Anabilim Dalı

İç Hastalıkları Anabilim Dalı

Fırat University

1.688

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bleomisin ile uyarılmış deneysel skleroderma modelinde sekukinumab ve metformin tedavisinin etkinliği

Sistemik sklerozun patogenezi tam olarak bilinmese de, immün aktivasyonun patogenezde önemli rol oynadığı düşünülmektedir. Sekukinumab, interlökin (IL)-17A'yı bloke eden bir monoklonal antikordur. Metformin yaygın olarak kullanılan oral anti-diyabetik bir ilaçtır. Son zamanlarda, metforminin yeni pleiotropik etkileri, özellikle anti-proliferatif ve anti-fibrotik aktivitesi açıklanmıştır. Çalışmamızın amacı, bleomisin (BLM) ile oluşturulmuş deneysel deri fibrozunda sekukinumab ve metformin uygulamalarının profilaktik ve teröpatik etkinliklerinin belirlenmesidir. Çalışmaya ortalama 6 hafta yaşında ve 20-25 gram ağırlıklarında, 50 adet Balb/c dişi fare alındı. Fareler 5 gruba ayrıldı: (grup 1 [kontrol], 2 [sham], 3 [sekukinumab], 4 [metformin] ve 5 [sekukinumab + metformin]). Kontrol grubundaki farelere 100 μl fosftla tamponlanmış salin (FTS), diğer gruptaki farelere ise 100 μg BLM (100 μl FTS içerisinde), 4 hafta süre ile her gün, subkutan (sc) olarak uygulandı. Ek olarak, 3. ve 5. gruptaki farelere 10 mg/kg dozunda sekukinumab haftada bir sc; 4. ve 5. grupundaki farelere günlük 50 mg/kg metformin (oral) 28 gün olarak uygulandı. Fare gruplarının hepsi 4. hafta sonunda sakrifiye edildi ve yapılacak analizler için doku örnekleri alındı. Histopatolojik analizlere ek olarak, doku IL-17A ve kollajen 3A mRNA düzeyleri real-time PCR yöntemi değerlendirildi. Tekrarlayan BLM enjeksiyonları dermal fibroza neden olmuştu. Ek olarak, BLM grubunda doku IL-17 ve kollajen 3A mRNA ekspresyonlaro artmıştı. Sekukinumab ve metformin dermal fibrozu hafifletmişti. Sekukinumab ve metformin demal kalınlığı, doku IL-17A ve kollajen 3A mRNA düzeylerini anlamlı azalmıştı. Sonuç olarak, sekukinumab ve metforminin BLM ile uyarılmış dermal fibroz modelinde anti-fibrotik etkiler sergileyebilmektedir. Anahtar Kelimeler: Deneysel skleroderma, sekukinumab, metformin

Antikorlar-monoklonalBleomisinMetformin+2
Çiğdem Çelik
Fırat University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İrritabl bağırsak sendromlu hastalarda EGF 61 A/G ve EGF G1380A polimorfizmlerinin değerlendirilmesi

İrritabl bağırsak sendromu (İBS) toplumda sık görülen, hayat kalitesini bozan, fonksiyonel bağırsak hastalığı ailesinin önemli bir üyesidir. İBS tanısında Roma IV kriterleri dışında ek bir tanı yöntemi veya laboratuvar parametresi bulunmamaktadır. İBS tanısında EGF polimorfizmlerinin önemi ile ilgili çalışma yoktur. Bu nedenle bu çalışma ile İBS hastalarında EGF 61 A/G ve EGF G1380A genetik polimorfizmlerinin incelenmesi ve kontrol grubu ile karşılaştırılması amaçlandı. Bu çalışmaya Roma IV kriterlerine göre tanı alan 100 tane İBS hastası, 100 tane de bilinen ek hastalığı olmayan, sağlıklı gönüllü bireylerden oluşan kontrol grubu dahil edildi. İBS hastaları alt gruplara göre değerlendirildiğinde %61'i konstipasyon dominant (İBS-C) %22 mikst (İBS-M) ve sadece %17'si diyare dominant (İBS-D) grubundaydı. Çalışmaya alınan hastaların tam kan sayımı, lipid parametreleri, tiroid fonksiyon testleri ve biyokimyasal parametreleri çalışıldı. Çalışmaya alınan 100 İBS hastasından ve 100 kontrol grubundaki hastalardan başvuru anında 5 ml kan örneği alındı, EGF 1380 A/G ve +61A/G polimorfizimleri PCR-RFLP yöntemi ile analiz edildi. Her iki grupta EGF 1380 A/G ve +61A/G polimorfizimleri bulunma sıklıkları karşılaştırılarak, İBS hastalarını sağlık kontrollerden ayırt etmedeki rolleri araştırıldı. Ayrıca İBS alt gruplarında her iki polimorfizm yönünden farklılık olup olmadığı araştırıldı. İrritabl bağırsak sendromu hastaları ve kontrol bireylerin kadın-erkek cinsiyet açısından değerlendirilmesinde fark mevcut olup İBS grubunda daha fazla erkek çalışmaya alınmıştı (%36'ya karşı %19; p=0,007). İBS hastaları ve kontrol bireyler karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanan diğer parametreler; hemoglobin (14,0±1,5 g/dL'ye karşı 13,1±1,8 g/dL; p<0,001), ALT (24±13 U/L'e karşı 19±12 U/L; p=0,001) ve total bilurubindi (0,8±1,4 mg/dL'e karşı 0,5±0,3 mg/dL; p=0,03). İBS alt gruplarının karşılaştırılmasında GGT düzeylerinde İBS-C ile İBS-M arası karşılaştırmada istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (32±34 U/L'e karşı 14±5 U/L; p=0,02) ve yine albümin düzeylerinde İBS-M ile İBS-D arası karşılaştırmada istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (4,6±0,2 U/L'e karşı 4,4±0,2 U/L; p=0,03). İrritabl bağırsak sendromu hastaları ve kontrollerde EGF G1380A'nın allel ve genotip sıklığının karşılaştırılmasında Genotip A/G nın İBS hastalarında sağlıklı bireylere oranla 28 kat fazla olduğu saptandı (%65'e karşı %6; OR28, 4; %95 CI: 11, 3-71,6; p<0,001). İBS alt gruplarında EGF 61 A/G'nin genotip sıklığı karşılaştırıldığında İBS-C ile İBS-M hastaları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p=0,01). Aynı şekilde, İBS-M ile İBS-D arası karşılaştırmada da istatistiksel olarak anlamlı farklılık mevcuttu (p=0,04). İBS-C ile İBS-D arası karşılaştırmada da farklılık saptanmadı (p=0,37). Bu çalışma ile İBS'li hastalarda EGF G1380A polimorfizminin yüksek oranda bulunduğunu, gelecekte İBS hastalarında bu polimorfizmin bakılmasının mevcut hastalıkta tanı koymada kullanılabileceği ve negatif prediktif değerinin yüksek olabileceğini düşündürmektedir. Ayrıca, EGF 1380 +61A/G polimorfizmi de İBS alt gruplarını ayırt etmede yardımcı bir test olabilir. Bu sonuçların, geniş hasta serilerinde konfirmasyonuna gereksinim vardır. Anahtar Sözcükler: İBS, EGF G1380A polimorfizmi, EGF 61 A/G polimorfizmi, EGFR.

Epidermal büyüme faktörüGenetikPolimorfizm-genetik+2
Gülcan Şahin
Fırat University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sklerodermalı hastalarda plazma ve tükürükte sklerostinin araştırılması

Sistemik skleroz (SSk), deri ve iç organların yaygın fibrozu ile giden kronik otoimmün inflamatuar bir hastalıktır. SSk etyolojisi tam olarak aydınlatılamamasına rağmen, etyolojisinde genetik ve çevresel faktörler sorumlu tutulmaktadır. Patogenezi kesin olarak bilinmemektedir. Hastalığın kollajen sentezini etkileyen faktörler, kapiller değişiklikler ve immünolojik mekanizmalar arasındaki etkileşmeler sonucu geliştiği düşünülmektedir. Sıklıkla genç kadınlarda görülmesi ve hastaların hayat kalitesini etkilemesi nedeniyle önemli psikososyal sorunlar eşlik etmektedir. SSk'da deride oluşan değişiklikler ve kontraktürler morbiditeyi, iç organ tutulumları ise hem morbiditeyi hem de mortaliteyi önemli ölçüde etkilemektedir. Sklerostin molekülü SOST geninin glikopeptid yapıda bir ürünüdür, büyük ölçüde osteositler tarafından salınır. Aynı zamanda, renal ve vasküler hücrelerden de salgılanır. Sklerostin Wnt sinyal yolağında inhibitör olarak görev almaktadır. Wnt sinyal yolağı embriyonik kök hücre gelişiminde, kemik metabolizmasında ve normal yetişkin homeostasisinde rol oynadığı bilinmektedir. Çalışmamızın amacı SSk hastalarında kan ve tükürükte sklerostin düzeylerinin belirlenmesi, sağlıklı gönüllülerle karşılaştırılması ve araştırılmasıdır. Literatürde SSk ile sklerostin arasında ilişki olduğunu gösteren yeterli çalışma yapılmamıştır. Sklerostinin SSk patogenezinde rol oynayabileceği düşünülmüştür. Çalışmamızda 35 SSk'lı hasta ile 35 gönüllü sağlıklı grup karşılaştırılmıştır. Kontrol grubuyla kıyaslandığında SSk'da kan ve tükürükte sklerostin düzeyi anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0.001) . Sonuç olarak, kronik otoimmün bir hastalık olan SSk 'da sklerostin düzeyleri artmaktadır. Wnt yolağı inhibitörü olan sklerostinin, SSk patogenezinde bilinen bir rolü yoktur. Elde ettiğimiz bulguları doğrulamak için daha fazla katılımcının olduğu çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Sistemik skleroz, Sklerostin, Wnt yolağı

PlazmaSinyal nakliSkleroderma-sistemik+2
Ali Çağrı Oral
Fırat University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Metastatik meme karsinomunda osteopontin ve cyclın D1 ekspresyonu değerlendirilmesi

Meme karsinomu kadınlarda en sık görülen kanserdir. Kansere bağlı ölümlerde 2. sırada yer almaktadır. Her yıl yaklaşık 1.5 milyon kişi yeni meme karsinomu tanısı almaktadır. Hastalığın seyri temel olarak metastaz durumuna bağlı olduğundan hangi hastalarda daha çok metastaz görüleceği konusunda güvenilir ve spesifik biyobelirteç arayışları önem kazanmıştır. Osteopontin (OPN) mineralize kemik matriksinde osteoklastların bağlanmasında rol oynayan bir asidik yapışkan glikoproteindir. OPN, vasküler endotelial faktör ekspresyonunu arttırarak, proliferatif sürece ve tümör progresyonuna katkıda bulunur. Cyclin D1 (CD1)'in fazla ekspresyonu hücre siklusunun G1 fazını kısaltarak, karsinom oluşumunun erken fazından ve tümör progresyonundan sorumlu tutulmaktadır. Bu çalışmada invaziv duktal meme karsinomu tanılı olgularda CD1, OPN ekspresyonları bazı klinikopatolojik parametrelerle ilişkisi araştırıldı. Çalışmaya Fırat Üniversitesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalında 2008-2017 yılları arasında takip edilen lokal ileri evre ve ileri evredeki 30'ar olgu ile karsinom tanısı olmayan 10 olgu alındı. Olguların patoloji preparatları immünhistokimyasal boyama ile CD1, OPN ekspresyonları "Düşük" ve "Yüksek" olarak kategorize edildi. Ekspresyon dereceleri ile olguların klinikopatolojik özellikleri, sağkalımları arasındaki ilişkiler istatiksel olarak, % 95 güven aralığında, p< 0.05 istatistiksel anlamlılık içerisinde değerlendirildi. Çalışmada CD1 ekspresyonu normal meme dokusuna göre ileri evredeki meme kanserli olgularda yüksek bulunurken, OPN ekspresyonu daha düşük bulundu (p< 0.05). CD1 ekspresyonu ileri evredeki olgularda lokal ileri evredekilere göre daha yüksek bulundu (p= 0.003). CD1 ve OPN ekspresyon dereceleri ile ortalama sağkalım (OS) arasında anlamlı fark bulunmadı. İmmünhistokimyasal olarak; yüksek CD1 ve düşük OPN düzeyleri invaziv meme karsinomu olgularında metastaz varlığını öngörmede kullanılabilecek biyomarkırlar gibi görünmekle birlikte bu konuda daha kapsamlı araştırmalar bilinmezleri aydınlatacaktır. Anahtar Kelimeler: Meme karsinomu, metastaz, cyclin D1, osteopontin

KarsinomaMeme neoplazmlarıNeoplazm metastazları+3
Merve Sevim
Fırat University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pankreas kanserinde oksaliplatin temelli tedavi rejimlerinin değerlendirilmesi

Pankreas kanserinde cerrahi rezeksiyon ile kür sağlanabilmesine rağmen hızlı ilerleyen ve geç bulgu veren bir hastalık olması nedeniyle rezektabilite oranları düşüktür.Hastalar sıklıkla lokal ileri veya metastatik hastalık evresinde başvurduklarından prognoz kötüdür.Günümüzde standart adjuvan tedavide gemsitabin bazlı rejimler tek başına veya radyoterapi ile birlikte uygulanmaktadır.Pankreas kanserinin kemoterapiye dirençli olması ve hızlı ilerlemesi nedeniyle başlangıçta gembisitabine direnç gösteren veya gembisitabin bazlı tedaviye ilk yanıttan sonra dirençli hale gelen hastalarda yapılan bazı çalışmalar vardır. Gemsitabin bazlı tedaviye dirençli hastalarda oksaliplatin içeren rejimler alternatif tedavi olarak uygulanmaktadır.Çalışmamızda lokal ileri veya metastatik pankreas adenokarsinomu tanısı olan gembisitabin bazlı tedavi sonrası progres gösteren 23 hastanın ikinci sıra tedavisinde kullanılan oksaliplatinin etkinliği ve güvelinirliği incelendi.Çalışmamızın etkinlik ve toksisiteleri daha önceki çalışmalarla benzerdi.Sıklıkla grade 1 ve 2 nötropeni, bulantı, kusma ve diyare görülürken 1 hastada grade 1 periferik nöropati yine 1 hastada grade 3 trombositopeni tespitedildi. Ancak bazı yan etkilerin görülme sıklığı ve tam olarak derecesiyle beraber; duyusal nöropati gibi görülebilecek bazı yan etkiler kaydedilmemiş olabildiğinden daha düşük gözükmektedir. Oksaliplatinli rejimle ilişkili toksisiteler beklenebilecek ve genellikle tedavi edilebilir düzeylerdeydi.Gemsitabin bazlı tedavi sonrası progrese olan pankres adenokarsinomlu hastalarda 4 aylık medyan PFS ve 7 aylık OS ile oksaliplatin bazlı tedavilerin fayda sağlayacağı görülmekte.Tedavi edilebilir toksisite ile birlikte hastalar oksaliplatin bazlı kemoterapi rejimine iyi bir tolerans sergilemiştir; bu durum daha önce gemsitabin ile tedavi edilmiş olan ilerlemiş veya metastatik pankreas adenokarsinomu olan hastalarda yeni tedavi yaklaşımları bulununcaya kadar ikinci sıra bir tedavi olarak kabul edilebilir.Anahtar kelimeler: Pankreas kanseri, oksaliplatin etkinlik-toksisite

Antineoplastik ajanlarNeoplazmlarPankreas neoplazmları+1
Kerem Deryal
Gazi University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Son dönem böbrek yetmezliği tanısı ile sürekli ayaktan periton diyalizi ve aletli periton diyalizi tedavisi gören hastaların sol ventrikül hipertrofisi ve diurnal kan basıncı paterni açısından karşılaştırılması

Son dönem böbrek yetmezliği tanısı ile sürekli ayaktan periton diyalizi ve aletli periton diyalizi tedavisi gören hastaların sol ventrikül hipertrofisi ve diurnal kan basıncı paterni açısından karşılaştırılmasıGazi Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Uzmanlık Tezi, Ankara, Haziran 2012Kardiyovasküler hastalıklar diyaliz hastalarındaki morbidite ve mortalitenin en önemli nedenidir. Bu nedenle diyaliz hastalarında kan basıncı kontrolü ve kardiyak fonksiyonların değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Periton diyalizinin (PD), hemodiyalize (HD) göre teoriksel avantajlarının bulunmasına karşın, rezidüel renal fonksiyonun (RRF) kaybı ile birlikte PD hastalarında artmış kardiyovasküler riski gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Son dönem böbrek yetmezlikli (SDBY) non-dipper kan basıncı fenomeni olan hastalarda, sol ventrikül hipertrofisi (SVH) sıklığında artış görülmektedir. Aletli periton diyalizi (APD) son zamanlarda SDBY hastalarında sık tercih edilen bir tedavi şeklidir. Aletli periton diyalizi ve sürekli ayaktan periton diyalizini (SAPD), kan basıncı paterni, RRF ve SVH açısından karşılaştıran yeterli çalışma bulunmamaktadır.Bu çalışmada, PD hastalarında farklı periton diyalizi tekniklerinin kan basıncı kontrolü, diürnal kan basıncı paterni ve SVH üzerindeki etkisini göstermeyi amaçladık.Çalışmamızda elde edilen sonuçlar;?İki grup arasında cinsiyet, vücut kitle indeksi, eritropoetin ve vitamin D kullanımı, kalsiyum ve fosfor düzeyleri, diyaliz süresi, SVH sıklığı ve RRF değerleri açısından anlamlı fark bulunmadı?Yaş ortalaması, APD grubunda daha düşüktü.?Ambulatuar ortalama sistolik ve diyastolik kan basıncı ve ortalama kan basıncı (gündüz, gece ve 24 saatlik) değeri APD grubunda daha yüksek olmasına karşın bu fark anlamlı değildi.?Non-dipper kan basıncı paterni açısından iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı.?İki grup arasında sistolik ve diyastolik kan basıncı yükü ve sol ventrikül kitle indeksi açısından anlamlı fark bulunmadı.?Sol ventrikül kitle indeksi ile ortalama sistolik ve diyastolik kan basıncı ve ortalama kan basıncı arasında (gündüz, gece ve 24 saatlik ortalama değerler) anlamlı korelasyon bulundu.?Sol ventrikül kitle indeksi ile hem gündüz hem de gece sistolik ve diyastolik kan basıncı yükü arasında anlamlı korelasyon bulundu.?Sol ventrikül kitle indeksi ile diyastolik non-dipper paterni arasında anlamlı ilişki bulundu.?Sol ventrikül kitle indeksi ile rezidüel renal fonksiyon ve hemoglobin arasında negatif korelasyon saptandı.?Rezidüel renal fonksiyon ile hemoglobin arasında pozitif korelasyon saptandı.?Çok değişkenli doğrusal regresyon analizi modellerinde, her üç modelde de SVKİ ile RRF arasında anlamlı ilişki bulundu. Ayrıca SVKİ ile SKB, DKB ve ortalama KB arasında anlamlı ilişki gösterildi.Çalışmamızda, APD ve SAPD hastaları arasında kan basıncı kontrolü, diurnal kan basıncı paterni ve SVH açısından anlamlı fark bulunmadı. Çalışmamızdan elde edilen verilere göre SDBY hastalarında SVH gelişmesinin önlenmesinde kan basıncı kontrolü ve RRF'nin korunması, PD tekniğinin tipinin seçiminden daha çok önem taşımaktadır.

Böbrek yetmezliği-kronikHipertansiyon-renalHipertrofi-sol ventrikül+3
Nuh Ataş
Gazi University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hashimoto tiroiditi olan gebelerde gebelik süresince T helper-1, T helper-2 ve T helper-17 ile ilişkili sitokin düzeylerinin seyrinin incelenmesi

Giriş ve Amaç: Otoimmün Tiroid Hastalıkları doğurganlık çağındaki kadınlarda sık görülmektedir. Tiroid antikor pozitifliğinin ve hipotiroidinin; tekrarlayan gebelik kayıpları ve infertilite ile ilişkisi gösterilmiştir. Tiroid otoimmünitesi olan olgularda T helper -1 (Th1) ve T helper-2 (Th2) arasındaki dengenin Th1 lehine bozulduğu ve aktive T lenfositlerin uterusta başarılı gebeliği engellediği düşünülmektedir. Bu çalışmadaki amaçlarımız da Hashimoto Tiroiditi (HT) olan gebelerde Th1/Th2 ve Th17 ile ilişkili sitokin düzeylerinin sağlıklı gebelerden farklı olup olmadığını incelemek, gebelik seyrinin bu sitokin düzeylerine etkisini değerlendirmek ve L-Tiroksin (LT4) tedavisinin bu seyire katkısı olup olmadığını araştırmaktır. Ayrıca bu sitokin düzeylerini infertil HT olan olgularda da inceleyerek infertilite patogenezinde tiroid otoimmünitesinin rolü olup olmadığını araştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya gebeliğin başında HT tanısı alan ve LT4 tedavisi almayan 20 gebe, gebelikten önce bilinen HT olan 15 gebe ve kontrol grubu olarak , bilinen otoimmün tiroid hastalığı olmayan 19 gebe dahil edildi. Gebe olguların ilk ve ikinci trimestirde tiroid fonksiyon testleri, tiroid otoantikor düzeyleri, Th1/Th2 ve Th17 ile ilişkili sitokin düzeyleri ölçüldü tiroid ultrasonografileri yapıldı. Çalışmaya ayrıca HT olan infertilite nedeni açıklanamayan 21 kadın ve HT olan fertil 18 olgu alınmıştır. Bu olguların tiroid fonksiyon testleri, tiroid otoantikor düzeyleri, Th1/Th2 ve Th17 ile ilişkili sitokin düzeyleri ölçüldü ve tiroid ultrasonografileri yapıldı.Bulgular: HT tanısını ilk trimestirde alan gebelerde Th1 ilişkili sitokin olan IL-2 düzeyi kontrol grubundan anlamlı yüksek bulundu [7,29 (0,88-24,05)'e karşılık 2,07 (0-9,19), p<0,05]. Bu grupta benzer şekilde Th17 ile ilişkili sitokin olan IL-17 düzeyi kontrol grubundan anlamlı yüksek bulundu [ 4,53 (0,94-8,19)'e karşılık 1,79 (0,84-5,75), p<0,05]. Gruplar arasında ilk trimestirde Th2 ile ilişkili sitokin olan IL-4 ve IL-10 düzeyleri açısından anlamlı farklılık saptanmadı. İkinci tirmestirde ölçülen Th1, Th2 ve Th17 ile ilişkili sitokin düzeyleri açısından anlamlı fark bulunmadı. HT'i olan infertil ve fertil olgular arasında Th1, Th2 ve Th17 ile ilişkili sitokin düzeyleri açısından anlamlı fark bulunmadı.Sonuç: HT'I olan gebelerde Th1 ve Th17 ile ilişkili sitokin düzeyleri ilk trimestirde kontrol grubuna göre yüksekken ikinci trimestirde kontrol grubu ile fark göstermemiştir. Bu patolojik artışın ikinci trimestirde düzelmesi LT4 tedavisinin olumlu katkısı sonucu olmuş olabilir. HT'i olan infertil ve fertil olgular arasında Th1, Th2 ve Th17 ile ilişkili sitokin düzeyleri açısından anlamlı fark bulunmamış olması açıklanamayan infertilitenin patogenezinde immün sistem dengesizliği dışında başka nedenlerin rol oynayabileceğini düşündürmektedir.

GebelikHashimoto hastalığıKısırlık+3
Özlem Turhan İyidir
Gazi University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hemodiyaliz hastalarında epikardiyal yağ doku kalınlığı ölçümlerinin insülin direnci, ateroskleroz ve inflamasyon ile ilişkisi

Günümüze değin yapılan geniş ölçekli çalışmalar, obesitenin SDBY olan hastalara paradoksik olarak bir sağ kalım avantajı getirdiğini göstermiştir. Ancak, son yıllarda elde edilen veriler, tanımlanan sağ kalım avantajının kas kitlesi artışına ikincil olduğunu, yağ doku artışının insülin direnci, ateroskleroz ve inflamasyon ile ilişkili olduğunu desteklemektedir. Epikardiyal yağ doku (EYD) kalbin etrafını saran viseral bir yağ doku kompartmanıdır ve genel populasyonda kardiyovasküler bir risk belirteci olarak tanımlanmıştır. Bu çalışmada, epikardiyal yağ doku ölçümlerinin, hemodiyaliz uygulanan SDBY hastalarında kardiyometabolik risk tahminindeki yerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Çalışmamızın sonuçlarına göre, SDBY olan hastalarda transtorasik ekokardiyografi ile değerlendirilen EYD kalınlık ölçümlerinin, biyoimpedans analizi ile değerlendirilen yüm vücut yağ doku kitlesi, antropometrik ölçüm parametreleri, HOMA metodu ile saptanan insülin direnci, dislipidemi, bozulmuş kardiyak morfoloji, karotis intima media kalınlıkları ve SV kitlesi ile pozitif, diyaliz yeterliliği ve yağsız doku yüzdesi ile negatif korelasyonlar gösterdiği saptanmıştır. Bu hasta populasyonunda EYD kalınlıkları ile proinflamatuar sitokinler, hs-CRP ve visfatin düzeyleri arasında anlamlı bir korelasyon gösterilememiştir.Sonuç olarak, SDBY olan hastalarda, non-invazif ve ucuz bir yöntem olan ekokardiyografi ile ek maliyet ve uygulama zorluğu getirmeden yapılabilecek EYD kalınlık ölçümlerinin, eşlik eden kardiyometabolik hastalık risklerinin tanımlamasında anlamlı katkı sağlayabileceğini düşünmekteyiz.

AterosklerozEpikardiyal yağ dokusuKardiyovasküler sistem+4
Gülay Ulusal Okyay
Gazi University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Adrenomedüllinin ratlarda kontrast nefropati hasarını önleyici etkisi

Yaşlanan toplumumuzda böbrek yetmezliği sıklığının artması ve kontrast maddelerin kullanıldığı görüntüleme ve girişimsel tedavi yöntemlerinin giderek yaygınlaşması nedeniyle, günümüzde konrast nefropati (KN) hasarını önlemeye yönelik çalışmalara olan ilgi üst düzeydedir. KN gelişiminde rol oynayan mekanizmalar arasında en önemlilerinin, renal vazokonstriksiyon ve medüller hipoksi olduğu öne sürülmektedir. Antioksidan, vazodilator ve immün-modülatör etkileri olan adrenomedüllinin, renal iskemi reperfüzyon hasarını azaltıcı etkisi olduğu gösterilmiştir. Buradan haraketle, çalışmamızda adrenomedüllinin ratlarda KN'yi önlemede yararlı olup olmadığını ortaya koymayı amaçladık.Her grupta altışar adet olmak üzere toplam 24 adet Wistar albino rat, dört gruba rastgele yöntemle eşit olarak dağtıldı. Gruplar; kontrol, adrenomedüllin (A), kontrast madde (KM), and adrenomedüllin + kontrast madde (AKM) olarak adlandırıldı. Yüksek ozmolar kontrast madde olan diatrizoat (Urografin % 76, Schering AG, Germany), 10 ml/kg dozunda iv yoldan uygulanarak ratlarda KN tablosu oluşturuldu. Adrenomedüllin ise 12 mcg/kg dozunda iv yolla uygulandı. Çalışma sonunda ratlardan böbrek fonksiyon testleri, böbrek histolojisi ve inflamatuvar belirteçler çalışıldı.Çalışmanın sonunda, başlangıç ve altıncı günler arası idrar miktarındaki ve Cr klirensindeki azalmanın AKM grubunda, KM grubuna göre anlamlı düzeyde daha az olduğu görülmüştür (p<0.05). AKM grubunda KM grubuna göre serum sistatin-C düzeyleri daha yüksek iken proteinüri seviyesi de anlamlı ölçüde daha düşük bulunmuştur (p<0.05). Histopatolojik değerlendirmede, iv adrenomedüllin uygulaması ile tübüler ve medüller hasarlanma skorlarında minimal bir gerileme sağlanmakla birlikte, farkın istatistiksel anlamlılığa ulaşmadığı görülmektedir. Benzer şekilde inflamatuvar parametrelerin değerlendirilmesinde de gruplar arası farkın anlamlı düzeyde olmadığı görülmüştür.Bu çalışmanın sonuçları, iv adrenomedüllin uygulamasının ratlarda KN hasarını azaltma yönündeki olumlu etkisini ortaya koymaktadır. Bu konuda yapılacak daha büyük çalışmaların sonuçlarıyla, adrenomedüllinin ileride KN hasarını önlemede veya hafifletmede kullanılacak bir profilaksi yaklaşımı olabileceğini düşünüyoruz.

AdrenomedüllinBöbrek yetmezliği-kronikKontrast maddeler
Salih İnal
Gazi University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Lokal ileri ve / veya metastatik mide kanserli hastalarda klinik ve laboratuvar parametrelerin prognostik önemi

AMAÇBu çalışmada lokal ileri ve/veya metastatik özefagogastrik kanserli hastalarda klinik, laboratuar ve patolojik özelliklerin genel sağkalım üzerine prognostik etkileri araştırıldı.GEREÇ VE YÖNTEMHaziran 2005 ile Ocak 2011 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Onkoloji Bölümü'ne başvuran lokal ileri (inoperatif) veya metastatik mide kanserli 115 hastanın dosyası klinik, laboratuar ve patoloji bilgileri açısından retrospektif olarak değerlendirildi. Kontrollerine gelmeyen hastalar ile ilgili bilgiler Ankara Nüfus İl Müdürlüğü ve hastaların telefon numaraları aranarak Aralık 2011 tarihinde güncelleştirildi. Hastaların yaşı, cinsiyeti, performans durumları, histopatolojileri, serum alkalen fosfataz, karaciğer transaminaz, total bilirubin, sodyum, kalsiyum, albumin, hemoglobin, beyaz küre sayısı, trombosit düzeyi, tümör markerları gibi parametrelerin sağ kalım süreleri üzerine olan etkileri araştırıldı.BULGULARÇalışmaya alınan hastaların 76'sı erkek (% 66,1), 39'u kadın (%33,9) olup erkek/kadın oranı 1.9 olarak belirlendi. Hastaların median yaşı 63 (27-89) yıl olup sağkalım üzerine anlamlı etkisi yoktu. Hastaların %26'da proksimal (gastroözefageal ve kardiya), %74'de distal (korpus ve antrum) yerleşimli gastrik kanser saptandı. Hastaların %56.6 (N=65) adenokarsnom, %27.8 (N=32) taşlı yüzük hücreli karsinom, %2 (N=1,7) adenoskuamöz karsinom saptandı. Taşlı yüzük hücreli karsinom olgularında sağkalım diğer histapatolojik tiplere göre anlamlı olarak daha kısa bulundu (p=0.009). Tutulum bölgesinin sağkalım üzerine etkisi yoktu (p>0.05). Olguların 102'si (%88,7) evre IV hastalığa sahipti. Tanı sırasında lokal ileri evre olan 3 hastada ise takipte metastaz gelişti. En sık metastaz bölgesi karaciğer (%53,N=61) ve peritondu (%46,1 N=53) Hastaların %47'si (N=54) palyatif kemoterapi almıştı, palyatif kemoterapinin sağkalım üzerine anlamlı etkisi yoktu, ancak sağkalımda %20 lik bir risk azalmasına sebep olduğu saptandı.Hastaların %16,5'ine palyatif radyoterapi (%13 mide,%1,7 kemik metastazlarına,%1.7 beyin metastazlarına) verilmişti. Ondört (%14.8) hastada radyoterapi öyküsü bilinmiyordu. Palyatif radyoterapinin sağkalımı anlamlı olarak artırdığı saptandı (p=0.006). Laboratuvar parametreleri değerlendirildiğinde median serum alkalen fosfatazı düzeyi 94 (22-868) IU/l, medain AST 20 U/L (0-40), median ALT 16 U/L (0-40), median total bilürübin 0,52 mg/dl (0,3-1,2), median albumin 4 g/dl (3,5-5), median kalsiyum 8,9 mg/dl (8,2-10,6 mg/dl), median sodyum değeri 139 (126-148) mmol/l median hemoglobin değeri 11.5 gr/dl (5.2-16.6), median trombosit değeri 307 x10.e6/ul (22-868), median lökosit değeri 8100 x10.e6/ul (3600-34100) olarak bulunmuştur. Multivaryant analizle değerlendirme yapıldığında laboratuar parametrelerinden ALP, AST ve ALT düzeylerinin sağkalımı anlamlı olarak etkilediği (sırasıyla, p=0.022, p=0.016, p=0.02), ancak serum total bilürübin, CEA, CA 19.9, CA 72.4, hemoglobin, lökosit, trombosit, düzeylerinin ise sağkalım üzerine etkisi olmadığı saptandı. Serum kalsiyumu yükseldikçe sağkalım kısalmaktaydı ancak bu istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı ancak anlamlılığa yakındı (p=0.076). İzlemdeki hastaların 78'i (%67,8) ex olmuştu. Median sağkalım 11.4 ay (%95 CI: 6.97-15.9) olarak belirlendi.SONUÇLokal ileri ve metastatik mide kanserli hastalarda hangi hastada kemoterapi ile daha iyi tedavi yanıtı ve sağkalım elde edilebileceğini öngeren bir prognostik parametre bulunmamaktadır. Bu çalışmada serum ALP, AST, ALT ve kalsiyum değerlerinin hastaların sağkalımını etkilediği saptanmış olup bu hastalarda prognostik parametre olarak kullanılabileceği bulunmuştur.

MideMide neoplazmlarıNeoplazm metastazları+2
Çağdaş Kalkan
Gazi University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Allojeneik hematopoetik kök hücre nakli alıcılarında serum serüloplazmin oksidaz aktivitesi, glutatyon seviyesi, oksidatif stres parametreleri ve demir yükünün erken nakil ilişkili komplikasyonlar ve yaşam süresi üzerindeki etkisi

Hematopoetik kök hücre nakli hematolojik hastalıkların tedavisinde şifa şansı veren bir tedavi seçeneği olarak uygulanmaktadır. Bu hastalarda nakil için başvurduklarında kronik transfüzyon öyküleri ve inefektif eritropoez nedeniyle demir yükü bulunmaktadır. Hematopoetik KHN öncesinde demir yükü nakil sonrası sağ kalım süresi ve nakil ilişkili ölüm nedenleri açısından olumsuz etkiye sahiptir.Bu çalışmada Haziran 2009- Ocak 2012 tarihleri arasında allojeneik HKHN uygulanan 70 hasta ve 20 sağlıklı kontrol grubunda ileriye dönük olarak, hazırlık rejimi öncesi ve kök hücre infüzyonu öncesi bakılan demir değişkenleri,serum MDA, SOA ve GSH seviyelerinin nakil ilişkili erken dönem komplikasyonlar, nakil ilişkili ölüm ve sağ kalım süreleri üzerine etkileri araştırılmıştır.Sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında HKHN alıcılarında hazırlık rejimi öncesinde serum ferritin, TS, NTBI ve SOA'si anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Hazırlık rejiminin etkisiyle kök hücre infüzyonu öncesinde serum ferritin, TS, NTBI ve GSH değerlerinde artış olurken SOA'sinde azalma olmaktadır. Serum MDA düzeyinde ise hem hazırlama rejimi öncesinde, hem de kök hücre infüzyonu öncesinde anlamlı fark olmamıştır. Hazırlık rejimi öncesi demir değişkenleri ile serum SOA, GSH ve MDA düzeyleri arasında ilgileşim saptanmamıştır. Hazırlık rejimi öncesinde serum ferritin > 1000 ng/ml olan hastalarda ESH ve CRP düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Hazırlık rejimi öncesi yüksek serum ferritin düzeyi artmış hepatotoksisite, kardiyotoksisite, nötropenik geçen gün sayısı, ateşli geçen gün sayısı ve nötrofil engrafman günü ile ilişkili bulunurken, NTBI, SOA, MDA ve GSH düzeyleri ile toksisite gelişimi arasında ilişki bulunmamıştır. Kök hücre infüzyonu öncesi artan NTBI düzeyi ile de infeksiyon gelişmeriski arasında ilişki bulunmuştur. Serum ferritin değeri > 1000 ng/ml olan hastalarda artan kardiyotoksisite sıklığı tespit edilmiştir. Nakil sonrası ilk 100 günlük sağ kalım ve NİÖ analizinde EBMT risk skorunun ? 3 ve TS'nun > % 80 olması bağımsız risk faktörü olarak tespit edilmiştir.Sonuç olarak; HKHN öncesi demir yükünün nakil sonuçları üzerinde prognostik önemi gösterilmekle birlikte prooksidatif/ antioksidatif dengenin nakil sonuçları üzerinde etkisi gösterilememiştir.Oksidatif stres ve antioksidan kapasitenin demir yükü ile ilişkisi ve nakil sonuçları üzerine etkisinin anlaşılabilmesi için benzer risk grubuna ait homojen hasta grupları ile ileriye dönük çalışma yapılmasına ihtiyaç vardır.

DemirGlütatyonHücre nakli+4
Fatma Buğdaycı Başal
Gazi University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

1996-2012 yılları arasında renal transplantasyon yapılan hasta sonuçlarının değerlendirilmesi

Son dönem böbrek yetmezliğinin en seçkin tedavisi olan renal transplantasyonun uygulandığı hasta sayısı dünya ile paralel olarak Türkiye'de de artış göstermektedir. Nakil öncesinde veya sırasında başlanan immunsupresif ilaçlarda sağlanan yeni gelişmelerle, akut rejeksiyon oranları azalmakta ve sağ kalım oranları artmaktadır. Tüm bu ilerlemelere rağmen greft ve hasta kaybını engellemek ve ilaçların oluşturduğu yan etkilerden kaçınmak için geliştirilebilecek stratejiler ve tedavi modalitelerine yönelik çalışmalar devam etmektedir.Bu çalışmada GÜTF Nefroloji-transplantasyon polikliniği tarafından takipli hastalar incelenmiş olup hastaların demografik özellikleri, laboratuar bulguları, ilaç yan etkileri, akut rejeksiyon oranları, hasta ve greft sağ kalımları açısından karşılaştırılmaları hedeflenmiştir.Çalışma kapsamında 1996-2012 yılları arasında renal transplantasyon yapılmış GÜTF Nefroloji-transplantasyon polikliniğinde takipli ilk 2 yıllık verilerine ulaşılabilen toplam 166 hasta incelenmiştir. Bu hastalar tedavinin birinci yılındaki tedavi rejimlerine göre CNI ve mTOR inhibitörü bazlı tedavi kullanan hastalar olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Söz konusu şekilde gruplandırılan hastalar 6. ay ve 24. ay verileri açısından yukarıda sıralanan parametreler kapsamında karşılaştırılmıştır.Yapılan karşılaştırma sonucunda hem altıncı hem de yirmi dördüncü ayda iki grubun renal fonksiyon açısından farklılık göstermediği tespit edilmiştir. Bununla birlikte her iki zaman dilimi için de mTOR inhibitörü grubunda anlamlı olarak daha fazla proteinüri varlığı izlenmiştir. İki yıllık takibi yapılan hastalardan bu süreç içerisinde mTOR inhibitörü grubunda anlamlı olarak daha fazla akut rejeksiyon atağı yaşandığı saptanmıştır. Ayrıca mTOR inhibitörü grubunda tüm lipit fraksiyonlarında CNI grubuna kıyasla daha yüksek değerler elde edilmiştir. Buna karşılık iki grup arasında mortalite açısından anlamlı fark olmadığı tespit edilmiştir.

BöbrekBöbrek nakliBöbrek yetmezliği+2
Hülya Yorulmaz
Gazi University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kolonoskopik işlemlerin uluslararası standartlara dayalı değerlendirilmesi

Kolorektal kanserler dünya genelinde önemli morbidite ve mortalite nedenidir. Kolorektal kanserlerin tespitinde kolonoskopi en önemli tarama metodudur. Bu açıdan kolonoskopi işleminin etkinliğini artırmak için uluslararası standartlar belirlenmiştir. Böylece erken tanı konulması, kolon hastalıklarına bağlı morbidite ve mortalitenin azaltılması ve komplikasyon oranlarının azaltılması amaçlanmıştır. Fırat Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji Kliniği Endoskopi Ünitesinde Ağustos 2015– Ocak 2019 tarihleri arasında yapılan kolonoskopik incelemelerin uluslararası standartlara dayalı 'kalite kriterleri'ni taşıyıp taşımadığının belirlenmesive varsa eksikliklerin belirlenerek daha nitelikli işlemlerin yapılabilmesi için düzenleme önerilerinin belirlenmesi amaçlandı. Materyal ve Metod: Çalışmamızda Fırat Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji Kliniği, Endoskopi Ünitesinde Ağustos 2015 – Ocak 2019 tarihleri arasındaki kolonoskopik işlemler uluslararası kalite kriterleri (ASGE ve ESGE Kılavuzları) göz önünde bulundurularak incelendi. Son 3 yılda 5192 hastanın 2805'i çalışmaya dahil edildi. Hastaların 2655'ı Kasım 2018 öncesi, 150 'si ise Kasım 2018-Ocak 2018 tarihleri arasında kolonoskopi işlemi yapılan hastalardı. Çalışmamızda Ağustos 2015 – Ekim 2018 tarihleri ve Kasım 2018 – Ocak 2019 tarihleri arasında yapılan kolonoskopiler Kasım 2018 öncesi yapılan işlemlerde bağırsak temizliğinin yeterlilik düzeyi ve temizlik için kullanılan ajan, kolonoskopi çekilme süresi kayıt altına alınmadığından bu iki tarih arasında yapılan kolonoskopiler uluslararası nitelikli işlem belirteçleri göz önünde bulundurularak ayrı ayrı incelendi. Kategorik verilerin karşılaştırılmasında Ki-Kare Testi kullanıldı. Niceliksel verilerin karşılaştırılmasında Mann-Whitney U Testi kullanıldı. Çalışmamızda adenom tespit oranı Ağustos 2015- Ekim 2018 tarihleri arasında kadınlarda %26.4, erkeklerde %36 olarak tespit edilmiştir. Kasım 2018 – Ocak 2019 tarihleri arasında ise bu oran kadınlarda %27.5 erkeklerde ise % 43 olarak saptandı. Çekum entübasyon oranı Ağustos 2015 – Ekim 2018 tarihleri arasında %82, Kasım 2018 – Ocak 2019 tarihleri arasında ise %84.4 olarak saptanmıştır. Sedasyon, Ağustos 2015 – Ekim 2018 tarihleri arasında %91.4 oranında uygulanmış olup Kasım 2018 – Ocak 2019 tarihleri arasında bu oran % 98 olarak saptandı. Kolonoskopi çekilme süresi Kasım 2018- Ocak 2019 tarihleri arasında yapılan kolonoskopilerde kayıt altına alınmış olup ortalama çekilme süresi 13.6 dakika olarak saptandı. Anahtar Kelimeler: Kolonoskopi, Kalite Kriterleri, Polip

Gastrointestinal hastalıklarKolonoskopiKolorektal neoplazmlar+2
Tuğçe Taşar Yıldırım
Fırat University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Metformin tedavisi alan yeni tanı tip 2 diyabetes mellitus'lu hastaların tükürük ve plazma ürotensin-2 düzeylerine etki eden faktörlerin araştırılması

Diyabetes Mellitus (DM); kronik seyir gösteren, etyopatogenezi multifaktöryel olan, tam veya kısmi insülin eksikliği veya insülin direnci ile karakterize, temel bulgusu plazma glukoz yüksekliği olan, yağ ve protein metabolizmalarında da belirgin değişiklikler görülen, heterojen bir klinik tabloya sahip, karbonhidrat metabolizmasının primer hastalığıdır. Diyabetik hastalarda yaşam beklentisi hala düşük olmasına karşın, son on yılda prognozda iyileşme sağlanmıştır. Hipergliseminin derecesi ve süresi komplikasyonların gelişiminde önemli rol oynar. Metformin ABD'de antidiyabetik ilaçlar içinde en çok reçete edilen ilaçtır ve tüm dünya genelinde en çok kullanılan ilaçlar arasında yerini almaktadır. Metformin karaciğerde insülin direncini ve glukoz yapımını azaltarak, plazma glukoz düzeylerini düşürür. Tip 2 DM'li hastalarda tek başına kullanıldığı gibi, diğer antidiyabetik ilaçlar veya insülinle kombine olarak da kullanılabilir. İnsülin sekresyonu yapan bir oral antidiyabetik ajan olmadığı için hipoglisemi riski yoktur. Bilinen en kuvvetli vazokonstriktör peptidlerden biri olan ürotensin-2 (UII), bu yönü ile endotelin-1'den bile daha kuvvetlidir. Somatostatin ile benzerlik gösteren peptid sekanslarına sahiptir. UII, hipertansiyon ve kalp yetmezliği gibi hastalıklarda vazokonstriktör etki gösterirken, sağlıklı gönüllülerde vazodilatasyona neden olduğu gözlemlenmiştir. Sağlıklı insanlarda UII 'radioimmünoassay yöntemi' ile ölçüldüğünde plazma seviyeleri çok düşük bulunmuştur. (5±1 fmol/ml). Bundan dolayı, bazı araştırmacılar, ürotensin-2'nin plazmada dolaşan bir hormon olmadığını düşünmektedir. UII sisteminin aktive olmasıyla, metabolik sendrom gelişebileceğini öne süren çalışmalar mevcuttur. Çalışmamızın amacı yeni tanı Tip 2 DM hastalarında tanı anında ve 3 aylık metformin ile tedavi sonrası kan ve tükürükte ürotensin-2 düzeylerinin belirlenmesi, sağlıklı gönüllülerle karşılaştırılması ve araştırılmasıdır. Literatürde Diyabetes Mellitus ile ürotensin-2 arasında ilişki olduğunu gösteren çeşitli çalışmalar mevcuttur. Fakat yeni tanı Tip 2 DM hastalarında metformin ile tedavi sonrası ürotensin-2'nin etkileri ile ilişkili bir çalışma literatürde bulunmamaktadır. Çalışmamızda 30 yeni tanı Tip 2 DM hastası, bu yeni tanı Tip 2 DM hastalarının metformin ile 3 aylık tedavi sonrası ve 30 gönüllü sağlıklı grup karşılaştırılmıştır. Kontrol grubuyla kıyaslandığında yeni tanı Tip 2 DM hastalarında kan ve tükürükte ürotensin-2 düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı artış bulunmamıştır. Yeni tanı Tip 2 DM hastalarının metformin ile 3 aylık tedavi sonrası kan ve tükürükteki ürotensin-2 seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı artış bulunmuştur (p<0,05). Sonuç olarak, kronik seyir gösteren, etyopatogenezi multifaktöryel olan Tip 2 DM hastalarında metformin ile tedavi sonrası ürotensin-2 düzeyleri artmaktadır. Bilinen en kuvvetli vazokonstriktör peptidlerden biri olan ürotensin-2'nin metabolizmasına yönelik metforminin bilinen bir rolü yoktur. Elde ettiğimiz bulguları doğrulamak için daha fazla katılımcının olduğu klinik ve deneysel çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Tip 2 Diyabetes Mellitus, Metformin, Ürotensin-2

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Metformin+2
Kübra Oral
Fırat University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Son dönem böbrek yetmezliği tanılı hastalarda kan speksin seviyelerinin araştırılması

Speksin, iştah, gıda alımı, vücut ağırlığının düzenlenmesi ve enerji dengesini kontrol etmede rol oynayan bir nöropeptiddir. Son dönem böbrek yetmezliği (SDBY) tanılı hastalarda serum speksin düzeyi ile ilgili çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamızda SDBY hastalarında serum speksin seviyeleri ve nütrisyonel parametrelerle ilişkisini araştırma amaçlandı. Çalışmaya 30 hemodiyaliz (HD) hastası ve kontrol grubu olarak 30 sağlıklı kişi alınmıştır. Hastaların serum speksin seviyeleri HD öncesi ve sonrası çalışıldı. Hastaların beslenme durumunu ve vücut kompozisyonunu değerlendirmek için Mini Nutrisyonel Değerlendirme (MND) testi ve Tanita 330 sc cihazı ile biyoelektrik impedans analizi (BİA) yapıldı. Elde edilen demografik ve laboratuvar verilerinin serum speksin seviyeleri ile ilişkisi değerlendirildi. İstatistiksel analizlerin yapılmasında SPSS 22 paket programı kullanıldı. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Serum speksin seviyesi SDBY grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0,001). HD öncesi serum speksin seviyesi ile karşılaştırıldığında HD sonrası serum speksin seviyeleri anlamlı olarak daha düşük saptandı (p<0,001). MND testine göre iyi beslenmiş hastalarla malnütrisyonlu hastaları karşılaştırdığımızda malnütrisyonlu hastalarda vücut kitle indeksi (VKİ) seviyeleri daha düşük, speksin seviyeleri anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p<0,001). Speksin seviyeleri ile vücut ağırlığı, VKİ, yağ yüzdesi, yağ kütlesi ve visseral yağ oranı arasında negatif korelasyon saptandı. Sonuç olarak, serum speksin seviyesi SDBY hastalarında anlamlı olarak daha yüksek saptanmıştır. Malnütrisyonlu HD hastalarında serum speksin seviyesi iyi beslenmiş hastalara göre daha yüksek saptanmıştır. Bulgularımız böbrek fonksiyonları ve nütrisyonel durumu yansıtan parametrelerin serum speksin düzeyi açısından belirleyici olabileceğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: son dönem böbrek yetmezliği, speksin, nöropeptid Q, malnütrisyon, hemodiyaliz

BöbrekBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği+6
Gizem İncesu
Fırat University
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Evcil hayvanlarda farklı bölgelerden ölçülen vücut sıcaklıklarının yöntemsel değerlendirilmesi

Bu çalışmada, bazı evcil hayvan türlerinde (sığır, koyun, keçi, at, köpek ve kedi) değişik yöntemlerle farklı bölgelerden ölçülen vücut sıcaklıklarının değerlendirilmesi amaçlandı. Her hayvan türünden 52 baş (yarısı dişi ve yarısı erkek) olmak üzere toplamda 312 baş havanın genel klinik muayeneleri yapılarak sağlıklı olanlar çalışmaya alındı. Her türdeki hayvanların yaklaşık olarak aynı yaşlarda olmasına ve sığırların montafon, koyunların akkaraman, keçilerin kıl keçisi, atların İngiliz atları, kedilerin tekir kedisi ve köpeklerin kangal ırkından olmasına özen gösterildi. Çalışmada civalı-cam, dijital ve lazerli termometreler kullanıldı. Civalı-cam termometre ile rektal vücut sıcaklığı ölçüldü ve referans değer olarak kabul edildi. Dijital termometre ile rektum ve kulaktan, lazerli termometre ile kuyruk sokumu, arka bacak iç bölgesi (kılsız kısımdan), merme ve alından (kıllar elle açıldıktan sonra) ölçümler yapıldı. Elde edilen veriler SPSS 22.0 bilgisayarlı istatistik programı kullanılarak değerlendirildi. Atlarda civalı termometre ile rektal, dijital termometre ile rektal ve kulak, lazer termometre ile alın, merme, arka bacak içi ve kuyruk sokumu vücut sıcaklığı sırasıyla 37.80±0.25, 37.48±0.32, 35.80±0.62, 36.57±0.31, 36.51±0.27, 36.80±0.47, 37.15±045 ⁰C; keçilerde ise 39.20±0.45, 38.81±0.68, 36.37±0.66, 37.47±1.49, 36.94±0.80, 37.08±1.04 ve 37.77±0.81 ⁰C; koyunlarda aynı parametreler 38.95±0.50, 38.78±0.56, 36.72±0.80, 37.13±1.24, 36.72±0.63, 38.04±1.17, 38.23±1.08 ⁰C; sığırlarda 38.55±0.29, 38.34±0.38, 36.38±0.48, 36.48±0.35, 36.29±0.47, 36.64±0.52, 36.96±0.70 ⁰C; kedilerde 38.68±0.29, 38.39±0.49, 36.40±1.12, 37.52±0.82, 37.26±0.66, 37.46±0.71, 37.82±0.61 ⁰C ve köpeklerde ise sırasıyla 38.58±0.46, 38.48±0.56, 37.38±0.90, 37.58±1.00, 37.14±0.78, 37.37±0.76, 37.79±0.80 ⁰C olarak bulunmuştur. Hayvan türlerine göre gruplar arası istatistiksel farklılığın önemine bakıldığında civalı termometre ile alınan rektal sıcaklık ile dijital termometre ile alınan rektal vücut sıcaklığının koyun, sığır, kedi ve köpeklerde önemsiz (P>0.05) derecede düştüğü belirlenirken at ve keçide aynı parametrelerdeki düşüşün istatistiksel olarak önemli (P<0.05) olduğu görülmüştür. Tüm hayvan gruplarında civalı termometre ile rektal vücut sıcaklığının diğer yöntemlerle alınan tüm vücut sıcaklıklarından gruplar arası farkın istatistiksel olarak önemli derecede yüksek olduğu belirlenmiştir (P<0.05). Erkek hayvan türlerine göre gruplar arası istatistiksel farklılığın önemine bakıldığında civalı termometre ile alınan rektal sıcaklık ile dijital termometre ile alınan rektal vücut sıcaklığının keçi, koyun, sığır, kedi ve köpeklerde önemsiz (P>0.05) derecede düştüğü belirlenirken atlarda ise aynı parametrelerdeki düşüşün istatistiksel olarak önemli (P<0.05) olduğu belirlenmiştir. Dişi hayvan türlerine göre gruplar arası istatistiksel farklılığın önemine bakıldığında, civalı termometre ile alınan rektal sıcaklık ile dijital termometre ile alınan rektal vücut sıcaklığının tüm hayvanlarda istatistiksel farkın önemsiz (P>0.05) olduğu görülmektedir. Çalışmaya alınan hayvan gruplarında kalp ve solunum frekansının at, keçi, kedi ve köpeklerde cinsiyete göre istatistiksel farkın önemsiz olduğu (P>0.05), koyun ve sığırlarda ise P<0.05 düzeyinde önemli olduğu görülmektedir. Rumen hareketleri açısından ise keçi ve sığırlarda cinsiyete göre farkın önemsiz (P>0.05) olduğu görülürken koyunlarda P<0.01 düzeyinde erkeklerde yüksek olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, yeni teknolojik cihazların kullanıma girmesiyle özellikle beşeri hekimlikte yer bulan değişik yöntemlerle ve farklı termometrelerle vücut sıcaklığının ölçülmesinin veteriner hekimlikte referans kaynaklarda bildirilen rektal yolla vücut sıcaklığı değeri ile karşılaştırıldığında önemli farklılığın olduğu görülmüştür. Rektal vücut sıcaklığı ölçümüne en yakın değeri dijital termometre ile rektal olarak belirlenen vücut sıcaklığının verdiği belirlenmiştir. Bu yerlerin ve cihazların hasta ve sağlıklı hayvanlarda referans değer olarak değerlendirilebilmesi için de daha kapsamlı çalışmaların yapılması ve düzeltme katsayısı kullanılması gerektiği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Vücut sıcaklığı, termometre, evcil hayvan

Evcil hayvanlarHayvanlarTermometreler+2
Delal Sorgucu
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Nonalkolik yağlı karaciğer hastalığının metabolik parametreler, controlled attenuation parameter, geçici elastografi, PNPLA3 RS738409 ve TM6SF2 RS58542926 gen varyantlari ile ilişkisi

Nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAFLD) dünyada bilinen en yaygın karaciğer hastalığı olup, histolojik olarak basit hepatosteatoz ile nonalkolik steatohepatit (NASH) arasında bir spektrumu içerir. Çalışmamızın amacı ultrasonografi, transient elastografi, steatozu noninvaziv olarak gösteren "controlled attenuation parameter" (CAP) ve laboratuvar sonuçlarına göre NAFLD / metabolik sendrom tanısı konmuş hastalarda, klinik, laboratuvar, ultrasonografi ve elastografi bulgularını karşılaştırmak ve ayrıca hastalığın PNPLA3 rs738409 ile TM6SF2 rs58542926 gen varyantları ile ilişkisini belirlemektir. Çalışmaya Mayıs 2014-Ağustos 2014 tarihleri arasında hastanemiz check-up bölümüne başvuran, öykülerinde alkol alımı ve sekonder nedenler dışlandıktan sonra klinik, antropometrik, laboratuvar ve ultrasonografi bulguları NAFLD ile uyumlu olan hastalar dahil edildi. Tüm hastalarda açlık kan şekeri, insülin, total kolesterol, HDL, LDL, trigliserid, ürik asit, ALT, AST, GGT tayininin yanısıra Transient Elastografi (Echosens) uygulanarak CAP ile steatoz derecesi ve fibrosis evresi ölçüldü. Ayrıca hastalardan NAFLD ile ilişkili olabilecek PNPLA3 rs738409 ve TM6SF2 rs58542926 gen polimorfizmleri için kan örnekleri alındı. Gen varyantları için minisekanslama primerleri kullanılarak dizi analizi yapıldı. Korelasyonlar için Pearson korelasyon analizi, karşılaştırmalar için kikare, t testi, ANOVA, Mann-Whitney U testleri kullanıldı. Çalışmaya toplam 234 hasta alındı. Hastaların 132'si erkek, 102'si kadın; yaş ortalaması 46±13 idi. Transient elastografide CAP değerleri grade 2 ve grade 3 yağlanmada ultrasonografi ile uyum gösterirken, ultrasonografik grade 0 ve grade 1, yağlanmayı normal karaciğerden ayıramadı. Hepatosteatoz sırasıyla; kilolularda, insülin direnci olanlarda, erkeklerde, metabolik sendromu olanlarda, yüksek ürik asit, yüksek trigliserid, yüksek GGT, düşük HDL seviyesi olanlarda daha fazlaydı. Transient elastografide fibrozis derecesi, karaciğer enzimleri yüksek ve insülin direnci olanlarda daha fazlaydı. PNPLA3 gen varyantını taşıyanlar arasında sadece GGT yüksekliği daha fazla iken, bu mutasyonu homozigot olarak taşıyanlada fibroz derecesi, ALT ve GGT seviyeleri daha yüksek bulundu. TM6SF2 gen varyantı taşıyanlarda ise sadece trigliserid düşüklüğü ilişkili bulundu. Özet olarak NAFLD multifaktöryel bir hastalık olup, klinikte kilolular ve insülin direnci olanlar basit steatoz; yağlanma ile birlikte karaciğer enzim yüksekliği ve yüksek elastografi değerlerine sahip olanlar da NASH açısından değerlendirilmelidir. Ultrasonografi düşük derece yağlanmada iyi bir yöntem değildir. PNPLA3 gen varyantınının homozigot olması durumunda steatozdan çok, NASH'in nekroinflamatuar durumu ile ilgisi saptanmıştır. TM6SF2 gen varyantının NAFLD ile ilgisi bulunmamıştır.

ElastografiGenlerKaraciğer hastalıkları+3
Şeyhmus Getıren
Acıbadem University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Prostat karsinomunda Cyclın D1 ve Stathmın-1 ekspresyonunun değerlendirilmesi

Prostat kanseri (PCa), patolojisinde hormonal faktörlerin rol oynadığı, genellikle 50 yaş üstü hastalarda gelişen, erkeklerde en sık görülen malignitelerden biridir. Siklin D1 (CD1), hücre siklusunun G₁ fazını kısaltarak tümörogenezin ilk aşamalarında rol oynadığı düşünülen bir proteindir. Bu proteinin aşırı ekspresyonu bazı kanserlerde kötü prognoz ve artmış tümör yüküyle ilişkilendirilmiştir. Statmin-1 (STMN1)'in hücre siklusunda mikrotübülleri hedef alarak kontrolsüz hücre çoğalmasına katkı sağladığı görülmüştür. Birçok kanserde STMN1 ekspresyonu tümör agresivitesi ile ilişkilendirilmiştir. Bu çalışmada lokal ve ileri evre prostat karsinomu tanılı olgularda CD1, STMN1 ekspresyonlarının bazı klinikopatolojik parametrelerle ilişkileri araştırıldı. Çalışmaya Fırat Üniversitesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalında 2009-2017 yılları arasında takip edilen lokal ve ileri evre PCa'lı 30'ar olgu ile PCa tanısı olmayan 15 olgu alındı. Olguların patoloji preparatları immünhistokimyasal (IHC) boyama ile CD1, STMN1 ekspresyonları "Düşük" ve "Yüksek" olarak kategorize edildi. Ekspresyon dereceleri ile olguların klinikopatolojik özellikleri, sağkalımları (OS) arasındaki ilişkiler istatiksel olarak, %95 güven aralığında, p<0.05 istatistiksel anlamlılık içerisinde değerlendirildi. Çalışmada hem CD1 ekspresyonu, hem de STMN1 ekspresyonu lokal PCa'da metastatik PCa'lı olgulardan daha düşüktü. Siklin D1 ekspresyonu metastatik olgularda lokal olgulara göre daha yüksek bulundu, (p<0.05). Yüksek STMN1 ekspresyonu olan olgularda OS daha kısaydı, istatistiksel anlamlılık içinde negatif bir ilişki bulundu (p<0.05). İmmünhistokimyasal olarak; yüksek CD1 ve STMN1 düzeyleri ileri evre prostat kanseri olgularında metastaz varlığını ve OS'yi öngörmede kullanılabilecek umut vaad eden yeni biyobelirteçler olarak değerlendirilebilir. Anahtar Kelimeler: Prostat karsinomu, metastaz, siklin D1, statmin-1

Gen ifadesiNeoplazm metastazlarıNeoplazmlar+3
Safiye Selcen Vicdanlı
Fırat University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hepatit B virüsü ve hepatit delta tanılı hastalarda interferon dört lambda polimorfizminin değerlendirilmesi

İnterferon lambda (IFN-λ); enfeksiyonlarda ve otoimmün hastalıklarda, indüklenen genlerin oluşturduğu bir iletişim ağı aracılığıyla, immüniteyi modüle eder. IFN-λ'lar, STAT fosforilasyon bağımlı sinyal kaskadını aktiveden, heterodimerik IFN-λ reseptörüne (IFNLR) bağlanarak etki etmektedir. Böylece IFN ile stimüle edilen yüzlerce gen indüklenir ve bu kompleks ileri besleme ve geri besleme döngüleri üzerinden çeşitli bağışıklık fonksiyonlarını modüle eder. Bu çalışma ile kronik Hepatit B virüs tanılı, Delta Hepatit tanılı ve HBV geçirmiş olan hastalarda IFN-λ4 polimorfiziminin allel ve genotip sıklığının bulunması amaçlandı. Bu çalışmaya; Fırat Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji kliniğine başvuran 92 HBV geçirmiş, 122 kronik Hepatit B ve 76 Delta Hepatit tanısı olan toplam 290 hasta alındı. Hastalardan başvuru anında 5 ml kan örneği EDTA'lı tüplere alındı, -80 derecede saklandı. Bu kanlardan IFNλ4 rs12979860 ve rs11322783 polimorfizimleri çalışıldı ve her tanı grubu allel ve genotip sıklığı açısından birbirleriyle karşılaştırıldı. Gruplar arası karşılaştırma sonucunda IFNλ4 rs12979860 polimorfiziminin allel ve genotip sıklığının karşılaştırılmasında gruplar arası farklılık saptanmadı. IFNλ4 rs11322783 polimorfizim analizi için DNA eldesi aşamasında kronik HBV hastaları ve HBV geçirmiş olan grupta IFNλ4 rs12979860'nın allel ve genotip sıklığının karşılaştırılmasında, G/G allelinin HBV geçirmiş hastalarda kronik HBV hastalarına göre daha sık görüldüğü saptanmıştır [p=0,04; OR: 3,55 (1,29-9,74)]. Yine co-dominant allellerin birleştirilerek değerlendirilmesinde, benzer şekilde geçirilmiş grupta resesif allelin kronik HBV olan gruba göre daha sık olduğu görülmüştür [p=0,013; OR: 3,55 (1,29-9,74) 3,30 (1,26-8,68)]. Diğer gruplarda karşılaştırmada anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Bu çalışmada HBV geçirmiş hastalarda rs11322783 polimorfizimin daha sık olduğu saptandı. Bu polimorfizim, bulaşa maruz kalan bireylerde hastalığın kronikleşmeyi önlediğini düşünmemize neden olabilir. Literatürde bizim çalışmamıza benzer bir çalışma mevcut değildir. Bu sonuçların geniş hasta serilerinde konfirmasyonuna gereksinim vardır. Anahtar Kelimeler: HBV, DELTA, IFNλ4, rs12979860, rs11322783

Hepatit BHepatit B virüsüHepatit D+3
Fariz Emrah Özkan
Fırat University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnflamatuvar barsak hastalığı tanılı hastalarda adalimumab ve infliksimab tedavisine yanıtın retrospektif olarak değerlendirilmesi

Ülseratif kolit ve Crohn hastalığı inflamatuvar barsak hastalığının majör iki formudur. Crohn hastalığının klinik şiddetini belirlemek için Crohn hastalığı aktivite indeksi kullanılır. Ülseratif kolitin klinik şiddetini belirlemek için Truelove-wittz aktivite indeksi kullanılır. Adalimumab ve infliksimab inflamatuvar barsak hastalığı olan hastalarda tedavide kullanılan biyolojik ajanlardır. Bu çalışmanın amacı inflamatuvar barsak hastalığı olan hastalarda adalimumab ve infliksimab tedavisine yanıtın retrospektif değerlendirilmesidir. Fırat Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji polikliniklerinde ve kliniklerinde, Ocak 2008-Nisan 2019 tarihleri arasında takip edilmiş inflamatuvar barsak hastalığı tanısı olan, 18 yaş üzerindeki hastaların verileri incelemeye alındı. İncelenen hastalardan adalimumab ve infliksimab tedavisini en az 4 hafta düzenli olarak almış 80 hasta çalışmaya dahil edildi. Adalimumab ve infliksimab tedavisine yanıtı değerlendirme amacıyla hastalığın aktivitesiyle ilişkili parametreler olan lökosit, eritrosit sedimantasyon hızı, C-reaktif protein ve nötrofil/lenfosit oranı değerlerinin tedaviden önceki ile tedaviden sonraki değerleri kıyaslandı. Ayrıca bu hastaların tedaviden önceki ve sonraki hemoglobin düzeyleri karşılaştırıldı. Ülseratif kolit ve Crohn hastalığı aktivitesinin değerlendirilmesinde kullanılan eritrosit sedimantasyon hızı, C-reaktif protein, lökosit ve nötrofil/lenfosit oranı seviyeleri adalimumab ve infliksimab tedavisi sonrası tedavi öncesi seviyelere göre hastalarda anlamlı derecede düşüktü (p<0,05). Adalimumab ve infliksimab tedavisi almış ülseratif kolit ve Crohn hastalarının tedaviden sonra hemoglobin düzeylerinin tedavi öncesine göre anlamlı derecede yüksek olduğu izlendi (p<0,05). Adalimumab ve infliksimab tedavisi almış Crohn hastalarının Crohn hastalığı aktivite indeksleri kıyaslandı ve tedavi sonrasında tedavi öncesine göre anlamlı derecede düşük izlendi (p<0,05). Adalimumab ve infliksimab tedavisi almış Ülseratif kolit hastalarının Truelove-wittz Aktivite indeksleri kıyaslandı ve tedavi sonrasında tedavi öncesine göre anlamlı derecede düşük izlendi (p<0,05). Crohn hastalarının %83,3'ü, ülseratif kolit hastalarının %84,6'sı iyileşti. Adalimumab ve infliksimab tedavisi inflamatuvar barsak hastalığı olan hastalarda tedavide aktif hastalığın iyileşmesi üzerine etkili oldu. Adalimumab ve infliksimabın güvenilirliğinin yüksek olduğu fakat düşük oranda allerji, lenfadenopati ve lökopeni yan etkileri olduğu görüldü. Anahtar kelimeler: İnflamatuvar barsak hastalığı, crohn hastalığı aktivite indeksi, Truelove-wittz aktivite indeksi, adalimumab, infliksimab.

AdalimumabBağırsaklarCrohn hastalığı+4
Aykut Bulu
Fırat University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çölyak hastalarında karaciğer fonksiyon testlerinde yükseklik ve otoimmün hepatit sıklığı

Çölyak hastalığı (ÇH), heterojen patogeneze sahip zamanla farkındalığın artması nedeniyle daha sık ve erken tanı konulur hale gelen, tedavisi olan bir hastalıktır. Eşlik eden karaciğer fonksiyon testlerinde (KCFT) yükseklik çölyak hastalığının bilinen bir özelliğidir. Bu hastaların %40'ını kapsayacak kadar yüksek oranda karaciğer fonksiyon testi yüksekliği olabileceğini bildiren çalışmalar mevcuttur. Bu hastaların çoğunda patofizyolojisi açıklanamamış olsa da glutensiz diyet sonrası spontan normale döndüğü, ancak önemli bir kısmında, genetik predispozan faktörler nedeniyle otoimmün hepatit (OİH) olabileceği bildirilmektedir. Biz bu çalışmada ÇH'de karaciğer fonksiyon testi yüksekliği ve otoimmün hepatit sıklığını araştırması amaçlandı. Çalışmamızda Aralık 2010-Aralık 2018 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji Polikliniği'ne başvurmuş ÇH tanısı olan 18 yaş ve üstündeki tüm hastaların verileri retrospektif olarak tarandı. Hastaların laboratuvar kayıtları incelendi ve karaciğer fonksiyon testi yüksekliği ve otoimmun hepatit hastalığı varlığı açısından retrospektif olarak hasta dosyalarından sorgulandı. Tanı anında karaciğer fonksiyon testlerinde yükseklik olan hastalar glutensiz diyet uygulama açısından sorgulandı. Yüzde dört hastada GFD sonrası belirgin düşüşler izlendi, hastalardaki bu durumun 'çölyak hepatiti' ya da 'kriptojenik hipertransaminazemi' olduğu saptandı. Glutensiz diyete rağmen KCFT'si gerilemeyen hastalar ileri tetkik edildiğinde ise %1 hastada otoimmun hepatit saptandı. Sonuç olarak; ÇH'de KCFT yüksekliği önemli bir bulgudur. Bu yükseklik daha çok çölyak hepatitine sekonder de olsa 'otoimmün hepatit' birlikteliğine bağlı olabileceği dikkate alınmalıdır. Anahtar Kelimeler: Çölyak hastalığı, kriptojenik hipertransaminazemi, otoimmün hepatit

Gastrointestinal hastalıklarGlutenlerHepatit+3
Ayşe Şengün
Fırat University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yeni tanı tip 2 diabetes mellitus tanılı erişkin hastalarda serum ve tükürükte alarin ve galanin düzeylerinin araştırılması

Type 2 diabetes mellitus is a chronic disease characterized by insulin resistance or relative insulin deficiency. Alarin and galanin are neuropeptides that play an important role in energy metabolism. In this study, we have studied alarin and galanin saliva and blood which we think may play a role in the etiopathogenesis of type 2 diabetes mellitus. In addition, two salivary glands (submandibular and parotid glands) were stained with alarin and galanin antibodies to determine whether human salivary glands synthesize alarin and galanin. Thirty newly diagnosed type 2 diabetes patients and 30 healthy controls were included in the study. The patients were divided into 3 groups of new type 2 diabetes (pre-treatment), metformin therapy (post-treatment) for 12 weeks (control) and healthy subjects (control). The data were analyzed by SPSS 22 package program. Significance value was accepted as p<0.05. There was a statistically significant difference between the levels of alarin and galanin in the blood and control and patient groups. The levels of the patient group were higher than the control group (p<0.01). When the levels of alarine in the blood were compared in the patient (TÖ) and patient (TS) groups, there was a statistically significant increase in the pre-treatment group (p<0.01). When the levels of galanin in the blood were compared in the patient (TÖ) and patient (TS) groups, there was a statistically significant increase in the pretreatment group (p<0.05). In this study, both alarinin and galanin were synthesized immunohistochemically in the intercalated and striated channels of the parotid and submanibular glands. As a result, alarin and galanin are synthesized in submandibular and parotid glands. Alarin and galanin levels are higher in patients with type 2 diabetes than in healthy individuals. Metformin treatment also decreases the level of alarin and galanin in type 2 diabetes patients. Keywords: Type 2 diabetes mellitus, Alarin, Galanin

AlarinDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2+4
Büşra Şengül
Fırat University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pankreas kanseri tanılı olguların demografik verilerinin, radyolojik görüntülemelerinin ve klinik özelliklerinin retrospektif olarak incelenmesi

Pankreas kanseri, dünyada kanserlerden ölümün 4. en sık sebebidir. Hastalığın erken evrelerinde belirti ve bulguların az görülmesi nedeniyle tanı alması oldukça güçtür. Hastaların 5 yıllık sağkalımı %5'den azdır. Sigara, obezite, erkek cinsiyet, aile öyküsü, diyabet ve kronik pankreatitin pankreas kanserini artırdığına dair çalışmalar mevcuttur. Visseral ve subkutan yağlanma ile sarkopeninin pankreas kanserinde kötü prognostik faktör olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda Ocak 2011-Mayıs 2019 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji Bölümüne başvurmuş olup pankreas kanseri tanısı olan 18 yaş üstündeki tüm hastaların verileri retrospektif olarak taranmıştır. Gastroenteroloji polikliniğine farklı şikayetlerle Ocak 2019-Mayıs 2019 tarihleri arasında başvurmuş olup; malignite, safra taşı, pankreatiti olmayan 40 sağlıklı hasta random olarak seçilmiştir. Hastaların cinsiyeti, tanı yaşı, biyokimyasal ve serolojik parametreleri, tanı tarihleri, ölüm tarihleri, cerrahi operasyon geçirip geçirmedikleri, kemoterapi veya radyoterapi alıp almadıkları, tümör lokalizasyonu, tümör çapı, perinöral ve lenfovasküler invazyon varlığı taranmıştır. Bilgisayarlı tomografide visseral ve subkutan yağ dokusu, pankreatik yağlanma oranı, sarkopeni düzeyi ölçülmüştür. Sağlıklı bireyler ile pankreas kanseri tanısı alan hastalar arasındaki pankreatik yağlanma, visseral ve subkutan adipoz doku, sarkopeni düzeyi farklılıkları incelenmiştir. Çalışmamızda CA 19-9 düzeyi arttıkça hastaların cerrahi olma oranlarının ve sağkalımlarının azaldığını saptadık. Cerrahi olan hastalar, kemoterapi alan hastalara göre daha uzun sağkalıma sahiptir. Pankreatik yağlanması olanlarda pankreas kanserinin anlamlı olarak daha fazla görüldüğünü saptadık. Sonuç olarak pankreas kanserinde günümüzde en etkin tedavi cerrahidir, CA 19-9 düzeyi prognostik belirteç olarak kullanılabilir. Karaciğer yağlanması ve obezite kadar pankreatik yağlanmanın da malignite üzerinde etkisi vardır ve dikkate alınmalıdır. Anahtar kelimeler: Pankreas kanseri, pankreatik yağlanma

ApoptozisDemografiNeoplazmlar+4
Furkan Kılıç
Fırat University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yeni tanı alan DM hastaları ile diyabetik nefropatisi olan hastaların kan ve tükürüklerinde asprosin düzeylerinin araştırılması

Diyabetes mellitus insülin eksikliği ya da insülin direnciyle karakterize komplikasyonları itibariyle de önemli bir kronik hastalıktır. Patogenezinde başlıca pankreastan salınan insülin sorumlu olsa da yeni çalışmalar asprosin proteininin de diyabet patogenezinde rol oynayabileceğini göstermektedir. Asprosin proteini başlıca adipoz doku tarafından sentezlenen ve hepatik glukoz salınımına neden olan protein yapıda bir hormondur. Yapılan çalışmalarda asprosinin insülin direnci, DM, polikistik over sendromu, obezite gibi pek çok hastalık patogenezinde rol oynadığı gösterilmiştir. Ancak bugüne kadar asprosin proteini ile diyabetik nefropati arasında bağlantı olabileceği çalışılmamıştır. Bu çalışma diyabetik nefropati ve yeni tanı almış diyabet hastalarının kan ve tükürüklerindeki asprosin protein düzeylerini göstermek amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya yeni tanı alan 30 DM hastası, 30 son dönem diyabetik nefropati hastası ve 30 sağlıklı bireylerden oluşan kontrol grubu dahil edildi. Hasta ve kontrol grubundan en az 8 saatlik açlık sonrası venöz kan gazı ve tükürük örneği alındı. Venöz kan gazından açlık kan şekeri (AKŞ), düşük dansiteli lipoprotein (low density lipoprotein-LDL), trigliserit (TG), HbA1c ve asprosin düzeyleri çalışıldı. Diyabetik nefropati hastalarında ayrıca üre ve kreatininin düzeyleri çalışıldı. Tükürük örneklerinden asprosin proteini çalışıldı. Hasta ve kontrol grubunun vücut kitle indeksleri hesaplandı. Ayrıca tükürük bezlerinin asprosin proteini sentezleyip sentezlemediğini göstermek amacıyla parotis bezi asprosin antikorlarıyla boyanmıştır. Plazma asprosin düzeyleri üç grup arasında kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu (p=0,001). Aynı şekilde gruplar arası tükürük asprosin düzeyleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu (p<0,001). Plazma asprosin düzeyleri diyabetik nefropati grubunda diyabetes mellitus grubuna ve kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu. En yüksek tükürük asprosin düzeyleri ise sağlıklı bireylerden oluşan kontrol grubunda saptandı. Çalışmada tükürük bezlerinden parotis bezinin de asprosin proteini sentezlediği immunhistokimyasal olarak gösterildi. Sonuç olarak; plazma asprosin protein düzeyleri diyabetik nefropati grubunda komplikasyonsuz diyabetik gruba göre anlamlı olarak daha yüksek tespit edildi. Plazma asprosin düzeyi diyabetin erken göstergesi olmaktan ziyade daha çok diyabetin uzun dönem vasküler komplikasyonlarıyla ilişkili olabilir. Fakat bu molekülün diyabetik nefropati patogenezi ve prognozunda bir izlem kriteri olarak kullanıp kullanılmayacağına dair daha çok hastanın verilerinin değerlendirilebileceği çok merkezli araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Diyabetes mellitus, diyabetik nefropati, asprosin

AsprosinDiabetes mellitusDiabetik nefropatiler+2
Esra Aykut
Fırat University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sağlıklı insanlarda tam kan sayım parametreleri olan ortalama trombosit hacmi (MPV), ortalama eritrosit hacmi (MCV) ve eritrosit dağılım genişliğinin (RDW) yaş, cinsiyet ve kan grubuna göre değişkenliğinin incelenmesi

Kan grupları ve tam kan sayımı parametrelerinin kliniko-patolojik olaylar ile ilişkili olduğu pek çok çalışmayla kanıtlanmıştır. Ancak yaptığımız literatür taramasında tam kan sayımı parametreleri olan ortalama eritrosit hacmi (MCV), ortalama trombosit hacmi (MPV) ve eritrosit dağılım genişliğinin (RDW) ABO kan grubu ile ilişkisini ve yaş ile cinsiyete göre değişkenliğini araştıran bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışmada birincil amaç olarak ABO kan grubu ile MCV, MPV ve RDW ile arasındaki ilişki incelendi. İkincil amaç olarak ta MCV, MPV ve RDW'nin yaş ve cinsiyete göre değişkenlik gösterip göstermediği incelendi. Çalışmada 2016-2018 yılları arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Kan Merkezine başvuran 18-65 yaşları arasındaki toplam 1619 sağlıklı kan donörünün yaş, cinsiyet, tam kan sayımı parametreleri ve ABO kan grubu dağılımları retrospektif olarak incelenmiştir. Kan grubu tayini ve tam kan sayımı çalışılması otomatik cihazlar ile yapılmıştır. Tüm donörlerin kan grupları ve kan sayımları aynı tip ve marka cihazlarla çalışılmıştır. Çalışma verileri değerlendirilirken SPSS istatistik programı kullanılmıştır. Niteliksel verilerin karşılaştırılmasında ise Ki-Kare testi kullanılmıştır ve % 95'lik güven aralığında, anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirilmiştir. Çalışmaya alınan 1619 hastanın yaş ortalaması 36,77 idi. En küçük yaş 20, en büyük yaş 65 idi. Hastaların 1050'si (% 64,9) 40 yaş altı, 569'u (%35,1) 40 yaş üstüydü. 1360'ı (%84) erkek, 259'u (%16) kadındı. 0 Rh (-) kan grubuna sahip 157 (% 9,7), 0 Rh (+) kan grubuna sahip 255 (%15,8), A Rh (-) kan grubuna sahip 205 (%12,7), A Rh (+) kan grubuna sahip 252 (%15,6), B Rh (-) kan grubuna sahip 193 (%11,9), B Rh (+) kan grubuna sahip 226 (%14), AB Rh (-) kan grubuna sahip 100 (%6,2), AB Rh (+) kan grubuna sahip 231 (%14,3) kişi vardı. Lökosit en düşük değeri 2500/mm3, en yükseği 20.300/mm3 ve ortanca değeri 7.600/mm3 idi. Hemoglobin en düşük değeri 5,1 gr/dl, en yükseği 19,3 gr/dl ve ortanca değeri 15,7 idi. Hematokrit en düşük değeri % 17,3, en yükseği % 61,3 ve ortanca değeri % 46,8 idi. Trombosit en düşük değeri 16.000/mm3, en yükseği 545.000/mm3 ve ortanca değeri 235.000/mm3 idi. MCV en düşük değeri 58,6 fL, en yükseği 103,2 fL ve ortanca değeri 87,3 fL idi. MPV en düşük değeri 5.9 fL, en yükseği 13,9 fL ve ortanca değeri 8,4 fL idi. RDW en düşük değeri % 10,53, en yükseği % 25,1 ve ortanca değeri % 13,2 idi. MCV, MPV ve RDW ile yaş, cinsiyet ve kan grupları arasındaki değişkenlik incelendi. MCV ve MPV ile yaş arasında anlamlı bir ilişki yoktu. RDW değeri 40 yaş üstü grupta anlamlı olarak daha yüksekti. MCV ve MPV ile cinsiyet arasında anlamlı bir ilişki yoktu. RDW değeri kadınlarda anlamlı oranda daha yüksekti. MCV, MPV ve RDW ile kan grupları arasında anlamlı bir ilişki yoktu. A Rh (+) ve AB Rh (+) kan grupları erkek cinsiyette, AB Rh (-) kan grubu kadın cinsiyette anlamlı olarak daha yüksekti. Kan grupları ile yaş arasında anlamlı bir fark yoktu. Çalışmamızda temel bazı tam kan sayımı parametreleri ile yaş ve cinsiyet arasında anlamlı bir ilişki bulundu. Fakat çalışmanın birincil amacı olan MCV, MPV ve RDW ile kan grupları arasında anlamlı bir ilişki bulanamadı. Sadece RDW değeri kadınlarda ve 40 yaş üstü grupta daha yüksek bulundu. Bunun da klinik yansımasının olup olmadığını söylemek şu aşamada mümkün değildir. Ancak kan grupları ile kan sayım parametrelerinin ilişkisi teorisini desteklemek için bu konuda daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: ABO kan grubu sistemi, MCV, MPV, RDW

ABO kan grup sistemiCinsiyetEritrosit sayısı+5
Mehmet Aslan
Fırat University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İdiyopatik granülomatöz mastit ile II-37 arasındaki ilişki

İdiyopatik granülomatöz mastit (IGM), kazeifiye olmayan granülomlar ile karakterize olup memenin enfeksiyöz olmayan inflamatuar hastalığıdır. Nedeni tam olarak bilinmeyen, genç üreme çağındaki kadınlarda sıklıkla görülen kronik granülomatöz inflamatuar bir hastalıktır. Tedavide immunsüpresif ajanlar ve cerrahi müdahaleler kullanılmaktadır. LL-37 doğal bağışıklıkta etkili olup, immünmodülatör özelliklere sahip katelisidin türevi antimikrobiyal peptittir. Ek olarak, interlökin (IL)-36, galektin 3, toll like reseptör (TLR)3 otoimmünitede etkili olup proinflamatuar özelliklere sahiptir. Bu çalışma ile IGM'de LL-37, IL-36, galektin 3 ve TLR3 düzeylerindeki olası değişiklikleri araştırmak amaçlandı. Biyopsi ile doğrulanmış 36 kadın hasta ile 37 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edildi. Deneklerin serum örneklerinde LL-37, IL-36, galektin 3 ve TLR3 seviyeleri Elisa yöntemi kullanılarak çalışıldı. Dokuda LL-37 ve galektin 3 seviyeleri çalışıldı. Doku örnekleri elimizde olan 16 IGM hastası ile kozmetik nedenlerle mamoplasti yapılan 10 hastanın meme doku örnekleri doku incelemeleri için çalışmaya dahil edildi. Boyamada immünite aktivitesi, yaygınlık (0.1: <% 25, 0.4: % 26-50, 0.6: % 51-75, 0.9: % 76-100) ve şiddete (0: yok, +0.5: çok az, +1: az, +2: orta, +3: şiddetli) dayandırıldı ve histoskor (yaygınlık × şiddet) oluşturuldu. Veriler uygun istatiksel analiz kullanılarak değerlendirildi ve p <0.05 istatiksel olarak anlamlı kabul edildi. Çalışmaya dahil edilen hasta ve kontrol grupları karşılaştırıldığında ortalama yaş açısından anlamlı fark yoktu. Serum örneklerinde, LL-37, IL-36, galektin 3 ve TLR3 düzeyleri IGM grubunda, kontrol grubuna göre, istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktü (her biri için; p <0.001). Biyopsi örneklerinde; IGM grubunda LL-37 düzeyi, kontrol grubuna göre, anlamlı olarak düşük bulundu (p <0.001). Bununla birlikte, doku galektin 3 düzeyleri açısından iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Çalışmamızda, etiyolojisi açıkça anlaşılamayan IGM hastalarının serum örneklerinde LL-37, IL 36, galektin 3 ve TLR3 düzeylerinin düştüğü bulunuldu. Ek olarak, IGM'li hastalarda doku LL-37 seviyesinin düştüğü gösterildi. Bu bulgular, bir katelisidin olan LL-37'in IGM patogenezini etkilediğini desteklemektedir. Anahtar kelimeler: İdiyopatik granülomatöz mastit, LL-37, interlökin-36, galektin 3

Galektin-3Mastitİnterlökin 36+1
Umut Aydın
Fırat University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yoğun bakım hastalarında hipotalamo-hipofizer-adrenal aks ve tiroid fonksiyonlarının hastalık progresyonu ile ilişkisinin araştırılması

Kritik hastalık hipotalamus-hipofiz-periferal hormon akslarında önemli değişimlerle karakterizedir. Kritik hastalığın akut fazında vücuda maliyeti yüksek olan anabolik süreçler ertelenir ve hızlı gelişen nöroendokrin değişimler insan vücudunu katabolik bir sürece sokar. Kritik hastalığın ortaya çıkışından saatler veya günler sonra görülen hormonal değişimler sıklıkla organizma tarafından seçilmiş ve sağ kalım için yararlıdır, ancak kritik hastalığın uzaması durumunda ortaya çıkan endokrin değişimler zararlı olabilir ve iyileşmeyi yavaşlatabilir. Bu çalışmanın amacı kritik hastalığın kronik fazındaki hormon seviyelerinin incelenmesi, hormon seviyelerinin hastalık şiddet göstergeleri ile arasındaki ilişkinin değerlendirilmesidir. Çalışmamız Fırat Üniversitesi, Tıp Fakültesi dahili yoğun bakım ünitesinde tedavi edilen ardışık 50 hasta ve endokrinoloji polikliniğine başvuran 50 sağlıklı kontrol ile gerçekleştirildi. Yoğun bakımdaki hastalarda, luteinize edici hormon (LH), folikül stimülan hormon (FSH), total testosteron, estradiol, tiroid stimülan hormon (TSH), serbest tiroksin (fT4), adrenokortikotropik hormon (ACTH), kortizol ve prolaktin seviyeleri 1. ve 8. günlerde değerlendirildi. Kontrol grubunda sadece başlangıçta değerlendirme yapıldı. Hastalık şiddeti acute physiology and chronic health evaluation ii (APACHE-II) ve sequential organ failure assessment (SOFA) ölçekleri ile değerlendirildi. Hastaların yaş ortalaması 74,7 ± 13,7 yıl, kontrol grubunun 70,8 ± 8,0 yıldı. Hastaların %48'i erkek, %52'si kadındı, kontrol grubunun ise %46'sı erkek, %54'ü kadındı. Hasta ve kontrol grubu yaş (p=0,089) ve cinsiyet (p=0,841) açısından benzerdi. Birinci günde, hastaların LH (p<0.001), FSH (p<0.001), total testosteron (p<0.001), TSH (p=0,005) seviyeleri kontrol grubuna kıyasla daha düşük, estradiol (p<0.001), fT4 (p=0,046), kortizol (p=0,014) ve prolaktin seviyeleri (p <0.001) daha yüksekti. Sekizinci günde, hasta grubunda LH (p<0,001), FSH (p<0,001), total testosteron (p=0,005) seviyeleri kontrollere kıyasla daha düşük, estradiol (p<0,001), fT4 (p=0,046), kortizol (p=0,014) ve prolaktin seviyeleri (p<0,001) daha yüksekti. Hastalarda TSH (p=0,018) ve ACTH (p=0,005) seviyeleri sekizinci günde, birinci güne kıyasla artış gösterirken, kortizol (p<0,001) seviyeleri azalma göstermişti. ACTH (p=0,043) ve kortizol (p<0,001) seviyeleri birinci ve sekizinci günde APACHE-II skoruyla pozitif yönde koreleydi. Ek olarak, sekizinci günde estradiol seviyeleri APACHE-II ve SOFA skorlarıyla pozitif yönde koreleydi. Dahili yoğun bakım hastalarında, kritik hastalığın hem akut hem de kronik döneminde hipotalamus-hipofiz-periferal hormon aksında önemli değişimler olduğu izlendi. Bu değişimlerin bilinmesi hastaların bakımına ve prognozuna katkı sağlayabilir. Anahtar kelimeler: Dahili yoğun bakım, Hipotalamus-hipofiz-periferik, Adrenal, Tiroid, Kronik faz.

Hipotalamo hipofizeal sistemHormonlarKritik hastalık+4
Oktay Bulut
Fırat University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Renal hücreli karsinoma dokularında betatrophin ve endotrophin düzeylerinin araştırılması

Amaç: Renal hücreli karsinomlar (RHK) böbrek tümörleri arasında en sık görülen kanser türü olup hastaların sayısı dünya çapında artmaktadır. RHK hastalarının yaklaşık % 20'si tanı anında ileri evre hastalık ile başvurur. Bu çalışmada RHK doku kesitlerinde betatrophin ve endotrophin düzeyleri araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2010 – Nisan 2019 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Patoloji Anabilim Dalı'nda tanı almış RHK hastaları nefrektomi materyallerinden 125 adet tümör doku kesiti ve nefrektomi yapılan materyalin sağlam bölgesinden de kontrol grubu karşılaştırması için 30 adet sağlam doku preparatı elde edildi. İmmünhistokimyasal metodla endotrophin ve betatrophin ekspresyonu boyanma yaygınlığı ve şiddeti açısından değerlendirildi. RHK ait böbrek doku supernatantlarında betatrophin ve endotrophin düzeyleri ELISA yöntemi ile çalışıldı. Belirlenen ekspresyon düzeyleri ve biyokimyasal ölçümler histolojik alt tip, yaş, tümör çapı, nekroz, vasküler invazyon, perinöral ve perirenal yağ doku invazyonları açısından belirlenen gruplar arasında karşılaştırıldı. Ekspresyon dereceleri ve doku düzeyi biyokimyasal değerleri ile olguların klinikopatolojik özellikleri arasındaki ilişkiler istatistiksel olarak, %95 güven aralığında, p<0.05 istatistiksel anlamlılık içerisinde değerlendirildi. Kontrol grubuyla karşılaştırıldığında kromofob ve papiller RHK'da doku betatrophin ve endotrophin düzeyleri daha yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Berrak hücreli RHK'da doku betatrophin ve endotrophin düzeyleri anlamlı olarak yüksek saptandı. Berrak hücreli RHK grubunda Fuhrman grade ilerledikçe betatrophin endotel hücre ekspresyon düzeylerinde artış gözlendi. Berrak hücreli RHK grubuna ait dokularda diğer histolojik tiplere göre daha yoğun endotrophin ekspresyonu tespit edilirken berrak hücreli RHK dokularında Fuhrman grade derecesi arttıkça endotrophin ekspresyonun da arttığı tespit edildi. Sonuç: Endotrophin, berrak hücreli RHK'da prognostik marker ve tedavide hedef molekül olarak kullanılabilir. Anahtar kelimeler: Renal hücreli karsinom, endotrophin, betatrophin

BetatrofinEndotrofinKarsinoma-renal hücreli+1
Gamze Ayaz
Fırat University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda klorhexidin glukonat ile oluşturulan periton fibrozisi üzerine parikalsitol, NAC ve karvedilolün etkisi

Son dönem böbrek yetmezliği (SDBY) son yıllarda sıklığı giderek artmakta olan mortalitesi ve morbiditesi oldukça yüksek bir hastalıktır. Bu hastalarda önerilen altın standart tedavi şekli renal transplantasyon olmasına rağmen yeterli donör sayısına ulaşılamaması nedeniyle hastalar zorunlu olarak diyaliz tedavi yöntemlerinden biri ile tedavi edilmektedirler. Periton diyaliz son dönem böbrek yetmezliğinde sıklıkla ve başarı ile uygulanan bir tedavi yöntemidir. Uzun süre periton diyalizi yapan hastalarda ise kullanılan yüksek glukoz konsantrasyonuna sahip solüsyonlar, sık peritonit atakları ve diğer bir çok sebebe bağlı olarak periton yapısı bozulmaktadır. Periton zarında ortaya çıkan ve diyaliz yetersizliğine neden olan en önemli değişiklik periton zarında gelişen fibrozisdir. Bu çalışmada parikalsitol, karvedilol, N - asetil sisteinin periton fibrozisi gelişimi üzerideki önleyici etkisinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya her grupta altışar rat olmak üzere 36 rat alındı. Çalışma süresi 21 gün olarak belirlendi. Periton fibrozisi oluşturmak için 10 ml/kg/gün %0,1'lik klorhexidin glukonat (CH) (Drogsan İlaçları AŞ. Balgat, Ankara) + %15 etanol + serum fizyolojik (SF) karışımı aseptik olarak hazırlanıp kullanıldı. Parikalsitol grubuna CH intraperitoneal enjeksiyonla beraber 0,2 mcg/kg/gün parikalsitol (P) (Zemplar® 2 mcg amp Abbott) 21 gün boyunca ratın ense bölgesine subkutan olarak enjekte edildi. N-asetil sistein grubuna CH intraperitoneal enjeksiyonla beraber 450 mg/kg/gün NAC içme suyuna katılarak 21 gün boyunca verildi ve günlük olarak ratların suyu yenilendi. Karvedilol (K) grubunada, CH intraperitoneal olarak uygulandı ve beraberinde oral gavaj ile 10 mg/kg/gün karvedilol 21 gün boyunca verildi. Çalışma sonunda ratların periyetal peritonları histopatolojik olarak incelendi ve ratların serumundan TGF-ß1 düzeyi çalışıldı.Çalışma sonuçlarında NAC'nin TGF-ß1 düzeyini anlamlı şekilde düşürdüğü saptandı (p<0.05). NAC ve karvedilolün periton kalınlığı, periton fibrozis, inflamasyon ve vaskülarizasyon skorlarında anlamlı olarak iyileşme sağladığı belirlendi. Parikalsitolün periton zar kalınlığında koruyucu etki sağlamasına rağmen histopatolojik skorlarda belirgin düzelme sağlamadığı izlendi.Bu çalışmanın sonuçları, NAC ve Karvedilol uygulamasının deneysel modelde geliştirilen periton fibrozisini önleme yönünde olumlu etkileri olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bulgular, klinik çalışmalarla desteklenmesiyle birlikte periton diyalizi hastalarında, fibrozis gelişme sürecini yavaşlatıcı etkilerinde dolayı NAC ve karvedilolün daha sık kullanım alanı bulacağını düşündürmektedir.

FibrozKarvedilolKlorheksidin+5
Kürşad Öneç
Gazi University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Glial tümörlerde indolamin 2,3- dioksijenaz-1 ekspresyonu

Gliomalar yetişkinlerde en sık görülen primer intraserebral tümörlerdir. Glial tümörlerin çoğunda kötü prognoz vardır. Glioma insidansı 3-5/100.000'dir. Yüksek dereceli glial tümörlerde ortalama sağkalım 15 aydır. İndolamin 2, 3-dioksijenaz-1'in (IDO-1), kanser hücrelerinin bağışıklık sisteminden kaçmasındaki rolü nedeniyle kanser immünoterapisinde önemli bir rol oynadığı anlaşılmaktadır. IDO-1 kanser hücrelerinin hücre döngüsünü uyarır, kemoterapötik ajanlara karşı çoklu ilaç direncinin kazanılmasına neden olur. IDO-1'in aşırı ekspresyonu bazı kanserlerde kötü prognoz ile ilişkilendirilmiştir. Glial tümörlerde IDO-1 ekspresyonunun gösterilmesi; glial tümörlerin tedavisinde IDO-1'i hedef alan yeni tedavilerin kullanılabileceği öngörülmektedir. Bu çalışmada glial tümör tanılı olgularda IDO-1 ekspresyonunun klinikopatolojik parametrelerle ilişkisi araştırıldı. Bu çalışmaya 25 kontrol beyin dokusu, 25 düşük dereceli glial tümör (grade 1-2), 25 yüksek dereceli glial tümör (grade 3-4) olgusu dahil edildi. IDO-1 ekspresyonu ROC analizinde elde edilen cut-off değerine göre "düşük" ve "yüksek" IDO-1 olarak kategorize edildi. IDO-1'in ekspresyon dereceleri, olguların klinikopatolojik özellikleri ile sağkalım arasındaki ilişkiler, Kaplan Meier ve cox regresyon analizi kullanılarak % 95 güven aralığında, p< 0.05 istatistiksel anlamlılık içerisinde değerlendirildi. Çalışmada IDO-1 ekspresyonu normal beyin dokusuna göre yüksek dereceli glioma olgularında yüksek bulunurken (p< 0.001), düşük dereceli glioma olgularında normal beyin dokusuna göre anlamlı bir fark bulunmadı (p> 0.05). IDO-1 ekspresyonu yüksek dereceli olgularda düşük dereceli olgulara göre daha yüksek bulundu (p= 0.001). IDO-1 ekspresyon düzeyleri ile ortalama sağkalım (OS) arasında negatif bir korelasyon bulunup, IDO-1 ekspresyon düzeylerinin bağımsız bir prognostik faktör olarak OS'ye etki ettiği görüldü (p= 0.001). Yüksek IDO-1 düzeyleri glial tümörlerde kötü prognozu gösteren, aynı zamanda OS'yi öngörmede kullanılabilecek bir molekül olarak değerlendirilebilir. Hedef tedavilerin ön planda olduğu günümüzde, IDO-1'i hedef alan tedavilerin glioblastoma multiforme için gelecekte önemli bir terapötik hedef olabilir. Anahtar kelimeler: Glioma, glioblastoma, beyin, indoleamin 2,3-dioksijenaz-1

Beyin hastalıklarıBeyin neoplazmlarıGen ifadesi+4
Münir Kaya
Fırat University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Adenomatöz polipozis koli geni negatif polipozis koli olgularının moleküler genetik yöntemler ile miyozin ağır zincir mutasyonları açısından değerlendirilmesi

Familyal adenomatöz polipozis (FAP) hastalığı nadir görülen genetik geçişli bir hastalıktır. FAP gelişiminden Adenomatöz Polipozis Coli (APC), mutY Homolog (MUTYH/MYH) ve DNA Polymerase Delta 1 (POLD1) ile DNA Polymerase Epsilon (POLE) genlerindeki mutasyonlar sorumlu tutulmaktadır. Çalışmamızda ailesinde polipozis koli veya kolorektal kanser (KRK) öyküsü bulunan ve APC gen mutasyonu negatif saptanmış polipozisli hastalarda MUTYH/MYH gen mutasyonu veya polimorfizmi varlığı araştırılmıştır. Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Endoskopi Ünitesi'nde, Eylül 2017-Haziran 2018 tarihleri arasında yapılan kolonoskopi bulgularına göre çalışmaya dahil edilme kriterlerine uyan 30 hasta değerlendirildi. Katılımcılardan alınan kanlardan izole edilen DNA örneklerindeki MYH geni, dideoksinükleotid (Sanger) yöntemi ile sekanslanarak genetik varyasyonlar açısından incelendi. Çalışmaya yaş ortalaması 46,8±12,7 yıl olan 21'i erkek ve 9'u kadın toplam 30 hasta dahil edildi. Tanı yaşı ortalaması ise 43,8 ± 13,1 yıldı. Genetik analizle 28 hastanın herhangi bir ekzon bölgesinde Single Nükleotid Varyant (SNV) pozitifliği görüldü. 22 hastada (%73,3) ekzon 4-5'te, 20 hastada (%66,7) ekzon 6-7'de ve 18 hastada (%60) ise ekzon 10'da SNV pozitifliği bulundu. Kadınlardaki ekzon 6-7 pozitifliği erkeklere göre istatistiksel açıdan anlamlı yüksekti (p=0,013). Ailede KRK yaşı ortalaması, ekzon 10 pozitifliği olanlarda anlamlı şekilde düşük bulundu (p=0,026). Sonuçta AFP geni sekans analizi negatif olan grubun çoğunluğunda en az bir ekzon bölgesinde SNV pozitifliği görülmüştür. KRKlıların tamamında MYH mutasyonu saptanmıştır. FAP hastalarında genetik geçişin anlaşılırlığı için moleküler analizle birlikte MHY geninin sekanslanması yararlı olacaktır. Anahtar kelimeler: Kolorektal kanser, Polipozis koli, APC, MYH, Gen analizi

Gen ifadesiKolorektal neoplazmlarMutasyon+2
Firdevs Özdemir
Fırat University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bozulmuş açlık glukozu, bozulmuş glukoz toleransı, metabolik sendrom ve Tip 2 diyabet tanısı almış hastalarda serum betatrophin düzeyleri

Diyabet, insülin eksikliği ya da insülin etkisindeki defektler nedeniyle organizmanın karbonhidrat (KH), yağ ve proteinlerden yeterince yararlanamadığı, sürekli tıbbi bakım gerektiren, kronik, geniş spektrumlu bir metabolizma bozukluğudur. Bozulmuş açlık glukozu; venöz plazma açlık glukozu 100 125 mg/dl (5,6 mmol-6,9 mmol/l) olarak değerlendirilir. Bozulmuş glukoz toleransı; açlık glukoz seviyesi <126 mg/dl (<7,0 mmol / l) iken OGTT sonrası 2. saat plazma glukozun 140-199 mg /dl (7,8 11,0 mmol / l) aralığında olması olarak değerlendirilir. Metabolik sendrom ise insülin direnciyle başlayan abdominal obezite, glukoz intoleransı veya diyabetes mellitus, dislipidemi, hipertansiyon ve koroner arter hastalığı (KAH) gibi sistemik bozuklukların birbirine eklendiği ölümcül bir endokrinopatidir. Bu çalışmamızda diyabetes mellitus, bozulmuş açlık glukozu, bozulmuş glukoz toleransı ve metabolik sendrom tanılı bireylerde betatrophin, İnterlökin-6, Tümör Nekroz Faktör-alfa düzeylerinin ve hastalıktaki olası rollerinin gösterilmesini amaçlanmaktadır. Çalışmada Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları ve Genel Dahiliye Bilim Dalı Poliklinikleri'ne başvuran 20 tane tip 2 Diyabetes Mellitus, 20 tane bozulmuş açlık glukozu, 20 tane bozulmuş glukoz intoleransı, 20 tane metabolik sendrom ve 20 tane sağlıklı bireyden oluşan kontrol grubu değerlendirmeye alındı. Hastalardan kan örnekleri alındı. Mevcut kanlardan betatrophin, açlık kan glukozu, tokluk kan glukozu, Hemoglobin A1c, High Density Lipoprotein, Low Density Lipoprotein, trigliserit, üre, kreatin, aspartat aminotransferaz, alanin aminotransferaz düzeylerin ölçümü yapılarak gruplar arasında karşılaştırma yapıldı. Mevcut bulgular eşliğinde kontrol grubu ile karşılaştırıldığında tip 2 DM, Bozulmuş Açlık Glukozu ve Bozulmuş Glukoz Toleransı grubunda betatrofin açısından belirgin bir yükseklik bulundu (p=0,017). Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında BGT ve Metabolik Sendrom grubunda TNF-a açısından belirgin bir yükseklik bulundu (p<0,001). Yine kontrol grubu ile karşılaştırıldığında MetS grubunda IL-6 açısından belirgin bir yükseklik bulundu (p=0,007). Sonuç olarak; Betatrophin, IL-6,TNF-alfa insülin direncini artırarak tip 2 DM oluşumuna katkıda bulunduğu görüldü ve bu nedenle gelecekte BAG, BGT ve tip 2 diyabet ile obezite ve MetS'a yönelik tedavi düzenlenmesinde rol alabilecekleri düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Betatrophin, IL-6, TNF-alfa, bozulmuş açlık glukozu, bozulmuş glukoz intöleransı

AçlıkBetatrofinGlükoz+3
Ahmet Bozkurt
Fırat University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Otoimmün hepatit tanılı hastalarda monoterapi ve kombine tedavinin klinik ve biyokimyasal yanıtları

Bu çalışmada Otoimmün hepatit tanısı alan hastalarda verilen monoterapi ve kombine tedavilerin klinik ve biyokimyasal yanıtlarının, her iki tedavi protokolünün de birbirlerine olan üstünlüklerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır.Çalışmamızda Aralık 2010-Aralık 2020 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji Polikliniği'ne başvurmuş Otoimmün hepatit tanısı olan 18 yaş üstündeki tüm hastaların verileri retrospektif olarak taranmış olup toplam 140 hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Hastalarda OİH sınıflandırması yaparken Ant -nükleer antikor (ANA) veya Anti-Smooth muscle antibody (ASMA) pozitif ise tip 1 OİH, anti- Liver kidney microsomal antibody (anti-LKM-1) veya Liver cytosol -1 (LC-1) pozitif ise tip 2 OİH, AMA pozitifliği ile beraber histolojik ve klinik olarak OİH özelliklerini taşıyan hastalarımızı çakışma sendromu olarak sınıflandırılmıştır. OİH hastalarının tedavi öncesi ve tedavi sonrası klinik durumlarını, biyokimyasal ve patolojik verilerini değerlendirilmiştir. Hastaların almakta olduğu medikal monoterapi (prednol veya budesonid kullanımı) ve kombine tedaviler (budesonid ve azatiyopurin /prednol ve azatiopurin kullanımı, ikinci sıklıkla da kortikosteroid, azatiyopürin ve ursodeoksikolik asit (UDCA) kombine tedavisi) esas alınmıştır. Biyokimyasal ve klinik yanıt oranları, tedavi değişikliği olmuş ise, nedenini ve şimdiki sağlık durumları ile ilgili verileri ortaya koymayı amaçlanmıştır. Hastalarda tedavi yanıtı değerlendirmesi, en az 2 yıl biyokimyasal ve klinik takibi sonrasında yapılmıştır. Çalışmamızda hastalarımızın %50,7 (n=71)'si monoterapi ,%49,3 (n=69)'ü kombine tedavi almış olup, monoterapi alanların %47,9 (n=34)'unda biyokimyasal ve klinik remisyon, kombine tedavi alanların ise %47,8 (n=33)'inde biyokimyasal ve klinik remisyon sağlanmıştır. İki hasta grubunda da klinik ve biyokimyasal yanıt oranları eş zamanlı benzer görülmüştür. Monoterapi alıp remisyona giren hastaların %62,5 (n=20)'i, kombine tedavi alanların %47,1 (n=16)'i ilaçsız izleme alınmıştır. Çalışmamıza katılan hastalarda seçilen kombine veya monoterapi tedavisi protokolleri ile biyokimyasal ve klinik iyileşme arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemiştir. Yine bizim çalışmamıza katılan hastaların bütün biyokimyasal parametrelerinde tedavi ile anlamı bir düşme görüldü yalnızca albumin değerinde anlamlı bir artış görülmüştür. Çalışmamızda ANA pozitifliğinde tedavi sonrası anlamlı negatifleşme görülmüştür, aynı şekilde ASMA pozitifliğinde de tedavi sonrası anlamlı negatifleşme görülmüştür. Yine çalışmamıza katılan Anti LKM-1'i pozitif olan bütün hastaların Anti LKM-1'leri negatifleşmiştir. Ayrıca çalışmamıza katılan 140 hastanın %96,4 (n=135) ine tanı anında karaciğer biyopsisi yapılmış olup verilen monoterapi veya kombine tedavi sonrası bu hastaların %7,8 (n=11)'ine kontrol karaciğer biyopsisi yapılmıştır. Kontrol karaciğer biyopsi sonucunda hastaların %63,6 (n=7)'sında hepatosit hasarında gerileme ve histolojik aktivite indeksinde azalma tespit edilmiştir. Sonuç olarak çalışmamızda OİH tanılı hastalarda verilen monoterapi ve kombine tedavinin etkinliği, tedavi yan etkileri, tedavi intoleransı açısından literatür ile benzer bulunmuş olup, erken teşhis konulması ve tedavinin erken başlaması ile hastalığın ilerlemesinin önlendiği görülmüştür.

Antikorlar-antinükleerHepatitOtoimmünite+1
Tuğba Şeker Kök
Fırat University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pankreas lezyonlarında endoskopik ultrasonun tanısal etkinliğinin retrospektif olarak incelenmesi

Pankreas lezyonlarının ve bazı hastalıklarının tanımlanması ve yönetimi son dekada kadar hep önemli bir sorun olmuştur. Ancak endoskopik ultrasonografide kaydedilen teknik ilerlemeler sayesinde, pankreas solid ve kistik lezyonlarının sınıflandırılması ve diğer birçok pankreas hastalığının tanısı ve yönetiminde büyük ilerlemeler saptanmıştır. Endosonografi (EUS) diğer tüm görüntüleme yöntemlerine kıyasla, pankreas lezyonlarının tanımlanması ve yönetiminde üstün bulunmuştur. Çalışmamızda, geniş volümlü EUS yapılan bir merkez olarak pankreas solid ve kistik lezyonlarında EUS'un tanısal etkinliğinin retrospektif olarak araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda Kasım 2013 - Aralık 2019 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Endoskopi Ünitesi'ne başvurmuş pankreas lezyonu nedeniyle EUS yapılan 18 yaş üstündeki tüm hastaların verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların laboratuvar verileri hasta bilgi işlem kayıtları ve hasta dosyalarından elde edilmiştir. Yapılan işlem sonrasında 430 hastanın 148'inde (%34,4) kist, 282'sinde ise (%65,6) solid lezyon olduğu görüldü. Bu kistlerin ise 33'ü (%22,3) müsinöz iken 115'i (%77,7) non-müsinöz kist olarak belirlendi. Müsinöz kisti olan hastaların kist CEA düzeyleri non-müsinoz olan gruptan anlamlı şekilde yüksek bulundu (p=0,008). Çalışmada hem ince iğne aspirasyon biopsisi yapılan hem de operasyon yapılan hastaların sonuçları beraber değerlendirildiğinde altın standart bir sonuç elde edildi. EUS sonucu benign olan 62 hastanın 59'u altın standart yöntemde de benign, EUS sonucu malign olan 296 hastanın 239'u da altın standart yöntemde malign olarak görüldü. Malign olma durumu pozitif olarak kabul edildiğinde EUS'un duyarlılığı %98,8, özgüllüğü %50,9, pozitif prediktif değeri %80,7, negatif prediktif değeri %95,2 ve doğruluğu ise %83,2 olarak bulundu. Sonuç olarak; EUS, pankreas lezyonlarının ayrıcı tanısında kullanılan, güvenilir, yöntemdir. EUS eşliğinde yapılan İİAB (EUS-İİAB) yardımıyla alınan materyallerin, histopatolojik ve biyokimyasal analizleri bu lezyonların tanımlanmasında yol göstericidir. Deneyimli ellerde EUS, diğer tüm yöntemlere kıyasla, pankreas lezyonlarının yönetiminde etkin olarak kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Endosonografi, pankreas lezyonları, pankreas kistik lezyonları, ince iğne aspirasyonbiopsisi, pankreas tümörleri

Biyopsi-iğneEndoskopiNeoplazmlar+5
Sedat Akal
Fırat University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda siklosporine bağlı nefrotoksisiteyi önlemede karvedilol ve atorvastatinin etkilerinin değerlendirilmesi

Siklosporin (CsA) transplantasyon ve otoimmün hastalıkların tedavisinde yaygın olarak kullanılan, immünsupresif bir ajandır. Ancak CsA kullanımı ile sağlanan bu terapötik faydalara rağmen klinik kullanımda hem transplantasyonlu hastalarda hem de diğer grup hastalarda çok sayıda yan etkisi (nefrotoksisite, nörotoksisite, hepatotoksisite, hipertansiyon, dislipidemi, kozmetik sorunlar, malignensi ve kardiyovasküler olaylarda artma) bildirilmiştir. Bu yan etkiler içinde en önemlisi kronik CsA nefrotoksisitesidir. Kronik CsA nefrotoksisitesi böbreğin arteriol, tübülointertisyel doku ve glomerüllerinde oluşan geri dönüşümsüz histolojik hasarlanma ile ilişkilidir. Klinikte bu hasarlanma progresif renal disfonksiyon ile sonuçlanmaktadır. Bazı vakalar son dönem böbrek yetmezliğine ilerleyebilmektedir. Bu nedenle bu toksisitenin önlenmesi büyük önem taşımaktadır. Kronik CsA nefropatisinin önlenmesinde siklosporinin kesilmesi ve doz azaltılmasının yanında farmakolojik ajanlarda öne sürülmektedir. Bizim bu çalışmada amacımız kronik CsA kullanımının biyokimyasal ve histopatolojik olarak böbrek fonksiyonlarına, renal dokudaki aracılığıyla serbest oksijen radikallerine, antioksidan enzimlere, osteopontin ve NO düzeyleri üzerine olan etkilerinin araştırılması ve kronik CsA kullanımında karvedilol ve atorvastatin tedavilerinin ayrı ayrı ve kombine olarak böbrek fonksiyonları üzerine, biyokimyasal ve histopatolojik düzeyde, koruyucu etkilerinin değerlendirilmesi ve bu olası koruyucu etkilerin serbest oksijen radikalleri, antioksidan enzimler, oteopontin ve NO düzeyleri ile ilgisinin araştırılmasıdır.Çalışmaya 30 adet erişkin 200-250 gram ağırlığında Wistar tipi erkek albino rat alındı. Denekler her grupta 6 rat olmak üzere randomize olarak toplam 5 gruba ayrıldı. Birinci gruptakilere (kontrol grubu) 2 ml serum fizyolojik, 2. gruptakilere (CsA grubu) 25 mg/kg/gün dozunda CsA, 3. gruptakilere (CsA+Karvedilol grubu) 25 mg/kg/gün dozunda CsA ve 4 mg/kg dozunda karvedilol, 4. gruptakilere (CsA+Atorvastatin grubu) 25 mg/kg/gün dozunda CsA ve 10 mg/kg dozunda atorvastatin, 5. gruptakilere (CsA+Karvedilol+Atorvastatin grubu) 25 mg/kg/gün dozunda CsA, 4 mg/kg dozunda karvedilol, 10.mg/kg dozunda atorvastatin 21 gün boyunca cilt altına uygulandı. Tüm deneklerin serum kan üre azotu (BUN) ve kreatinin düzeyi ölçüldü. Kreatinin klirensleri hesaplandı. Böbrek dokusunda MDA, SOD, NO düzeyleri ölçüldü. Histopatolojik değerlendirme yapıldı. İmmünohistokimyasal yöntemle osteopotin varlığı değerlendirildi.Sonuçta çalışmamızda karvedilol ve atorvastatin tedavilerinin kronik CsA nefropatisine karşı hem biyokimyasal hem de histopatolojik düzeyde koruyucu özellikte olduğu görüldü. Bu ajanlar ile renal dokuda proinflamatuarve oksidan parametrelerde azalma ayrıca NO düzeyinde artış izlendi.Anahtar kelimeler: Siklosporin nefrotoksisitesi, Atorvastatin, Karvedilol

AtorvastatinKarvedilolNefrotoksisite+3
Koray Uludağ
Gazi University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Metabolik sendromlu hastalarda helıcobacter pylorı prevalansı

H.pylori, dünya nüfusunun %50'sinden fazlasını infekte eden, gram negatif, hareketli, mikroaerofilik ve birçok virülans faktörüne sahip bir bakteridir. H.pylori'nin mukozal kolonizasyonuyla sitokinlerin ve adipokinlerin salınımı artarak subklinik kronik inflamasyon ve sonucunda periferik dokularda insülin direnci oluşmaktadır.İnsülin direnci; MS, diyabet, HT ve dislipidemi gibi birçok hastalığın etyopatogenezinde rol oynamaktadır. İD, açlık insülin ve kan şekeri düzeyinin kullanıldığı HOMA formülüyle hesaplanmakta ve HOMA ?2.5 ise direnç varlığından söz edilmektedir.Metabolik sendrom, İD zemininde gelişen genetik, infeksiyöz ya da çevresel faktörlerin neden olduğu heterojen bir hastalıktır. MS'e neden olabilen infeksiyon ajanlarından biri de H.pylori'dir. Etyopatogenezi henüz net olarak bilinmemeke birlikte, H.pylori infeksiyonu ile proinflamatuar sitokilerin salınımı artmakta ve bozulan sitokin dengesi subklinik kronik inflamasyona yol açarak, insülin direnci ve MS'a neden olmaktadır.Çalışmamızda, metabolik sendromlu hastalarda histopatolojik tanı yöntemi kullanılarak H.pylori pozitiflik oranı araştırılmıştır. Araştırmaya Nisan.2010 ? Ekim.2010 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Gastroenteroloji Bilim Dalı polikliniğine dispeptik şikayetlerle başvuran ve klinik değerlendirmeyle endoskopi endikasyonu alan 200 gönüllü hasta dahil edilmiştir Genel hasta popülasyonunda H.pylori prevalansı %49.5'dir. 100 MS'li hasta, 100 MS olmayan hasta ile karşılaştırılmış ve MS olan grupta H.pylori prevalansı %78 oranında bulunmuştur. H.pylori pozitif ve negatif gruplar arasında yaş ve cinsiyet açısından fark saptanmamıştır. Ayrıca lojistik regresyon analiz yöntemiyle H.pylori infeksiyonunun MS olma riskini yaklaşık 13 kat arttırdığı gösterilmiştir. MS kriterleri açısından H.pylori pozitif kişilerde, H.pylori negatif kişilere kıyasla ortalama sistolik-diastolik kan basıncı ve BKI anlamlı düzeyde daha yüksek saptanmıştır. Beraberinde, H.pylori pozitif grupta AKŞ, insülin ve HOMA-IR, VLDL ve TG daha yüksek iken HDL daha düşük saptanmış, fakat TC ve LDL açısından fark bulunmamıştır.

Gastrointestinal hastalıklarHelicobacterMetabolik hastalıklar+3
Emel Mirza
Gazi University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hipotiroidili hastalarda tiroid hormonu replasman tedavisi sonrası ambulatuvar kan basıncı profilindeki değişiklikler

Hipotiroidizm, toplumda sık karşılaşılan bir hastalıktır. Hipotiroidizmin diyastolik tipte daha fazla olmak üzere hipertansiyona neden olabileceği bilinmektedir. Gece kan basıncında beklenen düşüşün olmadığı hasta grubu anlamında kullanılan nondipper bireylerde, dipper bireylere göre hedef organ hasarı sıklığının arttığı ve esansiyel hipertansiyon gelişme riskinin daha fazla olduğu bilinmektedir. Hipotiroidizmin nondipper kan basıncı profili gelişimine de neden olabileceği düşünülmektedir. Biz bu çalışmada, aşikar ve subklinik hipotiroidili normotansif hastalarda tiroid hormon replasman tedavisi öncesi ve sonrası 24 saatlik AKBM ile kan basıncı profilinde ortaya çıkan değişiklikleri belirlemeyi amaçladık.Çalışmaya, 2008 yılında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde hipertansiyonu olmayan, aşikar ve subklinik hipotiroidi hastalarını içeren bir çalışma için takibe alınmış 29 hasta dahil edildi. Hastalarda hipotiroidi mevcutken kan basıncı profili incelemesi amacı ile AKBM ile değerlendirme yapılmıştı. AKBM sonrası hormon replasman tedavisi başlanmış olan bu hastalar, ötiroid hale geldikten sonra tekrar AKBM incelemesine alındı. Tiroid replasman tedavisi öncesi ve sonrası AKBM ölçümleri ve laboratuvar değerleri karşılaştırıldı.Tedavi sonrası LDL kolesterol ve trigliserit seviyesinde bir değişiklik saptanmazken, hemoglobin seviyesinde anlamlı bir artış bulunmuştur. Yine tiroid replasman tedavisi sonrası tüm hastaları içeren grupta ve 40 yaş ve üstü hastalarda sistolik ve ortalama kan basıncı değerlerinde artış saptanmıştır. Hastalar ötiroid hale getirildikten sonra, sadece 40 yaş altı hipotiroidili olgularda diyastolik nondipper hasta sayısında anlamlı bir azalma saptanmıştır (p:0,046). 40 yaş altında olup tedavi öncesi subklinik hipotiroidili olan hastalarda da DKB açısından nondipper hasta sayısında bir azalma saptanmış ancak bu azalmanın istatistiksel olarak anlamlılığa yaklaştığı, fakat anlamlı düzeye ulaşmadığı bulunmuştur (p:0,083).Sonuç olarak çalışmaya alınan hasta sayısı az olmakla birlikte, tiroid hormon replasman tedavisinin özellikle genç populasyonda nondipper hasta sayısını azaltabileceği söylenebilir.

HipertansiyonHipotiroidizmKan basıncı+1
Hüseyin Köseoğlu
Gazi University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hepatosteatozun renal fonksiyonlar ve kan basıncı ile ilişkisi

Hepatosteatoz karaciğerde yağ bikrimi olarak bilinmektedir. Yağ birikimi ile birlikte karaciğer ağırlığının %5 ile % 10 oranında arttığı gösterilmiştir. Karaciğer yağlanması denince basit steatozdan steatohepatit ve siroza kadar uzanan geniş bir hastalık grubu anlaşılır 15-17). Hepatosteatoz tüm karaciğer patolojilerinin ana sebebi olarak gösteriliyor ve toplumda görülme sıklığı giderek artıyor (15). Hepatosteatozun insülin rezistansı, obezite, hipertansiyon ve dislipidemi ile çoğunlukla birlikte olduğu belirtiliyor. Hepatosteatoz değerlendirilirken karaciğerin diğer metabolik hastalıklarıda göz önünde bulundurulmalıdır. İnsanlarda ölüme sebep olan hastalıklarının başında kardiyovasküler hastalıklar gelmektedir. Kardiyovasküler hastalıklarda birçok risk faktörü rol oynamaktadır: diabetes mellitus, dislipidemi, hipertansiyon, ailede erken yaşta kardiyaovasküler hastalık öyküsünün olması. Kardiyovasküler hastalıklarda moratlite sıklığının microalbuminüri ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Mikroalbuminüri glomerüler hasarın erken bir belirtisi olup, kardiyovasküler hastalıklar ve nefropati açısından önemli bir risk faktörüdür(1-6). Diabetik hastalarda hepatosteatoz microalbuminüri birlikteliği ile ilgili birçok çalışma yapılmıştır. Çalışmaızda diabetik olmayan hastalarda hepatosteatozun renal fonksiyonlar ve kan basıncı ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya Kasım 2009 ve Kasım 2010 tarihleri arasında, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Dahiliye ve Gastroenteroloji Poliklinikleri'ne başvuran USG olarak hepatostetaoz tansı almış tanı ve çalışma kriterlerine uyan 49 hasta dahil edildi. Kontrol grubu olarak genel dahiliye polikliniğine başvuran 40 sağlıklı (hepatosteatozu olmayan) birey alındı. Hasta grubunda 20 kişide grade 1 (% 40,8), 26 kişide grade 2 (% 53,1), 3 kişide grade 3 (% 6,1) hepatosteatoz saptandı. Diabetes mellitus dışlama kriteri olduğu için az sayıda grade 3 hepatosteatozu olan hasta çalışmaya dahil edilebildi.Hepatosteatoz grubunda AKBM ile yapılan ölçümlerde 24 saatlik ortalama SKB, 24 saatlik ortalama DKB, gündüz ortalama SKB, gece ortalama SKB ve gece ortalama DKB değerleri kontrol grubunda hepatosteatozu olmayan bireylere göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (hepsi için p<0.001). İki grup arasındaki sistolik ve diastolik dipping derecelerindeki farklılık, her iki parametre için de anlamlı olduğu görüldü (p<0.001). Diabetes mellitus çalışmada dışlama kriteri olarak kullanıldığı için AKŞ arasında farklılık saptanmadı (p=0.658). Serum trigliserid düzeyi hepatosteatoz grubunda anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p=0.001). Serum HDL düzeyi ise hepatosteatoz grubunda daha düşük olarak saptandı ve bu düşüklük istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,001). Lipid profilinde gördüğümüz bu değişikliklerle paralel olarak hepatosteatozlu bireylerde metabolik sendrom sıklığında ve onun komponentleri olan VKİ'de, bel çevresi ve vücut ağırlığında anlamlı artış bulundu. Vasküler hasarın göstergesi ve kardiyovasküler hastalık risk faktörlerinden biri olan mikroalbuminüri genel popülasyonla karşılaştırıldığında daha yüksek olarak saptandı. Hepatosteatoz derecesi ile kan basıncı ve metabolik parametrelerdeki değişiklikler arasında bir korelasyon varlığı için yapılan analizde vücut ağırlığı, VKİ, bel çevresi, serum transaminaz düzeyleri, trigliserid düzeyi, 24 saatlik ortalama SKB, 24 saatlik ortalama DKB, gündüz ortalama SKB, gündüz ortalama DKB, gece ortalama SKB ve gece ortalama DKB arasında pozitif; HDL düzeyi, sistolik dipping ve diastolik dipping arasında negatif korelasyon bulundu.Sonuç olarak; hepatosteatozun kan basıncı ve non dipper kan basıncı profili üzerindeki olası etkisinin mekanizması tam olarak bilinmiyorsa da, hepatosteatozlu hastalarında hipertansiyon ve non dipper kan basıncı profiline daha sık rastlanmaktadır. Bu parametrelerden hepatosteatozun SKB ve DKB'daki dipping ve serum HDL ile negatif; kan basıncı, trigliserid, vücut ağırlığı, VKİ, bel çevresi, metabolik sendrom ve mikroalbuminüri miktarı pozitif bir ilişkisinin olduğu gözlendi. Hepatosteatozu olan hastalar kardiyovasküler risk faktörleri ve bunlardan biri olan hipertansiyon açısından dikkatli bir şekilde değerlendirilmelidir.

Böbrek fonksiyon testleriBöbrek hastalıklarıHipertansiyon+2
Mehmet Yaşar
Gazi University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel rat modelinde lapatinib ilişkili hepatik toksisite

Meme kanseri akciğer kanserinden sonra en sık görülen kanserdir, kadınlarda kanser ölümlerinde en sık nedendir. Tip 1 tirozin kinaz reseptörü olarak da adlandırılan epidermal büyüme faktör reseptörleri (HER) hücre proliferasyonu, sağkalımı ve apoptozunda rol oynar. Meme kanserinde HER1 ve HER2'nin artmış salınımı ve aktivasyonu, hormonal ve sitotoksik tedaviye direnç, primer tedavi sonrası artmış rekürrens riski ile kötü klinik seyir ile ilişkilidir. HER2 hedeflenmiş tedaviler meme kanseri tedavisinin köşetaşlarından biri olmuştur. Lapatinib ditosilat HER1 ve HER2'nin ilk oral ikili inhibitörüdür. Lapatinibin kapasitabinle kombinasyonu HER2 pozitif, taksanlar, antrasiklinler ve trastuzumabı da içeren rejimler sonrası progresyon gösteren metastatik meme kanserli hastalarda onay almıştır. Lapatinib ilişkili hepatatoksisite genellikle asemptomatiktir, tedavi başlangıcından günler ya da aylar içinde ortaya çıkabilmekte ve lapatinib kesildiğinde normale dönmektedir. Lapatinib, klinik olarak izlenen ciddi hepatik yan etkiler nedeni ile izleme alınmış ve karaciğer fonksiyonunun rutin izlenmesi gereğiyle ilgili ürünün reçete bilgileri değiştirilmiştir.Bu çalışma lapatinib ilişkili hepatik toksisitenin biyokimyasal ve histopatolojik olarak değerlendirildiği ilk çalışmadır. Çalışmamızda kontrol grubuna göre, grup1 ve grup 2'de ALT, albumin, trigliserid ve VLDL değerlerinin anlamlı olarak yüksek olduğu saptandı. Kontrol grubunda normal histolojik görünüm elde edilirken çalışma grubunda bulunan ratların hiçbirinde normal histoloji izlenmedi. Çalışma grubunda grup 2'de daha belirgin olmak üzere parankimde fokal asiner transformasyon alanları, sinüzoidal dilatasyon, hepatositlerde hidropik dejenerasyon, portal alanların çevresindeki hepatositlerde vakuolizasyon ve portal alanlarda nötrofil ve eozinofil lökositlerin de eşlik ettiği mononükleer hakim hafif inflamasyon izlenirken, hiçbir denekte fibrozis izlenmedi.Bu çalışmada lapatinibin karaciğerde özellikle ALT olmak üzere transaminaz yüksekliği ile birlikte başlıca sinüzoidal hasara neden olduğu saptanmıştır.

Antineoplastik ajanlarEpidermal büyüme faktörüKaraciğer+3
Umut Demirci
Gazi University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İç hastalıkları yoğun bakım ünitesi'nde septik şok ile izlenen hastaların epidemiyolojik özellikleri ve uluslararası sepsis kılavuzuna uyum

Bu çalışma ile amacımız; Gazi Üniversitesi İç Hastalıkları Yoğun Bakım Ünitesinde (YBÜ) septik şok ile izlenen hastaların epidemiyolojik verilerini ortaya koymak, Surviving Sepsis Campaign tarafından oluşturulmuş 2008 uluslararası sepsis kılavuzu doğrultusunda tanı ve tedavimizi değerlendirmek ve septik şokta başarıyı belirleyen faktörleri ortaya koymaktır.Bu çalışmada 9 yataklı Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları YBÜ'de toplam 60 hastada, 31'i YBÜ'de gelişmiş olan 70 septik şok atağı incelenmiştir. Hastaların sepsisin ilk günü akut fizyoloji ve sağlık değerlendirmesi skoru (APACHE II) 31 [25-37], sequential organ failure assessment (SOFA) skoru 14 [9-16], glasgov koma skoru (GKS) 9 [7-13] olarak saptanmıştır. Hastalar sıklıkla (%63) hastane içi servislerden kabul edilmiştir. Hastaların %40'ı kanserli hastalardır ve %35'i immünsupresiftir. Yoğun bakım mortalitesi %68, hastane mortalitesi %73'dür. En sık enfeksiyon odağı akciğer olup en sık izole edilen mikroorganizmalar Gram negatifler başta olmak üzere A. baumannii'dir. Septik şok dönemindeki hastalarda sıklıkla solunum ve nörolojik yetmezlik saptanmıştır.. Hastaların %73'ü etkin antimikrobiyal tedavi almıştır. İncelenen ataklar içerisinde, 6 saatlik sepsis demetine uyum oranımız %71, 24 saatlik sepsis demetine uyum oranımız %55'dür. Uyumumuzun en kötü olduğu basamaklar, santral venöz oksijen satürasyonu optimizasyonu, uygun zamanda antibiyotik başlanması ve/veya tedavi değişikliğinin yapılması, aktive ptotein c uygulaması ve uygun kan şekeri kontrolü basamakları'dır. Septik şok ile izlenen hastalarda, başarısızlığı belirleyen en önemli faktörler, nötropeni (p=0.04), invaziv MV (p=0.02), hedef ScvO2 değerine ulaşım (p=0.01), sepsis günü SOFA skoruna göre böbrek hasarı (p=0.01) ve nörolojik hasar varlığı (p=0.00), kan dolaşım yolu enfeksiyonu varlığı (p=0.02) ve kronik böbrek yetmezliği/kronik böbrek hastalığı (p=0.04) varlığıdır.İç Hastalıkları YBÜ'de sepsis ile izlenen hastaların çoğunluğu pulmoner kaynaklı sepsis olup, gram negatif mikroorganizmalar ön plandadır. Bu hastalarda sepsisde izlenen mevcut gelişmelere ve uygulanan protokollere rağmen mortalite halen yüksek olup, kılavuza uyum sınırlıdır.

Epidemiyolojik faktörlerEpidemiyolojik ölçümlerMortalite+3
Gökmen Umut Erdem
Gazi University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Disfajisi olan hastalarda yüksek çözünürlüklü manometri'nin tanısal etkinliği

Yüksek çözünürlüklü manometri (YÇM) daha sık yerleriştirilmiş sensörler sayesinde daha yüksek miktarda veri sağlayarak özofagus motor fonksiyonlarının daha iyi değerlendirilmesini sağlamaktadır. İmpedans ile bolus transiti ölçümü ise manometrik olarak saptanan bozuklukların özofagusta lokmanın iletilmesinde bir engel teşkil edip etmediğini ortaya koyan bir yöntemdir. Organik nedenlerin dışlanmış olduğu disfajili hastalarda yapılan klasik manometride olguların çoğu normal olarak değerlendirilmekte ve disfaji nedeni ortaya konamamaktadır.Bu çalışma impedansla kombine YÇM kullanılmasının hastalarda disfaji nedenini ortaya çıkarabilmedeki etkinliğini araştırma amacıyla planlandı. YÇM de kullanılan yeni tanı kriterlerinin disfaji tanısındaki yerinin araştırılması da planlandı.Disfaji nedeniyle başvuran 61 olguya su perfüzyonlu YÇM ve eş zamanlı impedans sistemi kullanılarak özofagiyal motor fonksiyon bozuklukları ve bolus transiti değerlendirildi. Analiz sırasında manometrik verilerden klasik manometriye göre fazla olan kanallar çıkarılarak ayrıca klasik manometrik değerlendirmeleri de yapıldı.Manometrik inceleme yapılan 61 olgunun 35'i kadın (%57), 26'ı erkekti (%43), yaş ortalaması 47±12 yıl idi.Klasik manometri sistemi ile disfajiye neden olan akalazya, diffüz özofagiyal spazm, nutcracker özofagus, AÖS gevşeme bozukluğu ve hipertansif AÖS gibi önemli motor fonksiyon olguların %32,8'inde (n=20) saptandı. İmpedans analizinde bunların %95'inde (n=19) bolus transit anormalliği gözlendi. Olguların %13,1'inde (n=8) inefektif özofagiyal motilite saptanmış olup bunların %62,5'inde bolus transiti bozulmuştu. Klasik manometri sistemi ile yapılan incelemede olguların %45,9'unda (n=28) disfaji nedeni olabilecek motor fonksiyon bozuklukları saptanmıştır. Hastaların %54,1'inde ise disfaji nedeni ortaya konamamıştır.Chicago sınıflaması kullanılarak yapılan analizde olguların %80,3'ünde (n=49) yüksek çözünürlüklü manometri sisteminde disfaji ile ilişkilendirilebilen tanılar konulmuş olup bunlarda impedansla bolus transiti anormalliği oranı %85,7'dir (n=42).Bu çalışma sonucunda yüksek çözünürlüklü manometri ve impedansla bolus transiti analizinin yaklaşık %35'lik bir ek tanısal katkı sağladığı sonucuna varılmıştır.Yüksek çözünürlüklü manometri (YÇM) daha sık yerleriştirilmiş sensörler sayesinde daha yüksek miktarda veri sağlayarak özofagus motor fonksiyonlarının daha iyi değerlendirilmesini sağlamaktadır. İmpedans ile bolus transiti ölçümü ise manometrik olarak saptanan bozuklukların özofagusta lokmanın iletilmesinde bir engel teşkil edip etmediğini ortaya koyan bir yöntemdir. Organik nedenlerin dışlanmış olduğu disfajili hastalarda yapılan klasik manometride olguların çoğu normal olarak değerlendirilmekte ve disfaji nedeni ortaya konamamaktadır.Bu çalışma impedansla kombine YÇM kullanılmasının hastalarda disfaji nedenini ortaya çıkarabilmedeki etkinliğini araştırma amacıyla planlandı. YÇM de kullanılan yeni tanı kriterlerinin disfaji tanısındaki yerinin araştırılması da planlandı.Disfaji nedeniyle başvuran 61 olguya su perfüzyonlu YÇM ve eş zamanlı impedans sistemi kullanılarak özofagiyal motor fonksiyon bozuklukları ve bolus transiti değerlendirildi. Analiz sırasında manometrik verilerden klasik manometriye göre fazla olan kanallar çıkarılarak ayrıca klasik manometrik değerlendirmeleri de yapıldı.Manometrik inceleme yapılan 61 olgunun 35'i kadın (%57), 26'ı erkekti (%43), yaş ortalaması 47±12 yıl idi.Klasik manometri sistemi ile disfajiye neden olan akalazya, diffüz özofagiyal spazm, nutcracker özofagus, AÖS gevşeme bozukluğu ve hipertansif AÖS gibi önemli motor fonksiyon olguların %32,8'inde (n=20) saptandı. İmpedans analizinde bunların %95'inde (n=19) bolus transit anormalliği gözlendi. Olguların %13,1'inde (n=8) inefektif özofagiyal motilite saptanmış olup bunların %62,5'inde bolus transiti bozulmuştu. Klasik manometri sistemi ile yapılan incelemede olguların %45,9'unda (n=28) disfaji nedeni olabilecek motor fonksiyon bozuklukları saptanmıştır. Hastaların %54,1'inde ise disfaji nedeni ortaya konamamıştır.Chicago sınıflaması kullanılarak yapılan analizde olguların %80,3'ünde (n=49) yüksek çözünürlüklü manometri sisteminde disfaji ile ilişkilendirilebilen tanılar konulmuş olup bunlarda impedansla bolus transiti anormalliği oranı %85,7'dir (n=42).Bu çalışma sonucunda yüksek çözünürlüklü manometri ve impedansla bolus transiti analizinin yaklaşık %35'lik bir ek tanısal katkı sağladığı sonucuna varılmıştır.

AfaziManometriYutma bozuklukları+2
Gözde Koç
Gazi University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dissinerjik defekasyonlu hastalarda biofeedback tedavisinin hayat kalitesi üzerine etkisi

Kabızlık toplumda sık görülen gastrointestinal problemlerden biridir. Anal dissinerjiler fonksiyonel kabızlık nedenleri arasında %20 oranında bir yer tutmaktadır. Biofeedback tedavisi anal dissinerji tedavisinde manometrik bozukluğu düzeltmede etkinliği kanıtlanmış bir yöntem olmasına rağmen hayat kalitesi üzerindeki etkisini prospektif olarak değerlendiren bir araştırma mevcut değildir.Bu çalışma konstipasyon nedeniyle başvuran hastalar arasında anal dissinerji saptanan hastaların biofeedback tedavisi sonrası tedaviye cevabının ve hayat kalitesindeki değişimin araştırılması amacıyla planlanmıştır.Çalışmaya Roma III kriterlerine göre konstipasyonu olan hastalardan manometrik olarak anorektal dissinerji saptanan 32 hasta katılmış olup 12`si erkek (%37,5), 20'si kadın (%62,5) idi. Hastaların yaş ortalaması 43 + 16 (dağılım18-72) yıl olarak tesbit edildi. Bütün hastalara anorektal biyofeedback tedavisi uygulandı. Tedavi öncesinde ve tedaviden 1 ay sonrasında SF-36 hayat kalitesi ölçüm anket formları dolduruldu. Tedavi sonrasında fiziksel fonksiyon skorunda11,9±2,7, fiziksel rol skorunda 12,9±3,2,ağrı skorunda 10,4±3,8, genel sağlık skorunda 10,7±3,9, vitalite skorunda 10,5±4,3, sosyal fonksiyon skorunda 10,9±5,3, duygusal rol skorunda 14,6±3,7, mental sağlık skorunda 10,6±3,2 artış saptanmış olup ölçülen parametrelerin tamamında istatistiksel olarak anlamlı artış sağlanmıştır.SF-36 ile ölçülen parametrelerin değişim oranı ile hastalarda bulunan dijital manevra, ıkınma şiddeti, dışkılama sayısı değişimi arasındaki ilişki analiz edildiğinde yalnız vitalite (hayat enerjisi) artışının dijital manevra kullanımının azalmasıyla ilişkili olduğu saptandı. SF-36 parametrelerinin değişim oranı ile cinsiyet, yaş, doğum sayısı ilişkisi incelendiğinde sadece yaş artımı ile fiziksel rol cevabı arasında negatif yönde korelasyon saptanmıştırSonuç olarak biofeedback tedavisi ile dışkılama alışkanlıklarındaki düzelmenin ve manometride saptanan bozuklukların kaybolmasının yanında insanların mental ve fiziksel hayat kalitesinde belirgin bir düzelme sağladığı saptanmıştır.

Biyo geri bildirimDışkılamaKabızlık+1
Memduh Şahin
Gazi University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Septik şoktaki hastalarda, plazma kortizol düzeyinin ve steroid tedavisinin mortalite üzerine etkileri

Septik şok günümüzde yoğun bakım ünitelerinde gözlenen en önemli ölüm nedenlerinin başında gelmektedir. Bu nedenle septik şoklu hastalara yaklaşım ve uygulanacak tedaviler halen üzerinde çalışılan konulardandır.Şiddetli sepsis ve stres durumalrında hipotalamopitüiter adrenal aks aktivasyonu beklenen tablodur. Bu aktivasyon sonucu hipofizden ACTH salınımı artar ve ACTH etkisiyle adrenal kortizol salınımı artmaktadır.Bu aktivasyon vücudun hastalık ve strese karşı adaptasyonunda önemli rol oynamaktadır ve bu sayede hücre ve organ hemostazı korunmaktadır. Bu nedenle sıvı ve vasopressör tedavisine yanıtsız septik şok hastalarında steroid tedavisi uygulanması birçok çalışmada ve ACCP/ SCCM konsensusunda önerilmiştir.Bu çalışmada plazma kortizol düzeyi düşük olan hastalarda verilen steroid tedavisinin survival üzerine etkisi olup olmadığını göstermeyi planladık. Bu amaçla Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Yoğun Bakım Ünitesi'ne septik şok tanısı ile kabul edilmiş hastalar retrospektif olarak incelendi. Plazma kortizol düzeyi görülmüş toplam 91 hasta çalışmaya alındı. Bunlardan 22 tanesinin plazma kortizol düzeyi <15µgr/ dl idi. 69 hastanın ise plazma kortizol düzeyi >15µgr/ dl idi. Her iki grup demografik veriler açısından istatiksel fark taşımıyordu. Yapılan incelemelerde ölüm oranlarının steroid tedavisinden bağımsız şekilde plazma kotizol değeri >15µgr/ dl olan grupta istatiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu saptandı. Sonuç olarak steroid tedavisinin mortalite üzerine belirgin bir etkisi saptanmamıştır ve hastaların plazma kortizol düzeyi arttıkça mortalite de artış tespit edilmiştir.Anahtar kelimeler: Hipotalamohipofizer adrenal aks, adrenal yetmezlik, steroid tedavisi

HastalıkHidrokortizonHipotalamo hipofizeal sistem+3
Leyla Talan
Gazi University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Streptozosin ile diyabet oluşturulmuş postmenopozal wistar ratlarda diabetes mellitusun ve thiazolidinedionların kemik histomorfometrik parametreler üzerine etkileri.

Osteoporoz düşük kemik kitlesi ve kemik mikromimarisinde bozulma ile seyredenve kemik kırılganlığında artış ve bunu takiben artmış kırık riski ile seyreden birhastalıktır. Tip 1 DM KMY'de azalma ile seyretmektedir. Tip 2 DM'li hastalardaise, KMY artmış olmasına rağmen kırık riskinde artış mevcuttur. Hem osteoporozhem de DM özellikle yaşlı populasyonda sık rastlanılan hastalıklardır.Thiazolidinedionlar (TZD) PPAR ? üzerinden etki ederek insülinduyarlılığını arttırarak kan şeker düzeylerini düşürmektedir. Bu ilaçların enönemli yan etkilerinden biri özellikle postmenopozal kadınlarda daha belirginolarak ortaya çıkabilen kemik yapıdaki bozukluklardır. Daha önce yapılançalışmalar PPAR ? aktivasyonunun prekürsör kök hücrelerin osteoblastadönüşümünü azaltarak adiposite dönüşümünü arttırdığını göstermiştir.Bu çalışmanın amacı DM ve rosiglitazonun kemik üzerine olan etkisiniaraştırmaktır. Daha önce yapılan çalışmalarda yaşlı ve östrojen desteği kesilmişratlarda TZD'nin kemik üzerine olumsuz etkisi daha aşikar olması nedeniyle buçalışmada postmenopozal ratlar kullanılmıştır. Postmenopozal diyabetik halegetirilmiş wistar ratlarda TZD'nin kemik üzerine olan etkisini araştıran ilkçalışmadır.66Bu çalışmada 16 adet wistar rat kullanılmıştır. Her biri 4 rattan oluşan 4grupoluşturulmuş olup, gruplar şu şekildedir: 1)kontrol grubu 2)streptozosin ilediyabetik hale getirilmiş ve tedavi verilmemiş grup 3)streptozosin ile diyabetikhale getirilip insülin tedavisi verilen grup 4) streptozosin ile diyabetik halegetirilip rosiglitazon verilen grup.İlaç verilmeyen diyabet grubunda ve rosiglitazon grubunda kontrolgrubuna göre trabeküler kalınlıkta ve trabeküler alan yüzdesinde azalmasaptanmıştır. Rosiglitazon grubunda tedavi verilmeyen diyabetik gruba göre yinetrabeküler kalınlık ve trabeküler alan yüzdesinde düşüş saptanmıştır. İnsülinkullanımı ile trabeküler kalınlık ve trabeküler alan yüzdesinde artış saptanmıştır.Kemiklerin histolojik incelenmesinde de tedavisiz diyabet ve rosiglitazongruplarında osteoblast ve osteosit fonksiyonlarında azalma saptanırken, insülinverilen grubun histolojik değerlendirilmesi sonucunda kontrol grubu ile benzerözellikte histolojik özellikler saptanmıştır.

Diabetes mellitusHipoglisemik ajanlarHistoloji+6
Derya Köseoğlu
Gazi University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tip 2 diabetes mellitus hastalarında neurogenin 3 ve sırtuin 1 gen polimorfizmi ve gen ekpresyonu'nun patogenezdeki rolünün incelenmesi

Diabetes Mellitus (DM) tüm dünyada en sık rastlanan endokrin hastalıklardan biridir. İnsülin hormon sekresyonu ve insülin etkisinin azlığı sonucu karbonhidrat, protein ve yağ metabolizmasında bozukluklara yol açan kronik metabolizma hastalığıdır. DM; pankreasın salgıladığı iki hormondan biri olan insülinin salgılanmaması, yetersizliği veya etkisizliği sebebi ile kan şeker düzeyinin normalin üzerinde bulunması sonucu teşhis edilir. SIRT-1 geni, glukoneogenez geninin indüksiyonunda ve glikolitik genin regresyonunda gereklidir. Yapılan çalışmalara göre SIRT-1 geni iskelet kasında insülin duyarlılığının geliştirilmesinde önemli bir rol oynar. Pankreatik adacık hücre diferansiyasyonu ve rejenerasyonu için temel helix-loop-helix transkripsiyon faktörü neurogenin 3 (Ngn3) kritik role sahiptir. Elde edilecek sonuçlarla Tip 2 DM hastalığına yatkınlık, Tip 2 DM hastalarında tedavinin etkinliği ve bunlara yönelik tedbirlerin alınması amaçlanmıştır. Bu çalışmada Neurogenin 3 ve SIRT-1 Gen polimorfizmi ve ekspresyonu ile Tip 2 DM hastalığına yatkınlık, tedavide etkinliği ve kontrol arasındaki ilişki araştırılmıştır. Bu çalışma Elazığ ili civarındaki Tip 2 DM tanısı almış 30 yaş üzeri gönüllü ve sadece oral antidiyabetik tedavi alan 10 erkek ve 10 bayan ve ilaç tedavisi almayan gönüllü 10 erkek ve 10 bayan toplam 40 hasta ve 30 yaş üzeri gönüllü 20 erkek ve 20 bayan toplam 40 kişilik kontrol grubu alındı. Çalışma gruplarında rutin kan tetkiklerine ek olarak Neurogenin 3 (Ngn3) ve Sirtuin1 (SIRT-1) gen polimorfizmi ve gen ekspresyonu çalışıldı. Çalışmamızda Tip 2 DM (n=40) ve kontrol (n=40) grupları SIRT1 rs7895833 geni ve Ngn3 rs4536103 gen bölgesi polimorfizmleri açısından karşılaştırıldı. SIRT1 rs7895833 ve Ngn3 rs4536103 gen bölgesi polimorfizimi oranları açısından bu iki grup arasında anlamlı bir fark yoktu (p=0,383). Sirtuin1 rs7895833 ve Ngn3 rs4536103 ekspresyon düzeyleri ve Tip 2 DM durumu ile SIRT1 rs7895833 ve Ngn3 rs4536103 gen polimorfizmleri arasında anlamlı bir ilişki tespit edilemedi. Fakat daha önce yapılan bazı çalışmalarda bu parametreler arasında ilişki tespit edilmiştir. Çalışmamız bölgemizde bu konuda yapılan ilk çalışma olması açısından önemlidir. Sonuç olarak; SIRT1 rs7895833 ve Ngn3 rs4536103 SNP bölgeleri expresyonu ve polimorfizmi açısından Tip 2 DM ve kontrol grubu arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Fakat her iki gen expresyonu ile BMI arasında negatif korelasyon tespit edilmiştir. Yapılan fonksiyonel çalışmaların yanında SIRT1'in genetik ve farmakolojik olarak inhibisyonunun insülin direncini indüklemesi ve Ngn-3'ün pankreas öncülünden beta hücreye dönüşümde önemli bir kritik rol üstlenmesi gelecekteki yeni nesil farmasotiklerin Ngn-3 ve SIRT 1 ekspresyonunu negatif veya pozitif olarak etkileyen yolakların hedef olarak kullanacaklarını göstermektedir. Sirtuin1 ve Ngn3 geni polimorfizmi genotip oranlarını ortaya koyması bakımından ilerde yapılacak çalışmalara katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Tip 2 DM, SIRT1 polimofizm, Ngn3 polimorfizm, SIRT1 ekspresyonu, Ngn3 ekspresyonu

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Gen ifadesi+2
Erhan Önalan
Fırat University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Karbon tetraklorür ile oluşturulan deneysel karaciğer hasarında Benfotiamin'in karaciğer dokusu üzerine koruyucu etkilerinin incelenmesi

Karbon tetraklorür'ün tekrarlayan uygulamaları serbest radikal üretimine neden olarak karaciğer hasarı yapmaktadır. Karbon tetraklorür (CCl4 ) prooksidan aktiviteye sahip olmasının yanı sıra seçici hepatotoksik etkisinden dolayı deney hayvanlarında karaciğer hasarı oluşturmak amacıyla kullanılır. Benfotiamin, hücre içerisindeki oksidan ajanların etkisini azaltmaktadır ve hücre içinde etkin görev alan proteinleri oksidasyon reaksiyonuna karşı koruyarak antioksidan özellik göstermektedir. Bu çalışmada karbon tetraklorür ile oluşturulan deneysel karaciğer hasarında benfotiaminin karaciğer dokusu üzerine koruyucu etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada, 30 adet 8-10 haftalık Wistar albino cinsi erkek sıçanlar kullanıldı. Deney hayvanları her grupta 6 hayvan olacak biçimde 5 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna deney süresi olan 14 gün boyunca herhangi bir uygulama yapılmadı. Benfotiamin grubuna 14 gün boyunca Benfotiamin 70 mg/kg/gün dozunda oral verildi. Zeytinyağı grubuna deneyin 1. ve 8. günlerinde iki defa intraperitoneal (i.p.) yolla 2 ml/kg zeytinyağı verildi. CCl4 grubuna deneyin 1. ve 8. günlerinde iki defa i.p yolla 1ml/kg CCl4: zeytin yağı (1:2) oranında verildi. CCl4 + Benfotiamin grubuna ise deneyin 1. ve 8. günlerinde iki defa 1 ml/kg CCl4: zeytin yağı (1:2) oranında karışımı ve oral yolla 70 mg/kg/gün benfotiamin verildi. Deneyin sonunda tüm gruplardaki sıçanlar ketamin (75 mg/kg) + xylazine (10 mg/kg) i.p. uygulanarak anestezi altında dekapite edildi. Dekapitasyonun ardından sıçanların karaciğer dokuları hızla çıkarılıp % 10 formaldehit ile tespit edildikten sonra histolojik ve histokimyasal incelemeler için parafin bloklar hazırlandı. Karaciğer dokusunda MDA (Malondialdehid) çalışması için dokular çalışmanın sonuna kadar – 80 0 C de saklandı. Çalışmamızda kontrol grubu, Benfotiamin ve zeytin yağı grupları arasında bakılan parametrelerde anlamlı bir farklılık yoktu. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında CCl4 grubunda, MDA, apoptozis ve bax immünreaktivitesinde anlamlı olarak artış izlendi. CCl4 grubu ile karşılaştırıldığında CCl4 + Benfotiamin grubunda ise MDA, apoptozis ve bax immünreaktivitesinde anlamlı olarak azalma gözlendi. Sonuç olarak, CCl4'ün karaciğer dokusunda MDA, apoptozis ve bax immünreaktivitesini arttırdığı, tedavi olarak verilen benfotiamin'in bu parametreleri azalttığı görüldü. Gelecekte yapılacak daha ileri ve ayrıntılı çalışmalarla başta siroz olmak üzere karaciğer hasarının olduğu durumlarda benfotiamin ile ilişkili tedavi yaklaşımları denenebileceği kanaatine varılmıştır. Anahtar kelimeler: Sıçan, karbon tetraklorür, benfotiamin, apoptozis.

ApoptozisBenfotiaminKaraciğer+4
Bülent Karakaya
Fırat University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bleomisin ile oluşturulmuş deneysel skleroderma modelinde parikalsitol tedavisinin etkinliği

Sklerodermada, aktive olan Wingless-type MMTV integration site (Wnt)/β-katenin sinyal yolağının fibrotik sürece fibroblastların miyofibroblastlara dönüşümü ve hatta non-fibroblastik hücrelerin fibroblastik hücrelere dönüşümü aşamasında katkı sağladığı düşünülmektedir. Parikalsitol, vitamin D reseptörü (VDR) aracılığı ile transkripsiyon faktörlerinden T-cell factor-4 (TCF-4)'ün β-katenine bağlanmasını yarışmalı olarak inhibe eder ve böylece, Wnt/β-katenin sinyal yolağı aktivitelerini engeller. Çalışmamızın amacı, bleomisin (BLM) ile oluşturulmuş deneysel skleroderma modelinde Wnt/β-katenin sinyal yolağının sentetik D vitamin analogu olan parikalsitol ile inhibisyonunun profilaktik ve teröpatik etkinliklerinin belirlenmesidir. Bu çalışmaya 60 adet Balb/c dişi fare alındı. Erken evre grupları (Grup I [kontrol grubu], II [plasebogrubu] ve III [parikalsitol grubu]) ve geç evre grupları (Grup IV [kontrol grubu], V[plasebo grubu], VI [parikalsitol grubu]) olarak 6 grup oluşturuldu. BLM uygulanmayacak olan kontrol grubu farelere (Grup I) ve (Grup IV), tıraş edilmiş bölgeden, hergün sc fosfat ile tamponlanmış salin (FTS) uygulandı. 1mg BLM, 1mL FTS içerisinde çözündürülerek II. Ve III. Gruplarda ki farelere 3hafta, V. ve VI gruplardaki farelere 6hafta boyunca 100L (100g) dozunda her gün sc uygulandı. BLM'e ek olarak, III. Gruptaki farelere ilk 3hafta, VI. gruptaki farelere ise 21.günden başlayarak çalışma sonuna kadar hergün sc yol ile Parikalsitol (0.3g/kg) enjekte edildi. İlk üç grup üçüncü haftanın sonunda; kalan gruplar ise altıncı haftanın sonunda, son tedavilerden 24 saat sonra, dekapitasyon ile sakrifiye edildi. Doku örnekleri histopatolojik inceleme ve Real-time polymerase chain reaction (RT-PCR) analizler için toplandı. Doku TGF-β1,axin-1ve wnt-2 mRNA ekspresyonları RT-PCR yöntemi ile belirlendi. Tekrarlanan subkutan BLM uygulamaları sonucunda; erken ve geç evrede, dermal inflamatuar hücre infiltrasyonu, dermal fibroz ve dermal kalınlıkta artış meydana geldi. Benzer şekilde; TGF-β1, axin-1 ve wnt-2 ekspresyonları belirgin artı. Parikalsitolün hem profilaktik hemde teröpatik uygulamalarında TGF-β1, axin-1 ve wnt-2 mRNA ekspresyonları belirgin azaldı. Ek olarak, histopatolojik olarak dermal nekro inflamasyon ve dermal fibrozda gerileme tespit edildi. Sonuç olarak, BLM ile uyarılmış dermal fibroz modelinde axin-1 ve wnt-2 ekspresyonlarının artmış olması Wnt/β‐katenin sinyal yolağının dermal fibrozda aktif olduğunu desteklemektedir. Ekolarak, parikalsitol antifibrotik potansiyele sahiptir ve bu etkisi Wnt/β‐katenin sinyal yolağı üzerine etkisi ile ilişkili olabilir. Anahtar Kelimeler: Deneysel skleroderma, Wnt/β‐katenin sinyal yolağı, parikalsitol

BleomisinKateninSinyal nakli+3
Fikret Duran
Fırat University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut pankreatitte organ yetmezliğinin önemi ve prognostik belirteç sistemleri ile karşılaştırması

Akut pankreatit; pankreas bezinde inaktif halde bulunan sindirim enzimlerinin çeşitli nedenlerle aktif hale geçmesi sonucunda, pankreas bezinde, çevre dokularda ve inflamasyonun yayılmasıyla tüm vucutta sistemik bir etki gösterebilen bir klinik tablodur. Uzun yıllardır akut pankreatitin şiddetini ve prognozunu Ranson ve Atlanta gibi sınıflama sistemleriyle ölçmektedir. Yapılan birçok çalışmada akut pankreatite bağlı gelişen organ yetmezlikleri, hastalardan elde edilen laboratuvar verileri ve hastaların antropometrik özelliklerinin de hastalığın şiddeti ve prognozuyla ilişkili olduğu ortaya konmuştur. Bu çalışmada akut pankreatitte ortaya çıkan organ yetmezlikleri, biyokimyasal parametrelerle ve hastalara ait antropometrik verilerle; Ranson ve Atlanta sınıflama sistemleri arasındaki ilişki ortaya konulmaya çalışıldı. Çalışmamıza akut pankreatit tanısıyla kliniğimizde takip edilen yaşları 19 ile 89 arasında değişen, ardışık 153 hasta alındı. Hastaların Ranson ve Modifiye Atlanta sınıflamaları hesaplanarak, hastalara ait laboratuvar verileri, bel çevresi, vücut kitle indeksi gibi antropometrik verileri hesaplandı ve günlük vizitlerle hastalardaki değişiklikler ve organ yetmezliği gelişenler kayıt altına alındı. Hastalarda gelişen organ yetmezlikleri (akciğer, karaciğer, böbrek, kalp ve multiorgan yetmezliği) Ranson değeri ve Modifiye Atlanta skoru yüksekliğiyle ilişkili (p<0.05) olarak bulundu. Çalışmaya alınan hastalardan 13 tanesinde (%8.4) multiorgan yetmezliği, 17 tanesinde (%11.1) SIRS gelişmiştir. Bunlardan 10 tanesinde (%6.5) erken SIRS gelişmiş, 7 tanesinde yatışından 48 saat sonra (geç) SIRS gelişmiş ve geç SIRS gelişen 7 hastanın 4 tanesinde SIRS persistan olarak devam etmiştir. 10 hastada (%6.5) exitus letalis gerçekleşti. Organ yetmezlikleri, multiorgan yetmezliği ve SIRS gelişen hastalarla ex olan hastalar arasında yapılan istatistiksel analizde p değeri (p<0.05) olarak anlamlı ilişki saptandı. Antropometrik ölçütlerden bel çevresi ve vücut kitle indeksi Ranson değeriyle ilişkili saptanmazken, Modifiye Atlanta sınıflamasıyla bel çevresi arasında anlamlı ilişki saptandı (p<0.01). Laboratuvar verilerinden üre ve ALT yüksekliği, Ranson ve Modifiye Atlanta sınıflamasıyla ilişkili saptanırken (p<0.001), 0 ve 48. saatte bakılan CRP değerindeki yüksekliklerden sadece 48. saatteki CRP değeri Ranson değeriyle ilişkili olarak bulundu (p<0.05). Organ yetmezliği, MOY, SIRS, her iki şiddet skoruyla korele olmasının yanında mortalite ile de anlamlı olarak koreleydi. Bunların yanında mortaliteyle kolesterol, trigliserit ve yatış anındaki CRP düzeyiyle anlamlı korelasyon elde edilirken; kalsiyum, lipaz ve hematokrit gibi laboratuvar verileriyle anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuç olarak akut pankreatitin şiddet ve prognozunu belirlemede ve şiddetli seyreden pankreatitlerde ortaya çıkabilecek olan organ yetmezlikleri açısından dikkatli olunmalıdır. Klasik şiddet skorlama sistemlerinin yanında hastalara ait vücut kitle indeksi, belçevresi ve kolesterol, trigliserit, ALT, CRP gibi laboratuvar verileri önemli prognostik bilgiler vermektedir. Anahtar Kelimeler: Akut pankreatit, organ yetmezliği, şiddet skorlaması

BiyobelirteçlerPankreasPankreas fonksiyon testleri+5
Deccane Düzenci
Fırat University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Doksorubisin ile oluşturulan deneysel böbrek hasarında Cardamom'un böbrek dokusu üzerine koruyucu etkilerinin incelenmesi

Doksorubisin (DX) kanser kemoterapisinde kullanılan bir ilaçtır. Hematolojik maligniteler, çeşitli karsinoma tipleri ve yumuşak doku sarkomlarının tedavisinde kullanılır. Oldukça geniş spektrumlu ve güçlü etkili olmasının sağladığı üstünlük yanında, toksisitesinin de fazlalığı sakınca oluşturur. Doza bağlı olarak kalp, böbrek ve karaciğerde yan etkiler görülmektedir. DX direkt toksik etkisiyle glomerüllerde ve takiben tubulointerstisyel bölgelerde hasara neden olur. Bu etkileri önlemek için antioksidan ve antiinflamatuar etkileri olan ajanlar ile çalışmalar yapılmaktadır. Elettaria cardamomum (kardamom) zencefilgiller ailesinden bir bitki olup antioxidan, antihipertansif gastroprotektiv, antispasmolitik, antibakteriel, antiagregan, antikanser özellikleri vardır. Bu çalışmada DX ile oluşturulan böbrek hasarına karşı kardamomum'un koruyucu etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada 24 adet erişkin Wistar Albino tipi erkek sıçan kullanıldı. Deney hayvanları her grupta 6 hayvan olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. 14 günlük deney süresince Grup I'e herhangi bir uygulama yapılmadı. Grup II'ye 15 mg/kg intraperitoneal (i.p) tek doz DX, Grup III'e 15 mg/kg i.p tek doz DX ile birlikte oral 500 µl/kg/gün kardamom ve Grup IV'e oral 500 µl/kg/gün kardamom uygulandı. Deney sonunda sıçanlar dekapite edilerek böbrek dokuları çıkartıldı. Rutin ışık mikroskobu takibi yapılarak dokular parafin bloklara gömüldü. Elde edilen bulgular incelenerek fotoğraflandı. Çalışma sonucunda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında doksorubisin grubunda TRPM2 immünreaktivitesinde artma olup, kardamom uygulamasının bu etkiyi azalttığı, DX uygulamasının böbrek dokularında iyon kanalı TRPM2 ve lipit peroksidasyonu göstergesi olan MDA seviyelerini artırdığı, Kardamom'un ise bu etkiyi azalttığı ve aynı zamanda Doksorubisin uygulamasının böbrek dokularında apoptozisi ve apoptozis göstergesi olan TUNEL immünreaktivitesini artırdığı, yine Kardamom'un bu etkiyi de azalttığı saptanmıştır. Bu çalışmada kardamomun doksorubisin nefropatisinde anti-apoptotik ve anti-oksidan etkileri olduğu saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Doksorubisin, böbrek, Kardamom, TRPM

BöbrekBöbrek fonksiyon testleriBöbrek hastalıkları+4
Hasan Atlı
Fırat University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tiroid disfonksiyonu olan hastalarda tedavi öncesi ve sonrası kan irisin düzeylerinin araştırılması

Tiroid disfonksiyonları organizmanın bütününü etkileyen, özellikle enerji harcanmasında ciddi dengesizliğe yol açan ve toplumda sık görülen endokrin bozukluklardır. Tiroid hastalıkları gibi değişmiş enerji harcanması, yüksek metabolik dengesizlik ve anormal enerji dengesinin olduğu diabetes mellitus (DM), obezite, kronik böbrek hastalığı (KBH) gibi metabolik bozuklukların önlenmesi ve yeni tedavi metodlarının geliştirilmesi amacıyla çeşitli moleküller üzerinde çalışmalar yapılmaktadır. Son yıllarda keşfedilen ve myokin olarak adlandırılan bu yeni moleküllerden biri de irisindir. İnsanlarda irisinin rolüyle ilgili yeterli çalışma olmamasına, fonksiyonunun net olarak bilinmemesine ve yapılan bazı çalışmalarda kimi zaman çelişkili sonuçlar ortaya çıkmasına rağmen irisinin egzersizle indüklendiği, metabolik bozukluklardan muzdarip olan hastalarda metabolik durumu daha iyi yansıtabileceği; DM, obezite, kronik böbrek yetersizliği gibi metabolik hastalıkları önleyici ve tedavi edici bir ajan olabileceği yönünde yaygın görüşler mevcuttur.Metabolizma üzerine önemli etkileri olan tiroid hormonlarıyla serum irisin düzeyleri arasındaki ilişkiyle ilgili ise şimdiye kadar yapılmış ve yayımlanmış bir tek çalışma vardır. Bu çalışmada hipotiroidik hastalarda serum irisin düzeyleri hipertiroidik hastalara göre sınırda bir anlamlılıkla düşük bulunmuştur. Ancak şu ana kadar tiroid hastalıklarında tanı anında serum irisin düzeyi ve tedaviden sonraki irisin düzeyleriyle ilgili herhangi bir çalışma yapılmamıştır. Bu nedenle biz bu çalışmamızda, tiroid disfonksiyonu olan hastalarda tanı anındaki serum irisin düzeyleriyle gerekli tedavilerden sonra ötiroid durum sağlandığındaki serum irisin düzeylerini karşılaştırmayı amaçladık. Çalışmamız için yeni tanı alan ve tedavi başlanması uygun olan 15 subklinik hipotiroidi, 13 klinik hipotiroidi, 10 subklinik hipertiroidi, 17 klinik hipertiroidi olmak üzere toplam 55 hastanın tanı anındaki ve gerekli tedaviler sonrası ötiroid durum sağlandığındaki serum irisin düzeyleri ile sağlıklı kontrol grubunu oluşturan 17 bireyin serum irisin düzeyleri ELISA yöntemiyle çalışıldı. Subklinik hipotiroidi, klinik hipotiroidi, subklinik hipertiroidi ve klinik hipertiroidi hasta gruplarında tanı konulduğundaki serum irisin düzeyleri ile gerekli tedaviler sonrası ötiroid hale geldiklerindeki serum irisin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (sırasıyla p=0,570; p=0,221; p=0,074; p=0,332). Kontrol grubunun irisin düzeylerinin ve hasta gruplarının tedavi öncesi serum irisin düzeylerinin kendi aralarında karşılaştırılması sonucunda da istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p=0,337). Hipotiroidik (subklinik+klinik) hasta grubu ve hipertiroidik (subklinik+klinik) hasta grubunun tedavi öncesi serum irisin düzeyleri ve kontrol grubunun irisin düzeyleri arasında da anlamlı fark yoktu (p=0,266). Çalışmamız sonucunda anlamlı bir fark tespit edilememesinin nedeni sınırlı ve az sayıda hastanın çalışmaya dahil edilmesi, serum irisin düzeyini etkileyen bireysel, çevresel ve metabolik çeşitli faktörlerin bulunması olabilir. Anahtar kelimeler: Hipotiroidi, hipertiroidi, subklinik hipotiroidi, subklinik hipertiroidi, irisin

HipertiroidizmHipotiroidizmTiroid bezi+3
Amine Çiğdem Alkan
Fırat University
2015
00