
1,810
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Prolaktinoma tanılı hastalarda serum asprosin düzeyinin insülin direnci ile diğer metabolik ve hormonal parametrelerle ilişkisinin araştırılması
Prolaktin (PRL) hormonunun normalden daha yüksek miktarda salınımı olarak adlandırılan hiperprolaktinemi endokrinolojik tetkikler sırasında en sık rastlanılan patolojik durumdur. Hormon hipersekresyonuna neden olan hipofiz adenomlarının en sık karşılaşılan tipi prolaktinomalardır. Dolaşımdaki prolaktinin, glikozla uyarılan insülin sekresyonunu ve insülin direncini modüle ederek glikoz homeostazını değiştirdiği bilinmektedir. Deneysel çalışmalar PRL'nin adipoz dokusunda adiponektin ve IL-6 üretimini inhibe ederek gıda alımı, vücut ağırlığı artışı ve insülin direncini etkilediğini göstermiştir. Adipokinler adipoz dokudan salınan, tüm vücut homeostazında önemli rol oynayan biyoaktif moleküllerdir. Açlıkta hepatik glukoz çıkışını sağlayan ve oreksijenik etkili yeni bir adipokin olan asprosin, insülin direnci ile ilişkilidir. Çalışmamızın amacı; prolaktinoma tanılı ve sağlıklı bireylerde serum asprosin düzeylerinin metabolik belirteçlerle ilişkisini araştırmaktır. Çalışmaya Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları poliklinikliniğine başvuran 18-65 yaş aralığında prolaktinoma tanısı olan 30 kişilik vaka grubu ve kronik hastalık öyküsü olmayan 30 kişilik kontrol grubu alındı. Tüm bireylerde açlık serum asprosin düzeyleri ile biyokimyasal parametreler, antropometrik ölçümler ve kan basınçları incelendi. Çalışmamızda serum asprosin düzeyleri vaka ve kontrol gruplarında benzer tespit edildi. Vaka ve kontrol grupları arasında asprosin düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı (p=0,911). Antropometrik ölçümlerde vaka grubunun boyun çevresi kontrol grubunun boyun çevresinden anlamlı şekilde yüksek bulunmasına rağmen (p=0,041) vaka grubu ve kontrol grubu arasında vücut kitle indeksi (VKİ) ve bel çevrelerinde anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,05). Sonuç olarak tedavi altındaki prolaktinomalı bireylerde sağlıklı bireylere benzer düzeyde serum asprosin tespit edilmesinin tedaviyle prolaktin düzeylerinin düşmesi gibi metabolik belirteçlerde de iyileşme olabileceğini düşündürmektedir. İnsan metabolizmasının kompleks yapısından dolayı daha geniş gruplar ve daha çok parametrinin incelendiği çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar Kelimeler: Prolaktinoma, insülin direnci, asprosin
Karaciğer sirozlu hastalarda radyolojik bulgularla sarkopeni sıklığının tespiti ve metabolik belirteçlerle ilişkisinin araştırılması
Karaciğer sirozlu hastlarda çeşitli nütrisyon bozuklukları görülür. Yapılan çalışmalarda sirozlu hastalarda malnutrisyon ve sarkopeni sıklığının arttığı görülmüştür. Bu çalışmada; karaciğer sirozlu hastalarda sarkopeni sıklığını, sarkopeni ile D vitamin düzeyi, somatomedin c (İGF-1), cinsiyet, sirozun evresi ve komplikasyonları arasındaki ilişki araştırıldı. Prospektif olarak yapılan bu çalışmaya Kasım 2019-Ekim 2020 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi gastroenteroloji polikliniğine başvuran, tanısı sirozun tipik laboratuvar, klinik ve görüntüleme bulgularıyla konulmuş 18-80 yaş arası 60 karaciğer sirozu hastası dahil edildi. Hepatoselüler karsinom taraması için veya organ nakli ünitesi başvurusunda çekilen abdominal BT görüntülemelerinde lomber 3. vertebra (L3) kaudal uç seviyesindeki iskelet kaslarının yüzey alanları ölçülüp, iskelet kas indeksi (SMI)'ni elde etmek için uzunluğun karesi(m2) ile normalize edildi. Sarkopeni için tanı kriterleri onkolojik popülasyonlardan elde edilmiştir. Sarkopeni L3 SMI'nin kadınlarda <38,5 cm2/m2, erkeklerde <52,4 cm2/m2 olmasıdır. Bu çalışmada hastaların 23'ünün (%38,3) D vitamini ileri derece düşük, 21'inin (%35) düşük, 13'ünün (%21,7) yetersiz ve 3'ünün (%5) yeterli bulunmuştur. Sarkopenik olan ve olmayan hastalar arasında D vitamini ve IGF-1 açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Sarkopenik olan ve olmayan hasatalar arasında Child-Pugh skorları açısından anlamlı farklılık tespit edilmedi (p>0,05). Sarkopenik hastalarda asit varlığı sarkopenik olmayan hastalardan yüksek olmasına rağmen anlamlı farklılık görülmedi (p=0,528). SMI ile D vitamini, IGF-1, albumin ve hemoglobin (Hb) arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu tespit edildi. Bu çalışmada hastaların 39 (%65)'unda sarkopeni saptanmış olup sarkopeni sıklığının arttığı gösterildi. Özofagus varisleri, asit, hepatoselüler karsinom gibi komplikasyonlara benzer şekilde sirozlu hastalar sarkopeni açısından taranmalıdır. Anahtar Kelimeler: Karaciğer sirozu, Malnutrisyon, Sarkopeni, D vitamini, İGF-1, İskelet Kas İndeksi
Psikotik ve duygudurum bozukluğu olan, aktif tedavisi devam eden hastalarda pankreas beta hücre rezervi tespiti ve metabolik belirteçlerle ilişkisinin araştırılması
Çok faktörlü bir patogenezi olan metabolik sendromun psikiyatride yaygın olarak kullanılan atipik antipsikotik ilaçlar ile de ilişkili olduğu bilinmektedir. Metabolik bozukluklarla ilişkili olarak hastalarda sadece mortalitenin artmadığı, aynı zamanda psikotik ve depresif belirtilerde artış olduğu, tedaviye uyumun ve işlevselliğin azaldığı da gözlenmiştir. Bununla beraber atipik antipsikotikler değişik derecelerde kilo alımı, diyabet ve hiperlipidemi gibi metabolik anormallikler ile ilişkili bulunmaktadır. Bu çalışmada psikotik ve duygudurum bozukluğu olan, aktif tedavisi devam eden hastalarda pankreas beta hücre rezervi tespiti ve metabolik belirteçlerle ilişkisinin araştırılmasını amaçladık. Psikiyatri polikliniğine başvuran ve aktif tedavisi devam eden 60 hasta çalışmaya dahil edildi. 60 kişiden oluşan sağlıklı kontrol grubu rutin check up amacıyla endokrinoloji polikliniğine başvuran ve tıbben herhangi bir hastalık tespit edilmeyen kişilerden oluşturuldu. Verilerin analizinde Ki-Kare analizi (Pearson Chi-kare), Kolmogorov-Smirnov testi, Student t-testi, Mann Whitney-U testi, Spearman Korelasyon testi kulanılmıştır. Verilerin analizinde SPSS 22 paket programı kullanılmıştır. Anlamlılık değeri p≤ 0.05 olarak alınmıştır. Vaka grubunun kilo, VKİ, bel çevresi, boyun çevresi, kalça çevresi, bel/boyun oranı ve bel/kalça oranı kontrol grubundan anlamlı şekilde yüksek tespit edildi (p<0,05). Vaka grubunun HOMA-IR değeri kontrol grubundan anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p=0,041). Fakat vaka ve kontrol grubu arasında AKŞ, insülin, C-peptit ve HbA1c değerleri açısından anlamlı farklılık görülmemiştir (p>0,05). Vaka grubunun TG, VLDL, T. kolesterol ve LDL değerleri kontrol grubundan anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Yapılan korelasyon analizinde kilo ile VKİ, bel çevresi, bel/boyun, bel/kalça, insülin ve c-peptit arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Sonuç olarak; psikotik ve duygudurum bozukluğu olan, aktif tedavisi devam eden vakalarda çoğu metabolik belirteçte anlamlı düzeyde artış saptanmıştır, özellikle risk faktörü yüksek vakaların obezite, insülin direnci, hiperlipidemi, prediyabet ve diyabet açısından yakın takibinin yapılmasının faydalı olacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Antipsikotikler, Pankreas beta hücresi, Metabolik bozukluk
İrritabl barsak sendromu (İBS) hastalarında brain-derived nörotrofik faktör (BDNF) düzeyi ve val66met polimorfizmi'nin tanısal değeri
Giriş ve Amaç: İrritabl barsak sendromu (İBS); karın ağrısı, abdominal rahatsızlık hissi, dışkılamanın formundaki ve sıklığındaki değişiklikler ile karakterize fonksiyonel bir barsak hastalığıdır. Etiyolojisi tam olarak bilinmemekle birlikte; psikolojik faktörler, beslenme alışkanlıkları ve barsak florasındaki değişiklikler gibi birçok faktörün sebep olduğu düşünülmektedir. Beyin-barsak aksı gastrointestinal yol (enterik sinir sistemi) ve beyin (merkezi sinir sistemi) arasında otonomik nöral, nöroimmün ve nöroendokrin yolakları kullanan çift yönlü bir bağlantı sistemi olarak tanımlanabilir. Bu sebeple barsak fonksiyonları bozulduğunda, bu bozukluğun sebebi beyin-barsak aksındaki merkezi sinir sisteminden gelen modulatör girdilerinden de kaynaklanabilir. Nörotrofinler; nöronal bakım, farklılaşma ve sağkalımın düzenlenmesi için oldukça önemli bir büyüme faktörleri ailesidir. Bunlar arasında beyin kaynaklı nörotrofik faktörün (Brain Derived Neurotrophic Factor, BDNF) disregülasyonunun nörodejeneratif hastalıklara karşı yatkınlığı arttırdığı bilinmektedir. BDNF, enterik sinir sistemi nöronları, intestinal mukoza epiteli, interstisyel aralık gibi intestinal traktusun farklı bölgelerinde oldukça yaygın bir şekilde dağılım gösterir. BNDF'nin barsak motilitesi üzerindeki fizyolojik etkilerini araştıran birçok çalışma mevcuttur. BDNF'nin pro-bölgesi içindeki 66 pozisyonunda valin (Val)' den metionine (Met) bir aminoasit değişimi (rs6265) fonksiyonel bir tek nükleotid polimorfizmine (SNP) sebep olur. Bu çalışmamızda İBS tanısı ile BNDF polimorfizminin ve serum BDNF düzeylerinin ilişkisini inceledik. Hastalar ve Metod: Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi İç Hastalıkları ve Gastroenteroloji polikliniklerine Ocak 2019- Eylül 2019 tarihleri arasında başvuran ve Roma IV kriterlerine göre İBS tanısı alan 60 hasta ve 40 sağlıklı birey gönüllülük esasına dayanılarak belirlendi. Hastaların serum örneklerinde BDNF düzeyleri insan BDNF monoklonal antikorları ile kaplanmış 96 kuyucuklu ELISA plakalarında, ticari satın alınan "Human Free BDNF Quantikine ELISA" test kitiyle (R&D Systems, Inc., Minneapolis, MN, USA) üreticinin çalışma protokolüne uygun olarak kantitatif düzeyde analiz edilmiştir. Ayrıca BDNF genotiplendirmesi tam kan örneklerinden DNA ekstraksiyonu ve sonrasında PCR-RLFP analizi ile yapıldı. BDNF analizi ELISA testi ve BDNF genotiplendirilmesi Karabük Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji ABD laboratuvarında çalışılmıştır. Bulgular: Hasta ve kontrol grubu karşılaştırıldığında ortalama BDNF düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptandı. Ortalama BDNF düzeyi hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu (p=0,019). Serum BDNF düzeyleri hasta grubunda ortalama 781,888 pg/mL (128,48-1501,6), kontrol grubunda ise 988,715 pg/mL (66,1-1948,8) olarak saptandı. İBS alt grup analizi yapıldığında da İBS-İ alt grubunda ortalama BDNF düzeyinde anlamlı düşüş saptandı. Psikiyatrik hastalık öyküsü, psikiyatrik ilaç kullanımı, sigara kullanımı için ortalama BDNF düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı(p>0,05). Hasta ve kontrol grubu arasında Val ve Met allel frekansı değerlendirildi. Hasta grubunda Met allel frekansı % 17 iken kontrol grubunda % 12,5 olarak bulundu. Hasta ve kontrol grubunun genotipleri ve allel frekansları arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0,499). Hastaların BDNF düzeyleri ve genotipleri arasında da anlamlı ilişki saptanmadı (p>0,05). Sonuç: Yaptığımız bu çalışmanın sonucunda temel olarak İBS'li hastalarda kontrol grubuna göre serum BDNF düzeyini daha düşük saptadık. Ancak hasta ve kontrol grubunda genotip açısından anlamlı fark görmedik. Ayrıca olguların genotipleri ile serum BDNF düzeyleri arasında da anlamlı bir ilişki olmadığını gördük. Bu durum BDNF geninin dinamik fonksiyonel regülasyon göstermesi sonucu farklı doku ve patolojilerde çeşitli ekspresyon paternine sahip olmasından kaynaklanıyor olabilir. Bu nedenle çalışmanın daha geniş hasta grubunda yapılması ve dolayısı ile Met allel sıklığının arttırılması istatistiksel olarak daha doğru sonuçlar elde edilmesini sağlayabilir. Çalışmamızın, bu konuda yapılacak daha geniş ve kontrollü çalışmalara ışık tutacağını umuyoruz.
Diyabetik ayak tanılı hastalarda anckle-brakial indeksin periferik vasküler akım paterni, vasküler çap oranı ve metbolik parametrelerle ilişkisinin araştırılması
Diyabetik ayak ülserleri ve sonucunda gelişen alt ekstremite major ampütasyonları diyabetin sık görülen, ölümcül kronik komplikasyonudur. Periferik arter hastalığına bağlı gelişen iskemi diyabetik ayak ülserleri için altta yatan en önemli sebeplerden biridir. Diyabetik ayak etyolojik nedenlerinden biri olan periferik arter hastalığının diyabetik nöropati nedenli semptomların geç farkedilmesi ve tanı gecikmesi nedeni ile kötü prognoz oluşmasını engellemek için diyabetik hastalarda periferik arter hastalığının erken tanı konulması önem arz etmektedir. Diyabetik ayak hastalarında ankle-brakial indeks (ABİ) ölçümü, alt extremite bilgisayarlı tomografi (BT) anjiografideki vasküler akım paterni ile vasküler kalınlık oranlarının metabolik ve klinik parametrelerle birlikte değerlendirerek periferik arter hastalığının yaygınlığını, non invaziv yöntemlerle risk altındaki asemptomatik hastaların erken tanısını tespit etmek ve gerekli önlemlerin alınması açısından risk faktörlerini incelemek amaçlanmıştır. Çalışmaya diyabetik ayak tanılı 40 hasta, diabetes mellitus (non-komplike) tanılı 31 hasta ve 30 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 101 kişi dâhil edilmiştir. Verilerin analizinde Ki-Kare analizi (Pearson Chi-kare), Kolmogorov-Smirnov testi, Student t-testi, Mann Whitney-U testi, Spearman korelasyon testi kullanılmıştır. Verilerin analizinde SPSS 22 paket programı kullanılmıştır. Anlamlılık değeri p≤ 0.05 olarak alınmıştır. Gruplar arasında cinsiyet açısından anlamlı farklılık olduğu görülmüştür (p<0,001). Diyabetik ayak erkek cinsiyette daha fazla görüldüğü gösterilmiştir. Diyabetik ayak tanılı 40 hastanın 24'ünde diyabetli ayak sağ ayak olarak lokalize edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen diyabetik ayak grubunun %15,4'ünün Wagner sınıflaması tip 2, %71,8'inin tip 3 ve %12,8'inin ise tip 4 şeklindedir. Gruplar arasında ABİ-sağ açısından anlamlı farklılık görülmüştür (p=0,014). Diyabetik ayak grubunda kolateral dolaşım, plak ve stenoz görülme oranı en fazla çıkmıştır. Gruplar arasında kolateral dolaşım, plak ve stenoz görülme açısından anlamlı farklılık görülmüştür (p<0,05). Diyabetik ayak grubunun stenoz derecesi diyabet grubunun stenoz derecesinden anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Sonuç olarak; diyabetik ayak tanılı hastalarda aterosklerotik değişiklikler daha fazla görülmekte olup, periferik arter hastalığına bağlı gelişen iskemi diyabetik ayak ülserleri için altta yatan en önemli sebeplerden biridir. Bu hastalarda, periferik vasküler yetmezlik erken tanı ve tedavisi için ABİ, non invaziv, ucuz ve basit bir yöntem olup, bt anjiografik bulgular, metabolik ve klinik belirteçler ile desteklendiğinde tanı değeri daha da anlam kazanmaktadır. Anahtar kelimeler: Diyabetik ayak, periferik vasküler yetmezlik, ankle-brakial indeks, BT anjiografi.
Obez hastalarda serum renalaz ve Ürotensin-2 düzeylerinin incelenmesi
Giriş ve Amaç: Obezite vücutta aşırı yağ depolanması ile ortaya çıkan, fiziksel ve ruhsal sorunlara neden olabilen multifaktöriyel, kronik bir hastalıktır. Obezitenin oluşmasında en önemli risk faktörleri sedanter yaşam, aşırı ve yanlış beslenme alışkanlıkları, yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi ve genetik faktörlerdir. Obezite ile hipertansiyon, kardiyovasküler hastalık, diyabet, son dönem böbrek yetmezliği gibi birçok hastalık arasında sıkı bir ilişki olduğu gösterilmiştir. Obezite hem toplum sağlığını ciddi boyutta etkilemesi hem de komplikasyonlarının tedavisi sürecinde ciddi mali yük oluşturması sebebi ile her yaş grubunda dikkatle ele alınıp, primer ve sekonder koruma yollarının özenli şekilde oluşturulup uygulamaya geçirilmesi gerekmektedir. Renalaz dolaşımdaki katekolaminleri metabolize eden, ağırlıklı olarak böbrekler tarafından üretilen ve bunun yanı sıra kalp, iskelet kası, ince bağırsak, kahverengi ve beyaz yağ dokusundan salındığı da gösterilmiş bir monoamin oksidazdır. Renalaz katekolaminleri, kan basıncını ve sempatik tonusu düzenler. Ürotensin-2 (U-II)'nin insanlarda saptanmış olan formu memelilerde gösterilmiş olan en potent vazokonstriktör peptittir. U-II normal fizyolojik koşullarda vazodilatatör etki gösterebilirken özellikle endotel disfonksiyonu gibi patolojik durumlarda vazokonstriksiyon oluşturmaktadır. U-II seviyelerinin hipertansiyon, konjestif kalp yetmezliği, koroner arter hastalığı, ateroskleroz, diyabet ve metabolik sendrom varlığı ile korele bir biçimde yükseldiği gösterilmiştir. Bu çalışmada uzun dönemde metabolik sendrom ve kardiyovasküler hastalıklar ile birlikteliği bilinen obezitenin, serum renalaz ve U-II düzeyleri ile ilişkisi araştırılmıştır. Aynı zamanda çalışmamızda, bu iki parametrenin adipokin ailesinden olan leptin ve ghrelin ile arasındaki ilişkisi de incelenmiştir. Bu çalışmada; renalaz ve U-II düzeylerinin obezite gelişimindeki rolü ve bu iki parametrenin obezitede görülme sıklığı artan komorbid durumlar ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya, Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıkları polikliniğine Şubat 2019-Haziran 2019 tarihleri arasında başvuran, vücut kitle indeksi (VKİ) 30'un üzerinde olan 56 hasta ve 34 normal kiloda olan gönüllü, çalışmaya dışlama kriterleri çerçevesinde dahil edildi. Hastalar; araştırmaya katılmaya gönüllü olanlardan seçilip, yazılı bilgilendirilmiş onam formları alındı. Çalışma için uygun olan obez ve kontrol grubunun yaş, cinsiyet, eğitim durumları, ek hastalıkları, alışkanlıkları, antropometrik ölçümleri, vücut kompozisyon verileri, laboratuvar parametreleri ve U-II, leptin, ghrelin ve renalaz düzeyleri iki grup arasında değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya toplam 90 katılımcı alınmıştır. Katılımcıların 56'sı (%62,2) obez tanılı hastalardan 34'ü (%37,7) sağlıklı kontrol grubundan oluşmuştur. Hasta grubunda 43 (%76) kadın, 13 (%24) erkek bulunurken konrol grubunda 24 (%70) kadın, 10 (%30) erkek bulunmaktaydı. Her iki grupta kadın cinsiyeti oranı açısından anlamlı farklılık görülmedi (p=0.620). Hasta grubunun VKİ'si 37,4 kg/m² iken kontrol grubunun VKİ'sı 20,6 kg/m² olarak saptandı (p=0,000). Hasta ve kontrol grubu kıyaslandığında obez olan grupta sistolik tansiyon ve diastolik tansiyon kontrol grubuna göre istatistiksel olarak daha yüksek olduğu saptandı (p=0.000). Hasta grubunda serum renalaz düzeyi 162 (67.2-502) ng/ml, serum U-II düzeyi 31.1 (20.39-432.97) pmol/L, serum ghrelin 2008 (1262.8-5961.2) pg/ml olarak ölçüldü. Bu 3 parametre de obez olan grupta istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşük saptandı (p<0.05). VKİ'ye göre obezite derecelerinde renalaz, U-II, leptin ve ghrelin düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (sırasıyla; p=0.577, p=0.575, p=0.575, p=812). Serum leptin düzeyinin iki grup arasında yapılan karşılaştırmasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0.571). Çalışmamızda; renalaz ile VKİ ve bel çevresi/kalça çevresi (Bç/Kç) oranı arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif korelasyon tespit edilmiştir (r=-560; p=0.000 ve r=-302; p=0.004 sırasıyla). Renalaz düzeyi ile sistolik ve diastolik kan basıncı (KB) arasında negatif yönde korelasyon saptandı (p=0.000). Obeziteyi öngörmek için yapılan multivariate logistik regresyon analizinde düşük leptin, U-II ve D vitamini (Vit D) düzeyleri ile evli olmanın ve yüksek ALT düzeylerinin obezite riskini öngörebileceği saptanmıştır [Beta (B), -0.131 ; p=0.047 / Beta (B), -0.015; p:0.000 / Beta (B), -0.069; p:0.062 / Beta (B), 0.138; p: 0.007 / Beta (B), 2.775; p:0.001 sırasıyla ]. Sonuç: Çalışmamızda obezite patofizyolojisinde önemli bir yere sahip adipokinlerden olan leptin ve ghrelin ile beraber renalaz ve U-II düzeylerinin obezite ile ilişkisi incelenmiştir. Obez bireylerde renalaz ve U-II düzeyi normal kilolu kişilere kıyasla daha düşük saptanmıştır. Renalaz ve U-II düzeyinin obezlerde daha düşük saptanması obezite gelişiminin nedenlerinden biri mi olduğu yoksa obezitenin bir sonucu mu olduğu cevaplanması gereken sorulardandır. Çalışmamızda obeziteye sıklıkla eşlik eden komorbid durumlar (yüksek kan basıncı, dislipidemi gibi) ile renalaz arasındaki ilişkiye de bakılmış ve renalazın; TG, LDL ve total kolesterol seviyelerinin yüksekliğinde ve yüksek kan basıncı durumlarında seviyesinin azaldığı saptanmıştır. Sempatik tonusun düzenlenmesinde rolü olduğu bilinen renalazın obez bireylerde HT gelişmesinde sorumlu faktörlerden biri olabileceği de düşünülmüştür. Bu konu ile ilgili yapılacak geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Obezite, ürotensin-2, renalaz, leptin, ghrelin
Lipopolisakkarit ile indüklenmiş fare septik şok modelinde deksametazonun böbrek üzerine etkileri
Çoklu organ yetmezliğine neden olan sepsis, yoğun bakımlarda mortalitenin ve morbiditenin en sık nedenidir. Sepsiste lipopolisakkaritin neden olduğu aşırı immün cevap hipovolemi, şok ve çoklu organ yetmezliğine neden olur. Bu çalışmada amacımız, sepsiste görülen çoklu organ yetmezliğinin bir parçası olan ve yüksek mortaliteye neden olan akut böbrek hasarına etkili olabileceğini düşündüğümüz; anti inflamatuvar özelliği bulunan deksametazonun etkisini görmektir. Çalışmamız Fırat Üniversitesi 'Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulu' onayı sonrasın da 21 adet erkek BALB-c fare (yaş:8 haftalık) randomize olarak 3 gruba ayrılarak yapıldı. Kontrol, sepsis ve sepsis + deksametazon (DEX) grupları oluşturuldu. Kontrol grubu bazal diyetle beslendi, sepsis grubuna LPS+ D-galaktozamin + dimetilsülfoksit (% 10 DMSO: 0.5 ml / fare) uygulandı, sepsis+DEX grubuna LPS+ D-galaktozamin + deksametazon (DEX) (6 mg/kg) uygulandı. Serumda böbrek fonksiyon testleri (BUN, kreatinin) çalışıldı. Böbrek dokusundan proinflamatuvar sitokinler (TNFα, IL -6), oksidan parametre (MDA) ve Sirtuin1 çalışıldı. Kontrol ve sepsis+DEX gruplarının verileri sepsis grubu verileri ile proinflamatuvar sitokinler, MDA, Sırtuin1, BUN ve kreatinin düzeyleri açısından karşılaştırıldığında tüm gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0.001). Sepsis grubunda sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında proinflamatuvar sitokinler, MDA, BUN, kreatinin düzeylerinde çok belirgin bir artış gözlendi (p<0.001). Sepsis+DEX grubunda da sepsis grubu ile karşılaştırıldığında proinflamatuvar sitokinler, MDA, BUN, kreatinin düzeylerinde belirgin düşüş olduğu saptandı (p<0.001). Sepsis grubunda sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında Sirtuin 1 düzeylerinde belirgin düşüş gözlenirken Sepsis+DEX grubunda sepsis grubu ile karşılaştırıldığında Sirtuin1 düzeylerinde belirgin artış saptandı (p < 0.001). Bu çalışmanın sonuçları deksametazonun anti inflamatuvar özelliği ile sepsisle ilişkili böbrek hasarında koruyucu etkisi olduğunu göstermektedir.
Endoskopik submukozal adrenalin enjeksiyonunun kardiyak yan etkilerinin araştırılması
Giriş: Endoskopi, günümüzde tanıdan tedaviye çok farklı amaçlarla ve sık olarak uygulanan bir işlemdir. Adrenalinin hemostazı sağlama konusunda etkili ve kullanımı kolay olması nedeniyle, klinik pratikte gastrointestinal sistem kanamaları, polipektomiler, endoskopik mukozal rezeksiyon ve endoskopik submukozal diseksiyon sırasında farklı dozlarda ve titrelerde adrenalin submukozaya enjekte edilmektedir. Ancak bu uygulamanın kardiyak açıdan etkileri ile ilgili literatürde yeterli çalışma bulunmamaktadır. Bu tezin amacı gastrointestinal traktus submukozasına klinik pratikte yıllardır rutin olarak uygulanmakta olan adrenalin enjeksiyonunun kardiyak açıdan güvenilirliğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Düzce Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Gastroenteroloji Bilim Dalı'nda; Ağustos 2019 - Şubat 2020 tarihleri arasında endoskopi yapılan, 18 yaş üstü hastalarla prospektif olarak yapılmıştır. Çalışmaya 1:1000, 1:10.000 ve 1:20.000 titrelerinde adrenalin uygulanan gruplar ve adrenalin uygulanmayan kontrol grubu olmak üzere toplam 146 hasta dahil edilmiştir. İşlemler sırasında değişen konsantrasyonlar ile verilen adrenalinin sistemik etkilerini araştırmak için 0. 3. 6. 9. ve 12. dakikalarda nabız (atım/dakika), sistolik ve diastolik kan basıncı (mmHg) ölçülerek kayıt altına alınmıştır. Bu çalışma, Düzce Üniversitesi Etik Kurulu'ndan 05.08.2019 tarihli, 2019/162 karar numaralı izin alınarak ve Helsinki Deklarasyonu prensiplerine uygun olarak gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Cinsiyet, yaş, komorbid hastalık varlığı, beta bloker kullanımı, kalsiyum kanal blokeri kullanımı ve diğer anti-hipertansif ilaç kullanımı açısından gruplar homojendir. Sistolik, diyasyolik kan basıncı ve nabız verileri incelendiğinde; sistolik kan basıncı, diyastolik kan basıcı ve kalp hızı parametrelerinde, farklı titrelerde adrenalin uygulanan dört kolda, adrenaline bağlı anlamlı bir artış saptanmamıştır. Ancak her gruba kendi içinde bakıldığında, diyastolik kan basıncı ve kalp hızında zamanla anlamlı bir artış olduğu bulunmuş, sistolik kan basıncında ise artış görülmemiştir. Sonuç: Yaptığımız çalışma, günlük klinik pratikte uygulanan doz ve titrelerin üzerine çıkılmasının gerektiği durumlarda, adrenalinin kardiyovasküler açıdan güvenli olduğunu düşündürmektedir. Çalışmamızın bu konuda daha yüksek hasta sayısıyla yapılacak randomize kontrollü çalışmalara ışık tutacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Adrenalin, endoskopi, gastrointestinal kanama, kan basıncı, nabız
Akut böbrek hasarı gelişen septik hastalarda BCL-2 gen çalışması
Giriş: Sepsis, enfeksiyona karşı disregüle konak yanıtına bağlı organ disfonksiyonun gelişmesidir. Sepsis tanısında gerekli olan organ disfonksiyonu için, Sofa skorunda iki veya daha üstü puan almak gerekmektedir. Sepsis tanısı olan hastaların %15-20'sinde sepsise bağlı akut böbrek hasarı (ABH) görülmektedir. Sepsisin şiddeti arttıkça ABH görülme sıklığı da artmaktadır. Ayrıca ABH yalnızca sepsisin seyrini kötüleştirmez, aynı zamanda ABH'da enfeksiyonlara yatkınlık nedeniyle tekrarlayan sepsis gelişiminde predispozan bir faktördür. Bu sebeple sepsiste ABH'ın erken tanınması ve patogenezinin anlaşılması önem arz etmektedir. Sepsiste ABH gelişimi için önceden tanımlanan risk faktörleri olan yaş, cinsiyet, komorbiditeler ve enfeksiyon odakları sepsis ilişkili ABH gelişimini güvenilir şekilde açıklayamamıştır. Dolayısıyla bireyler arasındaki genetik değişkenliğin ABH gelişiminin önemli bir bölümünü oluşturduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda hücre ölümünde ana modülatör olan BCL-2 genetik varyasyonunun sepsisli hastalarda ABH gelişne riskini arttırıp arttırmadığını araştırmayı planladık. Gereç ve Yöntem: Düzce Üniversitesi Etik Kurulunun 2019/177 karar numaralı izni alınan, Bilimsel Araştırma Projeleri tarafından 2019.04.03.1037 proje numarası ile desteklenenen ve Helsinki Deklerasyonu prensiplerine uygun olarak gerçekleştirilen bu çalışma, 01.10.2019-15.01.2020 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Dahiliye Yoğun Bakım Ünitesi'nde yatan 49 hasta alınmıştır. Çalışmaya yoğun bakıma sepsis tanısıyla yatırılan, 18 yaş ve üzerinde olan, çalışmayı kabul eden ve son dönem böbrek yetmezliği olmayan hastalar dahil edilmiştir. Hastalar sepsis tanısı olup ABH gelişenler (n=25) ve ABH gelişmeyenler (n=24) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Her iki gruptaki hastalarda BCL-2 genetik varyasyonu değerlendirilmiştir. Bulgular: Yaş ve cinsiyet açısından gruplar homojen dağılırken, vücut ağırlığı, antihipertansif ve antitrombotik ilaç kullanım öyküsü ile koroner arter hastalığı, kalp yetmezliği ve kronik böbrek hastalığı (KBY) oranları ABH grubunda daha yüksek saptanmıştır. Ardışık Organ Yetmezliği Değerlendirme Skoru (Sequential Organ Failure Assesment, [SOFA]), Akut Fizyoloji ve Kronik Sağlık Değerlendirmesi Skoru (Acute Physiology and Chronic Health Evaluation II, [APACHE II]), kreatinin değerleri ve laktat değerlerinin yüksekliği ABH olan grupta istatistiksel olarak belirgin yüksek bulunmuştur. ABH grubunda bikarbonat seviyesi anlamlı derecede düşük bulundu. Her iki grupta ana yatış nedeni pnömoni (n=42, [%85]; kontrol grupta, n=13, [%54.2]; hasta grupta, n=14, [%56.0]) olup, en sık üreyen mikroorganizmalar sırasıyla Klebsiella (n=11, [%22]), Asinetobakter (n=10, [%20]), Pseudomonas (n=8, [%16]) ve S.aureus'tur (n=6 [%12]). ABH gelişen grupta yoğun bakım, hastane ve uzun dönem (6 ve 12 aylık) mortalite oranlarının ABH gelişmeyen gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede fazla olduğu saptanmıştır. BCL-2'nin rs1801018 ve rs4987711 olmak üzere iki genetik varyasyonu tespit edilmiştir. ABH hasarı olan grupta rs1801018 varyasyonu daha fazla saptanmış olup (kontrol grupta, n=6, [%25]; hasta grupta, n=16, [%64]; p=0.003), rs4987711 genetik varyasyonu ise sadece ABH olan grupta saptanmıştır (kontrol grupta, n=0, [%0]; hasta grupta, n=2, [%8]; p=0.003). BCL-2 genetik varyasyonu saptanan hastalarda ABH gelişme riski 7.71 kat, KBY gelişme riski ise 4.73 kat daha fazla bulunmuştur. Mortalite durumuna bakıldığında BCL-2 genetik varyasyonu taşıyanlarda 6 ve 12 aylık mortalite oranları sırasıyla 8.94 ve 7.26 kat artmış olarak saptanmıştır. Sonuç: BCL-2 genetik varyasyonu yoğun bakımda sepsise bağlı ABH gelişen hastalarda anlamlı yüksek tespit edilmiştir. BCL-2 genetik polimorfizmi olan hastalarda ABH yatkınlığı 7.71 kat yüksek saptandı. Ayrıca genetik varyasyona sahip hastalarda 3 ve 6 aylık mortalite oranının daha yüksek olduğu görüldü. Bu sebeple BCL-2 genetik varyasonunun ABH gelişimi için risk faktörü olarak kabul edilebileceği düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: Sepsis, akut böbrek hasarı, BCL-2, mortalite
90 yaş ve üstü geriatrik hastalarda hematolojik parametrelerin değerlendirilmesi ve anemi etyolojisi
Geriatrik hastalarda hemogram parametrelerinin ve anemi etyolojisinin incelenerek daha erken alınması gereken önlemler hakkında fikir edinmeyi ve 90 yaş üstü kişiler için hemogram parametrelerinde referans aralığı belirleyebilmeyi amaçladık. Fırat Üniversitesi Hastanesine Ekim 2017 ile Ekim 2019 tarihleri arasında başvuran 1000 tane 90 yaş ve üstü geriatrik hastanın başvuru anındaki yaşları, cinsiyetleri ve tam kan sayımı parametreleri (lökosit, neutrofil, lenfosit, monosit, eozinofil, platelet, hemoglobin, ortalama eritrosit hacmi, ortalama trombosit hacmi değerleri) Fırat Üniversitesi Hastanesi laboratuvarının belirttiği referans aralıkları kullanılarak retrospektif olarak incelenmiştir. Anemisi olan kişilerde saptanan etyolojik nedenler kaydedilmiştir. Çalışmadaki 1000 hastanın 685'i kadın, 315'i erkekti. Anemisi olan kişi sayısı 417 olarak görüldü. Anemi kadınlarda Hgb sınırının daha düşük olmasına rağmen (%61,2) erkeklerden (%38,8) daha yüksek bulundu. Anemisi olan hastaların 371'inde kronik hastalık, 115'inde demir eksikliği, 63'ünde B12 eksikliği, 18'inde folik asit eksikliği ve 40'ında nedeni belirlenemeyen anemi görüldü. Anemi etyolojisinde en fazla kronik hastalık olduğu görüldü. Kronik hastalıklar içerisinde en fazla kardiyak ve vasküler sistem hastalıkları (KVSH) görüldü. Solunum sistemi hastalıkları bulunan hastaların eozinofil düzeyi yüksek görüldü. Serebrovasküler olay(SVO) olan hastalarda lenfopeni daha az izlendi (p=0,028). Anemisi olan hastalarda lenfosit, MCV, neutrofil değerleri anemisi olmayan hastaların değerlerinden daha düşük görüldü. Anemisi olan hastaların trombosit değerleri anemisi olmayanların trombosit değerlerinden daha yüksek görüldü. Trombosit sayısı ve MPV düzeyi arasında negatif yönde bir ilişki olduğu görülmüştür. Bu çalışma ile 90 yaş ve üstü geriatrik kişilerde kronik hastalıkların sık görüldüğü ve bunların büyük ölçüde anemiye sebep oldukları tespit edilmiştir. Nüfusun şimdilik küçük bir kısmını oluşturan fakat insan ömrünün uzaması ile ileride daha büyük bir kısmını oluşturacak olan bu yaş grubunda hematolojik anormalliklerle ilgili çok az veri bulunmaktadır. Bu çalışma bu yaş grubu için bazı hematolojik patolojilere ışık tutmuştur. Bu yaş grubunda yapılacak başka çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Geriatri, hemogram, anemi
Yüksek yağlı diyet ile beslenen sıçanlarda krom histidinat izomerlerinin böbrek SGLT-2, NOX4, L-FABP, HO1, Nrf2, KIM-1 VE NFKB düzeyleri üzerindeki etkisi
Böbrek fonksiyon bozukluğu son dönemde giderek artan oranda görülmektedir. Günümüzde obezitenin böbrekler üzerine olumsuz etkisi de aynı şekilde ilgi çekmektedir. Böbrek fonksiyon bozukluğunun tedavisi diyaliz yöntemleri de dâhil olmak üzere yoğun bir emek ve maddi yük gerektirdiğinden böbrek fonksiyon bozukluğu gelişmeden risk grubunda gerekli önlemler alınmalıdır. Krom (Cr), bir eser element olup, lipit ve karbonhidrat metabolizmasının düzenlenmesinde önemli rol oynamaktadır. Dolayısıyla obezite ile ilişkili böbrek hasarının önlenmesinde yararlı olabilir. Bu çalışmanın amacı kromun organik formu olan krom histidinatın (CrHis) yüksek yağlı diyet ile beslenen sıçanlarda böbrek fonksiyonlarına olası etkisini incelemek ve böbrekte SGLT-2, NOX4, L-FABP, HO1, Nrf2, KIM1 ve NfkB protein düzeyleri üzerine olan etkilerini araştırmaktır. Çalışmada, 42 adet Sprague-Dawley ırkı sıçan rastgele altı gruba (n=7) ayrıldı. Sıçanlar 1: standart diyet ile beslenen (Kontrol); 2:Yüksek Yağlı Diyet (YYD) ile beslenen 3: YYD ile CrHis saflaştırılmış izomer 1 (CrHis1); 4: YYD ile CrHis ile saflaştırılmış izomer 2 (CrHis2); 5: CrHis ile saflaştırılmış izomer 3 (CrHis3); ve 6: YYD ile üç izomer CrHis (CrHisM) karışımı ile beslenenler şeklinde gruplandırıldı. CrHis izomerleri farklı kaynaklardan sağlanmasına karşın sıçanlara aynı miktarda Cr (10 μg elementel Cr/kg CA/gün) verildi. Deneme sonunda, ratların böbrek dokuları analiz için alındı. Sodyum glukoz transporter 2 (SGLT-2), NADPH oksidaz (NOX4), Karaciğer tipi yağ asidi bağlayıcı protein (L-FABP), Hemoksijenaz1 (HO1), Nükleer faktör eritroid 2 ile ilişkili faktör 2 (Nrf2) ve Nükleer faktör kappa B (NfkB) düzeyleri Western blot yöntemi ile Böbrek Hasarı Molekülü-1 (KIM-1) ise Eliza ile tespit edildi. YYD ile beslenen sıçanların kontrol gruplarına göre böbrek dokularında L-FABP, NFĸB, NOX-4 proteinleri ve KIM-1 düzeylerinde artış gözlemlenirken; HO-1, Nrf2 ve SGLT-2 protein düzeylerinde azalma gözlemlenmiştir. CrHis formlarının uygulandığı sıçanlarda YYD gruplarına göre L-FABP, NFĸB, NOX-4 ve KIM-1 düzeylerinde azalma gözlemlenirken; HO-1, Nrf2 ve SGLT-2 düzeylerinde artış gözlemlenmiştir. Sonuç olarak, YYD ile beslenen ratlarda diyete CrHis eklenmesi, YYD ile oluşan oksidatif stress ve inflamasyonu baskılayarak böbrek hasarını önleyebilir. Anahtar Kelimeler: Böbrek Hasarı, Yüksek Yağlı Diyet, SGLT-2, NOX4, L-FABP, HO1, Nrf2, KIM-1 ve NFĸB
Gastrointestinal subepitelyal lezyonlarda endoskopik ultrasonografinin tanısal etkinliğinin retrospektif olarak incelenmesi
Gastrointestinal subepitelyal lezyonlar genelde asemptomatik seyretmekte olup endoskopi veya diğer görüntüleme yöntemleri ile tesadüfen saptanırlar. Endosonografi subepitelyal lezyonların köken aldığı tabaka, karakterizasyon, malignite potasniyelini değerlendirmeye katkıda bulunmasının yanı sıra tanı için biyopsi imkanı sağlar. Çalışmamızda geniş volümlü Endoskopik ultrasonografi (EUS) yapılan bir merkez olarak gastrointestinal subepitelyal lezyonlarda EUS işleminin tanısal etkinliğinin retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda Kasım 2013 - Ekim 2020 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Endoskopi Ünitesi'ne başvurmuş Gastrointestinal supepitelyal lezyon nedeniyle EUS yapılan 18 yaş üstündeki tüm hastaların verileri retrospektif olarak taranmıştır. Hastalarla ilgili verilere hastane bilişim sistemi ve hastane arşivinde tutulan hasta dosyalarından ulaşılmıştır. EUS sonucu değerlendirildiğinde 201 hastanın 77'si (% 38,3) leiomiyom, 63'ü (% 31,3) lipom, 43'ü (% 21,4) gastrointestinal stromal tümör (GİST), 8'i (% 4) ektopik pankreas, 7'si (% 3,5) özefagus duplikasyon kisti ve 3'ü (% 1,5) ise diğer (müsinöz kistik lezyon, müsinöz kistik adenom ve özefagus ca.) olarak bulunmuştur. Gastrointestinal subepitelyal lezyon ön tanısı ile EUS yapılan 201 hastanın 122'sinin biyopsi veya ameliyat sonrası patoloji sonucu mevcut olup 20 (% 16,4) hastanın patoloji sonucu yetersiz sitoloji olarak raporlanmış olup tanıya ulaşılamamıştır. Hastaların 102'sinde (% 83,6) patoloji sonucunda tanıya ulaşılmıştır. EUS sonucu ile kıyaslandığında patoloji sonucunda tanıya ulaşılan 90 (% 88,2) hastanın tanısı EUS sonucu ile uyumlu olup, 12 (% 11,8) hastanın sonucunun EUS ile uyumlu olmadığı görülmüştür. Sonuç olarak, EUS gastrointestinal submukozal lezyonların değerlendirilmesi, köken aldığı katmanın belirlenmesi, lezyon özelliklerinin saptanması ve tanı hakkında fikir vermesi bakımından son yıllarda kullanımı giderek yaygınlaşan bir yöntemdir. Ayrıca EUS eşliğinde ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) alınabilmesi, minimal invaziv yöntem olması ve tanı hakkında güçlü ipuçları vermesinden dolayı gereksiz ameliyat sayısını azaltmakla beraber erken tanıda da yardımcı olmaktadır. Anahtar Kelimeler: Endosonografi, gastrointestinal subepitelyal lezyonlar, submukozal lezyonlar
Multiple myelom hastalarında bifosfonat kullanımının tedavi yanıtı ve toplam sağkalım üzerine etkisi
Multipl Myeloma, kemik iliğinde malign plazma hücrelerinin klonal proliferasyonu, serum veya idrarda monoklonal protein bulunması ve bu monoklonal proteinle ilişkili uç organ hasarı ile karakterize neoplastik bir plazma hücre hastalığıdır. Bifosfonatlar kalsiyum kristallerine yüksek afiniteye sahip olan pirofosfat analoglarıdır. Bifosfonatların kalsiyuma afiniteleri nedeniyle kalsiyum içeren özellikle rezorbsiyon bölgesindeki hidroksiapatit kristallerine hızlı bir şekilde bağlanırlar. Bu sayede kemik rezorbsiyonunu engellerler. Biz bu çalışmada Multipl Myelom hastalarında bifosfonat kullanımının tedavi yanıtı ve toplam sağkalım üzerine olan etkisini araştırmayı amaçladık. Bu retrospektif gözlemsel çalışmaya 18 yaş ve üzerinde multipl myeloma tanısı almış, son 10 yılda Fırat Üniversitesi Hastanesi Hematoloji kliniğinde takip edilen tüm hastalar dahil edilmiştir. Hastaların uç organ tutulumları, tanı ve takiplerindeki laboratuvar parametreleri, bifosfonat kullanım durumları (süre ve doz), aldığı tedaviler, yanıt durumları ve sağkalımları araştırılmıştır. Çalışmamıza doksan bir hasta dahil edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, bifosfonat alma durumu, ISS evrelemesi, LDH düzeyi, CRAB bulguları, IG alt tiplerine bakıldı. ISS evrelemeleri arasında ortalama sağkalım süreleri açısından anlamlı farklılık görülmüştür (p=0,004). Kreatinin kategorileri arasında ortalama sağkalım süreleri açısından anlamlı farklılık görülmüştür (p=0,049). LDH seviyesi normal olanların sağkalım süresi LDH seviyesi yüksek olanların sağkalım süresinden anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p=0,007). Bifosfonat alma durumu ve IG alt tipleri arasında sağkalım açısından anlamlı farklılık görülmemiştir (p>0,05). LDH seviyesi normal olanların progresyonsuz sağkalım süresi LDH seviyesi yüksek olanların progresyonsuz sağkalım süresinden anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p=0,01). ISS kategorisi, bifosfonat alma durumu, kreatinin kategorisi ve IG alt tipleri arasında progresyonsuz sağkalım açısından anlamlı farklılık görülmemiştir (p>0,05). Çalışmamızda MM hastalarında bifosfonat kullanımının hastaların OS ve PFS'ye etkisi bulunmamıştır. ISS evresi arttıkça OS azalmış olarak bulundu ancak PFS'nin etkilenmediği gözlemlendi. Böbrek yetmezliğinin OS üzerine negatif etkisi saptandı, PFS üzerine etkisi saptanmadı. LDH düzeyinin hem OS hem PFS üzerine etkisi görüldü. LDH düzeyinin artışı sağkalımı olumsuz etkilediği görüldü. Anahtar kelimeler: Multipl myeloma, bifosfonat, LDH, CRAB
Renal hücreli karsinoma dokularında endocan molekülünün immünohistokimyasal olarak ve ELISA yöntemi ile taranması
Renal hücreli karsinom (RHK) böbrek epitelinden kaynaklanan malign bir hastalık grubudur. Tanısı ortalama 55-60 yaşları arasında konulan, genellikle yetişkinlerde görülen bir tümördür. Endocan ise çeşitli kanserler ve inflamasyon için kan bazlı ve doku bazlı bir biyobelirteç olarak kullanılmıştır. Biz de renal hücreli kanser alt tiplerinin immünohistokimyasal ve biyokimyasal olarak doku endocan düzeylerini değerlendireceğiz. RHK tanısı konan hastaların tanı ve takibinde kulanılabilmesi durumunu araştıracağız. Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde nefrektomi ameliyatı yapılan hastaların dosyaları retrospektif olarak incelenmiş olup, patoloji sonucu RHK olarak raporlanan 140 hastanın parafin blokları incelenmiştir. Hastalar RHK alt gruplara ayrıldı ve elde edilen dokular endocan ile boyanarak histokimyasal olarak ve ELISA yöntemi ile biyokimsal olarak incelendi. Çalışmamızdaki hastalar Normal Böbrek Dokusu, Kromofob Hücreli RHK, Papiller Hücreli RHK, Berrak Hücreli RHK Grade-1, Berrak Hücreli RHK Grade-2, Berrak Hücreli RHK Grade-3 ve Berrak Hücreli RHK Grade-4 olarak gruplara ayrıldı. Bu hasta gruplarından kromofob RHK ve berrak hücreli renal kanserin grade 2,3 ve 4 alt tiplerinde hem immünhistokimyasal olarak hemde ELISA yöntemi ile değerlendirildiğinde endocan seviyeleri anlamlı derecede yüksek bulundu. Sonuç olarak endocan endotel kaynaklı bir molekül olup normal dokulardan da salgılanmaktadır. Endocan sepsis, ARDS, endometrium kanseri, renal hücreli kanser, karaciğer kanseri, beyin glioblastomu, meme kanseri gibi hastalıklarda normalden daha fazla arttığı gösterilmiş. Bazı renal hücreli kanser alt tiplerinde ise endocan daha ön plana çıkmaktadır. Endocanın RHK'de kullanım alanının belirlenmesi için daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır.
Sjögren sendromunda Siglec düzeyleri
Siglec'ler (Sialic acid-binding immunoglobulin-like lectins) esas olarak sialik aside bağlanarak etki gösteren hücre yüzey proteinleridir. İmmünglobulin benzeri lektin ailesine aittirler. Sıklıkla bağışıklık hücrelerinin yüzeyinde bulunurlar. Siglec'lerin özellikle doğal ve kazanılmış immünitenin düzenlenmesinde rol aldıkları bilinmektedir. Takipli 30 pirimer sjögren sendromu (PSS), 30 sistemik lupus eritematoz (SLE) tanılı hasta ve 30 sağlıklı kontrol gurubu çalışmaya dahil edildi. PSS, SLE ve kontrol gurubundan oluşan toplam 90 katılımcıdan siglec-1, siglec-2, siglec-10 düzeylerini ölçmek üzere serum ve tükürük örnekleri alındı. ELISA ölçümleri kitlerin kataloglarında belirtilen çalışma prosedürlerine uygun olarak çalışıldı. Veriler uygun istatiksel analiz kullanılarak değerlendirildi ve p<0.05 istatiksel olarak anlamlı kabul edildi. Ayrıca PSS tanılı ve çalışmaya alınan hastaların daha önceden yapılmış ve patoloji arşivinde bulunan tükürük bezi doku örneklerinden siglec-1, siglec-2, siglec-10 ekspresyonları immünohistokimyasal boyanarak değerlendirildi. Çalışmaya dahil ettiğimiz gruplar arasında yanlızca tükürük siglec-10 değeri açısından anlamlı farklılık olduğu görülmüştür (p=0.006). Bu farklılığın ise SLE grubu ile kontrol grubu arasındaki farktan kaynaklandığı ve SLE grubunun değerinin kontrol grubunun değerinden yüksek olduğu belirlenmiştir (SLE-kontrol için p=0.005). Pirimer sjögren sendromlu hastalarda Chisolm Masson'a göre yapılan patolojik grade ve serum siglec değerleri açısından anlamlı farklılık görülmemiştir (p >0.05). Pirimer sjögren sendromlu hastaların histopatolojik değerlendirme sonucu ile serum ve tükürük siglec değerleri ile aktivasyon indeksi değeri açısından anlamlı farklılık olmadığı bulunmuştur (p >0.05). Sonuç olarak siglec düzeylerinin immünite kökenli hastalıklarda değişebileceği ancak daha detaylı ve geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olduğu kanaatine varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Sjögren sendromu, Sistemik lupus eritematoz, Siglec
Investigation of the relationship between serum cytokine profile and vitamin d in calves with neonatal diarrhea
Diarrhea in calves in the neonatal period causes significant losses. Although there are many different causes of diarrhea in this period, the most important causes are infections of viral, bacterial and protozoal origin. It is vital for calves to have a functional immune system in the fight against these infections. The immune system is examined under two main headings as innate and adaptive immune systems. Cytokines synthesized by both innate and acquired immune system cells are involved in the development and regulation of the immune response against infectious agents. Based on the determination of circulating cytokine levels, an evaluation can be made about the functions of the immune system. In recent years, it has been determined that vitamin D has very important roles in both innate and acquired immune systems apart from its classical functions in calcium metabolism. There is no study in the literature investigating the relationship between vitamin D and cytokines in calves with diarrhea. In this study, it was aimed to investigate the relationship between vitamin D and serum cytokine profile in neonatal calf diarrhea caused by bacterial, viral and protozoal pathogens. The material of the study consisted of totally 40 calves from 5 different groups; E. coli (n=8), Rotavirus (n=8), Coronavirus (n=8), C. parvum (n=8) and Control (n=8) groups. Using blood samples taken from all animals, serum vitamin D levels were measured by liquid chromatography-mass spectrometry/mass spectrometry-liquid chromatography-mass spectrometry (LC-MS/MS) method, and serum cytokine levels were measured by ELISA method. The results of the study revealed that there was no statistically significant difference between the groups in terms of serum 25-D levels. However, serum 1.25-D level was higher in both E. coli and Coronavirus groups compared to the control group. TNF-α level did not differ in the E. coli group compared to the control group but it was lower in the rotavirus, coronavirus and C. parvum groups. While the concentrations of IFN-γ, IL-1β, IL-2, IL-4 and IL-17 were statistically higher in the E. coli group than in the control group, no significant difference was found in the other groups. While the IL-5 concentration increased in the E. coli group and decreased in the C. parvum group compared to the control group, however, there was no statistical difference in the other groups. It was determined that IL-6 concentration did not differ significantly in the E. coli and Coronavirus groups compared to the control group, but it was statistically lower in the Rotavirus and C. parvum groups compared to the control group. While IL-10 concentration was significantly lower in the Rotavirus group than in the control group, no significant difference was found in the other groups. IL-12 concentration increased in E. coli, Rotavirus and Coronavirus groups compared to the control group while there was no significant change in the C. parvum group. There was no statistically significant difference between the groups in terms of IL-13 concentrations. It was concluded that serum cytokines and vitamin D levels differ according to the type of etiological factor in calf diarrhea and that vitamin D may contribute to the development of the immune response in calf diarrhea. Key words: Neonatal Calf, Diarrhea, Cytokine, Vitamin D
Zayıf ve obez bireylerde karaciğer yağlanmasının klinik, metabolik ve radyolojik olarak kıyaslanması
Bu çalışmada, karaciğer yağlanması radyolojik olarak tespit edilmiş, zayıf ve kilolu bireylerin klinik, laboratuvar ve radyolojik bulgularının karşılaştırılıp; benzer ve farklı yönlerinin ortaya konulması amaçlandı. Bu amaçla; Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Gastroenteroloji, Endokrinoloji ve İç Hastalıkları polikliniklerine başvuran üst abdomen ultrasonografisiyle(USG) karaciğer yağlanması tespit edilmiş. Vücut Kitle İndeksi (VKİ) <25 olan 20 ve VKİ >25 olan 60 hasta belirlendi. Bu hastalar aspartat aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT), alkalen fosfataz (ALP), gama glutamil transferaz (GGT), bilirübin, açlık kan şekeri (AKŞ), lipid profilleri, koagülasyon testleri, insülin düzeyleri ve insülin direnci açısından karşılaştırıldı. Hastaların karaciğer sertlik derecesi transient elastografiyle değerlendirildi. Hastalara fruktoz tüketim skalası anketi uygulanarak hastaların fruktoz tüketimleri değerlendirildi. VKI<25 olan hastaların %20'si kadın ve %80'i erkek iken VKI>25 olan hastaların %55'i kadın ve %45'i erkektir. Zayıf ve kilolu gruplar arasında cinsiyet açısından anlamlı farklılık görüldü. (p=0,007). Zayıf grubun glukoz değeri kilolu grubun glukoz değerinden anlamlı şekilde düşük bulundu(p=0,005). Zayıf grubun HOMA-IR değeri kilolu grubun HOMA-IR değerinden anlamlı olarak düşük tespit edildi(p=0,05). Zayıf ve kilolu gruplar arasında yağlanma evresi açısından anlamlı farklılık görülmedi. (p=0,525) Zayıf ve kilolu gruplar elastografi değerleri açısından karşılaştırıldığında anlamlı farklılık tespit edilmedi. (p>0,05) Zayıf grubun AST değeri kilolu grubun AST değerinden anlamlı şekilde yüksek bulundu.(p=0,025) Zayıf grubun %60'ında kilolu grubun ise %85'inde yüksek düzeyde fruktoz tüketimi izlendi ve gruplar arasında fruktoz tüketim miktarı açısından anlamlı farklılık görüldü. (p=0,027) Çalışmamızda NAFLD'LI (Nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı) zayıf grubun, NAFLD'lı kilolu gruba göre glikoz değeri ve HOMA-IR skorunu daha düşük bulduk. Zayıf bireylerde NAFLD gelişim mekanizması, bulguları, kliniği, tedavisi ve kilolu NAFLD'lı bireylerden bu açılardan farklarının net bir biçimde ortaya konabilmesi için; minimal yağlanmanın ultrasonografi ile atlanabilme ihtimalini dışlamak amacıyla çoklu noninvaziv tekniklerle karaciğerin değerlendirilmesi, bu amaçla çok daha geniş grupların taranması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: NAFLD, Transient Elastografi, HOMA-IR, Fruktoz Tüketimi
Son dönem böbrek yetmezlikli hastalarda maresin 1 düzeyinin araştırılması
Maresin 1 (MaR1), inflamasyonun çözünürlüğünü ve doku rejenerasyonunu düzenleyen antiinflamatuvar etkilere sahip endojen biyoaktif lipid aracısıdır. Son dönem böbrek yetmezliğinde (SDBY) özellikle hemodiyaliz (HD) tedavisi uygulanan hastalarda kronik inflamasyon sık görülmektedir. Çalışmamızda SDBY hastalarında MaR1 düzeyinin inflamasyon parametreleriyle ilişkisini araştırmayı amaçladık. Çalışma, santral venöz kalıcı kateter ile HD tedavisi uygulanan 30 hasta (SVKK grubu), arteriyovenöz fistül ile HD tedavisi uygulanan 30 hasta (AVF grubu), kronik böbrek hastalığı (KBH) evre 3-4 olan 30 hasta (prediyaliz grubu) ve sağlıklı gönüllülerden oluşan 30 sağlıklı birey (kontrol grubu) olmak üzere 4 gruptan oluşuyordu. MaR1 düzeyi HD öncesi ve sonrası değerlendirildi. Venöz kan örneklerinden biyokimya değerleri, CRP, ferritin, albümin, lipid profilleri (HDL, LDL, total kolesterol değerleri) ve MaR1 düzeyleri çalışıldı. Hasta ve kontrol grubunun vücut kitle indeksleri hesaplandı. İstatistiksel analizler için SPSS 22 paket programı kullanıldı. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Çalışmamızda sağlıklı kişilerle karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı olmasa da MaR1 düzeyi KBH hastalarında ve özellikle HD'ye giren hastalarda daha düşük bulunmuştur. Fistül grubunda MaR1 ile HDL arasında pozitif yönde, prediyaliz grubunda MaR1 ile ferritin arasında pozitif yönde, bütün gruplar beraber değerlendirildiğinde MaR1 ile GFH ve platelet arasında pozitif yönde, MaR1 ile üre ve kreatinin arasında ise negatif yönde anlamlı korelasyon görülmüştür. Sonuç olarak KBH hastalarında MaR1 düzeyi düşük saptanmıştır. Potansiyel antiinflamatuvar özelliği olan MaR1'in inflamatuvar süreçlerin yaygın olduğu KBH hastalarında düşük saptanması MaR1'in inflamatuvar parametreler arasında yer alabileceğini düşündürmektedir. Bulgularımız böbrek fonksiyonları ve inflamatuvar parametrelerin MaR1 düzeyi ile ilişkisini göstermekte yararlı olacaktır. Anahtar kelimeler: son dönem böbrek yetmezliği, maresin 1, inflamasyon, hemodiyaliz
Obez hastalarda serum subfatin düzeyi ve insülin direnci ilişkisi
Obezite prevalansı, dünyada giderek artmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) 2002 yılında obezitenin 21. yüzyılın en önemli sağlık sorunu olarak kalacağını bildirmiştir. Günümüzde, önlenebilir ölümlerin sigaradan sonra gelen ikinci önemli nedeni obezitedir. İnsülin direnci, birçok organ sistemini etkileyen ve ciddi metabolik defektlere yol açan kompleks hücresel bir bozukluktur. Yeni keşfedilen bir adipokin olan subfatin beyaz adipoz doku ve iskelet dokusu tarafından salgılanır. Çalışmamızın amacı, obez hastalarda serum subfatin düzeyi ve insülin direnci arasında ilişki olup olmadığını saptamaktır. Çalışmamız kronik tanısı olmayan 18-60 yaş aralığındaki bireylerden oluşturuldu. 59' u obez vücut kitle indeksi (VKİ) 30 üstü 41'i obez olmayan 100 kişi çalışmaya dahil edildi. Hastaların HbA1c, AST, ALT, üre, kreatinin, Lipid düzeyleri, CBC sonuçlarına bakıldı. Çalışmaya katılan bireylerin yaş, cinsiyet, boy, kilo değerleri kaydedildi VKİ ve HOMA-IR değerlerİ hesaplandı. Ayrıca Subfatin düzeyi çalışılması için aprotinli tüplere kan alındı. Guruplar arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı fark yoktu. Vaka grubunun kilo ve VKİ seviyesi kontrol grubundan anlamlı şekilde yüksek bulundu. Vaka grubunun insülin (p=0,002) ve HOMA-IR (p<0,001) değeri kontrol grubundan anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Vaka ve kontrol grubu arasında HbA1c değeri açısından anlamlı farklılık görülmemiştir. Vaka grubunun total kolesterol (p=0,023) ve LDL (p=0,001) değerleri kontrol grubundan anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Vaka grubunun glukoz değeri kontrol grubundan anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Fakat vaka ve kontrol grubu arasında üre, kreatinin, AST ve ALT açısından anlamlı farklılık görülmemiştir. Vaka grubunun subfatin düzeyi kontrol grubunun subfatin düzeyinden anlamlı şekilde düşük bulunmuştur. Vaka grubunda yapılan korelasyon analizinde subfatin ile yaş, HbA1c ve glukoz arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Sonuç olarak subfatin düzeyinin obez hastalarda obez olmayanlara göre daha düşük olduğunu saptadık. Subfatinin bir biyo belirteç olarak kullanılabilmesi için daha geniş popülasyona sahip, çok merkezli yeni çalışmalara ihtiyaç duyulduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Obezite, subfatin, insülin direnci
Dual antiplatelet tedavi başlanan akut koroner sendromlu olgularda eş zamanlı verilen proton pompa inhibitörlerinin inflamatuvar belirteçler üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışmada dual antiplatelet tedavi başlanan akut koroner sendromlu olgularda eş zamanlı verilen proton pompa inhibitörlerinin kısa dönemde inflamatuvar belirteçler ve ek kardiyovasküler olay gelişimi üzerine olan etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Kardiyoloji Anabilim Dalı polikliniğine 1 Mart 2018-31 Mayıs 2018 tarihleri arasında başvuran akut koroner sendrom tanılı ve ilk defa oral dual antiplatelet ile birlikte proton pompa inhibitörü tedavisi başlanan hastalar dahil edildi. Çalışmada örneklem büyüklüğü G Power 3.1 istatistik programı kullanılarak belirlendi ve dahil edilme kriterlerine uygun olan 90 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar aldıkları PPİ preparatlarına göre Lansoprazol (n=30), Rabeprazol (n=31) ve Pantoprazol (n=29) grubu olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Hastaların başvuru anında, 1. ve 6. ay sonundaki biyokimyasal parametreleri, ADMA ve kopeptin düzeyleri incelendi, SPSS 21. (IBM) paket programı ile uygun analiz edildi. Primer sonlanım noktası hastalarda ek kardiyovasküler olay gelişimi, inflamatuvar belirteçlerden ADMA ve kopeptin düzeylerinin hasta gruplarındaki kardiyovasküler olay gelişen ve gelişmeyenlerdeki değişimi; sekonder sonlanım noktası ise akut koroner sendrom gelişen hastaların biyokimyasal belirteçlerinin kullanılan PPİ preparatına göre değişimiydi. Bulgular: Çalışmaya katılan 90 hastanın 70'i erkek (%77,8) 20'si kadındı (%22,2), yaş ortalaması 58,3, ortalama BKİ 28,1, çoğunluğu fazla kilolu ve obez kişilerden oluşmuştur (%80). En sık eşlik eden ilk 3 hastalık sırasıyla hipertansiyon (%50), diabetes mellitus (%24,4) ve hiperlipidemidir (%22,2). 57 hastada (%63,3) sigara içme öyküsü vardır. Total Kolesterol, LDL, Troponin ve Kütle CK-MB değerlerinin her üç preperat kullanımında da başlangıç değerine göre 6. ayın sonunda anlamlı düzeyde azaldığı görülmüştür. Bunlara ek olarak; başlangıç değerine göre 6. ayın sonunda rabeprazol kullananlarda glukoz değeri, lansoprazol kullananlarda glukoz ve NLR değerleri, pantoprazol kullananlarda NLR değeri anlamlı düzeyde azalmıştır. Kişilerin dual antiplatelet ile birlikte PPİ başlanmadan önce, tedavinin 1. ayında ve tedavinin 6. ayının sonunda alınan kan değerleri karşılaştırıldığında; 1. ayın sonunda başlangıca göre kullanılan 3 farklı PPİ preparatından sadece lansoprazolun serum ADMA seviyesini istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttırdığı saptanmıştır (p=0,04). 6. ay sonunda ise her 3 grupta da başlangıç ve 1. aya göre serum ADMA seviyesini anlamlı düzeyde arttırdığı belirlenmiştir (p<0,01). Serum kopeptin seviyesine bakıldığında, 1. ayda başlangıca göre kullanılan 3 farklı PPİ preparatından sadece pantoprazolun serum kopeptin seviyesini istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşürdüğü görülmüştür (p<0,01). 6. ay sonunda lansoprazol ve pantoprazolun başlangıç ve 1. aya göre serum kopeptin seviyesini anlamlı düzeyde arttırdığı (p<0,001 ve p=0,001), rabeprazolun ise sadece 1. aya göre serum kopeptin seviyesini anlamlı düzeyde artırdığı görülmüştür (p=0,02). Hastalar, ayrıca; dual antiplatelet ile birlikte PPİ başladıktan 6 ay sonra gelişebilecek ek kardiyovasküler problemler açısından da değerlendirilmiştir. Değerlendirmeye alınan 90 hastanın 8'inde ek kardiyovasküler problem meydana gelmiştir. Rabeprazol grubunda 3 hastada (1'inde AKS, 1'inde stent trombozu, 1'inde mortalite), Pantoprazol grubunda 4 hastada (1'inde mortalite, 3'ünde AKS) ve Lansoprazol grubunda 1 hastada (stent trombozu) ek kardiyovasküler problem gelişmiştir. Çalışmamızda ek kardiyovasküler problemlerin en çok görüldüğü hasta grubunun pantoprazol grubu olduğu tespit edilmiştir. Ancak hasta sayısı yetersiz olduğu için istatistiksel analiz yapılamamıştır. Sonuç: Çalışmamızda PPİ kullanımının inflamatuvar belirteçlerde, ADMA ve kopeptin düzeylerinde değişime neden olduğu saptanmıştır. Literatürde de farklı sonuçlar olmakla beraber PPİ kullanımı ile kan değerlerinde meydana gelen çeşitli değişimler rapor edilmiştir. Bu çalışmanın bulguları ışığında preparata özgü olarak kan değerlerindeki değişim daha detaylı incelenmelidir. Daha kapsamlı çalışmaların yapılması AKS hastalarında dual antiplatelet ile PPİ preparatlarının başlanmasının farklı inflamatuvar etkilerinin aydınlatılmasında faydalı olacaktır. Anahtar Kelimeler. ADMA, Kopeptin, Akut Koroner Sendrom, Proton Pompa İnhibitörü, İnflamatuvar Belirteçler
Obeziteli olgularda segmental vücut yağ dağılımının statik ve dinamik plantar basınçlara etkisi
Bu çalışma, android obez, jinoid obez ve normal kilolu olguların statik ve dinamik plantar basınçları karşılaştırmak amacıyla yapıldı. Çalışmaya dahil edilme kriterlerini sağlayan 18-65 yaş aralığında 43 android obez, 32 jinoid obez ve 28 normal kilolu toplam 103 yetişkin olgu alındı. Çalışmada olguların statik ve dinamik plantar basınçları 3D pedobarografi cihazıyla değerlendirildi. Statik plantar basınç değerlendirmesinde, android obez ve jinoid obezlerde anlamlı fark olmadığı (p>0.016), android obezlerin normal kilolulara göre ortalama basınç (sağ p=0.001 ve sol p<0.001), bilateral ağırlık (p<0.001), basınç alanı (sağ p=0.005 ve sol p=0.011), bilateral orta ayak ağırlık yüzdesi (p<0.001) ve basınç alanı (p=0.001) daha fazla, bilateral ön ayak ağırlık (p=0.001) ve basınç alanı yüzdesinin (sağ p<0.001, sol p=0.001) daha az, jinoid obezlerin normal kilolulara göre ortalama basınç (sağ p=0.004), bilateral orta ayak ağırlık yüzdesi (p<0.001) ve basınç alanı yüzdesi (sağ p=0.005 ve sol p=0.001) ile arka ayak basınç alanı (sağ p=0.001) daha fazla, bilateral ağırlık (p<0.001), ön ayak ağırlık (p<0.001) ve basınç alanı yüzdesi (p<0.001) daha az olduğu bulundu. Dinamik plantar basınç değerlendirilmesine göre android obezlerin ön ayak basınç alanının (sol p=0.004) jinoid obezlerden daha fazla, android obezlerin normal kilolulara göre bilateral ortalama basınç ağırlık temas alanı orta ayak ağırlık yüzdesi ve basınç alanı daha fazla (p<0.001), bilateral ön ayak ağırlık yüzdesi (p<0.001) ve basınç alanı (sol p=0.003) daha az olduğu, jinoid obezlerin normal kilolulara göre bilateral ortalama basınç (p<0.001), temas alanı (sağ p=0.015, sol p=0.002), arka ayak basınç alanı (sol p=0.009), bilateral orta ayak ağırlık yüzdesi ve basıncı (p<0.001) daha fazla iken bilateral ağırlık, ön ayak ağırlık yüzdesi (p<0.001) ve arka ayak ağırlık yüzdesi (sağ p=0.010, sol p=0.002) ve daha az olduğu bulundu. Çalışmamız, android ve jinoid obezlerin statik ve dinamik plantar basınçlarının benzer olduğunu ancak normal kilolulara göre android obez ve jinoid obezlerin statik ve dinamik plantar basınçlarının arttığını göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Obezite, Android obezite, Jinoid obezite, Plantar basınç
Tip 2 diabetes mellituslu bireylerde ayak postürünün plantar duyu ve basınç dağılımına etkisi
Bu çalışmada, tip 2 diyabetiklerde farklı ayak postürlerinin plantar duyu, postural salınım, statik-dinamik plantar basınç dağılımı, yürüyüş karakteristikleri ve fiziksel performansa etkilerinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmaya yaşları 24-65 arasında değişen farklı ayak postürlü 144 tip 2 diyabetik birey ve nötral ayak postürlü 48 sağlıklı birey katıldı. Bireylerin ayak postürleri Ayak Postür İndeksi'ne göre değerlendirildi ve diyabetik bireyler pronasyon (n=48), supinasyon (n=47) ve nötral ayak postürlüler (n=49) olmak üzere üç gruba ayrıldı. Hafif dokunma-basınç duyuları, Semmes-Weinstein monofilament seti ile, vibrasyon algılama eşik değerleri Vibrotest Digital Biothesiometer ile; statik-dinamik plantar basınç, postural salınım ile yürüyüşün zaman-mesafe karakteristikleri pedobarografi cihazıyla değerlendirildi. Farklı ayak postürlü diyabetiklerin, plantar duyularının benzer olduğu (p>0.05); sağlıklılara göre hafif dokunma-basınç duyularının azaldığı (p<0,001), vibrasyon algılama eşiklerinin arttığı (p<0.001) bulundu. Statik analizle pronasyon ayak postürlü diyabetiklerin, diğer diyabetiklere göre orta ayak ağırlık yüzdesinin daha fazla (p=0.006, p=0.001, p<0.001) ön ayak basınç alanı yüzdesinin (p=0.003, p=0.008, p=0.007, p<0.001) daha az olduğu bulundu. Dinamik analizle, pronasyon ayak postürlü diyabetiklerin, diğer diyabetiklere göre orta ayak ağırlık yüzdesi (p<0.001, p=0.001), orta ayak basınç alanının (p<0.001) daha fazla, ön ayak ağırlık yüzdesinin (p<0.001) daha az olduğu saptandı. Nötral ayak postürlü diyabetiklere göre pronasyon ayak postürlülerin, çift adım uzunluğunun daha kısa olduğu (p=0.006, p=0.001) bulundu. Çalışmamız diyabetiklerin, farklı ayak postürlerine göre plantar duyularının değişmediğini; statik-dinamik plantar basınç, postural salınım, yürüyüş özellikleri ve fonksiyonel düzeylerinin değiştiğini; sağlıklılara göre statik-dinamik plantar basınç ve yürüyüş özelliklerinin değiştiğini, plantar duyularının azaldığını ve postural salınım hızlarının arttığını göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Ayak postürü, Diabetes mellitus, Ayak pronasyonu, Ayak supinasyonu, Plantar basınç, Plantar duyu
Diyaliz hastalarında eritropoetin tedavisinin nutrisyon parametreleri ile ilişkisi
Giriş ve Amaç: Malnutrisyon, son dönem böbrek yetmezliği (SDBY) tanılı hastalarda sık görülen, yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen, artmış mortalite ve morbidite ile ilişkili önemli bir durumdur. SDBY' de malnutrisyonun yanında bir diğer olumsuz klinik durum anemidir. Kronik böbrek hastalığı (KBH) ve SDBY olanlarda aneminin birçok nedeni olmakla birlikte en sık nedeni eritropoetin (EPO) yetersizliğine bağlı azalmış eritropoezdir. Bu yüzden eritropoetin replasmanı, KBH ve SDBY olanlarda aneminin en önemli tedavi yöntemlerinden biridir. SDBY tanılı hastalarda aneminin de malnutrisyon gelişimine katkıda bulunmasından dolayı anemi tedavisi ile aynı zamanda malnutrisyonda da iyileşme gözlenmektedir. Çalışmamızda diyaliz tedavisi alan hastalarda, EPO tedavisi ile nutrisyon parametreleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Çalışmaya Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Bilim Dalında Ekim 2016- Ekim 2018 tarihleri arasında SDBY nedeniyle takipli, EPO tedavisi alan, haftada 3 kez hemodiyaliz (HD) tedavisi uygulanan 17'si kadın 26'sı erkek ve sürekli ayaktan periton diyalizi (SAPD) uygulayan 4'ü kadın 3'ü erkek olmak üzere sırasıyla 43 HD ve 7 SAPD hastası dahil edildi. Hastalarda malnutrisyon varlığı; biyokimyasal parametreler ve Malnutrisyon İnflamasyon Skoru (MİS) hesaplanarak değerlendirildi. Çalışmaya diyaliz programımızda olup, iki yıl boyunca düzenli EPO kullanan, herhangi bir malign hastalığı, ağır karaciğer hastalığı, dekompanse kalp yetmezliği, ileri evre akciğer hastalığı ya da immobilizasyona sebebiyet verecek herhangi bir hastalığı olmayan, takipleri esnasında major cerrahi operasyon öyküsü bulunmayan hastalar dahil edildi. İstatistiksel inceleme, SPSS 19.0 programı kullanılarak yapıldı. Hesaplanan p<0,05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda komorbidite durumu, CRP, iştahsızlık ve kuru ağırlıkta azalma ile MİS arasında pozitif korelasyon saptanırken, albümin ile MİS arasında negatif korelasyon olduğu görüldü. MİS ile EPO kullanım süresi, diyaliz süresi ve yaş arasında ise anlamlı korelasyon saptanmadı. İki yıllık EPO kullanımı boyunca bakılan laboratuvar tetkiklerindeki zamansal değişim dikkate alındığında başlıca laboratuvar parametrelerinde anlamlı bir değişiklik saptanmadı. Sadece HDL ve ürik asit tetkiklerinde anlamlı azalma gözlendi. İki yıllık EPO tedavisi sonrasında malnutre olmayan hasta sayısının arttığı gözlendi. EPO tedavisi ile hemoglobin seviyelerinde anlamlı yükselme saptandı. Tedavi sonrası ferritin ve transferrin saturasyonunda da anlamlı artış gözlendi (p<0.05). Sonuç: Eritropoetin tedavisi sonrası malnutrisyon yüzdesinin azalması; aneminin düzelmesiyle birlikte hastalarda fonksiyonel kapasitenin artması, iştah artışı ile diyet alımında artış meydana gelmesi ve kilo kaybının azalıp kilo artışının ortaya çıkması sonucu hesaplanan MİS'de azalma ile açıklanabilir. Laboratuvar parametrelerinde değişiklik olmaması ise bu farklı parametrelerin yaş, cinsiyet, inflamasyon, diyaliz etkinliği gibi birçok faktör tarafından etkilenmesi ile ilişkilendirebilir. Malnutrisyon yüzdesi düşerken laboratuvar parametrelerinde anlamlı değişiklik olmaması, yapılan birçok çalışmada önerildiği gibi nutrisyonel değerlendirmenin sadece laboratuvar parametreleri ile yapılmaması gerektiği görüşünü desteklemektedir. Diyaliz hastalarında EPO tedavisi ile nutrisyon parametreleri arasındaki ilişkiyi tam olarak aydınlatmak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Son dönem böbrek yetmezliği, malnutrisyon, malnutrisyon inflamasyon skoru, eritropoetin
Yoğun bakım ünitesinde akut böbrek hastalığı tanısı olan olgularda hemodiyaliz tedavisinin mortaliteye etkisi
Giriş: Akut böbrek hastalığı (ABH), saatler-günler içinde böbrek fonksiyonlarının bozulması sonucu üremik toksinlere bağlı gelişen tablodur. Yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) takip edilen hastalarda ABH gelişimi oldukça sık karşılaşılan bir durum olup yüksek morbidite ve mortalite oranlarına sahiptir. Özellikle böbrek hastalığı şiddetine bağlı olarak yoğun bakım hastalarında mortalite oranı %30'dan %90'lara kadar ulaşabilmekte ve aynı zamanda hastanın yoğun bakımda kalış süresini uzattığı görülmektedir. Bu çalışmada, yoğun bakım hastalarında ABH tanısı ile uygun hastalarda yapılan renal replasman tedavilerinden sık kullanılan hemodiyalizin mortalite üzerine etkisi araştırıldı. Yoğun bakım ünitesinde hasta skorlama sistemleri, hastalıktan iyileşmeyi tahmin etmek, hastanın ciddiyetini ve organ disfonksiyonunu belirlemek, uygulanan tedaviyi değerlendirmek ve yoğun bakım ünitelerinin performansını karşılaştırmak için yaygın olarak kullanılmaktadır. Çalışmada yoğun bakım hastaların mortalite risklerini belirlemek amaçlı APACHE II skoru kullanıldı. APACHE II; akut fizyoloji skoru yaş ve kronik sağlık değerlendirmesi olmak üzere üç bölümden oluşur. Bu üç bölümden alınan puanlar toplanır ve operasyon geçirip geçirmeyeceğine göre hastane mortalitesi belirlenir. Bu sistem çok sayıda fizyolojik değişkenin yanı sıra hastanın yaşı ve yoğun bakıma yatış tanısının bilinmesine de gereksinim göstermektedir. Materyal ve Metod: Çalışmaya, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Yoğun bakım ünitesine yatırılarak takip ve tedavi edilen 358 hastada ABH gelişen 104 hasta dahil edildi. ERBP (Europen Renal Best Practice) kriterlerine göre ABH 3 evrede sınıflandırıldı ve APACHE II (Acut Physiology and Chronic Health Evaluation II) skorlaması ile mortalite riski arasındaki ilişki belirlendi. Toplam 104 hastanın retrospektif yöntem kullanılarak verileri toplandı. Hemodiyaliz (HD) alan ve almayanlar olarak iki gruba ayrıldı. Rutin HD hastaları, transplant ve malignite öyküsü olan, 24 saatten daha kısa yatışı olan ve 48 saat içinde exitus olan hastalar dahil edilmedi. Gruplardaki hastaların yatış nedeni, anjiyotensin konverting enzim inhibitörü (ACEİ) kullanımı, diüretik kullanımı, radyokontrast madde ve antibiotik kullanımı, kronik hastalık (diyabetes mellitus olanlar ve olmayanlar olarak iki grupta), renal replasman tedavisi (RRT) ihtiyacı, mekanik ventilatör (MV) desteği, hastaların hastaneye başvuru esnasındaki üre ve kreatinin düzeyleriyle, ABH tanısı koyulduğundaki üre, kreatinin düzeyleri esas alındı. Yoğun bakım ünitesinde ABH olan olgularda, hemodiyaliz tedavisinin mortaliteye etkisinin gösterilmesi amaçlandı. Bulgular: Bu araştırmaya alınan 104 hastanın 62'si erkek, 42'si kadındı. Hastaların yaşları 18-95 arasında değişmekteydi ve yaş ortalaması 73,6±13,4 yıldı. Hastaları yoğun bakım ünitesine yatış sebebine göre değerlendirdiğimizde en sık 31 hasta ile sistemik enfeksiyonlar, 24 hasta ile ABH ve 18 hasta ile akut solunum yetmezliği oluşturmaktaydı. Mekanik ventilatör desteği alan 70 hastanın %76,9 'u ERBP sınıflandırılmasına göre evre 3'te yer almaktaydı. Evre 3 böbrek hastalığı olan ve MV'e bağlı olarak takip edilen hastaların mortalite yüzdesinin istatistiksel olarak anlamlı şekilde arttığı saptandı (p= 0,04). Çalışmaya dahil edilen hastaların evre 1 ve evre 2'de RRT ihtiyacı olmayıp, evre 3' te ABH olan olgularda RRT ihtiyacı olduğu görülmüştür ( p<0.001). Hastaların Yoğun bakım ünitesine yatış anındaki APACHE II skorları kaydedildi. APACHE II skorunun evrelere göre dağılımında evre 1' de 29,90 , evre 2' de 23,28 ve evre 3' te 29,10 olarak saptandı . Hastalar APACHE II skoruna göre, RRT ihtiyacı ve mortalite durumu açısından değerlendirildi. APACHE II skoruyla doğru orantılı olarak hastaların beklenen mortalite yüzdesi artmıştır. RRT' nin mortaliteye etkisi olmadığı cox regresyon yöntemi ile gösterilmiştir. Hastalar APACHE II skoruna göre alt gruplara ayrıldığında, exitus olan hasta sayısı fazla olmasına rağmen istatiksel olarak anlamlı değildi. Bu durumun en olası sebepleri olarak MV desteği alan hastaların çok sayıda olması, YBÜ' nde kalış sürelerinin uzaması, eşlik eden komorbid hastalıkların varlığı, yoğun bakıma yatış öncesi gecikmelere bağlı destekleyici tedavinin geç başlanması olabileceği düşünüldü. Bunun yanı sıra YBÜ' de yatan hastaların çoğunluğunu sepsis tanılı (multi organ yetmezliği) hastaların oluşturması sayılabilir. Sonuç: Bu araştırmada yoğun bakım ünitesine kabul edilen hastalarda hemodiyaliz tedavisinin mortalite üzerine olumlu etkisi bulunmadı. Bununla birlikte, bu hastalarda mortalite oranı ile akut böbrek hasarının şiddeti, uzamış yatış süresi, mekanik ventilasyon desteği alıyor olması, multi organ yetmezliği ve APACHE II skoru yüksekliği arasında anlamlı bir ilişki olduğu görüldü. Anahtar kelimeler: Akut böbrek hastalığı, Hemodiyaliz, Mortalite, APACHE II skoru, ERBP sınıflaması
Kronik böbrek hastalarının geriatrik nutrisyonel risk indeksi ile değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Kronik böbrek hastalığında malnutrisyon hastalığın progresyonuna neden olan önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir. Bu yüzden malnutrisyonun sistemik değerlendirmesi için birçok farklı değerlendirme sistemi geliştirilmiştir. Değerlendirme sistemlerinin çoğu subjektif parametreler içermekte olup değerlendiren kişiye göre farklılıklar göstermektedir. Geriatrik Nutrisyonel Risk İndeksi ise boy, kilo ve serum albumin düzeyine göre hesaplanmakta olup basit, objektif bir değerlendirme sistemi olması nedeniyle güvenilirdir. Çalışmamızda kronik böbrek hastalarının beslenme durumlarının kolay, basit, ucuz ve güvenilir bir yöntem olan GNRI ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Çalışmaya Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Polikliniğine Kasım 2018- Kasım 2019 tarihleri arasında başvuran Evre 3-4-5 KBH tanısıyla takipli 81 erkek 89 kadın toplamda 170 hasta dahil edildi. Malign hastalığı olan, ileri evre akciğer ve kalp hastalığı olan, yakın zamanda major cerrahi operasyon geçiren hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Hastalarda malnutrisyon varlığı; biyokimyasal parametreler ve Geriatrik Nutrisyonel Risk İndeksi hesaplanılarak değerlendirildi. İstatistiksel inceleme, SPSS 19.0 programı kullanılarak yapıldı. Hesaplanan p<0,05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda biyokimyasal nutrisyon parametreleri ile GNRI arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. En yüksek pozitif olabilirlik oranına göre malnutrisyon için GNRI cut-off değeri 110 olarak hesaplanmıştır. Düşük GNRI'ye sahip hastaların anlamalı olarak daha düşük BMI'ya sahip olduğu görülmüştür (p<0,05). Ayrıca GNRI≤110 olan hastalarda serum albümin düzeyi, hemoglobin, kalsiyum, lenfosit, total protein düzeyleri, total demir bağlama kapasitesi ve GFH anlamlı olarak daha düşük tespit edilmiştir (p<0,05). Düşük GNRI'ye sahip hastalarda üre, kreatinin, ferritin, parathormon düzeyleri ve sedimentasyon değerleri de anlamlı olarak daha yüksek tespit edilmiştir (p<0,05). Bir diğer güvenilir malnutrisyon değerlendirme sistemi olan Malnutrisyon İnflamasyon Skoru (MIS) karelasyonu değerlendirildiğinde istatiksel olarak anlamlı negatif korelasyon saptanmıştır (p<0,05 r= -0,715). Sonuç: Kronik böbrek hastalığında mortaliteyi etkileyen sebeplerin başında malnutrisyon gelmektedir. Bu yüzden malnutrisyon değerlendirmesinde birçok farklı değerlendirme sistemi mevcuttur. Değerlendirme sistemlerinin çoğu subjektif parametreler içermekte olup değerlendiren kişiye göre farklılıklar göstermektedir. Geriatrik Nutrisyonel Risk İndeksi ise boy, kilo ve serum albumin düzeyine göre hesaplanmakta olup basit, objektif bir değerlendirme sistemi olması nedeniyle güvenilirdir. Çalışmamızda kronik böbrek hastalarının nutrisyon parametreleri GNRI ile değerlendirilmiş olup bu parametreleri yapılan çalışmalarla benzer şekilde etkilediği görülmüştür. Ayrıca çalışmamızda GNRI ile bir diğer güvenilir değerlendirme sistemi olan Malnutrisyon İnflamasyon Skoru ile karşılaştırmasında da GNRI'nin güvenilir bir değerlendirme sistemi olduğu görülmüştür. GNRI'nin nutrisyon parametleri ile ilikisi de incelendiğinde kronik böbrek hastalarında malnutrisyonun değerlendirilmesinde güvenilir, basit, ucuz ve objektif bir yöntem olduğu gösterilmiştir.
Morbid obezite tedavisinde trombosit göstergelerindeki değişimlerin analizi
Amaç: Çalışmamızda morbid obezite tanılı olgularda, obezite tedavisi ile 6 ayda kaydedilen kilo kaybının, trombosit göstergeleri olan; ortalama trombosit hacmi (MPV), platekrit (PCT), platelet/lenfosit oranı (PLR) ve platelet dağılım genişliği (PDW) üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık. Yöntem: Çalışmaya, 1 Mayıs 2017-1 Mart 2019 tarihleri arasında Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi (ZBEÜ) Obezite ve Diyabet Merkezine başvurarak morbid obezite tanısı almış ve takiplerine düzenli gelmiş 300 hasta dahil edildi. Olguların demografik, klinik, biyokimyasal verileri International Prognostic Scoring System (IPSS)'e göre tanımlandı. Çalışmada hastaların başlangıç (0. ay) ve 6. ay kontrollerindeki boy, kilo, vücut kitle indeksi (VKİ), bel çevresi, sistolik ve diyastolik tansiyon, tam kan sayımları [Platelet (PLT), lenfosit, platekrit (PCT), platelet/lenfosit oranı (PLR) ve platelet dağılım genişliği (PDW)], biyokimyasal verileri [trigliserid (TAG), LDL-kolesterol, açlık kan şekeri (AKŞ)] incelendi. Çalışmanın istatistiksel analizleri SPSS 19,0 paket programında yapılmıştır. Nitel değişkenlere ait tanımlayıcı istatistikler frekans ve yüzde ile; nicel değişkenler aritmetik ortalama, standart sapma, medyan, minimum ve maksimum değerleriyle verilmiştir. Sürekli değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu Shapiro Wilk testi ile incelenmiştir. Normal dağılım göstermeyen değişkenlerin bağımsız gruplar arası karşılaştırmalarında Mann Whitney U testi; grupiçi karşılaştırmalarında Wilcoxon testi kullanılmıştır. Nitel değişkenlerin gruplar arası karşılaştırmalarında Yates ki-kare testi kullanılmıştır. Çalışmadaki tüm istatistiksel analizlerde p değeri 0,05'in altındaki sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmada VKİ 40 ve üzeri olan 300 morbid obez olgunun verileri analiz edildi. Olguların 267 (%89)'si kadın ve 33 (%11)'ü erkekti ve grubun çoğunluğunu kadın cinsiyet oluşturmaktaydı. Bu grubun yaş ortalamaları 48,91±11,68 yıl, VKİ ortalaması 46,53±5,15 kg/m2, en düşük beden kitle indeksi 40 kg/m2, en yüksek beden kitle indeksi 66,4 kg/m2 saptandı. Yapılan analizde; morbid obez olguların AKŞ ortalamaları 116 mg/dl ile normal olarak tanımlanan aralığın üzerinde, bel çevresi ortalaması 124 cm ile 110 cm'nin üzerindeydi. Trigliserit seviyeleri ortalaması 163 mg/dl ile metabolik sendrom tanı kriteri olan 150 mg/dl'nin üzerindeydi. Tansiyon ortalamaları sistolik basınç 135,6 diyastolik basınç 84,8 ile pre-hipertansiyon aralığındaydı. Tüm olguların başlangıç kilosundaki değerleri ile 6. ayın sonunda kilo vermiş anlarında alınan parametleleri karşılaştırıldığında; kilo kaybı, VKİ ve bel çevresi değişiminin istatistiksel olarak anlamlı olduğu (p<0,05), sistolik ve diyastolik kan basınçlarındaki iyileşmenin istatistiksel açıdan anlamlı olduğu (p<0,05), AKŞ, LDL-k ve TAG seviyelerindeki düşüşün istatistiksel açıdan anlamlı olduğu (p<0,05) saptandı. Kilo kaybıyla trombosit sayılarındaki düşüş istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Trombosit parametreleri olan PDW, MPV, PCT, PLR de kilo kaybıyla düşme gözlendi ancak bu değişim istatistiksel açıdan anlamlı değildi (p>0,05). Çalışmaya alınan morbid obez hastalardan, kilosunun %10 ve daha fazlasını kaybedenler "Anlamlı", kilosunun %10'dan azını kaybedenler ise "Anlamsız" grup olarak adlandırılarak ikiye ayrılarak yapılan istatistiksel analizde ise; trombosit sayılarında kilo kaybıyla kaydedilen düşme istatiksel olarak anlamlı (p<0,05) saptandı. Trombosit parametrelerinden PDW ve MPV oranlarında kilo kaybıyla, başlangıç değerlerindeki yüzde değişimine göre düşme olmasına rağmen bu fark istatistiksel olarak anlamsız bulundu. Kilo kaybıyla PCT sayısı ve platelet/lenfosit oranı (PLR)'ndaki değişim ise istatiksel açıdan anlamlı bulunmuştur. Bu da trombosit göstergelerinden olan PCT sayısı ve PLR'nin kilo kaybının derecesi ile ilişkili olabileceğini göstermiştir. Sonuç: Morbid obezitesi olan olgularda platelet (PLT) sayısı ve MPV, PCT, PDW, PLR gibi trombosit göstergelerinin 6 aydaki kilo kaybıyla değişimini araştırdığımız bu çalışmada PLT sayısı ve trombosit göstergelerinden olan PCT ve PLR'nin, %10 ve daha fazla kilo veren grupta, p<0,05 ile istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde azalmış olduğu saptandı. Tromboza eğilimi gösterdiği yönünde birçok araştırma yapılan trombosit göstergelerinin, zaten tromboza yatkınlık oluşturduğu kanıtlanarak koroner arter hastalığı, serebrovasküler olay, derin ven trombozu, miyokard enfarktüsü gibi tromboz ile seyreden pek çok hastalığa sebebiyet veren obezitenin takip ve tedavisinde tedavi parametresi olarak kullanılabileceğini tespit ettik. Trombosit parametreleri, obez hastaların takiplerinde kullanılabilecek basit, ucuz bir hemogram parametresi olup prognoz açısından umut vaat eden belirteçlerdir. Koroner anjiyografi ile koroner plak tespiti, ultrasonografi ile derin venlerdeki trombozun takibi ve serebrovasküler olay için bilgisayarlı tomografi gibi kesin tanı veren ancak maliyeti yüksek olan tetkikler yerine, obez hastaların komorbiditelerinin takibinde PLT sayısı ve PCT, PDW, MPV, PLR gibi trombosit parametreleri değerinde artış ya da azalma söz konusu olduğunda bu durum prognoz açısından dikkate alınabilir. Sonucun daha iyi değerlendirilmesi için çalışmanın zayıf yönlerini de ortadan kaldıran büyük ölçekli kohort grup çalışmalarına gereksinim vardır. Anahtar Kelimeler: Morbid obezite, Metabolik Sendrom, obezite tedavisi, platelet sayısı, trombosit parametreleri, PCT, PDW, PLR, MPV
Gastrointestinal endoskopi uygulanan erişkinlerde sedasyon ilişkili hıçkırık
Tural Ganbarov, Gastrointestinal Endoskopi Uygulanan Erişkinlerde Sedasyon İlişkili Hıçkırık, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi, İç Hastalıkları Uzmanlık Tezi, Zonguldak, 2020 Giriş ve Amaç: Üst gastrointestinal sistem endoskopisi gastroenterolojinin günlük pratiğinde en sık yapılan işlemlerden biridir. Sedasyon son yıllarda bu işlem için neredeyse standart hale gelmiştir. Sedasyon için en sık kullanılan ilaçlardan biri de Midazolam'dır. Çalışmamızda üst gastrointestinal endoskopi uygulanan erişkinlerde midazolam sedasyonu ile ilişkili hıçkırık sıklığını ve buna etki edebilecek faktörleri araştırdık. Yöntem: Çalışma 1 Ocak 2017 – 1 Ocak 2019 tarihleri arasında Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Anabilim Dalı Endoskopi ünitesine başvuran ve endoskopi yapılan 100 hastada gerçekleştirildi. Çalışmaya 18-90 yaş aralığında, özofagus, mide kanseri ve operasyonu öyküsü, ilaç alerjisi öyküsü olmayan, ASA 2 ve altı risk grubu olan hastalar dahil edildi. Oluşturulan veri formu SPSS programı üzerinden girilerek kaydedildi ve analizler bu dosya üzerinden gerçekleştirildi. Bulgular: Çalışmaya toplam 100 hasta dahil edildi. Ortalama yaş 55.1 ±16.3 (18-89) idi. Hastaların 58'i (%58) erkek, 42'si (%42) kadındı. Endoskopik işlemler ortalama 4.1±1.3 dakika sürdü. İşlemler sırasında ortalama 5.6±2.1 mg (1mg-10 mg) midazolam verildi. Çalışmamızda hastalar hıçkırık gelişen ve gelişmeyen olmakla iki gruba bölündü ve bu grupların özellikleri karşılaştırıldı. Hastaların 50'sinde hıçkırık gelişti. Gruplar arasında midazolam miktarı(p<0.001), endoskopi süresi(p<0.001) ve AÖS gevşekliği(p<0.001) ile istatiksel anlamlı faklılık saptandı. Risk analizleri sonucunda midazolam miktarının ve AÖS gevşekliğinin hıçkırık riskini arttırdığı, endoskopi süresi ile hıçkırık arasında anlamlı risk ilişkisi bulunmadığı saptandı. Sonuç: Çalışmamızda endoskopik işlemlerde ortaya çıkan hıçkırığın kullanılan midazolam miktarı ve endoskopi süresi ile istatiksel anlamlı ilişkisi olduğu, AÖS gevşekliği olan hastalarda hıçkırığın diğer grupa göre daha sık ortaya çıktığı gösterilmiştir. Erişkinlerde endoskopik işlemler sırasında oluşan hıçkırık ile ilgili literatürde daha önce tek çalışma bulunmuş olup çalışmamız daha sonraki çalışmalar için pilot veriler sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Endoskopi, Sedasyon, Hıçkırık, Midazolam
Morbid obeziteli olgularda vücut yağ kompozisyonu ile metabolik sendrom kriterleri arasındaki ilişkinin araştırılması
Amaç: Obezite ve metabolik sendrom, tüm dünyada hızla artan ve geniş kitleleri etkileyen ciddi birer halk sağlığı sorunudur. Obezite ve metabolik sendrom kriterleri arasındaki ilişki araştırmacılar için dikkat çekici bir konudur ve bu alandaki çalışmalar halen devam etmektedir. Biz bu çalışmada, vücut kitle indeksi (VKİ) ≥40 kg/m2 olan bireylerde (morbid obez) başlangıç ve tedavinin on iki aylık sürecindeki metabolik sendrom kriterlerini ve vücut yağ dağılımlarındaki değişimi saptamayı, ayrıca morbid obez olguların verilerini normal kilolu olguların verileriyle karşılaştırmayı amaçladık. Yöntem: Bu retrospektif çalışmaya, 1 Mayıs 2017-1 Ekim 2019 tarihleri arasında Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi, Obezite ve Diyabet Uygulama ve Araştırma Merkezi'ne (OBDİM-EASO COM) başvuran, VKİ ≥40 kg/m2 olan 224 olgu (morbid obeziteli çalışma grubu) ve VKİ normal (18,0-25 kg/m2) 235 olgu (kontrol grubu) dahil edildi. Çalışma grubuna üç ay ve üzeri takibe gelmiş, bir yıllık takibi bulunan olgular alındı. Merkezin bilgi yönetim sisteminde olguların dosyalarından demografik özellikleri, boyu, ağırlığı, bel çevresi, VKİ, sistolik kan basıncı, diyastolik kan basıncı, nabız dakika sayısı, vücut yağ analizi (sağ kol, sol kol, sağ bacak, sol bacak, gövde ve tüm vücut) ve metabolik parametreleri (açlık kan şekeri, açlık insülini, trigliserit ve yüksek dansiteli lipoprotein kolestrol değerleri) tespit edildi. Öncelikle çalışma grubuna ve kontrol grubuna ait veriler karşılaştırıldı. Çalışma grubunun başlangıçta ve on iki ay içerisindeki vücut yağ analizlerinde ve metabolik parametrelerindeki değişikliklerin istatistiksel analizi yapıldı. Bulgular: Çalışma grubunda 224 olgunun yaş ortalaması 41,3±9 yıl, VKİ ortalaması 45,8±5,2 kg/m2 ve çoğunluğu kadın cinsiyet idi (%86,2). Morbid obez grubu ve kontrol grubu karşılaştırıldığında; morbid obez grubun kontrol grubuna göre ağırlık, VKİ, bel çevresi, sistolik kan basıncı, diyastolik kan basıncı, nabız dakika sayısı, açlık kan şekeri, açlık insülini, trigliserit ve YDL-k düzeyleri anlamlı yüksek bulundu (p<0,001). Yağ dağılımları açısından da morbid obez olguların ölçümleri anlamlı derecede yüksek tespit edildi (p<0,001). Morbid obez olguların %39,7'sinin kısmen veya tamamen egzersiz uyumu olduğu, %46,9'unun kısmen veya tamamen beslenme uyumu olduğu tespit edildi. Olguların beslenme ve egzersiz uyumu istenilen düzeyde değildi. Olguların %98,2'si (n=221) orlistat kullanırken, %40,6'sı (n=91) metformin, %3,6'sı (n=8) sodyum glukoz transporter inhibitörü-2 ve %0,9'u (n=2) glukagon benzeri peptit-1 analoğu kullanıyordu. Olguların özgeçmişlerinde %22,6 diabetes mellitus tanılı, %29 hipertansiyon tanılı, %23,7 hipotiroidizm, %5,4 hiperlipidemi, %7,4 psikopatoloji, %4 astım, %1,3 obstrüktif uyku apne sendromu, %0,9 malignite (tedavi olmuş hastalıksız bir meme kanseri, bir jinekolojik kanser, bir prostat kanseri) %0,9 koroner arter hastalığı tespit edildi. Yapılan ölçüm ve tetkikler sonucunda ise %59,4 prediyabet (bozulmuş açlık glukozu/bozulmuş glukoz toleransı) ve diyabet tespit edilirken, %63,3 oranında hipertansiyon tespit edildi. Takip sürecinde çalışma grubu olgularının 84 (%38)'ünde %5'in altında ağırlık kaybı, 78 (%35)'inde %5 -10 ağırlık kaybı, 43 (%20)'ünde %10-15 ağırlık kaybı ve 16 (%7)'sında %15 in üzerinde ağırlık kaybı sağladığı görüldü. Morbid obezlerde tüm vücut bölgelerinde sağ kol, sol kol, sağ bacak, sol bacak, gövde ve total vücut yağ yüzdelerinin anlamlı düzeyde gerilediği tespit edildi (p<0,001). Ağırlık kaybı sonrası metabolik kriterler değerlendirildiğinde şu sonuçlara varılmıştır; bel çevresinde olgulardan hiçbiri istenilen kriterlere ulaşamamıştır. Açlık kan şekeri ortalaması başlangıç değerine göre %4,9 azalmış, sistolik kan basıncı ortalaması %5,7 azalmış, diyastolik kan basıncı ortalaması %13,6 azalmıştır. Serum trigliserit düzeyi ortalaması değişmemiştir. YDL-k düzey ortalamasında %4,6 oranında azalma saptanmıştır. Başlangıçta tüm vücut yağ yüzdesiyle; YDL-k arasında pozitif (r=0,256, p<0,001), ağırlık arasında pozitif (r=0,170, p= 0,011), VKI arasında pozitif (r=0,429, p<0,001) anlamlı korelasyon saptandı. Tedavi sürecindeki izlemde tüm vücut yağ yüzdesiyle; ağırlık pozitif (r=0,255, p<0,001), VKI pozitif (r=0,535, p<0,001), bel çevresi pozitif (r=0,200, p=0,003) ve nabız dakika sayısı pozitif (r=0,159, p=0,017) korelasyon vardı. Sonuç: Metabolik sendrom kriterleri son yüzyılda standardize edilmiş ve kabul edilmiştir. Obezitenin VKİ arttıkça morbid obezite haline geldiğindeki fizyopatolojik değişiklikler tedavilerin hedefini oluşturmaktadır. Çalışmamızda VKİ ≥40kg/m2 olguların hastalığa ait bulguları ve metabolik sendrom kriterleri arasındaki ilişki saptanmıştır. Bu parametrelerin normal kilolulardan farkı tespit edilerek karşılaştırılmıştır. Tedavi sürecinde %5 den fazla ağırlık kaybının üç aydan fazla sürdürülmesi başarılı olarak öngörülmektedir. Morbid obez hastalarımızın tedavinin birinci yılında antropometrik, bölgesel yağ dağılımı ve metabolik sendrom kriterlerinin nasıl değiştiği saptanmıştır. Bu verilerle morbid obeziteli olguların takibinde hangi parametrelerin daha önemli olduğu güncel literatüre aktarılmıştır. Ağırlık kaybı ile bölgesel ve tüm vücut yağ dağılımında değişiklikler belirgin azalma olmaktadır. Yağ dağılımında değişiklik olurken metabolik sendrom kriterlerinden kan basıncı ve glisemik değişkenlik daha belirgin olmaktadır. Obezite, morbid obezite oluşturan nedenler ve komplikasyonlar fizyopatolojik süreçleriyle ele alınmalıdır. Morbid obezite yönetiminde yağ dağılımı ve metabolik sendrom kriterlerinin izlenmesi önemli ve gereklidir. Anahtar Kelimeler: Morbid Obezite, Metabolik Sendrom, Vücut Yağ Kompozisyonu
Pankreas kanseri tanılı hastaların demografik verileri, klinik özellikleri ve sağkalım açısından retrospektif olarak değerlendirilmesi
Amaç: Pankreas kanseri tanılı hastaların demografik verileri, klinik özelikleri ve sağkalıma etki eden faktörlerin analiz edilmesi amaçlanmıştır. Aynı zamanda pankreas nöroendokrin tümör tanılı hastalar bir diğer grup olarak çalışmaya dâhil edilip benzer analizler bu grup olgular için de yapılmıştır. Yöntem: Bu çalışmada, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi, Gastroenteroloji ve Tıbbi Onkoloji kliniklerinde 1 Ocak 2011-1 Haziran 2020 tarihleri arasında pankreas kanseri ile takipli 169 hastanın dosyası retrospektif olacak incelendi. Hastaların demografik verileri, klinik özellikleri ile genel sağkalım (GS) ve progresyonsuz sağkalım (PFS) süreleri kaydedildi. Bulgular: Çalışmamızdaki 169 hastanın 69'u (%40,8) kadın, 100'ü (%59,2) erkekti. Tanı yaşı ortalaması 60,78 yıl idi. Medyan GS 11 ay, PFS 6 aydı. Erken ve lokal ileri evredeki opere hastaların medyan hastalıksız sağkalım (DFS) süresi 8 aydı. 152 (%89,9) hastanın patolojik tanısı pankreas kanseri (PC), 17'sinin (%10,1) ise PNET idi. PC hastalarında medyan GS 10 ay, PFS 6 ay; PNET hastalarında GS 39 ay, PFS 30 ay olarak bulundu. Hastaların 10'u (%5,9) evre I, 21'i (%12,4) evre II, 51'i (%30,1) evre III, 87'si (%51,4) evre IV idi. 67 hastaya (%39,6) Whipple operasyonu uygulanmıştı. 93 (%55) hastaya gemsitabin bazlı, 38 (%22,5) hastaya 5-FU bazlı kemoterapi protokolleri uygulanmıştı. 44 hasta (%26) kemoradyoterapi almıştı. Çalışmamızda tek değişkenli analizlerde PC hastalarında ECOG performans durumunun (p=0,000 ve p=0,000), VKİ'nin (p=0,016 ve p=0,016), TNM evresinin (p=0,000 ve p=0,000), CA 19-9 seviyelerinin (p=0,001 ve p=0,001), tanı anında lenf nodu (p=0,000 ve p=0,000), karaciğer (p=0,000 ve p=0,000), periton (p=0,000 ve p=0,000) ve akciğer (p=0,001 ve p=0,001) metastazı olmasının, operasyon yapılmasının (p=0,000 ve p=0,002 ), radyoterapi almanın (p=0,001 ve p=0,002) hem GS hem de PFS süreleri açısından anlamlı farklılık gösterdiği belirlendi. Bunlara ek olarak kemoterapi almak (p=0,001) ve ECOG performans durumu (p=0,008) DFS süreleri üzerinde anlamlı farklılık oluşturmaktaydı. PNET hastalarında ise GS süreleri üzerinde, ECOG performans durumu (p=0,000), TNM evresi (p=0,013), tanı anında lenf nodu (p=0,009) ve karaciğer (p=0,000) metastazı varlığı ve cerrahi yapılmasının (p=0,007); PFS üzerinde ise ECOG performans durumu (p=0,000), TNM evresi (p=0,002) ve cerrahi yapılmasının (p=0,001) anlamlı farklılık oluşturduğunu belirledik. Çok değişkenli analizler sonucunda ise; PC olgularında ileri TNM evresinin (p=0,021 ve p=0,050), kötü ECOG performans durumunun (p=0,000 ve p=0,000) ve tanı anında peritoneal metastazı olmasının (p=0,000 ve p=0,001) hem GS hem de PFS üzerinde anlamlı olduğu saptanmıştır. Bu hastalarda tanı anında lenf nodu metastazı olmasının (p=0,005) ve yüksek CA 19-9 (p=0,031) seviyelerinin sadece GS üzerinde olumsuz etkileri bulunmuştur. Yaş, cinsiyet, sigara ve alkol kullanımı, eşlik eden komorbid hastalıklar, tümör lokalizasyonu, tümör çapı ve biliyer stentleme gibi parametrelerin sağkalım üzerindeki etkisinin istatiksel olarak anlamlı olmadığı görüldü. Sonuç: Pankreas kanseri olgularında GS ve PFS süreleri, PNET hastalarına göre belirgin derecede kötüydü. Pankreas kanseri olgularında literatürle uyumlu olarak ileri TNM evresi, kötü ECOG performans durumu ve tanı anında peritoneal metastaz olması hem GS hem de PFS üzerinde istatistiksel olarak anlamlı negatif etki yaratmıştır. Bu hastalarda tanı anında lenf nodu metastazı olmasının ve yüksek CA 19-9 seviyelerinin sadece GS üzerinde olumsuz etkileri vardır. Literatürde PC hastalarında biliyer dekompresyon ile genel survi avantajı sağlandığı raporlanmakla beraber bizim çalışmamızda bu durumun GS süresine etkisinin olmadığı bulunmuştur.
Mide kanserli hastaların klinikopatolojik ve tedavi verilerinin retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Mide kanseri tanılı hastaların demografik verileri, klinik özelikleri ve sağkalıma etki eden faktörlerin analiz edilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bu çalışmada, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi, Tıbbi Onkoloji ve Gastroenteroloji kliniklerinde 1 Ocak 2013-1 Eylül 2020 tarihleri arasında mide kanseri ile takipli 200 hastanın dosyası retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik verileri, klinik özellikleri ve genel sağkalım (GS) süreleri kaydedildi. Bulgular: Çalışmamızdaki 200 hastanın 140'ı (%70) erkek, 60'ü (%30) kadındı. Tanı yaşı ortalaması 63,83 yıl idi. Ortalama GS 35.96 aydı. 175 hastanın kanser lokalizasyonu belirlendi ve bunların 48'i (%24) fundus ve kardiyada, 53'ü (%26.5) korpusta, 74'ü (%37) antrum ve pilorda yerleştiği tespit edildi. Mide adenokanserine sahip 152 hastanın 77'sinde (%38.5) tübüler, 17'sinde (%8.5) müsinöz, 28'inde (%14) taşlı yüzük, 11'inde (%5.5) zayıf koheziv, 25'inde (12.5) mikst alt tip saptandı. 196 hastanın evrelemesi yapıldı. 14 (%7) hastanın evre 1, 25 (%12.5) hastanın evre 2, 46 (%23) hastanın evre 3, 111 (%55.5) hastanın evre 4 olduğu tespit edildi. 55 (27.5) hastada metastaz mevcutken, 145 (%72.5) hastada metastaz saptanmadı. 195 hastaya KT verildi. KT alanların 140'ı (%70) adjuvan, 55'i (%27.5) palyatif KT olarak verildiği tespit edildi. KT rejimi olarak 58 (%29) hastanın FUFA, 58 (%29) hastanın M-DCF, 29 (%14.5) hastanın M-FOLFOX aldığı tespit edildi. 111 (%55.5) hastanın RT aldığı 89 (%44.5) hastanın RT almadığı görüldü. Hastaların 57'ine (%28.5) cerrahi yapılmadığı, 143'sine (%71.5) cerrahi yapıldığı görüldü. Opere edilen 143 hastanın 91'ine (%45.5) radikal total gastrektomi 52'sine (%26) subtotal gastrektomi işlemi uygulandığı ve 22'sinin cerrahi sınırının pozitif, 102'sinin cerrahi sınırının negatif olduğu tespit edildi. 88 (%44) hastada progresyon 10 (%5) hastada nüks geliştiği görüldü. Hastaların 115'i (%57.5) hastalık nedeniyle ölmüş, 85'i (%42.5) yaşamakta idi. Sonuç: Çalışmamızda tek değişkenli analizlerde mide kanseri hastalarında TNM evresinin (p<0.001), adjuvan KT uygulanmasının (p<0.001), uygulanan KT rejiminin (p<0.001), RT verilmesinin (p<0.001) ve opere edilmesinin GS süresi açısından anlamlı farklılık gösterdiği belirlendi. Cinsiyet, yaş, tümörün lokalizasyonu, adenokanser alt tipi ve tümör çapı gibi parametrelerin sağkalım üzerindeki etkisinin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görüldü.
Son dönem böbrek yetmezliğine progresyonu öngörmede KDIGO evrelemesi ile böbrek yetmezliği risk denkleminin geçerlilik ve güvenilirliğinin karşılaştırılması
Giriş ve amaç; Kronik böbrek hastalığı (KBH) böbrek yapı ve fonksiyonlarının 3 aydan uzun süreli bozulması olarak tanımlanan kronik bir hastalıktır. Hastalık evrelemesinde ve progresyonu ön görmede glomeruler filtrasyon hızı kullanılmakta ama progresyonu tahmin etmede tek başına yeterli olamamaktadır. KBH progresyonu tahmin etmede çeşitli modeller üzerinde durulmuştur. Bu modellerden biri de Tangri ve arkadaşlarının oluşturduğu böbrek yetmezliği risk denklemidir (BYRD). Çalışmamızda nefroloji polikliniğinde takip edilmekte olan hemodiyaliz hastalarının verileri kullanılarak böbrek yetmezliği risk denklemi modelinin ülkemizde uygulanabilirliğinin değerlendirilmesi ve KDIGO (Kidney Disease Improving Global Outcomes) evrelemesi ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem; Çalışmaya Ocak 2015- Aralık 2020 tarihleri arasında nefroloji polikliniğinde takip edilmekte olan hemodiyaliz hastalarından, hemodiyaliz başlangıcından 2 ve 4 yıl önceki değerlendirmelerinde idrar albümin kreatinin oranına bakılmış olanlardan oluşan 129 hasta dahil edilmiştir. KBH etyolojisi glomerülonefrit, vaskülit, konnektif doku hastalığı olanlar ile malignitesi olan hastalar çalışmaya dahil edilmemiştir. Çalışmadaki tüm veriler SPSS 21.0 programı kullanılarak analiz edildi. ROC (Receiver Operating Characteristic) eğrisi kullanılarak duyarlılık hesaplanmıştır. Bulgular; Hastaların dosya kayıtlarından retrospektif olarak demografik ve laboratuvar verileri elde edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalaması 64.09 ±11.67, hastaların %51,2 si kadın %48,8 i erkekti. 4 değişkenli BYRD kullanılarak hastaların 2 ve 4 yıl önceki laboratuvar verileriyle risk hesaplaması yapıldı ve yine bu veriler ile KDIGO ya göre risk durumları belirlendi. Hastalar düşük-orta (%<15) ve yüksek (%>15) risk olarak iki gruba ayrıldı.4 yıl önceki BYRD sonuçları ve KDIGO tahminleri ile yapılan yapay sinir ağı yaklaşımında yüksek riskli gruba doğru sınıflandırma oranı %97.1 düşük riskli gruba doğru sınıflandırma oranı %80,8, ROC eğrisi altında kalan alan ise hem düşük hem yüksek risk grubunda 0,983 gibi yüksek oranda bulunmuştur. Benzer şekilde hemodiyaliz başlangıcından 2 yıl önceki verileri ile hesaplanan BYRD ve KDIGO tahminleri ile değerlendirmede ise ROC eğrisi altında kalan alan 0,943 olarak bulunmuştur. Sonuç; Böbrek yetmezliği risk denkleminin Türk popülasyonda son dönem böbrek yetmezliğine gidişatı tahmin etmede ve KDIGO ile karşılaştırmasındaki c-istatistik değeri anlamlı bulunmuş olup çok merkezli ve daha çok sayıda hasta içeren çalışmalara ihtiyaç vardır.
Tiroid kanser dokularında phoenixin ve dynorphin expresyonlarının araştırılması
Tiroid kanserleri insanoğlunun sıklıkla karşılaştığı temel halk sağlığı sorunlarından biridir. Hastalığın erken tanısı diğer hastalıklarda olduğu gibi hayat kurtarıcıdır. Tiroid kanserlerinin etyopatogenezinde birtakım peptit yapılı moleküller rol almaktadır.Dynorphin (DYN) ve phoenixin (PNX) peptit yapılı moleküller olup bugüne kadar dynorphin ve phonenixin moleküllerinin tiroid kanserlerinde rolü olup olmadığı araştırılmamıştır. Biz de bu çalışmada papiller ,folliküler, medüller ,anaplastik tiroid kanser grupları ve hashimoto tiroiditi ile kontrol gruplarında dynorphin ve phoenixin ekspresyonlarınıın nasıl değiştiğini immunohistokimyasal ve ELISA yöntemiyle ortaya çıkarılmasını amaçladık. Bu çalışmada hashimoto tiroiditi (n: 52), papiller tiroid karsinomu (n: 33), folliküler tiroid karsinomu (n: 20), medüller tiroid karsinomu (n: 11), anaplastik tiroid karsinomu (n: 8) hastalarından 124 örnek kullanıldı. Hastalardan alınan bu örneklerin cerrahi emniyet sınırları içindeki sağlıklı tiroid kısımları rastgele seçilerek kontrol grubu (n: 23) oluşturuldu. Toplam 141 tiroid örneğinde PNX ve DYN düzeyleri immunohistokimyasal olarak ve ELISA yöntemiyle ölçüldü. PNX ve DYN tiroid folikül epitel hücrelerinin sitoplazmasında immun pozitif olarak tespit edildi. Anaplastik tiroid kanserinde , PNX-14 düzeyleri hem immunohistokimyasal hem de ELISA yöntemiyle düştüğü gözlenirken , DYN düzeyleri ise istatiksel olarak anlamlı bir şekilde arttığı bulundu. Tiroid kanserlerinde gözlemlenen bu çarpıcı bulgu, özellikle de anaplastik tiroid kanserinin temel bir ayırıcı olarak katkı yapacağını göstermektedir.Diğer bir anlatımla anaplastik tiroid kanserini diğer gruplardan ayırmaktadır. Gelecekte bu bulguların, anaplastik tiroid kanserinin erken tanısında fayda sağlayacağı umudunu vermektedir.
Diabetes mellituslu olgularda ayak risk durumu ile ayakkabı uygunluğunun değerlendirilmesi
Çalışmada diabetes mellituslu olguların ayak risk durumunu ve ayakkabı uygunluğunun değerlendirmesi ile diyabetik olmayan olgularla karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmaya Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Obezite ve Diyabet Merkezi Podoloji Kliniği'ne Ocak 2017- Aralık 2020 yılları arasında başvuran 802 hasta alındı. Hastaların demografik, antropometrik, klinik bulguları ve laboratuvar verileri dosyalarından kaydedildi. Kadın olguların %69.9'u , erkek olguların %82.2'si diabetes mellitus tanılı idi. Diyabetlilerde nöropati varlığı (%28.5) diyabetli olmayan olgulara göre anlamlı olarak yüksekti (p=0.009). Diyabetli olgular içerisinde diyabetik ayak ülseri bulunan hastaların Wagner sınıflaması Evre-1 oranı %58.9'dur. Ampütasyon varlığı diyabetli olgularda anlamlı olarak yüksek bulundu (%3.7) (p<0.001). Diyabetli olmayan olgularda hipertrofik tırnak tedavisi (p<0.001), nasır tedavisi (p=0.020), batık tırnak varlığı (p<0.001), batık tırnak tedavisi (p<0.001), dinamik yürüme analizi (p=0.034), baropodometri (p=0.026), tabanlık yapımı (p=0.015), podoscanner (p=0.034) uygulamaları anlamlı yükseklikteydi. Düşük riskli ayağa sahip diyabetli olgularda (%33.2) en uygun ayakkabıyı giyme %34.2 oranında saptandı. Yüksek riskli ayağa sahip diyabetli olgularda (%15.5) yanlış ayakkabı giyme oranı %17.9 olarak bulundu. Orta riskli ayağa sahip diyabetli olguların (%45.8) yanlış ayakkabı kullanımı %41.8'dir. Bu durum diyabetli olguların yanlış ayakkabı kullanımına bağlı olarak en az bir ayak deformitesine sahip olduğunu açıklamaktadır. Diabetes mellituslu olgular nöropati nedeniyle ayak sorunlarını daha az önemsemekte olduğu, istekle podoloji polikliniğine başvuruları ve podolojik işlemlerinin daha az olduğu görülmektedir. Diyabetik hasta ve yakınlarına ayak sağlığı eğitimi verilerek, bakım şartlarının sürekliliği sağlanmalıdır. Bu nedenle diyabetli olguların ayak riskini sınıflandırarak ayak deformitelerinin erken tanı ve tedaviyle birlikte uygun ayakkabı kullanımını sağlamak ve vurgulamak önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: Diabetes Mellitus, Diyabetik Ayak, Risk Değerlendirmesi, Ayakkabı Uygunluğu
Yetişkinlerde tırnak patolojilerine yönelik yaklaşımlar ve orthonyxie uygulamaları sonuçlarının retrospektif analizi
Onikopatiler, ağrıya ve acıya neden olmasına ilave, görsel olarak da rahatsız etmesiyle günlük yaşam konforunu olumsuz etkilemektedir. Ayrıca diabetes mellitus, vaskülopati ve çeşitli kronik hastalıkları olanlarda ayak sağlığını riske etmektedir. Çalışmada, tırnak patolojilerine yönelik podolojik yaklaşımlar ve orthonyxie uygulaması yapılan hastaların verileri ve sonuçları retrospektif olarak analiz edildi. Bulgular tırnak patolojilerine, cinsiyete ve diabetes mellitus varlığına göre karşılaştırıldı. Araştırmaya 300'ü (%61.7) kadın ve 186'sı (%38.3) erkek toplam 486 hasta alındı. Olguların 73'ünde (%15.0) diabetes mellitus tanısı vardı. Tırnak patolojileri açısından onikokriptoz 361 (%74.2) olguda, onikomikoz 225 (%46.2) olguda, onikogrifoz 40 (%8.2) ve hipertrofik tırnak 237 (%48.7) olguda mevcuttu. Bu patolojilere yönelik uygulanan podolojik girişimler içerisinde 324 (%66.7) olguya orthonyxie, 255 (%52.5) olguya spikülektomi, 193 (%39.7) olguya tırnak mantarı rezeksiyonu, 187 (%38.5) olguya hipertrofik tırnak bakımı, 164 (%33.7) olguya kinesiobant uygulaması yapıldı. Orthonyxie uygulama oranı açısından cinsiyetler arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p>0.05). Diabetes mellitus tanısı olup onikokriptoz şikâyeti olan hastalarda orthonyxie uygulamalarından sonuç alma oranının yüksek olduğu tespit edildi (p<0.05). Orthonyxie uygulamalarıyla onikokriptozlu 275 (%89.6) olguda, onikomikozu olup mekanik tırnak debridmanı yapılan 68 (%90.0) olguda ve hipertrofik tırnak olan 110 (%84.0) olguda tırnakta sağlıklı bir yapı elde edildi. Podolojik girişimler, tırnak patolojileri kaynaklı hissedilen ağrı ve acıyı, işlemle birlikte ortadan kaldırmakta, kişilerin yaşam konforunu arttırmakta ve bu oranda hasta memnuniyeti sağlamaktadır. Onikopatilerde, tırnağın formunu düzeltmek amacıyla uygulanan orthonyxie yöntemleriyle birlikte düzenli takip edilen vakalarda, tedaviden sonuç alma oranının daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir.
Tip 2 diabetes mellitus tanılı hastalarda serum ve tükürük phoenixin seviyelerinin araştırılması
Diabetes mellitus tüm dünyada en sık rastlanan metabolik hastalıklardan biridir. İnsülin direnci veya insülin salınımında yetersizlik sonucunda ortaya çıkan kronik bir hastalıktır. Etyopatogenezinde birçok peptid yapılı hormon yer almaktadır. Son yıllarda keşfedilen Phoenixin (PNX) nöropeptidinin sıçanlarda pankreas adacıklarında mevcut olduğu bulunmuştur. Yapılan çalışmalar PNX'in insülinin neogenezi ve sekresyonunu kontrol ederek enerji homeostazının ve metabolizmasının modülasyonuna katkıda bulunabileceğini düşündürmektedir. PNX ile polikistik over sendromu, anoreksiya nervoza, nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı ile ilişkisi gösterilmiştir. Ancak bugüne kadar diabetes mellitus ile PNX düzeyleri arasında bağlantı olabileceği çalışılmamıştır. Bu çalışma diabetes mellitus hastalarının serum ve tükürüklerindeki PNX düzeylerinin HbA1c ile ilişkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya HbA1c'ye göre 80 hasta 4 gruba ayrılarak [Grup 1: % 5,7- 6,4 (n=20), Grup 2: % 6,5-8,4 (n=20), Grup 3: % 8,5-9,9 (n=20) ve Grup 4: % 10 ve üzeri (n=20) ] ve 20 sağlıklı bireyden oluşan kontrol grubu olmak üzere toplam 100 kişi dahil edilmiştir. Hasta ve kontrol grubundan en az 8 saatlik açlık sonrası venöz kan ve tükürük örneği alınmıştır. Venöz kandan açlık kan şekeri (AKŞ), düşük dansiteli lipoprotein (low-density lipoprotein-LDL), aspartat aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT), sodyum, potasyum, kreatinin, HbA1c düzeyleri çalışılmıştır. Serum ve tükürük phoenixin düzeyleri enzyme-linked immunosorbent assay (ELISA) yöntemiyle çalışılmıştır. Verilerin analizinde One Way Anova testi, Pearson's korelasyon testi yapılmış olup SPSS 22 paket programı kullanılmıştır. Anlamlılık değeri p≤0.05 olarak alınmıştır. PNX düzeyleri karşılaştırıldığında prediyabetik gruptaki (Grup1 (% 5,7- 6,4) ) PNX kan düzeylerinin tip 2 diabetes mellitus hastalarına göre istatistiksel olarak artmış olduğu tespit edildi (p≤0.05). PNX tükürük düzeylerinin kontrol ve tip 2 diabetes mellitus grubunda kan düzeylerine göre daha yüksek olduğu tespit edildi. Sonuç olarak PNX molekülü kanda ve tükürükte saptanabilen bir nöropeptiddir. Prediyabetik bireylerde kandaki PNX düzeyinin tip 2 diabetes mellitus tanılı hastalara göre daha yüksek olduğu gösterilmiştir. Prediyabetik grupta kan PNX düzeyinin daha yüksek olmasının hiperinsülineminin etkisiyle oluşabileceği, bunun yanında aşikar diyabet ortaya çıktığında ise rölatif insülin yetersizliğinden dolayı kanda daha düşük düzeyde saptanmış olabileceği düşünülmektedir. Bu da bize prediyabet olarak adlandırabileceğimiz grupta yüksek seyreden glukoz seviyesini regüle edebilmek için PNX'in artmış olabileceğini düşündürmektedir. Tükürükte bulunan PNX kaynağının bir tanesinin de tükürük bezlerinin kendisi olduğu düşünülmektedir. Sentez ve salgılanma yerlerinden biri de tükürük bezi olduğu için kan düzeyine göre daha yüksek olması beklenen bir durumdur. Gelecekte PNX metabolik yolaklardaki çalışmalarda kan PNX invaziv işlem olduğundan dolayı yerine tükürük PNX çalışılması tercih edilebileceği öngörülmektedir. Anahtar kelimeler: Diabetes mellitus, peptid yapılı moleküller, phoenixin, Hb1Ac
Vitaminlerin bir kombinasyonu olan rejuveinix'in lipopolisakkarid-galaktozamin kaynaklı septik şok modelinde böbrek hasarı ve inflamatuar yanıt üzerindeki koruyucu rolü
Çoklu organ yetmezliğine neden olan sepsis, dünya çapında yoğun bakım ünitelerinde yaygın olarak görülen, morbidite ve mortalitenin en sık nedenidir. Bu çalışmada antiinflamatuvar, antioksidan ve renal koruyucu etkileri olan rejuveinix'in sepsis ve sepsis ilişkili akut böbrek hasarında tedavi edici etkilerini araştırmayı amaçladık. Çalışmamız Fırat Üniversitesi 'Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulu' onayı sonrasında 40 adet erkek BALB-c fare (yaş: 8 haftalık) randomize olarak 4 gruba ayrılarak yapıldı. Kontrol, LPS+GaIN, LPS+GaIN+RJX 2.5 ve LPS+GaIN+RJX 5 grupları oluşturuldu. LPS+GaIN grubu, lipopolisakkarid-galaktozamin septik şoka sokuldu. LPS+GaIN+RJX 2.5 grubu RJX 2.5 ml/kg, LPS+GaIN+RJX 5 grubu RJX 5 ml/kg ile tedavi edildi. Çalışmamızda böbrek fonksiyon testleri; BUN, kreatinin, proinflamatuar sitokinler; TNF-alfa, IL-1ß, IL-6, TREM-1, oksidatif belirteçler; serum ve böbrek dokusunda MDA, antiinflamatuvar sitokin; SIRT-1 düzeylerine bakıldı. Kontrol, LPS+GaIN, LPS+GaIN+RJX 2.5 ve LPS+GaIN+RJX 5, grubu verileri TNF-alfa, IL-1ß, IL-6, TREM-1, SIRT-1, BUN, kreatinin, serum ve böbrek MDA düzeyleri açısından karşılaştırıldığında tüm gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0.05). LPS+GaIN grubu kontrol grubu ile karşılaştırıldığında TNF-alfa, IL-1ß, IL-6, TREM-1, BUN, kreatinin, serum ve börek MDA düzeylerinde anlamlı şekilde artış, SIRT-1 düzeyinde anlamlı şekilde azalış gözlendi (p<0.05). LPS+GaIN+RJX 2.5 ve LPS+GaIN+RJX 5 gruplarında bu parametrelerde tersi yönünde değişiklikler saptandı. LPS+GaIN+RJX 5 grubunda bu değişiklikler daha belirgin saptanmıştır (p<0.05). Böbrek dokularının histopatolojik incelemesinde de rejuveinix ile tedavi ettiğimiz gruplarda inflamatuvar hücrelerde ve hidropik dejenerasyonda azalma saptanmıştır. Bu çalışmada rejuveinixin sepsis ve sepsis ilişkili akut böbrek hasarında antinflamatuvar, antioksidan ve renal koruyucu etkilerinin olduğunu ve yüksek dozda bu etkilerinin daha belirgin olduğunun sonucuna vardık. Anahtar kelimeler: Lipopolisakkarit, Sepsis, Böbrek Hasarı, Rejuveinix
Hipertansiyon tanısı olan hastalarda serum elabela düzeyi ile hipertansif nefropati ilişkisi
Hipertansiyon, sistolik kan basıncının 140 mmHg ve üzerinde ve/veya diyastolik kan basıncının 90 mmHg ve üzerinde olması şeklinde tanımlanmaktadır. Hipertansiyon, tüm nedenlere bağlı ölümlere katkıda bulunan başlıca faktördür. İnme (iskemik ve hemorajik) ve koroner arter hastalığı için ana risk faktörüdür. Ayrıca, hipertansiyonu olan kişiler böbrek yetmezliği, kalp yetmezliği, periferik vasküler hastalık ve diğer tıbbi durumlara yatkındır. Dünya çapında yaklaşık 1,4 milyar yetişkinin (kadınların %20'si ve 18 yaşından büyük erkeklerin %25'i) hipertansiyona sahip olduğu tahmin edilmektedir. Hipertansiyon son dönem böbrek yetmezliğinin ikinci en yaygın nedenidir. Renal replasman tedavisi gören tüm hastaların % 30'unda hipertansif nefropati nedeniyle son dönem böbrek yetmezliği gelişmiştir. Toddler veya Apela olarak da bilinen Elabela, 32 aminoasit içeren olgun formda sekretuar sinyal içeren 54 aminoasitlik bir peptittir. Elabela, böbrek dâhil birçok dokuda eksprese edilen bir G proteinine bağlı reseptör olan apelin reseptörünün (APJ) endojen bir ligandıdır. Embriyogenez sırasında etki eder ve yetişkinlerde salgılanan bir hormonal peptid olarak kanda dolaşır. Çalışma grubu, 30-75 yaş aralığındaki bireylerden oluşturuldu. Hastalar, hipertansif nefropatisi olan ve olmayan hipertansif hastalar şeklinde 2 gruba ayrıldı. Çalışma grubu HT tanısı olup hipertansif nefropatisi olan 37 kişi ve hipertansiyonu olup hipertansif nefropatisi olmayan 50 kişi olmak kaydıyla 87 hasta grubundan oluştu. Kontrol grubu ise; non-hipertansif, ek hastalığı ve lipid metabolizma bozukluğu olmayan benzer yaş ve cinsiyetteki 50 sağlıklı bireyden oluşturuldu. Hasta grubu: Fırat Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Genel Dahiliye Bilim Dalı poliklinik ve kliniğine başvurmuş hastaların geriye dönük dosya taramasından elde edilecek verilere bağlı olarak oluşturuldu. Plazma Elabela düzeyleri üç grup arasında kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu (p<0,001). Bu farklılığın tüm gruplar arasındaki farklılıktan kaynaklandığı görüldü. Sonuç olarak bu çalışmamızda Elabelanın hipertansiyon durumunda nefropatiden bağımsız bir şekilde plazma düzeyinin azaldığı saptandı. Birkaç çalışmada nefropati durumunda Elabelanın düzeyinin azaldığı çalışılmış olsa da bu azalmanın nefropatiye spesifik olmadığını, eşlik eden diğer kronik hastalıklara bağlı olabileceğini söyleyebiliriz. Anahtar Kelimeler: Hipertansiyon, hipertansif nefropati, Elabela
Yeni tanı alan mide CA hastalarında trimetilamin n-oksit (TMAO) düzeylerinin tanıdaki yeri ve klinikopatolojik özellikleri ile ilişkisinin araştırılması
Dünyada görülen beşinci en sık kanser mide kanseri olup, kansere bağlı ölümler sıralandığında üçüncü sırada yer almaktadır. Genellikle geç belirti gösterir ve spesifik semptomları yoktur. Erken evrede yakalandığında sağkalım oranları ciddi oranda artmakta olup, tanı koymada kullanılan tarama programları ve biyokimyasal tetkikler hastalığın sürveyansı için oldukça önemlidir. Bu çalışmanın amacı, mide kanserinin tanısını hızlandırmaya katkı sağlamak için serum TMAO düzeyini belirlemektir. Çalışmaya 60 mide kanseri tanılı hasta ile 30 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hasta grubundaki kişilerin hepsi yeni tanı almıştı, hastalara kemoterapi verilmemişti ve mide kanseri nedeniyle opere edilmemişti. Ayrıca TMAO düzeyini yükselttiği bilinen iskemik kalp hastalığı veya kronik böbrek yetmezliği olan kişiler çalışmaya dahil edilmedi. Alınan kan örneklerinin serum kısmı ayrılarak serum örneklerinde TMAO düzeyi değerlendirildi. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics Versiyon 20.0 paket programı kullanıldı. Gruplar arasında H-LPS (p=0,834), IL-1β (p=0,268), TNF-α (p=0,143) ve TMAO (p=0,331) düzeylerinde istatiksel açısından anlamlı farklılık tespit edilmedi. Ancak hasta grupta IL-6 düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı.(p<0,001). Yapılan birçok çalışmada akciğer, prostat ve kolon kanserleri gibi birçok kanserde hastalarda TMAO seviyesinin yüksek düzeyde olduğu gösterilmiştir. Ancak bizim yaptığımız çalışmada mide kanseri hastalarında kontrol grubuna göre TMAO düzeyinde istatiksel açıdan anlamlı farklılık görülmedi. TMAO molekülünün kanser taramalarında biyobelirteç olarak kullanılması için yeni özelliklerinin araştırılması ve daha fazla sayıda hastanın dahil edildiği geniş çalışmalar yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: IL-1 β, IL-6, Mide kanseri, TMAO, TNF-α
Tip 1 diabetes mellitus tanılı hastalarda poliglandüler otoimmün sendrom sıklığının tespiti diyabetin prognoz ve komplikasyonları ile ilişkisinin araştırılması
Tip 1 diabetes mellitus (T1DM) çocukluk çağında gelişen en yaygın kronik hastalıklardan biridir. Bu hastaların üçte birinde bir otoimmün poliglandüler sendrom (OPS) bulunmaktadır. Bu çalışmada T1DM'ye eşlik eden OPS sıklığı ve prognoza etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmaya endokrin polikliniğine başvuran ve T1DM tanısı ile takipli 99 hasta dahil edildi. Verilerin analizinde Ki-Kare analizi (Pearson Chi-kare), Kolmogorov-Smirnov testi, Student t-testi, Mann Whitney-U testi, Spearman Korelasyon testi ve Kruskal Wallis testi kulanılmıştır. Verilerin analizinde SPSS 22 paket programı kullanıldı. Anlamlılık değeri p≤ 0,05 olarak alındı. Çalışmaya alınan hastaların 25'inde (%25,3) hipotiroidi ve 8'inde (%8,1) çölyak hastalığı saptandı. Hastaların 9'unda (%9,1) anti endomisyum antikor, 50'sinde (%50,5) adacık antikoru, 22'sinde (%22,2) anti insülin antikor, 26'sında (%26,3) anti parietal antikor, 8'inde (%8,1) doku transglutaminaz IG A, 43'ünde (%43,4) ANA, 4'ünde (%4,0) ASMA pozitifliği ve 25'inde (%25,3) OPS varlığı tespit edildi. T1DM tanılı hastalarda retinopati, nöropati ve nefropati gelişen hastaların hastalık süresi gelişmeyenlerin hastalık süresinden anlamlı şekilde yüksek olduğu tespit edildi. Hastaların hastalık yılı ile VKİ ve bel çevresi arasında pozitif yönde, hastalık yılı ile HbA1c ve c peptit arasında ise negatif yönde anlamlı bir korelasyon saptandı. OPS varlığı arasında retinopati varlığı, nöropati varlığı ve nefropati varlığı açısından anlamlı farklılık olmadığı saptandı. Bunun yanında OPS varlığı arasında HbA1c değeri açısından da anlamlı farklılık görülmedi. Sonuç olarak; T1DM tanılı hastalarda diğer otoimmün hastalıkların sıklığında yıllar geçtikçe ciddi bir artış gelişmekte olup, diyabetik hastaların takiplerinde komplikasyon risklerinin azaltılması, iyi bir prognoz, iyi klinik gelişim ve erken tanı açısından otoimmün hastalıkların diyabetin hem tanı anında hem de ilerleyen yıllarında dikkate alınması gerekmektedir. Anahtar kelimler: Tip 1 diabetes mellitus, Otoimmün poliglandüler sendrom, Prognoz
Hematolojik malignitelerde kolesterol seviyelerinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Hematolojik maligniteler, hematopoietik ve lenfoid dokuların aşırı kontrolsüz gelişmesinden kaynaklanır. Bu maligniteler morfolojik, genetik, immünfenotipik ve klinik özelliklere göre sınıflandırılır. Akut veya kronik lösemiler, lenfomalar ve plazma hücre diskrazileri başlıca hematolojik malignite tipleridir. Bu kanserler, ABD ve Avrupa'daki kanserlerin yaklaşık %9.0'u iken, tüm dünya kanserlerin %6.5'ini oluşturmaktadır. Hematolojik malignitesi olan hastalarda yapılan birçok çalışmada çeşitli laboratuvar parametreleri ile hematolojik maligniteler arasında bir bağ olup olmadığı araştırılmıştır. Bu çalışmada, hematolojik malignite tanısı alan hastaların, tanı almadan önce alınan kan örneği ile değerlendirilen lipid parametreleri (yüksek dansite lipoprotein, düşük dansite lipprotein, trigliserit ve total kolesterol) ile başlıca hematolojik maligniteler (akut lösemiler, kronik lösemiler, lenfomalar ve multiple myelom) arasındaki ilişki araştırılmıştır. Ayrıca bu araştırmada lipid parametrelerinin, hastalığın remisyona giriş ve remisyonda kalma süresine etkisinin değerlendirilmesi de amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 01.01.2015 - 31.12.2021 tarihleri arasında Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi'nde hematolojik malignite tanısı alan 131 hasta çalışmaya alındı. Hastaların malignite tipleri, yaşı, cinsiyeti, HDL, LDL, TG, total kolesterol değerleri ve remisyona giriş ile remisyonda kalış süreleri saptandı. Hematolojik malignite tipleri, lipid değerleri ile remisyona giriş ve remisyonda kalış süreleri arasındaki ilişki incelendi. Bulgular: Çalışmaya 131 hasta dahil edildi. Hastaların %51,9'u erkek ve %48,1'i kadın idi. Ortalama yaş 66,12±13,78 olarak saptandı. Hastaların %12,9'una akut lösemi, %25,1'ine kronik lösemi, %32'sine MM ve %29,7'sine lenfoma tanısı konuldu. Çalışmaya dahil edilen 131 hastanın 53'ü (%40,5) remisyon, 78'i (%59,5) nüks kliniğinde idi. Bu çalışmada hastalara ait HDL (mg/dl) değerlerinin remisyon ve nüks gruplarının ortalamalarına göre anlamlı ilişki saptanmıştır (p<0,05). Remisyon klinik grubunda bulunan hastaların HDL (mg/dl) değerleri nüks grubunda bulunan hastalara göre anlamlı ölçüde daha düşüktür. Fakat hastaların LDL, TG ve total kolesterol değerleri ile remisyon ve nüks grupları arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p>0,05). Çalışmada hastalara ait tanı gruplarının (akut lösemi, kronik lösemi, MM ve lenfoma) remisyon ile nüks arası geçen süre (ay) değerleri arasında anlamlılık tespit edilmiştir (p<0,05). İlişkiye göre kronik lösemi grubuna ait remisyon ile nüks arasında geçen süre (ay) akut lösemi, MM ve lenfoma gruplarına göre anlamalı ölçüde daha yüksektir. Bu çalışmada kronik lösemi hastalarında tanı ile remisyon arasında geçen süre ile hastaların yaş değerleri ile arasında anlamlılık bulunmuştur (p<0,05). İlişki incelendiğinde kronik lösemi tanı grubuna ait tanı ile nüks arası geçen süre (ay) ve yaş değerleri arasında pozitif yönlü orta şiddetli bir ilişki bulunmaktadır. Hastalara ait diğer istatiksel değerlendirmelerde anlamlı ilişkiler saptanmamıştır (p>0,05). Sonuç: Çalışmamızda hematolojik malignite tanı grupları ile lipid seviyeleri arasında ilişki bulunmamıştır. Ancak lipid seviyeleri ile hematolojik malignite tanılı remisyon ve nüks grubundaki hastalar arasında ilişki saptanmıştır. İlişki incelendiğinde remisyon grubundaki hastaların nüks grubundaki hastalara göre HDL düzeyleri anlamlı ölçüde daha düşük bulunmuştur. Bu veriler doğrultusunda lipid parametrelerinin remisyon ve nüks süreleri üzerinde etkili olabileceği ve belirteç olarak kullanılabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Lipid parametreleri ile hematolojik kanserler arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmaların yapılması daha net veriler elde edilmesi açısından önemlidir. Bu çalışmanın sonuçları ele alındığında gelecekteki daha geniş ölçekli ve çok merkezli çalışmalara katkı sağlayacağını düşünebiliriz. Anahtar Kelimeler: Hematoloji, Malignite, Kolesterol, Remisyon, Nüksetme
Hashimoto tiroiditi tanılı hastaların serum aterojenite indeksi açısından retrospektif olarak değerlendirilmesi
Amaç: Hashimoto tiroiditi hastalarında serum aterojenite indeksinin kardiyovasküler hastalık riski açısından önemini değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem: Çalışmamıza Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları polikliniğine 2011-2021 yılları arasında başvuran daha önceden Hashimoto tiroiditi tanısı almış 109 hasta dâhil edildi. Kontrol grubu olarak bilinen Hashimoto tiroiditi tanısı olmayan veya TSH düzey bozukluğu olmayan 32 sağlıklı birey rastgele seçildi. Çalışmaya dâhil edilen tüm bireylerin demografik verileri, boy, kilo, vücut kitle indeksi, sistolik ve diyastolik kan basınçları, hemogram, TSH, sT3, sT4, Anti-TPO, Anti-Tg, eritrosit sedimantasyon hızı, CRP, total kolesterol, trigliserid, LDL-K, HDL-K verileri incelendi. Tüm bireylerde serum aterojenite indeksi ve Framingham risk skoru hesaplandı. Bulgular: Hasta grubu için yaş ortalaması 45.36±14.63 (yıl) ve kontrol grubu için yaş ortalaması 34.13±8.91 (yıl) olarak bulundu. Grupların yaş (p=0.000) ve cinsiyet (p=0.080) verileri benzerdi. Hashimoto tiroiditi tanılı hastalarda otoimmün hastalık, diabetes mellitus ve hipertansiyonun anlamlı olarak daha sık görüldüğü saptandı (sırasıyla; p= 0.039, p= 0.007, p= 0.001). Hasta grubunun Anti-TPO pozitifliği %94.5 iken, Anti-Tg pozitifliği %39.4' ti. Hasta grubunun ortalama lipit kan düzeyleri incelendiğinde total kolesterol, LDL-K, trigliserid düzeylerinin kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek olduğu tespit edildi (sırasıyla; p= 0.018, p= 0.044, p= 0.000). Serum aterojenite indeksi hasta grubunda ortalama 0.438±0.28 olarak hesaplandı ve hasta grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu görüldü (p=0.001). Tüm bireylerin Framingham risk skoru hesaplandı ve Framingham risk skoru da hasta grubu lehine yüksek olarak bulundu (p=0.002). Ayrıca hem hasta grubunda hem de kontrol grubunda Framingham risk skoru ve serum aterojenite indeksinin ilişkili olduğu tespit edildi (Hasta grubunda; r=0.449, p=0.036, kontrol grubunda; r=0.371, p=0.001). Hasta grubunun ortalama vücut kitle indeksi (29.20±7.25 kg/m²) istatiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptandı (p=0.004). Ayrıca vücut kitle indeksi ile serum aterojenite indeksi arasındaki ilişki hem hasta grubunda (r=0.467 ve p=0.000) hem de kontrol grubunda (r=0.565, p=0.001) istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre HT hastaları daha yüksek serum aterojenite indeksine sahip olup framingham risk skoru ile ilişkili bulunmuştur. HT hastalarının takibi yapılırken kardiyovasküler hastalıklar açısından FRS gibi serum aterojenite indeksinin de kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Hashimoto tiroiditi, otoimmün tiroidit, tiroid antikorları, serum aterojenite indeksi
Yeni tanı immun trombositopeni hastalarının trombosit/lenfosit ve nötrofil/lenfosit oranları ile kortikosteroid tedavi yanıtı arasındaki ilişki
Amaç: İmmün trombositopeni, hayat kalitesini etkileyebilen ya da hayatı tehdit edici kanamalara yol açabilen otoimmün bir hastalıktır. Hastanın trombosit değerlerinin güvenli sınırda tutulması ve kanamanın engellenmesi için, birinci basamak tedavi önem taşımaktadır. Çalışmamızda birçok hastalıkta inflamasyon ve prognoz belirteci olarak kabul edilen NLO ve PLO değerlerinin, İT de birinci basamak tedavi seçeneği olan kortikosteroid tedavisine yanıt ile olan ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Yöntem: Bu çalışmada, 01.01.2011-01.01.2022 tarihleri arasında Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi, Erişkin Hematoloji Bilim Dalı poliklinik ve servislerinde takip ve tedavisi yapılan, 18 yaş üstü, daha önce başka bir merkezde tedavi uygulanmamış ve merkezimizde başlangıç tedavisi olarak steroid tedavisi verilen 114 Primer İmmün Trombositopeni hastasının dosyası retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik verileri, klinik özellikleri, steroid tedavisine yanıtı durumları ve NLO, TLO değerleri kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya 114 İT hastası dahil edildi. Hastaların 75'i (% 65,8) kadın, 39' u (% 34,2) erkekti. Hastaların yaş ortalamalarının 57,48±18,50 olduğu görüldü. Hastaların tanı süreleri incelendiğinde, %57'sinin kronik, %33,3'ünün remisyon, %2,6'sının persistan, %7'sinin yeni olduğu görüldü. Hastaların tedavi yanıtları incelendiğinde, %40,4'ünün refrakter, %15,8'inin kortikosteroid bağımlı-yanıtsız, %35,1'inin remisyon-yanıtlı, %1,8'inin başlangıç yanıt, %3,5'inin devamlı yanıt, %3,5'inin erken yanıt olduğu saptandı. Hastaların Lökosit değerlerinin ortalama 8711,40±3752,07 olduğu; Nötrofil değerlerinin ortalama 6038,71±3387,01 olduğu; Lenfosit değerlerinin ortalama 1943,86±995,57 olduğu; Trombosit değerlerinin ortalama 15657,89±12691,60 olduğu; Trombosit/Lenfosit oranlarının ortalama 10,37±11,21 olduğu; Nötrofil/Lenfosit oranlarının ortalama 4,86±7,82 olduğu görüldü. Yapılan regresyon analizinde lenfosit değeri azaldıkça tedavi yanıtlı olma olasılıklarının tedavi yanıtsız olma olasılıklarına göre daha yüksek olduğu saptandı. (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızda NLO ve TLO oranları ile steroid tedavisine yanıt arasında ilişki saptanmamış olup; düşük lenfosit değerleri ile, steroid tedavisine cevap arasında pozitif yönde bir ilişkinde bulundu. Daha önce tedavi almamış yeni tanı İT hastalarında lenfosit değerlerinin, birinci basamak tedavi olan steroid tedavisine yanıtı öngörmede yaygın olarak kullanılabilecek, basit ve maliyet etkin bir parametre olabileceği düşüncesindeyiz.
Gastroknemius kasının fonksiyonları ve glikozillenmiş hemoglobin (HbA1c) arasındaki ilişkinin diabetes mellituslu olgularda araştırılması
Çalışmamız Tip 2 Diabetes Mellitus'lu olgu grubunda ve kontrol grubunda Gastroknemius kasının fonksiyonunun metabolik kontrol ile ilişkisinin araştırılması amaçlandı. Tip 2 Diabetes Mellitus'lu 45 olgu ile tanı almayan 45 olgu çalışmaya alındı. Çalışmaya alınan olguların tamamına podobarografik statik plantar basınç analizi, Chippauks Smirak İndeksi, gastroknemius kas kuvveti, ayak bileği dorsi fleksiyon-plantar fleksiyon eklem hareket açıklıkları ve koruyucu duyu testi yapıldı. Klinik laboratuvar verileri ve gastroknemius kas fonksiyonları diyabetli ve diyabeti olmayan olgular arasında karşılaştırıldı. Ayrıca diyabetik olgular içersinde glisemik kontrolü iyi olanlar (<%6,5) ile kötü glisemili olguların (≥6,5) alt grup analizi yapıldı. Çalışmada tanımlayıcı istatistikler ortalama, standart sapma değerleriyle, kategorik değişkenler frekans ve yüzde ile gösterildi. Sütun grafiği ve analitik yöntemler kullanılarak değerlendirildi. Saptanan p <0.05 değerleri istatiksel olarak anlamlı kabul edildi. Diyabet grubu ile kontrol grubu, cinsiyet (p= 0,176), boy uzunluğu (p= 0,601), vücut ağırlığı (p=0,118), vücut kitle indeksi (p= 0,190) ve sağ ayak koruyucu duyu kaybı (p= 0,081) açısından benzerdi. Diyabetli grupta sağ gastroknemius (p= 0,001) ve sol gastroknemius kas kuvveti skala ortalaması (p= 0,001), sağ ayak (p= 0,001) ve sol ayak dorsi fleksiyon EHA derecesi (p= 0,001) ortalamaları, sağ (p= 0,001) ve sol ayak plantar fleksiyon EHA derecesinin (p= 0,001) ortalamaları anlamlı düzeyde azalmıştı; ancak sağ ayak (p= 0,152) ve sol ayak CSİ (p= 0,532) her iki grupta benzerdi. Sonuç olarak çalışmamızda diyabetik olgularda gastroknemius kas kuvveti ve plantar fleksiyonun glisemik regülasyon ile ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Diyabetli grup ve kontrol grubunun gastroknemius kas fonksiyonu ve CSİ değerleri farklıdır. Gastroknemius kas fonksiyonunun diyabetiklerde azalmıştır. Kas kuvveti ölçümü, eklem hareket açıklığı derecesinin saptanması ve podoborografik analizler ile diyabetik olgularda gastroknemius kasının fonksiyon bozukluğu önceden saptanabilir. Anahtar kelimeler: Gastroknemius, Kas Kuvveti, HbA1c, Diabetes mellitus, Chippauks Smirak İndeksi, Podobarografi, Pes Planus.
Metastatik akciğer kanseri tanısı alan hastaların klinikopatolojik ve tedavi verilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Metastatik akciğer kanseri tanılı olguların demografik verileri, klinik bulguları, tedavi verileri ve bunların genel sağkalım etkisinin araştırılması amaç edilmiştir. Yöntem: Bu araştırmada Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi, Tıbbi Onkoloji kliniğinde 1 Ocak 2015-1 Ocak 2021 tarihleri arasında metastatik akciğer kanseri tanısı ile takipli 201 olgunun dosyası retrospektif şekilde incelendi. Olguların klinik ve demografik özellikleri, tedavi verileri ve genel sağkalımı değerlendirildi. Bulgular: Araştırmamızdaki 201 hastanın 175'i (%87) erkek, 26'sı (%13) kadındı. Yaş ortalaması 61,37 ± 8,96 idi. 156 (%70) hasta sigara kullanıyordu. En yaygın kan grubu 71 (%45) olgu ile A Rh+ idi. Olguların meslekleri incelendiğinde en sık meslek 50 olgu (%31) ile kömür madeni işçiliği idi. En sık şikayet 68 (%32) olgu ile nefes darlığı, en sık eşlik eden hastalık 46 (%26) olgu ile hipertansiyon , en sık metastaz yeri olguların 111 (%55) olgu kemik idi. Olguların 46'sı (%23) küçük hücreli akciğer kanseri (KHAK), 155' i (%77) küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) idi. KHDAK grubunda en sık 94 (%61) olgu ile adenokarsinomdu. KHAK için ortalama genel sağkalım 317 gün, KHDAK için 263 gündü. En sık alınan tedavi 180 (%90) olgu ile platin bazlı tedaviler idi. KHAK hastalarında etopositin sağkalım üzerinde olumlu etkisi mevcuttu (p:0,032). Diğer tedavilerde anlamlı istatistiksel fark yoktu. Takip süresince KHAK hastalarının hepsinin yaşamını yitirdiği, KHDAK grubunda sadece 10 (%6,5) hastanın hayatta olduğu gözlendi. Sonuç: Araştırmamızda ECOG skorunun ve metastaz bölgesinin genel sağkalım üzerinde etkisi olmadığı tespit edilmiştir. KHDAK grubunda kadın cinsiyete sahip olmanın, KHAK grubunda ise hastaların yaşının düşük olması ve etoposid tedavisi almanın sağkalım süresini arttırdığı saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Akciğer kanseri, Sağkalım, Kemoterapi, Demografi
Multipl myelom hastalarında flow sitometri bulgularının hastalığın klinik süreci ve prognozu arasındaki ilişkisinin değerlendirilmesi
Giriş ve amaç : Multipl myelom; anemi, kemik iliği infiltrasyonu ve yaygın iskelet destrüksiyonu ile karakterize plazma hücre malignitesidir. Bu hastalığın tanısında, gün geçtikçe önemi artış gösteren flow sitometri gibi birçok laboratuvar ve radyolojik yöntemler kullanılmaktadır. Daha önce yapılan çalışmalarda flow sitometri cihazlarının iyi standardize edilememesi ve plazma hücrelerinin spesifik belirteçlerinin olmaması araştırmacıların karşısına dezavantaj olarak çıkmaktaydı. İyi kalibre edilmiş flow sitometriler, birden fazla belirteci eş zamanlı olarak çalışabilmektedir. Flow sitometride bakılan markerların prognoz üzerinde etkili olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir. Çalışmamızda da hastanemiz erişkin hematoloji polkliniğinde tanısı konulan hastaların verileri kullanılarak, flow sitometrinin prognoz üzerindeki etkisinin gösterilmesi ve multipl myelom hastalığının tedavisi üzerindeki yeni çalışmalara ışık tutması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem : Çalışmaya 1 Ocak 2013 ve 31 Mayıs 2021 tarihleri arasında Bülent Ecevit Üniversitesi erişkin hematoloji polkliniğine başvuran, flow sitometri tetkik sonucu mevcut ve çalışma verilerimizi içeren hastanemizde yeni tanı konulmuş toplam 87 multipl myelom hastası dahil edilmiştir. Çalışmanın istatistiksel analizleri IBM SPSS 21.0 istatistik paket programı ile gerçekleştirilmiştir. Sağkalım analizi ile hastaların yaşam sürelerine etki eden faktörler incelenmiştir. Bulgular : Hastane sistemindeki dosya kayıtlarından retrospektif olarak hastaların laboratuvar verileri ve demografik özellikleri elde edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen 87 hastanın yaş ortalaması 65.76 (±11.00), %51.7'si erkek ve %48.3'ü kadındı. Uluslararası Myelom Çalışma Grubu tarafından belirlenen kriterlere göre hastaların tanı anındaki hemoglobin, kalsiyum, kreatinin ve iskelet sisteminde litik lezyonların varlığı araştırıldı. Hastaların tanı anındaki beta-2 mikroglobulin ve albumin değerlerine göre Uluslararası Evreleme Sistemi'ne uygun şekilde gruplandırma yapıldı. Hastaların %5.7'si Evre I, %66.7'si Evre II ve %27.6'sı Evre III olarak sınıflandırıldı. Flow sitometrideki markerlardan CD 19 düzeyi <15 olanlar düşük pozitif ; 15-50 arasında olanlar orta pozitif ve >50 olanlar yüksek pozitif olarak gruplandırıldı. Hastaların %16.1'i CD19 negatif, %69'u düşük pozitif, %9.2'si orta pozitif ve %5.7'si yüksek pozitif olarak belirlendi. CD38 ve CD56 değeri < 40 olan hastalar düşük pozitif, ≥40 olan hastalar ise yüksek pozitif olarak değerlendirildi. Hastaların %36.8'i CD38 düşük pozitif, %62.1'i yüksek pozitifti. %1.1'inde ise CD38 ölçümü yapılamadı. Hastaların %35.6'sında CD56 düzeyi düşük pozitif ve %64.4'ünde yüksek pozitifti. Sonuç : Çalışmamızda elde ettiğimiz verilere göre multipl myelom hastalığının hem tanı konulma aşamasında hem de prognozunun tayininde flow sitometrinin önemli olduğunu düşünmekteyiz. Flow sitometrideki markerların seviyesi hastalık prognozu hakkında fikir elde etmemizde yardımcı olmaktadır. Özellikle CD19 düzeyi ile sağkalım arasında anlamlı ilişki saptadık. Literatürdeki çalışmalar ile birlikte değerlendirildiğinde ise uyuşmazlıklar olmasına karşın çoğu verimiz literatüre uyumlu olarak sonuçlandı. Çalışmamızın verileri ele alındığında gelecek yıllarda yapılacak olan daha geniş ölçekli ve çok merkezli çalışmalara katkı sağlayacağını düşünebiliriz. Anahtar Kelimeler : Multipl myelom ; Flow sitometri ; Sağ kalım ; Yüzey antijeni
Non alkolik yağlı karaciğer hastalığı varlığının, non alkolik yağlı pankreas hastalığı ve pankreasın fonksiyon bozukluğu ile ilişkisi
Amaç: Günümüzde Obezite ve metabolik sendromun görülme sıklığının artışıyla birlikte Non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH) görülme sıklığı giderek artmaktadır. NAYKH günümüzde batı ülkelerinde kronik karaciğer hastalığının en yaygın nedeni olarak öne çıkmakta olup, son dönem karaciğer hastalığına ilerleyebilen önem giderek artan klinik ve patolojik bir durumdur. Son dönemde yapılan çalışmalarla NAYKH'nın klinik yükünün karaciğerle sınırlı kalmayıp, aynı zamanda ekstrahepatik organları ve düzenleyici yolları da etkileyen bir çoklu sistem hastalığı olduğu gösterilmiştir. Obezite ve metabolik sendromun karaciğerde olduğu gibi pankreas dahil diğer organlarda da ektopik yağ birikimi ile de ilişkili olduğu bilinmektedir. NAYKH patogenezinin temelinde yatan bu ektopik yağ birikimi süreci, sitokin aracılı inflamasyona, lipotoksisiteye ve oksidatif strese yol açarak hepatoselüler hasar, inflamasyon ve steatoz ile sonuçlanıp non-alkolik steatohepatit (NASH) olarak adlandırılan ilerleyici karaciğer hastalığına sebep olmaktadır. Pankreasta, metabolik sendrom ortamında yağ birikiminin non-alkolik steatopankreatit (NASP) olarak adlandırılan benzer bir sürece yol açabileceği öne sürülmüştür [1] Biz de çalışmamızda NAYKH saptanan hastalarda NASP varlığını ve bu durumun NAYKH ile ilişkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Gastroenteroloji kliniğinde 2016 ve 2022 yılları arasında takip edilen non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı saptanan hastalar ve kontrol grup için de herhangi bir neden veya ön tanı ile abdomen Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) çekilmiş ve karaciğer yağlanması saptanmamış hastalar dahil edildi. Gastroenteroloji polikliniğine başvuran ve otomasyon sisteminde kayıtlı olan hastaların verileri retroprospektif olarak incelendi. Çalışmada tüm hasta gruplarında demografik özellikler, boy, vücut ağırlığı, vücut kitle indeksi, açlık kan şekeri (AKŞ), HbA1c, açlık insülin, HOMA-IR, karaciğer fonksiyon testleri, tam kan sayımı, albümin gibi birçok laboratuvar parametresi kayıt altına alındı ve sonrasında bu hasta grubuna çekilen tüm MRG'ler deneyimli ve alanında uzman radyolog tarafından pankreatik yağlanma ve hepatik yağlanma açısından yeniden incelenerek gruplar arasında istatiksel karşılaştırılma yapıldı. Bunun yanı sıra çekilmiş olan MRG'ler üzerinden pankreas hacimleri de anatomi anabilim dalı desteğiyle 3 boyutlu ölçümler yapılabilen bir tıbbi görüntü görüntüleyicisi olan OsiriX MD isimli program ile ölçüldü. NAYKH ve NASP arasındaki ilişki, hem laboratuvar parametreleri ile, hem MRG aracığıyla yağlanma oranı açısından hem de pankreas volumetrisi üzerinden farklı yönlerden ele alındı. Bulgular: Araştırmaya Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Gastroenteroloji kliniğinde 2016 ve 2022 yılları arasında takip edilen non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı saptanan toplam 57 ve kontrol grup olarak 44 birey olmak üzere toplam 101 kişi çalışmaya dahil edildi. Gastroenteroloji polikliniğine başvuran ve otomasyon sisteminde değerlendirilmek istenen 18 yaş üzeri yağlı karaciğer hastalığı olan ve sistemde çekilmiş abdomen MRG mevcut hastalar cinsiyet farkı gözetilmeksizin hasta grup olarak çalışmaya dahil edildi. Kontrol gruba ise 18 yaş üzerinde bilinen karaciğer ve pankreas hastalığı olmayan herhangi bir nedenle çekilen abdomen MRG'si olan hastalar cinsiyet farkı gözetilmeksizin çalışmaya dahil edildi. Hasta grubun 38'i(%66.7) kadın iken kontrol grubunda 29'u(%65.9) kadındı. Çalışmada hasta ve kontrol grupta ALT, AST, ALP, GGT, AKŞ, HbA1C, PLT, albümin kan değerleri incelendi. İncelenen tüm kan değerleri açısından her iki grup arasında PLT haricindeki tüm değerlerde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p<0.001). Aynı zamanda bu bireylerde non-invaziv fibrozis skorlamalarından FIB-4 ve NAYKH Fibrozis skorları hesaplandı. Hasta grupta her iki skor anlamlı olarak yüksek idi (p<0.001). Hasta ve kontrol grup arasında cinsiyet, yaş açısından anlamlı farklılık yoktu. Hasta grupta VKİ ve kilo anlamlı olarak daha yüksekti (p<0.001). Pankreas volümü değerlendirildiğinde hasta grupta ortalama pankreas volümü 80,84±31,68 cm3 iken, kontrol grubunda 84,66±20,67 cm3 idi. İki grup arasında volüm açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı(p=0.489). Pankreatik yağlanma oranları incelenirken pankreas yağlanma oranları baş (P1), gövde (P2) ve kuyruk (P3) olarak 3 bölümde ölçüldü ve bu 3 bölümün ortalaması alınarak ortalama pankreatik yağlanma oranı belirlendi. Ortalama pankreatik yağlanma oranı, NAYKH mevcut hasta grupta ortalama %11,41±12,71 iken kontrol grupta ortalama %5,30 ±8,71 idi , anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.001). Ortalama pankreatik yağlanma ile karaciğer yağlanma miktarları arasındaki korelasyon ilişkisinde tüm bireylerde zayıf dereceli pozitif yönlü bir korelasyon, kontrol grupta yüksek dereceli pozitif yönlü bir korelasyon görülürken hasta grupta anlamlı bir korelasyon görülmedi. Hasta grupta fibrozis evresine göre ortalama pankreas yağlanması ve karaciğer yağlanma miktarı incelendiğinde F1,F2,F3 ve F4 evrelerinde ortalama pankreas yağlanması açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmazken, karaciğer yağlanma miktarı açısından fibrozis evrelerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edildi(p=0.014). Bireylerin demografik verilerinin pankreas volümü, ortalama pankreas yağlanması ve karaciğer yağlanması ile ilişkileri hasta grup, kontrol grup ve tüm hastalar olmak üzere 3 grup halinde ayrı ayrı değerlendirildi. Tüm grup ve kontrol grubunda yaş ile pankreas hacmi arasında tüm bireylerde zayıf dereceli negatif yönlü bir korelasyon görülürken, hasta grupta yaş ile pankreas hacmi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir bulgu saptanmadı. Bireylerin pankreas hacimleri ve VKİ arasındaki ilişki tüm grup, hasta grup ve sağlıklı kontrol grup olarak 3 ayrı kolda incelendiğinde 3 kolda da istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Aynı zamanda cinsiyete göre pankreas volüm, karaciğer yağlanması ve ortalama pankreatik yağlanma değerleri incelendi. Kadınlarda ortalama pankreas volümü 77,22±27,08 cm3 iken erkeklerde ortalama 92,91±25,22 cm3 idi ve erkeklerde pankeras hacmi değerleri anlamlı olarak yüksek, karaciğer yağlanma miktarı ve ortalama pankreatik yağlanma oranı açısından baktığımızda ise cinsiyetler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı Sonuç: Çalışma sonucunda karaciğer yağlanması olan grupta pankreatik yağlanma miktarı istatistiksel olarak anlamlı derecede fazla idi. Ortalama pankreatik yağlanma ile karaciğer yağlanma miktarları arasındaki tüm bireylerde zayıf dereceli pozitif yönlü bir korelasyon, kontrol grupta yüksek dereceli pozitif yönlü bir korelasyon vardı. Hastalar pankreas hacmi üzerinden değerlendirildiğinde de her iki grup arasında istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı. Obezite ve metabolik sendromun yaygınlaşması, diyabet sıklığının giderek artışıyla birlikte pankreasta ektopik yağ birikimi sonucunda NAYPH'nin sıklığının da giderek artacağını düşünmek olup bu konuda daha fazla çalışma yapılması gerektiği kanaatindeyiz.
Diyabetik ve nondiyabetik retinopatili hastalarda betatrophin ve kartonektin düzeyleri
Bu çalışmada diyabetik ve nondiyabetik retinopatisi bulunan hastalarda betatrophin ve kartonektin seviyeleri ile diyabetik retinopatinin erken dönemde tanı ve tespitinde olası rollerinin araştırılması hedeflenmiştir. Çalışmaya diyabetik retinopatisi (DR) olan 21 hasta, nondiyabetik retinopatisi (NDR) olan 21 hasta, diyabetik komplikasyonsuz (DK) olan 21 hasta ve 21 sağlıklı kontrol grubu olmak üzere toplam 84 kişi dahil edilmiştir. Hasta grubu: Fırat Üniversitesi Hastanesi İç Hastalıkları Anabilim ve bağlı Bilim Dallarındaki klinikler ile Göz Hastalıkları Anabilim Dalına başvuran hastaların değerlendirilmesine bağlı olarak oluşturulmuştur. Tüm katılımcıların demografik özellikleri, VKİ, HbA1c, glukoz, insülin, HOMA-IR, kan lipid düzeyleri, D vitamini, AST, ALT, Plt, üre, kreatinin, Hgb, IL-6, TNF-α, betatrophin ve kartonektin değerleri karşılaştırılmıştır. Gruplar arasında IL-6 açısından anlamlı farklılık görülmüştür (p=0,013). Bu farklılığın kontrol grubu ile diyabetik retinopati arasındaki farktan kaynaklandığı görülmüştür. Gruplar arasında TNF-α açısından anlamlı farklılık görülmüştür (p<0,001). Bu farklılığın kontrol grubu ile diyabetik retinopati arasındaki, kontrol grubu ile nondiyabetik retinopati arasındaki ve diyabetik komplikasyonsuz grup ile nondiyabetik retinopati arasındaki farktan kaynaklandığı görülmüştür. Gruplar arasında betatrophin açısından anlamlı farklılık görülmüştür (p=0,002). Bu farklılığın diyabetik retinopati ile diğer gruplar arasındaki farktan kaynaklandığı belirlenmiştir. Son olarak gruplar arasında kartonektin açısından anlamlı farklılık görülmüştür (p=0,002). Bu farklılığın kontrol grubu ile diğer gruplar arasındaki farktan kaynaklandığı belirlenmiştir. Sonuç olarak DR grubunda IL-6 ve betatrophin değerlerinin daha yüksek olduğu, kartonektin düzeyinin ise daha düşük olduğu görülmüştür. Diyabetik retinopati tanısı olan hastalarda bu moleküllerin değerlendirilmesi hastalığın tanısına yardımcı olacaktır ve bu konuda özellikle prospektif ve tanısal değeri ölçen çalışmaların yapılması faydalı olacaktır. Anahtar kelimeler: Betatrophin, kartonektin, diyabetik retinopati.
Tip 2 diabetes mellitus tanılı hastalarda serum ve tükürük endostatin, endokan seviyelerinin araştırılması
Diabetes mellitus, insulin salınımının ve/veya insülinin hormonal etkisine karşı oluşan doku cevabının kusuru sonucu karbonhidrat, protein ve yağ metabolizmasında bozulmalara sebep olan hiperglisemi ile karakterize kronik bir metabolizma hastalığıdır.Tip 2 DM, bozulmuş insülin salınımı, insülin direnci, hepatik glukoz üretiminde artış ve anormal yağ metabolizması ile karakterizedir. İnsülinin hedef dokuları olan kas, yağ dokusu ve karaciğer de insüline karşı biyolojik yanıtın bozulması insülin direncidir.Tip 2 DM etyolojisinde çok sayıda genetik ve çevresel etken vardır. Kan glukoz düzeyinin düzenlenmesinde başta insulin ve glukagon olmak üzere çok sayıda hormon ve peptid yapılı molekül rol oynamaktadır. Endostatin, İlk olarak O'Reilly ve arkadaşları tarafından fare hemanjioendotelyoma hücrelerinden izole edilmiştir, Kollajen tip XVIII'in karboksi terminalinden elde edilen 20-kDa molekül ağırlığındaki bir bileşenidir. Endotelyal hücrelerin çoğalmasını ve migrasyonunu önler. Kollajen tip XVIII bazal membranlarda, hücre dışı matrikste ve özellikle karaciğerde yoğun olarak bulunur. Bir çok kronik hastalıkta ve diyabet gibi metabolik hastalıklarda rolu olduğu düşünülmektedir. Endokan, aktif damar endotel hücrelerinden sentezlenen ve salgılanan, serumda ölçülebilen 50 kDa'lık bir dermatansülfat proteoglikandır. Endokan molekülü ilk kez 1996 yılında Lassalle ve arkadaşları tarafından bulunmuştur.2001 yılından önce endotelyal hücre spesifik molekül-1 (ESM-1) bilinen bu molekül 2001 sonrasında endokan olarak isimlendirilmiştir. Başlangıçta sadece vasküler endotel hücreleri ile ilişkili olduğu düşünülen endokanın sonraki çalışmalarda cilt mikrovasküler dokusu, pulmoner arterlerde ve koroner arterlerde de bulunduğu görülmüştür. Diyabetin bir vasküler hasar nedeni olması nedeni ile diyabet ile ilişkisi araştırılmakta olan bir moleküldür. Çalışmaya HbA1c'ye göre 80 hasta 4 gruba ayrılarak [Grup 1: % 5,7- 6,4 (n=20), Grup 2: % 6,5-8,4 (n=20), Grup 3: % 8,5-9,9 (n=20) ve Grup 4: % 10 ve üzeri (n=20) ] ve 20 sağlıklı bireyden oluşan kontrol grubu olmak üzere toplam 100 kişi dahil edilmiştir. Hasta ve kontrol grubundan en az 8 saatlik açlık sonrası venöz kan ve tükürük örneği alınmıştır. Venöz kandan açlık kan şekeri, düşük dansiteli lipoprotein, aspartat aminotransferaz, alanin aminotransferaz, sodyum, potasyum, kreatinin, HbA1c düzeyleri çalışılmıştır. Serum ve tükürük endostatin, endokan düzeyleri enzyme-linked immunosorbent assay (ELISA) yöntemiyle çalışılmıştır. Verilerin analizinde One Way Anova testi, Pearson's korelasyon testi yapılmış olup SPSS 22 paket programı kullanılmıştır. Anlamlılık değeri p≤0.05 olarak alınmıştır. Endokan kan konsantrasyonu incelendiğinde endokan tükürük ile pozitif yönde korelasyon olduğu HbA1c ve AKŞ arasında negatif yönde korelasyon olduğu istatistiksel olarak tespit edilmiştir. Endostatin kan konsantrasyonu incelendiğinde endostatin tükürük pozitif yönde korelasyon olduğu HbA1c ve AKŞ arasında ise istatistiksel farklılığın olmadığı tespit edilmiştir. Sonuç olarak endokan ve endostatinin hem kan hem de tükürük düzeyleri birbiri ile korele durumdaydı. Bu durum bu iki peptidin tükürükte bulunduğunu ve tükürük bezleri tarafından salgılanabileceğini bize düşündürmüştür. İlerde bu moleküller ile yapılacak çalışmalarda kan yerine tükürük değerlerinin kullanılabileceğini göstermektedir. Bu durum invaziv bir işlem olan kan almaya göre tercih edilebilir. Endokan kan ve tükürük konsantrasyonları bizim çalışmamızda diyabet hastalarında negatif yönde bir ilişki bulunmuştur. Endostatin değerleri ile prediyabet veya diyabet hastalarında bir ilişki bulunamamıştır. Diyabette endostatinin ve endokanın rolünü araştırmak için daha fazla parametrelerle ve uzun süreli çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Diabetes mellitus, Peptid yapılı moleküller, Endostatin, Endokan, HbA1c
İnflamatuar bağırsak hastalığı olan erişkin hastalarda fmf gen mutasyonu sıklığı ve klinik önemi
Amaç: İnflamatuar Bağırsak Hastalığı Ülseratif Kolit (ÜK) ve Crohn hastalığını (CH) içeren idiopatik, kronik, relaps ve remisyon dönemleriyle seyreden intestinal mukozanın kontrolsüz inflamasyonudur. Çalışmamızda İnflamatuar Bağırsak Hastalığı tanısı olan erişkin hastalarda MEFV gen mutasyonları sıklığı ve İnflamatuar Bağırsak Hastalığı klinik seyri üzerine etkisi araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi (ZBEÜ) Tıp Fakültesi Hastanesi Gastroenteroloji Polikliniği'ne Ocak 2002-Aralık 2023 tarihleri arasında başvuran, 18 yaşın üzerindeki, ÜK veya CH tanısı konulan ve FMF hastalığı taranması için MEFV gen mutasyonu testi yapılmış olan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların laboratuar, kolonoskopi, semptom ve aktivite bilgileri hastane veri sisteminden retrospektif olarak değerlendirimiştir. Bulgular: Çalışmaya MEFV gen mutasyonu testi bakılan toplam 89 hasta (44 ÜK, 45 CH) dahil edilmiştir. İBH tanılı 89 hastanın 35inde (%39,3) MEFV gen mutasyonu saptanmıştır. MEFV gen mutasyonu olan 35 İBH tanılı hastaların 12'si (%13.4) FMF hastası, 23'ü (%25.8) FMF taşıyıcısı olarak saptanmıştır. ÜK ve CH tanılı hastalarda MEFV gen mutasyonu görülme sıklığı açından kaşılaştırıldığında çalışmamızda CH tanılı hastalarda MEFV gen mutasyonu daha sık görülse de aralarında istatistiksel fark saptanmamıştır. Çalışmamızda MEFV gen mutasyon mevcudiyetinin ve mutasyon alt tip farklılıklarının anlamlı klinik ve laboratuar farklılığa yol açtığı saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmamızda İBH tanılı hastalarda MEFV gen mutasyonu görülme sıklığı Türk Toplumundaki MEFV gen mutasyonu görülme sıklığınından fazla bulunsa da kontrol grubumuz olmadığından istatistiksel ilişki değerlendirilememiştir. Literatürdeki veriler ile birlikte değerlendirildiğinde MEFV gen mutasyonu İBH tanılı hastalarda topluma göre daha sık saptandığı düşünülebilir. Yapılan çalışmalarda İBH tanılı hastalarda MEFV gen mutasyon varlığının kliniğe yansıması arasında ortak sonuçlara varılamasa da çalışmamızda MEFV gen mutasyon mevcudiyetinin anlamlı klinik ve laboratuar farklılığa yol açtığı saptanmamıştır.
Esansiyel trombositoz ve polisitemia vera tanılı hastalardaki kemik iliği fibrozisi düzeyinin LDH düzeyi ve JAK/2 gen mutasyonu, CALR mutasyonu ve MPL mutasyonu ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Myeloproliferatif hastalıklar (MPH) eski çağlardan günümüze kadar hematolojinin çare bekleyen ve nadir olmayan hematolojik hastalıklar arasında yer almakatdır. Myeloproliferatif hastalık alt gruplarından olan Polisitemia Vera (PV) ve Esansiyel Trombositoz (ET) en sık görülen iki tanesidir. MPH'lerin etyolojisi ve progresyonunda rol alan etkenler tıptaki tüm ilerlemelere rağmen halen tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu hastalarda hastalık sürecinde tromboembolizm ve lösemik dönüşüme ek olarak kemik iliği fibrozisi de izlenebilir. Günümüzde kemik iliği fibrozisinin varlığını kesin olarak gösterebilmenin tek yolu kemik iliği biyopsisidir. Splenomegali, periferik yaymada gözyaşı hücreleri ve lökoeritroblastizis gibi bulgular ancak ileri düzey fibrozis durumunda izlenmektedir. Bu çalışmada ET ve PV hastalardatanı ve takibinde kullanılan Laktat Dehidrogenaz düzeyi ve JAK2, CALR, MPL gen mutasyonun kemik iliği fibrozisi arasında ilişki olup olmadığını incelendi. Laktat Dehidrogenaz düzeyi ve JAK2, CALR, MPL gen mutasyonları ile kemik iliği fibrozisinin meydana gelme ihtimalini öngörmemiz açısından ışık tutması amaçlandı. Çalışmaya 2010 yılından itibaren Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji klinikliniğinde tanı alıp takip edilen hastalar alındı. Çalışmamıza WHO 2008 kriterlerine göre ET ve PV tanısı olan hastalar dahil edildi. Çalışmaya 62 tanesi PV tanılı 92 tanesi ET tanılı toplam 154 hasta alınmıştır. Hastaların demografik verileri değerlendirildi. Kemik iliği biyopsi örnekleri Avrupa konseyinin kemik iliği fibrozisievrelemesine göre değerlendirildi. Kemik iliği fibrozis belirteci olarak retikülin ve massontrikrom (MTC) varlığı kullanıldı. Hastaların kemik iliği biyopsisi yapıldığı zamanki LDH düzeyleri retrospektif olarak kaydedildi. Çalışmamızda 62 PV tanılı hastanın JAK2 pozitifliği ve kemik iliği fibrozisi arasındaki ilişki incelendiğinde istatistik veriye göre öemli farklılık tespit edilemedi retikülin(p=0,160), MTC (p=0,186)).Çalışmamızdaki 92 ET tanılı hastanın JAK2 pozitifliği ve kemik iliği fibrozisi arasındaki ilişki incelendiğinde istatistik veriye göre öemli farklılık tespit edilemedi (retikülin (p=0,522), MTC (p=0,663)). Çalışmamızdaki 62 PV tanılı hastanın LDH düzeyi ve kemik iliği fibrozisi arasındaki ilişki incelendiğinde istatistik veriye göre öemli farklılık tespit edilemedi (retikülin (p=0,276), MTC (p=0,076)). Çalışmamızdaki 92 ET tanılı hastanın LDH düzeyi ve kemik iliği fibrozisi arasındaki ilişki incelendiğinde istatistik veriye göre öemli farklılık tespit edilemedi (retikülin (p=0,618), MTC (p=0,084)). Çalışmamızdaki 62 PV tanılı hastanın LDH düzeyi ve kemik iliği fibrozis derecesinin grade arasındaki ilişki incelendiğinde pozitif yönlü anlamlı bir korelasyon görülmüştür (p<0,001),Sadece ET hastaları değerlendirildiğinde korelasyon izlenmedi. Çalışmamızdaki ET ve PV tanılı hastalarının JAK2 gen mutasyon yükü kemik iliği fibrozisi grade arasındaki ilişki incelendiğinde anlamlı fark görülmemiştir. Çalışmamızdaki ET ve PV tanılı hastalarının CALR, MPL gen mutasyonları yüzdelerine ait veriler eksik olduğundan CALR, MPL gen mutasyonları yüzdelerinn kemik iliği fibrozisi grade arasındaki ilişki incelenememştir. Sonuç olarak merkezimizde tanılı ve takipli olan PV ve ET tanılı hastaları kapsayan çalışmamızda PV tanılı hastaların LDH düzeyi ve kemik iliği fibrozis grade arasında pozitif yönlü bir ilişki görülmüştür. Bu da PV hastalarının kemik iliği fibrozisiz grade için LDH'ın yol gösterici olabileceğini gösterir. Myeloproliferatif hastalıklarda LDH'ın arttığı ve JAK2 gen mutasyon pozitifliği bilindiği halde bunların prognoz ve klinik üzerindeki etkisini değerlendiren çok fazla çalışma yoktur. Bu durumu aydınlatmak için birden fazla merkezde, daha fazla gruplarda ve daha fazla parametrenin incelendiği çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar Kelimeler: myeloproliferatif hastalıklar, JAK2, CALR, MPL, LDH, kemik iliği fibrozisi