
92
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Psoriasisli hastalarda serum homosistein, vitamin B12, folik asit düzeyleri ve metilentetrahidrofolat redüktaz (MTHFR) gen polimorfizmi
Psoriasis travma, enfeksiyonlar, ilaçlar gibi tetikleyici faktörlerle birlikte poligenik yatkınlığın neden olduğu kronik bir hastalıktır. Etyolojisi tam bilinmemekle beraber değişik ırklarda farklı sıklıklarda gözlenmesi ve ailesel olguların bulunması, psoriasiste genetik faktörlerin araştırılmasına neden olmuştur. Bu araştırmada, psoriasis hastalığı ile serum homosistein, vitamin B12, folik asit düzeyleri ve metilentetrahidrofolat redüktaz (MTHFR) gen polimorfizmleri arasındaki ilişkinin ortaya konulması hedeflendi. Çalışmaya Mart 2012 – Aralık 2013 tarihleri arasında Bülent Ecevit Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıkları bölümüne başvuran 100 psoriasis hastası ve 100 gönüllü sağlıklı birey alındı. Hasta ve kontrol grubunda cinsiyetlere göre vitamin B12 ve folik asit düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmezken, her iki grupta da erkeklerde kadınlara göre homosistein düzeyleri daha yüksek bulundu. MTHFR C677T ve A1298C gen polimorfizmleri ile psoriasis arasında ilişki bulunmadı. Hasta ve kontrol gruplarında MTHFR C677T ve A1298C haplotipleri açısından anlamlı bir fark bulunmadı. MTHFR gen polimorfizmleri ile psoriasis hastalarında vitamin B12, folik asit ve homosistein düzeyleri açısından anlamlı bir fark bulunmadı. MTHFR C677T gen polimorfizmi ile kontrol grubunun vitamin B12, folik asit ve homosistein düzeyleri karşılaştırıldığında vitamin B12 düzeyi açısından anlamlı fark saptanmazken, TT genotipe sahip bireylerde folik asit düzeyinin daha düşük ve homosistein düzeyinin daha yüksek olduğu gözlendi. Kontrol grubunda A1298C gen polimorfizmi ile vitamin B12, folik asit ve homosistein düzeyleri açısından anlamlı bir fark bulunmadı. MTHFR gen polimorfizmleri ile psoriasis hastalarında aile öyküsü, tırnak tutulum varlığı, PsA varlığı, metabolik sendrom varlığı, başlama yaşı arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Tipik ve atipik psoriasisli gruplar arasında MTHFR gen polimorfizmleri açısından istatistiksel fark yoktu. Hasta ve kontrol grubunda serum homosistein ile folik asit düzeyleri arasında ters ilişki olduğu saptandı. Psoriasis hastalarında serum vitamin B12 ile folik asit ve homosistein değerleri arasında anlamlı ilişki gözlenmedi. Kontrollerde ise serum folik asit ve vitamin B12 değerleri arasında pozitif ilişki saptandı. Psoriasiste MTHFR gen polimorfizmi, homosistein, folik asit ve vitamin B12'nin potansiyel rolünü araştırmak için daha büyük prospektif çalışmalar gereklidir. Son çalışmalarda psoriasisle ilişkili gen defektlerinin bulunması hastalığın tamamen kontrol altına alınması açısından yeni bir umut ışığı olmuştur.
Akne vulgarisli hastalarda serum preptin ve amilin düzeylerinin araştırılması
Akne vulgaris, sık rastlanan, pilosebase üniteyi tutan, multifaktöriyel etyolojiye sahip bir hastalıktır. Son zamanlarda yapılan birçok çalışma akne patogenezinde insülinin ve insülin direncinin de rol oynayabildiğini ortaya koymuştur. Bu çalışmada insülin salınımı ile doğrudan ilişkili olan ve pankreasın beta hücrelerinden salınan preptin ve amilinin akne vulgarisin patogenezindeki rolleri araştırıldı. Çalışmaya vücut kitle indeksi benzer 40 akne vulgarisli olgu ile 40 sağlıklı olgu kontrol grubu olarak dahil edildi. Katılımcılar kendi aralarında 14-20 yaş (n=20) ve 21-30 yaş (n=20) hasta grubu ve 14-20 yaş (n=20) ve 21-30 yaş (n=20) kontrol grubu olmak üzere eşit sayıda dört gruba ayrıldı. Katılımcılardan alınan kan örneklerinden serum preptin ve amilin ile açlık kan şekeri, trigliserid, total kolesterol, LDL, VLDL, HDL, C-peptid, insülin ve HbA1c düzeylerine bakıldı. HOMA-IR değerleri hesaplandı. Hasta grubunun serum preptin ve amilin düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte yükseklik saptandı (p>0.05). Hastalık şiddeti ile amilin değerleri arasında pozitif yönde korelasyon saptandı. Hasta grubunda glukoz düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p<0.001). Hasta grubunda serum insülin, C-peptid düzeyi ve HOMA-IR indeksi kontrol grubuna göre yüksekti ancak bu yükseklik istatiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Akne vulgaris hastaları kendi içinde karşılaştıldığında 14-20 yaş grubunda serum preptin ve amilin seviyeleri 21-30 yaş grubuna göre yüksek saptandı ancak aradaki farklılık istatiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). 14-20 yaş grubunda HOMA-IR indeksi 21-30 yaş grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0.046). Sonuç olarak akne vulgarisli hastalarda artan preptin ve amilin miktarlarının hastalığın etyopatogeneziyle ilişkili olabileceğini düşünmekteyiz. Akne vulgariste preptin düzeyleri artmış olmasına rağmen, bu hastalığın etyopatogenezinde amilinin daha önemli olduğunu düşünmekteyiz. Çünkü hastalığın şiddeti arttıkça preptine oranla amilin daha fazla artmaktadır. Yükselen bu iki peptidin normal düzeye düşürülmesinin hastalığın tedavisinde yardımcı bir yöntem olabileceğini de düşünmekteyiz.
Melanom, bazal hücreli karsinom, displastik nevüs ve seboreik keratozlu olguların demografik ve dermatoskopik özellikleri
Bu çalışmada melanom, bazal hücreli karsinom, displastik nevüs veseboreik keratoz tanısı almış hastaların demografik ve dermatoskopik özellikleriretrospektif olarak değerlendirilmiştir.Melanom grubunda melanomun ortalama görülme yaşı (çalışmamızda 54,literatürde 57), kadınlarda daha erken yaşta görülmesi, hastaların büyükçoğunluğunun (% 84) Tip I ve II deri tipine sahip olması ve en sık yüzeyel yayılanmelanoma ile karşılaşılması bulguları literatür bilgileri ile uyumlu bulunmuştur.Melanom grubundaki TDS değeri, hastaların % 85,7'sinde malign şeklindedeğerlendirilmiştir. Dermatoskopide en sık % 89,3 oranla düzensiz globüller ilekarşılaşılmıştır.Melanom lezyonlarının süreleri ile kalınlıkları arasında da istatistikselolarak anlamlı bir ilişki olduğu sonucuna varılmıştır.Çalışmamıza dahil edilen bazal hücreli karsinom grubundaki hastaların %68'i kadın, % 32'si erkek olarak tespit edilmiş ve yaş ortalaması ise 56,5 olaraksaptanmıştır. Kadın-erkek oranı dışındaki tüm veriler literatür ile uyumlubulunmuştur.Bazal hücreli karsinom grubundaki tüm lezyonların % 80,8'i baş-boyunbölgesinde saptanmıştır. Bazal hücreli karsinomların dermatoskopik incelemesisonucunda en sık (% 80) ?büyük mavi-gri ovoid yuvalar? ile karşılaşılmıştır.Çalışmaya dahil edilen displastik nevüs grubundaki hastalar % 52 kadın,% 48 erkek olarak tespit edilmiş ve yaş ortalaması ise 30 olarak bulunmuştur.Displastik nevüslerin dermatoskopik değerlendirilmesi sırasında yapılanpatern analizinde 59 lezyonun tümünde (% 100) ?atipik pigment ağı?, % 88,1oranında ?düzensiz globüller? ve % 83,1 oranında ?düzensiz noktalar?saptanmıştır.Çalışmaya dahil edilen seboreik keratoz tanısı almış hastalardaki kadınerkekoranı %58 ve %42 şeklinde ve yaş ortalaması ise 58,4 olarak saptanmış vebu veriler literatür ile uyumlu bulunmuşturÇalışmaya dahil edilen 58 seboreik keratoz lezyonunda yapılandermatoskopik incelemede seboreik keratoz için karakteristik olarak kabul edilenmilia benzeri kistler % 91,4 oranında komedon benzeri açıklıklar ise % 51,7oranında tespit edilmiştir.Sonuç olarak, melanom, bazal hücreli karsinom, displastik nevüs veseboreik keratoz tanısı almış hastalardaki demografik ve dermatoskopiközelliklerinin değerlendirildiği bu çalışmada genel olarak literatür bilgileri ileuyumlu sonuçlar elde edilmiştir.
Dar bant UVB, UVA1 ve PUVA tedavilerinin melanositik nevusların dermatoskopik bulguları üzerine etkileri
UV ışınları melanositlerde aktivasyonu veya proliferasyonu artırarak melanositik nevuslarda klinik ve dermatoskopik olarak değişikliklere neden olabilmektedir.UV ışınlarının dermatolojide foto(kemo)terapi amacıyla yaygın kullanımına rağmen melanositik nevusların morfolojik ve dermatoskopik özelliklerine etkileriyle ilgili az sayıda çalışma bulunmaktadır. Biz de çalışmamızda dar bant UVB, UVA1 ve PUVA tedavilerinin melanositik nevusların dermatoskopik bulguları üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık.Çalışmamıza çeşitli endikasyonlarda dar bant UVB tedavisi başlanan 21 hasta, UVA1 tedavisi başlanan 18 hasta ve PUVA tedavisi başlanan 16 hastada olmak üzere toplam 55 hasta dahil edilmiştir. Dar bant UVB grubunda toplam 233, UVA1 grubunda toplam 233 ve PUVA grubunda toplam 229 melanositik nevus tedavi öncesinde, tedaviye başlandıktan 1 ve 3 ay sonra dermatoskopik olarak büyüklük, pigmentasyon, yapı ve patern değişikliği yönünden değerlendirilmiştir. Tüm melanositik nevuslar ABCD kuralına göre değerlendirilmiş ve TDS hesaplanmıştır.Dar bant UVB, UVA1 ve PUVA tedavilerinin melanositik nevusların büyüklüğünde istatistiksel olarak anlamlı değişikliğe yol açmadığı saptanmıştır. PUVA tedavisi alan hasta grubunda pigmentasyon artışı olan melanositik nevus sayısı istatistiksel olarak anlamlı derecede artmıştır. Dar bant UVB, UVA1 ve PUVA tedavilerinin melanositik nevuslarda izlenen dermatoskopik yapılarda istatistiksel anlamlı değişikliğe neden oldukları görülmüştür. Dar bant UVB grubunda tedavi öncesine göre 3. ayda nokta izlenen nevus sayısında istatistiksel olarak anlamlı artış saptanmıştır. Tüm melanositik nevuslarda dermatoskopik olarak saptanan en sık değişiklik nokta ve globül sayısındaki artış olmuştur. Dar bant UVB, UVA1 ve PUVA tedavisi alan hasta grupları içerisinde melanositik nevuslarda paternde ve TDS'de de istatistiksel olarak anlamlı derecede değişiklik saptanmamıştır.Tüm bu sonuçlar dar bant UVB, UVA1 ve PUVA tedavilerinin 3 ay süren takiplerinde melanositik nevusların dermatoskopik bulgularında istatistiksel olarak anlamlı derecede değişikliklere neden olabileceğini göstermekte olup, fototerapi alan hastaların melanositik nevuslarının olası displastik değişiklikler açısından dikkatli takibini gerekli kılmaktadır.
Akne vulgarisli kadın hastalarda İsotretinoin, Siproteron Asetat/Etinil Estradiol ve kombinasyon tedavilerinin etkinliklerinin karşılaştırılması
Akne vulgaris, genç populasyonun en sık görülen deri hastalığıdır. Günümüzde AV tedavisinde en etkili tedavi ajanı isotretinoindir. Bugüne kadar akne vulgarisli hastalarda serum androjenik hormon düzeyleri pek çok kez araştırılmıştır. Ancak isotretinoinin serum androjenik hormon düzeylerine olan etkisine yönelik oldukça az sayıda çalışma yapılmıştır. Biz çalışmamızda AV'li kadın hastalarda isotretinoin, STA/EE ve isotretinoin+STA/EE kombinasyon tedavilerinin akne kliniğine ve serum androjenik hormon düzeylerine olan etkilerini inceleyerek isotretinoin tedavisinin antiandrojenik etki mekanizmasını aydınlatmayı amaçladık.Çalışmamıza klinik şiddeti Allen-Smith skalasına göre grade 4 ile grade 8 arasında olan ve tedavide sistemik isotretinoin, STA/EE veya isotretinoin+STA/EE kombinasyon tedavisi planlanan 60 kadın hasta dahil edilmiştir. Hastalardan aç karına alınan venöz kan örneklerinde tedavi öncesi, tedavinin 3. ve 6. aylarında androjenik hormon değerleri RIA yöntemi ile değerlendirilmiştir. Sonuçlar her üç grup arasında ve grupların kendi içerisinde karşılaştırılmıştır.Akne vulgarisli kadın hastalarda isotretinoin tedavisi ile STA/EE tedavisine benzer şekilde serum androstenedion ve serbest testosteron düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı azalma saptanmıştır (p<0,001). Ancak total testosteron ve DHEAS düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmemiştir (p>0,0056). LH/FSH oranında ise yine STA/EE tedavisine benzer olarak isotretinoin tedavisi ile istatistiksel olarak anlamlı fark görülememiştir (p>0,0056). Akne şiddeti ile serum androjenik hormon düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon bulunmamıştır (p>0,05). Benzer şekilde tedavi ile akne şiddetindeki değişim ve hormonal değişimler arasında da istatistiksel olarak anlamlı korelasyon bulunmamıştır (p>0,05).Akne vulgarisli kadın hastalarda tam düzelme oranları ise sadece isotretinoin alan hastalarda %100, STA/EE tedavisi alanlarda %85 ve kombinasyon tedavisi alanlarda %95 olarak gözlenmiştir.Tüm bu sonuçlar, AV'li kadın hastalarda isotretinoinin hormonal tedaviler gibi antiandrojenik etkiye neden olduğunu göstermiştir. Klinik etki açısından ise isotretinoinin hormonal tedaviden daha üstün olduğu gösterilmiştir. Ayrıca serum androjenik hormon düzeylerinin akne şiddetinde rol almadığı dikkat çekmiştir. Ancak antiandrojenik tedavi ile %85 gibi yüksek oranda klinik düzelme olması, androjenik hormonların muhtemel sebase bez aşırı duyarlılığı nedeniyle etyopatogenezde rol oynadığını desteklemektedir.Anahtar kelimeler: akne vulgaris, isotretinoin, siproteron asetat/etinil estradiol, androjenik hormonlar
Behçet hastalarında serum MIP-1?, ENA-78 ve NAP-2 düzeyleri
Behçet hastalığı (BH) oral ve genital aft, deri lezyonları, oküler, gastrointestinal ve nörolojik bulgularla karakterize, etyopatogenezi tam olarak aydınlatılamamış kronik, tekrarlayıcı ve histopatolojik olarak vaskülitle seyreden multisistemik bir hastalıktır.Bu çalışmada hastalığın patogenezinde rolü olduğu bilinen başta nötrofiller olmak üzere çeşitli hücrelerin aktivisinde rol oynayan kemokinlerin serum düzeylerinin araştırılması amaçlandı.Çalışmaya 46'sı aktif toplam 64 Behçet hastası ile 24 sağlıklı olgu alındı. Hasta grubu ile kontrol grubunun değerleri birbirleri ile karşılaştırıldığında ortalama serum MIP-1? ve ENA-78 değerlerinin Behçet hastalarında kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu görüldü (sırasıyla p=0.032 ve p=0.023). Ortalama serum NAP-2 düzeylerinde ise anlamlı bir fark olmadığı gözlendi (p>0.05). Hastalar aktif ve inaktif olarak ayrıldığında ENA-78 değerinin aktivite kriterlerine sahip hastalarda, inaktif hastalara göre daha yüksek olduğu (p=0.029), ortalama serum MIP-1? ve NAP-2 değerlerinde ise her iki grup arasında fark olmadığı bulundu (p>0.05). Ayrıca yine ortalama serum ENA-78 değerinin aktif hastalık grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı (p=0.003).Sonuç olarak nötrofil kemotaksisinde rol oynayan kemokinlerden MIP-1? ve ENA-78'in Behçet hastalarının serumlarında yükselmiş olduğu gözlendi. Bu bulgunun hastalığın patogenezi ile ilgili çalışmalara yön vereceğini düşünmekteyiz. Ancak, kemokinler etkilerini mikroçevrede gösterdiğinden ve serum konsantrasyonları gelişen iltihabi süreçleri dolaylı olarak yansıttığından, bu kemokinlerin dokudaki düzeylerine ve hastalık aktivasyonu ve/veya tedaviye cevapla korelasyonuna bakılması ek bilgiler sağlayabilir.
Kronik ürtiker ve tiroid otoimmünitesi arasındaki ilişki
Kronik idiyopatik ürtikerin (KİÜ) etyolojisi ve patogenezi hakkında pek çok çalışma yapılmış olmakla birlikte, kesin olarak ispatlanmış bir neden ve mekanizma halen bilinmemektedir. Bu nedenle KİÜ etyolojisi ve patogenezine yönelik araştırmalar halen önemini korumaktadır. Bu çalışma KİÜ ile tiroid otoimmünitesi arasındaki ilişkinin araştırılması amacıyla yapılmıştırÇalışmamız Fırat Üniversitesi Hastanesi Dermatoloji Kliniği'ne, Haziran 2005-2007 tarihleri arasında başvuran, 71'i kadın 29'u erkek toplam 100 erişkin hasta arasında yapılmıştır. Hastalar kronik ürtiker (KÜ) etyolojisi yönünde anamnez, fizik muayene ve laboratuar tetkikleriyle değerlendirilmiştir. Tiroid otoantikorları (anti-TG antikor ve anti-TPO antikor), Fırat Üniversitesi Hastanesi Immünoloji Laboratuarında otomatik TRİTURUS ELISA cihazı ile; serbest T3, serbest T4 ve TSH, Fırat Üniversitesi Hastanesi Biyokimya Hormon Laboratuarında Immulate 2000 cihazı ile ölçülmüştür. İstatistiksel analizler SPSS 11.0 paket programı kullanılarak değerlendirilmiştirHasta grubu ile kontrol grubunun değerleri birbirleri ile karşılaştırıldığında ortalama serum serbest T4, anti-TG ve anti-TPO antikor seviyelerinin KİÜ hastalarında kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüş (sırasıyla p=0.012, p=0.04, p=0.02) ve ortalama serum serbest T3 düzeylerinde ise anlamlı fark olmadığı gözlenmiştir (p>0.05). Ortalama serum TSH seviyelerinin de KİÜ hastalarında kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu görülmüştür (p=0.010). Bu nedenle KÜ'li hastalarda değişen sıklıkta tiroid otoantikor pozitifliği saptanabilirSonuç olarak tiroid hastalığı hikayesi olan ve klasik tedavilere dirençli tüm KÜ'li hastalarda tiroid otoimmünitesi araştırılmalı ve etyolojiye yönelik immünolojik testler yapılmalıdır.
Pigmente deri lezyonlarının klinik, dermatoskopik ve histopatolojik korelasyonu
Dermatoskopi, pigmente deri lezyonların tanısında ve benign-malign ayırımının yapılmasında yaygın olarak kullanılmakta olan noninvazif bir yöntemdir. Bu çalışmada pigmente deri lezyonları klinik muayene, dermatoskopik ve histopatolojik inceleme yöntemleri ile değerlendirilerek lezyonların tanısı, melanositik-nonmelanositik ve benign-malign ayırımında klinik ve dermatoskopik muayenelerin sensitivite ve spesifitesinin araştırılması amaçlanmıştırÇalışmamız 2005-2006 yılları arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Dermatoloji polikliniğine başvuran 45 kadın ve 22 erkek toplam 67 hastada bulunan 94 adet pigmente deri lezyonunda yapıldı. Hastaların mevcut pigmente lezyonları klinik, dermatoskopik ve histopatolojik olarak incelendi. Lezyonların klinik, dermatoskopik ve histopatolojik tanıları karşılaştırıldı. İstatistiksel analizler için SPSS 12.0 paket programı kullanıldıLezyonların klinik ön tanıları ile dermatoskopik ön tanıları karşılaştırıldığında 73'ünün (%77.7), klinik ön tanıları ile histopatolojik tanıları karşılaştırıldığında 63'ünün, dermatoskopik ön tanıları ile histopatolojik tanıları karşılaştırıldığında ise 82'sinin (%87) birbiri ile uyumlu olduğu, melanositik nonmelanositik ayırımında klinik muayenenin istatistiksel olarak %96.6 sensitif ve %61.5 spesifik, dermatoskopinin ise %97.7 sensitif ve %88.8 spesifik olduğu, benign ile malign ayırımında klinik muayenenin istatistiksel olarak %92.4 sensitif ve %72.7 spesifik, dermatoskopinin ise %97.7 sensitif ve %80 spesifik olduğu saptandı.Sonuç olarak, dermatoskopi pigmente deri lezyonlarının doğru tanısında hekime yardımcıdır. Ayrıca dermatoskopi malign lezyonların erken tanısı ve eksizyonu prognozu açısından hastalara konfor sağlamaktadır. Ayrıca düşük riskli melanositik lezyonların gereksiz cerrahi müdahalesini engelleyerek hastaya ve hekime takip şansı sağlamaktadır.
Behçet hastalarında serum asimetrik dimetilarginin ve nitrik oksit düzeyleri
Behçet hastalığı (BH) etyopatogenizi henüz tam olarak bilinmeyen, ancak immunolojik mekanizmalar tarafından tetiklenmiş sistemik bir vaskülit olduğu kabul edilir. Vaskülitik patolojilerin çoğunda olduğu gibi BH etyopatogenezinde de endotel hasarı ve fonksiyon bozukluğu suçlanmaktadır. Bu çalışmada vaskülit patogenezinde rolü olduğu bilinen nitrik oksit (NO), simetrik dimetilarginin (SDMA), asimetrik dimetilarginin (ADMA) ve L-Arjinin ile Behçet hastalığı arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık.Çalışmaya 60 Behçet hastası (42'si aktif 18'i inaktif) ile 24 sağlıklı kontrol grubu alındı. Hastalar mukokutanöz aktif, inaktif (ve damar tutulumu açısından aktif, inaktif ve damar tutulumu olmayan olarak gruplandırıldı.Behçet hastalarında ortalama plazma NO, SDMA, ADMA değerlerinin kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (sırasıyla p=0.001, p=0.001 ve p=0.001). Mukokutanöz aktif grup hastalarda plazma NO, SDMA, ADMA seviyeleri sağlıklı kontrollere göre anlamlı yüksek bulunurken, inaktif hastalarda plazma SDMA ve ADMA seviyeleri kontrollere göre yüksek bulundu (sırasıyla p=0.001, p=0.001). Mukokutanöz aktif-inaktif grup arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark görülmedi (p>0,05).Vasküler tutulum açısından aktif ile inaktif Behçet hastaları arasında plazma NO, SDMA, ADMA ve L-arjinin açısından anlamlı bir fark yoktu (p>0,05). Aktif damar tutulumu olan hastalarda sadece plazma SMDA ve ADMA seviyeleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunurken (sırasıyla p=0.001 ve p=0.001) inaktif damar tutulumu olanlarda plazma NO, SMDA, ADMA seviyeleri anlamlı derecede yüksek bulundu (sırasıyla p=0.001, p=0.001, p=0.001, p=0.001).Literatür incelendiğinde bu konuda yapılan önceki çalışmaların az sayıda olduğu görülmüş olup vasküler tutulumda ki rollerini açıklamada yetersiz kaldığını düşünmekteyiz. Günümüzde BH'nin aktivitesini ve özellikle de damar tutulumunu gösteren pratik bir laboratuar parametre bulunmamaktadır. Sonuç olarak bu parametrelerin BH'nin erken tanısında ve takibinde faydalı olabileceğini düşünmekteyiz.
Psoriazisli hastalarda otonomik fonksiyonların araştırılması
Psoriazis sık görülen, alevlenmeler ve iyileşme dönemleriyle seyreden, etyolojisi tam olarak bilinmeyen, çoğu olguda hayatı tehdit etmeyen, derinin kronik ve benign seyirli bir hastalığıdır. Psoriatik plaklarda gözlenen terleme kaybından retansiyon hiperkeratozu suçlanmaktadır. Bununla birlikte deride kserozis ile seyreden diğer bazı dermatozlarda olduğu gibi psoriaziste de terleme kaybından otonom sinir sistemi disfonksiyonu sorumlu olabilir. Çalışmamızda plak tipi psoriazisli hastalarda otonom sinir sistemi fonksiyonlarını elektrofizyolojik testlerle değerlendirerek temelde yatan bir otonom sinir sistemi disfonksiyonu olup olmadığını araştırmayı amaçladık.Çalışmaya Ocak 2009 - Ocak 2010 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Dermatoloji Polikliniği'ne başvuran plak tipi psoriazisli erişkin 50 hasta ve 20 sağlıklı kontrol grubu alındı. Hasta ve kontrol gruplarının otonom sinir sistemi fonksiyonları RRIV ve SSR yöntemleri kullanılarak değerlendirildi. İstatistiksel analizler için SPSS 12.0 paket programı kullanıldı.Hasta ve kontrol grubunun normal ve derin solunum sırasındaki RRIV değerleri incelendiğinde, her iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmadı ( P>0.05). SSR yöntemi kullanılarak hasta ve kontrol grubunun üst ve alt ekstremite latans ve amplitüd değerleri incelendiğinde, hasta grubunun üst ve alt ekstremite SSR latans ve amplitud değerlerinin sağlıklı kontrol grubuna göre uzamış olduğu görüldü. Üst ekstremite SSR latansındaki uzama istatistiksel olarak anlamlı bulunurken (P<0.05), el amplitüd, ayak latans ve ayak amplitüd değerlerindeki uzama istatistiksel olarak anlamlı değildi (P>0.05).Sonuç olarak yapmış olduğumuz bu çalışmada elde ettiğimiz veriler psoriazis hastalarında derinin kan damarları ile ter bezlerinin innervasyonu sağlayan miyelinsiz sempatik sinir liflerinin etkilendiğini göstermektedir. Sempatik aktivitedeki disfonksiyonun hastalıkta gözlenen terleme kaybına katkısı olabileceğini düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Psoriazis, R-R İntervali, Sempatik Deri Cevabı.
Behçet hastalığında osteopontin düzeyi
Behçet hastalığı (BH) kronik seyirli, tekrarlayıcı, sistemik bir vaskülittir. Hastalığın etyolojisi tam olarak aydınlatılamamıştır. BH etyopatogenezinde endotel hasarı ve anormal immün yanıt suçlanmaktadır. Bu çalışmada Th1 immün yanıtta ve kronik İnflamasyonda rolü olduğu bilinen osteopontin molükülünün BH ile ilişkisi araştırıldı.Çalışmaya 60 behçet hastası ve kontrol grubu olarak 50 sağlıklı birey ve 63 psoriyazis hastası alındı. Uluslararası Çalışma Grubu Tanı Kriterlerine göre BH tanısı konulup, en az bir mukokutanöz bulgusu olan hastalar aktif, çalışma esnasında herhangi bir mukokutanöz bulgusu olmayanlar ise inaktif olarak değerlendirildi. Çalışmamızda Behçet hastaları, damar tutulumu açısından aktif olanlar (Çalışma esnasında derin ven trombozu (DVT), yüzeyel gezici tromboflebit (YGTF) ve büyük damar tutulumundan en az biri mevcut olan hastalar), inaktif olanlar (daha önce DVT, YGTF ve büyük damar tutulumu geçirmiş olan hastalar) ve damar tutulumu olmayanlar şeklinde 3 ayrı gruba ayrıldı.Behçet hastalarında ve psoriyazis hastalarında plazma osteopontin (OPN) seviyeleri sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (sırasıyla p<0.001, p<0.001). Aktif Behçet hastaları, inaktif Behçet hastaları ve psoriyazis hastalarında plazma OPN seviyesi sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksekti (sırasıyla p<0.001, p=0.008, p<0.001). Aktif Behçet hastaları ile inaktif Behçet hastaları arasında, aktif Behçet hastaları ile psoriyazis hastaları arasında ve inaktif Behçet hastaları ile psoriyazis hastaları arasında ortalama plazma OPN düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>0.05).Damar tutulumu açısından aktif Behçet hastaları ve inaktif Behçet hastaları sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ortalama plazma OPN düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (sırasıyla p=0.01, p<0.001). Damar tutulumu açısından aktif olan Behçet hastaları ile inaktif olan Behçet hastaları, damarsal tutulumun olmadığı Behçet hastaları ve psoriyazis hastaları arasında, OPN düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>0.05).Sonuç olarak Th1 tipinde inflamatuar yanıt ve makrofaj kemotaksisinin baskın olduğu kronik inflamatuar hastalıklar olan BH ve psoriyazis de plazma OPN seviyesinin oldukça yüksek düzeyde olduğunu saptadık. OPN, gerek Th1 inflamatuar yanıtı, gerekse de makrofaj kemotaksisini arttırarak bu inflamatuar süreçte önemli rol oynamaktadır. Bununla birlikte OPN düzeylerinin bu hastalıkların aktivitesiyle ilişkili olmadığını saptadık. Dolayısıyla bu hastalıkların aktivitesini ve tedavi cevabını değerlendirmede OPN'nin yararlı bir kriter olarak kullanılamayacağını düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: Behçet hastalığı, psoriyazis hastalığı, osteopontin, Th1 immün yanıt.
Diffüz alopesili kadınlarda "Dijital Fototrikogram" ile "Darı Ekstresi, Buğday Tohumu Yağı, L-sistin, Kalsiyum Pantotenat" formulasyonunun etkisinin değerlendirilmesi
?Telogen effluvium? kıl gelisim siklusundaki bozukluğa bağlı olarak asırımiktarda telogen kıl kaybı sonucu gelisir ve diffüz alopesi ile basvuran kadınlardaen sık görülen alopesi türlerindendir. Telogen effluvium tedavisinde oralkullanılan aminoasit ve vitamin kombinasyonları bulunmaktadır. Literatürde bukombinasyonların alopesi tedavisinde etkili olduğunu gösteren çok sayıda çalısmabildirilmistir.Diffüz saç dökülmesinin ve verilen tedaviye cevabın değerlendirilmesindeklinik bulgulara yardımcı saç inceleme metotlarına ihtiyaç duyulmaktadır.Dijital fototrikogram (Trichoscan) Hoffmann tarafından gelistirilmis birsaç değerlendirme metodudur. Özel yazılım programları ile 20 dakikada saçbüyüme hızı, saç dansitesi, saç çapı, anagen/telogen oranı hesaplanır.Bu çalısmada telogen effluviumlu kadınlarda ?Dijital Fototrikogram?(Trichoscan) ile ?Darı Ekstresi, Buğday Tohumu Yağı, L-Sistin, KalsiyumPantotenat? formulasyonunun etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıstır.Ocak 2008-Kasım 2008 tarihleri arasında, Gazi Üniversitesi Tıp FakültesiDermatoloji Polikliniği'ne diffüz saç dökülmesi sikayetiyle basvuran kadınhastalar değerlendirilmistir. Hastalara dijital fototrikogram testi frontal veoksipital bölgelerde uygulanarak anagen ve telogen oranları saptanmıstır. Telogenoranının %20 ve üzerinde olması patolojik olarak değerlendirilmistir. Klinikgörünüm ve dijital fototrikogram sonucu telogen effluvium tipi diffüz alopesi ileuyumlu, 18-50 yasları arasında, kan tetkiklerinde anormallik saptanmayan 53kadın hasta çalısma kapsamına alınmıstır.Hastalara darı ekstresi 140 mg, buğday tohumu yağı 271 mg, L-sistin 2 mg,kalsiyum pantotenat 10 mg'dan olusan kapsül (Priorin®) günde 3x1 dozunda, 3 aysüre ile verilmistir.Çalısma kapsamına alınan hastaların tedaviye yanıtlarınındeğerlendirilmesinde günlük dökülen saç sayısı, saç çekme testi ve dijitalfototrikogram kriter olarak alınmıstır.?lk değerlendirmede günlük dökülen yaklasık saç sayısı ortalaması 84,1 ±55,9 iken verilen 3 aylık tedaviden sonra günlük dökülen saç sayısı ortalaması44,9 ± 28 olarak saptanmıstır. Hastaların tedavi sonrasında günlük dökülenortalama saç sayısındaki azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmustur.Hastalarımızın tedavi öncesi saç çekme testi ile tedavi sonrası saç çekmetesti arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıstır. Çekme testi pozitifolma oranı tedavi öncesi %54.7 iken tedavi sonrası %5.7'ye gerilemistir.Tedavi öncesinde ortalama anagen değeri frontal bölgede 69,0±11,2,oksipital bölgede 72,3±9,4 olarak saptanmıstır. Tedavi sonrasında frontal bölgeanagen oranı 76,4±11,2'e, oksipital bölge anagen oranı 79,9±8,6'a yükselmistir.Tedavi sonrasında frontal ve oksipital bölgede anagen oranındaki artmaistatistiksel olarak anlamlı olarak kabul edilmistir.Çalısmamızda ?L-sistin, kalsiyum pantotenat, buğday tohumu yağı ve darıekstresinden olusan formulasyon?unun telogen effluvium tedavisinde etkiliolduğu düsünülebilir. Ancak daha genis alopesili hasta gruplarında plasebokontrollü çalısmalar gereklidir.Dijital fototrikogramın diffüz alopesili hastaların takibinde ve verilentedavinin etkinliğinin değerlendirilmesinde kullanılabilecek objektif ve etkili biryöntem olduğunu düsünmekteyiz.
Akne vulgariste doksisiklin ve isotreinoin tedavilerinin antioksidan sisteme etkileri
Akne Vulgariste Doksisiklin ve İsotreinoin Tedavilerinin Antioksidan Sisteme EtkileriSon zamanlarda yapılan çalışmalarda akne hastalarının lokal ve sistemik olarak artmış oksidatif stres altında olduğu bildirilmektedir. Bugüne kadar akne patofizyolojisinde antioksidan sistemin rolü ve sistemik akne tedavilerinin antioksidan sisteme etkileri ile ilgili az sayıda çalışma yapılmıştır. Biz de çalışmamızda, AV'de sistemik doksisiklin ve isotretinoin tedavilerinin antioksidan etki mekanizmalarını aydınlatmak ve akne patogenezinde antioksidan savunma sisteminin rolünü araştırmayı amaçladık.Çalışmamıza klinik şiddeti evre II ve üzeri AV tanısı almış ve tedavide sistemik isotretinoin veya doksisiklin endikasyonu konmuş on beşer adet, toplam 30 adet AV hastası ve sağlıklı gönüllülerden oluşan 30 adet kontrol alınmıştır. Kontrollerden ve tedavi öncesi ve sonrası hastalardan aç karnına alınan venöz kan örneklerinde hücre içi ve dışı antioksidan savunma sistemleri spektrofotometrik olarak değerlendirilmiştir. Sonuçlar hem tedavi öncesi ve sonrası gruplar arasında hem de sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılmıştır.Akne vulgarisli hastalarda; serum vitamin A, ß-karoten, vitamin E, Se, Zn ve plazma vitamin C ve LPO düzeyleri ile eritrosit CAT aktivitesi açısından sağlıklı kontrollere göre istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Hastaların eritrosit GSH-Px aktivitesinin sağlıklı kontrollere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu (p<0,001), eritrosit SOD aktivitesinin ise istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığı saptanmıştır (p<0,001). Akne şiddeti ile antioksidan enzim aktiviteleri arasında herhangi bir ilişki gözlenmemiştir.Hastalarda sistemik doksisiklin tedavisi sonrası eritrosit GSH-Px aktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı derecede artma (p<0,001), serum ß-karoten düzeyi ve eritrosit SOD aktivitesinde ise istatistiksel olarak anlamlı derecede düşme saptanmıştır (sırasıyla p<0,025 ve p<0,001). Sistemik isotretinoin tedavisi sonrasında, serum ß-karoten ve plazma LPO düzeyleri ile eritrosit SOD aktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı derecede düşme (sırasıyla p<0,025; p<0,025 ve p<0,001) gözlenmiştir. Serum Se düzeyinin doksisiklin tedavisi alan akne hastalarında düştüğü, isotretinoin tedavisi alan hastalarda ise arttığı gözlenmiştir (p<0,05). Serum ß-karoten düzeyinin doksisikline göre isotretinoin tedavisi ile istatistiksel olarak daha fazla düşmüş olduğu (p<0,05) ve yalnız isotretinoin tedavisi sonrası LPO düzeyinin etkilenmiş olduğu saptanmıştır (p<0,025).Tüm bu sonuçlar akne vulgariste, oksidatif stresin arttığını ve akne tedavisinde kullanılan sistemik doksisiklin ve isotretinoin tedavilerinin aknede oksidatif stresin azalmasına yol açtığını göstermektedir. Ancak akne şiddeti ile oksidatif stres arasında bir ilişki olup olmadığı ya da sistemik isotretinoin tedavisinin doksisikline göre antioksidan etkisinin daha fazla olup olmadığı soruları ileri araştırmaları gerektirmektedir.
Alopesi areatalı hastalarda serum sitokin düzeyleri, anksiete ve depresyon ilişkisi
1.ÖZETAlopesi areata (AA) saçlı deri, sakal bölgesi, kaş kirpik ve aksilladaki kıllarınsubjektif belirti olmaksızın odaklar şeklinde dökülmesi ile karakterize bir hastalıktır.Bazen spontan olarak gerileyebilirse de bazen de progresyon göstererek tüm saçlı deriyive diğer vücut kıllarını tutabilir.AA etyopatogenezi hala belirsiz olmakla birlikte immün fonksiyon bozukluğu,ve stres gibi faktörler üzerinde durulmaktadır.Bu çalışmanın amacı AA ile depresyon, anksiete ve serum sitokinlerindeninterlökin (IL)-1, IL-6, IL-8, IL-10 arasındaki muhtemel ilişkiyi ortaya çıkarmak vearalarında korelasyon olup olmadığını araştırmaktır.Çalışmaya kliniğimizde AA tanısı alan 43 hasta prospektif olarak alındı. Yaş vecinsiyet uyumlu 30 sağlıklı kişi kontrol grubu olarak alındı. Hastaların yaş, cinsiyet,hastalık süresi, hastalık lokalizasyonu, şiddeti ve eşlik eden hastalıklar not edildi.16 yaşüstü erişkin hasta ve kontrol grubuna Hamilton depresyon-anksiete değerlendirmeölçekleri; 7-16 yaş arası çocuk hastalara çocuklar için depresyon ölçeği anketleridolduruldu. Hasta ve kontrol grubunda serumda IL-1, IL-6, IL-8, IL-10 düzeyleriELISA yöntemiyle bakıldı.Hastaların 31'i erkek, 12'si kadın olup yaş ortalaması 23.42±11.41 idi. Ortalamahastalık süresi 15.54±36.37 ay idi. Hasta ve kontrol grubu arasında serumsitokinlerinden IL-1, IL-6, IL-8, IL-10 düzeyleri açısından anlamlı fark gözlenmedi(P>0.05). AA'lı hastaların %50'sinde, kontrol grubunun %30'unda depresyon; AA'lıhastaların %63'ünde, kontrol grubunun %23.3'ünde anksiete mevcuttu (herikisi içinP<0.05)Sonuç olarak AA'lı hastalarda depresyon ve anksiete sağlıklı kişilere göre dahasık görülmektedir. Bu hastaların tedavi planında psikiyatrik tedavi yönünden de1değerlendirilmeleri düşünülmelidir. AA'lı hastalar ile sağlıklı kişiler arasında seruminterlökin düzeyleri açısından fark gözlenmedi. Bu açıdan doku sitokin düzeylerinebakmak faydalı olabilir.Anahtar Kelimeler: Alopesi Areata, Sitokin, Depresyon, Anksiete2
Psöriasiste darbant ultraviyole-B ve E vitamininin mutajenik risk üzerine etkilerinin comet tekniği ile değerlendirilmesi
Psoriasis genetik temeli olan, kronik, inflamatuar, hiperproliferatif ve T hücrelerin başrol oyuncusu olduğu immün aracılı bir deri hastalığıdır. Lökositler, önemli bir reaktif oksijen ürün kaynağıdır. Dolayısıyla bu inflamatuar deri hastalığı oksidatif strese yol açar.Darbant UVB, psoriasiste etkili bir tedavi yöntemi olarak kullanılmaktadır. Bazı çalışmalar deride hem in vivo hem in vitro olarak UVB teması sonrası, serbest radikallerin ve reaktif oksijen ürünlerinin arttığını göstermiştir.Vitamin E, vücuttaki en önemli yağda çözünebilen antioksidandır. Vitamin E, hem lipofilik antioksidan ve serbest radikal temizleyici olarak görev görür, hem de hücresel membranı stabilize eder.Oksidatif stres, kanser insidansının artışına yol açabilen DNA hasarına neden olur. Comet tekniği (Single cell jel elektroforez) DNA tek ve çift zincir kırıklarını ölçmek için sensitif ve hızlı bir yöntemdir.Çalışmamızda Comet tekniği ile psoriasisli hastalarda darbant UVB'nin DNA hasarı üzerine etkisini ve antioksidan olarak vitamin E'nin hasar üzerine düzeltici rolünün olup olmadığını araştırmayı amaçladık.Çalışma grupları sigara içmeyenlerden oluşturuldu. Psoriatik hastalar 2 gruba ayrıldı. İlk gruptaki 8 hasta sadece darbant UVB ile, ikinci gruptaki 10 hasta ise hem darbant UVB hem de oral 400 IU/gün vitamin E (d, ? -tocopherol) ile tedavi edildi. Hastalar daha önceden herhangi bir sistemik tedavi almamıştı. Psoriasis vulgarisli hastaların hastalık aktiviteleri ise Psoriasis Area and Severity Index (PASİ) ile belirlendi. PASİ tedavi öncesi ve tedavinin 45. gününde ölçüldü. Tüm hastaların PASİ skorları tedavinin 45. gününde belirgin bir şekilde düşmüştür. Ancak tedavi sonrası hasta gruplarının birbirleriyle karşılaştırılmasında PASİ skoru açısından fark bulunmamıştır. Bu durum, vitamin E'nin ek bir terapatik etkisi olmadığını düşündürmüştür.1.grupta 0. gün ile 45. gün arasında DNA hasarında anlamlı bir artış vardı. Fakat grup 2'de tedavi öncesine göre tedavi sonrasında DNA hasarında azalma olmakla birlikte anlamlı değildi. Bu çalışmada, darbant UVB tedavisinin belirgin DNA hasarına yol açtığı ve vitamin E alımının bu hasarı azalttığı, ancak bu azalmanın çok anlamlı olmadığı saptanmıştır. Bu sonuçtan yola çıkarak darbant UVB'nin karsinojenik riskini azaltmak amacıyla tedaviye vitamin E'nin eklenmesinin uygun olacağı düşünülmüştür.
Melanom dışı deri kanserleri gelişiminde human papillomavirüsün rolü
ÖZETYassı hücreli kanser ve BHK'den oluşan MDDK tüm dünya çapında beyaz ırkta en sık görülen kanserlerdir. Epidemiyolojik ve moleküler çalışmalar UVR'nin bu kanserlerin gelişiminde anahtar rol oynadığını göstermektedir.Yapılan çeşitli çalışmalarda, HPV tiplerinin tek başına veya UVR ile birlikte bu kanserlerin patogenezinde rol oynuyor olabileceği öne sürülmüştür. Polimeraz zincir reaksiyonuna dayanan HPV saptama teknikleri, özellikle bağışıklık sistemi baskılanmış hastalardaki ve daha az sıklıkla bağışıklık sistemi normal bireylerdeki deri kanserlerinde HPV DNA'nın yüksek prevalansta bulunduğunu göstermişlerdir. Bu çalışmalarda, MDDK'lerde saptanan HPV tiplerinin sıklığı ve spektrumu kullanılan PZR primerlerinin spesifisite vesensitivitelerindeki farklılıklara bağlı olarak büyük çeşitlilik göstermektedir.Bağışıklık sistemi normal bireylerdeki MDDK'lerde, HPV tiplerinin mevcudiyetinin araştırılması amacıyla, 32 hastanın MDDK'lerinden ve kontrol grubu olarak aynı hastaların gluteal bölgelerinden biyopsiler alındıktan sonra tüm örnekler geniş spektrumda HPV DNA saptayabilen dejenere primerlerin kullanıldığı PZR metodu ile incelendi. Lezyonlardan alınan biyopsiler ve kontrol deri örneklerinin hiçbirinde HPV DNA saptanmadı. Bu durumun, Türk toplumuna ait özelliklerin yanında, lezyonların hiçbirininHPV DNA içermiyor olmasına veya dokularda HPV DNA mevcut olmasına rağmen, viral yükün düşük olması nedeniyle, kullanılan yöntemle saptanamamış olmasına bağlı olabileceği düşünüldü.Ultraviyole radyasyonu bölgesel bağışıklık sistemi baskılanmasına veya HPV'nin uyarılmasına yol açarak HPV'nin daha kolay çoğalmasını sağlayabilmektedir. Çalışmamızda hastaların gluteal bölgelerinden alınan kontrol deri biyopsilerinde HPV DNA saptanmamış olmasının, bu bölgenin güneşe maruz kalmaması veya HPV'ye daha az maruz kalmasıyla da ilişkili olabileceği sonucuna varıldı.Sonuç olarak; biz çalışmamızda dejenere PZR yöntemi ile MDDK'de HPV mevcudiyetini gösteremedik. Bu kanserlerin gelişiminde HPV'nin rolünü aydınlatabilmek ve aralarında bulunan belirgin ilişkiyi kanıtlayabilmek için daha çok sayıda hasta ile ve geliştirilecek daha duyarlı saptama metodları kullanılarak yapılacak çalışmalara ihtiyaç bulunduğunu düşünmekteyiz.
Guinea pig'lerde topikal e vitamininin ultraviyole b'ye karşı koruyucu etkisi ve serbest radikallerin önemi
Çalışmamızda bir antioksidan ajan olan E vitamini asetat'ın, tek doz ultraviyole B (UVB) radyasyonundan önce ve sonra topikal olarak uygulandığında UVB'ye bağlı olarak gelişen antioksidan kapasitede ki bozulmayı ne ölçüde değiştireceğini deneysel olarak araştırmayı amaçladık. Çalışmamızı 56 albino kobay (guinea pig) ile yaptık. Anestezi uygulanan kobayların sırt bölgeleri ortalama 35 cm2 olacak şekilde tıraşlandı. Daha sonra kobaylar dört gruba ayrıldı. Kontrol grubuna traştan sonra hiç bir işlem uygulanmadı. Bir grup kobaya yalnızca UVB verildi. Bir kısmına UVB verildikten hemen sonra tek doz topikal olarak E vitamini asetat uygulandı. Bir kısmına ise önce 3 hafta süre ile topikal E vitamini asetat uygulayıp, en son uygulanan topikal E vitamini asetattan sonra UVB verildi. Kontrol grubu hariç diğer gruplardaki kobaylardan yarısı UVB verildikten 24 saat sonra, kalan yarısı 48 saat sonra dekapitasyonla öldürüldü. Dekapite edilen tüm kobayların deri, karaciğer, plazma, eritrositlerinde lipit peroksit, hemoglobin ve deride süperoksit dismutaz, Deri ve eritrositlerde glutatyon peroksidaz, eritrositlerde redükte glutatyon çalışıldı. Topikal E vitamini uygulanan her iki grupta da deri ve karaciğer lipid peroksit değerleri sadece UVB uygulanan grupta ki artışa göre anlamlı derecede baskılandı. Eritrosit lipid peroksit değerleri topikal E vitamini asetad uyguladığımız her iki grupta da yalnızca UVB uygulanan grup ile parelellik gösterdi. Kontrol grubuna göre 48. Saatte artan plazma lipid peroksit seviyeleri ise E vitamini uygulanan her iki grupta da yalnızca UVB uygulanan gruba göre daha fazla bir artış gösterdi. Deri GSHPx seviyesinde yalnızca UVB uygulanan gruba göre 24. saatte olan azalmanın, E vitamini uygulanan her iki grupta da 48. saatte daha az bir artış gösterdiği kaydedildi. Fakat bunlar istatistiksel olarak anlamlı değildi. Eritrosit GSHPx değerleri 48.saatte sadece UVB uygulanan gruba göre tek doz E vitamini uygulanan grupta istatistiksel olarak anlamlı olmayan, 3 hafta e vitamini uygulanan grupta ise istatistiksel olarak anlamlı olan belirgin bir azalma gözlendi. Çalışmamızda sadece UVB verilen ve E vitamini asetat uygulanan her iki grup eritrosit GSH değerleri kontrol gurubuna göre istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde yüksek bulundu. Kontrol grubu hariç diğer gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. UVB uygulamasıyla azalan deri v hemoglobin SOD değerleri tek doz E vitamini asetat uygulanan grupta 3 hafta E vitamini uygulanan gruba göre daha iyi bir düzelme sağlamıştır. UVB radyasyonundan sonra tek doz E vitamini asetat uygulamasının ve UVB radyasyonundan 3 hafta önce uygulanan E vitamini astat'ın UVB radyasyonunun zararlı etkilerine karşı faydalı olduğu sonucuna vardık.
Akne vulgarsili hastalarda isotretinoin tedavisinin CD3(+), CD4(+) T hücre ve ICAM-1 üzerine etkisi
Son zamanlarda akne vulgaris inflamasyonunda, CD3(+) ve CD4 (+) T hücreler ile ICAM-1 gibiinflamasyon mediyatörlerinin rol oynayabileceği üzerinde durulmaktadır. AV'de, isotretinoinin,antinflamatuvar etki gösterdiği bilinmesine rağmen bu etkisini hangi mekanizma veya mekanizmalarüzerinden gerçekleştirdiği tam olarak açıklanamamıştır.Çalışmamızda, isotretinoin tedavisi verilen 25 AV olgusunun deri örneklerinde, CD3(+) veCD4 (+) T hücre ile ICAM-1 düzeyleri, tedavi öncesi ve sonrasında immünohistokimyasal olarakdeğerlendirilmiş ve sonuçlar hem kendi aralarında hem de kontrol grubu deri örnekleriylekarşılaştırılmıştır. Akne olgularında CD4 (+) T hücre infiltratı, tedavi öncesi püstüler lezyondaperivasküler ve periadneksiyal alanda, lezyon içermeyen normal deriye ve kontrol grubuna göre dahayüksek saptandı (p<0.05). CD3 (+) T hücre infiltratı ise, tedavi öncesi püstüler lezyonda, perivasküleralanda, lezyon içermeyen normal deriye ve kontrol grubuna göre daha yüksek bulunurken (p<0.05)tedavi öncesi püstüler lezyonda, periadneksiyal alanda lezyon içermeyen normal deriye göre dahayüksek bulundu (p<0.05). Kontrol grubuna göre ise anlamlı bir yükseklik görülmedi (p>0.05). ICAM-1 ekspresyonu, akne olgularında tedavi öncesi püstüler lezyonda ve lezyon içermeyen normal deridekontrol grubuna göre anlamlı değildi (p>0.05). sotretinoin tedavisi sonrası, tedavi öncesi püstülerlezyonda saptanan perivasküler ve periadneksiyal CD3 (+) T hücre infiltratı ile periadneksiyal CD4(+) T hücre infiltrat düzeylerinde azalma anlamlıydı (p<0.05). Perivasküler CD4 (+) T hücre infiltratdüzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı olmasa da azalma oldu (p>0.05).sotretinoin'in inflamatuvar lezyonlarında CD3(+) ve CD4 (+) T hücre düzeyleri üzerindekietkisi kısmi ve tam düzelme gösteren olgular arasında farklılık göstermedi (p>0.05). Ayrıcaisotretinoinin bu etkisi ile kümülatif dozu arasında da anlamlı ilişki kurulamadı ( p>0.05)CD3(+) ve CD4 (+) T hücrelerin akne vulgaris inflamasyonunda rol alabildiği ve isotretinointedavisinin aknedeki anti-inflamatuvar etkinliğini CD3(+) ve CD4 (+) T hücre düzeylerini azaltarakgösterebileceği düşünülebilir.
Diyarbakırda 5 yıllık retrospektif Leishmaniasis hastalarının dermografik özellikleri ve coğrafik dağılımı
Kutanöz Leismaniasis (KL), Leishmania cinsinin 20'den fazla türünün neden olduğu, enfekte tatarcıklar aracılığıyla bulaştırılan, çok çeşitli belirtilere sahip geniş bir hastalık yelpazesine yol açan, ihmal edilmiş, vektör kaynaklı bir paraziter enfeksiyondur. Hastalığın bulaşması enfekte Phlebotomus türü sineklerin ısırması ile oluşur. Hastalık Dünya genelinde yaygın olup, Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre Dünya'da 350 milyon kişi risk altındadır ve 98'den fazla ülkede 12 milyon enfekte vaka bulunmaktadır. Her yıl yaklaşık 700.000 ila 1 milyon yeni vakanın ortaya çıktığı tahmin edilmektedir. Leismaniasis bulaşma riskleri endemik bölgede yaşamak, endemik bölgeye seyahat etmek, yoksulluk, bağışıklık baskılanması, yetersiz beslenme, kötü barınma ve yeterli tıbbi kaynak eksikliği ile ilişkilendirilir. Hastalık Güney Amerika, Güney Avrupa, Afrika ve Asya'da endemiktir. Komşu ülkelerimiz olan Irak, Suriye ve İran'da da endemiktir. Ülkemizde Güneydoğu Anadolu bölgesi ve Çukurova'da 1950'lerden beri endemik iken, yakın zamanda Aydın, Antalya, Hatay ve Mersin gibi ülkenin daha batı illerinde de yeni olgular bildirilmiştir. Bu çalışmanın amacı KL hastalarının Diyarbakır'daki demografik ve klinik özelliklerini incelemek ve coğrafi dağılımını göstermektir. Bu çalışmada 1 Eylül 2018 ile 30 Eylül 2023 tarihleri arasındaki zaman periyodunda Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları polikliniğine başvuran 62 KL olgusu retrospektif olarak incelendi. Hastaların yaş ortalaması 30,24 olup, yaşları 0 ile 79 arasında değişmekteydi. Olguların büyük bir çoğunluğunun (%35,5) 0-19 yaş aralığında olduğu saptandı. Hastaların %43,5'si (27) kadın, %56,5'i (35) erkekti (Kadın:Erkek oranı 1:1.29). En fazla sayıda hasta Kulp ilçesinde ikamet etmekteydi (%38,7). Hasta bildirimi yapılmayan ilçe sadece Kocaköy ilçesiydi. Lezyonlar en çok (%30,6'sı) plak lezyon şeklindeydi. Çalışmaya dahil edilen hastaların lezyon sayısı toplam 246 idi. Hastaların lezyon sayıları 1-25 arasında değişmekteydi. Lezyonların %53,1'i sadece yüz yerleşimliydi. Değerlendirmeye alınan 62 hastanın %62,9'ünde (39 hasta) tek lezyon mevcuttu. Hastaların ortalama lezyon sayısı 1,65±3,64'tü.(ortalama 2,65). Hastaların %77,4'i (98) kırsal, %22,6'si (14) ise kentsel (merkez ilçelerde) yerleşim alanlarında ikamet etmekteydi. Merkez ilçelerde endemik bölgeye seyahat öyküsü toplamda %71,42 idi. En çok başvuru Aralık ve Ocak aylarındaydı. Hastaların tamamına yaymalarda amastigotlar görülerek tanı konulmuştu. Hastaların %53,2'sine intralezyoner tedavi, %46,8'ine sistemik tedavi verilmişti. Anahtar Kelimeler: Leishmaniasis, Kutanöz, Diyarbakır
Pitriyazis rozea etyolojisinde HHV-6, HHV-7, CMV ve EBV'nin rollerinin araştırılması
PR enfeksiyöz etyolojiye sahip olduğu düşünülen papüloskuamöz bir deri hastalığıdır.PR etyopatogenezinde, viruslar üzerinde yapılan çalışmalarda farklı merkezlerde farklısonuçlar elde edilmiş olması nedeniyle ülkemizde viral etyolojinin rolünü açıklayabilmek veyeni bir tedavi alternatifi oluşturabilmek amacıyla HHV-6, HHV-7, EBV ve CMV'nin PRetyolojisindeki yerini araştırdık.Çalışmamıza Eylül 2005- Mart 2006 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Tıp FakültesiDermatoloji Anabilim dalı polikliniğine başvuran, klinik olarak PR tanısı almış yaşları 20 ile70 arasında değişen 25 hasta dahil edildi. Randomize olarak seçilmiş 25 gönüllü sağlıklı bireykontrol grubunu oluşturdu. 25 hastanın ilk değerlendirme ve ikinci hafta kontrolleri sırasındaalınan kan ve doku örneklerinde ve 25 sağlıklı kontrolden alınan kan örneklerinde PCRyöntemiyle HHV- 6 DNA ve HHV- 7 DNA bakıldı. 25 hastanın ilk değerlendirme ve ikincihafta kontrolleri sırasında alınan kan örneklerinde ve 25 sağlıklı kontrolden alınan kanörneklerinde ELISA yöntemiyle HHV- 6 IgM, HHV- 6 IgG, CMV IgM, CMV IgG, EBVIgM, EBV IgG ve IFA yöntemiyle HHV- 7 IgM, HHV- 7 IgG parametreleri çalışıldı. Kontrolgrubu ile bu parametreler karşılaştırıldı.lk değerlendirmede HHV-6 IgG ve HHV-6 IgM bütün hastalarda negatif, HHV-7 IgG17 hastada, HHV-7 IgM bir hastada, CMV IgG bütün hastalarda, CMV IgM bir hastada,EBV IgG 23 hastada, EBV IgM iki hastada pozitif saptandı. kinci hafta sonunda bakılan viralantikor parametrelerinde ise HHV-6 IgG ve HHV-6 IgM bütün hastalarda negatif, HHV-7IgG 19 hastada, HHV-7 IgM iki hastada, CMV IgG bütün hastalarda, CMV IgM bir hastada,EBV IgG 23 hastada, EBV IgM iki hastada pozitif saptandı. lk değerlendirmedeki viral DNAparametrelerine bakıldığında dokuda çalışılan HHV-6 DNA PCR 7 hastada pozitifken, HHV-7 DNA 12 hastada pozitif olarak bulundu. lk değerlendirmede alınan kan örneğinde bakılanHHV-6 DNA iki hastada pozitifken, HHV-7 DNA 6 hastada pozitif saptandı. kinci haftakontrollerinde bakılan viral DNA parametrelerinde ise dokuda HHV-6 DNA 6 hastadapozitifken, HHV-7 DNA 12 hastada pozitif olarak bulundu. Yine kan örneğinde bakılanHHV-6 DNA bir hastada pozitifken, HHV-7 DNA 11 hastada pozitif saptandı. Sağlıklıkontroller ile hastaların ikinci hafta kontrollerinde, kan örneklerindeki HHV-7 DNAparametreleri açısından istatistiksel anlamlı fark gözlendi. Diğer parametreler için hastalar vesağlıklı kontroller arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı.Elde edilen serolojik veriler sonucunda EBV ve CMV'nin PR ile ilşikisi olabileceğigörüşü desteklenmedi. HHV-6'nın PR etyolojisinde rolü olabileceği düşünülse de, HHV-7'ninPR ile ilişkili olması daha mümkün görünmektedir. Ancak hastaların çoğunda HHV-6 veHHV-7'ye ait pozitif bulgular saptanamamış olması, bazı hastalarda bu virusların etkenolabileceğini, hastalığı tetikleyeci bir faktör olarak rol oynayabileceklerini göstermektedir.Sonuç olarak HHV-6 ve özellikle de HHV-7'nin PR etyolojisinde rolü olabileceğini düşünsekde, bu ilişkinin kesin olarak ispatlanamamış olması, etyolojide başka faktörlerin de rolüolabileceğini akla getirmektedir. Çok uzun bir süredir etyolojik faktörleri aydınlatılamamışolan PR'nin çözülebilmesi için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Kronik plak tip psoriasisli hastalarda topikal kalsipotriol ve metilprednizolon aseponat tedavilerinin klinik etkinlikleri ve apopitozise etkilerinin değerlendirilmesi
90 ÖZET Psoriasis T hücreleri ile keratinositler arasındaki etkileşim bozukluğuna bağlı olarak ortaya çıkan, keratinosit hiperproliferasyonu ve apopitozise dirençlilik ile karakterize sık görülen kronik inflamatuar bir dermatolojik hastalıktır. Biz çalışmamızda 30 psoriasisli hastadan insizyonel biyopsiler alarak, apopitotizisi düzenleyici genlerden olan bcl-2 ve p53 ile hücre proliferasyon belirteci olan ki-67 düzeylerini ve altı hafta süreyle uyguladığımız topikal kalsipotriol ve kortikosteroid tedavilerinin bu parametrelere etkilerini 15 sağlıklı olgunun değerleri ile karşılaştırdık. Aynı zamanda psoriasis vulgaris topikal tedavisinde her iki ilacın klinik etkinliklerim PASI skoru ile karşılaştırdık. Kronik plak tip psoriasis vulgarisli olgularda altı hafta süreyle günde iki kez uygulanan kalsipotriol pomad ve MPA pomad tedavileri, PASI skorunu tedavi öncesine göre istatistiksel olarak anlamlı oranda azaltarak, klinik iyileşme sağlamıştır. Çalışmamızda kalsipotriol ve MPA grupları arasında orta şiddetli psoriasis vulgarisi iyileştirme oranlan bakımından, MPA grubu lehine istatistiksel olarak anlamlı bir fark alınmıştır. Her iki tedavi ile de klinik ve histopatolojik olarak tespit edilebilen herhangi bir yan etki izlenmemiştir. Literatür verilerine uygun şekilde, psoriatik bazal tabaka keratinositlerinde kontrol grubuna göre artmış ki-67, p53 ve bcl-2 ekspresyon oranlan saptanmıştır. Tedaviler sonrasında psoriasis hastalarında p53 ve ki-67 ekspresyonu azalmış, bcl-2 ekspresyonu ise artış göstermiştir. Tedavi sonrasında, kalsipotriol pomad ve MPA pomad tedavileri arasında psoriatik keratinositlerin p53 ve bcl-2 ekspresyonu oranına etki bakımından anlamlı fark tespit edilememesi, psoriasisde azaldığı düşünülen keratinosit apopitozisinin, tedavi sonrasında, tedavi şeklinden bağımsız olarak düzenlendiğini düşündürmektedir. Orta şiddetli kronik plak psoriasis tedavisinde 6 hafta süreyle uygulanan kalsipotriol pomad etkili ve güvenli bulunmuştur. MPA pomad da orta şiddetli psoriasis tedavisinde etkili ve güvenli bir tedavi seçeneğidir.
Metotreksat ile tedavi edilen psoriasis vulgarisli hastaların tedavi öncesi ve sonrası nitrik oksit düzeylerinin karşılaştırılması
52 ÖZET Psoriasis; kronik seyirli, tekrarlayıcı, inflamatuar ve hiperproliferatif bir deri hastalığıdır. Günümüzde hastalığın etyopatogenezinde en çok, immünolojik mekanizmalar üzerinde durulmaktadır. Son yıllarda immünite ve inflamasyonda rolü olduğu bildirilen nitrik oksitin inflamatuar dermatozlarda arttığına ilişkin çalışmalar bulunmaktadır. Psoriasisli hastaların lezyonlu doku örneklerinde de nitrik oksitin arttığı bildirilmektedir.Ancak sistemik bir dermatoz olan bu hastalıkta, serum NO düzeylerine yönelik yeterli çalışma bulunmamaktadır. Biz bu çalışmada, psoriasis etyopatogenezinde nitrik oksitin rolünü, PASÎ ile ilişkisini ve metotreksatın serum NO düzeyine olan etkisini araştırdık. Bu amaçla 22 psoriasis vulgarisli hastanın PASÎ ile skorlaması yapıldıktan sonra, tedavi öncesi ve metotreksatla tedavi sonrası serum nitrit - nitrat düzeylerini inceledik. Sonuçları 21 sağlıklı gönüllüyle ve hasta grubunda tedavi öncesi - sonrası olarak karşılaştırdık. Ayrıca sonuçların klinik şiddet ve kümülatif metotreksat dozu ile ilişkisini inceledik. Psoriasis vulgarisli hastaların lezyonlu döneminde serum örneklerinden elde edilen nitrit - nitrat değerleri, kontrol grubuna göre ve tedavi sonrası elde edilen nitrit-nitrat değerlerine göre oklukça yüksek bulundu. Metotreksatla tedavi sonrası lezyonsuz dönemde serum örneklerinden elde edilen nitrit - nitrat değerleri, kontrollerle karşılaştırıldığında ise hasta grubunun nitrit - nitrat değerlerinin hala yüksek olduğu görüldü. PASÎ üe tedavi öncesi nitrit + nitrat değerleri karşılaştırıldığında aynı yönde zayıf ilişki; kümülatif metotreksat dozu ile nitrit + nitrat karşılaştırıldığında ters yönde çok zayıf ilişki saptandı. Hastalığın inflamatuar dönemkide artmış olan nitrik oksitin tedaviden sonra azalması, bu mediatörün psoriasis etyopatogenezinde rolü olabileceğmi ve ilerde tedavide nitrik oksit inhibitörlerinden faydalanılabileceğini düşündürmektedir.
Vitiligo hastalarında beta karoten ve beta karoten-vitamin E kombinasyonunun serum nitrik oksit düzeyi üzerine etkisi
Vitiligo, melanositlerin kaybı ile giden, depigmente maküler lezyonlar ile karakterize bir deri hastalığıdır. Melanosit kaybının mekanizması henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Son yıllarda yapılan çalışmalar, NO'in baza deri hastalıklannm etyopatogenezinde rol alabileceğini göstermiştir. NO'in fizyolojik konsantrasyonları serbest radikal aracılı oksidatif hasan önlerken, iNOS tarafından oluşturulan yüksek miktarları oksidatif stres oluşturucu etkiye sahiptir. Vitiligo hastalarının serum NO düzeylerine yönelik daha önce yapılmış bir çalışma bulunmamaktadır. Biz bu çalışmamızda vitiligo hastalarında NO düzeyinin durumunu, p karoten ve p karoten- E vitamini kombinasyon tedavilerinin serum NO düzeyine olan etkisini araştırdık. Bu amaçla iki gruptan oluşan toplam 32 hasta ile çalıştık. Bir gruba p karoten, diğer gruba p karoten- E vitamini kombinasyonu verdik. Tedavi öncesi ve sonrasında serum NO düzeylerini yansıtan nitrit değerlerini inceledik. Sonuçlan 15 sağlıklı gönüllünün serum nitrit düzeyleriyle karşılaştırdık. Her iki grubun tedavi öncesi ve tedavi sonrası değerleri kontrollerle karşılaştınldığında fark saptanmadı, p karoten tedavisi alan grubun tedavi sonrası nitrit düzeyleri, tedavi öncesi nitrit düzeylerine göre anlamlı derecede yüksek bulundu, p karoten- E vitamini kombinasyon tedavisi alan grubun tedavi öncesi ve sonrası nitrit değerleri arasında fark saptanmadı. Hastaların serum nitrit değerleri ile kontrol grubunun nitrit değerleri arasında fark olmaması, vitiligoda NO artışı olmadığını düşündürmüştür. P karoten tedavisi ile artan NO'in melanogenezi uyararak olumlu yönde etkilediği sanılmaktadır. Dikkatli seçilen antioksidan vitamin dozlan ve kombinasyonlan vitiligo tedavisinde etkili olabilir.
Kronik dermatofitozlarda klinik, mikolojik ve immunolojik özellikler arası ilişkinin değerlendirilmesi
57 ÖZET Kronik dermatofitozlarda klinik ve mikolojik özelliklerle, hücresel ve humoral immünitenin durumunu araştırmak amacıyla 34 hasta ve 20 kontrol grubu birey incelenmiştir. Hastaların tümü kronik ve tedaviye dirençli tinea pedisli olgular olup 23 'ü erkek, 11 'i kadmdı. Olgular klinik, mikolojik ve immünolojik yönden incelendi. Hasta grubu, homojen bir grup olması amaçlanarak, kronik tipte tinea pedisli olgulardan seçilmiştir. Hastalarda tinea pedis tipi; 20(% 58) hastada interdijital, 14(% 42) hastada papüloskuamöz tip olarak belirlenmiştir. Hastaların tümünde nativ preparat (+) olup, kültürel incelemede 22 (%65) hastada T.rubrum, 12(%35) hastada T.mentagrophytes etken dermatofit olarak tespit edilmiştir. Tinea pedis tipi ile etken dermatofit türü arası ilişki incelendiğinde; papüloskuamöz tipte infeksiyonu olan grubun tamamından T.rubrum izole edilirken, interdijital tip infeksiyonu olan grupta 12(%60) hastada T.mentagrophytes, 8(%40) hastada T.rubrum izole edilmiştir. İmmünolojik incelemede,humoral immünitenin değerlendirilmesi için serum IgA, IgG, IgM ve IgE düzeyleri araştırılmış ve hasta ve kontrol grubu arasında IgA, IgG ve IgE serum düzeyleri arasında anlamlı fark saptanmazken, serum IgM düzeyi hasta grubunda kontrol grubuna oranla yüksek bulunmuştur. Hücresel immünitenin değerlendirilmesi için; PPD deri testi ve T lenfosit alt grupları araştırılmıştır. İnceleme sonunda PPD pozitifliği açısından hasta ve kontrol grupları arasında anlamlı fark saptanmamıştır. T supresör (CD8+) lenfosit ve CD4+/CD8+ lenfosit oranında hasta ve kontrol grupları arasında anlamlı fark saptanmazken, T helper (CD4+) lenfosit yüzdesi hasta grubunda kontrol grubuna oranla anlamlı derecede daha düşük bulunmuştur. T. rubrum ve T. mentagrophytes üreyen gruplar ayn ayn değerlendirildiğinde ise T. rubrum grubunda T helper (CD4+) lenfosit yüzdesi T. mentagrophytes grubu ve kontrol grubuna oranla anlamlı derecede daha düşük bulunmuştur.
Kutanöz leishmaniasis konusunda deneyimli dermatolog tarafından yapılan lezyonal yaymaların kutanöz leishmaniasiste tanısal değeri
Giriş: Leishmaniasis, Türkiye de dahil 98 ülkede 12 milyon insanı etkileyen, 350 milyondan fazla kişinin risk altında olduğu vektör kaynaklı yaygın bir enfeksiyondur. Dünyada halk sağlığı sorunlarına neden olan en önemli vektör kaynaklı hastalıklardan biridir. Kutanöz leishmaniasis, hastalığın en yaygın formudur. Hastalığın kesin tanısı; Giemsa ile boyalı yaymaların mikroskobik incelemesi, histopatolojik inceleme, kültür veya PCR gibi laboratuar yöntemler ile konur. Tanıda en sık kullanılan yöntem yaymaların mikroskobik incelemesidir. Bu yöntemin duyarlılığı hastalığın görüldüğü coğrafik bölgeye, leishmania türlerine, lezyonun tipine, eklenen sekonder bakteriyel enfeksiyona, materyalin alınma şekline, yaymaların hazırlanmasına ve inceleyen kişinin deneyimine bağlı olarak farklılıklar gösterir. Bu prospektif çalışmada kutanöz leishmaniasis tanısında kullanılan yaymaların değerlendirilmesinde deneyimin önemini vurgulamak amaçlandı. Yöntem: Bu çalışmaya, 2016 yılının Ocak ve Aralık ayları arasında, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar polikliniğine başvuran tanısı çeşitli tanı yöntemleri ile doğrulanan kutanöz leishmaniasis hastaları dahil edildi. Bu hastaların tümünden hem mikrobiyolog hem de kutanöz leishmaniasis konusunda deneyimli dermatolog tarafından olmak üzere iki ayrı yayma yapıldı ve birbirlerinden bağımsız olarak değerlendirildi. Tüm hastalardan ayrıca leishmania kültürü [RPMI (Media Designed at Roswell Park Memorial Institute)-1640] ve PCR incelemesi için örnek alındı. Mikrobiyolog ve deneyimli dermatolog tarafından elde edilen yayma sonuçları diğer tanı yöntemleri ile karşılaştırıldı. Sonuçlar: Çalışmaya toplam 70 hastada bulunan 122 deri lezyonu dahil edildi. Otuz dokuzu (%55,7) kadın ve 31'i (%44,3) erkek olan bu hastaların yaş ortalaması 19 (yaş aralığı: 3-71) idi. Hastalardaki lezyon sayısı 1 ile 13 arasında değişiyordu, ortalama lezyon sayısı 1,74 idi. Lezyonların %4,2'si (5) papüler, %5,7'si (7) nodüler, %18'i (22) nodüloülseratif ve %72,1'i (88) plak formundaydı. Kültür ve PCR tüm hastalarda pozitif olarak tespit edilirken yayma pozitifliği iki değerlendirici arasında farklılık gösterdi. Kutanöz leishmaniasisde deneyimli olan dermatolog tarafından yapılan yayma pozitifliği (%95,7) yayma konusunda deneyimli olmayan mikrobiyolog tarafından yapılan yayma pozitifliğinden (%42,9) yüksekti (p<0,001). PCR analizinde hastaların 49'unda (%70) L. tropica, 14'ünde (%20) L. major ve 7'sinde (%10) L. infantum tespit edildi. Hem dermatolog tarafından yapılan yaymalarda hem de mikrobiyolog tarafından yapılan yaymalarda lezyon morfolojilerine göre yayma pozitiflik oranları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (sırasıyla p:0,460 ve p:0,091). Hem dermatolog tarafından yapılan yaymalarda hem de mikrobiyolog tarafından yapılan yaymalarda leishmania türlerine göre yayma pozitiflik oranları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (sırasıyla p:0,274 ve p:0,052). Çalışmada elde edilen veriler değerlendirildiğinde ITS-1-PCR ile literatürdeki çalışmalarla benzer şekilde yüksek pozitiflik elde edilmiştir. RPMI-1640 kültür pozitiflik oranı literatürdeki çalışmalarla karşılaştırıldığında en yüksek pozitiflik oranı olduğu görülmüştür. Bu sonuçlara dayanılarak ITS-1-PCR ve RPMI 1640 kültür laboratuar yöntemlerinin kutanöz leishmaniasis tanısında yüksek duyarlılık ve özgünlüğe sahip olduğu söylenilebilir. Yayma konusunda deneyimli olmayan mikrobiyolog tarafından yapılan yaymaların pozitiflik oranı literatürdeki oranlardan daha düşük iken, kutanöz leishmaniasisde deneyimli olan dermatolog tarafından yapılan yayma pozitifliği literatürdeki ikinci en yüksek orandı. Çalışmamızdaki veriler gösterdi ki kutanöz leishmaniasis tanısı için yaymalar leishmania konusunda deneyimi olan dermatologlar tarafından yapılmalı ve değerlendirilmelidir. Anahtar kelimeler: Kutanöz leishmaniasis, Yayma, Dermatolog, Mikrobiyolog, ITS-1-PCR, RPMI 1640
Dicle Üniversitesi dermatoloji polikliniğine başvuran psoriazis tanılı hastalarda migren görülme sıklığının araştırılması
Tüm dünyada % 1-3 oranında görülme sıklığına sahip psoriazis, geçmişte sadece deriye sınırlı kabul edilirken, günümüzde birçok komorbiditenin eşlik ettiği kronik sistemik inflamatuvar bir hastalık olarak ele alınmaktadır. Komorbiditelerin psoriazis hastalarına çok sık eşlik etmesi artmışinflamatuvar etki ve ortak patogeneze bağlanmışıtır. Psoriazisteki komorbiditeler de bu mekanizmalar üzerine yoğunlaşmıştır. Psoriazisin bilinen komorbiditelerinin yanısıra son zamanlarda yapılan çalışmalarda migren sıklığının da arttığısaptanmıştır. Her iki hastalığın da patogenezinde NO, TNF-alfa ve adipokinlerin (leptin ve adiponektin) önemli rolleri olduğu gösterilmiştir. Yaptığımız bu prospektif çalışmamızda psoriazis tanısı olan hastalarda migren görülme sıklığı araştırmayı hedefledik. Çalışmaya 2017 yılının Kasım ve 2018 yılının Mayıs ayları arasında, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar polikliniğine başvuran 12 yaş ve üstü, biyopsi ile psoriazis tanısı konulan 163hastadahil edildi. Çalışmaya katılan tüm hastaların klinik ve demografik bulguları, baş ağrısı olup olmadığı, ek hastalık varlığı, migren varlığı, migreni varsa tipi, aylık atak sayısı,şu an aldığıtedavi, psoriazisi tetikleyici faktörler (spor, stres, uyku bozukluğu, ilaç kullanımı),migreni tetikleyici faktörler gibi parametreleri tek tek kaydedildi. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar polikliniğine başvuran ve baş ağrısı olan tüm psoriazis tanılı hastalar nöroloji polikliniğine konsülte edildi. Nöroloji polikliniği tarafından Uluslararası Baş ağrısı Derneği'nin (International HeadacheSociety: IHS) 2013'te oluşturduğu tanı kriterlerine göre migren tanısı konan hastalar kaydedildi. Kaydı alınan psoriazis hastalarında migren tipi, aylık atak sayısı ve migreni tetikleyici faktörler de kaydedildi. Veriler SPSS 18.0 programı ile değerlendirildi ve x² (ChiSquare) istatistik metodu ile analiz edildi. Çalışmaya alınan 163 hastanın 84'ü erkek, 79'ı kadındı. Ortalama yaş kadın hastalarda 34,67±17, 07, erkek hastalarda 36, 07±15,13 saptandı.Hastalık süresi 3ay ile 32 yıl arasında değişmekteydi. Klinik alt tipleri bakımından psoriazis hastaları değerlendirildiğinde, 163 hastanın 129'unda (% 79,1) plak tip psoriazis saptandı. En az saptanan alt tip ise lokalize püstülerpsoriazisdi (% 0,6).Hastaların 78'i hafif, 72'si orta şiddetlipsoriazis hastasıydı. 13 hastada PAŞİ hesaplanamadığı için hastalık şiddeti hakkında yorum yapılamadı. Çalışmaya alınan 163 psoriazis tanılı hastanın 52'sinde baş ağrısı (% 32,9) vardı. 14 hastaya (%8,5) migren tanısı kondu. Bu 14 hastanın 11'inde (%78,5) aurasız, 3'ünde (%21,4) auralı migren saptandı.Auralı/aurasız migren oranı 0,27 saptandı.Migren saptanan hastaların 13'ü (%92,8) kadın, 1'i (%7,1) erkekti.Cinsiyete göre değerlendirildiğindemigren sıklığı kadınlarda literatüre benzer şekilde erkeklerde ise literatür verilerinden daha düşük bir oranda saptandı. Migreni olmayan hastaların yaşortalaması 36,14±16,3, migreni olan hastaların ortalama yaşı ise 27,43±10,8 saptandı. Tüm hastalar eşlik eden hastalıklar açısından yapılan değerlendirmede, en sık rastlanan hastalık obezite (29 hasta) idi. Migreni olan ve olmayan hastalar obezite açısından karşılaştırıldığında, migreni olanlarda 2 (%14,2), migreni olmayanlarda 29 (%19,4) kişi obezdi ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,67). Migreni olan 14 hasta, migren tipi açısından değerlendirildiğinde 3 (%21,4) hastada auralı, 11 (%78,5) hastada aurasız migren saptandı. Çalışmaya alınan psoriazisli hastalardan PAŞİ ≤ 10 olanlarda migren sıklığı, PAŞİ >10 olan hastalardaki migren sıklığı ile karşılaştırıldı. Hastalık şiddetiile migren sıklığı arasındaistatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p=0,68). Çalışmadaki 163 psoriazis hastasının 15'inde PsA saptandı. Yaptığımız çalışmada PsA oranı, migreni olan hastalarda %7,14, migren olmayan hastalarda ise %9,3'tü. Migren olan ve olmayan hastalar arasında PsA açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p=0,84). Değişik coğrafik bölgelerden elde edilen verilerde psoriazis hastalarında migren sıklığınınarttığı saptanmıştır ve migrenin komorbidit bir durum olabileceği öne sürülmüştür. Bizim çalışmamızda ise migren sıklığı psoriazis hastalarında artmış olarak saptanmadı. Bunun nedeni çalışmamızdaki hasta sayısının az oluşuyla ilişkili olabilir. Çalışmamızda psoriazis hastalarında migren sıklığı artmış olarak saptanmamışsa da, psoriazise migrenin eşlik edebileceği düşünülmelidir. Baş ağrısı olan tüm psoriazis hastalarında erken tanı ve tarama amaçlı nörolojik değerlendirme yapılması ve migren saptanan hastalara multidisipliner yaklaşım gerektiğini düşünmekteyiz. Ayrıca bu konuyla ilgili, çok sayıda hastanın dahil edildiği daha kapsamlı çalışmaların yapılması kanaatindeyiz. Anahtar kelimeler: Baş ağrısı, Demografik özellikler, Komorbidite, Migren, Psoriazis
Kronik ürtiker hastalarında uyku kalitesi
Giriş: Ürtiker tüm toplumlarda sık görülen ve aniden ortaya çıkıp aynı gün içinde kendiliğinden kaybolan kaşıntılı ve ödemli plaklar ile karakterize bir deri hastalığıdır. Değişik nedenler ve farklı mekanizmalarla ortaya çıkan hastalık, heterojen bir şekilde sınıflandırılmaktadır. Hastalığın yaklaşık altı haftadan daha kısa süren akut formları dışında yıllarca süren kronik formları, bunların anjioödemle (AÖ) birlikte seyreden tipleri, daha nadir görülen uyarılabilen veya sendromik formları da mevcuttur. Olguların yaklaşık yarısına anjioödem eşlik etmektedir. Ürtiker özellikle kronik formlarında hastaların yaşam kalitesini belirgin olarak olumsuz etkilemekte ve sosyo-ekonomik sorunlara yol açabilmektedir. Kronik ürtikerli hastalarda uyku ve yaşam kalitesini etkileyen en önemli semptom pruritusdur. Histaminin kronik ürtikerdeki rolü ile birlikte uyanmayı teşvik edici bir ajan olduğu bilinmektedir. Ayrıca mast hücrelerinin uyarımıyla histamin ile birlikte salınan IL-1 ve TNF-α gibi proinflamatuar sitokinlerin NREM uykusunun regülasyonunda önemli rolleri vardır. Tüm bu faktörlerin uyku üzerine olan etkilerini dikkate alarak bu çalışmada kronik ürtikerli hastalarda uyku kalitesini değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem: Bu çalışmaya 2017 yılının Ekim ayı ile 2018 yılının Şubat ayı arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları polikliniğine başvuran ve dermatoloji kliniğinde yatarak tedavi gören 18-65 yaş aralığındaki her cinsiyetten, öykü, fizik muayene ve aktif lezyonu olmayan hastalarda da lezyonlara ilişkin önceki fotoğraflar değerlendirilerek kronik ürtiker tanısı konan bilgilendirilmiş gönüllü olur formu imzalayan 70 hasta ve kontrol grubu olarak gönüllü 67 sağlıklı birey dahil edildi. Hasta ve kontrol grubuna Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi ( PUKİ) anketi uygulandı. Ayrıca hasta grubuna hastalık şiddetini gösteren Ürtiker Aktivite Skoru (ÜAS7) ve Dermatolojide Yaşam Kalite İndeksi (DYKİ) anketi uygulandı. Hasta grubu ile kontrol grubu arasında PUKİ sonuçları ve hasta grubunda uyku kalitesi ile ÜAS7 ve DYKİ arasındaki ilişki incelendi. Sonuçlar: Çalışmamıza 70 kronik ürtiker hastası ve 67 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Hastaların %67,1'i kadın, %32,9'u erkekti ve yaş ortalamaları 34,23'tü. Kontrol grubunda ise %62,6'sı kadın, %37,4'ü erkekti ve yaş ortalaması 30,21'idi. Her iki grup eşlik eden kronik hastalık açısından değerlendirildiğinde hastaların %11,5'inde, kontrol grubunun ise %3'ünde kronik hastalık tespit edildi. Hastaların %60'ında anjioödem varken, %40'ında anjiyoödem yoktu. Hastalık süresi 3 ay ile 144 ay arasında değişmekle birlikte ortalama 37,1 ay olarak saptandı. Hastaların %85,7'sinde kronik spontan ürtiker, %14,3'ünde kronik indüklenebilir ürtiker tespit edildi. İndüklenebilir ürtiker alt tipleri açısından dağılımı dermografizm %50, basınç ürtikeri %20, kolinerjik ürtiker %10, akuajenik ürtiker %10 ve akuajenik+soğuk ürtiker %10 şeklindeydi. Çalışmamızda kronik ürtikerli hastalarda uyku kalitesi kontrol grubuna göre daha kötüydü. Hasta grubunda PUKİ ortalaması 7,64, kontrol grubununda ise 4,21'idi (p<0,001). Hastaların %72,9'unda (51 hasta), kontrol grubunun ise % 17,9'unda (12 sağlıklı kişi) zayıf uyku kalitesi saptandı. PUKİ alt bileşenleri açısından hasta ve kontrol grubu kıyaslandığında hastalarda subjektif uyku kalitesi, uyku latansı, uyku bozukluğu, uyku ilacı kullanımı, gündüz fonksiyonları anlamlı derecede daha yüksekti. Uyku süresi ve uyku etkinliği açısından iki grup arasında anlamlı fark bulunmadı. Uyku kalitesi zayıf (PUKİ≥6) olanlarda ÜAS7 12,10 ve DYKİ 8,14 iken uyku kalitesi iyi olanlarda (PUKİ<6) ÜAS7 6,53 ve DYKİ ise 3,68'idi. Çalışmamızda ürtiker aktivite skoru (ÜAS7) ve dermatolojik yaşam kalite indeksi (DYKİ) PUKİ değeri ile istatistiksel olarak anlamlı korelasyon göstermekteydi. Sonuç olarak çalışmamızda kronik ürtikerli hastaların uyku kalitesinin sağlıklı kontrol gruplarına göre daha fazla etkilendiği, hastalık şiddeti ve dermatolojide yaşam kalite indeksi skoru arttıkça PUKİ değerinin de arttığı saptandı. Anahtar kelimeler: Kronik ürtiker, Uyku Kalitesi, Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi, Ürtiker Aktivite Skoru, Dermatolojide Yaşam Kalitesi İndeksi
Kronik spontan ürtiker hastalarında omalizumab tedavisinin hastalık şiddeti, hematolojik parametreler ve C-reaktif protein üzerine etkisi
Giriş: Kronik spontan ürtiker (KSÜ), bilinen veya bilinmeyen bir nedenle ortaya çıkan, 6 haftadan uzun süre devam eden, mast hücre aracılı bir hastalıktır. Omalizumab, immünglobulin E'nin yüksek afiniteli IgE reseptörüne (FcεRI) bağlanarak etki gösteren rekombinant humanize monoklonal bir antikor olup yüksek doz H1 antihistaminiklere cevap vermeyen, 12 yaş ve üstü KSÜ'lü hastalarda endikedir. Hastalık şiddetinin değerlendirmesinde sıklıkla yedi günlük ürtiker aktivite skoru (ÜAS7) kullanılmaktadır. Ancak bu puanlama sistemi, hastaların semptomlarını ele aldığı için objektif bir araç değildir. Bu nedenle, hastalık aktivitesini değerlendirmek için farklı biyolojik göstergelere ihtiyaç vardır. Son zamanlarda, nötrofil-lenfosit oranı (NLO), trombosit-lenfosit oranı (TLO), ortalama trombosit hacmi (OTH) ve C-reaktif protein (CRP) gibi bazı belirteçlerin sistemik inflamasyonun değerlendirilmesinde ve takibinde kullanılabileceği ile ilgili birçok çalışma yapılmıştır. Biz de bu çalışmada KSÜ'lü hastalarda omalizumab tedavisinin NLO, TLO, OTH, CRP ve ÜAS7 değerleri üzerindeki etkilerini araştırmayı amaçladık. Yöntem: Ocak 2016 ve Aralık 2018 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Dermatoloji Anabilim Dalı polikliniğine başvurup kronik spontan ürtiker tanısı alan, yaşları 18-80 arasında değişen 57 hasta çalışmaya dahil edildi. İlk kez omalizumab tedavisi alan, kronik spontan ürtiker dışında başka herhangi bir hastalığı olmayan, tedavi öncesi ve tedavinin 3.ayında hemogram, CRP ve ÜAS7 değerleri kayıtlı olan hastalar çalışmaya alındı. Hastalık şiddeti ve tedavi yanıtlarını değerlendirmek için ÜAS7 kullanıldı. Bulgular: Hastaların %75,4'ü kadın, %24,6'sı erkek olup yaş ortalaması 36,3 yıldı. Hastaların %87,7'sinin anjioödemi varken, %12,3'ünün yoktu. Hastalık süresi 3 ay ile 120 ay arasında değişmekle birlikte ortalama 59,4 aydı. Çalışmamızda omalizumab tedavisi başlanan kronik spontan ürtiker tanılı hastalarda tedavi öncesine göre tedavinin 3. ayında lökosit (p=0,0021), nötrofil (p=0,00016), trombosit (p=0,0349), CRP (p<0,0001) ve NLO (p=0,00181) değerlerinde anlamlı olarak azalma görüldü. Lenfosit değerlerinde anlamlı bir değişim görülmedi (p=0,7566). Tedavi sonrasında OTH'da anlamlı bir artış izlendi (p=0,00032). TLO değerlerinde tedavi öncesine göre anlamlı bir değişim izlenmedi (p=0,3629). Tedavi öncesinde ÜAS7'ye göre hastaların %75,4 (n=43)'ü şiddetli ürtiker (ÜAS7>28), %24,6 (n=14)'sı orta şiddetli ürtiker (ÜAS7=16-28) olarak değerlendirildi. Tedavi sonrasında, ÜAS7'ye göre hastaların %10,5 (n=6)'i tam kontrol (ÜAS7=0), %43,9 (n=25)'u hafif şiddetli ürtiker (ÜAS7=7-15), %10,5 (n=6)'i şiddetli ürtiker, %8,8 (n=5)'i orta şiddetli ürtiker olarak değerlendirildi. Tedavi sonrasında hastaların %19,3'ünde tedaviye yanıtsızlık izlendi. Sonuç: Bulgularımız yüksek doz antihistaminik tedavisine dirençli orta ve şiddetli KSÜ hastalarında omalizumabın etkinliğini desteklemekle birlikte sadece anti-IgE etkisinin olmadığını, aynı zamanda KSÜ hastalarında inflamasyon ve koagülasyon üzerinde inhibitör etkilerinin de olabileceğini göstermektedir. Ancak omalizumabın hematolojik ve inflamatuar parametreler üzerindeki etkilerini değerlendirmek ve omalizumaba yanıt oranı ile bu parametreler arasındaki korelasyonu değerlendirmek için ileri prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Kronik spontan ürtiker, Omalizumab, NLO, TLO, OTH, CRP, ÜAS7
Psoriasisli hastalarda lipid profili ve insülin direncinin değerlendirilmesi
Psoriasis kronik multifaktöryel deri hastalığıdır ve obesite, anormal lipid profili ve insülin duyarlılığı ile birlikte olabilir.Bu çalışmada, yeni psoriasis tanısı almış veya en az 6 aydır sistemik, 3 aydır topikal tedavi kullanmayan hastalarda, hiperlipidemi ve insülin direnci yapabilecek sekonder sebepler dışlandıktan sonra lipid profili ve insülin direncinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Çalışma kapsamına Aralık 2005?Mayıs 2008 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniğine başvuran 48 psoriasis tanısı alan /almış hasta dahil edildi. Kontrol grubu olarak 50 sağlıklı birey rastgele olarak seçildi ve çalışmaya alındı. Her iki grup cinsiyet, yaş ve vücut kitle indeksi açısından benzer özellikteki bireylerden oluşturuldu. Psoriasisli hastalar ve kontrol grubu lipid profili ve HOMA-IR değerleri açısından karşılaştırıldı.Psoriasisli hastalar ve kontrol grubu arasında lipid profili ve HOMA-IR değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05).Sonuç olarak, çalışmamızda psoriasisli hastaların lipid profili ve insülin direnci değerlendirilirken, sonuçları etkileyebilecek sekonder faktörlerin dışlanmasıyla kontrol grubuna göre farklılık görülmemesi, psoriasis ile birlikte görülebilen hiperlipidemi ve insülin direnci oluşumunda başka faktörlerin etkili olduğunu desteklemektedir.
Seboreik keratozların klinik ve dermoskopik özelliklerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada seboreik keratozların klinik ve dermoskopik özelliklerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Çalışmaya Ocak 2007- Haziran 2008 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine başvuran, yaşları 13-93 arasında değişen, vücudunda en az 1 adet seboreik keratozu bulunan 105 hasta alındı.Çalışmaya alınan 105 hastanın %69,5'i erkek, %30,5'i kadındı. SK görülme sıklığı 50 yaş üzerinde %72,4 olarak bulundu. Çalışmaya alınan 105 hastadaki toplam 742 adet seboreik keratozun 338'i (%45,9) sırtta, 191'i (%25,7) yüzde, 132'si (%17,7) gövde ön yüzde, 30'u (%4,0) üst ekstremitede, 28'i (%3,7) alt ekstremitede, 14'ü (%1,8) saçlı deride ve 9'u (%1,2) boyunda yerleşmekteydi. Seboreik keratozların %80,5'i açık kahverengi renkte, %16,5'i koyu kahverengi renkte ve %3'ü siyah renkte idi. Hastalarda tespit edilen seboreik keratozların %90,2'sinin boyutu 1 cm'den küçüktü. Olguların %58,1'inde 1 adet, %15,2'sinde 6 adet ve üzerinde seboreik keratoz tespit edildi. Olguların %28,6'sında lezyonlarda kaşıntı semptomu mevcuttu. Olguların %44,8'inde kronik güneş maruziyeti öyküsü vardı.Dermoskopik olarak incelenen 214 adet seboreik keratoz lezyonunda; komedon benzeri açıklıklar %89,7, milia benzeri kistler %56,5, fissürler %36,9, keskin kenar %20,1, verrüköz yüzey %13,6, güve yeniği sınır %12,1, sosis parmaklar %6,1, hipopigmente alanlar %5,1, parmak izi görünümü %4,2, mavi-beyaz yapı %3,7, psödopigment ağı %3,3, saç tokası kan damarları %1,9 ve mavi-gri leke %1,9 oranlarında görüldü.Çalışmamızın sonuçlarında seboreik keratozların kişilerde görülme olasılığının yaş ile beraber artış gösterdiği, seboreik keratoz lezyonlarının dermoskopik incelemesinde komedon benzeri açıklıklar, milia benzeri kistler, fissürler ve keskin kenar özelliklerinin en sık karşılaşılan dermoskopik özellikler olduğunu gördük. Bu bulgular literatürdeki diğer sonuçlar ile benzerlik göstermekle birlikte daha fazla sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır.
Akciğer, meme, over ve gastrointestinal sistem maligniteleri ile hodgkin ve non-hodgkin lenfomalı hastalarda deri bulguları
Bu çalışmada toplumda sık görülen malign hastalıklar olan akciğer, meme, over, gastrointestinal (GİS) maligniteleri ve Hodgkin, non-Hodgkin lenfomalı hastalarda spesifik, nonspesifik deri değişiklikleri, paraneoplastik dermatozlar ve kemoterapi kullanımına bağlı oluşabilecek deri değişikliklerini saptamayı amaçladıkÇalışma kapsamına Dicle Üniversitesi Hastanesi'nde tedavi gören, 63 (%32,6) GİS maligniteli, 43 (%24,3) meme maligniteli, 34 (%17,6) akciğer maligniteli, 31 (%16,1) Hodgkin ve non-Hodgkin lenfomalı ile 22 (%11,4) over maligniteli toplam 193 hasta alındı. Hastaların ayrıntılı dermatolojik muayeneleri yapıldı. Tüm sonuçlar çalışma formlarına kaydedildi. Verilerin istatistiksel olarak değerlendirilmesinde ki-kare testi kullanıldıÇalışmaya alınan 193 hastanın 102'si (%52,8) bayan ve 91'i (%47,2) erkek hastalardan oluşuyordu. Hastaların yaş ortalaması 50,32±14,2 idi. Çalışmaya alınan hastaların 3'ünde Leser-Trelat bulgusu, 2'sinde akantozis nigrikans ve birinde dermatomiyozit olmak üzere toplam 6 hastada paraneoplastik dermatoz saptandı. Bu hastaların tümünde paraneoplastik dermatozlar asıl hastalıklarından önce ortaya çıkmıştı. Akantozis nigrikanslı 2 hastanın lezyonları üzerinde çok sayıda molluskum pendilumlar saptandı. Kemoterapi kullanımına bağlı alopesi en fazla meme maligniteli hastalarda gözlendi. Meme maligniteli 3 (%6,9), akciğer maligniteli 1 (%2,9) ve GİS maligniteli 4 hastada (%6,3) olmak üzere toplam 8 hastada internal malign hastalığa bağlı deri metastazı gözlendi. Metastazlar çoğunlukla nodüler lezyonlar şeklindeydi. Hastaların %11,9'unda iktiyoziform değişiklikler, %24,9'unda kaşıntı, %26,9'unda deride kuruluk, %44'ünde oral mukoza değişiklikleri ve %67,9'unda tırnak değişiklikleri saptanmış olup, internal maligniteler ile Hodgkin ve non-Hodgkin lenfomalı hastalar arasında bu bulgular açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Hastaların 20'sinde (%10,4) kronik el egzeması, 6'sında (%3,1) nörodermatit, 5'inde (%2,6) psoriasis, 4'ünde (%2,1) vitiligo ve 2 hastada (%1) verruka vulgaris gözlendi. Elde edilen oranlar bu hastalıkların toplumda görülme sıklıkları ile paralellik gösteriyorduSonuç olarak çalışmaya alınan 193 hastanın 6'sında paraneoplastik dermatoz gözlenirken, 8 hastamızda deri metastazına rastlandı. Diğer nonspesifik deri bulguları ve toplumda sık görülen bazı benign dermatozlar açısından malign hastalıklar arasında anlamlı bir fark saptanmadı.
Pemfigus vulgaris hastalarında osteoporoz sıklığı
Günümüzde pemfigus tedavisinin ilk basamağı, otoantikor sentezini baskılayarak hastalığı kısa sürede remisyona sokabilmektir. Bu yüzden hastalığın tedavisi nonspesifik immünosupresyon üzerine kurulmuştur. Mutlak bir kontrendikasyon olmadığı takdirde pemfigus vulgariste ilk tedavi seçeneği sistemik glukokortikoidlerdir. Kortikosteroidlerin 1950'lerde kullanımından önce pemfigus vulgaris ölümcül bir hastalıktı. Mortalitesi ilk 2 yılda %50, 5 yılda neredeyse %100 idi. Günümüzde mortalite oranı %5'in altındadır, ancak uzun dönem immünosupresif kullanımıyla ilişkili olarak morbidite oranı artmıştır.Sistemik steroidler tedavinin temelini oluşturmasına rağmen, bu ilaçların uzun süreli ve yüksek doz kullanımları çok sayıda ciddi yan etkiye sebep olmaktadır. Osteoporoz, uzamış steroid tedavisinin majör ve önlenebilir yan etkilerinden biridir. Uzun süreli steroid tedavisi planlanan hastaların kemik kaybına yol açan risk faktörleri açısından sorgulanması gerekmektedir.Bu çalışmada sistemik steroid tedavisi alan pemfigus vulgarisli hastaları osteoporoz açısından değerlendirmek ve bu hastalardaki osteoporoz sıklığının sağlıklı bireylerdeki sıklıkla karşılaştırılması amaçlanmıştır.Ocak 2008-Mart 2009 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji kliniğinde yatırılan 40 pemfigus vulgarisli hasta ile; yaş, cinsiyet ve yaşam koşulları açısından hastalarla benzer özelliklere sahip 34 sağlıklı bireyden oluşan kontrol grubu çalışma kapsamına alındı. Hasta ve kontrol grubundaki tüm bireylerde kırık öyküsü sorgulandı. Hastaların ve kontrol grubunun; kemik mineral yoğunluğu ölçümleri DEXA yöntemi ile yapıldı. Hasta ve kontrol grubundaki tüm bireylerde 24 saatlik idrarda kemik yıkım belirteçleri ile kan serumunda kemik parametreleri ve sekonder osteoporozu dışlayacak biyokimyasal, hormonal tetkikler istendi. Hasta ve kontrol grubunda sekonder osteoporoz saptananlar çalışmaya alınmadı.Hastaların yaş ortalamaları 44,88 ± 11,68, kontrol grubunun 48,97 ± 15,06 idi. Hasta ve kontrol grubu arasında yaş, cinsiyet dağılımı, VKİ, BKO, menapoz oranları, sigara-alkol alımı açısından istatistiksel fark yoktu. Hastaların tanı süreleri 2 ile 168 ay arasında değişmekte olup, ortalama 52 aydı. Hastalar steroid dozuna göre üç kategoriye ayrıldı. Hastaların %35'i düşük doz (<80mg/gün), %52,5'i orta doz (80-120mg/gün), %12,5'i yüksek doz (>120mg/gün) steroid ile tedaviye başlamışlardı. Hastaların steroide maruziyet süreleri ortalama 30 ay idi. Hastaların KMD değerleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında kalça KMD değerleri arasında anlamlı fark saptanmazken, lumber bölge T ve Z skorları hasta grubunda anlamlı oranda düşük saptandı (sırasıyla p=0.034 ve p=0.006). Hasta grubunda osteoporoz, osteopeni ve normal DEXA oranları sırasıyla %32.5, %32.5, %35 idi. Bu oranlar kontrol grubunda sırasıyla %18, %23, %59 bulundu. Kırık varlığı açısından bakıldığında hasta grubunda daha fazla kırık mevcuttu ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0.004). Hasta grubunda inaktif yaşam tarzı varlığı açısından kontrol grubuna göre anlamlı fark vardı (p=0.007). Kemik yıkım belirteçleri açısından bakıldığında idrarla kalsiyum atılımı, idrar piridinolin düzeyleri, idrar deoksipiridinolin düzeyleri hasta grubunda yüksek saptandı (sırasıyla p=0.003, p=0.018, p=0.006). İdrar hidroksiprolin düzeyleri açısından her iki grup arasında fark yoktu (p=0.287).Hasta grubunda steroid dozu ve steroid maruziyet süresi ile osteopeni, osteoporoz ve kemik yıkım belirteçleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı.Sistemik kortikosteroid ile tedavi edilen pemfiguslu hastalarda tedavi başlangıcında mutlaka DEXA çekilmesi; normal DEXA sonuçlarına sahip olan hastalara profilaktik kalsiyum, D vitamini verilmesi, osteoporozu önleyici genel önerilerde bulunulması ve sistemik kortikosteroid tedavisi süresince yılda bir kez DEXA ile KMD'nin değerlendirilmesi gerekir. DEXA sonuçları düşük olanlarda antirezorbtif tedaviyi planlanmada ve tedavi süresince izlemde Endokrinoloji uzmanları ile ortak değerlendirmenin yapılması yararlı olacaktır.
Pitiriyazis rozea hastalarının demografik ve klinik özellikleri
Bu çalışmada pitiriyazis rozealı hastaların klinik ve demografik özellikleri araştırıldı.Ekim 2007-Eylül 2009 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı polikliniğine başvuran hastalar arasında pitiriyazis rozea tanısı alan 78 hasta değerlendirildi. Hastaların yaşları 5-57 yıl arasında değişiyordu. Hastalar yaşları, cinsiyetleri, meslekleri, hastalığın başladığı mevsim, öncesinde üst solunum yolu enfeksiyonu varlığı ve prodromal semptom, öncü plak varlığı, lokalizasyonu, şekli ve sayısı, sekonder lezyonların lokalizasyonu, atipik pitiriyazis rozea formlarının varlığı, öncesinde ilaç kullanımı, oral mukoza tutulumu, hastalık süresi, sübjektif semptom varlığı, kullanılan tedaviler ve ayırıcı tanı yönünden prospektif olarak incelendi.Veriler SPSS 16.0 programında değerlendirildi ve x² (Chi Square) istatistik metodu ile analiz edildi. Çalışmaya alınan 78 hastanın 50'si kadın (%64.1), 28'i erkek (%35.9) idi. Kadın/erkek oranı 1.78:1 bulundu. Yaş ortalaması 26.12±11.79 yıl idi. Hastalar meslek gruplarına göre değerlendirildiğinde bir arada yaşama zorunluluğu gerektiren öğretmen/öğrenci grubunda hastalık en yüksek oranda gözlendi. Olgularda hastalığın başlangıç mevsimi değerlendirildiğinde hastalığın sonbahar (%39.7) ve ilkbahar (%26.9) mevsiminde daha sık görüldüğü saptandı. Hastaların 5'inde (%6.4) ailede veya yakın çevrede pitiriyazis rozea geçirme öyküsü mevcuttu. Otuz beş (%44.9) olguda hastalık ortaya çıkmadan önce ilaç kullanım öyküsü mevcuttu. Hastaların 26'sında (%33.3) pitiriyazis rozea öncesinde geçirilmiş üst solunum yolu enfeksiyonu hikayesi pozitifti. Olguların 56'sında (%71.8) öncü plak saptandı. Öncü plağın ortaya çıkması ile sekonder erüpsiyonun gelişmesi arasındaki süre ortalama 7.24 gün olarak saptandı. Olguların 3'ünde (%3.8) oral mukoza tutulumu saptandı. On yedi (%21.8) hasta atipik pitiriyazis rozea olarak kabul edildi. Rekurrens oranı %5.12 olarak tespit edildi.Çalışmamızın demografik sonuçları daha önce Türkiye'de yapılan çalışmalarda bildirilen sonuçlar ile uyumlu bulundu. Bugüne kadar bildirilen çalışmalardakinden farklı olarak, rekurrens (%5.12 ) ve atipik morfoloji (%21.8) daha yüksek oranda saptandı.Anahtar kelimeler: Pitiriyazis rozea, demografik özellikler, klinik özellikler
Alopesi areata hastalarının demografik ve klinik özellikleri
Bu çalışmada alopesi areatalı hastaların klinik ve demografik özelliklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda Ocak ? Kasım 2009 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı polikliniğine başvuran hastalar arasında alopesi areata tanısı alan yaşları 2-52 arasında değişen 100 hasta değerlendirildi.Değerlendirmeye alınan hastaların yaşları, cinsiyetleri, alopesi tutulum alanları, atak hikayesi, mevcut atağın süresi, hastalığın başlangıç yaşı, saçtaki lokalizasyon yeri, nevus flammeus varlığı, subjektif semptom varlığı, tırnak tutulumu, emosyonel stres hikayesi, aile hikayesi, ailede ve hastada atopi hikayesi kaydedildi. Saçlı deri tutulumu olan hastaların kıl kaybı yüzdesi SALT (Severity of Alopecia Tool) skoruna göre değerlendirildi. Veriler SPSS 16.0 programında değerlendirildi ve x² (Chi Square) istatistik metodu ile analiz edildi.Çalışmaya alınan 100 hastanın 44'ü kadın (%44), 56'sı erkek (%56) idi. Erkek: kadın oranı 1.2:1, yaş ortalaması 19.19±10.93 yıl idi. Hastaların %97'si 40 yaş altında idi. Hastaların 90'ında (%90) alopesi areata, 5'inde (%5) alopesi totalis, 5'inde (%5) alopesi üniversalis mevcuttu. Hastaların %64'ünde hastalığın başlangıç yaşı 20 yaş altında saptandı. Hastalarda en sık saçlı deri (%88) tutulumu görüldü. Saçlı deri tutulumu olan hastalarda en sık (%74.3) yama paterni görüldü. Saçlı deride en sık oksipital bölgede (%82.9) tutulum görüldü. Saçlı deride hastaların %77.2'sinde hafif, %22.8'inde şiddetli tutulum tespit edildi. Saçlı deride hastalık şiddeti ile cinsiyet ve hastalık başlangıç dönemi arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Saçlı deri tutulumu olan 10 hastada (%11.4) nevus flammeus görüldü. Subjektif şikayeti olan hastalarda en sık kaşıntı şikayeti (%82.7) mevcuttu. Tırnak tutulumu %43 olarak saptandı. Tırnak tutulum tipi olarak en sık pitting (%39.5) ve longitudinal çizgilenme (%39.5) görüldü. Saçlı deride hastalık şiddeti ve tırnak tutulumu arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Hastaların %22'sinde aile hikayesi mevcuttu. Aile hikayesi ile hastalığın başlangıç dönemi ve saçlı deride hastalık şiddeti arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Hastaların %5'inde atopi hikayesi mevcuttu. Hastalarda atopi hikayesi ile saçlı derideki hastalık şiddeti arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı.Çalışmamızın sonuçları daha önce yapılan klinik ve demografik çalışmaların verileriyle uyumlu bulunmuştur. Literatürden farklı olarak hastalık başlangıç yaşı yüksek oranda (%64) 20 yaş altında saptandı. Atopi hikayesi düşük oranda (%5) saptandı.Anahtar kelimeler: Alopesi areata, demografik özellikler, klinik özellikler
Akral melanositik nevusların klinik ve dermoskopik özelliklerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada akral melanositik nevusların klinik ve dermoskopik özellikleri araştırıldı.Mart-Kasım 2009 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine başvuran 154 hasta değerlendirildi. Hastaların yaşları 7-74 arasında değişmekteydi. Hastaların yaşı, cinsiyeti, deri tipi; lezyonların anatomik lokalizasyonu, rengi, çapı, tipi, çıkış zamanı, dermoskopik paternleri prospektif olarak incelendi.Veriler SPSS 16.0 programında değerlendirildi ve Chi Square istatistik metodu ile analiz edildi.Çalışmaya alınan 154 hastanın 235 akral melanositik nevusu değerlendirildi. Hastaların 85'i erkek (%55.2) 69'u kadın (%44.8) olup yaş ortalaması 28.1 olarak saptandı. Olguların deri tipi değerlendirildiğinde %64.9'u tip III, %19.5'i tip II ve %15.6'sı tip IV idi. Vakaların 100'ünde (%64.9) tek lezyon, 34'ünde (%21.4) 2, 15'inde (%10.4) 3, 4'ünde (%2.6) 4 ve 1'inde (%0.6) 6 lezyon saptandı. Çalışmaya dahil edilen lezyonların 213'ü (%90.6) edinsel iken, 22'si (9.4) konjenitaldi. Lezyonların 112'si palmar bölgede, 66'sı parmaklarda ve 57'si plantar bölgede lokalize idi. Çalışmaya alınan lezyonların dermoskopik paternleri değerlendirildiğinde en sık paralel oluk paterni ve onun varyantları saptanırken (%58.7), daha sonra sırasıyla kafes benzeri patern (%13.6), retiküler patern (%8.9), homojen patern (%6), fibriler patern (%5.1) ve globüler patern (%1.7) saptandı. Bireylerin hiçbirinde paralel sırt paterni saptanmazken iki lezyonda multikomponent patern saptandı. Lezyonların yerleşim yerine göre dermoskopik paternleri karşılaştırıldığında ortak olarak en sık paralel oluk paterni saptanmakla birlikte bazı bölgelerde paralel oluk paterninden sonra daha sık görülen paternler farklılık gösteriyordu bu da istatistiksel olarak anlamlıydı. Konjenital ve edinsel nevuslar dermoskopik olarak karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Cinsiyet, deri tipinde ve yaş grupları arasında da dermoskopik paternler açısından, istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı.Çalışmamızın sonuçları daha önce yapılan çalışmalar ile uyumlu bulunmakla beraber, diğer çalışmalara göre retiküler patern ve homojen patern daha yüksek oranda saptanırken, fibriler patern daha düşük oranda saptandı.Anahtar kelimeler: Akral melanositik nevus, klinik özellikler, dermoskopik özellikler
Diyarbakır ilindeki layşmanyalı hastaların demografik özellikleri ve coğrafik dağılımı
Deri layşmanyazisi Leishmania türü protozoonların neden olduğu bir infeksiyondur. Hastalığın bulaşması infekte Phlebotomus türü sineklerin ısırması ile oluşur. Hastalık Dünya genelinde yaygın olup, Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre Dünya'da 350 milyon kişi risk altındadır. Hastalık infekte Phlebotom'un ısırığı ile bulaşır, ısırık yerinde 2-8 hafta sonra bir papül oluşur. Bu papül haftalar içinde büyüyerek merkezinde krutla kaplı ülsere nodüle dönüşür. Lezyon tedavi edilmezse genellikle 1-2 yıl içinde kendiliğinden skarla iyileşir. Hastaların %5-10'unda hastalık 2 yıl içinde iyileşmez ve kronik forma dönüşür. Hastalık bulaşma riskleri endemik bölgede yaşamak, endemik bölgeye seyahat etmek, uygunsuz atık toplama sistemleri, çevrede Phlebotom yaşam koşulları açısından uygun ortam oluşturacak gübre yığınları ve ahırların bulunmasıdır. Ayrıca tedavi edilmeyen infekte bireyler kaynak olarak kalıp, o bölgede daha sonra yeni olguların oluşmasına neden olur. Bu nedenle hastalık kontrolü için, hasta bireylerin tespiti ve tedavisi gereklidir. Bu çalışmanın amacı deri layşmanyazisi hastalarının demografik ve klinik özelliklerini incelemek ve coğrafi dağılımını göstermektir. Hastalık Güney Amerika, Güney Avrupa, Afrika ve Asya'da endemiktir. Komşu ülkelerimiz olan Irak, Suriye ve İran'da da endemiktir. Ülkemizde Güneydoğu Anadolu bölgesi ve Çukurova'da 1950'lerden beri endemikken, yakın zaman Aydın, Antalya, Hatay ve Mersin gibi ülkenin daha batı illerinde de yeni olgular bildirilmiştir. Sağlık Bakanlığı verileri incelendiğinde Diyarbakır ilinde 2002 yılına kadar hiç olgu bildirimi yapılmamışken, 2002 yılında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi kayıtlarında 14 hastaya rastlanmıştır. Bir Ocak 2011 ile 1 Ocak 2013 yılları arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları polikliniğine başvuran deri layşmanyazisli 131 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların yaş ortalaması 22,4±20,4'tü. Hastaların %64,9'u 0-19 yaş aralığındaydı. Hastaların 71'i kadın, 60'ı erkekti (Kadın:Erkek oranı 1.18:1). Hastalık başlangıcı ve polikliniğe başvuru arasında geçen süre 1-132 ay arasında değişirken, ortalama 10,1±16,5 ay olarak saptandı. Hastaların %51,1'i öğrenci, %29,9'u ev hanımı, %2,3'ü işçi, %5,3'ü çiftçi, %0,8'i (1 hasta) uzun yol şoförü ve %0,8'i (1 hasta) serbest meslek sahibiydi. Hastaların %16,8'i (22 hasta) çalışmıyordu. Hastaların %81,3'ü (107 hasta) akut, %18,3'ü (24 hasta) kronik formdaydı. Akut formdaki hastaların % 22,4'ünü (24 hasta) yaş tip ve %77,5'ini (83 hasta) kuru tip oluşturmaktaydı. Kronik form hastaların %91,6'sını (22 hasta) rezidivan ve %8,3'ünü (2 hasta) kronik lupoid tip oluşturmaktaydı. Çalışmaya dahil edilen 131 hastada toplam 246 lezyon tespit edildi. Lezyonların %56'sı (138 lezyon) sadece yüz yerleşimliydi. Hastalardaki lezyon sayısı 1 ile 7 arasında değişmekteydi. Hastaların ortalama lezyon sayısı 1,8±1,5'ti. Hasaların lezyon çapları 0,5 ile 9 cm arasındaydı. Hastaların tamamında yaymalarda amastigotlar görülerek tanı konuldu. Hastaların %79,4'üne (104 hasta) tedavi verilirken, %20,6'sına (27 hasta) tedavi verilmedi. Hastalık veya hastalığın tedavisi nedeniyle ölüm vakası olmadı.
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniğine 1980 yılında başvuran 15.051 olgunun, yaş, cins ve tanı açısından değerlendirilmesi
Akne vulgarisde topik klindemisin hidroklorür hidrat ve eritromisin estolatin etkileri
Düşük konsantrasyonda dithranol ile psoriasisin kısa süre-uygulamalı topik tedavisi
Psoriasisde streptokoksik üst solunum yolu enfeksiyonlarının rolü
31 O L t i Bu araştırma, 15 Ağustos 1990 ile 15 Kasım 1990 tarihleri arasında Dicle üniversitesi Tip Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları polikliniğine başvuran ve psoriasisin çeşitli klinik- formların gösteren 50 hasta üzerinde yapıldı. Olgularda boğaz kültürü ve ASO titresi tayini yapılarak streptokoksik üst solunum yolu enfeksiyonlarının psoriasisin çeşitli klinik formlarının aktivasyonlarmdaki rolü araştırıldı. Olgularımızın 19 : unda (%38) ASO titresi normal değerlerin üze rinde bulundu. Boğaz kültürlerinde 13 olguda {%26} beta iıemolitik streptokok üredi. Boğaz kültüründe beta hemolitik streptokok üreyen olguların yaş ortalamasının 15,8 olduğu tespit edildi. Sonuç olarak, streptokoksik üst solunum yolu enfeksiyonlarının özellikle çocuk ve genç adultlarda psoriasisin aktiyasyonunda önemli provokatör rol oynayabileceği belirtildi.
Diabetes mellitusda deri belirtileri ve hastalıkları
Psoriasisli hastalarda grwth hormon değerleri
Human papillomavirus enfeksiyonlarında interferon alfa 2A etkinliğinin araştırılması
33 BZET Verrukalar, spontan iyileşme gösterebilen derinin selim papilomlarıdır. Tedavilerinde bir çok yöntem vardır. Son yıllarda interferonların verrukaların tedavisindeki etkinliği Çizerine bir çok çalışma yapılmıştır. Bu çalışmada, interf eronların verrukalardaki etkinliğini değerlendirmek amacıyla toplam otuz verrukalı (v. vulgaris, v. plantaris, periungual verru, anogenital verru, EV) hastaya interferon alfa 2a 3 MIü /gün (toplam 27 MIü) haftanın 3 günü 3 hafta süre ile subkutan uygulandı. Yirmi verrukalı (V. Vulgaris, V. Plantaris) hastaya ise plasebo aynı sürede subkutan uygulandı. Tedavi bitiminden altı hafta sonra yapılan değer lendirmede interferon uygulanan hastaların V.56,6'sında tam iyileşme, '/.26, 6 'sında kısmi iyileşme, '/.13,3'ünde ise tedavi başarısız bulunup */.3,3'ünde ilerleme gözlendi. Plasebo grubunda ise hastaların '/.40'ında tam iyileşme, 7.30 'unda kısmi iyileşme görülürken 7.30 vakada tedavi başarısız bulundu. Her iki hasta grubu arasındaki farklılığın istatistiksel olarak önemli olmadığı saptandı (p>0,05). Verrülerin tedavisinde tek ve etkin bir yöntemin olmaması nedeniyle özellikle spontan iyileşme göstermeyen ve diğer tedavi yöntemlerine cevap alınamayan olgularda interf eronlar alternatif tedavi yöntemi olarak seçilebilir.
Psoriasisli hastalarda asitretinin etkinliği ve tolerabilitesi
ÖZET İkinci kuşak bir retinoid olan etretinatın psoriasis ve çeşitli keratinizasyon bozukluklarının tedavisinde etkili olduğu çeşitli yayınlarda bildirilmiştir. Çalışmamızda etretinatın bir metaboliti olan asitretin ile tedavi edilen 2 eritrodermik, 2 püstüler ve 16 kronik plak tip psoriasisli hastada gözlenen klinik yanıt değerlendirilmiştir. Asitretin tedavisine eritrodermik ve püstüler psoriasis olgularında 50 mg/gün, diğer olgularda ise 30 mg/gün dozunda başlandı. Hastalar ilk üç ay iki ve daha sonra dört haftalık aralıklarla kontrole çağrıldı. Tedaviye başlamadan ve kontrollerde "Psoriasis Area and Severity Index " ( PASI Skoru ) ile klinik değerlendirme yapıldı. Tedavinin 24. haftasında PASI skoru ile yapılan klinik değerlendirmede; değerlendirmeye alınan 20 hastanın birinde %14, diğerlerinde %70±25 klinik iyileşme gözlendi ( p<0.001). Tüm hastalar yan etkiler açısından değerlendirildi. Sıklıkla dudaklarda kuruma, kaşıntı, deride kuruma ve fasial eritem olmak üzere çeşitli yan etkiler gözlendi. 35
Deri lezyonları belirgin olan 23 Behçet hastasında deri lezyonlarının histopatolojik görünümü
45 ÖZET Behçet hastalığında papülopüstüler lezyonlar, eritema nodozum benzeri lezyonlar ve paterji pozitifliği en sık rastlanan deri lezyonlarıdır. Çalışmamızda deri lezyonlarının klinik ve histopatolojik görünümleri arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Uluslararası Behçet Hastalığı Çalışma Grubu'nun kriterlerine göre Behçet hastalığı tanısı alan 23 hasta çalışma kapsamına alındı. Eritema nodozumlu hastaların bacaklarından, papülopüstüler lezyonlu hastaların sırtından, paterjisi pozitif olan hastaların ise ön kol derilerinden biopsi alındı. Çalışmaya alınan 23 hastanın 8 'inde (%34) vaskülit saptandı. Geriye kalan hastaların tümünde dermal veya perivasküler hücre infiltrasyonu vardı. Paterji lezyonlarının %50'sinde, papülopüstüler lezyonların %33'ünde, eritema nodozum benzeri lezyonların %20'sinde vaskülit saptandı. Paterji lezyonlarında istatiksel olarak anlamlı olmasa da vaskülit sıklığı diğer lezyonlardan daha fazlaydı (p>0,05).
Vitiligolu hastalarda, hastalığın klinik tiplerine göre yaşam kalitesindeki olası değişimin değerlendirilmesi
Vitiligolu Hastalarda, Hastalığın Klinik Tiplerine Göre Yaşam Kalitesindeki Olası Değişimin DeğerlendirilmesiÇalışma, Ocak 2009 - Eylül 2009 tarihleri arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Ana Bilim Dalı'nda yapılmıştır.Vitiligo hastaları ile sağlıklı bireylerin yaşam kalitesi arasında fark olup olmadığını ortaya koymak ve hastalığın klinik tiplerine göre yaşam kalitesindeki olası değişikliği değerlendirmek amacıyla yapıldı.Çalışmaya 50 vitiligo hastası ile 50 sağlıklı gönüllüden oluşan kontrol grubu alındı. Her iki gruba Skindeks -29 testi ve DYKİ uygulandı. Ölçümsel verilerin normal dağılıma uygunluğu Kolmogorow Smirnow testi ile değerlendirildi. Normal dağılıma uyanlarda Student t testi, normal dağılıma uymayanlarda Mann-Whıtney ?U testi ve niteliksel verilerin karşılaştırılmasında ki-kare testi kullanıldı. Ölçümsel veriler ort ± SS ve niteliksel veriler sayı (%) olarak ifade edildi. Anlamlılık düzeyi p < 0.05 olarak alındı.Vitiligo hastalarının yaşam kalitesi sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı derecede bozulmuştu. Kadın hastalar ile erkek hastalar arasında emosyonel skala sonuçları açısından istatiksel olarak anlamlı fark tespit edildi. Klinik tip ve spesifik lokalizasyonlar arasında yaşam kalitesindeki etkilenme açısından fark tespit edilmedi. Perine tutulumu olan hastaların tutulum olmayan hastalara göre daha fazla oranda cinsel problem yaşadıkları tesbit edildi. Saç tutulumu olan hastaların olmayanlara göre sosyal ve boş zaman aktivitelerinin daha fazla etkilendiği tesbit edildi.Bu araştırma vitiligonun yaşam kalitesi üzerine olumsuz etkileri olduğunu göstermektedir. Bu nedenle vitiligo tedavisi düzenlenirken hastalığın psikolojik etkilerinin göz önünde bulundurulması ve gerekli görülen hastalara psikolojik destek sağlanmasını önermekteyiz. Hastalığın klinik tipinin ve lokalizasyonun yaşam kalitesini önemli ölçüde etkilemediği tesbit edildi. Hasta sayısının, klinik tip ve spesifik lokalizasyondaki hasta dağılımının yeterli olduğu çalışmalarla daha doğru sonuçlar elde edilebileceği düşüncesindeyiz.
Vitiligolu hastalarda serum nöropeptid Y düzeyleri
Akne vulgaris tedavisinde topikal %1'lik nadifloksasin ile topikal %4'lük eritromisinin etkinlik ve güvenilirlik karşılaştırması
Antibiyotikler, yıllardır inflamatuar akne tedavisinin esasını oluşturmuştur. Öte yandan, antibiyotiklere ve özellikle eritromisine karşı dirençli propionibakterilerin ortaya çıkması tedavi başarısızlıkları ile sonuçlanmaktadır. Bu nedenle gelecek yıllarda da, akne tedavisinde başarılı olabilmemiz için, iyi bir etkinlik ve güvenilirlik profilinin yanı sıra dirençli bakteri gelişimi için düşük potansiyel taşıyan yeni antibiotiklere ihtiyacımız vardır. Bu çalışmada, yüz yerleşimli akne vulgaris tedavisinde %1'lik nadifloksasin krem ile %4'lük eritromisin jelin klinik ve bakteriyolojik olarak etkinlik ve güvenilirliğinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yüzünde hafif-orta şiddetli akne vulgarisi olan toplam 100 hasta (yaş aralığı: 14- 30) 12 hafta boyunca, günde 2 kez %1'lik nadifloksasin krem (Grup I) veya %4'lük eritromisin jel (Grup II) kullanmak üzere iki gruba randomize edildi. Tüm hastalar haftada 2 kez %0.05'lik tretinoin krem de kullandı. Her iki grup lezyon sayısı, global akne derecelendirme skoru, hastanın ve araştırmacının tedavi başarısını değerlendirmesi ve yan etkiler göz önüne alınarak karşılaştırıldı. Propionibacterium acnes ve Staphylococcus epidermidis'in üreme oranları hesaplandı.. Ayrıca, nadifloksasin ve eritromisinin minimum inhibitör konsantrasyon değerleri kullanılarak, bu iki antibiyotiğin bakteriyel antibiyotik direnci ölçüldü. Her iki tedavi de 12. haftada her tip akne lezyonun sayısında ve global akne derecelendirme skorlarında benzer şekilde anlamlı oranda azalma sağladı. Grup I'de tedavi memnuniyeti, Grup II'dekine oranla daha iyiydi. Ancak, araştırmacının global tedavi değerlendirmesi göz önüne alındığında, iki grup arasında bir fark gözlenmedi. Mikrobiyolojik değerlendirmede her iki grupta da Propionibacterium acnes ve Staphylococcus epidermidis üreme oranlarını arasında anlamlı bir fark yoktu. Eritromisine dirençli Propionibacterium acnes ve Staphylococcus epidermidis ve nadifloksasine dirençli Propionibacterium acnes kolonizasyonları her iki grupta da benzerdi. Grup I'de tedavi sonunda Staphylococcus epidermidis'in üreme oranları anlamlı oranda azalmasına rağmen, nadifloksasine dirençli Staphylococcus epidermidis kolonizasyonunda artış oldu. Her iki tedavi de iyi tolere edildi, görülen tüm yan etkiler benzer ve hafif şiddetliydi, ancak eritromisin kullananlarda kuruluk ve deskuamasyon daha sıktı. Yüzde görülen hafif-orta şiddetli akne vulgaris tedavisinde %1'lik nadifloksasin kremö %4'lük eritromisin jel kadar etkili ve güvenilirdir. Her ne kadar nadifloksasinin Staphylococcus epidermidis'e karşı antibakteriyel etkinliği eritromisinden daha iyi olsa da,nadifloksasin dirençli suşların gelişimine yol açabilmektedir.
El ekzeması olanlarda depresif belirtilerin ve anksiyete belirtilerinin varlığı ve yaşam kalitesinin kontrol grubu ile karşılaştırılarak değerlendirilmesi
El ekzemaları toplumda sık karşılaşılan, birçok olguda tedavilere karşı direnç gözlenen ve yaşam kalitesi üzerine olumsuz etkileri bulunan dermatolojik hastalıklardandır. Bu çalışmada kronik el ekzeması olan olgularda yaşam kalitelerinin değerlendirilmesi, depresyon, anksiyete ve sosyal etkilenim düzeylerinin belirlenmesi amaçlanmaktadır. Çalışmamıza Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniği'nde el ekzeması tanısı almış olan ve bu nedenle takip edilmekte olan 18 yaş ve üzerindeki olgular ile sağlıklı gönüllülerden oluşan kontrol grubu dahil edilmiştir. El ekzeması olan hasta grubunu yaşları 20 ile 74 arasında değişen 41 kadın ve 29 erkek hasta olmak üzere toplam 70 hasta, kontrol grubunu ise yaşları 20 ile 86 arasında değişen 35 kadın ve 35 erkek olmak üzere toplam 70 olgu oluşturmuştur. El ekzeması olan gruba el ekzema yaygınlık ve şiddetini değerlendirmek amacıyla "El Ekzeması Yaygınlık Skoru (EEYS)" ve "El Ekzema Şiddet İndeksi (EEŞİ)" uygulanmıştır. Her iki gruba psikometrik değerlendirmeler için "Hastane Anksiyete Depresyon Ölçeği (HADÖ)", "Liebowitz Sosyal Kaygı Ölçeği (LSKÖ)" ve yaşam kalitesini değerlendirmek amacı ile "Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısa Formu Türkçe Versiyonu (DSÖ Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısa Formu-TR)" uygulanmıştır. Çalışmamızda hastalarda DSÖ Yaşam Kalitesi Ölçeği'nde çevre alanı, çevre alanı-TR ve bedensel alan puanları, kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulunmuştur (p= 0,041, p= 0,041, p<0,001). HADÖ, HADÖ-anksiyete, LSKÖ, LSKÖ-sosyal kaygı ve LSKÖ-sosyal kaçınma ortalama puanları ise hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur ( p= 0,019, p= 0,014, p= 0,025, p= 0,037, p= 0,029). Yaptığımız çalışmanın sonucuna göre, el ekzeması olgularında sağlıklı bireylere göre yaşam kalitesinde bozulma, anksiyete ve depresyon düzeyinde artış ile sosyal kaygı ve kaçınma davranışlarında artış gözlenmektedir. Bu olguların değerlendirilmesinde psikolojik etkilenimlerin düşünülmesi tedaviye yaklaşımın bir parçası olmalıdır.