
2,784
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Obezite ve intestinal alkalen fosfataz ilişkisi
Amaç: İntestinal mikrobitanın lipid emilimi, immun sistem defansı ve enerji metabolizmasında büyük önemi olduğu bilinmektedir. Kesin metabolizması bilinmemekle birlikte , intestinal mikrobiatanın obezite gelişiminde rolü olduğu , modifikasyonunun enerji üretimini artırabildiği , düşük dereceli inflamasyonu tetiklediği , insülin direncini arttırdığı ve yağ asidi doku kompozisyonunu etkilediği gösterilmiştir.İntestinal mikrobiatadaki değişimin intestinal kaynaklı inflamasyona neden olarak obeziteye yol açtığı düşünülmektedir.İntestinal alkalen fosfatın , intestinal mikrobiatanın düzenlenmesinde rolü olduğu birçok çalışma ile gösterilmiştir. Çalışmamızda intestinal mikrobiatanın önemli düzenleyici faktörlerinden olan intestinal alkalen fosfataz ile obezite arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 2017 Aralık -2018 Mayıs tarihlerinde Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Gastroenteroloji Endoskopi Ünitesi'ne refere edilmiş , BKİ < 25 kg/m2 olan 18 hasta , BKİ 26 ve 30 kg/m2 arası olan 18 hasta ve BKİ > 30 kg/m2 olan 18 hasta çalışmaya dahil edildi. NCEP ATP III kriterlerinden en az 3 tanesini karşılayanlar Metabolik Sendrom tanısı aldı ve hastalar Metabolik Sendroma göre de gruplandırıldı. Hastalardan alınan serum ve doku örneklerinde intestinal alkalen fosfataz enzimi ELİSA ile çalışıldı. Ayrıca enzimin dokudaki varlığını sübjektif değerlendirmek için Western Blot testi çalışıldı ve BKİ'ye göre ayrılmış 3 grup arasında doku ve serum intestinal alkalen fosfataz seviyeleri karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların % 65.4'ü kadın , % 34.6'sı erkekti. Yaş ortalaması 52,94 ± 14.93 'idi. BKİ ortalaması 29.36 ± 6.7 kg/m2 ve bel çevresi ortalaması ise 101 ± 16,55 cm olarak saptandı. Sigara kullanım oranı %25 olarak görüldü. Alkol kullanım oranı ise %11.5'ti . Hastalar MeS tanısına göre gruplandırıldığında %34.6 hasta MeS tanısı alırken %65.4 hasta MeS tanısı almadı. Hastaların sİALP ortalaması ise 187.414 ± 76.532 ng/ml ve dİALP ortalaması ise 207,77 ± 122,68 ng/ml olarak saptandı. Kadınlarda sİALP düzey ortalaması 190,68 ± 82.30 ng/ml görülürken , erkeklerde sİALP ortalaması 66.041 ng/ml olarak bulundu. Cinsiyet ve ortalama sİALP arasında istatiksel anlamlı fark görülmedi. Obez , fazla kilolu ve normal kilolu grup ile sİALP düzeyleri karşılaştırıldığında en yüksek ortalamanın (x=247.910 ng/ml) normal kilolu grupta olduğu , bunu fazla kilolu grubun (x=208.622 ng/ml) ve obez grubun (x=112.433 ng/ml) izlediği görüldü. Gruplar ile dİALP düzeyleri karşılaştırıldığında da yine en yüksek ortalamanın (x=306,638 ng/ml) normal kilolu grupta olduğu bunu fazla kilolu grubun (x=232.236 ng/ml) ve obez grubun (x=95.445 ng/ml) izlediği görülmüştür. sİALP ve dİALP BKİ grupları ile değişiminin istatiksel olarak anlamlı olduğu saptandı(sİALP için p=0.00 ,dİALP için p=0.00) dİALP düzeyleri ile MeS tanıları karşılaştırıldığında ise MeS tanısı alan grupta dİALP düzeyi 161.076 ± 106.532 ng/ml bulunurken , MeS tanısı olmayan grupta dİALP düzeyi 232.503 ± 124.87 ng/ml olarak saptandı.İki grup arasında ortalama dİALP açısndan karşılaştırıldığında MeS tanısı grupta ortalama dİALP düzeyi istatiksel olarak anlamlı düşük bulundu(p=0.045) Sonuç: İALP'nin dokudaki ve serumdaki komponentlerinin obez hastalarda fazla kilolu ve normal kilolu gruba göre daha düşük düzeyde olduğu gösterilmiştir. Ayrıca İALP doku komponentinin , MeS olan olgularda anlamlı düşük olduğu saptanmıştır.
Palbosiklib ve Ribosiklib'in hormon reseptörü pozitif meme kanseri hücre hatlarında moleküler etkinlik ve hücre içi yolaklar açısından karşılaştırılması
Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanserdir. Kadın kanserleri içinde mortalite ile sonuçlanan ikinci sıklıktaki kanserdir. Meme kanserinde mevcut kemoterapi, hormonoterapi, radyoterapi, monoklonal antikorlarla tedavilerin yanında yeni yolaklara yönelik etkin tedavi yöntemleri de geliştirilmektedir. Mevcut kemoteropatik ajanların en önemli etki mekanizması apoptozis olmasına rağmen yeni geliştirilen ilaçlarda bu etki mekanizmaları yönünden farklılık göstermektedir. Palbosiklib ve ribosiklib hücre döngüsünde önemli bir yeri olan siklin bağımlı kinaz 4/6 (CDK 4/6) inhibitörleri olarak meme kanserinde güncel kullanıma girmiş yeni ajanlardır. Bu iki ilaç aynı yolak üzerinden etki ediyor olsalarda moleküler etkinlik ve hücre ölüm mekanizmaları açısından farklılık göstermektedirler. Bu çalışmada, iki farklı CDK4/6 inhibitörünün, meme kanserinin en sık görülen iki moleküler alt tipleri olan luminal-A ve luminal-B özellikleri içeren HR+ hücre kültürlerinde (MCF-7 ve BT474) aynı yolakta CDK4/6 inhibisyonu yapmalarına rağmen moleküler anlamdaki farklılıkların ortaya çıkarılması, bu hücre kültürlerindeki sitotoksitelerinin karşılaştırılması, yeni kombinasyonlara yol açabilecek direnç mekanizmalarının, hücre ölüm mekanizmalarının saptanması planlanmaktadır.
Muş merkez ilçesinde ikamet eden 65 yaş ve üstü bireylerde sarkopeni görülme sıklığı ve yaşam kalitesi açısından değerlendirilmesi
Sarkopeni, kas kütlesinde, performansında ve gücünde azalmanın birlikte olduğu bir geriatrik sendromdur. Sarkopeni pek çok hastalığa neden olmakta, yaşam kalitesini düşürmekte, bağımlılığı, ölümlülüğü ve hastane yatışlarını artırmaktadır. Araştırmanın amacı Muş'un Merkez İlçesi'nde yaşayan 65 yaş ve üzeri kişilerde sarkopeni sıklığını ve yaşam kalitesine olan etkilerini değerlendirmektir. Araştırma kesitsel tiptedir. Evren Muş İli'nin Merkez İlçesi'nde yaşayan 65 yaş ve üzeri 10737 bireydir. Toplumda yaşayan yaşlılarda sarkopeni sıklığı %15 alınarak, %3 hata payı ile %95 güven düzeyinde ulaşılması gereken en az örnek büyüklüğü 371 olarak hesaplanmış ve 186 kişi ile köylerde 185 kişi ile şehir merkezinde görüşülerek örneklem sayısına ulaşılmıştır. Değişkenlerimiz bağımsız değişkenler olup sarkopeni varlığı (EWGSOP tanı şemasına göre belirlenmiştir), sosyo-demografik özellikler (Yaş, Cinsiyet, Ekonomik durum, Medeni durum, Öğrenim durumu, Kiminle yaşadığı, İkamet yeri ve İkamet süresi), sağlık değişkenleri (Kronik hastalık varlığı Çoklu ilaç kullanımı Beden kütle indeksi), Depresyon durumu Malnütrisyon durumu Enstrümental Günlük Yaşam Aktiviteleri performansı Yaşam Kalitesi'dir. Veriler, evlerde, yüzyüze görüşme yöntemi ile toplanmış, Ki-kare ve Mann-Whitney U Analizi ile çözümlenmiştir. Çalışmaya katılanların yaş ortalaması 72.3±6.8 yıl (65-100), %46.1'i kadındır. Vücut kitle indeksine göre katılımcıların 124'ü (%33.4) obez, 130'u (%35.0) fazla kiloludur. Sarkopeni sıklığı kadınlarda %17.5 erkeklerde %16 oranındadır. Köyde ikamet eden yaşlılarda sarkopeni görülme oranı %11.8 iken şehir merkezinde ikamet edenlerde %21.6'dır ve bu fark anlamlı bulunmuştur (p=<0.05). Sf-36 yaşam kalitesi ölçeğinin alt parametrelerinden fiziksel fonksiyon, fiziksel rol güçlüğü ve emosyonel rol güçlüğü ile sarkopeni varlığı arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (p=<0.05). Sonuç olarak; sarkopeni toplumdaki yaşlılarda azımsanmayacak sıklıktadır. Sarkopei varlığı yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir.
Burdur ilinde 85 yaş ve üzeri nüfusa bakım verenlerin bakım yükünün tespiti
85 yaş üzeri ileri yaşlı birey sayısı her geçen gün artmaktadır. Bu artışla birlikte bakım veren ihtiyacı ve bakım verenlerin bakım kaynaklı yükleri artmaktadır. Çalışmada, Burdur ilinde 85 yaş ve üzeri nüfusa bakım verenlerin yükünün tespiti ile bu konuda sahada yapılacak çalışmalara yön vermek amaçlanmıştır. Kesitsel tipteki araştırmanın evrenini Burdur ilinde yaşayan 85 yaş üzeri 3741 birey oluşturmaktadır. N=3741 kişi, p=0,50; q=1-p; t=1,96; d=0,05 olarak alınmış ve örneklem büyüklüğü 348 kişi olarak hesaplanmıştır. Ancak yaşlının ölmesi, hastanede yatması gibi olasılıklar da düşünüldüğünde örneklem sayısı 395 olarak alınmıştır. Araştırmaya katılmayı kabul eden 85 yaş ve üzeri bireylere bakım verenlere Zarit Bakım Yükü ölçeği (ZBYÖ), Katz'ın Günlük Yaşam Aktiviteleri İndeksi (GYA) ve Lawton ve Brody'nin Enstrümantal Günlük Yaşam Aktiviteleri İndeksi (EGYA) içeren kendi hazırladığımız soru kâğıdı uygulanarak veriler toplanmıştır. Çalışmanın verileri anketörler tarafından yaşlıların evlerinde, yüz yüze görüşme tekniği ile toplanmış, tanımlayıcı istatistik olarak sayı, yüzde, ortalama, standart sapma, minimum ve maksimum değerler kullanılmıştır. Analitik değerlendirmelerde ölçek puanları üzerinden t-testi ve ANOVA testleri uygulanmıştır. İstatistiksel anlamlılık için sınır değer olarak p<0,05 alınmıştır. Farkın hangi gruptan kaynaklandığının tespiti amacıyla Bonferroni analizi yapılmıştır. Bakım yükünü etkileyen nedenlerini belirlemek amacıyla çok değişkenli analiz olarak Forward Lineer Regresyon yöntemi ile analiz yapılmıştır. Çalışmada örneklemin %95,2'sine (376 kişi) ulaşılmıştır. Yaşlıların yaş ortalaması 88,0 ve standart sapması 2,5'dir ve %79,5'i 85-89 yaş grubundadır. Yaşlıların %65,4'ü kadın iken %34,6'sı erkektir. %58,2'si ilkokul mezunudur. Yaşlıların %69,7'si dul ve %94,1 inin sağlık güvencesi vardır. Yaşlıların %77,4'ünün herhangi bir kronik hastalığı mevcut olup en sık görülen kronik hastalık (%43,6) hipertansiyondur. Yaşlıların %15,4'ü 5 ve üzerinde ilaç kullanmaktadır. Yaşlıların GYA'ne göre bağımlılık durumları değerlendirildiğinde; %3,6 tam bağımlı, %12,8 yarı bağımlı ve %84,0 bağımsız oldukları görülmüştür. EGYA'ne göre bağımlılık durumları değerlendirildiğinde ise; %10,1 tam bağımlı, %43,1 yarı bağımlı ve %46,8 bağımsız oldukları görülmüştür. Yaşlıların %68,4'üne (257) bir başkası tarafından bakım verilmekteyken %31,6'sının bir başkasının bakımına ihtiyacı bulunmamaktadır. Bakım verenlerin %52,9'u yaşlıların çocuklarıdır. Bakım verenlerin yaş ortalaması 60,3 olup standart sapması 13,1'dir. Bakım verenlerin %84,8'ini kadınlar oluşturmakta ve %54,9'u ilkokul mezunudur. ZBYÖ göre; bakım verenlerin %26,8'inde yük yok iken %38,5'inde hafif, %24,6'inde orta, %10,1'inde ise ağır bakım yükü tespit edilmiştir. Puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bulunan parametreler lineer regresyon analizine alındığında GYA ve EGYA indeksine göre bağımlı olmak, bakım verenin genel sağlık algısının kötü olması ve yaşlı ile aynı evde yaşıyor olmak bakım yükünü artıran riskler olarak tespit edilmiştir (p=0,004; p=0,004; p<0,001; p=0,026). Bakım verenlerin özelliklerinin bilinmesi; bakım yükü açısından risk altındaki grubun belirlenmesi ve destek gruplarının oluşturulması, hizmetin planlaması, kaynakların saptanması, sağlık ve sigorta kurumlarının vereceği hizmetin geliştirilmesi ve politikalarının oluşturulması açısından önemlidir. Anahtar kelimeler: Burdur; 85 yaş üstü yaşlılar; bakım yükü
Fonksiyonel dispepside ağız ve diş sağlığı
Amaç: Bu çalışmada amacımız fonksiyonel dispepsi tanısı almış hastaların dispepsisi ile oral ve dental durum ilişkisini araştırmaktır. Yöntem: Bu çalışma Şubat -Temmuz 2018 tarihleri arasında prospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Roma III kriterine göre fonksiyonel dispepsi(FD) tanısı konmuş 40 kişi hasta grubu olarak alınmıştır. Dispepsi şiddetini objektif olarak ölçmek için FD hastalarına Glasgow dispepsi şiddet skorlaması uygulanmıştır. Ege Üniversitesi Diş Hekimliği Oral Diagnoz Bilim Dalına başvuran 159 kişi midede ağrı, yanma, erken doyma, dolgunluk açısından sorgulanmış, tümüne hayır yanıtı veren 109 kişi kontrol grubu, herhangi birine evet yanıtı veren 50 kişi araştırılmamış dispepsi(AD) grubu olarak alınmıştır. Tüm katılımcıların orodental muayeneleri aynı diş hekimi tarafından yapılmış, aynı kişi tarafından hastalara anket uygulanmıştır. Bulgular: 40'ı fonksiyonel dispepsi (%26,8) 109'u kontrol grubu olmak üzere (%73,2) 149 kişi incelediğinde her iki grup arasında yaş, cinsiyet, medeni durum, VKİ, sigara, alkol kullanımı, yeme hızı, diş fırçalama sayısı, oral mukozal inflamasyon, dental erozyon, çürük, dolgulu, eksik diş sayısı ve diş mobilitesi açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Fonksiyonel dispepsi grubunun %45'inde eğitim düzeyi ilkokul iken kontrol grubunda %23,9 olarak saptanmıştır. Düşük eğitim durumu ile fonksiyonel dispepsi arasında istatiksel anlamlı ilişki saptanmıştır (p=0,012). Kontrol grubunda diş ipi kullanımı %22, fonksiyonel dispepsi grubunda %2 olarak saptanmıştır, iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p:0,005). Glasgow dispepsi şiddeti skoru FD'de dispepsi şiddetini objektif olarak ölçmektedir. Glasgow dispepsi şiddeti skoru ile yaş, cinsiyet, VKİ, sigara, alkol, diş fırçalama sayısı, diş ipi kullanımı, dental erozyon, oral mukozal inflamasyon, eksik diş, çürük diş ve dolgulu diş sayısı ve yeme hızı arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Subgrup analizinde çürük diş (p=0,029), 20 dakikadan hızlı yemek yemek (p:0,043) ve oral mukozal inflamasyonla AD (n=50) arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (p:0,007). Hastalar dispepsisi olan (araştırılmamış ve fonksiyonel dispepsi) ve olmayan olarak analiz edildiğinde sadece diş ipi ile dispepsi arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (0,012), diğer tüm parametrelerle istatiksel anlamlı ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Sonuç olarak bu çalışma ağız ve diş sağlığı ile dispepsi arasındaki ilişkiyi araştıran literatürdeki nadir prospektif çalışmalardan biridir. Çalışmamızda organik patolojiler dışlandıktan sonra FD tanısı almış hastalar hem dispepsi hem de ağız ve diş sağlığı objektif olarak skorlanarak araştırılmış; ilginç olarak FD ile ağız ve diş sağlığı arasında herhangi bir ilişki saptanmamıştır. Ayrıca AD grubunda aynı parametreler kullanılarak yaptığımız doğrulama çalışmasında da dispepsi ile çürük diş ve oral mukozal inflamasyon varlığı dışında herhangi bir ilişki saptanmamıştır.
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı'nda son 3 yılda yapılmış kolonoskopi işlemlerinin retrospektif irdelenmesi
Amaç: Kolonoskopi; alt gastrointestinal sistem hastalıkların taramasında, tanısında ve tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir işlemdir. Anal kanaldan terminal ileuma kadar kolonik mukozanın net bir şekilde görüntülenmesini sağlar. Kolonoskopi, kolorektal lezyonların histopatolojik örneklemesi ve tedavisine olanak veren altın standart bir tanı ve tarama yöntemidir. Bu çalışmamızda son üç yılda gerçekleştirilen tüm kolonoskopi işlemlerinin retrospektif olarak incelenerek, işlem yapılan olguların demografik özellikleri, işlem yapılma nedenleri, işlem başarısı ve işlem sonuçlarının değerlendirilmesi; bu üç yıllık seri ile kendi verilerimizin elde edilmesi ve bu verilerin literatürde yer alan diğer çalışmalar ile karşılaştırılarak benzerlik ve farklılıkların ortaya çıkarılması, elde edilen sonuçlardan klinik fayda sağlanması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda T.C. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Gastroenteroloji Bilim Dalı Endoskopi Ünitesi'nde Mart 2013 ve Mart 2016 tarihleri arasında yapılan tüm işlemlere ait 21864 işlem raporu, rapor arşiv sisteminden tarandı. Kolonoskopi yapılan hastalara ait 4001 işlem raporu geriye dönük olarak değerlendirildi. Kolonoskopi yapılmış hastaların kolonoskopi raporları endoskopi arşiv sisteminden taranarak yaş, cinsiyet, endikasyon, kolon temizliğinin durumu, çekuma ulaşım, sonuç, biyopsi alınma durumu ve varsa yapılan işlem parametrelerini ve biyopsi sonuçlarını içeren veriler kaydedildi. Bulgular, istatistiksel olarak analiz edilerek üç yıllık seri değerlendirildi. Bulgular: Gastroenteroloji endoskopi ünitesinde, endikasyonları tarafımızca konulan toplam 3620 hastaya video kolonoskopi ile toplam 4001 endoskopik inceleme yapıldı. Hastaların 2134 (%53.3)'ü erkek ve 1867 (%46.7)'si kadın olup yaşları 18 ile 95 arasında değişmekteydi. Yaş ortalaması 55.91±14.58 idi. En sık kolonoskopi yapılma endikasyonu %19.1 oran ile polip izlemi idi. Bunu sırasıyla tarama, nedeni açıklanamayan demir eksikliği anemisi, opere kolorektal kanser izlemi, rektal kanama ve ishal izlemekteydi. Olguların %88'inde çekuma ulaşıldı. Çekuma ulaşılan olguların %61.64'ünde bağırsak temizliği yeterli idi. Genel olarak bağırsak temizliği yeterli olan olguların oranı %57.43 idi. Olguların %30.72'sinde kolonoskopik olarak herhangi bir lezyon saptanmadı. 228 olguda kolonoskopik inceleme yeterli düzeyde yapılamadı ve ideal düzeyde kolonoskopi için işlemin tekrarlanması gerekti. En sık saptanan lezyon ise kolorektal polipti (%31.92). Toplamda 138 olguda kolonda kitle saptandı. Kolorektal kanser oranı %2.92 (117 olgu) idi. Kolorektal kitle biyopsilerinde en sık görülen sonuç % 84.78 oranla adenokarsinomdu. Sonuç: Endikasyonlarımızın dağılımı incelendiğinde polip izlemi endikasyonumuzun ve İBH izlem endikasyonumuzun literatür ve ülkemiz verilerinden yüksek olması dikkat çekiciydi. Kolonoskopi yapılan olguların üçte birinde kolorektal polip saptandı ve en sık kolonoskopi sonucu normal ve yetersiz olarak sonuçlanan işlemler de dahil olmak üzere kolorektal polipti. Hemoroid ve divertikül oranlarımız literatür verileriyle benzerdi. Kolorektal kanser saptanan olgu oranlarımızın ülkemiz verileriyle benzer olduğunu ancak yabancı literatür verilerine göre düşük olduğunu saptadık. Bu çalışmada ayrıca kolonoskopide çekuma ulaşmada standart düzeye yakın olduğumuz ancak bağırsak temizliği konusunda yeterli düzeylere ulaşamadığımız görüldü. Kolonoskopi sonuçlarımızda ülseratif kolit ve Crohn Hastalığı saptama oranlarımızın literatür ve ülkemiz verilerinden yüksek olduğu gözlendi.
Özofageal manometride yeni metrikler: basınç-akım metrikleri ve basınç-akım metriklerinin gastroözofageal reflü hastalığındaki rolü
Amaç: Basınç-akım analizleri özofagus motor fonksiyonlarının ve bozukluklarının değerlendirilmesinde kullanılmaya başlanan yeni bir yöntemdir. Bu çalışmada sağlıklı gönüllülerde basınç-akım metriklerinin özofagus motor fonksiyonlarını değerlendirmedeki yeri belirlenmeye çalışılmıştır. Gastroözofageal reflü hastalarının manometrik incelemeleri basınç-akım metrikleri kullanılarak analiz edilmiş ve bu metriklerin gastroözofageal reflü hastalığını değerlendirmedeki rolünün belirlenmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Kliniği'ne başvuran gastroözofageal reflü hastalarından elde edilen manometri verileri ile sağlıklı gönüllü havuzundan elde edilen manometri verileri basınç-akım metriklerinin analiz edildiği Swallow Gateway veri tabanında değerlendirilmiştir. Her iki grubun Swallow Gateway verileri gruplar arasında ve konvansiyonel veritabanından elde edilen veriler karşılaştırılmıştır. Veriler istatistiksel olarak SPSS programında; Mann-Whitney U testi, Ki-kare testi ve Spearman korelasyon analizi kullanılarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Bu çalışmada sağlıklı grupta ortak metriklerde MMS veri tabanı ile Swallow Gateway veri tabanı arasında yüksek anlamlılık düzeyinde bir ilişki saptanmıştır. Konvansiyonel metrikler ile Swallow Gateway metrikleri sağlıklı grupta uyumlu bulunmuştur. Hasta grubunda ise iki yöntemin GÖRH'yi tespit etmede sağlıklı gönüllülerdeki kadar başarılı olmadığı düşünülmüştür. Bolus volümünün basınç-akım metrikleri üzerine etkisi incelenmiş ve volüm değişiminden etkilenen metrikler belirlenmiştir. Sağlıklı gönüllü grubunda yaşa göre değişen basınç-akım metrikleri tespit edilmiştir. Sonuç: Basınç-akım analizi ile özofagusun akım fonksiyonları değerlendirebilir. Gastroözofageal reflü hastalığındaki yeri kısıtlı görünmekle birlikte başta akalazya olmak üzere daha geniş hasta gruplarıyla yapılacak çalışmalar ile bu metriklerin hastalığı tespit ve gruplandırmada objektif veriler sağlayabileceği düşünülmektedir. Sağlıklı gönüllülerdeki analizlerin kabul görmüş manometrik analiz yöntemleri ile uyum göstermesi de basınç-akım analizlerinin özofageal manometride geliştirilebilir bir yöntem olduğunu göstermiştir
Mammalian target of rapamycin (mTOR) inhibitörü kullanan renal transplantlı hastaların klinik ve laboratuvar verilerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi
Kronik böbrek yetmezliği (KBY), çeşitli hastalıklar sebebiyle böbrek fonksiyonunda ve yapısında aylar veya seneler içerisinde kalıcı değişiklik meydana gelmesidir. Glomerül filtrasyon hızı (GFH) 15 mL/dk/1•73 m²'nin altına indiğinde son dönem böbrek yetmezliği (SDBY) söz konusudur. SDBY olan hastalarda tedavi seçenekleri renal replasman (diyaliz veya renal trasnplantasyon) veya konservatif yaklaşımdır. Renal transplantasyon ile böbreğin tüm fonksiyonlarının işler hale geldiği için SDBY'nin ideal tedavisidir. Renal transplantlı hastalar greft işlevselliğini sürdürdüğü müddetçe immünsüpresif tedavi almalıdır. İmmünsüpresif tedaviler çoğunlukla ilaç kombinasyonları şeklinde kullanılır. Bu kombinasyonlarda, kortikosteroidler, kalsinörin inhibitörleri (KNİ), antimetabolitler ve "Mammalian target of rapamycin (mTOR)" proteini inhibitörleri kullanılır. Renal transplantlı hastalarda en sık kullanılan immünsüpresyon tedavi protokolü antimetabolit ajanlar ve kalsinörin inhibitörlerinin (KNİ) kombine olarak kullanılması şeklindedir. KNİ kullanımı ile uzun dönemde KNİ nefrotoksisitesi, kronik allograft nefropatisi ve greft kaybı görülebilmektedir. mTOR proteini, hücre içinde yer alan serin treonin kinazdır. Hücre büyümesi, metabolizması ve proliferasyonun temel düzenleyicilerinden birisi olarak tanımlanmıştır. mTOR inhibitörleri T hücre sinyal yolağını ve dolayısıyla antijen aracılı T hücre proliferasyonunu bloke ederek immünsüpresif etki gösterir. mTOR inhibitörleri özellikle nefrotoksik yan etkilerinin az olması nedeniyle, renal transplantlı hastalarda uzun dönem immünsüpresyonun sağlanması için kalsinörin inhibitörlerine alternatif olarak kullanılmaktadır. Bununla birlikte mTOR inhibitörlerinin kesildiği durumlar da azımsanmayacak düzeydedir ve bu yüzden renal transplantasyonda kullanımı yaygınlaşmamıştır. İlacın kesilme sebepleri arasında öncelikle olarak yan etkiler bulunmaktadır. Bu yan etkiler arasında kemik iliği baskılanması, mukozit, akne, proteinüri ve periferik ödem olarak sayılabilir. Bu çalışmada merkezimizde, izlemde kullanımına ara verilen veya tamamen kesilenler da dahil mTOR inhibitörü kullanan renal transplantlı hastaların klinik ve laboratuvar verileri değerlendirilmiştir.
Pankreas kanserinde serin proteaz inhibitörü, kazal tip1 (SPINK1) düzeyi
GİRİŞ: Pankreas kanseri, yüksek mortal hastalıktır. Pankreas kanserli hastaların çoğu, hastalık ileri evreye ulaşana kadar asemptomatik kalır. Pankreas kanseri taranması için standart bir program bulunmamaktadır. Pankreas kanseri tanısı için spesifik serum belirteçleri gerekmektedir. SPINK1 doku yıkımı üzerinde potansiyel inhibitör etkilere sahip proteaz inhibitörüdür. Serumda artmış seviyeleri, çeşitli kanserlerde olumsuz prognoz ile ilişkilendirilmiştir. Pankreas kanseri hastalarında serum SPINK1 düzeylerinin klinik-patolojik ilişkisini ve önemini inceledik. AMAÇ-YÖNTEM: Pankreas kanserinde serum SPINK1 seviyelerinin tanısal ve tedavideki önemini araştırmayı amaçladık. Çalışmaya 62 pankreas adenokarsinomlu ve 76 sağlıklı kontrol olgu dahil edilmiştir. Hastaların yaş, cinsiyet, aile öyküsü, tanı yaşı, hastalık evresi, klinik semptomları, biyokimyasal parametreleri değerlendirilmiştir. Serum SPINK1 seviyeleri ELISA ile ölçülmüştür. BULGULAR: Pankreas kanserli hastalarda serum SPINK1 seviyeleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (48.3±29.3 vs 25.3±15.4ng/ml, p<0.001). Serum SPINK1 seviyesinin cut off değeri 25ng/ml olarak alındığında sensitivitesi %71 ve spesifitesi %61 saptanmıştır (p<0.001, AUC 0.71). Serum SPINK1 ile CA 19-9 ve diğer biyokimyasal parametreler arasında korelasyon saptanmamıştır. Diabetes mellitus hastalarında serum SPINK1 seviyeleri düşük saptanmıştır. Serum SPINK1 seviyeleri hastalığın evresinden etkilenmezken erken evrelerde bile yüksekti. Tümör boyutu arttıkça serum SPINK1 seviyesinin arttığı görülmüşdür. Metastazı olan ve olmayan hastalarda SPINK1 düzeyinde anlamlı farklılık saptanmamıştır. SONUÇ: Serum SPINK1 seviyesi pankreas duktal adenokarsinomunun tanısında yüksek sensivite ve spesifiteye sahiptir. Ancak hastalığın prognozunun tayininde kullanılabilecek bir gösterge değildir. Anahtar kelimeler: SPINK1; kanser; pankreas
Anti mitokondriyal antikor pozitifliği olan ve normal alkalen fosfataz düzeylerine sahip olan hastaları primer biliyer kolanjit yönünden incelenmesi: retrospektif analizi
Primer Biliyer Kolanjit (PBK), tipik olarak yüksek kolestatik karaciğer enzimleri ve pozitif antimitokondriyal antikor (AMA) testi ile teşhis edilen kronik bir kolestatik karaciğer hastalığıdır. Normal kolestatik karaciğer enzimleri olan hastalarda AMA pozitifliğinin klinik önemi belirsizdir. Bu çalışmada amacımız; kolestatik enzim düzeyleri normal olan kişilerde saptanan AMA pozitifliğinin PBK ile ilişkisini saptamaktır. Yöntem: AMA ve/veya AMA-M2 pozitifliği saptanan ve bu sebeple 2009-2018 yılları arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Kliniği'ne başvuran, ilk başvurusunda ALP düzeyleri NÜS'ün altında olan hastaların dosyası retrospektif olarak incelendi. Hastaların laboratuvar tetkikleri, aldıkları tedaviler, izlendikleri tanılar ve karaciğer biyopsilerinin patoloji sonuçları kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya 26 hasta dahil edildi. Hastaların ortalama yaşı; 56.8±14.9, cinsiyetleri 23 kadın (%88,46) 3 erkek (%11,54) idi. Hastaların tümünde ALP düzeyleri normaldi. Tüm hastalarda AMA düzeyi İİF ya da ELİSA ile AMA-M2 pozitifliği mevcuttu. Toplam 16 hastaya karaciğer biyopsisi yapıldı ve 7 (%43,75) tanesinde PBK ile uyumlu değişiklikler görüldü. Hastalar izlemde ise toplam 12 hasta PBK tanısı almış ve bu tanı ile tedavi alıp izlenmişlerdir. AMA titrasyonu İİF ile 1/20 olarak saptanan hastaların hiçbirinde PBK tanısı koyulamamıştır Sonuç: AMA pozitifliği bulunan, kolestaz enzim düzeyleri normal olan kişilerin PBK ile yakından ilişkilidir. AMA titrasyonu 1/40≤ olan hastaların en az 2/3 'ü tanısı almıştır. Bu hastaların bir kısmı biyopsi sonucunda, bir kısmı izlemde klinik ve laboratuvar bulgularının ortaya çıkması ile tanı almışlardır. Çalışma grubumuzdaki hastalarda kadın hasta oranı %90' a yakındır ve bu bulgu PBK'li hastalarda görülen oranlarla benzerlik göstermektedir. AMA titrasyonu 1/20 olan hastalar ise PBK ile ilişkili bulunmamıştır. Literatürde genel popülasyonda AMA düzeyi pozitif olan hastaların uzun dönemde sadece %10'unda PBK gelişeceği öngörülse de bu konuda biyopsi ile doğrulanmış, takip süreleri uzun prospektif veya retrospektif çalışmalar azdır. Bizim çalışmamızda biyopsi ile doğrulanan çalışmalar ile benzer bulgular elde edilmiştir. Bu konuda; takip süreleri daha uzun olan, prospektif ve retrospektif yöntemle yapılmış çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: primer biliyer kolanjit; alkalen fosfataz; anti-mitokondriyal antikor
Son dönem Kalp yetersizliği olan hastalara uygulanan Sol ventrikül destek cihazı tekniğinin böbrek fonksiyonları üzerine kısa ve uzun dönem etkilerinin retrospektif değerlendirilmesi
Dekompanse kalp yetersizliği tanısı alan ve maksimum medikal tedaviye rağmen istirahatte belirgin kalp yetersizliği semptomları devam eden hastalara girişimsel tedavi yöntemlerinden biri olarak sol ventrikül destek cihazları (LVAD) takılmaktadır. Son dönem kalp yetmezliği hastalarında uç organ perfuzyon bozukluğuna bağlı kardiyorenal sendromun görülme sıklığı yüksektir. Bu çalışmanın amacı son dönem kalp yetmezliği olan hastalara uygulanan LVAD implantasyon tekniğinin böbrek fonksiyonları üzerine kısa ve uzun dönem etkilerinin retrospektif olarak değerlendirilmesidir. Çalışmamızda son dönem KY tanısı alan 329 LVAD (HeartWare, HeartMate II, HeartMate 3) cihazı takılan hasta alındı. Hastaların LVAD implantasyonu öncesi ve sonrası, 60 ay sürecindeki biyokimyasal parametreleri retrospektif tarandı. Bazal ve izlemdeki GFH (CKD-Epi) değerleri hesaplandı. Tüm istatiksel analizler için "SPSS 22.0" yazılımı kullanıldı. Bazı analizlerde Pearson ve Spearman'ın korelasyon analizi kullanıldı. Sağkalım analizleri için Kaplan-Meier yöntemi uygulandı ve istatistiksel anlamlılık log-rank testi ile değerlendirildi. İzlemde bağımsız mortalite belirleyicilerini saptamak için Cox regresyon analizi yapıldı. Hastaların yaş ortalaması 50.8±13.2, %86'sı erkek, ortalama bazal GFH'ı 77,6 ± 25,7 ml/dk/1,73m2, %29,5'u DM, %34,1'i HT tanılı idi. LVAD implantasyonu sonrası ilk 1. ayda tüm hastaların ve grupların ortalama GFH değerlerinde bazale göre anlamlı bir artış saptandı (p<0.01). Bazal GFH'ı <60ml/dk olan hasta grubunda imlantasyon sonrası 1, 6, 12, 24. aylarda bazale göre anlamlı artış (p<0.001) mevcut, 36. ayda artış anlamlı değil (p=0.08). Tüm hastaların izlem süresi boyunca; 1 yıllık transplantasyon sansürlü sağkalım %81,9 (n=56), 2 yıllık %70,3 (n=82), 3 yıllık %62,9 (n=93), 4 ve 5 yıllık %55,8 (n=99) idi. Bazal GFH'a göre her 3 grubun sağkalım oranları 1. yıl için baktığımızda 3. grupta (GFH>90) %87,9, grup1 (GFH<60) de %76,2 (p=0,03), grup 2 (GFH 60-90) de ise %81,9 idi. Bazal GFH düşük (<60) olan hastaların %27'sinde postop GFH'da yükselme olmazken, yaklaşık %73'ünün GFH'larının arttığını gördük. Buna karşılık GFH>60'ın üstünde olan hastaların ise yaklaşık %14'ünün postop 1. ayda GFH'ın <60 seyrettiğini saptadık. İlk 1 ayda GFH artan (n=227) (50,4 ± 2,2 ay) ve artmayan hastaları (n=69) (35,7 ± 3,7 ay) 2 grup olarak incelediğimizde; iyileşenlerin 2 yıllık sağ kalımı %73,3 yıllık %65, 4yıllık %58 iken iyileşmeyenlerin ise 2 yıllık %56, 3 yıllık %49, 4 yıllık %38 idi (p<0,01). İzlem boyunca LVAD'la ilişkili komplikasyonlardan en çok serebrovasküler olayların ve pompa trombozu komplikasyonlarının geliştiğini saptadık. LVAD takılan hastalarda böbrek fonksiyonları açısından kısa ve uzun dönem sonuçları oldukça iyidir. Başlangıçta GFH düşük olsa bile bu hastaların LVAD takılmasından sonra büyük oranda GFH'ında düzelmelerin olduğu ve bu düzelmenin ilk 3 yıla kadar devam ettiğini gözlemledik.
Ailevi akdeniz ateşi hastalarında sistemik immün inflamasyon indeksinin subklinik inflamasyonla ilişkisi
Ailevi Akdeniz Ateşi (AAA), rekürren ateş atakları ve bu ataklara eşlik eden serozal membran inflamasyonu (plevrit, peritonit), artrit, erizipel benzeri eritem ile giden otoinflamatuar bir hastalıktır. Subklinik inflamasyon göstergesi olarak son dönemlerde Nötrofil/Lenfosit oranı (NLR), Trombosit/Lenfosit oranı (PLR) gibi belirteçler ile ilgili çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışma da Sistemik İmmün-İnflamasyon İndeksi (Sİİ=NötrofilxTrombosit/Lenfosit)'nin, AAA hastalarının takiplerinde subklinik inflamasyon belirteci olarak kullanılabilirliğinin değerlendirilmesini amaçladık. Retrospektif olarak yapılan bu çalışmaya Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıkları Romatoloji Polikliniğinde takipli, 01.01.2011- 31.12.2021 tarihleri arasında AAA tanısı almış ataksız dönemdeki 56 hasta ve 50 sağlıklı grup olmak üzere toplam 106 hasta dahil edildi. Hasta ve sağlıklı bireylerin yaş, cinsiyet, demografik verileri, hemogram (nötrofil, lenfosit, trombosit), Sedimantasyon, C-Reaktif protein (CRP) gibi inflamasyon belirteçleri taranarak kayıt edildi. Ataksız dönemdeki AAA hastaları ile sağlıklı grubun Sİİ ölçümleri değerlendirildi. AAA hastalarında ve sağlıklı grup arasında Sİİ değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptandı (p=0.002). Sİİ parametresinin hasta ve kontrol olan olgular üzerindeki ayırma gücüne Receiver Operating Curve (ROC) analizi ile bakıldı. Parametrenin sınıflamadaki başarısı istatistik açıdan anlamlı bulundu (p=0.002). AAA hastalarında alınan Sİİ ölçümü ile sedimantasyon ölçümü arasında istatistiksel anlamlı, doğrusal pozitif yönde ve orta seviyede bir ilişki saptandı (p=0.006; r=0.362). Çalışmamız Sİİ'nin, AAA hastalarında subklinik inflamasyonu gösteren yararlı bir biyobelirteç olarak kullanılabilmesini desteklemektedir. Sİİ aktif hastalığı olan AAA hastalarını belirlemek için klinisyene yardımcı olabilecek, ucuz ve kolay erişilebilen bir biobelirteç olabilir.
Monosit alt tipleri (CD14 ve CD16) allojenik ve otolog kök hücre naklinde erken engrafman habercilerinden midir?
Giriş ve Amaç: Hematopoietik kök hücre nakli tüm hematopoezlerin ve immün sistemin donör hücreleri ile yenilendiği bir tedavi yöntemidir. Malign ve benign hematolojik hastalıklar hematopoietik kök hücre nakli için endikasyon oluşturmaktadır. Transplantasyondan sonra ilk yerleşen hücreler monositler olup ardından hızla nötrofiller, trombositler ve naturel killer (NK) hücreleri gelmektedir. Literatür taramalarında hematopoietik kök hücre nakil sonrasında nötrofil engrafmanından birkaç gün önce monosit yükselmesine dair çalışmalar mevcuttur. Bizim de çalışmamızdaki amaç hematopoietik kök hücre nakli yapılan merkezimizde, allojeneik ve otolog periferik kan kök hücre nakil sonrasında bakılan monosit ve alt tiplerinin (CD14 ve CD16) engrafmanın erken habercileri olup olmadığını araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji Kemik İliği Nakil Merkezinde 1 Temmuz 2022-31 Mayıs 2023 tarihleri arasında dışlanma ve dahil edilme kriterlerine uyan, allojeneik ve otolog periferik kan kök hücre nakli olan 56 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışma nakil sonrası ilk gün ile nötrofil ve platelet engrafmanı sağlanana kadar geçen süre boyunca bakılan hemogram ve biyokimya test sonuçlarına göre değerlendirildi. Kan hücrelerini analiz eden hemogram testine göre engrafman günleri kaydedildi. Nakil sonrası, engrafman öncesi monosit değerinin ani yükseldiği gün monosit engrafman günü olarak belirlendi ve monosit engrafman günlerinde periferik kan örneği ile flowsitometre çalışıldı. Flowsitometrede toplam monosit ve alt tipleri olan CD14 ve CD16 yüzdeleri ile lenfosit ve alt tipleri olan CD3, CD4, CD8, CD19 ve CD27 bakıldı. Bakılan periferik kök hücre belirteçleri, immunofenotipik analizler, naviosex (Beckman Coulter, İreland) cihazında akım sitometre yöntemi ile gerçekleştirildi. Bulgular: Çalışmaya 1 Temmuz 2022-31 Mayıs 2023 tarihleri arasında Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji Kemik İliği Nakil Merkezine başvuran 56 allojeneik ve otolog periferik kan kök hücre nakli olan hasta alınmıştır. Toplam hastaların yaşı minimum 19 iken, maksimum 72 şeklindeydi. Cinsiyet dağılımında ise %57,1'i erkek iken, %42,9'u kadın idi. Hastaların %42,9'una allojeneik, %57,1'ine otolog nakil uygulandı. Hastaların %50'si multipl miyelom, %30,42'si akut miyeloid lösemi, %1,8'i hodgkin lenfoma, burkitt lenfoma, B hücreli nonhodgkin lenfoma ve T hücreli akut lenfoblastik lösemi, %3,6'sı mantle cell lenfoma ve B hücreli akut lenfoblastik lösemi, %5,4'ü miyelodisplastik sendrom tanılarından oluşmaktaydı. Hastaların %57,1'inde posttransplant erken komplikasyon görüldü. Nakil sürecinde hastaların %35,7'si parenteral antibiyotik tedavisi aldı. Otolog periferik kan kök hücre nakli olan hastalarda mobilizasyon rejimi olarak %71,9'una siklofosfamid-granulosit - koloni uyarıcı faktör (GCSF), %18,8'ine plerixafor-GCSF,%9,3'üne etoposid-GCSF uygulandı. Engrafman öncesi serum monosit yüzdesinin en yüksek olduğu gün ile platelet ve nötrofil engrafman günü arasındaki ilişki anlamlıydı (p<0,05). Serum monosit yüzdesinin en yüksek olduğu gün allojeneik periferik kan kök hücre naklinde ,otolog periferik kan kök hücre nakline göre daha geç gerçekleşti(p<0,05). Cinsiyet ve yaş ile flowsitometrenin gönderildiği gün serum monosit yüzdesi ve alt tipleri olan CD14 ve CD16 arasında anlamlı ilişki bulunmadı (p>0,05). Mobilizasyon rejimine göre flowsitometrenin gönderildiği gün serum monosit yüzdesi ve alt tipleri olan CD14 ve CD16 yüzdesi arasında anlamlı bir bulunmadı(p>0,05). Sonuç: Monosit engrafman günü ile platelet ve nötrofil engrafman günleri arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Otolog periferik kan kök hücre naklinde mobilizasyon rejimi olarak siklofosfamid-GCSF, plerixafor-GCSF ve etoposid-GCSF'nin herhangi birinin kullanılması flowsitometrenin gönderildiği gün serum monosit yüzdesi ve monosit alt tipleri olan CD14 ve CD16'nın yüzdesini etkilememiştir. Posttransplant erken komplikasyon gelişmesi ve parenteral antibiyotik kullanımı monosit alt tipleri olan CD14 ve CD16 yüzdesi ile nötrofil ve platelet engrafman günlerini etkilememiştir. Anahtar Kelimeler: Hematolojik malignite, kemik iliği transplantasyonu, engrafman
Meme kanserli ve kolorektal kanserli hastalarda kapesitabin ile birlikte PPI kullanımının sağkalıma etkisi
Amaç: Meme kanseri ve kolorektal kanser dünya genelinde en sık görülen başlıca kanserlerdendir. Kolorektal kanserli ve meme kanserli hastalarının tedavisinde kapesitabin içeren tedavi rejimleri oldukça önemli bir kısmı kapsamaktadır. Kapesitabin oral olarak alındığından diğer ilaçlar ile eş zamanlı kullanıldığında etkileşim gösterebilmektedir. Yapılan sınırlı çalışmalarda kapesitabin ile eş zamanlı ppi kullanımının sağkalımı azalttığı gösterilmiştir. Yapılan çalışmalar daha çok kolon kanseri üzerine yoğunlaşmış olup, bu alanda yapılan çalışmalar sınırlı sayıdadır. Bu çalışma ile kolon kanserli ve metastatik meme kanserli hastalarda kapesitabin eş zamanlı ppi kullanımının sağkalım üzerine negatif etkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ocak 2015 ile Aralık 2020 tarihleri arasında Meram Tıp Fakültesi Onkoloji Kliniğinde takip ve tedavisi yapılan 66 neoadjuvan-adjuvan kolon kanseri, 40 metastatik kolon kanseri ve 60 metastatik meme kanseri tanılı hasta demogrofik özellikler ve ppi kullanımına göre retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: Bu çalışmaya 66'sı adjuvan-neoadjuvan kolon kanseri, 60'ı metastatik meme kanseri, 40'ı metastatik kolon kanseri olan toplam 166 hasta dahil edildi. Metastatik kolon kanseri olan hastaların %62,50'si (n=25) erkek, %37,50'si (n=15) kadındı. Bu gruptaki hastaların yarısı ppi kullanırken yarısı ppi kullanmıyordu. Metastatik kolon kanserli hastalar grubunda PPI kullanan hastaların ortalama sağkalım süresi 39,47 (CI: 30,06- 48,87) ay, PPI kullanmayan hastaların 44,29 (CI: 33,77-54,81) ay olarak belirlendi. PPI kullanımının sağkalım üzerine etkisi istatistiki olarak anlamlı bulunmadı (p=0,39) vi Metastatik kolon kanserli hastalar grubunda PPI kullanan hastaların ortalama progresyonsuz sağkalım süresi 15,92 (CI: 9,73-22,12) ay, PPI kullanmayan hastaların 21,88 (CI: 12,39-31,36) ay olarak belirlendi. PPI kullanımının progresyonsuz sağkalım üzerine etkisi istatistiki olarak anlamlı bulunmadı (p=0,80) Adjuvan- neoadjuvan kolon kanseri olan hastaların %63,60'ı (n=42) erkek, %36,40'ı (n=24) kadındı. Bu grupta 26 kişi ppi kullanırken, 40 kişi ppi kullanmıyordu. Adjuvan-neoadjuvan kolon kanserli hastalar grubunda PPI kullanan hastaların ortalama sağkalım süresi 84,44 (CI: 62,64-106,24) ay, PPI kullanmayan hastaların 78,58 (CI: 70,37- 86,78) ay olarak belirlendi. PPI kullanımının sağkalım üzerine etkisi istatistiki olarak anlamlı bulunmadı (p=0,85) Metastatik meme kanserli hastaların tamamı kadındı. 33 kişi ppi kullanırken, ppi kullanmayan 27 kişi vardı. Meme kanserli hasta grubunda PPI kullanan hastaların sağkalım süresi ortalama 105,21 (CI: 77,37-133,05) ay, PPI kullanmayan hastaların 139,13 (CI: 100,86-177,39) ay olarak belirlendi. Meme kanserli hastalarda PPI kullanımının sağkalım üzerine etkisi istatistiki olarak anlamlı bulunmadı (p=0,12) Meme kanseri grubunda PPI kullanan hastaların ortalama progresyonsuz sağkalım süresi 19,53 (CI: 12,99-26,06) ay, PPI kullanmayan hastaların 36,91 (CI: 21,44-52,39) ay olarak belirlendi. PPI kullanımının progresyonsuz sağkalım üzerine etkisi istatistiki olarak anlamlı bulunmadı (p=0,34) Sonuç: Çalışmamızda kapesitabin ile eş zamanlı ppi kullanımının kolon kanserli ve meme kanserli hastalarda progresyonsuz sağkalıma ve ortalama genel sağkalıma anlamlı negatif etkisi bulunmamıştır. Bu çalışmadaki en önemli kısıtlayıcı faktör hasta sayısının az olmasıdır. Anahtar Kelimeler: kolorektal kanser, meme kanseri, ppi, kapesitabin, sağkalım
Anti-HCV bakılan olgularda HCV-RNA sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada anti-HCV pozitif olan hastalarda HCV-RNA istenme oranı ve pozitifliğinin belirlenmesi, anti-HCV pozitifliği saptandıktan sonra HCV-RNA bakılmayan hastaların güncel HCV-RNA düzeylerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bu prospektif kohort çalışmasına, 1 Ocak 2011–31 Aralık 2020 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi (NEÜ) Meram Tıp Fakültesi Hastanesi'nde anti-HCV bakılan hastalar dahil edilmiştir. Bu olgular arasından HCV RNA bakılmayanlar tekrar kontrole çağrılmış, gerekli tetkik ve tedavileri yapılmıştır. Bulgular: Kayıtlarına ulaşılan 161.282 kişinin %6,3'ünün (n = 10.115) test sonucu pozitifti. En sık anti-HCV tetkiki isteyen bölümler %8,9 hepatoloji ve %7,8 kadın hastalıkları ve doğum idi. Anti-HCV pozitifliği saptanan olguların %53,3'ü erkekti ve yaş ortalaması 55,12 ± 16,83 yıldı. Yapılan tetkiklerin %60,7'si tarama amaçlıyken, %39,3'ü preoperatif tetkiklerdi. Anti-HCV pozitifliği saptanan olguların %74,0'ının (n = 7485) HCV RNA pozitif olduğu, %3,4'üne (n = 342) ise HCV RNA bakılmadığı görüldü. Pozitif anti-HCV saptadıktan sonra en sık HCV RNA tetkiki isteyen bölümler %40,1 enfeksiyon hastalıkları ve %33,4 hepatoloji iken, en sık HCV RNA istemeyen bölümler %9,9 genel cerrahi ve %8,8 göz hastalıklarıydı. HCV RNA bakılmayan tetkiklerin %58,8'i tarama amaçlı, %41,2'si preoperatif tetkik amacıyla istenmişti. HCV RNA bakılmayan 100 olguya yapılan HCV RNA tetkiki sonucunda, olguların %95'inin negatif, %5'inin ise pozitif olduğu belirlendi. Güncel başvurularında HCV RNA negatif olduğu saptananlarla karşılaştırıldığında, HCV RNA pozitif olanların ilk başvurularında değerlendirilen anti-HCV düzeyi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksekti (p<0,001). HCV RNA pozitifliği saptananların 4'ünde non-sirotik karaciğer saptanırken, 1 olguda karaciğer parankiminin kabalaşmış olduğu görüldü. Sonuç: Çalışmamız anti-HCV pozitifliği olan hastaların ilgili hekimlerce ileri tetkik ve tedavi için sevk edilmesinde önemli eksiklikler olduğunu vurgulamaktadır. Kronik hepatit C için yoğun tarama ve doğrudan etkili antivirallere daha fazla erişim gereklidir. Anahtar sözcükler: hepatit C virüsü, prevalans, tarama, tedavi, farkındalık
Renal biyopsi yapılan diyabetik hastalarda non diyabetik renal hastalık sıklığı
Amaç: Diyabet, ülkemizde ve dünyada kronik böbrek hastalığının en önemli sebebidir. Ancak diyabetik hastalarda non-diyabetik renal hastalığın yüksek oranlarda gösterildiği çalışmalar da vardır. Bu ayrım sadece renal biyopsi ile yapılabilir. Çalışmamızın amacı diyabetik hastalarda renal biyopsi ile non-diyabetik renal hastalık sıklığını ve bunun demografik, klinik ve laboratuvar bulgular ile ilişkisini tespit etmektir. Yöntem: Meram Tıp Fakültesi Nefroloji Kliniğinde Ocak 2010 ve Ağustos 2022 arasında renal biyopsi yapılan 131 tip 2 DM tanılı hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların sosyodemografik verileri, diyabet süresi, diyabetik retinopati, koroner arter hastalığı ve serebrovasküler olay öyküsü, hipertansiyon, hiperlipidemi ve düşük ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetmezliği gibi komorbiditeleri, vücut kitle indeksi, biyopsi öncesi renin anijotensin aldosteron sistemi(RAS) blokörü kullanma durumu, kan basıncı değerleri kaydedildi. Kreatinin, tahmini glomeruler filtrasyon hızı (tGFH), HbA1c, serum albümin ve lipit değerleri, proteinüri (g/gün) ve albüminüri (g/gün) düzeyleri kaydedildi. Patoloji sonuçlarına göre hastalar diyabetik nefropati (DN) ve non-diyabetik renal hastalık (NDRH) olarak iki gruba ayrıldı. Veriler SPSS 18.0 paket programı kullanılarak istatiksel analiz yapıldı. Bulgular: Renal biyopsi yapılan 131 diyabetik hasta incelendi; %45,8'i (n=60) kadındı, yaş ortalaması 55,32±11,62 yıl, ortanca diyabet süresi 4 (2-8) yıldı. En sık biyopsi nedeni nefrotik düzeyde proteinüriydi (n=71), bunu hematüri ve proteinüri birlikteliği (n=27), akut böbrek hasarı (n=25) ve izole hematüri (n=8) izliyordu. Hastaların %71,8'inde (n=94) patolojik olarak non-diyabetik renal hastalık tespit edildi. En sık görülen NDRH tanıları; membranöz nefropati (n=32, %24,4), FSGS (n=13, %9,9) ve Ig A nefropatisiydi (n=11, %8,4). Diyabetik nefropati tespit edilen grupta diyabet süresi ve diyabetik retinopati oranı anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu (p<0,001, p<0,001). Bu grupta biyopsi öncesi antilipidemik ilaç kullanma oranı da daha yüksekti (p=0,025). NDRH grubunda total kolesterol, trigliserit (TG), düşük dansiteli lipoptotein ve çok düşük dansiteli lipoprotein (VLDL) düzeyleri anlamlı olarak daha yüksek tespit edildi (p değerleri sırasıyla; p=0,005; p=0,007; p=0,011; p=0,001). Tek ve çok yönlü regresyon analizlerinde diyabetik retinopati ve uzun diyabet süresinin diyabetik nefropati riskini artırdığı görüldü (p<0,01). Sonuç: Çalışmamızda hastaların yarıdan fazlası (%71,8) non-diyabetik renal hastalık tanısı almış olup çoğunluğu glomerulonefrittir. Tip 2 diyabetik hastalarda retinopati yokluğunun ve kısa diyabet süresinin non-diyabetik renal hastalık ile ilişkili olduğu gözlenmiştir. Hastalarda bilinen hiperlipidemi ve anti-lipidemik ilaç kullanım öyküsü olmaması ve lipit değerlerinin yüksek olması nefrotik sendrom açısından uyarıcı olabilir. Renal biyopsinin; retinopatisi olmayan, diyabet süresi kısa ve nefrotik sendrom komponentlerinden hiperlipidemi görülen tip 2 diyabetik hastalarda non-diyabetik renal hastalık açısından akılda tutulması gerektiğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Diyabetik böbrek hastalığı, diyabetik nefropati, non-diyabetik renal hastalık, renal biyopsi
Anti-TNF tedavisi alan olgularda uygulama öncesi ve sonrasında serum inflamasyon belirteçlerinin seyrinin değerlendirilmesi
Tümör nekrozfaktörü (TNF) çoğunluğu makrofajlar tarafından üretilen, geniş sitokinailesinin bir üyesidir. Farklı sitokinler farklı mesajlar iletir ancak sitokinler bağışıklık, inflamasyon, hücre büyümesi, hücre göçü, fibrozis, vaskülarizasyon dahil olmak üzere birçokönemli biyolojik süreçte kilit rol alır. Dolayısıyla bu kadar önemli görevleri olan sitokinailesinin birçok hastalıkta da tedavi anlamında önemli görevleri bulunmaktadır. Anti-TNF tedaviler çeşitli inflamatuvar hastalıklarda genellikle birinci sıra tedavilerden yarargörmeyen hastalarda kullanılmaktadır. Anti-TNF tedavinin başlıca kullanıldığı inflamatuvar hastalıklarRomatoid Artrit (RA), Ankilozan Spondilit (AS), İnflamatuvar Bağırsak Hastalıkları (İBH) vePsöriatik Artrit (PSA)'tir.Şu anda onaylanmış beş anti-TNF ilaç bulunmaktadır: İnfliximab, Etanercept, Adalimumab, Golimumab ve Sertolizumab. Akut veya kronik inflamasyonda kullanılan bazı inflamatuvar belirteçler vardır. Nötrofil-lenfosit oranı (NLR), trombosit-lenfosit oranı (PLR), sistemik immün inflamasyon indeksi (SII) ve CRP/albümin oranı (CAR) gibi çeşitli immün inflamatuvar temelli indeksler gösterilmiştir. Yapılan son çalışmalar bu biyobelirteçleri inflamasyonu belirlemek, tedavi yanıtını değerlendirmek, hastalık aktivitesini değerlendirmek için potansiyel birer belirteç olarak tanımlamaktadır. Günümüzde hem romatolojik hem de İBH hastalarında anti-TNF tedavinin etkinliğini net olarak değerlendirebilecek spesifik bir belirteç yoktur.Bu çalışmada anti-TNF alan hastalarda uygulama öncesi ve sonrasında serum inflamasyon belirteçlerinin seyrinin değerlendirilmesiyle tedavi yanıtını ve/veya yanıt yetersizliğini öngörebilmeyi amaçladık. Çalışmaya, Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Ayaktan Tedavi Ünitesine 10/2021– 09/2022 tarihleri arasında anti-TNF-α tedavisi almak için başvuran 80 gönüllü hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastalar Romatoloji ve Gastroenteroloji kliniklerinde takipli, en az 3 aydır anti-TNF-α tedavisi almakta olan ve remisyonda takip edilen hastalardan seçilmiştir. Çalışma prospektif yapılmıştır. Hastaların sosyodemografik ve karakteristik özellikleri hastane otomasyon sisteminden geriye dönük incelenmiştir. Hastalara ait kaynaklardan tanı konulma anındaki yaş (yıl), cinsiyet, hastalığın tanısı, hastalık süresi (ay), fistül ve/veya perianal apse varlığı (İBH hastalarında), anti-TNF-α kullanım sıklığı (hafta), anti-TNF-α kullanım süresi (ay), anti-TNF-α değişikliği, anti-TNF-α advers etki, steroid bağımlılığı, steroid direnci, ek hastalık varlığı ve İBH nedeni ile cerrahi tedavi öyküsü kaydedilmiştir. Hastalar kendi tedavi periyotlarına göre tedavilerini 8 haftalık, 4 haftalık, 2 haftalık ve 1 haftalık aralıklarla almıştır.0. gün tedavi öncesi, 1. gün tedavi başı, 7. 14. ve 28. günler tedavi ortası olarak değerlendirilmiştir. Serum örneklerinin sonuçlarına göre NLR, PLR, SII ve CAR değerleri çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların %20'si (n=16) İBH hasta grubunu oluştururken hastaların %80'i (n=64) İBH dışı hasta grubunu oluşturmuştur. İBH hasta grubunun yaş ortalaması 38,25 (±15,04) iken İBH dışı hasta grubunun ise 44,78 (±11,90) saptanmıştır. İBH grubunda hastaların %43,8'i (n=7) ADA, %37,5'i (n=6) İFX ve %18,8'i (n=3) Vedolizumab, İBH dışı grubun %37,5'i (n=24) İFX, %18,8'i (n=12) CZP, %15,6'sı (n=10) ETA, %15,6'sı (n=10) GOL ve %12,5'i (n=8) ADA kullanmıştır. Çalışmada, İBH grubunda yer alan hastaların anti-TNF tedavi döngülerinin başında NLR ve SII'da anlamlı azalmalar tespit edilmiştir. İBH dışı grupta tedavinin başında NLR ve PLR'de anlamlı azalmalar tespit edilmiş ve tedavi ortasına gelindiğinde NLR ve PLR'de anlamlı azalmaların devam ettiği, SII ve CAR'da da bu dönemde anlamlı azalmaların görüldüğü tespit edilmiştir.Hasta gruplarının anti-TNF ajanlara göre biyobelirteçlerinin değerlendirilmesinde özellikle İFX tedavisi sonrası anlamlı sonuçlar tespit edilmiştir. İBH grubunda yer alan hastaların anti-TNF tedavi döngülerinin başında NLR, PLR ve SII'da anlamlı azalmalar tespit edilmiştir. Tedavinin ortasında ise PLR ve SII'da anlamlı azalmaların devam ettiği tespit edilmiştir.İBH dışı grupta ise tedavinin başında PLR ve CAR'da anlamlı azalmalar tespit edilmiştir ve İFX tedavisini 8 haftada bir alan hastalarda tedavinin ortalarına gelindiğinde PLR'de anlamlı artışlar görülmüştür. Sonuç olarak hem İBH hem İBH dışı hasta gruplarında anti-TNF tedavilerin sonrasında tedavi yanıtının değerlendirilmesinde NLR ve SII'ın ortak olarak kullanılabileceği, PLR ve CAR'ın daha çok İBH dışı grup hastalarda anlamlı değerlendirmelerde kullanılabileceği tespit edilmiştir. Özellikle PLR'nin İBH dışı grupta tedavi başı ve ortasında tedavinin sürdürülmesi, ek ajanlara geçilmesi, tedavi sıklığının artırılması gibi değerlendirmelerde daha etkin kullanılabileceği tespit edilmiştir. İBH dışı grupta IFX tedavisi alan hastalarda PLR'nin tedavi ortasında artması, yoğunlaştırılmış anti-TNF tedavinin hastalıkların remisyonunda daha faydalı olabileceğini akla getirmektedir. Özellikle GOL tedavisi alan hastalarda tedavi sonrası yanıtın, tedavinin ortasında anlamlılık kazanması GOL tedavisinin etkinliğinin tedavinin ortalarına doğru ortaya çıktığını düşündürmektedir. Biyobelirteçlerin anti-TNF tedavi yanıt ve takibi bakımından klinik pratikte kullanımını öngörebilmek içinyüksek volümlü hasta sayıları içeren daha ileri çalışmaların yapılması gerekmektedir ancak mevcut çalışmamızın daileri çalışmalara referans olabilecek sonuçları olduğugörülmektedir. Anahtar kelimeler:Anti-TNF Tedavi, Serum İnflamasyon Biyobelirteçleri, İnflamatuvar Bağırsak Hastalıkları
Romatoid artrit hastalarında görülen kinezyofobinin normal popülasyonla karşılaştırılması
Amaç: Romatoid artrit hastalarında özellikle atak esnasında ciddi kinezyofobi, anksiyete ve depresyon görülmektedir. Bu çalışmanın amacı, romatoid artrit hastalarında atak esnasında, atak tedavi sonrasında ve sağlıklı normal popülasyonla karşılaştırılarak kinezyofobi, anksiyet ve depresyon bağlantısı araştırmaktır. Yöntem: Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Romatoloji Polikliniğine başvuran RA tanılı, 18-70 yaş arası, bilinen ek romatolojik hastalığı bulunmayan, romatoid artrit aktivite indeksi DAS28-ESR veya DAS28-CRP ≥ 2.6 olan hastalar RA atak kabul edilerek, 30 RA atak hastası toplandı. Bu hastalara Tampa Kinezyofobi Skalası ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği uygulandı. Hastalara atak tedavisi verildi. DAS28-ESR ve DAS28- CRP<2.6 gerileyen remisyona giren aynı hasta grubuna TSK, HAD-Anksiyete ve HADDepresyon ölçekleri yeniden uygulandı. Hastalığın aktif ve remisyon dönemleri karşılatırıldı. Aynı şekilde benzer yaş ve cinsiyette bilinen romatolojik hastalığı olmayan 30 sağlıklı kontrol grubu toplanarak TKS, HAD ölçekleri uygulandı. Ve sağlıklı kontrol grubu hastalığın atak ve remisyon dönemleriyle karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamıza 30 seropozitif RA hastası (22 kadın,8 erkek) ve 30 sağlıklı kontrol (22 kadın,8 erkek) alındı. Hastaların yaş ortalaması 51.13(±10.07) yıl, kontrol grubunun yaş ortalaması 48.73(±9.11) yıl olarak saptandı. RA atak hastaları ile atak tedavi sonrası remisyondaki hastaların TKS, HAD-Depresyon ve HAD-Anksiyete skorları arasında anlamlı bir fark tespit edildi. (p=.007, p=.001, p=.001 ) RA atak hastaları ile sağlıklı kontrol grubu TKS, HAD-Depresyon ve HAD-Anksiyete skorları karşılaştırıldığında arasında anlamlı bir fark saptandı. (p=.000) RA remisyon hastaları ile sağlıklı kontrol grubu TKS, HAD-Depresyon ve HAD-Anksiyete skorları karşılaştırıldığında sadece TKS arasında anlamlı bir fark saptandı. (p=.005,p=.253,p=.888) Sonuç: Çalışmamızda, RA hastalığının aktif olduğu dönemler remisyon dönemi ile karşılaştırıldığında artmış kinezyofobi,depresyon ve anksiyete görülmektedir. Ayrıca, inflamasyonu gerileyen remisyona giren RA hastaları sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında anksiyete ve depresyonun gerilediği ancak kinezyofobinin hala devam ettiği saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Romatoid Artrit, DAS28- ESR, DAS28-CRP, Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği, Tampa Kinezyofobi Ölçeği
IGA nefropatili hastaların prognozunda böbrek biyopsisinin rolü
Amaç: Bu çalışmada, IgA nefropatisi tanısı almış hastaların biyopsi materyallerinin patogenezle ilişkisi olduğu bilinen C4d, IL-10, PDGF ve TGF- beta immunhistokimyasal boyalarıyla boyanmasının demografik, histopatolojik ve klinik verilerle beraber değerlendirildiğinde son dönem böbrek yetmezliğine ilerleyişi ve erken dönemde tedavi modalitesini belirlemede katkısının olup olmayacağı hedeflenmiştir. Materyal ve Metot: Çalışmamıza 2015 Ocak ve 2022 Ocak tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Nefroloji Kliniğinde böbrek biyopisisi yapılıp primer IgA nefropatisi tanısı alan 18 yaş ve üzeri 59 hasta dahil edildi. Hastaların biyopsi esnasında bakılan yaş, cinsiyet, kan grubu gibi demografik verileri ile üre (mg/dL), kreatinin (mg/dL), eGFR (50 mL/dk/1,73 m²), 24 saatlik idrarda proteinüri (mg/dL) değerleri, biyopsiden 1 yıl sonra ve sistemde bulunan en son laboratuvar değerleri karşılaştırmaya alınmıştır. C4d, IL-10, PDGF ve TGF- β immunhistokimyasal boyanması pozitif ve negatif olanlar ve tanı anındaki GFR düzeyleri, MEST-C skoru, yıllık GFR ve proteinüri değişimleri, tedavi yanıtları, 1 ve 5 yıllık süreleri içeren IgA prediction tool oranları ile ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya primer IgA nefropatisi tanısı alan 59 hasta dahil edilmiştir. Hastaların 24'ü kadın, 35'i erkekti. Tüm hastaların yaş ortalaması 39.4814,81 ve ortalama tanı yaşı 37.6112,82 yıldı. Hipertansiyon %70 (n=41) hastada mevcut olup, başka ek hastalık yoktu. Takip edilme süreleri ortalama 42,9823,5 aydı. Tanı anında bakılan ortalama GFR 66,6129,7 ml/dk, kreatinin 1,430,8 mg/dL, proteinüri 26702110 mg/dL ve CRP 7,5111,5 mg/dL olarak bulundu. 59 hastanın tümü RAS blokörü kullanmaktaydı ve %69'una (n=40) immunsupresif tedavi eklendiği görüldü. 59 hastanın patoloji bloklarının hepsi TGF-beta ile boyandı. Blokların %56'sı (n=33) C4d, %96,6'sı (n=57) PDGF ve %62,7'si (n=37) IL-10 ile boyandı. TGF-beta, PDGF ve IL-10 ile boyananlar, boyanmamın şiddetine göre numaralandırıldı. Şiddetine göre boyanan TGF-betanın %30,5'i (n=18) hafif dereceli, %45,8'i (n=27) orta dereceli, %23,7'si (n=14) ciddi dereceliydi. . PDGF ile boyananların %50,8'i (n=30) hafif dereceli, %37,3'ü (n=22) orta dereceli ve %8,5'i(n=5) ciddi dereceliydi. IL-10 ile boyananların %39'u (n=23) hafif dereceli, %20,3'ü (n=12) orta dereceli ve %3,4'ü(n=2) ciddi dereceliydi. C4d antikoru ile boyanma, boyanın lokalizasyonu ve boyandığı lokalizasyonun boyanma yüzdesine göre değerlendirildi. Lokalizasyonlar glomerüllerde mesengial/perimesengial(m/pm) boyanma, periferal boyanma ve sklerotik glomerülerde non spesifik boyanma olarak üç bölümde gruplandı. Boyanan lokalizasyon eğer %50'nin altında boyama gösteriyorsa fokal, %50'nin üstünde boyama gösteriyorsa diffüz olarak değerlendirildi. M/pm boyaması olup glomerüllerin %50'sinden fazla boyananlar 10 blok, m/pm boyaması olup glomerüllerin %50'sinden azı boyananlar 7 bloktu. Glomerüllerin periferal %50'den fazla boyandığı blokların sayısı 7, glomerüllerin periferal %50'den az boyandığı blok sayısı ise 2 adetti. Sklerotik glomerüler segmentte non spesifik boyanması %50'den az olan 7 adet bloktu. GFR değeri 60 altında ve üstünde olan hastalar karşılaştırıldığında, GFR< 60 olan hastalarda TGF-beta ve PDGF ile boyanma şiddetinin daha yüksek olduğu bulundu (sırasıyla p=0,004, p=0,008). Ciddi boyanan TGF-beta ve PDGF boyalarının 1 yıl sonra son dönem böbrek yetmezliğine ilerleme hızı daha fazlaydı (sırasıyla p=0,002, p=0,001). GFR değeri 60 altında olan hastaların C4d ve IL-10 ile boyanma oranı, biyopsi esnasındaki GFR değeri 60 üzerinde olan gruba göre daha fazlaydı (sırasıyla p=0,002, p=0,033). C4d boyanan grupta, 1 yıllık ve 5 yıllık IgA Prediction Tool formülü ile hesaplanan SDBY'ne ilerleme oranı C4d boyanmayan gruba göre daha yüksekti (sırasıyla p=0,001, p=0,001). IL-10 boyanan grubun, 1 yıllık ve 5 yıllık IgA Prediction Tool formülü ile hesaplanan SDBY'ne ilerleme oranı IL-10 ile boyanmayan gruba göre daha yüksekti (sırasıyla p=0,001, p=0,001). Binary regresyon analizine geleneksel kriterlerden cinsiyet, tanı yaşı, tanı esnasındaki GFR ve proteinüri değerleriyle, immunhistokimyasal boyalar dahil edildi. Klinik progresyonun bağımsız ön gördürücüsü olarak IL-10 tespit edildi. IL-10 boyanan grubun, boyanmayan gruba göre 4,9 kat daha fazla tedaviye yanıtsız olduğu saptandı (p= 0,008). Sonuç: Çalışmamızda renal biyopsi preparatının IL-10 ile immunhistokimyasal boyanmasının olumsuz renal sağkalım ile ilişkili olduğu bulunmuştur. IL-10'nun IgA nefropatisinin erken dönemde prognozunu tahmin etme açısından yol göstermesi, umut vadedicidir. Ancak çalışmamızda hasta sayısı sınırlı olduğundan, daha geniş hasta popülasyonunun yer aldığı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Akut pankreatit hastalarında serum SuPAR (Çözünür ürokinaz plazminojen aktivatör reseptör) düzeyi ile hastalık şiddeti arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Akut pankreatit (AP) şiddetli karın ağrısına, pankreatik nekroza ve çoklu organ disfonksiyonuna neden olabilen, %1-5'lik bir mortalite oranına sahip, pankreasın yaygın inflamatuar bir hastalığıdır. Hafif AP (MAP), organ yetmezliği olmaması ve lokal veya sistemik komplikasyon olmaması ile karakterizedir. Orta şiddetli AP (MSAP), geçici organ yetmezliği (48 saat içinde düzelir) ya da lokal, sistemik komplikasyonların olmasıdır. Şiddetli AP (SAP) bir veya daha fazla organı tutabilen kalıcı organ yetmezliği (48 saatten uzun süren) gelişmesidir. SuPAR proteini hücre yüzeyinden ayrıldıktan sonra kanda ve diğer organik sıvılarda bulunur. Hücre adezyonu, migrasyon, kemotaksis, proteoliz, immün aktivasyon, doku yeniden şekillenmesi, invazyon ve sinyal transdüksiyonu dahil olmak üzere çeşitli immünolojik fonksiyonlarda yer alır. Çalışmamızda AP hasta grubu şiddetine göre sınıflanıp, serum SuPAR düzeyi ile AP şiddeti arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız 30.10.2021 ve 30.06.2022 tarihleri arasında hastanemize başvuran 18-80 yaş arası 130 akut pankreatitli ve 50 sağlıklı gönüllü ile yapılmıştır. Hastalar demografik özellikleri, hastalığın etiyolojisi, laboratuvar parametreleri ve Atlanta sınıflamasına göre gruplandırıldı. Akut pankreatitli hastalar MAP, MSAP ve SAP olarak sınıflandırıldı. Hasta ve kontrol grubu serum SuPAR düzeylerine göre değerlendirildi. Elde edilen verilerin istatistiksel analizi yapıldı. Bulgular: Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yapılan bu çalışmaya 130 AP hastası ve 50 sağlıklı birey dahil edildi. Hastaların %53,1'i (n=69) kadın, %46,9'u (n=61) erkekti. Kontrol grubunun %54'ü (n=27) kadın, %46'sı (n=23) erkekti. AP hastalarının yaş ortalaması 55,53 ± 18,01 yıl, kontrol grubunun yaş ortalaması ise 51,20 ± 6,6 yıl olarak tespit edildi. AP hastalarında etiyolojik sebepler incelendiğinde %76,9 (n=100) ile safra taşı ilk sırada yer almaktaydı. AP hastalarının %20'sinde (n=26) AKI (Akut Kidney Injury) geliştiği saptandı. AKI saptanan hastaların %84,6'sı (n=22) evre 1 olarak bulundu. AP grubunda hematolojik parametrelerden lökosit, nötrofil, RDW (Eritrosit dağılım genişliği) değerleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek (p<0,001); lenfosit, hematokrit (Hct), platelet (PLT) değerleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük tespit edildi (p değerleri sırasıyla; p<0,001, p=0,011, p=0,038). Evreden bağımsız olarak SuPAR düzeyi AP hasta grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek tespit edildi. Hasta grubunda NLR (Nötrofil Lenfosit Oranı), PLR (Platelet Lenfosit Oranı), SII İndeks (Sistemik İmmun İnflamasyon İndeks), SIRI (Sistemik İnflamatuar Yanıt İndeksi) değerleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi (p<0,001). Hasta grubunda CRP (C reaktif protein), AST (Aspartat Transaminaz), ALT (Alanin Transaminaz), LDH (Laktat dehidrogenaz), amilaz, lipaz, glukoz değerleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi (p<0,001). Hastaların %51,6'sında (n=67) hafif şiddette AP, %44,6'sında (n=58) orta şiddetli AP, %3,8'inde (n=5) SAP saptandı. Hafif, orta ve şiddetli AP karşılaştırılmasında yatış süresi, lökosit, nötrofil, monosit, CRP, kreatinin, kalsiyum, SuPAR değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p değerleri sırasıyla; p<0,001, p=0,006, p=0,021, p=0,016, p=0,015, p=0,014, p=0,026, p=0,028). SuPAR ile Ranson skoru arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon tespit edildi (r=0,183, p=0,037). SuPAR ile Bısap skoru arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon tespit edildi (r=0,193, p=0,028). SuPAR ile Atlanta sınıflaması arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon tespit edildi (r=0,263, p=0,002). SuPAR ile AKI arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptandı (r=0,288, p=0,001). SuPAR ile yatış süresi arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon tespit edildi (r=0,183 p=0,037). SuPAR'ın SAP'ı öngörmedeki yerini belirlemek için ROC eğrisinin altında kalan alan hesaplandı; AUC=0,687, p=0,15 olarak sonuçlandı. İnflamatuar biyobelirteç olarak SuPAR düzeyinde hastalık şiddeti ile artış tespit edildi ancak istatistiksel olarak anlamlı sonuç elde edilemedi. Sonuç: Çalışmamızda AP şiddeti ile artan serum SuPAR düzeyleri, SuPAR'ın AKI ile korelasyonu umut vadedicidir. Ancak çalışmamızda hasta sayısı sınırlı olup daha geniş hasta popülasyonunun yer aldığı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Tip1 ve tip2 diyabetus mellitus hastalarında; Ekzokrin pankreas yetmezliği sıklığının araştırılması ve çeşitli klinikve laboratuvar parametreleriyle ilişkisinin incelenmesi
özet:Diyabetus Mellitus hastalarında pankreas enzim yetersizliği (PEY), sık rastlanan bir klinik durumdur. Tez çalışmamızın amacı Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı polikliniği ve servisinde Tip 1 DM ve Tip 2 DM tanıları olan hastalarda pankreas enzim yetersizliği sıklığını saptamak ve bu hastaların, klinik ve laboratuvar tetkiklerini retrospektif olarak inceleyip arasındaki ilişkileri değerlendirmektir. Y : Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı Polikliniği ve servisinde Tip 1 veya Tip 2 DM tanıları ile takip edilen 165 hastadan fekal numune alındı. Alınan fekal numuneler FE- 1 biyokimya çalışma kitleri temin edilene kadar -80 derecede muhafaza edildi. Alınan fekal numunelerde PEY varlığı açısından enzim-bağlı-immün assay (ELISA) kitleri kullanılarak fekal elastaz 1 (FE1) düzeyi ölçüldü. Fekal elastaz düzeyleri μg/g olanlar normal ekzokrin fonksiyonlu, 100-200 μg/g olanlar hafif-orta ekzokrin pankreas yetmezliği (PEY), <100 μg/g olanlar ise şiddetli PEY olarak sınıflandırıldı. Hastalar tip 2 DM insülin kullanan hastalar, tip 2 DM sadece OAD kullanan hastalar ve tip 1 DM hastaları olmak üzere 3 ana gruba ayrıldı ve araştırmamızda bu 3 grup arasında klinik ve laboratuvar tetkikleri retrospektif olarak incelenip aralarındaki ilişki değerlendirildi. Hastalara PEY tanısı ve semptomlarına yönelik anket yapıldı. Bulgular: DM tanılı 165 hastanın 44'ü Tip 1 DM, 121'i Tip 2 DM idi. Tip 2 DM tanılı hastaların 58'i tedavide insülin, 63'ü oral antidiyabetik (OAD) kullanıyordu. 165 hastanın 80'inde (%48,50) PEY saptanırken,85 inde (%51,51) PEY saptanmadı. Tip 1 DM hastalarında PEY oranı %59,1, 121 tip 2 DM hastasında PEY oranı %44,6 olarak saptandı. Şiddetli PEY saptadığımız gruptaki hastalar daha uzun tanı süresine sahipti ve insülin kullanan hastalardı. PEY şiddeti arttıkça semptom şiddetinin arttığı yapılan anketle ortaya kondu. Sonuç: PEY, diyabetik hastalarda sık rastalanan bir durumdur. Diyabet tanısı alan hastalar PEY açısından değerlendirilmeli, PEY semptomları sorgulanmalı gereğinde ileri tetkik yapılmalıdır.
Paratiroidektomi geçiren hastalarda retrospektif olarak klinik ve laboratuvar parametrelerin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç:Primer hiperparatiroidizm (PHPT),dört paratiroid bezinin bir veya daha fazlasından aşırı paratiroid hormonu (PTH) salgılanmasıyla karakterize bir hastalıktır. Hastalık bir çok organ sistemini etkiler ve çeşitli semptomlara neden olur.Anormal paratiroid bezlerinin cerrahi olarak çıkarılması, hastalığın en etkili tedavi yötemidir.Bu çalışma,PHPT nedeniyle ameliyat edilen hastaların preoperatif ve postoperatif değişkenleri sunmayı amaçlamaktadır. Materyal ve Metod:Bu çalışmaya paratiroidektomi operasyonu geçiren 35 hasta dahil edilmiştir.Paratiroid adenom tanısı alan ve paratiroidektomi sonrası takipte olan hastalardan rutin kontroller sırasında bakılan biyokimyasal tetkikler ve antropometrik ölçümler ve kemik dansitometre değelendirilecektir.Aynı zamanda çalışmaya ultrasonografi ile bakılan karotis intima media kalınlığı ve transtorasik ekokardiyografi ile bakılan epikardiyal yağ doku kalınlığı dahil edilmiştir. BulgularPreoperatif ve postoperatif bakılan laboratuvar değerlerinde PTH,kalsiyum,fosfor ve 24 saat idrar değerlerinde anlamlı düzeyde fark saptandı(p<0.001).Antropometrik ölçümler ise operasyon öncesi ve sonrası istatistiksel olarak benzer bulundu(p:0.883).Paratiroidektomi yapılan hastalarda preoperatif döneme göre karotis intima media kalınlığında anlamlı düzeyde azalma tespit edildi(p<0.001).Epikardiyal yağ doku kalınlığında operasyon öncesi ve sonrası anlamlı bir fark saptanmadı(p:0,798). Postoperatif dönemde bakılan KIMK ve epikardiyal yağ doku kalınlıkları ile laboratuvar parametreleri arasında korelasyon saptanmadı. Sonuç:Paratiroidektomi sonrası KIMK düzeyinin anlamlı azaldığı tespit edildi.Postoperatif dönemde bakılan KIMK ile laboratuvar parametreleri arasında korelasyon saptanmadı
Herediter anjioödem hasta grubunda sesin objektif ve subjektif değerlendirilmesi
Amaç: Herediter anjioödem hastalığının kronik dönemde ses üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya Necmettin Erbakan Üniversitesi(NEÜ) Meram Tıp Fakültesi Erişkin İmmünoloji ve Alerji Hastalıkları polikliniğinde herediter anjioödem hastalığı ile takipli 31 hasta ve ek hastalığı olmayan benzer yaş ve cinsiyet dağılımında 25 sağlıklı birey kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Sigara içenler, gastroözefageal reflü hastalığı olanlar, ses hastalığı olanlar , laringeal cerrahi öyküsü olan ve oral kavite, orofarenks, nazofarenks veya larenkste sesi etkileyebilecek patolojisi olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Değerlendirmeye alınan tüm hastalara ve kontrol grubuna ses handikap endeksi anketi, sesle ilgili yaşam kalite ölçeği ve reflü semptom endeksi anketleri yapıldı. Video endoskopi kayıtlarının tamamı 5.8 mm çapında, 19 cm uzunluğunda ve 70º açılı rijit Hopkins çubuk teleskop (Karl Storz, Tuttlingen, Almanya) ile yapıldı ve endoskopik kamera sistemi (Karl Storz TELE PACK Endovizyon Sistemi) ile kaydedildi. İşlem sırasında hastalar travmaya maruz bırakılmadı. Ses kaydı ve akustik analizler, çevresel gürültüden arındırılmış izole bir odada gerçekleştirildi. Kayıtlar, bir Audio-Technica model AT2005 dinamik mikrofon (Audio-Technica Productions, Western Hemisphere) kullanılarak sabit bir ağızdan mikrofona 15 cm mesafede elde edildi. Hastalardan 7 saniye boyunca 'a' sesli harfini telaffuz etmeleri istendi. Tüm akustik ölçümler Praat bilgisayar yazılımı kullanılarak yapıldı. Tüm hastaların akustik ses analizlerinde temel frekans (F0), formant frekans (F1, F2, F3 ve F4), frekans pertürbasyonu (jitter), genlik pertürbasyonu (shimmer) ve Gürültü-Harmonik Oranı (NHR) parametreleri değerlendirildi. Bulgular: Hasta grubunun %61,30'u (n=19), kontrol grubunun %60,00'ı (n=15) kadındı. Hastaların yaş ortalaması 41,19±12,82 yıl, kontrol grubunun ise 40,08±8,99 yıldı. Hasta grubunun vücut kitle indeksi (BMI) 28,43±6,41 kg/m2 iken kontrol grubunun 28,95±2,62 kg/m2 olarak belirlendi. Hasta ve kontrol grubu arasında cinsiyet, yaş ve BMI dağılımları istatistiksel olarak benzer tespit edildi. Hastaların %67,70'i (n=21) Tip 1, %32,30'u (n=10) Tip 2 herediter anjoödem grubundaydı. Nefes darlığı, yutma güçlüğü, ses kısıklığı, boğazda dolgunluk hissi gibi larenks semptomları hastaların %61,30'unda (n=19) olduğu kaydedildi. Hastaların larenks atak sayısı ortalaması 6,68±11,94 olarak tespit edildi. Hasta VHI, Hasta VQI ve hasta reflü değerleri hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p değerleri sırasıyla; p=0,007; p=0,001; p<0,001). Diğer akustik parametrelerin hasta ve kontrol grupları arasında dağılımı benzerdi (p>0,05). Hasta reflü değeri atak sayısı 5 ve üzerinde olan grupta istatistiksel olarak daha yüksek tespit edildi. (p=0,018). Sonuç: Çalışmamızda herediter anjioödem hastalığında reflünün daha sık izlendiği ancak herediter anjioödem hastalığının kronik dönemde ses objektif parametreleri üzerine kalıcı etkisinin olmadığı gösterilmiştir. Atak sayısı arttıkça reflü şikayetlerinin arttığı gözlenmiştir.
HER2 pozitif meme kanseri tanısı ile neoadjuvan kemoterapi + trastuzumab ve kemoterapi + trastuzumab + pertuzumab almış hastaların patolojik tam yanıt, hastalıksız sağkalım ve genel sağkalım sonuçlarının karşılaştırılması
Amaç: Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser olup kanser ile ilişkili ölümler arasında ikinci sırada yer almaktadır. Son yıllarda meme kanserinin tedavisi ile ilişkili yeni tedavi modalitelerinin gelişmesi meme kanserine bağlı ölüm oranlarını azaltmıştır. Neoadjuvan kemoterapi (NAKT) lokal ileri meme kanserinde standart tedavidir. NAKT'ye patolojik tam yanıt (pCR) elde etmek giderek önemli hale gelmiştir. Bu durumu öngörmek için çeşitli klinik ve patolojik belirteçler araştırılmıştır. HER2 pozitif hastalarda kemoterapiye anti-HER2 tedavilerin eklenmesiyle onkolojik sonuçlarda iyileşme görülmüştür. Özellikle pertuzumab eklenmesinin pCR'yi artırdığı gösterilmiştir. Bu çalışmada kliniğimizde HER2 pozitif meme kanseri tanısı ile NAKT+trastuzumab ve NAKT+trastuzumab+pertuzumab almış hastaların pCR, hastalıksız sağkalım (DFS), genel sağkalım (OS) sonuçlarının karşılaştırılması ve pCR'yi predikte eden faktörlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya Meram Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Onkoloji Kliniği'ne 2011-2023 yılları arasında başvuran, HER2 pozitif meme kanseri tanısı ile neoadjuvan tedavi alan ve tedavi sonrası opere edilen 102 hasta dahil edildi. Hastaların tıbbi kayıtlarından elde edilen klinik, demografik ve patolojik özellikleri retrospektif olarak incelendi. Hastalar, aldıkları neoadjuvan tedaviye göre; NAKT rejimi yanında tek başına trastuzumab ve trastuzumab+pertuzumab olacak şekilde gruplandırıldı. İki grup arasında pCR, DFS, OS ve pCR üzerine etkili faktörler istatistiksel analizle değerlendirildi. Ayrıca, NAKT+anti-HER2 tedavi almış tüm hastalarda elde edilen pCR durumuna göre DFS ve OS karşılaştırıldı. Sağkalım analizleri Kaplan-Meier yöntemi kullanılarak elde edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 102 hastanın yaş ortalaması 50,43 (27-74) olup tamamı kadındı. Hastaların %40,2'si postmenopozal, %59,8'i evre 3, %91,2'si lokal ileri evredeydi. Tüm grupta %41,2 olan pCR, NAKT'ye yalnızca trastuzumab eklenen grupta %39,5 iken trastuzumab+pertuzumab eklenen grupta %42,4'tü. Hormon reseptörü (HR) negatifliği, moleküler tipin ER-PR-HER2+ olması ve klinik N evresinin 0-1 olması pCR'nin prediktörleriydi (p<0,05). 3 yıllık OS oranı bu iki grupta sırasıyla %92,2 ve %97,7 idi. Median DFS, NAKT+trastuzumab alanlarda 90,3 ay iken NAKT+trastuzumab+pertuzumab alanlarda henüz medyana ulaşılmamıştı. Ayrıca, NAKT+anti-HER2 tedavi ile pCR elde edilen ve edilmeyen tüm hastalar karşılaştırıldığında, pCR olanlarda olmayanlara göre OS'de anlamlı olmasa da artış saptandı (92,6 ay vs 80,5 ay, p=0,41). Sonuç: HER2 pozitif meme kanserinde NAKT+trastuzumabın yanına pertuzumab eklenmesi pCR, DFS ve OS'yi artırır. HR negatifliği ve klinik N evresinin 0-1 olması pCR'nin bağımsız prediktörleridir. Bu klinik ve patolojik özelliklerle pCR öngörülebilir, DFS ve OS oranlarında artış sağlanarak prognoz iyileştirilebilir. Anahtar Kelimeler: Meme kanseri, neoadjuvan kemoterapi, pertuzumab, patolojik tam yanıt, sağkalım
Konya ilinde geriatrik yaş grubunda sarkopeni sıklığı çalışması
Amaç: Sarkopeni özellikle yaşlı nüfusta görülen düşme, günlük yaşam fonksiyonlarını yerine getirmede zorlanma, kırılganlık ve mortalite gibi kötü sonuçlarla ilişkili geriatrik bir sendromdur. Özellikle kas kütlesi kaybı, kas gücü kaybı ve fonksiyonel kapasitede azalma ile ortaya çıkar. Yaşlı nüfusun giderek artması sarkopeninin de giderek önemli bir halk sağlığı sorunu olmasına neden olmaktadır. Çalışmamızda geriatrik yaş grubunda sarkopeni sıklığınının belirlenmesini, sarkopeninin günlük pratikte kullanılan labaratuvar değerleriyle, ek hastalıklarla ilişkisini belirlemeyi amaçladık. Yöntem: Kasım 2022 ile Haziran 2023 arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Kliniğine başvurmuş olan 65 yaş üzerinde toplam 40 hasta dahil edildi. Çalışmamıza sağlıklı kontrol grubu dahil edilmemiştir. Bu çalışmaya ileri derecede kalp yetmezliği, ileri derecede KOAH, geçirilmiş SVO, malignite tanısı olan hastalar dahil edilmedi. Hastaların demografik verileri, takipli olduğu kronik hastalıkları, kullandığı medikal tedaviler kaydedildi. 65 yaş üstü yaş grubunda rutin olarak görülen ve takibi yapılan hemoglobin, glukoz, albümin, lipit paneli, kreatin, üre, TSH, kalsiyum, fosfor, alkalen fosfataz, B12 ve D vitamini düzeyleri kaydedildi. Hastaların antropometrik ölçümleri açısından boy ve kilo ölçümleri yapıldı. Vücut ağırlığının boy uzunluğunun karesine bölünmesi (kg/m²) ile vücut kitle indeksi (BMI) hesaplandı. Tüm hastaların kas kütlesi ve kemik mineral yoğunluklarının tespiti açısından Necmettin Erbakan üniversitesi Meram Tıp fakültesinde bulunan PRIMUS DEXA cihazıyla ölçüm yapıldı. Hastaların kas gücü ölçümleri Hand Held Dinamometre ile yapıldı. Çalışmaya alınan hastaların fonksiyonel kapasitelerinin değerlendirilmesi açısından hastalara 6 dk yürüme testi uygulandı. Bulgular: Çalışmaya katılan tüm hastaların yaş ortalaması 68,00 (67,00-71,50) görüldü. Hastaların %77,5' i (n=31) kadındı. Hastaların BMI ortalaması 29,41 ± 4,279 tespit edildi. En çok eşlik eden ek hastalık %77,5 ile (n=31) hipertansiyondu. Çalışmamızda sarkopeni kriterleri kullanılarak yapılan incelemede hastaların %60' ında (n=24) sarkopeni olduğu tespit edildi. Sarkopenisi olan grupta BMI anlamlı yüksek bulundu. (p=0,014) Yapılan bu karşılaştırmada yine sarkopenisi olan grupta fosfor da anlamlı şekilde yüksek bulundu. Toplam kemik mineral indeksleri (KMI) değerleri sarkopenik olanlarda düşük izlendi. Sarkopenik grupta kas hacminin (kas kütlesi) toplam kiloya oranı anlamlı şekilde düşük bulundu. (p=0.001) Kadınlarda erkeklere göre daha fazla sarkopeni görüldü. (p=0,000) Osteoporozu olanlar ve olmayanlar karşılaştırıldığında osteoporoz tanısı olan grupta sarkopeni görülme olasılığı anlamlı olarak yüksek görüldü. (p=0,064) Sarkopenisi olan gruplarda D vitamini, B12 vitamini düşüklüğünün ve aneminin prognozu kötüleştirdiği gösterildi. Hasta yaşı, BMI, albümin, kreatinin, üre, fosfor, vitamin D, ALP, B12, lomber ve femur boyun T skorları gibi sarkopeniyi etkilemesi beklenen değerler kullanılarak sarkopeniyi etkileyip etkilemediğinin ya da ne kadar etkilediğinin değerlendirilmesi için çok değişkenli doğrusal regresyon analizi yapıldı. Beta=0.702, t(19) = 3.34, p=0.003, pr2 = 0.37 . T skorunun 1 kat artışı sarkopeniyi 0.7 kat artırmakta görüldü. Sonuç: Sarkopeni öncelikle yaşlılıkla birlikte ortaya çıkan, birçok faktörden etkilenen, kötü sonuçlarla ilişkili, önemi giderek artan bir sağlık sorunudur. Bu sağlık sorununun tanınması, riskli popülasyonda uygun yöntemler kullanılarak tarama yapılması sarkopeninin yol açtığı morbidite ve mortalitenin engellenmesinde önemli yere sahiptir.
Sistemik lupus eritematozus'lu hastalarda subklinik ateroskleroz ve sindekan-4 düzeyinin ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Sistemik Lupus Eritematozus (SLE), kronik inflamatuvar otoimmun bir hastalıktır. SLE hastalarında oluştuğu bilinen subklinik ateroskleroz süreci ile hastalık aktivitesini karşılaştırmak için karotis intima media kalınlığı (CIMT), hastalık aktivite indeksi (SLEDAI) ve sindekan 4 düzeyleri ile ilişkisini sağlıklı gönüllüler ile kıyaslayarak incelemeye çalıştık. Materyal ve Metod: Romatoloji polikliniğine başvuran 18 yaş üstü, bilinen başka sistemik hastalığı olmayan 65 SLE hastası ve sağlıklı 65 gönüllü çalışmaya dahil edildi. ELISA yöntemiyle sindekan-4 düzeyleri çalışıldı. Hasta ve kontrol grubunun karotis intima media kalınlıkları ölçüldü. Hastaların SLE hastalık aktivite indeksi (SLEDAI), hasta ve kontrol grubunun sosyodemografik ve laboratuvar verileri istastistik programına (SPSS) kaydedilerek veriler analiz edildi. Bulgular: Hasta grubunun sindekan-4 değeri (8.211±9.069) ile kontrol gurubunun sindekan-4 değeri (26.221±24.653) (p=0.000)'ne kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu.. Hasta grubunun CIMT değeri (0.558±0.116) ile kontrol gurubunun CIMT değeri (0.49±0.117) (p=0.001), arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık vardı. Sindekan 4 ve CIMT arasında anlamlı bir korelasyon saptandı (p<0.05). Sindekan 4 düzeyi ile beden kitle indeksi (BMI) arasında anlamlı bir korelasyon saptandı (p<0.05). Hasta grubunun sindekan 4 düzeyleri ile hastalık aktivite indeksi (SLEDAI) arasında anlamlı bir korelasyon saptandı (p<0.05). Yine hasta grubunda CIMT ve SLEDAİ arasında anlamlı bir korelasyon saptandı (p<0.05). Sonuç: Subklinik aterosklerozun önemli bir göstergesi olan karotis intima media kalınlığının bizim hasta grubumuzda kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olmasına rağmen, Sindekan-4 düzeylerinin aterosklerozu öngörmede güvenilir olmadığını düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Ateroskleroz, BMI, CIMT, Sindekan-4, SLE, SLEDAI
Romatoid artrit tanılı hastalarda sistemik immün inflamasyon indeksi ile hastalık aktivasyonu arasındaki ilişkiyi hesaplama
Amaç: Romatoid Artrit kronik, otoimmün, inflamatuar romatizmal bir hastalıktır. Sistemik immün inflamasyon indeksi (SII) inflamasyonla ilişkili hastalıklarda prognostik bir faktör olduğu gösterilen bir belirteçtir. Çalışmamızda Romatoid Artrit tanılı hastalarda atak ve remisyon dönemlerinde iken SII değerlerini hesaplayarak hastalık aktivasyonu ile ilişkisini incelemeyi amaçladık. Yöntem: Çalışmamız için N.E.Ü. Meram Tıp Fakültesi Hastanesi Romatoloji Kliniği'ne başvurmuş 18-75 yaş arasında, ek hastalığı olmayan, romatoid artrit tanılı hastalar belirlendi. Romatoid artrit aktivite indeksi DAS28-ESH≥2.6 olanlar atakta, <2.6 olanlar remisyonda kabul edilerek, çalışma grubu için 30'u atakta 30'u remisyonda olmak üzere toplam 60 hasta çalışmaya dahil edildi. Kontrol grubu için 30 sağlıklı gönüllü alındı. Katılımcılarda eritrosit sedimantasyon hızı, C-reaktif protein, hemogramda nötrofil, platelet, lenfosit değerleri incelenip nötrofil ve platelet değerlerinin çarpımı lenfosit değerlerine bölünerek "sistemik immün inflamasyon indeksi" hesaplandı. Gruplar, belirtilen laboratuvar değerleri ve sistemik immün inflamasyon indeksi bakımından karşılaştırıldı. İstatiksel analizde SPSS versiyon 22.0 kullanıldı. p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen grupların demografik verileri karşılaştırıldığında yaş ve cinsiyet bakımından anlamlı farklılık saptanmamıştır. RA atak ve RA remisyon grubu karşılaştırıldığında SII, NEU değerleri RA atak grubunda anlamlı olarak yüksekken PLT ve LYM değerlerinde anlamlı farklılık saptanmadı (SII için p:0,000, NEU için 0,003, PLT için p:0,191, LYM için p:0,109). RA atak grubu sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ise SII, NEU, PLT değerleri yine atak grubunda istatistiksel olarak anlamlı yüksekken LYM değerlerinde anlamlı farklılık saptanmadı (SII için p:0,000, NEU için p:0,000, PLT için p:0,000, LYM için p:0,069). RA remisyon grubu sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ise SII, PLT değerleri remisyon grubunda anlamlı olarak yüksekken NEU ve LYM değerleri arasındaki farklar anlamlı değildi (SII için p:0,041, NEU için p:0,246, LYM için p:0,723, PLT için p:0,025). Sonuç: SII değeri RA atak hastalarında remisyon ve sağlıklı popülasyona göre daha yüksektir. SII değeri remisyondaki hastalarda sağlıklı popülasyona göre daha yüksektir. SII değeri RA'da hastalık aktivitesinin belirlenmesinde kullanılabilir.
Yaygın büyük B hücreli lenfoma tanılı hastalarda, CD30 pozitifliğinin klinik bulgularla ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Yaygın Büyük B Hücreli Lenfoma (YBBHL) tanılı hastalarda, CD30 pozitifliğinin klinik bulgular ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Yöntem: Çalışmamızda Ocak 2005-Kasım 2022 tarihleri arasındaki Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji kliniğine başvuran YBBHL tanısı ile takip ve tedavi edilen hastalar incelendi. Hastaların tanı anındaki demografik özellikleri, temel laboratuvar bulguları, hastalık evresi ve hastalığa özel risk skorlaması ve hastalığın tutulum bölgeleri kaydedildi. Öte yandan ilk uygulanan tedavi rejimi, ilk tedaviye yanıtı, tanı sonrası takiplerinde progresyon durumu, otolog ya da allojenik kök hücre transplantasyon öyküsü ve sağ kalım durumları değerlendirildi. Hastalar tanı anındaki preparatlardaki immunhistokimyasal boyanma özelliğine göre CD30 pozitif ve negatif olmak üzere iki gruba ayrıldı ve iki grup tanı anındaki özellikleri, progresyon ve sağ kalım açısından açısından karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamıza 111 hasta dahil edildi. Hastaların 18'i CD30(+), 93'ü CD30 (-)'ti. CD30(+)'lerde kalsiyum değeri medyan 8,8 mmol/L iken CD30 (-)'lerde 9,2 mmol/L olup CD30(-) hastalarda istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p:0,013). Tahmini medyan toplam sağ kalım (TSK), CD30 (+) hastalarda istatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte düşük bulundu (36,9 aya karşın 100,9 ay, p:0,155). Tahmini medyan progresyonsuz sağ kalım (PSK)'da CD30 (+) hastalarda istatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte düşüktü (37 aya karşın 100,9 ay, p:0,849). 2 yıllık TSK sırayla CD30(+) ve (-) vi hastalarda %70'e karşın %84, 3 yıllık TSK ise %42'ye karşın %67 oranında bulundu. İki yıllık PSK ise sırayla %50'ye %80 oranında hesaplandı. Beş yıllık PSK CD30(+) hasta grubunda hesaplanamazken, CD30(-)'lerde %60 bulundu. Sonuç: Çalışmamız YBBHL CD30(-) hasta grubunda kalsiyum anlamlı yüksek bulundu. Literatürde yeterli veri olmaması, serum kalsiyum ile CD30'u karşılaştıran daha fazla çalışma gereksinimini ortaya koymuştur. Toplam ve progresyonsuz sağ kalım ile CD30 arasında anlamlı farklılık bulunmadı. YBBHL CD30(+) ve (-) hastalarının epidemiyolojik bulguları, laboratuvar, klinik özellikleri ve sağ kalım sonuçları karşılaştırıldığında bulunan benzerlik ve farklılıkların, CD30(+) hastalara yaklaşım ve tedavilerinin farklı olması gerektiği konusundan tam bir ilişki ortaya koyamazken; daha kapsamlı çalışmalar yapılması gerektiği konusunda fikir vericidir
Renal biyopsi ile amiloidoz tanısı alan hastalarda renal ve hasta prognozunun değerlendirilmesi
Amaç: Böbrek, amiloidozdan en sık etkilenen organ olup, amiloidozda hasta sağkalımı açısından büyük öneme sahiptir. Çalışmamızda biyopsi ile renal amiloidoz tanısı almış hastaların renal ve hasta sağkalımlarına etkili olabilecek faktörlerin incelenmesi amaçlandı. Yöntem: 2012-2021 yılları arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesinde yapılmış böbrek biyopsilerinde amiloidoz tanısı almış hastaların klinik ve laboratuvar bulguları retrospektif olarak incelendi. Primer veya sekonder nedenler amiloidoz etiyolojileri incelenerek ortaya konuldu. Hastaların yaş, cinsiyet, biyopsi tarihi, ek hastalıkları, kolşisin kullanımı, hemodiyaliz tedavisi alma durumu, hemodiyaliz tedavisi alıyorsa hemodiyalize geçiş süreleri, takiplerinde sağ/exitus durumları, kreatinin, ürik asit, serum total protein, serum albümin, C reaktif protein, 24 saatlik idrarda proteinüri değerleri kaydedilerek R 4.2.2 ve SPSS 26.0 (Statistical Package for Social Sciences) paket programları kullanılarak istatistiksel değerlendirmeye alındı. Ki kare, bağımsız örneklem T, Mann Whitney U testleri, Pearson korelasyonları, karma etki modelleri kullanıldı. Sağ kalım analizi ve prognostik faktörlerin tayininde Cox regresyon analizleri kullanıldı. Bulgular: Hastaların ortalama takip süresi 44,90 ±32,24 ay olarak belirlendi. Primer amiloidoz ile takipli hastaların renal (p=0,004) ve genel sağkalımlarının (p=0,052) daha kötü olduğu görüldü. Primer amiloidoz ile takipli hastaların hemodiyalize ortalama geçiş süreleri sekonderlere göre anlamlı derecede kısaydı (p=0,009). Hastaların tanı anında yaşının fazla olması (p=0,017), kreatinin değerinin yüksek olması (p=0,002) ve albümin değerinin düşük olması (p=0,01) renal survival açısından kötü prognostik faktör olarak bulundu. Tanı anında yaşı fazla olan grubun mortalitesinin daha fazla olduğu görüldü (p=0,005). Sekonder amiloidoz ile takipli hastaların kolşisin kullanımlarının renal sağkalımı (p=0,96) ve mortaliteyi (p=0,13) anlamlı ölçüde etkilemediği görüldü. Takiplerinde hemodiyaliz programına alınan hastaların mortalite oranı anlamlı ölçüde yüksek bulundu (p=0,01). Sonuç: Çalışma sonunda primer amiloidozun renal sağkalım ve mortalite açısından daha kötü olduğunu, tanı anındaki yaşın daha düşük olmasının renal ve hasta sağkalımında olumlu prognostik faktör olduğunu bulduk. Tanı anındaki serum albümin yüksekliğinin böbrek sağkalımını göstermede olumlu prognostik faktör olduğunu belirledik. Sekonder amiloidoz hastalarında kolşisin kullanımının renal sağkalımı ve mortaliteyi anlamlı derecede etkilemediğini bulduk. Ayrıca amiloidozda böbrek sağkalımının mortaliteyi etkilediği sonucuna ulaştık. Anahtar kelimeler: Amiloidoz, Renal sağkalım, Renal amiloidoz prognozu
Hemodiyaliz hastalarında aterojenik plazma indeksinin (logtrigliserid/HDL) kardiyovasküler hastalıklarla ilişkisi
Amaç: Dislipidemi ve kardiyovasküler hastalıklar arasındaki ilişki genel popülasyonda oldukça iyi bilinmesine rağmen, diyaliz hastalarında kanıtlar tartışmalıdır.Bu çalışmada amacımız, hemodiyaliz hastalarında aterojenik plazma indeksinin [log (TG/HDL-K) oranı] kardiyovasküler hastalıklarla ilişkisini değerlendirmektir. Yöntem: Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Konya Şehir Hastanesi Hemodiyaliz Ünitesi'nde rutin hemodiyalize giren 18 yaş üstü toplam 150 hastada retrospektif çalışma yapıldı. Antihiperlipidemik ajan kullanan hastalar çalışmanın dışında bırakıldı. Hastane otomasyon sistemleri ve hasta dosyaları taranarak veriler elde edildi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen hastaların %57,30'i (n=86) erkek idi. Tüm hastaların yaş ortalaması 51,84±17,48, VKİ ortalaması 24,28 ±4,56 kg/m2, hemodiyaliz süresi ortalaması 56,61 ± 49,62 ay olarak tespit edildi. Hastaların %48,7'si (n=73) sigara kullandığını belirtti. Hastaların %74,7'sinde (n=112) hipertansiyon, %27,3'ünde (n=41) diyabetes mellitus, %13,3'ünde (n=20) koroner arter hastalığı mevcuttu. Kardiyovasküler hastalık görülme oranı %25,3 (n=38) olarak tespit edildi. Hastaların HDL ortalaması 40,16 ± 13,07 mg/dl, TG ortalaması 147,92 ± 75,22 mg/dl, AIP index ortalaması ise 0,17 ± 0,30 olarak belirlendi. Hastaların cinsiyete göre vücut kitle indeksi gruplarının dağılımında istatistiki olarak anlamlı düzeyde fark tespit edildi (p=0,035). Bu fark erkeklerde kilolu (VKİ=≥25,0-29,9 kg/m 2) hasta oranının kadınlara göre daha düşük olmasından kaynaklanmaktaydı. Kadınlarda sigara kullanım oranı erkek hastalara göre istatistiki olarak anlamlı düzeyde düşük belirlendi(p<0,001). HDL ve total kolesterol düzeyleri kadın hastalarda erkeklere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi (p değerleri sırasıyla; p=0,012; p=0,025). Hastaların AIP index düzeylerinin VKİ gruplarına göre dağılımında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark bulundu (p=0,046). Bu fark vücut kitle indeksi <18,5 kg/m2 olan hasta grubunda, vücut kitle indeksi ≥30,0 kg/m 2 olan hasta grubuna göre düşük olmasından kaynaklanmaktaydı (p<0,05). Sigara kullanan hastalarda sigara kullanmayan hastalara göre AIP düzeyi istatistiki olarak anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi(p<0,001). Kan lipit parametrelerinden HDL ve trigliserit düzeyi kardiyovasküler hastalık bulunan hastalarda kardiyovasküler hastalık bulunmayan hastalara kıyasla daha yüksek kaydedildi. Fakat istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık tespit edilmedi (p>0,05). Çalışmamızda hastalar AIP index düzeylerine göre üç gruba ayrıldı. (AIP <0,11; düşük risk, 0,11-0,21; orta risk, >0,21 yüksek risk) Hastaların 60'ının AIP indeks düzeyi <0,11; 23'ünün AIP index düzeyi 0,11-0,21 aralığında; 67'sinin AIP index düzeyi ise >0,21 olarak kaydedildi. 38 hasta kardiyovasküler hastalık geçirmiş olarak tespit edildi ve bunların 17'i AIP indeksine göre düşük riskli grupta, 4'ü orta riskli grupta ve 17'ü yüksek riskli gruptaydı. Yani AIP indeksine göre kardiyovasküler hastalık geçirmiş olan hemodiyaliz hastaları U şeklinde bir dağılım göstermekteydi. Fakat bu istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sonuç: AIP, kardiyovasküler hastalıkların göstergesi olabilecek basit, tekrarlanabilir ve düşük maliyetli bir parametre olmasına karşın HD hastalarında bu biyobelirtecin kullanılabilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Bu nedenle, gelecekteki çalışmaların HD hastalarına özgü risk faktörlerini belirlemeye odaklanması ve bu hastalarda kötü sonuçlardan sorumlu olan altta yatan mekanizmaları deşifre etmesi hayati önem taşımaktadır.
Antikoagülan kullanan romatoid artrit hastalarında eklem tutulumunun şiddetinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada aktif romatoid artriti olan antikoagülan kullanan hastalarda (derin ven trombozu profilaksisi ya da atriyal fibrilasyon, koroner arter hastalığı, pulmoner emboli vb. ek hastalıkları nedeniyle) eklem tutulumunun şiddetinin antikoagülan kullanımı ile ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamıza Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Romatoloji Servisinde yatan 2010 ACR/EULAR Romatoid Artrit Sınıflama Kriterleri'ne göre RA tanısı almış, 18-70 yaş arası, bilinen ek romatolojik hastalığı bulunmayan ve romatoid artrit aktivite indeksi DAS28-ESH ve/veya DAS28-CRP≥ 2.6 olan RA atak olarak kabul edilen toplam 42 katılımcı dahil edilmiştir. Katılımcıların 23'ü immobilizasyon ve hareket kısıtlılığı nedeniyle venöz tromboembolizm (VTE) profilaksisi alıyor olup (DMAH) tedavi grubunu, VTE profilaksisi almayan 19 katılımcı ise kontrol grubunu oluşturmuştur. VTE profilaksisi alan (DMAH) RA atak hastalarının hastaneye yatışlarının ilk gününde profilaksi öncesi ve sonrasında bir gün arayla DAS28-CRP, DAS28-ESH, CRP, ESH, sabah tutukluğu ve görsel analog skala (VAS) hesaplandı. VTE profilaksisi almayan RA atak hastalarının ise bir gün ara ile DAS28-CRP, DAS28-ESH, CRP, ESH, sabah tutukluğu ve VAS hesaplandı. Her iki grupta da anlamlı fark yaratması ihtimaline karşı GLOBAL VAS iki gün de aynı olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen grupların demografik verileri karşılaştırıldığında yaş ve tanı süreleri bakımından anlamlı farklılık saptanmamıştır. RA atakta olan DMAH proflaksisi alan ve almayan iki grup karşılaştırıldığında ağrılı eklem, şiş eklem, DAS28-CRP, DAS28-ESH, CRP, ESH, sabah tutukluğu ve VAS düzeylerinin ilk ölçümlerinin benzer olduğu görülürken; DMAH profilaksi grubu hastalarının ağrılı eklem, şiş eklem, DAS28-CRP, DAS28-ESH, CRP, sabah tutukluğu, VAS düzeylerinin son ölçümlerinin gruplarda anlamlı düzeyde farklı olduğu görülmüştür (p=0,01, p=0,01, p=0,01, p=0,01, p=0,01, p=0,01, p=0,01). DMAH profilaksisi alan grupta ağrılı eklem, şiş eklem, DAS28-CRP, DAS28-ESH, CRP, sabah tutukluğu ve VAS düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı şekilde düşük bulundu. Sonuç: Çalışmamızda VTE profilaksisi (DMAH) alan grupta hastalık aktivitesinin kontrol grubuna göre anlamlı olarak düştüğü görülmüştür. RA hasta popülasyonu düşünüldüğünde eğer bir kontrendikasyon yok ise mevcut tedaviye eklenecek DMAH tedavisi ile hem hastanın artmış olan VTE riski hem de hastaya verilecek kortikosteroid dozu ve süresi azaltılabilir. Bu da hastalarda gelişebilecek VTE ve olası kortikosteroid komplikasyonlarını azaltmada fayda sağlayabilir
Subklinik hipertiroidili hastalarda aortik stiffness ve augmentasyon indeksinin incelenmesi
Amaç: Subklinik hipertiroidi serum tiroid stimulan hormon düzeyinin referans aralığının altında ve serum serbest tiroid hormon düzeylerinin normal referans aralığında olduğu durum olarak tanımlanır. Subklinik hipertiroidi tablosunun atriyal fibrilasyonda artış, diyastolik fonksiyonlarda bozulma gibi kardiyovasküler bozukluklarla ilişkisi bilinmektedir. Kardiyovasküler hastalıkların başında ise büyük arter hastalıkları gelmektedir. Bu çalışmada da subklinik hipertiroidi tablosunun kardiyovasküler mortalite ve morbiditenin öncüsü büyük arter hastalıkları ile ilişkisini, aortik stiffness ve augmentasyon indeksi değerleri ile araştırmayı amaçladık. Yöntem: Çalışmamız Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniğine Aralık 2022-Mayıs 2023 arasında başvuran, çalışmaya katılmayı gönüllü olarak kabul eden, 46 subklinik hipertiroidili hasta ve 51 ötiroid kontrol grubu kişi üzerinde prospektif olarak yapılmıştır. Çalışmaya dâhil edilenlerin demografik verileri, laboratuar değerleri ve 24 saatlik TA Holter cihazı ile tespit edilen nabız dalga hızı ve augmentasyon indeksi değerleri incelenmiştir. Bulgular: Çalışmamızda subklinik hipertiroidi grubundaki hastaların nabız dalga hızı değerleri ötiroid kontrol grubundakilerden istatistiki olarak anlamlı farklılık oluşturacak şekilde yüksek bulunmuştur(p=0,031). Buna karşın subklinik hipertiroidi ile ötiroid kontrol grubunun augmentasyon indeksi bakımından gruplar arasındaki farklılık istatistiki olarak anlamlı değildir (p=0.501). Sonuç: Bu çalışma göstermektedir ki kardiyovasküler mortalite ve morbiditenin öngördürücüsü olan aortic stiffness için subklinik hipertiroidili hasta grubunda farkındalık oluşmalı, hastalar diğer kardiyovasküler risk faktörleri ile birlikte değerlendirilmeli, subklinik hipertiroidi tedavisi bu riskler göz önünde bulundurularak düzenlenmelidir. Anahtar kelimeler: Subklinik hipertiroidi, nabız dalga hızı, kardiyovasküler hastalık
Böbrek fonksiyonları normal olan renal transplant hastalarında serum asprosin düzeyleri ile insülin direnci, nabız dalga hızı, santral kan basıncı ve diğer kardiyovasküler risk faktörleri arasındaki ilişki
Amaç: 2016 yılında keşfedilen bir adipokin olan asprosinin, renal trasnplantlı bireylerde serum düzeylerinin belirlenmesi ve bu parametrenin insülin direnci, nabız dalga hızı ve kardiyovasküler belirteçelerle olan ilişkisini incelemeyi hedeflemekteyiz. Materyal ve Metod: Çalışmaya Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nefroloji Organ Nakil polikliniklerinde takip edilen renal transplantasyon yapılmış 70 hasta ve 18 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Bu bireylerde biyokimyasal ve antropometrik ölçümler yapıldı. Serum asprosin düzeyleri Human Asprosin Elisa Kit ile ELİSA yöntemi kullanılarak tespit edildi. Nefroloji Polikliniğimizde rutin olarak kullandığımız MobilGraph New Genereation S/N C299843 cihazıyla nabız dalga hızı ve santral kan basıncı ölçümleri yapıldı. Hastalar ve sağlıklı kontrollerin Karotis intima-media kalınlığı (CIMT) ve plak değerlendirmesinde Siemens S3000 ultrason cihazındaki 18/6 lineer prob ve tiroid ayarı kullanıldı. Plak değerlendirmesi B-mod ultrasonla yapıldı. Araştırmada elde edilen veriler bilgisayar ortamında SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 18.0 paket programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Çalışmamızda renal transplantlı bireylerde serum asprosin düzeyini sağlıklı kontrol gurubuna göre anlamlı olarak daha yüksek tespit ettik (p=0,036). Asprosin düzeyi ile BMI, insülin düzeyi, HOMA-IR düzeyi ve HDL ile pozitif yönlü anlamlı korelasyon tespit edildi (r ve p değerleri sırasıyla; r=-0,445; p<0,001; r=0,323; p=0,006; r=0352; p=0,003; r=0,248; p=0,039). Serum asprosin düzeyleri insülin direncinin bir öngördürücüsü olduğunu saptadık. Asprosin düzeyleri ile nabız dalga hızı arasında herhangi bir ilişki saptayamadık. Sonuç: Serum asprosin düzeyleri renal transplantlı hastalarda yüksek saptanmıştır ve insülin direncinin bir öngördürücüsüdür. Nabız dalga hızı ile bir ilişki saptayamadık ancak hasta sayısının az olmasından dolayı daha geniş popülasyonun yer aldığı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Dahiliye yoğun bakım hastalarında sistemik immun inflamatuar indeksinin mortalite ve morbidite ile ilişkisi
Amaç: Yoğun bakım tüm dünya çapında sağlık alanının en stresli, yönetimi zor, maliyetli ve yaşam beklentilerin ve aynı zamanda mortalite ve morbiditenin yüksek olduğu üniteleridir. Bu kapsamda ülkeler bu parametreleri değerlendirerek yoğun bakım ünitelerinde hastanın mortalitesi, yoğun bakımda kalış süresi, uygulanacak tedaviler stres faktörlerinin yönetimi ve bu faktörlerin en az seviyeye indirilmesi gibi durumları göz ününe alarak skorlama sistemleri geliştirilmiştir. Çalışmamızın bir parametresi olan SII (Sistemik İmmün İnflamasyon İndex) ilk ortaya atıldığı 2014 yılından beri birçok konu (malignite, otoimmun hastalıklar, bazı enfektif hastalıklar, kalp ve karaciğer ve serobrovasküler hastalıklar) üzerinde çalışılmış olup etkisi araştırılmıştır. Literatüre baktığımızda konumuzun direkt olarak çalışılmadığı saptanmıştır. Dolayısıyla bu çalışmamızda SII'nin yoğun bakım skorlamaları ve skor parametreleri arasında herhangi bir korelasyon, servis ve yoğun bakım yatış süreleri arasında ilişkinin olup olmadığı araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi dahiliye yoğun bakım ünitesine 13/05/2022 ve 20/04/2023 tarihleri arasında 18 yaş üstü ve 100 yaş altı olan 223 yatan hasta dâhil edilmiştir. Hastaların verileri yoğun bakıma geldiği ilk 24 saat içindeki değerleri not edildi. Bu veriler hastaların demografik özellikleri, kronik hastalıkları, renal replesman tedavisi, idrar volumu, uzun süreli steroid veya immun supresif durumu, inotropik ajan kullanımı, mekanik ventilasyon desteği ve biyokimyasal laboratuvar değerleri not edilerek SII ve diğer skorlama sistem puanları hesaplandı. İstatiksel veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 18.0 paket programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 223 hastanın yaş ortalaması 66,88 ± 14,44 yıl idi. Hastaların %53,4'ü (n=119) erkekti. En sık bulunan tanılar; %34,5 (n=77) ile hipertansiyon, %33,6 (n=75) ile diyabetes mellitus, %20,6 (n=46) ile akut böbrek yetmezliğiydi. En sık hastaneye yatış nedenleri ise %20,2 (n=45) ile akut böbrek yetmezliği, %19,7 (n=44) ile sepsis, %18,8 (n=42) ve Gastrointestinal sistem (GİS) kanaması olarak kaydedildi. Hastaların servis yatış süresi ortalaması 8,02±11,30 gün, YBÜ yatış süresi ortalaması 10,09±11,42 gün olarak belirlendi. Akut böbrek yetmezliği hastaların %38,6'sında (n=86), malignite %49,3'ünde (n=110), karaciğer hastalığı %24,2'sinde (n=54) bulunmaktaydı. Hastalara uygulanan tedaviler değerlendirildiğinde % 26,5'ine (n=59) renal replasman tedavisi verildiği, %31,4'üne (n=70) uzun süreli steroid veya immünsupresyon durumu olduğu, %31,8'ine (n=71) vazopressor kullanıldığı tespit edildi. Hastaların %29,1'inin (n=65) entübe olarak takip edildiği, son durumda hastaların %63,2'sinin (n=141) exitus olduğu belirlendi. SII'nin diğer skorlamalar ile mortalite arasındaki ilişkisinde sağ olanlarda 1084,05, exitus olanlarda 1621,8 p<0,017 gelmiştir. Mekanik ventilasyon durumuna göre incelendiğinde SII'nin p=0,078, NLR (Nötrofil Lenfosit Oranı) ise p=0,010 olup SII'den daha anlamlı olarak bulunmuştur. ABY (Akut Böbrek Yetmezliği) varlığına göre değerlendirildiğinde SII ABY olmayanlarda 1299, olanlarda 1563 p= 0,085, NLR ise olmayanlarda 8,3, olanlarda 13,4 p= 0,011 olarak bulunmuştur. Malignite ile karşılaştırıldığında malignite olmayanlarda 1101, olanlarda 1831 olup p= 0,001 gelmiştir. Karaciğer hastalık varlığına göre değerlendirildiğinde kc hastalığı olmayanlarda 1733, kc hastalığı olanlarda 846 p= 0,001 olup negatif korelasyon izlenmiştir. Servis, yoğun bakım, toplam hastane yatış süreleri arasında ilişki p değerleri sırasıyla (p=0,59-p=0,70-p=0,74) olup anlamlı bulunmamıştır. SII ve enfektif parametre olan crp, prokalsitonin ile arasındaki ilişki p değerleri sırası ile (p<0,001-p=0,020), NLR ile p değerleri sırası ile (p<0,001-p<0,001) olup istatistiksel olarak anlamlı çıkmıştır. Sonuç: SII, NLR gibi inflamasyon parametreleri yoğun bakım da mortalite, mekanik ventilasyon ihtiyacı, akut böbrek yetmezliği ve prognoz ön görmede APACHE II, SAPS II, SOFA, GKS gibi skorlamalar kullanılabileceği ve aynı zamanda birlikte kullanımının daha fazla yarar sağlayacağı saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: SII, APACHE II, SAPS II, SOFA, GKS.
Karaciğer sirozu hastalarında terapötik parasentezin pro-BNP ve troponin üzerine etkileri
Giriş ve Amaç: Karaciğer sirozunun portal hipertansiyona bağlı gelişen en sık karşılaşılan komplikasyonu olan asit, önemli bir morbidite ve hastaneye yatış sebebidir. Yüksek volümlü parasentez dirençli refrakter asitte sık kullanılan bir tedavi seçeneğidir. Kardiyak musküler yapının gerilimine bağlı salınan BNP ve kardiyak iskemi göstergesi olarak hstroponin gibi belirteçler günümüzde sıklıkla kullanılmakta olup karaciğer sirozunda yükseldikleri gösterilmiştir. Çalışmamızda yüksek volümlü parasentezle dinamik değişikliklerin kardiyak ön yük ve iskemi üzerindeki etkisini prospektif olarak pro-BNP ve hs-troponin ile değerlendirimeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamıza 33 kompanse sirozlu ve 25 terapötik parasenetez ihtiyacı olan dekompanse siroz hastası dahil edilmiştir. Kardiyovasküler hastalık öyküsü, ileri derece astım-KOAH, hipotiroidi, evre 3 ve üzeri kronik böbrek hastalığı, aktif enfeksiyon veya aktif siroz komplikasyonu olan, transplantasyon öyküsü veya hepatoselüler karsinom dahil malignitesi olan, 18 yaş altı hastalar ve gebe hastalar ölçülen pro-BNP ve hs-troponin değerlerini etkilelememesi için çalışmadan dışlanan hasta gruplarıdır. Hastaların demografik özellikleri, laboratuvar değerleri, pro-BNP, hs-troponin seviyeleri, masif terapötik parasentez (MTP) grubunda parasentez sonrası 6. , 48. saat ve 7. gün pro-BNP değerleri ve rutin biyokimyasal parametreler, MTP sonrası 6.saatte hstroponin değeri ölçülmüştür. MTP grubunda yapılan parasentez miktarları, albümin kullanımı ve ölçüm saatlerindeki arteriyel tansiyon değerleri de takip edilmiştir. Çalışma BAP desteğiyle etik kurul onayı alınarak yapılmıştır. Çalışma sonuçları değerlendirmesinde ağırlıklı olarak non-parametrik testlerden Wilcoxon signed rank test kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmamızın sonucunda MTP grubunda asiti olmayan hastalara göre bazal proBNP ve hs-troponin değerleri anlamlı yüksek bulunmuştur. MTP grubunda bazal pro-BNP değerleriyle 6. saat, 48. saat ve 7. gün ölçülen pro-BNP değerleri arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Parasentez öncesi hs-troponin değeri ile 6.saatte ölçülen hstroponin değeri arasında da anlamlı fark bulunmamıştır. Sonuç: Pro-BNP ve hs-troponin prognoz göstergesi olarak sirozun şiddeti ile koreledir. Yüksek volümlü parasentezin hastalarda kardiyak ön yük ve kardiyak iskemi üzerinde anlamlı etkisi olmadığı ve hem kardiyak hem renal fonksiyonlar açısından güvenli olabileceği saptanmıştır.
Metabolik sendromlu hastalarda aterojenik plazma indeksi ve nabız dalga hızının (Pulse wave velocity) arteriyel sertlik ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Metabolik sendrom (MetS), insülin direnciyle başlayan abdominal obezite, glukoz intoleransı veya tip 2 diyabet, dislipidemi, hipertansiyon ve koroner arter hastalığı (KAH) gibi sistemik bozuklukların birbirine eklendiği ölümcül bir endokrinopatidir. Arteriyel sertlik yaşlanma, çevresel ve genetik faktörler sonucunda damarlarda oluşan fonksiyonel ve yapısal değişiklikler olarak tanımlanır. Arteriyel sertliğin kardiyovasküler hastalık ilişkili mortalitenin bağımsız belirleyicisi olduğu bilinmektedir. Kardiyovasküler hastalık risk kümelenmesi olan metabolik sendromda da arteriyel sertlik artışı gözlenmektedir. Aterojenik plazma indeksi (API); aterojenik ve anti-aterojenik faktörler arasındaki dengeyi kapsamlı bir şekilde yansıtır ve KAH riskini tahmin etmede güçlü bir belirteçtir. Çalışmamızda metabolik sendromlu hastalarda; metabolik sendrom bileşenleri ile aterojenik plazma indeksi ve nabız dalga hızının ilişkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışmamız için Mart 2023 – Ağustos 2023 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Hastanesi Endokrinoloji Polikliniğine ayaktan başvuran 18- 65 yaş arasındaki bireylerden; daha önceden belirlenmiş çalışmaya dahil edilme kriterlerine uyan 55 olgu ve kontrol grubu için; hasta grubuna benzer yaş ve cinsiyette vücut kütle indeksi (VKİ) 30'un altında olan ve aynı polikliniğe başvuran sağlıklı bireylerden 26 olgu seçildi. Hasta ve kontrol grubu nabız dalga hızı (NDH), API ve biyokimyasal parametre sonucuna göre değerlendirildi ve elde edilen verilerin istatistiksel analizi yapıldı. Bulgular: Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrin ve Metabolizma Hastalıkları Kliniği'nde yapılan bu çalışmaya 55 hasta ve 26 sağlıklı birey dahil edildi. Hasta grubunun %50,9'u (n=28), kontrol grubunun %55,0'ı (n=13) kadındı. Hastaların yaş ortalaması 54,96±8,16 yıl, kontrol grubunun ise 51,31±10,72 yıldı. Hasta grubunda kontrol grubuna göre sistolik kan basıncı (SKB), diastolik kan basıncı (DKB), ortalama arteriyel kan basıncı (OAB), nabız basıncı (NB) ve aortta ölçülen sistolik kan basıncı, merkezi nabız basıncı (CPP), nabız dalga hızı (NDH) ve aterojenik plazma indeksi (API) değerleri istatistiki olarak daha yüksek bulundu (p değerleri sırasıyla; p<0,001; p=0,036; p<0,001; p<0,001; p<0,001; p=0,001; p<0,001; p<0,001). API ile TyG indeksi arasında pozitif yönlü iyi derecede anlamlı korelasyon tespit edildi. NDH düzeyi ile yaş arasında pozitif yönlü çok iyi derecede; sistolik kan basıncı, aort sistolik kan basıncı düzeyleri arasında pozitif yönlü orta derecede; ortalama arteriyel kan basıncı, glikozillenmiş hemoglobin (HbA1c) ve üre ile pozitif yönde; total kolesterol düzeyi arasında negatif yönlü düşük-orta derecede; nabız basıncı düzeyi arasında iyi derecede pozitif yönde; glukoz arasında pozitif yönlü, LDL ve GFR arasında negatif yönlü düşük anlamlı korelasyon tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda, MetS bireylerde nabız dalga hızının arttığı ve metabolik sendrom mevcudiyetinin arteriyel sertliğin bağımsız belirleyicisi olduğu gösterilmiştir. MetS bireylerde SKB, OAB, HbA1c, glukoz ve eGFR düzeyleri arteriyel sertlik ile ilişkili bulunmuştur. Arteriyel sertliğin bir göstergeleri olan API ve NDH arasında anlamlı korelasyon saptanmamıştır. Ancak çalışmamızda hasta sayısı sınırlı olup daha geniş hasta popülasyonunun yer aldığı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Polikistik over sendromlu hastalarda serum endocan ve YKL-40 seviyeleri ile kardiyometabolik risk faktörleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Polikistik over sendromunun (PCOS) incelenen popülasyona bağlı olarak, kadınlarda en sık görülen endokrinopatilerden biri olduğu ve kadınların %5-10'unu etkilediği düşünülmektedir. Sendrom klinik olarak oligomenore ve hiperandrojenizmin yanı sıra obezite, glukoz intoleransı, dislipidemi, yağlı karaciğer ve obstrüktif uyku apnesi gibi kardiyovasküler hastalıkla ilişkili risk faktörlerinin sık görülmesi ile karakterizedir. Endocan, endotelyal aktivasyonu yansıtan, vasküler endotel tarafından salgılanan bir dermatan sülfat proteoglikandır. Endocanın, anjiogenezis ve inflamatuvar sürecin regülasyonunda önemli rolü olduğu ve vasküler disfonksiyon ve buna bağlı kardiyovasküler riskin bir belirteci olarak kullanılabileceği öne sürülmektedir. Yapılan çalışmalarda endocan düzeyinin, kanser, sepsis, obezite, hipertansiyon ve enfeksiyon durumlarında da yükseldiği belirlenmiştir. YKL-40 (Chitinase-3-like protein) makrofaj ve nötrofillerden endotel hasarına yanıt olarak salgılanan bir glikoproteindir. Yapılan çalışmalarda artan YKL-40 seviyelerinin endotel disfonksiyonu ile bağlantılı olarak kardiyovasküler mortalite ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Bu çalışmamızda PCOS tanısına sahip hastalarda endocan ve YKL-40 düzeylerinin bu hastalardaki artmış kardiyovasküler riskin bir belirteci olarak kullanılıp kullanılamayacağının tespiti amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza, Endokrinoloji polikliniğinde polikistik over sendromu tanısı alan 44 hastadan ve 40 kontrol grubundan (sağlıklı gönüllüler) YKL-40 ve endocan düzeyleri için, biyokimya tüplerine yaklaşık 5 ml venöz kan alındı, alınan numune düz ve içinde koruyucu içeren plastik tüpler içerisine konuldu ve 5°C'de 4000 rpm'de 5 dk santrifüj edildi. Elde edilen numuneler eppendorf tüplerine alınarak çalışma gününe kadar -80°C'de saklandı. Endokrin polikliniğinde ultrasonografi kullanılarak karotis intima media kalınlığı (CIMT) değerlendirildi. Diyet polikliniğinde hastaya vücut yağ oranını belirlemek için TANİTA ölçüm cihazı ile ölçüm yapıldı. Boy kilo ve vücut kitle indeksi (VKİ) ölçümü yapıldı. Hastaların ve kontrol grubunun glukoz, insülin, lipid parametleri (LDL, HDL, trigliserid ve total kolesterol) crp (c reaktif protein), testesteron ve dehidroepiandrosteron (DHEAS) seviyeleri dosyalarından alındı. Sistolik ve diastolik kan basıncı ölçümleri yapıldı. Glikoz ve insülin sonuçlarına göre HOMA-IR skoru hesaplandı. Serum endocan ve YKL-40 düzeyleri, ELISA yöntemiyle çalışıldı. İstatistiksel hesaplamalar SPSS 22.0 (Statistical Package for Social Sciences) programı kullanılarak yapıldı. Sürekli değişkenler dağılım normal ise ortalama ± standart sapma, dağılım normal değilse ortanca (minimum-maksimum) olarak verildi. Parametrik test varsayımları sağlandığında bağımsız grup farklılıklarının karşılaştırılmasında iki ortalama arasındaki farkın önemlilik testi (Independent samples t test); parametrik test varsayımları sağlanmadığında ise bağımsız grup farklılıklarının karşılaştırılmasında Mann-Whitney U testi kullanıldı. Ayrıca değişkenler arası ilişkiyi incelemek için Pearson ve Spearman korelasyon analizleri kullanıldı. Farklılıklar için, p<0.05 düzeyi istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: PCOS'u olan bireylerle serum YKL-40 seviyesi kontrollerle kıyaslandığında daha yüksek saptanmıştır. Ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,09). Serum endocan düzeyleri arasında PCOS ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p=0.014). PCOS hasta grubunda serum endocan düzeyi yüksek saptanmıştır. Serum endocan ve YKL-40 düzeyleri ile; kardiyometabolik risk değerlendirmesinde önemli belirteçler olan HOMA-IR skoru, VKİ, insülin, crp, CIMT, total testesteron, DHEAS ve lipid profili (trigiserid, HDL, LDL, kolesterol) ölçümleri arasında ilişki olup olmadığı korelasyon analizleri ile değerlendirildi. Ykl-40 düzeyi ile VKİ, crp, CIMT, total testesteron, dheas ve lipid profili (trigiserid, HDL, LDL, kolesterol) ölçümleri arasında ilişki saptanmamıştır. Endocan düzeyi ile HOMA-IR skoru, VKİ, insülin, crp, CIMT, total testesteron, DHEAS ve lipid profili (trigiserid, HDL, LDL, kolesterol) ölçümleri arasında ilişki saptanmamıştır. Çalışmamızda ayrıca her iki grupta YKL- 40 ile Endocan arasında r = .626 korelasyon değeri ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0.05). Sonuç: Polikistik over sendromu, artan sayıda kardiyovasküler komorbidite ile ilişkilidir. PCOS hastalarında endocan anlamlı şekilde artmış olsa da, KVH risk biyobelirteci olarak kullanımının kabul edilebilmesi için daha geniş hasta populasyonuna ve daha uzun süreli hasta kohortuna ihtiyaç vardır. Aynı şekilde YKL-40'ın da PCOS'lu hastalarda daha yüksek saptamamıza rağmen kontrol grubu ile anlamlı ilişki bulamamış olmamız, KVH riskinin belirlenmesinde kullanımının daha ileri araştırmalara ihtiyaç duyduğunu göstermektedir. Yine de endocan ile YKL-40'ın anlamlı korelasyonu, bize bu iki parametrenin kardiyovasküler hastalık riski öngörülmesi ve takibi için faydalı olabileceğinin bir göstergesidir.
Meme duktal karsinoma insitu hastalarında nüksle ilişkili klinik ve patolojik özelliklerin değerlendirilmesi
Amaç : Tıbbi onkoloji kliniğimizde meme duktal karsinoma insitu tanısıyla takip edilmekte olan hastaların arşiv dosyalarında kayıtlı klinik ve patolojik özellikleri değerlendirmek ve bu özelliklerin nüks ile ilişkilerinin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamıza yaklaşık 6000 meme kanseri tanılı hastanın sistem dosyası taranarak en az 2 sene takip edilmiş duktal karsinoma insitu (DCİS) hastaları dahil edilmiştir. Bu 6000 dosya sistemde 21 tane farklı tanı kodu ile taranmıştır. Nihai olarak 44 hasta DCİS olarak bulunmuştur. Bu hastaların patoloji raporlarından ve dosyalarından östrojen ve progesteron reseptör durumu, ki-67 yüzdesi , cerbb2 durumu, lezyon boyutu ve grade'i, nekroz varlığı, lezyonun patolojik varyantı, kalsifikasyon varlığı ve çeşidi, operasyon tipi, sentinel lenf nodu biyopsisi durumu, radyoterapi alıp almadığı, hormonoterapi alıp almadığı, takipte nüks zamanı ve nüks gelişen hastaların nüks ile ilişkili olabilecek klinik ve patolojik özelliklerine bakılmıştır. Bulgular: Meme DCİS tanılı hastaların %56,8'ine (n=25) mastektomi operasyonu yapıldığı, %43,2'sine (n=19) meme koruyucu cerrahi (MKC) yapıldığı saptandı. Bu olguların %65,9'una (n=29) radyoterapi (RT) verilmediğini, %34,1'ine (n=15) RT verildiğini tespit ettik. Hastaların %38,6'sına (n=17) hiçbir hormon tedavisi verilmediği tespit edilirken, %40,9'u (n=18) tamoksifen almıştı, %9,1'i (n=4) aromataz inhibitörü almıştı, %11,4'ü ise (n=5) tamoksifen ve aromataz inhibitörünü sıralı olarak almıştı. Hormon tedavisi verilen 27 hastanın hormonoterapi süresi ortalama 3,65 ± 1,76 yıl olarak saptandı. Olguların %50,0'ında (n=22) sentinel lenf nodu biyopsisi yapılmamışken, %45,0'ında (n=20) sentinel lenf nodu biyopsisi yapılmıştı. Sentinel lenf nodu biyopsisi yapılan 20 hastanın da biyopsi sonucu negatifti. Hastaların %52,3'üne (n=23) aksiler lenf nodu diseksiyonu yapılmadığı, %38,6'sına (n=17) aksiler lenf nodu diseksiyonu yapıldığı saptandı. Aksiller diseksiyon yapılan hastaların lenf nodlarında pozitiflik saptanmadı. Hastaların %4,5'inde (n=2) nüks tespit edilirken bu hastaların birinde 2 yıl içinde, diğerinde 8 yılda nüks olduğu kaydedildi. Erken nüks olan hastada tümör boyutu 5,5 cm idi ve hastaya mastektomi yapılmıştı. Hasta bu operasyon sonrası RT ve hormonoterapi almamıştı, östrojen ve progesteron reseptörü negatifti, Cerbb2'si (+++) olarak raporlanmıştı. Hasta operasyondan 2 sene sonra nüks etmişti. 8 sene sonra nüks olan diğer hastamızda ise tümör boyutu 1 cm idi ve gradı 3 idi, MKC operasyonundan sonra hasta RT ve 5 sene tamoksifen almış daha sonra ilaçsız izleme alınmıştı ve bu süreçte nüks etmişti. Nüks olan iki hastanında nüks tipi invaziv kanserdi. Nüks yeri ikisinde de lokal olarak memedeydi. Sonuç: Çalışmamızda DCİS tanısı ile takipli hastaların sadece ikisinde nüks saptandı. Nüks eden hasta sayımız az olduğu için nüks ile ilişkili olabilecek faktörler üzerine ek analiz yapamadık. Nüks ile ilişkili durumların analizi için daha geniş hasta sayısını içeren çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Meme kanseri, duktal karsinoma insitu, radyoterapi, mastektomi, hormonoterapi
Yeni teşhis edilmiş multipl miyelom tanılı hastalarda PET/CT'nin prognostik önemi
Amaç: Multipl miyelomda PET/CT ekstramedüller hastalık var mı yok mu konusunda yardımcı olurken aynı zamanda litik lezyonların ve ekstramedüller hastalığın SUVmax değerlerini, litik lezyon sayısı hakkına bilgi verir. Son yıllarda PET/CT'nin multipl miyelomda prognostik etkisini araştırmak için çalışmalar yapılmaktadır. Biz de bu çalışmamızda yeni tanı almış multipl miyelom hastalarında tanı anında çekilen PET/CT'nin prognostik etkisini retrospektif olarak araştırmak istedik. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji polikliniğine başvuran 18-90 yaş aralığındaki 113 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya alınan hastaların biyokimyasal değerleri, hemogram, sedimantasyon, beta-2 mikroglobulin düzeyleri, genetik anomali durumları, kemik iliği patoloji sonuçları, PET/CT bulguları, ortalama sağ kalım süreleri, progresyonsuz sağ kalım süreleri, tanı anında kaç yaşında oldukları, cinsiyetleri tespit edildi. Ayrıca hasta grubunun multipl miyelom alt tipi, hastalık evresi, risk grubu, 3 kür sonrası yanıt durumları kaydedildi. Bulgular: Ekstramedüller hastalığı olan hastalarda SUVmax değeri yükseldikçe tedaviye yanıt oranının azaldığı saptanmıştır. Litik lezyon SUVmax değeri 6,85'in üzerinde olması daha düşük sağkalım ile ilişkili olarak bulunmuştur. Ekstramedüller hastalık SUVmax değeri 8,20'nin üzerinde olması daha düşük sağkalım ile ilişkili olarak bulunmuştur. Tedavi yanıtı olan hastalarda olmayan hastalara göre daha düşük sedimantasyon hızı, daha düşük kreatinin değerleri, daha düşük LDH seviyesi ve daha yüksek albumin düzeyi olduğu görülmüştür. Sonuç: Çalışmamızda tanı anında ki SUVmax değerlerinin tedaviye yanıt ve sağ kalım için prognostik öneme sahip olduğu gösterilmiştir.
Obez ve non-obez hipertansif hastalarda 24 saatlik ambulatuar kan basıncı ölçümü ile obezitenin kan basıncı değişkenliği üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda obez ve non obez, evre 1 veya evre 2 hipertansif hasta grubunda 24 saatlik ambulatuar kan basıncı ölçümü yöntemi ile kan basıncı değişkenlik parametrelerini karşılaştırmak, obez hastalarda kan basıncı değişkenliğinin daha yüksek olup olmadığını incelemek ve kullanılan anti-hipertansif tedavinin kan basıncı değişkenliği üzerine etkisini incelemektir. Yöntem: Nefroloji ve Kardiyoloji polikliniklerine başvuran hastalar arasından 24 saatlik ambulatuvar kan basıncı ölçümü yapılmış olan daha önce hipertansiyon tanısı olup, anti hipertansif tedavi alan ya da almayan, ya da yeni hipertansiyon tanısı alan 100 adet obez ve 50 adet non-obez hasta seçildi. Hastaların demografik verileri, boy ve kilo ölçümleri, laboratuvar parametreleri, ek hastalıkları, istirahat kan basıncı ölçüm değerleri ,24 saatlik ambulatuvar kan basıncı ölçümü ile hesap edilen kan basıncı değişkenliği parametreleri ve ortalama kan basıncı ölçüm değerleri kaydedildi. Her iki grupta da non dipper paternde kan basıncı olan hasta sayısı belirlendi. İstatistiksel analizde SPSS versiyon 18.0 kullanıldı. Sonuçlar %95'lik güven aralığında, anlamlılık p <0,05 düzeyinde değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda her 3 grubunda yaş dağılımı ve diyabetik hasta sayısı benzerdi. (p=0.623 ve p=0.986 ). Non obez ve obez hasta gruplarında biyokimyasal parametrelerin dağılımında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark belirlenmedi (p>0,05). Ortalama sistolik kan basıncı ölçüm değerlerinin hasta grupları içindeki dağılımı istatistiki olarak farklı kaydedildi ( p=0,015). Ortalama diyastolik kan basıncı ölçüm değerlerinin hasta grupları içindeki dağılımı istatistiki olarak farklı kaydedildi (p=0.032). Kan basıncı değişkenliği parametreleri açısından gruplar karşılaştırıldığında en yüksek Evre 2 obez grupta, en düşük non obez grupta kan basıncı değişkenliği tespit edildi. Sistolik kan basıncı değişkenliği açısından; SD24 sistolik kan basıncı değişkenliği Evre 2 obez grupta 19.33±4,39 mm/Hg, Evre 1 obez grupta 18.32±4.08 mm/Hg ve Non obez grupta 14.11±3,28 mm/Hg idi ( p <0,01 ;p <0,01 ; p<0,01 ), SDd sistolik kan basıncı değişkenliği Evre 2 obez grupta 22.75±5.20 mm/Hg , Evre 1 obez grupta 17.85±4,83mm/Hg ve Non obez grupta 13.45±3,69 mm/Hg idi (p <0,01 ; p <0,01 ; p < 0,01 ), ARV 24 sistolik kan v basıncı değişkenliği Evre 2 obez grupta 15.40±3,72 mm/Hg ,Evre 1 obez grupta 12,86±3,86 mm/Hg ve Non obez grupta 8,99±2,82 mm/Hg saptandı (p<0,01 ; p< 0,01 ; p< 0,01 ) ve farklar istatistiksel olarak anlamlı düzeydeydi. Diyastolik kan basıncı değişkenliği açısından; SD24 diyastolik kan basıncı değişkenliği Evre 2 obez grupta 13.51±2,97 mm/Hg, Evre 1 obez grupta 12.95±2,59 mm/Hg ve non obez grupta 10.84±2,70 mm/Hg idi ( p <0,01 ; p <0,01 ;p < 0,01 ), SDd diyastolik kan basıncı değişkenliği Evre 2 obez grupta 14.74±3,73 mm/Hg, Evre 1 obez grupta 12.34±2,75 mm/Hg ve Non obez grupta 10.13±2,64 mm/Hg saptandı ( p <0,01 , p <0,01 ve p=0,033 ). ARV24 diyastolik kan basıncı değişkenliği Evre 2 obez grupta 9,97±3,23 mm/Hg, Evre 1 obez grupta 9,09±2,54 mm/Hg ve Non obez grupta ise 6.58±1,93 mm/Hg olarak saptandı (p < 0,01 ; p < 0,01 ; p < 0,01 ). Çalışmamızda obez grupta ve non obez grupta kalsiyum kanal blokeri ve renin-anjiotensin-aldosteron inhibitörü kullanma oranları benzer bulundu (p=0,561 ve p=0,486). Hem obez grupta, hem de non obez grupta kalsiyum kanal blokeri kullanımının tüm kan basıncı değişkenliği parametrelerinde azalma sağladı tespit edildi. ARV24 sistolik kan basıncı değişkenliği ile vücut ağırlığı arasında orta derecede ( r=0,553 ve p<0,01 ), BMI ile iyi derecede ( r=0,608 ve p<0,01 ), ortalama sistolik kan basıncı ile düşük derecede (r=0,28 ve p<0,01 ) korelasyon tespit edildi. Gruplar arasında non dipper hasta sayısı yönünden fark saptanmadı ( p=0,792 ). Sonuç: Evre1 ve evre 2 hipertansif hastaların dahil edildiği çalışmamızda Evre 1 ve Evre 2 obez grupta Non obez gruba kıyasla tüm kan basıncı değişkenliği parametreleri daha yüksek saptandı. Kalsiyum kanal blokeri kullanan hem obez hem de non obez hastalarda kan basıncı değişkenliği daha düşük saptandı. Kan basıncı değişkenliği yükseldikçe hipertansiyona bağlı morbidite ve mortalite de artış gözlenmektedir. Hem obez hem de hipertansif hastalarda hipertansiyonun medikal tedavi ile kontrol altına alınması, medikal tedavi de kalsiyum kanal blokeri kullanımının da dikkate alınması ve mutlaka yaşam tarzı değişiklikleri ile hastaların kilo vermesinin de sağlanması gerekmektedir.
Miyeloproliferatif neoplazilerde asxl1 gen mutasyonlarının klinik seyir ve prognoza etkisi
Amaç: Kronik miyeloproliferatif neoplaziler (MPN), kemik iliğinde her üç hücre serisinde klonal çoğalmayla karakterize hastalıklar grubunu oluşturur. Bu hastalık grubunda yer alan kronik miyeloid lösemi (KML), 'Philedelphia kromozomu' ve bunun onkogeni BCR-ABL pozitif klondan gelişir, farklı klinik özelliklere sahiptir. Ph (-) MPN başlıca; esansiyel trombositemi (ET), polistemia vera (PV) ve primer miyelofibrozis (PMF) olarak gruplandırılır. PV, eritrosit kitlesinde artış, ET, trombosit sayısında artış, PMF ise kemik iliğinde fibrozis ile karakterizedir. 2005 yılında tanımlanan JAK-2 V617F mutasyonu ile PV hastalarının %95-98'inde, ET ve PMF hastalarının %50'sinde klonal gelişimi göstermek mümkün olmuştur. Daha sonra PV'de JAK2 exon-12 mutasyonları, PMF ve ET'de MPL W515L/K ve CALR (kalretikülin) mutasyonları tanımlanmıştır. MPN hastalarında olduğu gösterilen mutasyonlardan biri de ASXL1 gen mutasyonlarıdır. ASXL (Additional sex comb like) 1, ASXL (Additional sex comb like) 2 ve ASXL (Additional sex comb like) 3 ile birlikte HOX genini baskılayan Asx (Drosophilia melanogaster additional sex combs) geni ile ilişkilidir. ASXL1 gen mutasyonları genelde çerçeve kayması mutasyonları şeklinde olup, genin 12. eksonunda yer alırlar ve genellikle karboksi terminalinde PHD (plant homeofinger domain) kaybı ile kendilerini gösterirler. ASXL1 gen mutasyonları PV'de % 2-7, ET'de % 0-10, PMF'de % 13-32 oranında bildirilmiştir. ASXL1 gen mutasyonlarının miyeloproliferatif neoplazilerin patogenez ve kanser biyolojisinde önemli değişiklikler yaptığı düşünülmektedir. Bu mutasyonların hastalık seyrinde olumsuz etkilerinin olduğunu, bu nedenle mutasyon saptanan hastalarda daha agresif tedavi yaklaşımlarının gerektiğini ileri süren çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmada T.C. İstanbul Bilim Üniveristesi Hematoloji Bilim Dalı Polikliniği'nde takip edilmekte olan 103 Ph(-) MPN hastasında ASXL1 gen mutasyonlarının sıklığı incelenerek, bu mutasyonların hastalığın klinik seyir ve prognozuna etkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya toplam 103 Ph(-) MPN hastası dahil edilmiştir. Bu çalışma için İstanbul Bilim Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan onay alınmıştır. Hastalardan bilgilendirilmiş onay alındıktan sonra, rutin poliklinik kontrolleri sırasında alınan kan sayımı örnekleri kullanılarak DNA dizi analizi yöntemi ile ASXL1 gen mutasyonları taranmıştır. İstatistiksel analizlerin değerlendirilmesinde ki-kare, Fisher gerçeklik testi, odds ratio (OR) değerleri, Tukey çoklu karşılaştırma testleri kullanılmıştır. Bulgular: ASXL1 gen mutasyonları; kohortumuzda 6 hastada saptanmıştır (%5,8). Bu mutasyonlar ET hastalarının %6,25'inde (3/48), PV hastalarının %4,35'inde (2/46) ve PMF hastalarının %11,11'inde (1/9) bulunmuştur. ASXL1 gen mutasyonları olanlarda kadın-erkek oranı eşit bulunmuştur. ASXL1 geninin 12. eksonu tarandığında en sık c.1934dupG (p.g646TrpfsX12) mutasyonuna (4 hasta, %66,66), ikinci sıklıkta ise c.1954G.a (p.G652S) mutasyonuna (2 hasta, %33,33) rastlanmıştır, bu mutasyonlar ASXL1'in en sık görülen mutasyonlarıdır. ASXL1 c.1934 dupG (p.g646TrpfsX12) mutasyonu ET tanılı hastaların 3'ünde (%6,25), PV tanılı hastaların 1'inde (%2,22); c.1954g.a (p.G652S) mutasyonu PV tanılı hastaların 1'inde (%2,17) ve PMF tanılı hastaların 1'inde (%12,5) saptanmıştır. ASXL1 gen mutasyonları olanlarda başlangıç hemoglobin ve trombosit ortalama değerleri daha yüksek, başlangıç lökosit ve nötrofil ortalama değerleri daha düşük bulunmuştur. ASXL1 gen mutasyonları olanlarda splenomegali oranları, olmayanlara oranla daha düşük bulunmuştur. ASXL1 gen mutasyonları bulunan grupta tromboz (özellikle arter trombozu) oranlarının daha yüksek olduğu anlaşmıştır. Ortalama takip süresi 4,1 yıl olan MPN grubumuzda hematolojik olmayan kanser oranları (solid tümör) oldukça yüksek bulunmuştur (%14,5). Bu hastaların % 80'inde JAK-2 V617F mutasyonu mevcuttur. JAK-2 V617F mutasyonu pozitif hastaların 2 tanesinde ayrıca ASXL1 c.1954G.a (p.G652S) gen mutasyonu da bulunmaktadır. Sonuç: ASXL1 gen mutasyonları, litaretür verileri ile benzer şekilde ET ve PV'ye kıyasla PMF hastalarında daha yüksek oranda saptanmıştır. ASXL1 gen mutasyonları olanlarda, olmayanlara kıyasla yaş ortalaması daha yüksek bulunmuştur. Kohortumuzda ASXL1 geninin en sık mutasyonları olan c.1934dupG (p.g646TrpfsX12) (4/6) ve c.1954G.a (p.G652S) (2/6) mutasyonları saptanmıştır. ASXL1 gen mutasyonları bulunanlarda tromboz (özellikle arter trombozu) oranları daha yüksek saptanmıştır. Kohortumuzda, hematolojik olmayan kanser oranları (solid tümör) oldukça yüksek bulunmuştur (%14,5). Hastaların % 80'inde JAK-2 V617F mutasyonu mevcuttur. JAK-2 V617F pozitif hastaların 2 tanesinde de ayrıca ASXL1 c.1954G.a (p.G652S) mutasyonu olması dikkat çekici bulunmuştur. Kohortumuzda beş hastada önce MPN tanısıyla hidroksiürea kullanımı ve takibinde hematolojik olmayan kanser tanısı bulunması hidroksiürea kullanımının hematolojik olmayan kanser gelişimine sebep olabileceğini düşündürmektedir. Öte yandan iki hastada ise MPN tanısı aldıktan sonra hidroksiürea kullanmadığı halde sekonder kanser gelişmiş olması hidroksiürea dışında başka faktörlerin de hematolojik olmayan kanser gelişiminde etkili olabileceğini düşündürmektedir.
Gastrointestinal stromal tümör tanılı hastaların klinik ve biyokimyasal belirteçlerin prognoz üzerine etkisi
Gastrointestinal stromal tümörler gastrointestinal sistemin en sık gözlenen mezenkimal tümörleridir. Karın ağrısı, kanama, karında kitle gibi semptomları olabileceği gibi insidental olarak da tespit edilebilir. En sık mide ve ince barsakta gözlenir. Bilinen tek küratif tedavi halen cerrahi sınırlar negatif olarak yapılan cerrahi operasyondur. Medikal tedavi olarak imatinib kullanılabilir. İmatinib direnci olan vakalarda ikinci basamak olarak sunitinib ve üçüncü basamak olarak regorafenib tercih edilebilir. Bu çalışmamızın amacı hastalık takibine yardımcı olabilecek, klinisyenlere tedavi seçenekleri ve hastalığın ilerlemesi hakkında fikir verebilecek prognostik belirteçleri saptayabilmek ve güncel literatür ile karşılaştırmaktır. Çalışmamızda Ocak 2010-Aralık 2021 tarihleri arasında Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine başvuran ve takipli olan GİST tanılı 70 hastamızın demografik, klinik, patolojik, biyokimyasal belirteçleri ve prognoza etkisi retrospektif olarak incelenmiştir. Çalışmamızda hastalarımızın çoğunluğu 50 yaşın üzerindeydi ve erkek hastamız daha fazlaydı. En sık tümör yerleşim yeri mideydi. Hastalarımızın çoğu AFIP sınıflamasına göre yüksek riskliydi. Cerrahi yapılan hastalarda hem genel sağkalım hem de progresyonsuz sağkalım cerrahi yapılamayan hastalara göre daha uzun olarak saptadık.Evre ile hem genel sağkalım hem de progresyonsuz sağkalım arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki mevcuttu.Progresyonsuz sağkalım üzerine kolon yerleşimli GİST olması olumsuz risk oluşturduğu bulundu. Adjuvan imatinib tedavisi almak progresyonsuz sağkalım üzerine olumlu etkili olarak mevcuttu. Yapılan çalışmamızda biyokimyasal belirteçler (LDH, Albümin, NLR, PLR, PNİ, Ca 19-9, CRP/ALB, LDH/ALB) ile prognoz ve genel sağkalım arasında anlamlı bir ilişki saptayamadık. Ancak metastatik GİST tanılı hastalarda LDH/Albümin değeri yüksekliğinin progresyonsuz sağkalım üzerine olumlu etkisini bulduk. Sonuç olarak bu çalışmada; GİST tanılı hastalarda sağkalım için etkili olabilecek ve klinisyenler için çıkarımlar sağlayabilecek birtakım parametreler tespit edilmiştir. Bu çalışma, gastrointestinal stromal tümörlerim birçok farklı prediktif ve prognostik değişkeni olan heterojen bir hastalık olduğunu vurgulamaktadır. Çalışmamızda değerlendirilen hasta sayısı geniş bir örneklem oluşturmamaktadır. Literatürdeki farklı sonuçların nedenlerini ortaya koymak için daha fazla hastayı içeren daha fazla sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimler: Gastrointestinal stromal tümör, sağkalım, prognoz, imatinib
Pamukkale Üniversitesi hematoloji kliniğine başvuran mantle hücreli lenfoma hastalarının klinikopatolojik özelliklerinin retrospektif olarak incelenmesi ve SOX-1 ekspresyonunun değerlendirilmesi
Lenfomalar, immün sistemi oluşturan hücrelerin çeşitli farklılaşma evrelerinden köken alan malignitelerdir. Köken aldıkları farklılaşma aşamasına göre farklı özellikler, davranışlar gösterip farklı klinik sonuçlar oluştururlar. Lenfomalar, hodgkin dışı lenfoma (HDL) ve hodgkin lenfoma (HL) olarak ikiye ayrılırlar. Mantle hücreli lenfoma (MHL), lenfoid foliküllerin mantle zonundaki naif B hücrelerinden gelişir. Bu çalışmada MHL tanılı hastaların sağkalımını etkileyebilecek başta SOX11 olmak üzere parametreler araştırılmıştır. Bu çalışma ile hastalık takibine yardımcı olabilecek, klinisyenlere tedavi seçenekleri ve hastalığın ilerlemesi hakkında fikir verebilecek prognostik belirteçleri saptayabilmek amaçlanmıştır. Çalışmamıza Ocak 2016-Haziran 2022 tarihleri arasında Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji Bilim Dalında MHL tanısı alan ve takip edilen 38 hasta dahil edilmiştir. Hastaların bilgilerine hastane elektronik dosya sistemi kayıtları taranarak ulaşılmıştır. Otuz sekiz hastanın patoloji ve genetik sonuçları, demografik verileri, hastalık evreleri, laboratuvar verileri, uygulanan kemoterapi rejimleri ve tedavi yanıtları retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bu parametreler gruplandırılarak sağkalım üzerine etkileri istatiksel olarak analiz edilmiştir. Çalışmamızın sonunda MHL hastalarında tanı anında yaş, ilk tanı bölgesi olarak gastroisntestinal sistem ve batın içi bulky kitleden tanı alan hastalar, tanı anında lökosit sayısı ve β2-mikroglobulin düzeyleri, bulky kitlesi bulunan hastalar, hastaların IPI, MIPI ve MIPI-C skorları, birinci basamak tedaviye yanıt ile OS arasında istatiksel açıdan anlamlı ilişki saptanmıştır. Sonuç olarak bu çalışmada; MHL tanılı hastalarda sağkalım için etkili olabilecek ve klinisyenler için çıkarımlar sağlayabilecek çeşitli prognostik parametreler tespit edilmiştir. Bu çalışma, MHL'nın birçok farklı prediktif ve prognostik değişkeni olan heterojen bir hastalık olduğunu vurgulamaktadır. Çalışmamızda değerlendirilen hasta sayısı geniş bir örneklem oluşturmamaktadır. Literatürdeki farklı sonuçların nedenlerini ortaya koymak için daha fazla hastayı içeren daha fazla sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır. ANAHTAR KELİMELER: Mantle hücreli lenfoma, SOX11, IPI, MIPI, genel sağkalım
Metastatik kolon karsinomu tanılı hastalarda anti-EGFR tedaviye yanıtı etkileyen klinik ve laboratuvar biyobelirteçler
Kolon kanseri kolon mukozasından köken alan bir malignitedir. Tüm dünyada görülen kanserler içinde meme ve akciğer kanserinden sonra en sık üçüncü kanserdir. Kanser tarama programlarında yer almasının hastalığın tespitinde önemli bir faktördür. Hastalığın etiyolojisinde hem genetik hem de çevresel faktörlerin rol oynamaktadır. Diğer malignitelerde de olduğu gibi kolon kanseri prognozu ile inflamasyon ilişkili olduğu bildirilmiştir. Bu çalışmamız ile Anti-EGFR tedavi yanıtını etkileyen klinik ve biyokimyasal belirteçleri incelemeyi, literatürdeki verilerle karşılaştırmayı amaçladık. Çalışmamıza Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı'nda Ocak 2010 ile Kasım 2021 tarihleri arasında tedavi alan kolon kanserli hastalar dahil edilmiştir. Metastatik evrede olan ve anti-EGFR tedavi alan 113 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların bilgilerine hastane elektronik dosya sistemi kayıtları taranarak ulaşılmıştır. Hastaların yaş, cinsiyet, ek hastalıkları, tanı tarihleri, tanıdaki evreleri, histopatolojik verileri, tümör lokalizasyonları, mutasyon verileri, metastaz durumları, ameliyat geçmişleri, aldıkları kemoterapi rejimleri, tedaviye yanıt durumları, laboratuvar bulguları incelendi. Evreleme için TNM evreleme sistemi kullanıldı. Her hasta için Nötrofil sayısı, Lenfosit sayısı, Trombosit sayısı, LDH, Albümin, CRP, Total Kolesterol değerlerine göre NLR, PLR, CRP/ Albümin, CONUT, PNI, PFS değerleri hesaplandı. Çalışmamızın sonunda hastaların anti-EGFR tedavi öncesi CRP/Albümin oranı, CONUT skoru ve CRP değerleri ile tedaviye yanıt süreleri ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Sonuç olarak metastatik kolon kanseri tanılı hastalarda sağkalım için etkili olabilecek ve klinisyenler için çıkarımlar sağlayabilecek birtakım parametreler tespit edilmiştir. Bu çalışma, metastatik kolon kanserinin birçok farklı prediktif ve prognostik değişkeni olduğu, inflamatuar belirteçlerin tedavi yanıtı üzerine etkili olabileceği heterojen bir hastalık olduğunu vurgulamaktadır. Çalışmamızda değerlendirilen hasta sayısı geniş bir örneklem oluşturmamaktadır. Literatürdeki farklı sonuçların nedenlerini ortaya koymak için daha fazla sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır.
Hiperkalsemi saptanan hastaların etiyolojik olarak incelenmesi ve tedavi yaklaşımları
Hiperkalsemi en önemli elektrolit bozukluklarından birisidir ve erken tespiti ile tedavi edilebilir bir hastalığın klinik belirtisi olabilir. 1 PHPT (Primer hiperparatiroidizm) ve malignite, hiperkalsemi vakalarının %90'ını oluşturur. 2 AKI (Akut böbrek hasarı), şiddetli hiperkalseminin sık görülen bir komplikasyonudur ve hızlı ve etkili bir şekilde düzeltmek için RRT (renal replasman tedavisi) nin kullanılması sıklıkla gereklidir. 3 Literatürde, hiperkalsemi ile ilgili güncel etiyolojik çalışma sayısı sınırlıdır. Bu tez çalışmasının amacı; hiperkalsemi tanısıyla tetkik ve tedavisi yapılan hastaları değerlendirmek, literatüre katkı sağlayarak sonraki çalışmalara referans teşkil etmektir. Hastanemizde, 2017 -2021 yılları arasında takip edilen ve 2 ölçümde düzeltilmiş kalsiyum değeri 10,9 mg/dl üzeri olan 2217 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların, demografik verileri, serum kalsiyum, albümin, fosfor, PTH(Parathormon), D vitamini, DEXA (kemik dansitometri) ölçümleri, kemik metastazı ve hemodiyaliz tedavi verileri internet veri sistemi üzerinden retrospektif olarak incelendi. Değişkenlerin dağılımı Kolmogorov simirnov test ile ölçüldü. Nicel bağımsız verilerin analizinde bağımsız örneklem t test, Kruskal-wallis, mann- whitney u test kullanıldı. Nitel bağımsız verilerin analizinde ki-kare test, ki-kare test koşulları sağlanmadığında Fischer test kullanıldı. Analizlerde SPSS 28.0 programı kullanılmıştır. İncelenen hasta grubunda hiperkalseminin %30 u (n =705) malignite % 7 si (n=156) hiperparatiroidizm ile ilişkili bulunmuştur. PTH ve kalsiyum yüksekliği arasında doğrusal ilişki olmayıp bu durum genellikle PHPT de hafif orta şiddette hiperkalsemi olmasına bağlanmaktadır. Hiperkalsemi, nedeni ile acil renal replasman tedavisi ihtiyacı %00,4 (n=9) olarak değerlendirilmiştir. Hiperkalsemik PHPT de osteoporoz oranı %56.2 (n=79) olarak değerlendirilmiştir ve normokalsemik PHPT de daha net veriler elde edilmesi için detaylı çalışmalara ihtiyaç vardır. D vitamini ve metastaz ilişkisi sayı azlığı nedeni ile net değerlendirilememekle birlikte hiperkalsemi ile D vitamini metabolizmasında değişiklikler olabileceği düşünülmüş olup bu konuda detaylı çalışma ihtiyacı mevcuttur.
Assitli hastalarda etiyoloji araştırılmasında kullanılan Asit-Albümin Gradiyenti (SAAG) ölçümüne alternatif olarak assit neopterin, IDO-1 ve M2-PK düzeyi ölçümü
Assit klinik olarak birçok hastalığın sonucu veya komplikasyonu olup kalp hastalıkları, böbrek hastalıkları, enfeksiyon ve malignite gibi birçok nedene sekonder oluşur. Assit oluşumu kötü prognoz göstergesidir ve 2 yıllık dönemde hastaların %50 sinden fazlası yaşamını yitirir. Bu nedenle assit gibi oldukça mortal bir komplikasyonun etiyolojisini anlamak hastalığın uygun yönetimi için esastır. Assit sıvısı analizi tanıda en önemli adımdır. SAAG %97 doğrulukla portal hipertansiyon tanısı koydursa da SAAG'nin malign ve non-malign ayrımı yapmada yeterli olmadığına dair sonuçlar mevcuttur. Bu çalışmada immün yanıt, enflamatuvar süreçler ve malignitelerde biyobelirteç olarak önemli çalışmaları olan ve anlamlı sonuçlar elde edilen Neopterin, M2-PK, İDO-1 düzeyinin, assit etiyolojisini belirlemede önemini SAAG ile karşılaştırmalı olarak inceledik. Çalışmamız özellikle portal asit varlığını belirlemede kolesterol düşüklüğünün (cut-off 46 mg/dL değerinin), malign asit değerlendirmede ferritin yüksekliğinin (cut-off 160 mg/dL değerinin) ve neopterin yüksekliğinin (cut-off 2,02 ng/mL değerinin) SAAG ine göre daha kullanışlı olabileceğini düşündürmektedir. Konu ile ilgili kontrollü random klinik daha geniş populasyoınlu çalışmalara ihtiyaç vardır.
İntestinal geçirgenlik biyomarkerı olan zonulinin postmenopozal osteoporoz gelişimindeki rolünün araştırılması
Günümüzde kadınlar için yaygın bir halk sağlığı problemi olan ve ülkemizde tarama programına alınan postmenopozal osteoporoz temel olarak östrojen hormonunun etkisini kaybetmesiyle ortaya çıkmaktadır. Zonulin, gastrointestinal emilimin kontrolünde görev alan intestinal emilim markerıdır. İntestinal geçirgenliğin artışı ile kalsiyum, magnezyum ve diğer birçok mineral, vitamin ve enzimlerin bağırsaktan emiliminin azalmasına neden olmaktadır. İntestinal geçirgenliğin etkilenmesiyle oluşan kalsiyum, fosfor gibi minerallerin emilimindeki bozukluk, osteoporoz gelişimindeki bir risk faktörüdür. Bu nedenle, biz bu çalışmada; 65 yaş üzerindeki postmenapozal kadınlarda, intestinal geçirgenlik biyomarkerı olan zonulinin postmenapozal osteoporoz gelişimindeki rolünü araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza postmenopozal dönemde olan 65 yaş üstü toplam 152 kadın hasta dahil edilmiştir. Tüm hastaların başvurularında demografik ve laboratuar verileri hasta sisteminden kaydedilmiştir. DEXA çekimi yapılmıştır. Hastalar DEXA sonuçlarına göre osteoporoz (n=50), osteopeni (n=51), sağlıklı kontrol (n=51) olarak üç gruba ayrılmıştır. Her hastadan 5 ml kan örneği alınıp biyokimya laboratuarında zonulin düzeyi çalışılmıştır. Elde edilen verilerde gruplar arasında biyokimya, hormon, hemogram ve zonulin sonuçlarında anlamlı fark saptanmamıştır. Ağırlık ve vücut kitle indeksi açısından sağlıklı grup ile hasta grubu (p=0.009, Bonferroni test) ve ara grup (p=0.049, Bonferroni test) arasında fark saptanmıştır. Hasta grubunda zonulin ile parathormon (r=-0.524, p<0.001) arasında negatif yönde korelasyon saptanmıştır. Sağlıklı grupta ise zonulin ile kalsiyum (r=0.299, p=0.033) arasında pozitif yönde, zonulin ile magnezyum (r=-0.319, p=0.023) arasında ise negatif yönde korelasyon saptanmıştır. Literatürde daha önce insanlarda osteoporoz ve serum zonulin ilişkisine dair herhangi bir çalışma bulunamamış olup yaptığımız çalışmada zonulin ile aralarında patofizyolojik ilişki saptanmamıştır. Hastaların daha önce dış merkez sağlık kuruluşlarından reçete edilen D vitamin ve kalsiyum içerikli medikal tedavi kullanmış olma durumları, hasta grubunun az sayıda olması çalışmamızın kısıtlılıkları arasındadır. Bu konuda daha geniş hasta gruplarında ileri merkez tabanlı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Osteoporoz, intestinal kalsiyum emilimi, zonulin
EGFR mutant akciğer adenokarsinom tanılı hastalarda EGFR tirozin kinaz inhibitörleri tedavisinin prognoz ve sağkalım üzerine etkisi
Akciğer kanseri tüm dünyada kanser ilişkili ölümlerin en sık görüldüğü kanser türü olmakla beraber yeni geliştirilen hedefe yönelik tedavilerin klinik sonuçları iyileştirdiği gösterilmiştir. EGFR mutasyonu saptanmış olan akciğer adenokarsinomu hastalarında, EGFR TKİ tedavisinin kullanımı gün geçtikçe yaygınlaşmaktadır. Sağkalımı etkileyen faktörlerin bilinmesi, önemi gittikçe artmakta olan bu tedavinin kullanımında, hastanın takip ve tedavisinde fayda sağlayabilecektir. Çalışmamızda tedavisinde EGFR TKİ kullanılan, EGFR mutant akciğer adenokarsinomu hastalarında prognoz ve sağkalımı etkileyebilecek faktörleri inceledik. Pamukkale Üniversitesi Hastanesi Tıbbi Onkoloji Kliniğinde Ocak 2010 ile Aralık 2021 tarihleri arasında başvuran, tedavisi sırasında EGFR TKİ kullanılmış EGFR mutant akciğer adenokarsinomu tanılı 153 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik özellikleri ve prognostik faktör olabileceği düşünülen parametreleri tarandı. Yaş, cinsiyet, tanı tarihi, sigara kullanım durumu, ailede akciğer kanseri öyküsü, performans skoru, tedavi öncesi CEA değerleri, primer kitlenin tanı anındaki büyüklüğü, primer kitlenin tanı anındaki SUVmax değeri, primer kitlenin yeri, EGFR mutasyonu durumu ve türü, tanı anında T790M mutasyonu varlığı, PDL- 1 durumu, tanı anında metastaz durumu, metastaz var ise yeri, TKİ kullanım sırası, almış olduğu TKİ tedavisi, tedavi altında progresyon durumu, son kontrol tarihi ve exitus tarihi bilgileri tarandı. Sonuç olarak tedavisinde EGFR TKİ kullanılan EGFR mutant akciğer adenokarsinomu hastalarında sağkalım için etkili olabilecek ve klinisyenler için çıkarımlar sağlayabilecek parametreler tespit edilmiştir. Çalışmamızda değerlendirilen hasta sayısı geniş bir örneklem oluşturmamaktadır. Literatürdeki farklı sonuçların nedenini ortaya koymak için daha fazla sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır.
Romatoid artrit hastalarında dinamik thiol/disülfit dengesinin belirlenmesi
Amaç: Serbest radikallerin aşırı üretimi veya antioksidan mekanizmaların yetersiz kalması ile pro-anti oksidan denge bozulmaktadır. Oluşan yüksek seviyelerdeki SOR'un hücreler üzerindeki zararlı etkisi oksidatif stres olarak adlandırılır. Tiyoller fonksiyonel sülfidril grubu içeren organik bileşiklerdir ve antioksidan sistemin önemli bir üyesidir. Dinamik tiyol disülfid homeostazının sağlanması; antioksidan savunma, enzim aktivitelerinin düzenlenmesi, detoksifikasyon, apopitozis, transkripsiyon ve hücresel sinyal iletimi mekanizmalarında kritik rollere sahiptir. Yapılan son çalışmalarda diabetes mellitus (DM), kardiyovasküler hastalıklar, kanser, romatoid artrit, kronik böbrek hastalığı, Alzheimer hastalığı, multiple skleroz ve kronik karaciğer hastalığı gibi birçok hastalığın patogenezinde tiyol disülfid dengesinin bozulduğuna dair kanıtlar elde edilmiştir. Bu çalışmada Romatoid artrit popülasyonunu temsil eden grupta dinamik tiyol/disülfid dengesi değerlendirilmesi planlanmıştır. Materyal ve metod: Çalışmaya 1 Aralık 2014 ile 31 Aralık 2015 tarihleri ara-sında Ankara EAH Romatoloji kliniğine başvuran, romatoid artrit'li 100 hasta ve 100 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Çalışma prospektif, vaka kontrol çalışmasıdır. Çalışmaya gönüllü 100 RA hastası ve 100 yaş ve cinsiyet uyumlu kontrol hastası dahil edildi. Kronik böbrek yetmezliği, nefrotik sendrom, malnutrisyon ve kronik karaciğer hastalığı gibi hipoalbuminemiye neden olarak tiyol havuzunu etkileyebilecek hastalığı olan has-talar çalışmaya alınmamıştır. Çalışma grubuna alınan hastalar: Kontrol grubu için tiyol ve disülfid düzeylerini etkileyebilecek sistemik kronik hastalığı olmayan, 18-65 yaş arası sağlıklı bireyler seçildi. Çalışmaya alınan her bireyin yaş, cinsiyet, ek hastalık, kullanmakta olduğu ilaçlar, başvuru anında alınan kanlarında lökosit (WBC), hemoglobin, trombosit (Plt), glukoz, üre, kreatinin, aspartat amino transferaz (AST), alanin amino transferaz (ALT), alkalen fosfataz (ALP), gama glutamil transferaz (GGT), sodyum (Na), potasyum (K), albümin, protein,kan sedimentasyon oranı, CRP, total kolesterol, LDL kolesterol, HDL kolesterol değerleri, hasta grubu için ayrıca das28 skoru, RF ve anti-CCP değerleri ölçüldü. Hasta ve kontrol grubunda biyokimya, hemogram, tiyol ve disülfid düzeyleri için 8 saatlik açlık sonrası kan alındı.Tiyol-disülfid ölçümleri hasta grubunda ilk RA tanısı aldıkları gün yapıldı. Çalışma için Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Ankara Atatürk EAH Etik Komite-si'nden onay alındı. Tüm parametreler Ankara Atatürk EAH, Klinik Biyokimya ve Hormon Laboratuarında çalışılmıştır. Alınan tiyol ve disülfid numuneleri biyokimya labaratuvarında 3600 devirde 10 dakika santrifüj edildikten sonra, kan tiyol disülfid parametreleri, Erel & Neselioglu tarafından yeni geliştirilen otomatik ölçüm yöntemiyle Ankara Atatürk EAH Biyokimya Laboratuarında Roche Hitachi Cobas c501 otomatik analizöründe çalışıldı. Demografik özellikler, laboratuar bulguları ile native tiyol [-SH], total tiyol [SH+-S-S-], disülfid [-S-S-] düzeyleri ve ayrıca yüzde olarak hesaplanan disülfid/native tiyol [-S-S-/-SH], disülfid/total tiyol [-S-S-/-SH+-S-S-], native tiyol/total tiyol [-SH/-SH+-S-S-] değerleri; hasta ve kontrol grubunda karşılaştırılarak incelendi. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların %86' sı Kadın %14' ü Erkek, hastaların yaş ortalaması 46,3±12.03, ortalama sedimentasyon değeri 26.92±16.41, ortalama CRP değeri 9.13±9.9 olarak görülmüştür. Romatoid artritli hastalarımızın %59' unda anti ccp +, % 47' sinde RF + olarak görülmüştür. Anti-Ccp + ve anti-ccp – Romatoid Artrit' li hastaların tiyol/disülfit karşılaştırmalarında iki grup arasında anlamlı fark tespit edilememiştir. RF(+) ve RF(–) Romatoid Artrit' li hastaların tiyol/disülfit karşılaştırmalarında iki grup arasında anlamlı fark tespit edilememiştir. Romatoid Artritli hastalardaki das28 düzeyi sınıflandırılması yapılmıştır. Romatoid Artrit' li hastaların %14' ünde DAS28 < 2.6,%19' unda das28 2.6 – 3.2, %53' ünde das28 3.2 – 5.1, %14' ünde das28 > 5.1 olarak görülmüştür. Romatoid Artrit' li hastaların das28 e hastalık aktiviteleri ile tiyol/disülfit değerlerinin karşılaştırılması yapılmıştır ve Romatoid Artrit'li Hastaların das28 e göre hastalık aktiviteleri ile tiyoldisülfit değerlerinin karşılaştırılmasında 4 grup arasında anlamlı fark edilememiştir. Romatoid Artrit' li hastalarla sağlıklı kontrol grubu arasında tiyol/disülfit değerleri karşılaştırılmıştır. Romatoid Artrit' li hastalarla kontrol grubu arasında yaş ve cinsiyet açısından fark tespit edilmezken tiyoldisülfit değerleri açısından hasta grubu lehine anlamlı fark tespit edilmiştir. Sonuç: Literatürde tiyollerin bazı hastalıkların gelişimi, seyri ve prognozu üze-rindeki etkileri araştırılmakta olan bir konudur. Çalışmamız Romatoid Artrit ve tiyol bileşikleri ile ilişkisini Erel ve Neşelioğlunun metoduna göre inceleyen ilk çalışmadır. Sonuçta Romatoid Artritli hastalarda tiyol disülfid düzeyinin artış gösterdiği ve oksidatif stres düzeyinin artış gösterdiği saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Tiyol, disülfid, oksidatif stres, serbest oksijen radikalleri, Romatoid artrit
Andiferansiye spondiloartrit ve ankilozan spondilitli hastalarda ve dinamik tiyol disülfit düzeyleri ve bu düzeylerin hastalık aktivitesi göstergeleri ile ilişkisi
Amaç: Spondiloartrit/spondiloartropati (SpA), günümüzde tanı sıklığı ve farkındalığı artan birbirleriyle klinik özellikler ve genetik açıdan ilişkili hastalıklar grubunu tanımlamak için kullanılmaktadır. Bu çalışma, SpA' nın en sık görülen iki alt grubunun- ankilozan spondilit (AS) ve undiferansiye (farklılaşmamış) spondiloartrit (USpA) - Türk toplumu için klinik ve demografik özelliklerini saptamak, ayrıca oksidatif stresin romatizmal hastalıkların patogenetik bir sonucu olduğu iddiasına dayanarak, oksidatif stresin göstergeleri olan tiyol ve disülfit düzeylerinin, bu hastalıkların aktivite göstergeleriyle korelasyonu olup olmadığını göstermek amacıyla yapılmıştır. Bu grup hastalıklarda tiyol disülfit dengesi ilişkisi ve klinik önemi ile ilgili şu ana kadar yapılmış çalışma sayısı oldukça sınırlıdır. Materyal-metod: Çalışmaya Ocak 2017 ile Şubat 2017 tarihleri arasında Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Romatoloji polikliniğine başvuran ve Modifiye New York kriterlerine göre tanı konulan, 18 yaş üstü, USpA ve AS' li 147 hasta, sağlıklı gönüllü 80 kontrol grubu retrospektif olarak dahil edilmiştir. Overlap (çakışma) sendromu, gebelik, malignite ve enfeksiyon durumu olan hastalar çalışmaya dahil edilmemiştir. Her hastanın ayrıntılı anamnezleri, yapılan sistemik muayene ve romatolojik muayeneleri alınarak hastaların hemogram, eritrosit sedimentasyon hızı (ESR), C reaktif protein (CRP), rutin biyokimyasal testleri, HLA-B27 gen analizi, sakroiliak grafisi ve sakroiliak MRG görüntülemesi, serum tiyol disülfit düzeyleri değerlendirilmiştir. Hastalık aktivasyonunu değerlendirmede, BASDAİ skoru ile ESR ve CRP düzeyleri kullanılmıştır. Kontrol grubunda ise demografik bilgilerinin yanı sıra serum tiyol disülfit düzeyleri çalışmada kullanılmıştır. Hasta ve kontrol grupları arasında, tetkik sonuçları, tiyol ve disülfit düzeyi sonuçları karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmada %'68,3 si (n=155) kadın, %31,7' i (n=72) erkek toplam 227 birey yer almaktadır. Belirtilen hasta grubunda 147 kontrol grubunda 80 birey bulunmaktadır. Cinsiyetin gruplara göre dağılımı beklendiği üzre anlamlı farklılık göstermektedir. AS grubunda yer alan hastaların yaş ortancası 46,4 (15.0) yıl, USpA grubunda yer alan hastaların yaş ortancası 49 (13.0) yıl' dır. Bireylerin yaş ortancaları gruplar arasında anlamlı düzeyde fark yoktur (p<0.086). AS ve USpA ile sağlıklı kontrol grubunun yaş değerlerinin anlamlı farklılık göstermediği tespit edilmiştir (sırasıyla, p=0,855 ve p=0,159) Hastaların tanı yaşları belirtilen iki grupta istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık göstermektedir (p=0.01). AS hastalarının tanı yaşı ortancası 37,5 (ÇAG=14.0), USpA kontrol grubu hastalarının tanı yaşı ortancası 44,5 (ÇAG=13.0)' tir ve iki gruba ait tanı yaşı ortancaları anlamlı düzeyde farklıdır (p=0.01) AS grubunda HLA-B27 %52 (n=9) oranında pozitif saptanırken, USpA grubunda bu oran %30 (n=15) oranında saptanmıştır. HLA-B27' nin negatif ya da pozitif olması belirtilen iki gruba göre anlamlı farklılık göstermemektedir (p=0.099) Toplam tiyol düzeyleri arasında SpA grubu ile kontrol grubu arasında fark bulunmazken (p = 0.068), nativ tiyol düzeyleri SpA grubunda anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur (p < 0.001). Buna ek olarak plazma disulfit düzeyleri SpA grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde yüksek çıkmıştır (p<0.001). Plazma nativ tiyol, total tiyol ve disülfit düzeyleri ile elde edilen oranlarda SpA grubu ile kontrol gurubu arasında anlamlı farklılık tespit edilmiştir. (p<0,05). Nativ tiyol ve toplam tiyol düzeyleri Klasik DMARD kullanan hasta grubunda Anti-TNF ajanları kullanan gruba kıyasla daha anlamlı düzeyde düşük saptanmıştır (p=0,03). Sonuç: Nativ tiyol düzeyi SpA grubunda anlamlı olarak düşük saptanmıştır. Bu durum oksidatif stresin SpA'da etkili ve önemli olduğunu göstermektedir. Plazma nativ tiyol ve CRP& ESR düzeyleri arasında güçlü negatif korelasyon saptanmıştır. Bu veriye dayanarak, nativ tiyol düzeyleri de hastalık aktivitesi takibinde kullanılabilir. Nativ tiyol ve toplam tiyol düzeyleri Klasik DMARD grubunda Anti-TNF ajanı kulanan gruba kıyasla daha düşük saptanmıştır. Buna göre Anti-TNF tedaviler SpA hasta gurubunda daha geniş endikasyonla kullanılmalıdır. Bu sonuçlar daha geniş hasta gruplarıyla yapılan çalışmalarda doğrulanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Ankilozan spondilit, Andiferansiye spondiloartrit, Tiyol, Disülfit