgulandı. Türkçede sanatçı sıfat olarak kullanılmazken batıda ise "digital artist", "photography artist", "video artist", "tattoo artist", "installation artist" gibi terimler artist sıfatındaki özgürlük manasını yok edip türkçedeki sanatçı anlamına getirmektedir; bu da artistin doğasına aykırıdır. İnsanların çoğunluğunun bir sanatsal persona yaratmaya çalıştığı bu dijital çağda bilgi kirliliği oldukça fazladır. Özgünlük ve özgürlük ilkelerine özünde sahip olan artist, bir isim olarak herkesin kendine yakıştırabildiği dijital etkileşim çağımızda anlamını tamamen yitirmiştir. Bu etkileşim çağında paylaşımları ile beraber en çok öğretebilen olmak da mesele olacaktır. Geleceğin artistinin, "Bilgiyi tecrübe ettiren bir hayat öğretmeni" olması kaçınılmazdır. Bu yüzden, "Geçmiş, Günümüz, Gelecek Artist Tipolojisi" bu tezde incelenirken gelecekte olması gereken bir artist tipolojisinin de üzerinde durulmuştur. Anahtar Kelimeler: Ego, alter ego, persona, artist, davranış biçimi, özgünlük, özgürlük, avatar
Enformasyon, sistem ve sanat; büyük veri çağında sanat
Büyük Veri, yaşayış biçimimizi, anlayışlarımızı, öğrenme, bellek, düşünce sistemimizi ve en nihayetinden yavaşça ama köklü bir şekilde sağduyumuzu topyekûn değiştirmektedir. İnsanın evrimine etki eden diğer enformasyon teknolojileri gibi Büyük Veri de önemli paradigma olarak tarihte yerini almıştır. Bu tez postmodern temelli bir sosyo teknik modelleme olarak Büyük Veri'nin sanat anlayışımızda ve sanatın sınırlarında nasıl bir değişim yarattığını, Büyük Veri'nin kavramsal olarak sanat tarihinde, sanat felsefesinde ve epistemolojik olarak nasıl konumlandığını ve bunun sonuçlarının neler olabileceğine dair yanıtlar aramaktadır. Bu kapsamda çalışma Büyük Veri Sanatının Burnham'ın sistem estetiği ve yine erken kavramsal sanatın ruhu Fluxus hareketi ile okunması gerektiği savını ortaya koymaktadır. Çalışmada tartışılan diğer bir konu ise Büyük Veri teknolojisinin sanat piyasası, sanat izleyicisi, sanatçı ile bizatihi sanat üzerindeki etkileri ile ilgilidir. Burada dijital kültürün akışkan imge bolluğunun olduğu bir ortamda sanatın analitik, istatistiklerle yönetilmesi halinin bizatihi sanatın varoluş nedeni ile biçimini değiştirdiği savı ortaya konmaktadır. Bu çalışmada çağdaş sistemik anlayışı kullanılarak Büyük Veri'nin sanat bağlamı çok yönlü bir biçimde analiz edilmeye çalışılmıştır. Bu nedenle sanat kuramı, felsefe, sosyoloji, bilgi sosyolojisi ve sosyo-teknik gibi birçok toplum doğa ve beşerî bilimin ilgili alanı içeren disiplinler ötesi bir çalışmadır. Bu doğrultuda tezde Ludwig Von Bertalanfy, Claude E. Shannon, Norbert Wiener Marshall Mcluhan, Niklas Luhmann, Deleuze ile Guattari, Foucault, Jack Burnham, Walter Benjamin, Jean Baudrillard ve çağdaş düşünürlerden Viktor Mayer- Schönberger'ın görüşlerinden yararlanılmıştır. Anahtar Kelimeler: Büyük Veri, Sistem Teorisi, Sibernetik, Enformasyon Teorisi, Sistem Estetiği
Bir sıkıntı mekânı olarak "eve" ilişkin fenomenoljoik bir yaklaşım
Yapılan bu tezde, ev kavramına farklı bir boyuttan bakarak deneyimsel olarak evin ne anlama geldiği üzerinde durulmuştur. Bunu yaparken de evi sıkıntı ile ilişkilendirip nasıl sıkıntı mekânına dönüştüğü anlaşılmaya çalışılmıştır. Yöntem olarak seçilen fenomenoloji ile birlikte evin bu deneyimsel boyutu incelenmiştir. Modernitenin getirdiği evsizlik, eve sıkışmışlık hissi ile postmodernizmin yapısı içinde oluşan göç, nostalji, ev özlemi gibi yersizyurtsuzlaşmaya dair kavramlar tartışmaya açılarak bireyler üzerinde nasıl bir etki yaptığı irdelenmiştir. Alman filozof Martin Heidegger düşüncesindeki ikamet etme, yerleşme durumlarına bağlı olarak oluşan evsizlik hissi sıkıntı ile bağdaştırılarak sunulmuştur. Toplumsal cinisyet rolleri ile oluşan kamusal alan ile özel alan ayrımı incelenmiş kadının ev içine kapatılması ve ev içi emeğin görülmezliği üzerinde durulmuştur. Bununla birlikte tüm bu kavramların sanat alanında nasıl kendine yer bulduğuna bakılmış, konu örnekler ile somutlaştırılarak anlatılmıştır. Anahtar Kelimeler: Sıkıntı, Ev, Evsizlik, Fenomenoloji, Göç, Sanat
İnsan sonrası durum ve çoklu platformlarda sanat
Teknolojinin hızla gelişimi 'insansonrası durumlar' yaratmaktadır ve her geçen gün bir diğeri ile karşılaştığımız insansonrası durumlar insanı başkalaştırmakta, ivmelenen bir dönüşüme tabi tutmaktadır. Gelgelelim insanı kendinden ibaret bir varlık formu olarak anlamak doğru olmayacaktır öyleyse bahsi geçen dönüşümün denklemi insan bedenini çevreleyen şeyler ile beraber bir bütün olarak kurulmalıdır. Tez bu düşüncelerin izinde, insansonrası dönemin gerçekliğini oluşturan durumları irdelemek için insan, doğa, kent ve kültür ilişkisi üzerinde yoğunlaşmakta ve temel gördüğü insansonrası durum olan emek işçiliğinden zihin işçiliğine geçiş eğilimine odaklanmaktadır. Böylelikle gelişen sosyoloji içinde insansonrası durumun bir çokluk ortamı yaratma kapasitesi olduğu belirlenmekte ve bu bağlamda beden-insan, doğa-kent olgularının neye dönüştüğü tez kapsamında çözümlenmektedir. 'Posthümanizm' kavramının hakikat siyasetinden arındırılarak, gerçek ifadesinde 'Hümanizm' sonrası olarak anlaşılması, insansonrası durumları ve etkilerini değerlendirirken 'Transhümanizm' ve 'Posthümanizm' ayrımının netleştirilmesini gerektirmektedir. Bu sebeple tezde hümanizm olgusu ve kapsamı irdelenerek dışılığı açımlanmaktadır. Bu bağlamda posthümanizmin ancak 'eleştirel posthümanizm' olarak anlaşıldığında ve insansonrası durumların ancak yerleşik sistemden çıkışı mümkün kıldığında gezegen ölçeğinde 'yaşam'ın yüceltilerek sürdürülebileceği vurgulanmaktadır. Kapitalizm ile hümanizm'in birbirine bağlanması ile sosyolojinin mimarı olarak şekil alan 'neoliberalizm' ve transhümanizm tez kapsamında eleştrinin odağına alınmaktadır. Bir başka kültür alanı olarak görülen sanatın da insansonrası durumda gerçek ve gerçeklik ile kurulan ilişkinin sınırında, 'çokluk'un yapıtaşı olarak yer bulmakta olduğu öne sürülmektedir. Hipergerçeklik örüntüsünden çıkış ile sanatın gerçek olma savının, insansonrası durumda geçerlilik kazandığı belirlenmektedir. Çoklu birliktelikler, paylaşımlar, karşılıklı etkileşim ve katılım kısacası insan ve insan etkileşimi ile hakikat oyunlarının sonunun çoklu platformlarda söz konusu olduğu anlatılmakta ve bu sav kısa tarihsel bir zeminde incelenerek tez konusu edilmektedir. Anahtar kelimeler: Hümanizm, Posthümanizm, Postürbanizm, Çokluk, Neoliberalizm
Türk tasvir sanatında Osmanlı'dan günümüze portre ve kimlik sorunsalı
Türk tasvir sanatlarının tarihi çok eskiye dayanır. Türk kültürü, göçler ve savaşlarla geçen yüzyıllar boyunca pek çok yabancı kültürle etkileşim içine girmiş ancak erimemiş, gelişmiştir. İlk resimsel örneklerini gördüğümüz Uygur tasvirlerinden bu yana sanatçılar teknikleri ne olursa olsun insana bakmaya devam etmiş, çağlarına ışık tutacak belgesel nitelikli eserler üretmeyi sürdürmüşlerdir. Böylelikle portrecilik tarihi, sosyolojik anlamda insana bakışımızın ve varoluş tarihimizin de bir anlatıcısına dönüşür. Suret tasvirlerimizin izini sürdüğümüz bu çalışmada, Osmanlı'dan günümüze uzanan süreçte, ümmet kültüründen birey kültürüne eviriliş sürecimizin resim sanatımıza yansımaları araştırılmakta; kültürel, sınıfsal ve cinsel temsiliyetler içinde yüze ve bedene bakışımız nasıl değişti gibi sorulara cevap aranmaktadır. Bireyselliğe geçiş sürecimiz; muhalif duruşlarını sergilemekten çekinmeyen, zamanın ruhunu yakalarken taklitçiliğe düşmeyen, insanla beslenen, sorunlarla bireysel anlamda özdeşleşebilen avangard Türk sanatçıları içinden bir seçki yaparak seçili sanatçılar ve eserleri üzerinden incelemeler ile vurgulanmaya çalışılmıştır.
Sanatta mikroskobik görüntülerin dünyada ve Türkiye'deki yansımaları
Bu tezde,sanatta mikroskobik görüntülerin dünyada ve Türkiye'deki yansımaları araştırılmıştır.Çalışmanın merkezine doğa ve sanat arasındaki etkileşimi alarak,bilim ve teknolojinin gelişimi ve modern biyolojiye etkisi;modern biyoloji ve teknolojinin de sanattaki yansımaları ortaya konmuştur.Bilim,sanat ve teknoloji arasındaki bu dinamik ağda yer karşılıklı etkileşimler,insanın varoluş serüvenin ve evreni anlama çabasının sanat aracılığıyla nasıl ele alınır irdelnmiştir. Çalışmanın amacı,sanat-bilim ekseninde doğanın boyutunun nasıl kavrandığı ve mikroskobun sağladığı yeni tekniklerin sanata nasıl yansıdığının araştırılmasıdır.Bu çalışma,sanat,teknik ve bilim arasındaki ilişkilerin ve etkileşimlerin belirli bir kavramsal çevreve kapsamında incelediği nitel bir yöntemin yanısıra,mikroskobik görüntülerle üretilen sanat eserlerinin izleyiciler üzerinde yarattığı etkiyi de röportajlar ve anket çalışmaları aracılığıyla irdeleyen nicel bir araştırmayı da barındırır. Sonuç olarak bu tez,santta mikroskobik görüntülerin dünyada ve coğrafyamızdaki yansımaları ekseninde,makro ve mikro kozmos arasındaki bağların,insana doğa arasındaki ayrımın ve benzerliğin,nihayetinde de teknik gelişmelerin hem sanatta hem de bilimdeki yansımlarının incelendiği bir çalışmadır.
Yeraltı sanatının kurumsallaşması
Yeraltı kültürünün kimi iletişim ve ifade biçimleri; kısıtlı bir gruba yönelik ve çoğu zaman yasa dışı ilerleyen uygulamalardan, geniş bir izleyici kitlesine sahip, kabul edilmiş sanatsal pratiklere evrilmişlerdir. Galeri ve müze gibi kurumlar bir zamanlar dışlanan ve hatta suç unsuru olarak kabul edilen bu sanat türlerine programlarında yer vermeye başlamıştır. Böylelikle yeraltı sanatı terimi altında toplanan bu alternatif sanat pratiklerinin kurumsallaşma ile artan görünürlüğü, ardından akademik kabul, popülerleşme ve ticarileşme gibi adımları getirmiştir. Yeraltı sanatının kurumsallaşma aşamaları bu tezde ilk olarak graffiti ve sokak sanatı hareketlerinin sanat galerilerine geçiş süreci açısından ele alınmıştır. Günümüzde sokak sanatı kavramının bir çağdaş sanat akımı, pek çok yapıtın adı altında incelendiği bir tür olarak literatüre geçmesi sonucunda bu kavram dönüşüm geçirmiş ve sokak sanatı atölye ortamında üretilen, galerilerde, müzelerde, müzayedelerde sergilenen çalışmaları da kapsayacak şekilde genişlemiştir. Bu durum, yeraltı sanatının yaşadığı kurumsallaşma ardından gelen dönüşümü ortaya koyan en net örnek olarak paylaşılmıştır. Ardından Amerikan yeraltı kültürünün, sokak sanatı, çizgi roman gibi ifade biçimlerinden ilhamla hareket eden lowbrow sanat akımı üzerinden kurumsallaşma aşamaları ele alınmış; yaşanan dönüşüm bu hareketin temsilcisi olan galerilerin zaman içerisinde yaşadıkları gelişim şeması üzerinden irdelenmiştir. Son olarak Japonya'da iletişim, ifade ve hareketlerini kapalı gruplar ve daha önceki yeraltı kültürü örneklerinde görülen yöntemler üzerinden ilerleten bir altkültür olan otaku kültürü ve bu kültüre ait öğelerin yüksek sanat, popüler kültür ve tasarım ile buluşmasını sağlayan superflat akımı örnekleri incelenmiştir. Örnekler üzerinden kurumsallaşmanın aşamaları araştırılırken, bağlamından koparılan yapıtın bu süreç ve sonrasında yaşadığı dönüşümün yapıtın kendisi, çevresi ve izlerkitlesi açısından ortaya koyulması amaçlanmıştır.
20.yy sonrası Avrupa-Amerika ve Türkiye'de yönetmen odaklı avangart tiyatronun postdramatik örnekler üzerinden değerlendirilmesi
Tiyatro, ritüelistik kökeninden günümüze kadar birçok değişim ve dönüşüm geçirmiştir. Tiyatro tarihine panoramik bir perspektiften bakıldığında bu değişimler gözlemlenmektedir. Bu panoramada 20. yüzyılın ise tiyatro tarihi için çok hareketli bir asır olduğu gözlemlenmektedir. 20. yüzyılın tamamı tiyatro perspektifinden incelendiğinde, kökeninden 20. yüzyıla kadar olan dönüşümlerden daha fazla hareketliliğin yaşandığı bir dönem ortaya çıkmaktadır. Tiyatroda 20. yüzyılın sonlarına kadar dramatik yapı üzerinden tartışmalar gerçekleşirken 21. yüzyıla doğru geçişte postdramatik tiyatro tartışılmaya başlandığı gözlemlenmektedir. Tiyatro, tarihsel serüveninde kökeninden 21. yüzyıla kadar Aristoteles'in Poetika'da çerçevesini çizdiği dramatik yapıyı öz olarak belirlemiş, biçim anlamında da zaman içerisinde yenilik ve deneme amacıyla dönüşümlere uğramış olduğu tespiti yapılmaktadır. 21. yüzyıl, tiyatro perspektifinden "postdramatik tiyatro" kavramının konuşulmasıyla başlayan bir asır olma özelliği taşımaktadır. Dolayısıyla postdramatik kavramının en büyük ayak izlerinin 20. yüzyıl tiyatrosunun içerisinde olduğu varsayılmaktadır. 20. yüzyıl, tiyatro açısından özellikle yönetmenlik kavramının ortaya çıkışıyla tiyatronun daha bir disipline, düzenli bir yapıya kavuştuğu, sahne, kostüm, oyunculuk, reji anlamında tiyatronun neredeyse tüm bileşenleri ile ilgili denemelerin yapıldığı bir asır olma özelliği taşımaktadır. Tiyatro üzerinde önce yönetmenlik kavramının keşfedildiği, sonrasında tarihsel avangartlar ve avangart yönetmen girişimleriyle tiyatronun seyir biçiminden, oyunculuk biçimine kadar sorgulandığı, yeniden yapılandırılmaya çalışıldığı bir asır olmuştur. Bu zaman diliminde ilk yönetmen Saxe Meiningen Dükü II. George, Rusya'da Stanislavski, Meyerhold, Vakhtangov, Tairov, Avrupa'da Richard Wagner, Otto Brahm, Adolphe Appia, Edward Gordon-Craig, Max Reinhardart, Erwin Piscator, Bertold Brecht, Antonin Artaud, Andre Antoine, Jeryz Grotowski, Ariane Mnouchkine, Peter Brook, Thomas Ostermeier, Eugenio Barba, Pina Bausch, Amerika'da Robert Wilson, Augusto Boal, Richard Schechner, The Living Theatre, Bread and Puppet Theatre, Çevresel tiyatro örnekleri, Türkiye'de ise Bilsak, TAL, Oyuncu Stüdyosu ve Ferhan Şensoy gibi tiyatro oyuncuları, yönetmenleri, grupları yeni denemeler yapmışlardır. Tüm bu denemeler, yeni girişimlerin oluşturduğu izlek takip edildiğinde en son postdramatik kavramının konuşulmasıyla 21. yüzyılın başladığı gözlemlenmektedir. Güncel tiyatro sahnelemelerinde 20. yüzyılda yaşamış tiyatro insanlarının tiyatroya kattığı yenilikleri, unsurları görmek mümkündür. Çünkü o dönemde bu yönetmen ve oyuncuların birbirlerini etkilediği, daha sonrasında ise ardıllarını etkileyerek yaptıkları denemelerin uzun yıllar etkisini sürdürdüğü tespit edilmektedir. Tam da bu noktada unsurların ve kavramların iç içe geçtiği dönemde ise postdramatik kavramının konuşulduğu, tartışıldığı gözlemlenmektedir. Anahtar Kelimeler: Avangart Tiyatro, Avangart Yönetmenler, Postdramatik Tiyatro, Avrupa-Amerika Tiyatrosu, Avangart Kuramı
Sanatta sağaltım ve güncel sanat terapisi
Sanatta sağaltım üzerine şekillenen bu çalışmada, sanatın var olduğu günden beri tarihsel süreçte, ilkel toplumlardan günümüz modern toplumlarının sanat yoluyla yaşadıkları ruhsal tecrübeleri ve sonucunda sanatın sağladığı ruhsal yenilenme, arınma, kaybedilmiş değerlerin geri kazanılmaları ile ilgili kültür, deneyim ve örneklerden bahsedilmektedir. Yöntemsel olarak bu çalışma, dünyanın hemen hemen her bölgesinde genel bağlamda aynı, ufak detaylarda kültürel farklılıklar gösteren Şamanist yaşam şeklini ve şamanın ilk ve en önemli sağaltıcı figür olmasını ve bugünün modern sanat terapisinin belirlenmiş bir disiplin dahilinde sanatın aktif olarak iyileştirici, tedavi edici bir yol olarak başvurulmasını bu konudaki uzmanların aktarımlarına dayanarak göstermeye çalışmaktadır. Modern sanat terapisi bağlamında terapötik yaklaşımların dışında sanat yaratımını kendi sağaltım veya toplumsal sağaltım yolu olarak görmüş Joseph Beuys hakkında bir bölüm de yer almaktadır. Bunun yanında yaşanılan coğrafyanın Şamanist tedavi uygulamalarından, İslamiyet sonrası özellikle Osmanlı İmparatorluğu döneminde ruhun sağaltımı üzerine Osmanlı Tıbbı ile ilgili bilgiler verilmektedir. Çalışmanın sonunda ise, başlangıçtaki amaç dahilinde kişisel tecrübelere dayanarak sanatın sağaltım gücünün sosyal bir birey olabilme çabasında ne kadar önemli olduğu gösterilmek istenmiştir.
Üç boyutlu biçimde uçma algısı
Uçma ve bu edimi gerçekleştiren kanatlar, çağlar boyu inanç dünyasında irdelenmişve soyutlamalar inceleme konusu olmuştur.Ayrıca uçma edimi, insan psikolojisi ve Leonardo'nun bu konudaki araştırmalarıörneklenerek araştırılmış ve kanat sembolünün ikilemleri, sanatta biçim, algıalımlamasorunları açıklanmaya çalışılmıştır. Son olarak da, günümüz sanatındadüşüncenin görselleşmesi yine kısa bir tarihsel geçiş ve örneklerle verilmekistenmiştir.Anahtar kelimeler; biçim, algı psikolojisi, uçma ve kanat sanatçıların özellikle ilgiduydukları bir tema olmuştur. Araştırmanın özünde kanat tematik olarak ele alınmış,etimolojik ve aerodinamik yönleri incelenmiştir. Konu, tarihsel bir geçiş yapılarakanlatılmaya çalışılmış, kanadın, inanç dünyasındaki yeri, paganizmde ve tek tanrılıdinlerdeki rolü, önemle vurgulanmıştır. Sanat alanında kanadın simgesel varlığınıngörselleştirilmesi incelenmiş ve bu alanda Çağdaş sanatta üç boyutlu yapıtlar üretenBrancusi ve uzun araştırmalara konu olan, kuş ve kanat soyutlamaları irdelenmiş, sonolarak da günümüz sanatında düşüncenin görselleşmesi yine örneklerle anlatımasunulmak istenmiştir.
Türkiye'de kamusal alan estetiği ve heykel
Bu çalışma, Türkiye'de kamusal alanda yapılan plastik sanat uygulamaları özelinde heykel sanatının kent mekânıyla ilişkisini irdelemektedir. Araştırmanın zeminini ?Kamusal alan? kavramı ve ?Heykel sanatı?nın açık kent mekânıyla kurduğu ilişki, ülkenin içinde bulunduğu siyasi ve sanatsal olguları, fiziksel estetik toplumsal ve ekonomik koşulların içinde kamusal alanda yapılan heykel sanatının kent mekânıyla ilişkisi oluşturur. Kamusal alan kavramı, Türkiye'de XX. yüzyılın son çeyreğinde siyasi alanda ortaya çıksa da daha önceki dönemlere baktığımızda heykel sanatının kamusal açık mekânlarda üç boyutlu bir formla siyasi göstergeye dönüşmüş ve kamusallığı egemen ideolojinin aracı olarak kullandığını söyleyebiliriz. Heykel sanatı, siyasal erkin himayesinde, kamusal açık mekânlarda kendine yer bulmuştur. Genellikle, egemen ideolojinin aracı ve simgesi olarak kamusal alandaki heykel topluma egemen ideolojiyi yaymıştır. Türkiye'de kamuya açık mekânlarda XX. yüzyılın son çeyreğine kadar sergilenen üç boyutlu çalışmalar, daha çok anıt-heykel mantığı çerçevesinde çıkarken modern özgün heykele rastlamak oldukça güçtür.Kamusal alan, toplumsal yaşam ve öznenin varoluş temelinde önemli bir yere sahiptir. Bu anlamda, kamusal kavramının toplumların sosyal, siyasal ve günlük hayatlarını fiziksel ve düşünsel bir platformda meydana getirmesinde ve estetik düzeyini oluşturarak entelektüel bir bilinç ve yaşam kalitesinde belirleyici rol üstlenmektedir. Bu bağlamda kamusal alan ve öznenin ortak bir konsülde birbirine bağlı olarak gelişerek, olgunlaşarak yaşamsal ve özgün bir platform üretebilir.Anahtar Kelimeler: Kamusal Alan, Heykel, Kamusal Alanda Sanat, Türkiye'de Anıt-heykel, Kent Mekânı, Heykel ve Çevre.
Tasavvuftaki Seyr-ü Sülûk izleğinde Erol Akyavaş'ın sanatsal serüveni
İslami tasavvuftaki Seyr-ü Sülûk yolculuğu paralelinde Erol Akyavaş'ın plastik serüveninin sorunsallaştırılması, bu tezin amacını oluşturdu. Erol Akyavaş'ın; eserlerinin tasavvufi imgelerini incelemek suretiyle, sanatçının, soyut sanatın türlü formları aracılığıyla Seyr-ü Sülûk yolculuğunun aşamalarını tartıştık. Kanımızca Erol Akyavaş, bu tasavvufi sembolleri eserlerinde, sembollerin içerdiği görünümden ziyade taşıdıkları anlam için kullanmış ve eserleri aracılığıyla görünenin ardında yatan bir görünmeyeni kendi iç dünyasında anlamaya çalışmıştır. Akyavaş'ın tasavvufi düşünceyi benimsemesi kendi kişisel bakış açısında çalıştığı ?tasavvufi resimlerinde? İslami sanat ve onun ifade biçimlerine yer vermesi ve kullandığı formların ne kadar geleneğin içinden gelip Akyavaş'ın plastik kaygısıyla ne kadar örtüştüğünü anlamaya çalıştık. Bu anlayışın ne kadar ?Tasavvufi? olup olmadığı, İslami temsil biçimlerine ne kadar yaklaşıp ne kadar uzaklaştığı, bu tezin eksenini oluştursun istedim.
Türk ve batı resminde müziksel imge çözümlemesi
Bu çalışma Batı ve Türk resim sanatında müzikle bağı bulunan sanatçıların müziksel duyarlılıklarının sanatlarına nasıl yansıdığının incelenmesine yöneliktir. Sanatçıların sanat anlayışları üzerinden müziksel çözümlemeler yapılmaya çalışılmış; İmgede varolan müzik, sanatçılar ve eserleri üzerinden değerlendirilmiştir.19.yüzyılla beraber sanat, hem resim hem de müzik alanında köklü değişimleri de beraberinde getirir. İki sanat arasındaki etkileşimin tarihsel sürecini ve birbirlerinden ne denli etkilendiklerini ilk bölümde ele alınmıştır. İkinci bölümle beraber bir çok gelişmenin ışığında bilimsel yöntemler de dahil edilerek sesten renge incelenmiştir. Resim ile müzik arasındaki bağ ve ressamların görsel yaratı süreçlerinde müziğe olan ilgisi 20.yüzyılda soyut sanatla beraber oldukça güçlenir. Sanatçılar, müzikte duyumsadıkları güçlü etkiden resimde de yaralanmaya giderler. Soyut bir yapıya sahip olan müzik, sanat dalları içinde güçlü etkisini her daim göstermiştir. Soyut sanatla beraber ressamlar müzikten daha verimli bir şekilde yararlanma olanağı bulur. Böylelikle resim sanatındaki soyut anlayış müziği imgede aramada büyük kolaylık sağlar. Müziğe duyarlı ressamların sanat anlayışları içerisinde müziği konumlandırışları büyük farklılıklar taşır. Bu soyut olguyu resim yüzeyine aktarışları her sanatçının kendi sanat anlayışıyla şekillenir. Türk resminde de müziksel anlayış benzerlik göstermekle beraber süreç 1950 sonrasına tekabül eder. Türk sanatçıların resimsel sorunsallarına aradıkları müziksel cevaplar batılı sanatçılar gibi batı müziğinde yoğunlaşır. Buna karşın köklü Türk müziği kültüründen herhangi bir yararlanma görülmemektedir. Türk müziğine, sanat içerisindeki yerine, batı müziğiyle karşılaştırılmasına ve ressamların tutumlarına üçüncü bölümde yer verilmiştir.Sanatçıların müziği sanatlarına ne şekilde dahil ettikleri çalışmamızın dördüncü bölümünde dört ana kategori altında çözümlenmeye çalışılmıştır. Son kategori (müzik nesnesi ele alma) müzikle direk bir bağ kurmamakla beraber, tezin bütünündeki müzik çözümlemesine yardımcı işlevinden dolayı dahil edilmesi çalışmaya büyük fayda sağlamıştır. Diğer üç bölüm ise müziğin görselleştirilmesi ve müziğin etki gücünden resimsel yönde yararlanmaya yönelik çalışmaları içerir. Her sanatçı kendi kategorisinde resim yüzeyinde ya da derinlerde duyumsanan müziğiyle ele alınmıştır. Sonuç bölümüyle beraber ayrı ayrı ele alınan sanatçılara genel bir bakış yapılmış, bununla beraber benliğe işleyen müziğin ve yüzeysel etkili müziğin resimdeki rolüne açıklık getirilmiştir.
Çağdaş sanatta bedenin cinsel temsiliyetine bir bakış
Beden nedir? Bedeni tanımanın insan için önemi nedir? Özgür bir beden olabilmek insan için neden önemlidir? Cinsiyet nedir? Cinsel kimliklerin inşasındaki iktidar güçlerinin amaçları nelerdir? Gibi sorulara yanıt arayarak oluşturulan tez, Çağdaş Sanat alanındaki üretimlerden yola çıkarak, bu sorulara cevap arama ve yeni sorular için düşündürücü olma amacındadır. Farklı gösterge rejimleri çerçevesinde; beden kavramı ve bedenin hedef olarak sanatla olan güçlü bağı, bu çalışmanın odak noktasını oluşturur.20. yüzyılda aklın egemen hale gelmesi, bilimsel ve teknolojik gelişmelerle biçimlenen bireysel yaşamın, özellikle 1970'li ve 1980'li yıllarda hem artistik pratiğin hem de sanat yapıtının geleneksel kavramlar kapsamından çıkıp yeniden sorgulanmasına sebep olmuştur. Sanat bundan böyle; düşündürücü olmasıyla, sıra dışı görselliğiyle, sınırsız imgelemiyle en ilginç malzeme olan insan bedeniyle iletişim kurmaya, fikirleri iletmeye yarayan bir araç olarak kullanılmıştır. Sanat ve düşün ilişkisinin plastik sanatların sınırlarından kurtulmasıyla aynı döneme rastlayan pek çok çalışmada, sanatçılar bedeni bir ifade aracı; insanı da konuşan, düşünen ve eyleyen bir özne olarak kullandılar. Bu tez çalışmasında, beden izleğinin sanata yansıması tarihsel sürecinden, Modern anlayışa ve Postmodern döneme kadar, sanatsal üretimlere olan aksı üzerinden incelendi. Geçmişten günümüze kadar, çoğu disiplinde irdelenen beden kavramının bir uygarlık miti olarak, sanatsal serüveni, en önemli örnekler ele alınarak ve değerlendirilerek kaleme alınmıştır.Anahtar Kelimeler: Beden, Sanat, Cinsiyet, Performans, Toplum
1980'den günümüze sanatta postmodern yönelimler ve çağdaş Türk sanatına etkileri
1980'li yıllar postmodernizmin yoğun bir şekilde irdelendiği yıllardır. Aynı dönem gerek sanatçılar gerekse teorisyenler modernitenin krizinde hem fikirdir. Kriz ortamında gelişen postmodernizmi ve postmodern sanat kuramlarını araştırmak bugünün sanatını anlamak açısından oldukça önemlidir. Postmodernizmin mihenk noktalarını işaret edebilmek temelde çok çeşitli referansların bir araya getirilmesi ve bunlar arasında düşünsel bir bağlamın kurulabilmesini gerektirir. Böyle bir yaklaşımla geliştirilen bu tezin ilk amacı 1980'li yıllardan itibaren sanata damgasını vurmuş düşün insanlarının fikirleriyle birlikte gelişen yeni sanat anlayışlarına eğilmektir. İkinci amacı ise Dünya'da yaşanan sanatsal değişimle birlikte Türkiye'deki sanatsal değişimlere bakabilme olanağı sağlamaktır.
Süleyman Saim Tekcan'ın eserleri üzerinden sanat yaşamı
Bu çalışmada Süleyman Saim Tekcan'ın sanat hayatı, yapıtları, sanatçı duruşu ve eğitimciliği incelenmiştir.bu inceleme yapılırken sanatçının tekniğine ve kurduğu atölyelere de değinilmiştir.Süleyman Saim Tekcan, köklerinden beslenen ve yetiştiği kültürü çalışmalarına katmanlı olarak aktaran bir sanatçıdır. Gerek oluşturduğu özgün baskı tekniği, gerek eserlerini oluştururken işlediği konular ve oluşturduğu figürler, gerekse de araştırmacı yapısı sanatçıyı diğerlerinden farklı kılar. Ve detaylı olarak araştırılmayı gerektirir. İşte bu anlayıştan yola çıkılarak, Süleyman Saim Tekcan'ın sanat yaşamı boyunca geçirdiği evreler, yaşam deneyimleri, sanata bakış açısı ve sanatçı duruşu, eserleri üzerinden ele alınmıştır.Anahtar: Süleyman Saim Tekcan, Özgün Baskı Tekniği
Jackson Pollock ve Jung ilişkisi
Bu tez çalışmasında Jackson Pollcok'un resimlerinde kullandığı sembollerin kökenleri araştırılarak, o dönem içerisinde Analitik Psikoloji çalışmaları ile ön plana çıkmış olan Carl Gustav Jung'un görüşleri ile bağlantısı incelenmiştir.Jung'un kişisel bilinçaltı ile kollektif bilinçaltından tezahür ettiğini söylediği arketipal sembollerin Pollcok'un eserlerine yansımaları araştırılmıştır.Öncelikle Soyut Dışavurumculuk akımının oluşum süreci ve II. Dünya Savaşı'ndan sonra ABD'deki sanat ortamı incelenmiştir.Jackson Pollock'un hayatı, sanat anlayışı, Action Painting incelenmiş ve son bölümde resimlerindeki Jung psikolojisinin etkileri ortaya koyulmuştur.
Anish Kapoor'un mekan ve malzeme anlayışı
Postmodern dönemin önemli heykeltıraşlarından biri olan Anish Kapoor üzerine hazırlanan bu çalışma sanatçının mekan ve malzeme anlayışını incelemektedir. Bu çalışmayı oluştururken sanatçının yapıtlarını anlayabilmek için daha önceki dönemler ve sanat akımlarının incelenmesi sonunda sanatçıyı değerlendirmek daha doğru olur. Bu nedenle çalışmanın ikinci bölümü postmodern öncesi sanat anlayışını ve heykelin gelişimini anlamaya yönelik bir araştırmadır. Romantik dönemin felsefesi ve modern dönemin sanat anlayışı ve akımları bu bölümde irdelenmiştir. Çalışmanın üçüncü bölümünde sanatçının içinde bulunduğu postmodern dönemdeki akımların anlatımı ve sanatçı ile paralelikler gösterebilecek seçilmiş eserler değerlendirilmiştir. Dördüncü bölüm de sanatçının mekan ve malzeme anlayışını daha iyi anlayabilmek için mekan ve malzemenin tanımı, heykel sanatının tarihsel gelişim sürecinde mekan ve malzemeyi nasıl değerlendirdiği detaylı olarak anlatılmıştır. Beşinci bölümde ise Anish kapoor'un yaşamı, sanatının tarihsel gelişimi ve felsefesinin aktarımıdır. Altıncı bölüm sanatçının mekan ve malzeme anlayışının genel değerlendirilmesinden sonra eserleri doğrultusunda irdelenmesidir.Sonuç olarak bu çalışmanın amaçı, Hint asıllı İngiliz sanatçının, doğduğu ve yetiştiği coğrafyanın, aldığı eğitimin ve yaşadığı ortamdaki sosyo-kültürel yapının eserlerinde gerek mekanı kullanımı, gerekse malzeme seçimi ve dillendirmesi bakımından kendi kültürel belleğindeki etkileri ve eserlerine yansımasının irdelenmesidir.