Gaziantep University
Discipline

Urology

Gaziantep University

311

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Submukozal invazyonu olan yüksek dereceli mesane tümörü olan hastalarda klinik ve patolojik verilerin prognoza etkisi

Amaç: Mesane ürotelyal karsinomu tanısı koyulan hastaların %75'i tanı anında KİOMK'dir. KİOMK'lerinin zamanla %70'den fazlasında nüks, %10'dan fazlasında ise T2 progresyonu görülmektedir. Biz de çalışmamızda KİOMK'lerinde çeşitli demografik, klinik ve patolojik verilerin prognoz üzerine olan etkilerini incelemeyi amaçladık. Gereç Yöntem: Hastanemizde 2006-2018 yılları arasındaki patolojik değerlendirmesi T1G3 mesane ürotelyal karsinomu olan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların demografik verileri; yaş ve cinsiyet, klinik verileri; tümör boyutu, tümör sayısı ve NLR, patolojik verileri ise; submukozal invazyon derinliği, eş zamanlı CİS varlığı, eş zamanlı LVİ varlığı ve varyant histoloji varlığıydı. Bu verilerin KİOMK'lerindeki çeşitli prognostik faktörler ile ilişkisi istatistiksel olarak incelendi. Bulgular: Patolojik tanısı T1G3 olan 157 hastadan 63 tanesi kriterlere uymadığı için çalışma dışı bırakıldı. Çalışmaya dahil edilen 61 hasta primer, 33 hasta sekonderdi. Medyan takip süresi 36,50 (2-150) aydı. Hastaların 80'i (85,1%) erkek, 14'ü (14,9%) kadındı (p< 0,05). Yaş ortalaması erkeklerin 64,6±9,4 kadınların 68,1±12,3 idi (p> 0,05). Genel yaş ortalaması 65,19±9,9'du. Hastaların 47'sinde (50%) nüks, 27'sinde (28,7%) progresyon görüldü. Nükse kadar geçen süre ortalama 9±4 (1-83), progresyona kadar geçen süre ortalama 17.1±2 (2-70) aydı. Genel sağkalım ortalama 92,2±8,0 ay idi. Nüks ihtimali ve progresyon ihtimali açısından tümör boyutu (p= 0,039), tümör sayısı (p= 0,022), NLR (p= 0,048) ve eş zamanlı LVİ varlığı (p= 0,011) anlamlı bulundu. Nükse ve progresyona kadar geçen süre ile hiçbir parametre arasında korelasyon bulunmadı (p>0,05). Genel sağkalım ile sadece NLR arasında korelasyon bulundu (p= 0,048). Sonuç: Bu bulgulara göre tümör boyutu, tümör sayısı, NLR ve LVİ'nin KİOMK'lerinde prognostik öneminin olduğu görülmüştür. Diğer parametreler ile prognostik faktörler arasında korelasyon bulunmaması, çalışmanın retrospektif olmasına, hasta sayısının az olmasına, hasta gruplarının dağılımında heterojenite olmasına ve erken sistektomi yapılan hasta grubunun çalışmamızda yer almasına bağlı olabilir. Anahtar Kelimeler: Mesane kanseri, nüks, progresyon.

DemografiMesaneMesane hastalıkları+4
İsmail Önder Yılmaz
Çukurova University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farelerde LPS ile oluşturulan orşit üzerine alfa-linolenik asitin koruyucu etkisi

Giriş ve Amaç: Çoklu doymamış yağ asitlerinden biri olan alfa-linolenik asit (ALA), insan yaşamının devamlılığı açısından çok önemlidir. ALA, kalp ve kardiyovasküler sistem için koruyucu bir besindir. Bununla birlikte ALA'nın çok güçlü anti-inflamatuvar ve anti-oksidan özellikleri de mevcuttur. Bakteriyel lipopolisakkarid (LPS) ile orşit oluşturulması inflamatuvar mediyatörlerin ekspresyonunun artışına neden olur. Bu amaçla anti-inflamatuvar özelliği olan ALA'in LPS ile oluşturulan orşit üzerine olan etkisini belirlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Fareler; kontrol, orşit ve orşit + ALA uygulanan, olmak üzere üç gruba ayrıldı. Farelere intraperitoneal LPS uygulanması ile orşit oluşturuldu ve ALA ile tedavi edildi. Ardından farelerin testis dokularından siklooksijenaz-2(COX-2), fosfolipaz A2(FLA2), indüklenebilir nitrik oksit sentaz (iNOS) ve nükleer faktör kappa B (NFκB) düzeyleri ile serumlarında IL-6 ve TNFα düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçüldü. İstatistiksel karşılaştırmalı analiz için tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ve post hoc doğrulama testi olarak ta Bonferoni kullanıldı. Bulgular: Farelere LPS uygulaması, IL-6, TNFα ve NFκB gibi inflamatuvar mediyatörlerin ve COX-2, FLA2 ve iNOS enzimlerinin ekspresyonunu arttırdığı gözlendi. ALA uygulamasının bu mediyatör ve enzim düzeylerini anlamlı olarak azalttığı tespit edildi. Sonuç: Bu çalışma ALA'in LPS kaynaklı testiküler inflamasyon ve testis hasarı için faydalı olabileceğini göstermiştir. Bu çalışma, araştırmacılara gram negatif bakterilerin neden olduğu testiküler inflamasyonun önemli noktalarını ortaya çıkarmada yardımcı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Orşit, LPS, inflamasyon, alfa-linolenik asit, fare

FarelerHayvan deneyleriLinolenik asitler+3
Fesih Ok
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aşırı aktif mesane semptomları olan hastalarda D vitamini eksikliğinin sıklığı, bu hastalarda D vitamini desteğinin tedavideki etkinliğinin değerlendirilmesi

Amaç: Aşırı Aktif Mesane (AAM) semptomları olan hastalarda D vitamini eksikliği sıklığını tespit ederek bu grup hastalara D vitamini desteği sonrasında AAM semptomlarındaki düzelme oranlarında artış olup olmadığını araştırmak. Gereç ve Yöntem: Kırşehir Eğitim ve Araştırma hastanesi üroloji polikliniğine AAM semptomları ile ilk kez başvuran premenopozal kadın hastalar incelendi. Bu hastalara AAM sorgulama formu (OAB-V8) ve üriner inkontinans yaşam kalitesi ölçeği (I-QOL) formları dolduruldu. Çalışmaya OAB-V8 skoru ≥ 8 olan hastalar dahil edildi. Bu hastalara uygun şekilde antikolinerjik tedavi başlandı. Ayrıca bu hastaların D vitamini seviyesine bakıldı. Ölçülen 25-OH D <30 ng/ml olan hastalara D vitamini tedavisi verildi. D vitamini 8 hafta boyunca 50.000 ünite/hafta olarak verildi. 8. hafta sonunda hastaların tekrar D vitamini seviyelerine bakıldı ve OAB-V8 ile I-QOL formları dolduruldu. Hastaların D vitamini seviyelerindeki yükselme ve bu formlardan elde edilen semptomlarındaki iyileşmeler karşılaştırıldı. Bulgular: Yapılan istatistiksel analiz sonucunda AAM semptomları gösteren hastalarda D vitamini yetersizliğinin daha sık (%86,7) görüldüğü bulunmuştur. D vitamini yetersizliği olup D vitamini takviyesi verilen grup 8. haftanın sonunda OAB-V8 ile I-QOL sorgulama formlarından elde edilen sonuçlara göre D vitamini takviyesi almayan gruptan daha fazla iyileşme göstermiştir. Bu iki grup istatistiksel olarak karşılaştırıldığında ise anlamlı bir sonuç elde edilememiştir (p=0,640 ve p=0,421). Sonuç: D vitamini yetersizliği AAM semptomu gösteren kadın hastalarda çok sık görüldüğü bulunmuştur. D vitamini, özellikle D vitamini eksikliği olan kadınlarda, antimuskarinik ajanlarla birlikte kullanıldığında semptomları azaltabilir. Düşük D vitamini seviyeleri olan AAM hastalarının asıl tedavi yanında D vitamini takviyesi de alması gerekebileceği ve bu yönde daha çok çalışmanın literatüre kazandırılması gerektiğine inanıyoruz. Anahtar Kelimeler: Aşırı Aktif Mesane, D vitamini, Premenopozal, Tolterodin, OAB-V8, I-QOL

Mesane hastalıklarıVitamin D eksikliği
Mahmut Tunçez
Kırşehir Ahi Evran University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kırşehir ili nüfüsunda hipospadias hastalarında SRD5A2 gen mutasyonlarının analizi

Amaç: Bu çalışmada, hipospadias hastalarında SRD5A2 genindeki genetik mutasyonların sıklığını belirlemek ve Türk popülasyonunda gözlenen genetik varyasyonların hipospadias üzerindeki etkilerini incelemek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kırşehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne başvuran 32 hipospadias tanılı hastadan periferik kan örnekleri alınmış ve SRD5A2 geninin tüm ekzon bölgeleri analiz edilmiştir. Çoğaltılan ekzonlar NCBI veri tabanı referans dizisi ile karşılaştırılmış ve mutasyonların potansiyel patojenitesi Polyphen-2 yazılımı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmada 32 hastanın 31'inde SRD5A2 geninde mutasyon tespit edilmiştir. Bu mutasyonlardan p.D143N ve p.R114K varyantları, literatürde daha önce tanımlanmamış novel mutasyonlar olarak bulunmuştur. p.D143N varyantı muhtemel patojenik olarak değerlendirilirken, p.R114K varyantının da hastalığın gelişiminde rol oynayabileceği düşünülmektedir. Üçüncü mutasyon olan p.V89L ise SRD5A2 geninde daha önce tanımlanmış bir varyant olup, hipospadias vakalarında sık görülen bir polimorfizm olarak kaydedilmiştir. Sonuç: SRD5A2 geninde tespit edilen mutasyonlar, özellikle p.D143N ve p.R114K mutasyonlarının Türk popülasyonundaki hipospadias vakalarında önemli bir genetik katkı sunduğu düşünülmektedir. Bu çalışma, Türk popülasyonundaki hipospadias vakalarının genetik altyapısını anlamaya katkı sağlamakta ve hastalığın genetik yönü üzerine yapılacak gelecekteki araştırmalar için bir temel oluşturmaktadır. Anahtar Kelimeler: Hipospadias, SRD5A2 geni, Genetik Mutasyon, p.D143N, p.R114K, p.V89L

Reşat Mert Çiftci
Kırşehir Ahi Evran University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Polikliniğimize başvuran erişkin erkeklerde klinik ve laboratuvar incelemelerle fertilite oranının saptanması

Giriş ve Amaç: İnfertilite, en az bir yıl korunmasız cinsel ilişkiye rağmen gebe kalamama olarak tanımlanmaktadır. İnfertilite değerlendirmesinde anamnez ve fizik muayeneye ek olarak semen analizi yapılmalıdır. Semen analizi parametrelerini zaman ilerledikçe güncelleme ihtiyacı doğmaktadır. Çalışmamızda kendi fertil ve infertil grubumuzun semen analizi verilerini DSÖ 2010 verileriyle kıyaslamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: En az bir yıl boyunca haftada iki kez korunmasız cinsel ilişkiye rağmen gebelik sağlayamama şikayetiyle kliniğimize başvuran hastalar infertil gruba alındı. İnfertilite dışı herhangi bir nedenden kliniğimize başvuran çocuk sahibi olan hastalar ise fertil gruba alındı. Anamnez ve fizik muayene sonrasında hormonal inceleme için kan örnekleri hastanemiz laboratuvarında alınıp incelendi. Semen analizi için hastalardan 3-7 günlük cinsel perhiz şartı arandı. Semen analizi hastanemiz Tüp Bebek Merkezi bünyesinde ilgili birimde uzman biyologlar tarafından yapıldı. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metodlarının yanı sıra niceliksel verilerin karşılaştırılmasında Student's t-testi kullanıldı. Fertil ve İnfertil gruplarına ait niteliksel verilerin karşılaştırılmasında Ki-kare ile Fisher's Exact testleri kullanıldı. Çalışmada yer alan hastaların sağ, sol testis ve semen volümleri, sperm konsantrasyonları, toplam sperm sayıları, total motilite (A+B+C), progresif motilite (A+B), hızlı progresyon (A), morfoloji (%), FSH (mlU/ml), LH (mlU/ml), prolaktin (ng/ml), testosteron (ng/ml) ve estradiol (pg/ml) değerleri ile hasta grupları açısından roc analizi uygulandı. Roc analizinde elde edilen veriler ile fertil ve infertil grupta yer alan hastalara ilişkin cut off, spesitive, sensitive, pozitif prediktiv ve negatif prediktiv değerleri saptandı. Bulgular: İnfertil grupta fertil gruba göre, semen volümü, toplam sperm sayısı, sperm konsantrasyonu ve sperm morfolojisi daha düşük izlenmiştir. Hormonal incelemede serum FSH düzeyi ve prolaktin düzeyi infertil grupta daha yüksekken, total testosteron ve LH düzeyi infertil grupta daha düşük izlenmiştir. Sonuç: Hasta popülasyonumuzun semen analizi referans verileri DSÖ 2010 verileriyle uyumlu olup, hastalarımızın tanı ve takibinde güvenle kullanılabilir.

ErkeklerFertiliteFolikül uyarıcı hormon+5
Bahattin Kızılgök
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk üriner sistem taş hastalığı etyolojisinin multigen paneli ile belirlenmesi ve metabolik tarama ile değerlendirilmesi

Giriş: Üriner sistem taş hastalığı çocuklarda artan sıklıkta görülen ve etyolojisinde genetik, metabolik ve çevresel faktörlerin rol oynadığı bilinmektedir. Genetik olarak heterojen bir hastalık olması nedeniyle bu çalışmada multigen paneli ve metabolik değerlendirmeyi birlikte araştırdık. Materyal ve Metod: Mart 2016-Temmuz 2019 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalında üriner sistem taş hastalığı nedeni ile ameliyat yapılan ve takip edilen 48 çocuk hasta çalışmaya alındı. Bilinen metabolik hastalıkları olan çocuklar çalışma dışı bırakıldı. Her hastadan ayrıntılı anamnez alınıp, pozitif aile hikayesi sorgulandı. Kan ve idrar örnekleri alınıp metabolik değerlendirme yapıldı. Çukurova Üniversitesi AGENTEM (Adana Genetik Hastalıklar Tanı ve Tedavi Merkezi) bünyesinde seçilen hastalardan 2 cc periferik kan örneği toplandı ve DNA izolasyonu yapıldı. Elde edilen sekans verilerinin analizi gerçekleştirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 48 çocuk hastanın 29'u (% 60,4) erkek, 19'u kız (% 39,6) 'dı. Yaş ortalaması 60±50 (12-192) ay'dı. Çalışmaya dahil edilen hastaların 28'inde (% 58,3) pozitif aile öyküsü olduğu görüldü. En sık metabolik anormalliğin hipernatriüri (n:30 (% 62,5)) olduğu görüldü. Bunu hiperürikozüri (n:23 (% 47,9)), hiperkalsiüri (n:19 (% 39,6)), hiperoksalüri (n:18 (% 37,5)), hipomagneziüri (n:13 (% 27,1)), sistinüri (n:10 (% 20,8)) ve hipositratüri (n:5 (% 10,4)), izlemekteydi. Çoklu gen paneli ile yapılan yeni nesil dizileme çalışmaları sonucunda kalite kontrolleri yapılan veriler üzerinde yapılan biyoinformatik analizler neticesinde 8 farklı gende toplam 21 klinik olarak anlamlı varyant tespit edilmiştir. Tespit edilen 21 varyantın genlere göre ağırlıklı dağılımı SLC3A1 geninde 5 varyant (% 23,8), SLC6A20 geninde 4 varyant (% 19), SLC7A9 ve SLC26A1 genlerinde 3'er (% 14,3) varyant şeklindedir. Sonuç: Üriner sistem taşı olan çocuklarda tekrar taş oluşumunu engellemek ve en etkili tedavi yöntemlerinin uygulanabilmek için altta yatan metabolik ve genetik risk faktörlerinin belirlenmesi önem taşımaktadır. Anahtar kelimeler: Çocuk üroloji, Çocuklarda Nefrolitiyazis, Nefrolitiyaziste genetik, Taş hastalığının etiyolojifisi, Üriner sistem taş hastalığı

Böbrek taşlarıEtyolojiGenetik+6
Elnur Zıyadov
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yüzeyel mesane kanserlerinde varyant histolojinin onkolojik sonuçlara etkisi

Amaç: Bu çalışmada yüzeyel kasa invaze olmayan (Ta/T1) mesane kanserlerinde varyant histolojinin onkolojik sonuçları nasıl etkilediğini araştırmak planlandı. Materyal ve Metod: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Kliniği'nde 2010 ve 2020 yılları arasında primer kasa invaze olmayan mesane kanseri nedeniyle transüretral rezeksiyon-mesane (TUR-M) operasyonu yapılan hastaların retrospektif olarak kayıtları incelendi. Kasa invaze olmayan saf ürotelyal karsinom tanısı almış 356 hasta ve varyant histolojili ürotelyal karsinom tanısı almış 28 hasta çalışmaya dahil edildi. Kanserlerin histolojik derecelemesi 2004 DSÖ sınıflamasına göre yapıldı. Evrelemede ise UICC'nin TNM 2009 sınıflandırması kullanıldı. Hastalar TUR-M sonrası histopatolojik derecelendirmesine göre yüzeyel (Ta/T1) saf ürotelyal karsinom (SÜK) ve yüzeyel (Ta/T1) varyant histolojili ürotelyal karsinom (VÜK) olmak üzere iki gruba ayrılarak incelendi. Hastaların aldıkları tedaviler, takip süresinde gelişen nüks, metastaz, ölüm bilgileri kayıt altına alınarak incelendi. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics Versiyon 20.0 paket programı kullanıldı. Kategorik ölçümler sayı ve yüzde olarak, sayısal ölçümlerse ortalama ve standart sapma (gerekli yerlerde ortanca ve minimum - maksimum) olarak özetlendi. Kategorik ölçümlerin gruplar arasında karşılaştırılmasında Ki-Kare test istatistiği kullanıldı. Gruplar arasında sayısal ölçümlerin karşılaştırılmasında bağımsız gruplarda T testi kullanıldı. Sağ kalım süresi (tanı anı ile son takipleri arasındaki süre) ile değişkenler ilişkisini incelemede Kaplan-Meier analizi altında Log-Rank testi yapıldı. Tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi 0.05 olarak alındı. Bulgular: Çalışmamızda kasa invaze olmayan saf ürotelyal karsinom (SÜK)tanılı ve varyant histolojili ürotelyal karsinom (VÜK) tanılı hastalar karşılaştırıldı. Ortalama genel sağ kalımları karşılaştırıldığında VÜK'ün ortalama genel sağkalımı SÜK'e göre daha kötüydü (p=0,046). BCG tedavisi alan SÜK ve VÜK tanılı hastalar arasında genel sağkalımda anlamlı fark saptanmadı (p=0,547). Radikal sistektomi (RS) uygulanan SÜK ve VÜK tanılı hastalar arasında genel sağkalımda istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p=0,481). Kemoterapi alan SÜK ve VÜK tanılı hastalar arasında genel sağkalımda istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p=0,027). Mesanede nüks gelişen hastalar karşılaştırıldığında nüks olanların ortalama sağkalım suresi nüks olmayanlara göre daha kısa bulunmuştur, fakat bu istatistiksel olarak anlamlı değildir (p=0,710). VÜK tanılı hastaları varyant histoloji tiplerine göre ayırdığımızda bazı varyant histoloji tip sayısı az olduğu için hastalar skuamöz, mikropapiller ve diğerleri (glanduler, nested, müsinöz, sarkomatoid tip) şeklinde gruplara ayrılarak genel sağkalım analizi yapıldı. Mikropapiller varyant histoloji tanılı hastaların ortalama sağkalım süresi daha kısa bulundu. Ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Bu sonucu hasta sayısının az olmasının etkilediği düşünüldü. Sonuç: Kasa invaze olmayan SÜK ve VÜK tanılı tüm hastalar, kemoterapi alan hastalar genel sağkalıma göre karşılaştırıldığında VÜK'ün genel sağkalım açısından anlamlı derecede daha kötü olduğu görüldü. BCG tedavisi alan, RS uygulanan SÜK ve VÜK tanılı hastalar arasında genel sağkalım açısından fark bulunmadı. Sonuç olarak kasa invaze olmayan ürotelyal karsinomlarda varyant histolojinin daha agresif seyirli olması ve onkolojik sonuçları kötü etkilediğini belirledik. Yüzeyel mesane kanserlerinde intravezikal BCG tedavisinin sağkalımı uzattığı görüldü. BCG tedavisi alan SÜK ve VÜK tanılı hastalar arasında sağkalımda anlamlı fark saptanmadı. Yüzeyel VÜK tanılı hastalarda da intravezikal BCG tedavisi uyğulanabilir. Ancak çalışmaya dahil edilen varyant histolojili hasta sayısı az olduğundan BCG tedavisine göre karşılaştırma varyant histoloji alt tipleri arasında mümkün olmadı. Yüzeyel varyant histolojili mesane kanserlerinde erken RS güvenle uyğulanabilir. Kemoterapi SÜK tanılı hastalarda daha etkilidir. VÜK tanılı hastalarda kemoterapi sağkalımı kötü etkilemektedir. VÜK tanılı hastalar karşılaştırıldığında mikropapiller varyantın daha kötü prognoza sahip olduğu görüldü. Ancak çalışmamıza dahil edilen varyant histolojili hasta sayısının az olması nedeniyle alt tipler arasında ileri araştırmaya gerek vardır. Sonuç olarak kasa invaze olmayan ürotelyal karsinomlarda varyant histolojinin daha agresif seyirli olduğu ve onkolojik sonuçları kötü etkilediğini belirledik. Yüzeyel mesane kanserlerinde intravezikal BCG tedavisinin sağkalımı uzattığı görüldü. BCG tedavisi alan SÜK ve VÜK tanılı hastalar arasında sağkalımda anlamlı fark saptanmadığından, yüzeyel VÜK tanılı hastalarda da intravezikal BCG tedavisi etkilidir. Ancak çalışmaya dahil edilen varyant histolojili hasta sayısı az olduğundan BCG tedavisine göre karşılaştırma varyant histoloji alt tipleri arasında mümkün olmadığı için, BCG tedavisinin hangi alt tipde daha etkili olmasını belirlemek için ileri araştırmaya gerek vardır. Radikal sistektomi yapılan hastalarda varyant histoloji sağkalımda fark oluşturmadığı için, yüzeyel varyant histolojili mesane kanserlerinde erken RS güvenle uygulanabilir. Kemoterapi SÜK tanılı hastalarda daha etkilidir. Kemoterapi alan VÜK tanılı hastalarda genel sağkalım kötü etkilenmektedir. VÜK tanılı hastalar varyant alt tiplere göre karşılaştırıldığında mikropapiller varyantın daha kötü prognoza sahip olduğu görüldü. Ancak çalışmamıza dahil edilen varyant histoloji alt tipleri ve hasta sayısının az olması nedeniyle alt tipler arasında ileri araştırmaya gerek vardır. Anahtar Kelimeler: Mesane kanseri, saf ürotelyal karsinom,varyant histolojili ürotelyal karsinom, BCG

HistolojiKarsinomaMesane hastalıkları+3
Anar Mammadov
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hypericum perforatum ekstresinin lipopolisakkarit ile indüklenen sistit üzerinde koruyucu etkisinin araştırılması

Hypericum Perforatum Ekstresinin Lipopolisakkarit İle İndüklenen Sistit Üzerinde Koruyucu Etkisinin Araştırılması Amaç: Çalışmamızda, Hypericum perforatum ekstresinin E.coli lipopolisakkariti ile indüklenen sistit üzerinde koruyucu etkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, 24 Balb/C türü fare sayıca eşit üç gruba ayrıldı. Kontrol grubuna transüretral yolla intravezikal serum fizyolojik verildi. İkinci ve üçüncü gruplara intravezikal LPS verilerek sistit oluşturuldu. Üçüncü grupta yer alan farelere LPS verilmeden önce koruyucu madde olarak on gün süresince günlük H. perforatum ekstresi gavaj yoluyla verildi. Deney sonunda serumda TNF-α, IL-6 seviyeleri ve mesane dokusunda iNOS, sFLA2, COX-2, NFκB düzeyleri ELISA yöntemi ile ölçüldü. İstatistiksel karşılaştırmalar için tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ve post hoc testi olarak Bonferroni kullanıldı. Bulgular: İntravezikal LPS uygulanan farelerde, serumda IL-6, TNFα düzeyleri ve mesane dokusunda enflamatuvar belirteçler olan NFκB, COX-2, sFLA2 ve iNOS düzeyleri kontrol grubuna göre yüksek bulundu. LPS öncesinde H. perforatum ekstresi verilen grupta ise bu belirteçlerin tümünün düzeylerinin anlamlı olarak düşük olduğu saptandı. Sonuç: LPS ile indüklenen sistitte, LPS öncesi oral yolla HPE verilmesi mesanedeki enflamatuvar yanıtı azaltmıştır. Bu çalışma, HPE'nin LPS ile indüklenen sistit modelinde hem serum hem de mesane dokusundaki enflamatuvar belirteçler üzerine etkisini araştıran literatürdeki ilk çalışmadır ve sonuçları insanlarda enflamatuvar mesane hastalıklarının tedavisinde HPE'nin yerini araştıracak çalışmalara temel oluşturabilir. Anahtar Kelimeler: Sistit, LPS, sarı kantaron, enflamasyon, Hypericum perforatum

Escherichia coliHypericum perforatumLipopolisakkaritler+3
İbrahim Halil Şükür
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aşırı aktif mesanede anjiyogenik ve inflamatuar belirteçlerin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, endostatin, galektin-3, makrofaj göç inhibitör faktör (MIF) ve vasküler endotelyal büyüme faktörünün (VEGF), aşırı aktif mesane (AAM) tanısında belirteç olarak kullanımı ve bu belirteçlerin aşırı aktif mesanede anjiyogenik ve inflamatuar süreçlerdeki rolünü değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Şubat 2020 ile Kasım 2020 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Üroloji kliniğine aşırı aktif mesane şikayetleri ile başvuran 30 kişi hasta grubu olarak, şikayeti ve ek hastalığı olmayan 30 kişi de kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Kontrol grubunda ve hasta grubunda, serum ve idrar endostatin, galektin-3, MIF ve VEGF düzeyleri ELISA yöntemi ile çalışıldı. Hasta grubunda 4 haftalık medikal tedavi sonrası ölçümler tekrarlandı. Elde edilen verilerin istatistiksel analizi SPSS 21.0 programı kullanılarak yapıldı. Bulgular: Kontrol grubuyla karşılaştırıldığında, aşırı aktif mesane hastalarında serum VEGF, serum endostatin ve idrar endostatin düzeyleri istatistiksel anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0,05). Sonuçlar: Çalışmamızdaki bu sonuçlar, AAM patofizyolojisinde anjiyogenik sürecin önemli olabileceğini ve serum VEGF, serum endostatin ve idrar endostatin düzeylerinin AAM sendromu tanı ve tedavi süreçlerinde belirteç olarak kullanılabileceğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Aşırı aktif mesane, endostatin, galektin-3, makrofaj göç inhibitör faktör, vasküler endotelyal büyüme faktörü

EndostatinGalektin-3Makrofajlar+4
Caner Buğra Akdeniz
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prostat kanserinde teşhis ve takipte üriner obstrüksiyona yaklaşım

Çalışmada ileri evre prostat kanserli hastalarda gelişen obstrüktif üropati (OÜ) ile bu hastaların yaşı, renal fonksiyonları, üriner enfeksiyon oranları, prostat spesifik antijen (PSA) değerleri, evreleri, kanser tedavilerine yanıtları ve dirençleri, yeni tedavilere duyulan ihtiyaç oranları arasındaki ilişki ve OÜ tedavileri araştırılmıştır. Çalışma Manisa Celal Bayar Üniversite Üroloji kliniğine 2017 Ocak – 2021 Mart ayları arasında başvuran, yeni teşhis konan metastatik prostat kanseri hastaları ile yapılmıştır. Bu hastalardan güncel kılavuz önerileri doğrultusunda hormonoterapi ile dosetaksel kemoterapisini beraber almaya uygun 48'inin tümü çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar tedavi süresince takip edilmiş ve çalışma ile ilgili verileri toplanmıştır. 48 hastadan hidronefroz saptanan 19 hastanın 11'i tanı anında teşhis edilen, 8'i ise takipte gelişen hidronefroza sahiptir. Çalışmamıza göre hastada hidronefroz varlığı tanı prostat kanseri tanı anında hasta kreatinin yüksekliği, takipte kreatinin artışı olması, tanı anında ve takipte hastada kültür antibiyogram ile kanıtlanmış idrar yolu enfeksiyonu olması, tedavi takibinde kastrasyon direnci gelişmesi ve tanı anı PSA yüksekliği (tanıda Hidronefroz) ile istatiksel anlamlı ilişki içerisindedir. Hastaların çoğunluğun (%78) nefrostomi ve anterograd stent ya da retrograd stent ile tedavi edildiği görülmüştür. Sonuç olarak OÜ gelişen ya da gelişme riski olan hastalarda böbrek fonksiyonları çok dikkatli gözlenmeli, daha çok minimal invaziv olan girişimler tercih edilmeli ve zamanlaması doğru yapılmalı, üriner enfeksiyonlara karşı çok dikkatli olunmalıdır. Yüksek PSA değerleri ve/veya kastrasyon direnci gelişimine hem hastanın prognozu açısından dikkatli yaklaşılmalı hem de OÜ ile anlamlı ilişkilerinin gösterildiği unutulmamalıdır. Hidronefroz ve kastrasyon direncinin gelişme süreleri göz önüne alındığında ve kreatinin artış gösterdiği zaman aralıkları değerlendirildiğinde ise, medikal tedavi alan ileri evre prostat kanserli hasta grubunda, tedavi ve takibin ikinci yılının ortası ve sonlarının, hastayı tekrar değerlendirmek, yeni tedavi seçeneklerini ortaya koymak ve oluşabilecek komplikasyonlar için dikkatli olunması açısından en kritik zaman aralığı olduğu söylenebilir.

NeoplazmlarProstatProstat hastalıkları+4
Oğuzcan Erbatu
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alfa-linolenik asitin sıçan böbreklerinde siklosporin kaynaklı nefrotoksisite üzerine koruyucu etkisi

Giriş ve Amaç: Çoklu doymamış yağ asitlerinden biri olan alfa-linolenik asit (ALA), insan yaşamının devamlılığı açısından çok önemlidir. ALA, kalp ve kardiyovasküler sistem için koruyucu bir besindir. Bununla birlikte ALA'nın çok güçlü anti-inflamatuvar ve anti-oksidan özellikleri de mevcuttur. Yapılan çalışmalarda ALA'nın nefrotoksik ilaçların etkilerini azalttığı bildirilmiştir. Bu nedenle Siklosporin (CsA) ile indüklenen nefrotoksisite ürezine Alfa-linolenik asitin koruyucu etkinliği belirlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Sıçan nefron hücreleri (NRK-52e) kültüre alındı. Hücreler kontrol, ALA, CsA ve siklosporin ile birlikte ALA olarak 4 gruba ayrıldı. CsA grubuna 10 mg/kg CsA uygulaması yapıldı. CsA ile birlikte ALA uygulanan gruba 10 mg/kg CsA ile birlikte ALA (200mg/kg) uygulandı. Deney sonunda oksidatif stres ve apoptozis belirteç (Bax, Caspase 3, MDA) ve enzimatik antioksidan (SOD, CAT, GPx) düzeyleri ELISA yöntemi ile ölçüldü. İstatistiksel karşılaştırmalar için tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ve post hoc testi olarak Bonferroni kullanıldı. Bulgular: CsA uygulanan sıçan böbrek hücre kültüründe oksidatif stress belirteçlerinin (Bax, Caspase-3, MDA) yükseldiği, enzimatik antioksidan (SOD, CAT, GPx) düzeylerinin ise azaldığı görüldü. ALA uygulaması oksidatif stress belirteçlerinde önermli bir düşüş ve antioksidan durumda artış sağladığı görüldü. Sonuç: Bu çalışmada bir antioksidan olan ALA'nın CsA'nın sıçan nefron hücreleri üzerindeki oksidatif stress etkisini azaltarak nefrotoksik etkilerini azaltabileceği ve CsA nefrotoksisitesini önlemede alternatif bir tedavi olabileceğini göstermiştir. Ancak daha çok hayvan ve insan çalışmalarıyla ilaçların en yüksek antioksidan etkiyi gösterdiği ilaç dozunun tespitine ve farklı kombinasyonlar sonrası etkilerinin tespitine ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Alfa-linolenik asit, nefrotoksisite, NRK-52e, siklosporin, oksidatif stres

BöbrekBöbrek yetmezliği-akutHayvan deneyleri+4
Farıd Mıkayılov
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Radikal prostatektomi sonrası cerrahi sınır pozitifliğinin onkolojik sonuçlara etkisi

Amaç: Radikal prostatektomi (RP) uygulanan hastalarda cerrahi sınır pozitifliğinin (CSP) ve ek cerrahi sınır (CS) özelliklerinin onkolojik sonuçlara etkisinin değerlendirilmesi Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'nda Şubat 2011-Aralık 2019 arasında RP yapılan 319 hasta çalışmaya dahil edildi. Neoadjuvan ve adjuvan hormonoterapi, kemoterapi, radyoterapi alan, PSA ≥50 ng/ml, metastatik, T4 hastalığı olan ve PSA takibi yapılmayan hastalar çalışma dışı bırakıldı. CSP'nin biyokimyasal rekürrensiz (BKR) sağkalım ile genel sağkalıma etkisinin araştırılması ve ek CS özelliklerinin BKR'siz sağkalımla ilişkisi, sekonder sonlanım noktası olarak da CSP'nin progresyonsuz sağkalıma etkisi değerlendirildi. CSP olan hastalarda CS uzunluğu, en yüksek Gleason derecesi (GD), lokalizasyon, unifokalite veya multifokalite durumu incelendi ve BKR ile ilişkisine bakıldı. Bulgular: Hastaların 57 (% 17,9)'sinde CSP, 27'sinde (% 8,5) BKR izlendi. Ortalama takip süresi 59±29,1 (2-128) ay idi. 5 yıllık BKR'siz sağkalım CS (-) hastalarda % 95,1 iken CS (+) hastalarda % 76,2 idi (p<0.001). Ek CS parametrelerinden, cerrahi sınır Gleason derece (CSGD) (p=0,317), uzunluk (p=0,251), pozitif CS sayısı (p=0,509), lokalizasyonlardan apeks (p=0,616), posterolateral (p=0,286) ve mesane boynu (p=0,389) BKR'siz sağkalımı etkilememekteydi. CS (-) hastalarda patolojik evre arttıkça genel sağkalım süresi azalırken (p=0,004), CS (+) hastalarda patolojik evre genel sağkalımı etkilememekteydi (p=0,876). CSP'nin T2 evresinde progresyonsuz sağkalımı olumsuz etkilediği saptandı (p=0,014). T3 evresinde ise BKR'siz (p=0,112), genel (p=0,168) ve progresyonsuz sağkalımın (p=0,931) CSP'den etkilenmediği saptandı. Sonuç: Lokalize hastalıkta CSP varlığının BKR ve progresyon için belirleyici bir faktör olduğu görüldü. Bu hastalar onkolojik açıdan yakın takip edilmeli gerektiğinde en kısa sürede kişiselleştirilmiş tedavi planlanmalıdır. Lokal ileri evre hastalıkta ise onkolojik sonuçlar CSP'den bağımsız olarak olumsuz etkilenmektedir. Anahtar Kelimeler: biyokimyasal rekürrens, cerrahi sınır pozitifliği, prostat kanseri, radikal prostatektomi, sağkalım

NüksProstat hastalıklarıProstat neoplazmları+2
Mubarız Aydamırov
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Metabolik sendromlu kadınlarda alt üriner sistem semptomları ve cinsel fonksiyonun değerlendirilmesi

Amaç; Metabolik Sendromlu premenapozal kadın hastalardaki cinsel fonksiyonun ve alt üriner sistem semptomlarının, sağlıklı premenapozal kadın hastalarla karşılaştırmaktır. Materyal metod; Çalışmaya 18 yaş üstü premenapozal toplam 34 MS'lu hasta ve aynı yaş grubunda 30 sağlıklı gönüllü alındı. Tüm katılımcılara FSFI, UDI-6, IIQ7 formları doldurtuldu. Her iki grubun form skorları istatistiksel olarak analiz edildi. Bulgular; Çalışmamızın hasta grubunun yaş ortalaması 40,50, kontrol grubunun ise 38.17 idi(p=0,09). Hasta ve kontrol grubundaki FSFI, UDI-6 ve IIQ-7 skorları ise sırası ile 17.38, 6.27, 6.38 ve 26.20, 2.47, 3.38 idi. Sonuç; MS'li kadın hastalarla kontrol grubunun UDI-6, IIQ-7, FSFI ve FSFI'nın alt skala skorları ile karşılaştırıldığında IIQ-7 ve FSFI-ağrı skalası dışındaki tüm skorlarda anlamlı fark saptandı. Tüm veriler MS'lu hastaların cinsel ve alt üriner sistem fonksiyonlarının kötü yönde etkilendiğini göstermektedir

Belirti ve semptomlarCinsel bozukluklarCinsellik+3
Serkan Borazan
Manisa Celal Bayar University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kanserin rengi (prostat kanserli hastalarda renk tercihleri, hastalığın evresi ile ilişkisi ve meme ile akciğer kanserli hastaların verileri ile karşılaştırması)

Giriş: Çalışmamızda kanser tanısı almış hastaların ve genel sağlıklı gönüllülerin kanseri ifade eden renk tercihlerini karşılaştırmak, böylece kanser hastalarının renk tercihleri üzerinden içinde bulunmuş oldukları psikolojik durum hakkında fikir sahibi olmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ocak 2015 - Nisan 2015 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi üroloji, göğüs hastalıkları ve genel cerrahi polikliniklerine başvuran prostat, meme ve akciğer kanseri tanısı almış olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Kontrol grubu 18 yaş üzeri üniversite öğrencilerinden oluşturuldu. Hastaların sosyodemografik verileri ve hastalıkları ile ilgili (kanser tipi, tedavi şekli, hastalığın durumu, tedavi edildiği yer) veriler kaydedildikten sonra ''kanser denildiğinde sizde çağrıştırdığı renk hangisidir?'' sorusu soruldu. Önceden hazırlanmış olan 9 renkli renk skalasından renk tercihini göstermesi istendi. Bulgular: Kontrol grubunda en fazla kırmızı, siyah, mor tercih edilirken, hasta grubunda en fazla sarı, kırmızı ve siyah tercih edilmiştir. Hasta alt gruplarına bakıldığında; prostat ve meme kanserli hastalar sarı rengi, akciğer kanserli hastalar siyah rengi tercih etmişlerdir. Hastalıkları kür olan hastalar sarıyı, lokal rezidü hastalığı olanlar kırmızıyı, metastatik hastalığı olanlar ise en fazla siyah rengi tercih etmişlerdir. Sonuç: Normal sağlıklı insanlarda kanser algısının olumsuz duygularla eşdeğer kırmızı, siyah ve mor renklerle ilişkilendirildiği saptanmıştır. Ancak kanser hastalarında durum böyle değildir. Eğer hastalıkları tedavi edilebilir ve hatta kür sağlanabilirse, tercih ettikleri renk; hastaların umudunu ve mutluluğunu simgeleyen sarı renk olmuştur. Bu çalışma şu sonucu ortaya koymuştur; Kanserin bir rengi yoktur. Kanser hastalarının, hastalıklarının evresine göre içinde bulunmuş oldukları duyguyu simgeleyen renkler vardır. Amaçta hastaları, umut duygusunun simgelendiği bu sarı evrede tutmak olmalıdır.

Akciğer neoplazmlarıAnksiyeteMeme neoplazmları+5
Volkan Tatlı
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üreteropelvik bileşke darlığı nedeni ile açık ve laparoskopik piyeloplasti yapılmış çocuk hastaların klinik sonuçlarının karşılaştırılması

Üreteropelvik bileşke darlığı (ÜPD) tedavisinde minimal invaziv uygulamalar son 10 yılda önemli ölçüde gelişmiştir. Ancak ÜPD'nin cerrahi tedavisinde geleneksel açık cerrahi altın standart tedavi olmaya devam etmektedir. Çalışmamızın amacı, kliniğimizde son 8 yılda çocuklarda yapılan laparoskopik ve açık pyeloplastinin cerrahi ve fonksiyonel sonuçlarını karşılaştırmaktır. Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Üroloji Kliniği'nde 2012-2020 yılları arasında üreteropelvik bileşke darlığı tanısı alan ve cerrahi tedavisi yapılan hastaların sonuçlarının değerlendirilmesi planlanmıştır. Laparoskopik ve geleneksel açık cerrahi yöntemi ile tedavi edilen hastalar çalışma grubu olarak değerlendirilmiştir. Sekiz yıllık bir süre içinde gerçekleştirilen 0-18 yaş arası 194 vaka retrospektif olarak incelenmiştir. Hastalar laparoskopik grup ve açık cerrahi grup olarak karşılaştırıldı. 164 hasta açık cerrahi (AP) ve 30 hasta laparoskopik yaklaşım (LP) ile tedavi edilmiştir. Her iki gruptaki olguların demografik özellikleri, klinik görünümü, etkilenen böbreğin işlevselliği, hastanede kalış süresi karşılaştırıldı. Sonuçlar istatistiksel olarak analiz edildi. Çalışmaya alınan hastaların 94 (%57,3)'ü erkek, 73 (% 44,5)'ü kız çocuktu. İki grup arasında cinsiyet dağılımı açısından fark yoktu (p=0,564). Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalaması AP grubunda 35 ± 47,2 ay, LP yapılan grupta ise 147,6±46,4 ay idi. Hastalar kliniğe başvuru semptomlarına göre gruplandırıldı. En sık başvuru şikayetleri 103 (%53) yan ağrısı, 37 (%19,07) karın ağrısı, 41 (%21.13) ateşli İYE, 14 (%7,2) antenatal hidronefroz idi. Her iki grup operasyon süresi açısından karşılaştırıldığında ortalama operasyon süresi AP grupta 122 ±35,2/dk, LP grupta 200 ±66,7/dk idi. Hastanede kalış süresi karşılaştırıldığında AP grubunda ortanca 3,5 gün, LP grubunda 3,2 gündü. Kliniğimizde yapılan çalışma sonucunda çocuk yaş grubunda ÜPD'nin cerrahi tedavisinde laparoskopik ve açık cerrahi gruplarının sonuçlarının benzer olduğu gösterilmiştir.

HidronefrozLaparoskopiPiyeloplasti+2
Samır Jafargulıyev
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Soliter böbrekli ratlarda parsiyel nefrektomi sırasında renal arter ven klemplemenin ve sadece renal arter klemplemenin etkilerinin biyokimyasal ve histopatolojik düzeyde karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Renal kitlelerin standart cerrahi tedavisi, radikal nefrektomi (RN) veya parsiyel nefrektomidir (PN). PN, iskemili (vasküler klempleme) veya iskemisiz olarak yapılmaktadır. Literatürde, sadece arter (SA) klemplemenin, arter-ven (AV) klemplemeye üstünlüğü araştırılmıştır. Hayvan deneyi yaparak, SA klemplemenin mi yoksa AV klemplemenin üstün olduğunu araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 24 hayvan toplam 3 gruba ayrılmıştır: Kontrol (K) grubu, sadece arter (SA) grubu ve arter-ven (AV) grubu. Bütün sıçanlara önce sağ nefrektomi yapıladı. Ardından; kontrol grubuna 6 gün sonra sol nefrektomi, SA grubuna 3 gün sonra SA klempleyerek sol PN, AV grubuna 3 gün sonra AV klempleyerek sol PN yapılmıştır. Gruplar arasında; inflamatuar, oksidan, antioksidan belirteçler ve histopatolojik incelemeler karşılaştırıldı. Kategorik değişkenlerin karşılaştırılmasında Ki Kare test ya da Fisher testi; Sürekli ölçümlerin karşılaştırılmasında Kruskal Wallis testi ve post-hoc karşılaştırmalarda Mann Whitney U Testi kullanıldı. Bulgular: Çalışmada gruplar arasında biyokimyasallar ölçümler açısından istatistik anlamlı olarak bir fark saptanmamıştır. Bowman kapsülünde genişleme, tübüler nekroz, tübüler rejenerasyon, mitoz, interstisyel inflamasyon ve tübüler dilatasyon karşılaştırılmasında; Grup SA ve Grup AV arasında istatistiksel fark saptanmamıştır. Sonuçlar: Bu çalışmada SA ve AV klemplemenin benzer sonuçlar verdiği görülmüştür. Mevcut duruma göre, SA ya da AV klemplemenin uygunluğunun kararı cerraha bırakılmalıdır.

BöbrekBöbrek hastalıklarıHayvan deneyleri+4
Tunahan Ateş
Çukurova University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Perkütan nefrolitotomi sonrası erken postoperatif dönemde meydana gelen enfektif komplikasyonların oluşumunu öngörmede nötrofil / lenfosit oranı prediktif bir parametre olarak kullanılabilir mi?

Amaç: Perkütan nefrolitotomi sonrası erken postoperatif dönemde meydana gelen enfektif komplikasyonların sıklığını değerlendirmede ve tedavi planlamasında nötrofil / lenfosit oranının prediktif değerinin araştırılması planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Böbrek taşı tanısı alan ve endikasyon dahilinde Ocak 2012 ile Ocak 2016 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Üroloji kliniğimizde ve İzmir Bozyaka Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üroloji kliniğinde perkütan nefrolitotomi (PNL) tedavisi uygulanmış olan toplam 335 hastanın sonuçları retrospektif olarak değerlendirilmiştir. İdrar kültür sonuçları pozitif çıkan hastalar ve takibinde antibiyotik değişikliği yapılan hastaların verileri incelenip nötrofil lenfosit oranları hesaplandı. Bu hastalarda post operatif dönemde nötrofil / lenfosit oranına bakılarak enfektif komplikasyon öngörme sonuçları karşılaştırılmıştır. Retrospektif dökümante edilmiş hasta verileri alt gruplara ayrılıp SPSS programı kullanılarak regresyon analizi, Mann-Whitney U testi, ROC analizi, Youden indeksi metodu ve ki-kare testi ile analiz edildi. Bulgular: Medyan NLO, Postop sepsis olmayan hastalarda 2.4 (0.66-45.6) ve olan hastalarda 4.48 (1-33.14) olarak hesaplandı. Postop sepsis olan ve olmayan hastaların medyan NLO değerleri anlamlı olarak farklı bulundu (p=0.026). Postop sepsis için için eğri altında kalan alan 0.697 olarak hesaplandı (p=0.026). NLO≥2.495 eşik değeri için duyarlılık %81.8 ve özgüllük %51.9 olarak hesaplandı. Sonuçlar: Bizim çalışmamızda NLO' nun, preop IKAB, postop IKAB, pelvis kültürü, postop ateş ve postop sepsisi öngörme yeteneği olduğu saptandı. NLO ≥2.495 durumunda geniş spektrumlu antibiyoterapi ile post op sepsis riski minimuma indirgenebileceği gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Böbrek taşı, perkütan nefrolitotomi, sepsis, nötrofil lenfosit oranı

Böbrek taşlarıEnfeksiyonEnfeksiyon+7
Ali Can Albaz
Manisa Celal Bayar University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erektil disfonksiyon hastalarında TNF-A, IGF-1 ve PLR belirteçlerinin tanısal değeri

Amaç: IGF-1, TNF-Alfa ve PLR'nin erektil disfonksiyon ve penil doppler arası ilişkinin saptanması planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Eylül 2016-Aralık 2017 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hafsa Sultan Hastanesi Üroloji Polikliniğimize başvuran sertleşme güçlüğü şikayeti mevcut yaklaşık 101 hasta , anamnez, uluslar arası cinsel işlev indeksinin 15 soruluk formu (IIEF-15) ile değerlendirildi. Hemogram tetkiği ile Trombosit-Lenfosit Oranı hesaplanırken, TNF-Alfa ve IGF-1 düzeyleri Elisa kitler ile ölçüldü. Hastalarımızdan uyum gösteren 69 kişiye penil doppler ultrasonografi işlemi yapıldı. Bulgular: IGF-1 değerleri ile IIEF-15 anket skorlarına göre oluşturulan gruplar karşılaştırıldı.Yapılan analiz sonucu anlamlı idi (p<0,05). IGF-1 değerleri ile penil doppler ultrasonografi değerleri arasında da yapılan analiz sonucu anlamlılık saptandı (p<0,05). Hastalarımızın TNF-Alfa değerleri ile penil doppler ultrasonografi sonuçlarına göre oluşturulan gruplar arasında yapılan analizde anlamlılık saptanmadı (p=0, 186). IIEF-15 formuna göre oluşturulan gruplar ile TNF - Alfa değerleri arasında anlamlılık saptanmadı (p=0,624). Hastalarımızın PLR değerleri ile IIEF skorlarına göre erektil disfonksiyon şiddetleri ve penil doppler ultrasonografi değerleri arasında anlamlılık saptanmadı. Sonuçlar: Bizim çalışmamızda TNF-Alfa ve PLR değeri ile erektil fonksiyon arasında istatistiksel anlamlılık saptanmamasına rağmen IGF-1'in erektil disfonksiyon ile ilişkisinde istatistiksel anlamlılık saptanmıştır. Özellikle IGF-1 için penil doppler ultrasonografi sonuçları ile görülen korelasyon ilerleyen dönemde yeni çalışmalarla desteklendiğinde önemli bir kanıt sunulabilir.

BiyobelirteçlerCinsel bozukluklarCinsel işlev bozuklukları-psikolojik+7
Oğuzhan Kutalmış Özer
Manisa Celal Bayar University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Perkütan nefrolitotomi yapılan erişkin hastalarda işlem öncesi bakılan sistemik immun inflamasyon indeksinin operasyon sonuçlarıyla ilişkisi

Amaç: Perkütan Nefrolitotomi(PNL) yapılan erişkin hastalarda işlem öncesi bakılan sistemik immun inflamasyon indeksinin operasyon sonuçlarıyla ilişkisinin değerlendirilmesi Gereç ve yöntem: Çukurova üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'nda Ocak 2018- Ekim 2023 arasında PNL yapılan 824 hasta retrospektif olarak incelendi. Çalışma kapsamına 18 yaşından küçük olanlar, böbrek anomalisi bulunanlar ve preoperatif veya postoperatif verileri hastane görüntü arşivleme ve veri sisteminde eksik olanlar alınmadı. Hastalar cinsiyet, yaş, vücut kitle indeksi ve Guy Taş Skorlama Sistemi'ne(GSS) göre 4 ana başlıkta gruplandırıldı. Bu hastaların operasyon öncesi bakılan sistemik immun inflamasyon indeksi(SII) değerinin taşsızlık durumu, kan transfüzyon ihtiyacı ve taburculuk süresi gibi operasyon sonuçlarıyla ilişkisi gruplar içerisinde ve gruplardan bağımsız olarak değerlendirildi. Bulgular: Grupların kendi içinde median SII değeri hesaplandı. Cinsiyet, VKİ, GSS gruplarında SII median değerlerinde istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki saptanmadı. Ancak yaş grubunda >79 yaş alt grubunda diğer yaş alt gruplarına göre SII median değerinin istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek olduğu(median SII=878) saptandı(p=0,01). SII'nin median değeri üzerinden operasyon sonuçları değerlendirildiğinde kadınlarda kan transfüzyon ihtiyacı olanların SII değerinin olmayanlara göre daha yüksek olduğu saptandı(median SII =726) (p=0,02). Yaş grubunda median SII ve rezidü değerlendirmesinde >79 yaş alt grubunda CIRF olanların, SF olanlara göre istatistik anlamlı olarak daha yüksek SII değerine sahip oldukları(median SII= 1952) saptandı (p=0,001). Yaş grubunda median SII ve kan transfüzyonu ihtiyacı değerlendirmesinde tüm alt gruplarda kan transfüzyonu ihtiyacı olanların, olmayanlara göre istatistik anlamlı olarak daha yüksek SII değerine sahip oldukları saptandı (p=0,0001). Vücut kitle indeksi grubunda median SII ile kan transfüzyon ihtiyacı değerlendirmesinde obez hasta grubunu temsil eden dördüncü grupta SII yüksek olan hastaların kan transfüzyon ihtiyacının daha yüksek oranda olduğu ve bunun istatistiksel açıdan anlamlı olduğu görüldü (median SII=986) (p=0,001). Guy'ın Taş Skorlaması(GSS) grubunda median SII ile kan transfüzyon ihtiyacı değerlendirmesinde GSS 4 grubundaki hastalarda daha yüksek SII değerlerinde istatistiksel açıdan anlamlı daha yüksek kan transfüzyonu ihtiyacı olduğu saptandı (median SII=739) (p=0,0001). Tüm hastaların ortalama taburculuk süresi 3.9±1.3(1-14) gün idi. Taburculuk süresi ile sadece GSS grubunda istatistik anlamlı ilişki saptandı. GSS derecesi arttıkça taburculuk süresi de istatistik anlamlı olarak artmaktadır (p=0,005). Kesin değer(cut off value) analiziyle yapılan incelemede sadece yaş ana grubunda istatistiksel anlamlı sonuç elde edildi. Hastanın SII değeri > 820.5 ise % 79.7 (%95 GA 0.73-0.86) olasılıkla, %75 sensivite, % 73.3 spesifite ile yaş grubunun >79 üzerindedir. Kesin değer hesaplamasına göre yapılan operasyon sonuçları değerlendirmesinde SII değeri düşük olanlarda SF oranının daha yüksek (%75); kan transfüzyon ihtiyacının daha az olduğu (%93,7) ve bunun istatistiksel anlamlı olduğu görüldü(p=0,015/p=0,006). SII indeksini gruplandırma yapmadan operasyon sonuçları ile karşılaştığında rezidü grubu ile SII değeri arasında istatistik anlamlı bir ilişki saptanmadı(p=0,400). Kan transfüzyon ihtiyacı olanların, kan transfüzyon ihtiyacı olmayanlara göre SII ortanca değerinin istatistik anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptandı (median SII=736) (p=0,001). Sonuç: PNL operasyonunda SII skorlaması kullanımı komplikasyonu öngörmede ve yönetmede etkili olabilir. Kan sayımı ile basitçe hesaplanabilen bir formül olan SII, PNL'de yeni bir inflamasyon belirteci olarak ucuz ve kolay erişilebilir olması nedeniyle kullanılabilir. Bu konuda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

Mert Hamarat
Çukurova University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda takrolimus nefrotoksisitesinde dekspantenolün koruyucu etkisi

Giriş ve Amaç: Organ nakli, yaşam süresini uzatmada önemli bir rol oynamaktadır, ancak nakil sonrası organ reddi riskini en aza indirmek hayati önem taşır. Bu amaçla kullanılan immünsüpresif ajanlardan takrolimus, güçlü bir etkiye sahiptir ancak yüksek dozlarda nefrotoksisite riski taşır. Dekspantenol, antioksidan özellikleriyle böbrek fonksiyonlarını koruma potansiyeline sahip olmasına rağmen, takrolimusun neden olduğu nefrotoksisiteyi önleyici etkisi üzerine yeterli çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada, dekspantenolün takrolimus kaynaklı nefrotoksisite üzerindeki koruyucu etkisini araştırmayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Çukurova Üniversitesi Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulu onayı sonrası(18.092023/karar no:5) 30 erkek Wistar-Albino rat kullanılarak yapılmıştır. Ratlar rastgele kontrol grubu 6 diğer gruplar 8 rat olmak üzere 4 ayrı gruba ayrıldı. Kontrol grubuna günde bir kez serum fizyolojik(SF)(0.5 cc),Tacrolimus(TAK) grubuna her gün Tacrolimus(0,4 mg/kg), Dexpanthenol(DEX) grubuna günde bir kez Dexpanthenol(500 mg/kg), ve Tacrolimus + Dexpanthenol(DEX-TAK) grubuna her gün Tacrolimus(0,4 mg/kg) ile birlikte günde bir kez Dexpanthenol(500 mg/kg) intraperitoneal(i.p.) yolla uygulandı. Gruplar arası oksidatif dengenin ve böbrek hasarının değerlendirilmesi için biyokimyasal parametreler incelendi. Çalışmanın 14. günün sonunda deney gruplarından kanlar alındı. İki patolog, hemotoksilen-eozin ile boyanmış böbrek dokularını çift kör olarak ışık mikroskobu ile inceledi. İstatistik analizleri SPSS 20.0 programında gerçekleştirildi ve p<0,05 önemli kabul edildi. Bulgular: Gruplar arasında TAS(p=0,827), TOS(p=0,596), OSI(p=0,575), SOD(p=0,952) ve NO(p=0,365) değerlerinde gruplar arasında anlamlı fark bulunmamıştır. IL-6(p=0.008), CRP(p=0.034), TNF-alfa(p=0,014), TGF-β(p=0,012),MDA(p=0.001), üre(p=0.005) ve kreatinin(p=0.002) değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulunmuştur. Patolojik incelemede Bowman kapsülünde genişleme(p<0.001), mitoz varlığı(p=0.005), vasa rekta lökosit infiltrasyonu(VRLİ)(p=0.006), tübüler rejenerasyon(p=0.03), tübüler dilatasyon(p=0.005), tübüler nekroz(p=0.026) anlamlı bulundu. Sadece interstisyel inflamasyon değerinde gruplar arasında anlamlı fark yoktu(p=0.467). Sonuçlar: Bu çalışma, takrolimusun nefrotoksik etkilerine karşı dekspantenolün sınırlı koruyucu etkisi olduğunu gösterilmiştir. Özellikle IL-6 ve TGF-beta seviyelerinin izlenmesi, böbrek grefti reddi ve fibrozisin erken tespiti için önemlidir ve dekspantenolün bu seviyeleri düşürerek nefrotoksisiteyi azaltma potansiyeli bulunmaktadır, ancak bu etkinliği doğrulamak için daha fazla araştırma gerekmektedir.

Mehmet Zubaroğlu
Çukurova University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut tek taraflı üreteral tam obstrüksiyona bağlı gelişen renal hasarın tedavisinde hiperbarik oksijen tedavisinin etkinliğinin araştırılması: Rat modeli ile deneysel çalışma

AMAÇ:Ratlarda deneysel olarak oluşturulacak akut tek taraflı üreter obstrüksiyonu'nun (TTÜO) böbrekte neden olduğu hasarın tedavisinde ve/veya önlenmesinde hiperbarik oksijen (HBO) tedavisinin etkinliği araştırılmıştır.MATERYAL METOD:Çalışmaya alınan 28 rat 4 gruba ayrıldı: Kontrol (HBO), Cerrahi Sham, Obstrüksiyon ( TTUO) ve Tedavi (TTUO + HBO).Üreter obstrüksiyonu oluşturmak için: sol üreter 3/0 ipekle sütür konularak klemplendi. Operasyon sonrası ratlara 10 gün süre ile günde 2 kez HBO tedavisi uygulandı. Çalışma sonunda tüm gruplara ait denekler sakrifiye edildi. Böbrek dokularından elde edilen kesitler histokimyasal inceleme için hematoksilen-eozin ile boyandı. İmmunohistokimyasal inceleme için ise anti-eNOS, ant,-iNOS ve anti-kaspaz-3 antikorları kullanıldı. Apoptotik hücreler TUNEL yöntemi ile tanımlandı.BULGULAR:HBO tedavisi ile histolojik olarak farklılık gözlenmez iken, moleküler düzeyde apoptotik hücre sayısının bir miktar azaldığı saptanmıştır.HBO tedavisi ile dokuda e-NOS, i-NOS immunoreaktivitelerinde azalma gözlenmiştir. Kaspaz-3 immunoreaktivitesinin beklenenin aksine obs ve tedavi gruplarında çok şiddetli gözlenmemiştir.SONUÇ:Akut tek taraflı üreter obstrüksiyonununda Hiperbarik Oksijen Tedavisinin yararlı etkileri görülmüş, böbrek hasarında bir miktar iyileşmeye olanak sağlamıştır.Ek çalışmalara ihtiyaç vardır.

Hiperbarik oksijenasyonÜreter tıkanmaları
Zafer Akar
Manisa Celal Bayar University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Renal hücreli karsinomda prognostik faktörler

Bu çalışma renal hücreli karsinom (RHK) nedeniyle cerrahi girişim yapılan hastalarda prognostik faktörleri belirlemek amacıyla yapılmıştır. 1996 yılından 2010 yılına kadar ameliyat edilen 80 hastanın verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların ortalama yaşları 59.16 yıl ve erkek/kadın oranı 1.28 olarak bulundu.Başvuru nedeni 53 (%66.3) hastada insidental tanı ve 27 (%33.7) hastada hastalıktan kaynaklanan yakınmalara bağlıydı. Histolojik alt tip 70 hasta berrak hücreli (%87.5), 6 hasta kromofob, 4 hasta da papiller tip RHK olarak dağılmaktaydı. Ortalama 35.3 ay izlem sonunda hastaların 43'ü hastalıksız (%53.75), 9'u hasta (%11.25) olarak hayattadır. 28 hasta (%35) kaybedilmiştir. Evrelere göre dağılıma bakıldığında 34 hasta evre 1 (%42.5), 7 hasta evre 2 (%8.8), 23 hasta evre 3 (%28.8), 16 hasta evre 4 (%20) olarak bulundu. Çok değişkenli analizde evre, Fuhrman derecesi ve renal ven invazyonu hastalıksız sağ kalım üzerine etkili bağımsız risk faktörleri olarak bulunmuştur.Beş yıllık yaşam beklentisi evrelere göre, evre 1'de %84.7, evre 2'de 71.4, evre 3'de 48.7 ve evre 4'de %0 ve Fuhrman derecelerine göre derece 1 ve 2 olanlarda %67.7, derece 3 ve 4 olanlarda %42.2 olarak bulunmuştur. Tek değişkenli analizde, insidental başvuru, tümör evresinin düşük olması, Fuhrman derecesinin düşük olması periferik yağ invazyonun olmaması, renal ven invazyonunun olmaması, gerato dışı yayılım olmaması, lenf nodu tutulumunun olmaması ve sarkomatoid değişikliklerin olmaması iyi prognostik faktörler olarak bulunmuştur. Çok değişkenli analizde evre, fuhrman nükleer derecesi ve patolojik lenf nodu tutulumu bağımsız prognostik değişkenler olarak bulunmuştur.

Böbrek hastalıklarıBöbrek neoplazmlarıKarsinoma-renal hücreli+3
Mustafa Yıldırım
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

T1 mesane tümörlerinin submukozal invazyon derinliğinin onkolojik, patolojik ve klinik yansımaları

Mesane kanseri, dünya genelinde erkeklerde en yaygın yedinci, iki cinsiyet birlikte değerlendirildiğinde onuncu sırada yer alan bir hastalıktır ve çoğu vaka yalnızca mukoza veya submukoza ile sınırlıdır. T1 mesane kanserinde lamina propria invazyon derinliği ve genişliğinin prognostik önemi artan bir şekilde araştırılmakta olup, mevcut çalışmada T1a/b/c ve T1e/m alt evreleme sistemlerinin sağkalım ve progresyon üzerindeki etkileri karşılaştırılması amaçlanmıştır. Materyal-Metot Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma Etik Kurulu'nun 06.09.2024 tarihli ve 147 nolu toplantısında, 74 numaralı karar ile onaylanan bu retrospektif çalışma, 2010-2019 yılları arasında mesane kitlesi nedeniyle TUR-M işlemi yapılan ve patolojisinde submukoza invazyonu pozitif olan 103 hastanın patoloji preparatlarının yeniden incelenmesi ile gerçekleştirilmiştir. T1 tümörleri, T1a/b/c ve T1m/e subgruplama esas alınarak iki farklı sistemle alt evrelendirilmiş; tümörün histolojik özellikleri, CIS varlığı ve diğer klinik parametreler incelenmiştir. Subgrupların prognoz ve sağkalım üzerindeki etkileri karşılaştırılmıştır. Bulgular Bu çalışmada, 103 T1 mesane kanseri hastasının demografik, klinik ve patolojik özellikleri retrospektif olarak incelenerek, T1a-c ve metrik T1m/e alt evreleme sistemlerinin prognostik önemi değerlendirilmiştir. Nüks oranı T1c grubunda %76,0, T1a grubunda %46,7, T1b grubunda ise %61,1 olarak tespit edilmiş ve T1c grubundaki yüksek nüks oranı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,041). Aynı şekilde T1e grubunda yüksek nüks oranı istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur. (p=0,031) Nükssüz sağkalım süreleri değerlendirildiğinde, T1a grubunda ortalama 84,5 ay, T1c grubunda ise 27,3 ay olarak tespit edilmiş ve bu farkın anlamlı olduğu görülmüştür (p=0,032). Progresyonsuz sağkalım analizi, T1c grubunun T1a grubuna kıyasla daha yüksek progresyon riski taşıdığını ortaya koymuştur (p=0,037). Progresyonsuz sağkalım analizi, T1m grubunda T1e grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha uzun bulunmuştur (p=0,037). Benzer şekilde, nükssüz sağkalım süresi de T1m grubunda T1e grubuna göre anlamlı derecede daha uzun saptanmıştır (p=0,043). Varyant histolojinin kansere özgü sağkalım üzerinde olumsuz etkisi olduğu gösterilmiş ve bu fark anlamlı bulunmuştur (p<0,001). Harrell's C analizine göre T1a-c ve T1m/e sınıflama sistemleri benzer prediktif değerlere sahip olup, sırasıyla nükksüz sağkalım ve progresyonsuz sağkalım için p değerleri 0,534 ile 0,523 bulunmuştur. Sonuç Bu çalışma, T1 mesane kanserindeki iki farklı alt evreleme sisteminin (T1a-c ve T1m-e) prognostik önemini değerlendirerek nüks ve progresyon öngörmedeki etkinliklerini karşılaştırmıştır. Bulgular, T1c ve T1e alt gruplarındaki hastaların daha yüksek progresyon riski taşıdığını ve daha agresif tedavi protokollerine ihtiyaç duyabileceğini göstermiştir. Çalışma, mevcut sınıflama sistemlerinin yeni parametrelerle desteklenmesi gerektiğini ve bu sistemlerin hasta yönetiminde önemli katkılar sağlayabileceğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Mesane Kanseri, T1 alt evreleme, Nüks, Progresyon, Risk Sınıflaması

Sümeyye Seday Kolkıran
Çukurova University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üreteral stent uygulanan hastalarda stent kolonizasyonu ve üriner trakt enfeksiyonları ile ilişkili faktörlerin analizi

Amaç: Üreteral çift J stentler (DJs), üroloji pratiğinde idrar drenajını sağlamak, üreter anastomozlarını desteklemek ve böbrek fonksiyonlarını korumak amacıyla yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak, uzun süre vücutta kalmaları biyofilm oluşumunu tetikleyerek antibiyotik direncine ve kateter ilişkili enfeksiyonlara zemin hazırlamaktadır. Bu çalışmada, DJs takılan hastalarda üropatojen dağılımını, bu patojenlerin ilaç direnç profillerini, stent kalış süresi ve karbon kaplı stent kullanımının enfeksiyon gelişimine etkilerini analiz ederek, biyofilm kaynaklı bakteriyel enfeksiyonların tedavi yönetimine katkı sağlamak amaçlanmıştır. Materyal-Metot: Bu retrospektif çalışma, 2017-2024 yılları arasında çeşitli nedenlerle DJs takılan hastalar üzerinde gerçekleştirilmiştir. DJs kültürlerinden izole edilen mikroorganizmalar, enfeksiyon durumları ve antibiyotik/antifungal direnç profilleri analiz edilerek tanımlayıcı bir değerlendirme yapılmıştır. Mikrobiyolojik incelemelerde, bakteri ve mantar türleri uygun besiyerlerine ekilip inkübe edilerek tanımlanmış, antibiyotik duyarlılık testleri ile direnç profilleri belirlenmiş bu bulgular üzerinden istatistiksel çalışma yapılmıştır. Bulgular: Bu çalışmada, 311 hastadan alınan toplam 396 DJs kültürü değerlendirilmiş olup, hastaların %53,4'ü erkek, %46,6'sı kadın hastadır. Kültürlerin %65,7'sinde tek bir mikroorganizma tespit edilirken, %34,3'ünde polimikrobiyal üreme gözlemlenmiştir. En sık izole edilen patojenler arasında Enterococcus spp. (%29,5), E. coli (%17,9), S. aureus (%14,4) ve Candida spp. (%15,2) yer almaktadır. Gram-negatif bakterilerin enfeksiyon oluşturma oranı (%32,9) ile Candida türlerinin enfeksiyon oranı (%38,3) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p=0,004). Ek olarak, çoklu ilaç direnci (MDR %39,6, XDR %10,4, PDR %0,9) özellikle Gram-negatif bakterilerde daha yaygın olarak saptanmış ve uzun süreli DJs kullanımının antibiyotik direnci ile ilişkili olduğu belirlenmiştir. Sonuç: DJs stentlerinin uzun süreli kullanımı, biyofilm oluşumu ve antibiyotik direncinin artışı ile doğrudan ilişkili bulunmuş, özellikle Gram-negatif bakteriler ve kandida türleri yüksek enfeksiyon oranları ile öne çıkmıştır. Özellikle Gram-negatif bakteriler ve kandida türleri daha çok polimikrobiyal üreme, çoklu ilaç direnciyle ilişkilendirilmiş ve uzun süreli stent kullanımında MDR/XDR oranlarının arttığı gözlemlenmiştir. Uzun süreli stentlemelerde karbon kaplı stentlerin kullanılması üriner sistem enfeksiyonuna karşı koruyucu olabilmektedir. Bu bulgular doğrultusunda, stent kalış süresinin mümkün olduğunca kısaltılması, biyofilm oluşumunu azaltacak önlemler alınması, mümkün oldukça karbon kaplı stentlerin tercih edilmesi ve ampirik antibiyotik seçiminde yerel antimikrobiyal duyarlılık oranlarının dikkate alınması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: DJ Stent, Karbon Kaplı, Enfeksiyon, Kolonizasyon, Asemptomatik Bakteriüri

Safı Kolkıran
Çukurova University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prostat kanser dokusunda eser miktarda bulunan metal konsantrasyonlarının önemi: Histopatolojik evre, PSA, klinik seyir ilişkisi

Bu çalışmanın amacı eser elementlerin prostat kanserindeki olası rollerine ışık tutmaktır. Bu amaçla 1996-2010 yılları arasında kliniğimizde daha önce histopatolojik olarak ?Prostat Adenokarsinomu? tanısı almış ve serum PSA değeri 2,5 ng/ml' nin altında olup histopatolojik olarak ?Benign Prostat Hiperplazisi? tanısı almış olan hastaların patoloji preperatları ICP-OES ve ICP-MS cihazlarında analiz edilerek eser element derişimleri ve bu derişimlerin PSA, histopatolojik evre ve klinik seyirle olan ilişkisi değerlendirildi.Malign prostat dokusunda Cd, Ni ve Ca ortalama derişimleri sırasıyla 55.64 µg/kg (SH:35.12, p=0.033), 784.02 µg/kg (SH:828.24, p<0.001), 656.94 mg/kg (SH:852.39, p<0.001) olmak üzere daha düşük; Fe ortalama derişimi ise 56.52 mg/kg (SH: 33.10, p=0,039) daha yüksek bulunmuştur. Eser element miktarları ile histopatolojik olarak nörovasküler invazyon mevcudiyeti arasındaki ilişki değerlendirildiğinde nörovasküler invazyon olan hastalarda Ca, Mg ve B seviye ortalamaları anlamlı olarak daha düşük miktarda (p=0.043, p=0.016 ve p=0.033) bulundu. Ekstrakapsüler yayılım ve eser element düzeyleri arasındaki ilişki değerlendirildiğinde düşük Zn miktarı ile ekstrakapsüler yayılım arasında anlamlı ilişki saptandı (p=0.016). Hastaların total gleason skorları ile eser element miktarları arasındaki ilişki değerlendirildiğinde B ile negatif, Se derişimleriyle ise istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon (p=0.003 ve p=0.002) saptandı. Preoperatif PSA düzeyleri ile eser element düzeyleri karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı ilişki saptanmamasına rağmen Fe, Mg, Cu, Se ile preoperatif PSA değerleri arasında pozitif , Cd ve B ile ise negatif korelasyon saptandı. PSA nüksü ile eser element derişimleri arasında bağımsız prognostik ilişki saptanmadı. Eser elementlerin kanser gelişimine nasıl yol açtığı veya olası koruyucu etkilerinin daha iyi anlaşılmasına moleküler düzeyde yapılacak araştırmalar ışık tutacaktır.

Eser elementlerHistopatolojiNeoplazm evreleri+4
İlker Çelen
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üriner inkontinanslı kadın hastalardaki ürodinamik bulguların karşılaştırılması

Ürodinamik çalışmalar mesane duyularının değerlendirilmesinde kullanılan standart tekniktir. Bu çalışmada mikst üriner inkontinanslı (MÜİ), urge üriner inkontinanslı (UÜİ) ve saf stres üriner inkontinanslı (SÜİ) hastalardaki ürodinamik bulgular arasındaki farklılıkların karşılaştırılması ve bu ürodinamik bulguların mesane sensitivite indeksi (MSI) kullanarak değerlendirilmesi amaçlandı.Çalışmaya MUİ'ı olan 35, UUİ'ı olan 33 ve SUI'ı olan 31 hasta olmak üzere toplam 99 olgu dahil edildi. Nörojen mesaneli, fistülü ve üretral divertikülü bulunan, geçirilmiş ürolojik cerrahisi olan ve bilinen üriner sistem enfeksiyonu bulunan hastalar çalışma kapsamına alınmadı. Tüm hastaların özgeçmişleri, fizik muayene bulguları, 3 günlük işeme günlükleri ve ürodinamik çalışma bulguları kaydedildi. Mesane sensitivite indeksi (MSI) maksimum mesane kapasitesinin (Vmax) ilk işeme arzusunun oluştuğundaki mesane kapasitesine (İİH) oranı (Vmax/İİH) olarak hesaplandı.MÜI, UÜİ, SÜİ'lı hastaların yaş ortalaması 50,03 idi (sırasıyla 50,37; 49,06 ve 50,67; P=0,868). Hastaların günlük işeme sayı ortalamaları istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermekteydi (sırasıyla 10,94; 12,21 ve 9,16; P=0,005). Tüm hastaların mesane kapasiteleri ve güçlü işeme isteği değerleri birbirinden farklıydı ( sırasıyla 420,42; 331,78; ve 453,93; P< 0,001 ile 334,02; 273,33 ve 340,87; P<0,001). MUİ ve UÜİ'lı hastalar SÜİ'li hastalardan daha yüksek basınçlarda işemekteydi. Maksimum işeme hızındaki(Qmax) detrüsör basınçları sırasıyla 33,54; 32,69 ve 25,03 idi (P=0,021). Olguların Qmax değerleri arasında istatistiksel anlamlı bir farklılık yoktu (sırasıyla 25,31; 24,11 ve 26,6; P=0,428). Tüm hastaların Vmax ve İİH değerleri arasında farklılık vardı (sırasıyla 420,42; 331,78; ve 453,93; P< 0,001 ile 232,69; 195,24 ve 232,69; P<0,001). Hastaların MSİ değerleri arasında matematiksel bir fark bulunda ancak bu istatistiğe yansımıyordu (sırasıyla 1,84; 1,72 ve 1,91; P=0,097.Yine istemsiz detrüsör kontraksiyonu olan MÜİ ve UÜİ'ı hastalar kendi aralarında ayrı ayrı incelendiğinde ortalama MSI değerleri arasında matematiksel fark varken istatistiksel farklılık bulunamadı (sırasıyla P=0,923; P=0,686).MÜI, UÜİ, SÜİ'lı hastaların ürodinamik bulguları farklılık göstermekteydi. MSI ile ürodinamik veriler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamasına rağmen matematiksel bir fark olmasından dolayı daha geniş hasta serilerinde veya oluşturulacak farklı indeksler üzerinde çalışılmasının; konunun daha etkin değerlendirilmesi açısından faydalı olacağı kanaatine varıldı.

KadınlarÜriner inkontinansÜrodinami
Mehmet Fatih Zeren
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Transrektal ultrason eşliğinde prostat biopsisi yapılan hastalarda anksiyetenin ağrı ve yaşam kalitesi üzerine etkileri

Bu çalışmanın amacı, transrektal ultrasonografi eşliğinde prostat biyopsisi yapılan hastalarda anksiyetenin ağrı ve yaşam kalitesi üzerine etkilerini değerlendirmektir. Böylece günümüzde oldukça sık uygulanan bu yöntemden önce anksiyeteyi azaltmaya yönelik herhangi bir tedavi gerekliliği belirlenebilecektir.GEREÇ- YÖNTEM:Prostat biyopsi endikasyonu konulan 50 hastaya işlemden hemen önce HAD (Hospital anxiety of depression) ölçeği ve Kısa Form-36 dolduruldu. Ardından biyopsi işlemi gerçekleştirildi. Daha sonra biyopsideki ağrı seviyesi vizüel analog scale (VAS) ile değerlendirildi.BULGULAR:Hastaların ağrı skorları ile anksiyete arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Anksiyete ile yaşam kalitesi arasında ters yönlü anlamlı ilişki saptandı. Yaş ile ağrı algısı, anksiyete ve yaşam kalitesi arasında ilişki saptanmadı. Prostat boyutu, alınan örnek sayısı ve anormal parmakla rektal inceleme bulgusu ile ağrı algısı arasında anlamlı ilişki saptanmadı.SONUÇ:Bu çalışmada transrektal ultrasonografi eşliğinde yapılan prostat biyopsisinde anksiyetenin işleme bağlı ağrı algısı üzerine etkili bir faktör olmadığı saptandı. Bu nedenle biyopsi öncesi anksiyeteye yönelik profilaktik tedaviye gerek olmadığı kanaatindeyiz. Hastaların anksiyetesi ile yaşam kaliteleri arasında ters yönlü anlamlı bir ilişki gözlendi. Ancak anksiyetesi olan hastaların yapılan invaziv işleme mi yoksa kanser korkusuna mı bağlı olduğu araştırılmadı. Bu nedenle daha geniş hacimli ve anksiyeteyi anlık değerlendirebilen ölçeklerin kullanıldığı prospektif çalışmalarla bu konuya daha iyi kanıt elde edilebileceği kanaatindeyiz.

AnksiyeteAğrıBiyopsi+3
Mehmet Uyanık
Manisa Celal Bayar University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lokalize prostat kanseri tanısı alan ve radikal retropubik prostatektomi yapılan hastalarda gelişen erektil disfonksiyonda kavernosal hemodinami değişikliklerin değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı lokalize prostat ca tanısı almış olan ve RP operasyonu uygulanan hastaların preop ve postop erektil fonksiyonlarını değerlendirmek, operasyon sırasındaki arteriel ve venöz yaralanmanın erektil fonksiyon üzerindeki etkilerini araştırmaktır.Bu amaçla lokalize prostat ca tanısı alan ve preop erektil fonksiyonları normal olan 20 hasta değerlendirildi.Hastaların erektil fonksiyonları İİEF anket formu ve 50 mg papaverin ile yapılan penil doppler ultrason ile değerlendirildi.İİEF skorları ortalama 21,78 (22-25) olarak kaydedildi ve hastalarda preop erektil disfonksiyon saptanmadı.20 hastaya preop 50 mg papaverin ile yapılan penil doppler ultrasonda; sağ sistolik akım ort 33,45mmHg , sağ diastolik akım ort 3,48 mmHg ,sol sistolik akım ort 34,20 mmHg , diastolik akım 3,63 mmHg olarak ölçüldü ,erektil disfonksiyon saptanmadı.RP sonrasında hastalar postop 3. ay ve 6. ay da tekrar erektil fonksiyonları açısından değerlendirildi.Hastaların 3. aydaki İİEF ort 6,89 (22-25) olarak hesaplandı. 3.aydaki penil doppler değerleri; sağ kavernoz sistolik 30,05 mmHg sağ kavernoz diastolik 4,68 mmHg ,sol kavernoz sistolik 31,58 mmHg ,sol kavernoz diastolik 5,06 mmHg olarak ölçüldü.6.aydaki İİEF değerleri ort 7,11(22-25) olarak hesaplandı.6. aydaki penil doppler değerleri; sağ kavernoz sistolik 35,40 mmHg , sağ kavernoz diastolik 4,04 mmHg ,sol kavernoz sistolik 34,70 mmHg , sol kavernoz diastolik 3,89 mmHg olarak ölçüldü.3.ve 6. aydaki dopler ultrason sonuçları hem birbiri arasında hem de preoperatif sonuçlarla karşılaştırıldığında istatiksel anlamlı bir fark bulunamamıştır.(p<0,05)Çalışmamızın sonucunda postoperatif İİEF skorlarında düşme olan hastaların postoperatif 3. ve 6. aydaki sistolik ve diastolik basınçlarında preop değerlerine göre anlamlı bir değişiklik bulunamadı.Sonuç olarak RP sonrasında gelişen erektil disfonksiyondan arteriyojenik etyolojiden ziyade nörojenik komponentin ön planda olduğunu düşündürmektedir.Bu konu üzerinde daha çok değerlendirme yapabilmek için vaka sayısının daha fazla olduğu çalışmalara ihtiyaç vardır.

Erektil disfonksiyonHemodinamiNeoplazmlar+3
Erdem Özbek
Manisa Celal Bayar University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nefrolitiyazis hastalarında farklı ESWL cihazlarının etkinliğinin değerlendirilmesi

Giriş: Üriner sistem taş hastalığı, prevalansı yüksek olan ve günümüzde hem daha sık hem de daha genç yaşlarda görülmeye başlayan önemli bir sağlık sorunudur. Böbrek taşının cerrahi tedavi yöntemleri arasında ESWL, minimal invaziv olması, düşük komplikasyon oranı ve kısa hastanede kalma süresi, tekrarlayan seanslar ile başarı oranının artması özellikleri sayesinde önemli bir yere sahiptir. Bu çalışmada, Çukurova Üniversitesi Hastanesi ve Mersin Şehir Hastanesinde bulunan elektromanyetik şok dalga üretim teknolojisini kullanan iki farklı ESWL cihazlarının etkinliğini değerlendirdik. Gereç ve yöntem:2022-2025 yılları arasında ESWL yapılan Çukurova Üniversitesi Hastanesindeki 109, Mersin Şehir Hastanesindeki 152 hastanın klinik, demografik ve taş hastalık verilerine retrospektif olarak ulaştık. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics Versiyon 20.0 paket programı kullanıldı. Bulgular: Mersin grubundaki hastaların ortalama taş boyutu daha büyüktü, istatistiksel olarak eşleştirme yapılarak değerlendirildiğinde iki merkezin başarı oranı (% 53.5 ve % 44.6) açısından istatistiksel anlamlı fark görülmedi. Komplikasyon oranı Çukurova grubunda daha fazla görüldü. (p=0.007) İşlem başarısına göre değerlendirildiğinde yaş, boy, VKİ, ESWL seans sayısı, serum sodyum değeri ve idrar dansitesi, taş volümü ve Hounsfield ünitesi, cilt altı ve visseral yağ doku mesafesi, MAP (Mayo Adhesive Probability) skoru, komplikasyon gelişimi başarı oranı ile ters ilişkili bulunmuşken, DJ stent varlığı işlem başarısı ile doğru orantılı bulundu. Lojistik regresyon analizi sonucunda DJ stent varlığı (OR=3.2(1 .3 8.2))(p=0.015), taş volümünün 523.6 mm 3' den küçük olması (OR=4.7(1.6 13.7))(p=0.005) işlem başarısını art ırdı ğı görüldü. MAP skoru ((OR=0.2(0.1 0.6))(p=0.002)) ve komplikasyon oranı (OR=0.1(0.02 0.55))(p=0.008) işlem başarısını azalttığı görüldü. Sonuç: Böbrek taş hastalarında, farklı cihazların etkinliğinin benzer ol duğu , işlem öncesi hastaların daha etkin değerlendirilmesi ve doğru hasta seçimi ile işlem başarısının ar ttığı görül dü Anahtar Kelimeler: Üriner sistem taş hastalığı, nefrolitiyazis, ekstrakorporeal şok dalga litotripsi

Böbrek taşları
Ilıyas Syrymbyek
Çukurova University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kırmızı LED ışığın yaşlı ve erişkin ratlarda potansiyel terapötik etkileri

Giriş ve Amaç: Testisler, erkek üreme sisteminin en temel organları arasında yer almakta olup, sperm üretimi ve erkek cinsiyet hormonlarının sentezinden sorumludur. Yaşlanmayla birlikte testis dokusunda seminifer epitelde incelme, tübül çapında azalma, testosteron seviyelerinde düşüş ve sperm parametrelerinde belirgin bozulma ortaya çıkmaktadır. Fotobiyomodülasyon temelli non-invaziv uygulamaların son yıllarda çeşitli dokular üzerinde düzenleyici ve rejeneratif etkilere sahip olabileceği gösterilmiş olsa da, kırmızı LED ışığının testiküler yapı ve sperm kalitesi üzerindeki etkilerini yaşa göre karşılaştırmalı olarak değerlendiren çalışma sayısı sınırlıdır. Bu çalışmada, kırmızı LED ışığının erişkin ve yaşlı ratlarda testis histolojisi ve sperm parametreleri üzerine olası düzenleyici etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Çukurova Üniversitesi Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulu onayı sonrası (24.04.2025/karar no:1) 24 erkek Wistar-Albino sıçan kullanılarak yapılmıştır. Çalışmada ağırlıklarına ve yaşlarına göre erişkin ve yaşlı erkek Wistar-Albino sıçanlardan oluşan her grupta 6 adet sıçan bulunan dört grup kullanılmıştır: Erişkin kontrol (G1), erişkin LED (G2), yaşlı kontrol (G3) ve yaşlı LED (G4). Tüm sıçanlar standart laboratuvar koşullarında 12 saat aydınlık–12 saat karanlık döngüsünde 30 gün boyunca barındırılmıştır. LED gruplarında kırmızı LED ışığı (2835 SMD Şerit Led; 4.8 W/620-750 nm/ 155 lm) sıçan kafeslerinin 20 cm üzerine yerleştirilip her gün aynı protokole göre uygulanmıştır. Deney sonunda alınan testis doku örnekleri histomorfometrik ve immünhistokimyasal açıdan değerlendirilmiş, alınan kan örneklerinden de biyokimyasal parametreler ölçülmüştür. İstatistik analizleri SPSS 20.0 programında gerçekleştirilmiş ve p<0,05 önemli kabul edilmiştir. Bulgular: Gruplar arasında SOD (p=0,272), GPX1 (p=0,001), Melatonin (p=0,102), LH (p=0,267) biyokimyasal değerlerinde anlamlı fark bulunmamıştır. Testosteron (p<0,001) ve MDA (p<0,001) düzeyleri açısından G1–G2 ve G3–G4 grupları arasında anlamlı farklılıklar saptandı. Histolojik değerlendirmelerde ise seminifer tübül epitel kalınlığı (p<0,001), sperm sayısı (p<0,001) ve sperm motilitesi (p<0,001) bakımından gruplar arasında anlamlı farklar belirlendi. Özellikle G4 grubunda elde edilen olumlu bulguların, G3 grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü. İmmünhistokimyasal olarak incelenen PCNA, BMAL1, 3β-HSD immünreaktivitesinde de G4 grubunda G3 grubuna kıyasla anlamlı farklar bulundu (p<0,05). G2 grubunda ise sayısal olarak olumlu bir artış tespit edilse de istatistiksel bir fark bulunamadı. Sonuç: Bu çalışma kırmızı LED ışığının testiküler yapı ve sperm parametreleri üzerinde iyileştirici etkiler oluşturabileceğini göstermektedir. Özellikle yaşlı sıçanlarda ortaya çıkan sonuçlar kırmızı LED terapisinin yaşlanmaya bağlı testiküler dejenerasyonun azaltılmasında potansiyel bir non-invaziv yaklaşım olabileceğini göstermektedir. Ancak daha geniş örneklemli ve moleküler düzeyde desteklenen çalışmalarla mekanizmanın ayrıntılı şekilde ortaya konması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Kırmızı LED ışık, Fotobiyomodülasyon, Testis histolojisi, Sperm parametreleri, Yaşlanma, Sıçan

Mert Evirgen
Çukurova University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İskemik priapizm modelinde hiperbarik oksijen tedavisinin iskemi reperfüzyon hasarına etkileri: Deneysel çalışma

Amaç: Biz bu çalışmada ratlarda deneysel bir iskemik priapism modeli oluşturarak hiperbarik oksijen tedavisinin (HBO) histopatolojik ve biyokimyasal parametreldeki etkisini gözlemlemeyi ve iskemik priapizm hastalığında bir tedavi alternatifi olarak kullanılıp kullanılamayacağını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 4 grup olmak üzere toplam 34 adet Wistar-Albino cinsi erkek rat kullanıldı. Grup 1 (n:7) sham grubu olarak belirlendi.Grup 2 (I/R) 'de (n:10) priapizm modeli oluşturularak 4.saatin sonunda konstrüktör bant çıkarıldı ve reperfüzyon aşamasında ratlar 1 hafta boyunca bekletildi. Grup 3 (I/R+HBO) 'te (n:10) yine priapizm modeli oluşturulan ratlara reperfüzyon aşamasında denek hayvanları için özel olarak yapılmış oksijen tankında 7 gün boyunca günde 1 seans HBO tedavisi verildi. Grup 4 (HBO) 'te (n:7) ise model oluşturulmadan sağlıklı ratlara 7 gün HBO tedavisi verildi. Tüm gruplara işlemler sonunda penektomi yapıldı ve abdominal aortadan 3ml kan alındı. Penil doku örneklerinin yarısı histopatolojik olarak incelendi. Diğer yarısı homojenize edilerek biyokimyasal incelemeye alındı. Alınan homojenize doku ve kan örneklerinden katalaz (CAT) , glutatyon peroksidaz (GPX), endotelyal nitrik oksit sentetaz (eNOS) ve hipoksi ile indüklenebilir faktör 1a (HIF1A) çalışıldı. Gruplardan elde edilen veriler uygun istatiksel yöntemlerle karşılaştırıldı. Bulgular: Grup 2 'de polimorf nüveli lokositlerin (PMNL) aktivasyonu ve kronik inflamasyon açısından Grup 1 ve 4'e göre istatistiksel anlamlı yükseklik saptandı. Ayrıca Grup 3 'teki kronik inflamasyon seviyeleri Grup 2 'ye göre istatistiksel anlamlı daha düşük saptandı.(p<0,05) Grup 2 ile Grup 3 arasında hem sistemik kanda hem de penil dokuda eNOS, GPX, CAT ve HIF1A seviyeleri bakımından anlamlı fark saptanmadı. Tüm bulgulara bakıldığında HBO tedavisinin; priapizme bağlı oluşan kavernozal dokudaki iskemi reperfüzyon hasarında ne biyokimayasal ne de histopatolojik olarak hiçbir parametrede hasarı arttırmadığı saptandı. Sonuçlar: HBO tedavisi; kronik inflamasyonu azaltarak priapism hastalığının özellikle kronik sürecindeki etkilerini azaltmada alternatif ya da yardımcı bir tedavi seçeneği olabilir. Ancak bu konuda neredeyse hiç hayvan deneyinin olmamasından dolayı daha fazla denek sayısı ile yapılan daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler:Priapizm, iskemi reperfüzyon hasarı , hiperbarik oksijen

Hiperbarik oksijenasyonPriapizmReperfüzyon+2
Ahmet Yıldırım Balık
Düzce University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prostat kanserinde de-ritis oranının patolojik sonuçları öngörmede önemi

Amaç: Bu çalışma, prostat kanseri tanısıyla radikal prostatektomi yapılan hastalarda operasyon öncesi bakılan De Ritis oranının (serum Aspartat Transaminaz (AST)/Alanin Transaminaz (ALT)) ameliyat sonrası ISUP-GG (International Society of Urological Pathology Grade Group) derece yükselmesi (upgrade) ve patolojik sonuçları öngörmedeki etkinliği araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 2012-2022 yılları arasında lokalize prostat kanseri nedeniyle radikal prostatektomi yapılan 152 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların operasyon öncesi 1 aylık süre içerisinde bakılan serum AST ve ALT değerleri çalışmaya alındı. Hastaların yaşı, preoperatif tümör karakteristikleri (biyopsi öncesi PSA, prostat volümü, PSA dansitesi, biyopsi ISUP- GG, maksimum biyopsi tümör volümü) ve prostatektomi patolojik özellikleri (ISUP-GG, patolojik tümör evresi, lenf nodu tutulumu, seminal vezikül invazyonu ve cerrahi sınır durumu) değerlendirildi. Bulgular: Radikal prostatektomi sonrası ISUP upgrade saptanan grupta De Ritis oranı ortalaması upgrade saptanmayan gruba göre daha düşük saptandı (1,14±0,28 karşı 1,10±0,27, p=0.38). Upgrade tahmin etmek için yapılan ROC eğri analizi sonucunda optimal De Ritis oranı eşiği 1.22 olarak hesaplandı. Düşük De Ritis oranı olan grupta upgrade görülme oranı istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek saptandı (%51'e karşı %34, p=0.05). Düşük De Ritis oranı olan hastalarda, radikal prostatektomi sonrası patolojik T3, seminal vezikül invazyonu ve lenf nodu invazyonu oranları istatistiksel olarak anlamlı olmasa da daha yüksek saptandı (p değerleri sırasıyla 0.68, 0.50 ve 0.39). Sonuçlar: Çalışmamız sonucunda düşük De Ritis oranı ile radikal prostatektomi sonrası ISUP upgrade ve olumsuz patolojik özellikler (T3, lenf nodu tutulumu, seminal vezikül invazyonu) arasında ilişkili olabileceğini düşündürmektedir.

Alanin transaminazAspartat transaminazBiyopsi+6
Mustafa Kemal Kaya
Düzce University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Radikal nefrektomi yapılan hastalarda cerrahi apgar skorunun, postoperatif erken dönem ve 1. yılda yılda renal fonksiyonlar ile korelasyonu

Radikal nefrektomi (RN) operasyonlarından sonra renal fonksiyonlardaki etkilenme pek çok çalışmaya konu olmuştur. Küçük renal kitlelerde parsiyel nefrektomi (PN) ile karşılaştırmalı yayınlarda RN'nin uzun dönemde renal fonksiyonları olumsuz etkilediği ve PN'e göre kardiyovasküler sistem morbiditesini arttırdığı gösterilmiştir. Çalışmamızda RN uygulanan hastalarda intraoperatif surgical apgar skoru (SAS)' nun erken ve uzun dönemde renal fonksiyonlardaki etkilenmeyi ne oranda öngöreceği araştırılmıştır. Çalışmaya 2016 –2018 tarihleri arasında kliniğimizde böbrek tümörü tanısıyla RN uygulanan 111 hasta dahil edildi.Çalışma prospektif olarak dizayn edilmiş ve verileri toplanmış, retrospektif değerlendirilmeyi içermektedir. SAS verileri ile preoperatif, postoperatif 1. gün, 6. ay ve 12. ay GFR değerleri karşılaştırıldı. Hastalarda glomerüler filtrasyon hızının (GFR) hesaplanmasında Modification of Diet in Renal Disease (MDRD) yöntemi kullanıldı. Bulgular: SAS'a göre risk grupları arasında preoperatif ve postoperatif erken dönemde GFR değerleri arasında anlamlı fark yok iken, 6. ay ve 12. ayda yüksek riskli grupta orta risk ve düşük risk grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı oranda daha yüksek GFR düşüşü saptandı. (p<0.001) Sonuç: Radikal nefrektomi operasyonundaki SAS skorları ile hastanın 6. ay ve ilk 1 yıldaki GFR değişimleri arasında anlamlı ilişki bulunmuştur.SAS skoru açısından risk grubunu oluşturan hastalara, uzun dönemdeki GFR değişimlerinden etkilenmemesi için erken dönemde böbrek koruyucu tedaviler ve diyet uygulamaları önerilebilir.

Apgar puanıGlomerüler filtrasyonGlomerüler filtrasyon hızı+3
Hasan Nimetigil
Gaziantep University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aşırı aktif mesane hastalarında tedavi öncesi ve sonrası idrarda nerve growth factor düzeylerinin karşılaştırılmanın OAB-V8 sorgulama formu ile kolerasyon

Amaç: Çalışmamızda antimuskarinik tedavi ve onabotulinum toksin-A (onaBoNT-A) enjeksiyonu uygulanan aşırı aktif mesane (AAM) hastalarında, tedavi öncesi ve sonrası idrarda nerve growth factor (NGF) düzeylerinin karşılaştırılması, ilaveten NGF düzeylerinin aşırı aktif mesane sorgulama formu [ 8-item overactive bladder questionnaire (OAB-V8)], ürogenital sıkıntı envanteri [Urinary Distress Inventory, Short Form (UDI-6)] ve inkontinansın hayat kalitesi etkileri sorgulama formu [Incontinence Impact Questionnaire, Short Form (IIQ-7)] ile korelasyonu olup olmadığını göstermeyi amaçladık Materyal ve Metod: Lokal etik kurul onayını takiben (2016/313, 28.11.2016), Ağustos 2017 ve Mayıs 2019 tarihleri arasında AAM semptomları ile kliniğimize başvuran 40 hasta prospektif olarak değerlendirildi. Çalışma kapsamında 20 hastaya solifenacin 5 mg başlandı (grup 1), antimuskariniklere dirençli 20 hastaya ise onaBoNT-A enjeksiyonu (grup 2) yapıldı. Tüm hastalardan tedavi öncesi ve tedavi sonrası 3. ve 6. ayda idrar numunesi alındı, idrarda NGF düzeyleri ölçüldü. Yine hastaların tedavi öncesi ve tedavi sonrası 3. ve 6. ayda: OAB-V8, UDI-6, ve IIQ-7 semptom skorları kaydedildi. Verilerin normal dağılıma uygunluğu Shaphiro Wilk Testi ile test edildi. Normal dağılamayan değişkenlerin iki bağımsız grupta karşılaştırılmasında Mann Whitney U Testi, ikiden farklı zamanda değerlendirilmesinde ise Freidman ve Dunn çoklu karşılaştırma testleri kullanıldı. Sayısal değişkenler arasındaki ilişkiler ise Spearman korelasyon katsayısı ile test edildi. Bulgular: Ortalama yaş açısından gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark izlenmedi (grup 1: 39.1±12.22, grup 2: 48.26±17.94, p=0.073). Yine 2 grup arasında başlangıç OAB-V8, IIQ-7 ve UDI-6 skorları açısından anlamlı farklık saptanmadı. NGF değerleri onaBoNT-A enjeksiyonu yapılan grupta zaman içinde anlamlı değişim göstermezken (p=0.069, p=0.069); antimuskarinik tedavi uygulanan hastalarda, 3. ve 6. aylarda preoperatif döneme göre anlamlı düşük bulunmuştur (p=0.003, p=0.007). Antimuskarinik verilen grupta, 3. ayda NGF ile OAB-V8 (r=0.704, p=0.001), IIQ-7 (r=0.676, p=0.001) ve UDI-6 (r=0.583, p=0.007) skorları açısından anlamlı bir korelasyon gözlendi. Ayrıca 6. ay takiplerde de antimuskarinik tedavi verilen grupta, NGF düzeyi ile OAB-V8 (r=0.811, p=0.004) ve IIQ-7 (r=0.671, p=0,001) skorları arasında güçlü bir korelasyon mevcuttu. Ancak onaBoNT-A enjeksiyonu grubunda ise NGF ile diğer değişkenler arasında 3. ve 6. ay takiplerde anlamlı bir korelasyon izlenmedi. Sonuç: Son yıllarda AAM'de tedavi monitorizasyonunu sağlamak üzere biyobelirteçler üzerinde çalışmalar artmaktadır. Çalışmamızda NGF değerleri onaBoNT-A enjeksiyonu yapılan hasta grubunda zaman içinde anlamlı değişim göstermezken, antimuskarinik tedavi verilen hasta grubunda 3. ve 6. ayda tedavi öncesine göre anlamlı düşük bulunmuştur. Aynı zamanda antimuskarinik tedavi verilen grupta, idrar NGF düzeyleri semptom skorlarıyla korele seyrettiği için antimuskarinik tedavi alan AAM hastalarında tedavinin etkinliğini değerlendirmek için iyi bir belirteç olduğunu düşündürtmektedir. OnaBoNT-A enjeksiyonunda bu korelasyonun görülmemesinin nedeni olarak, etki mekanizması farklılığının sorumlu olduğu düşünülebilir. Anahtar kelimeler: Antimuskarinik, Onabotulinum toksin A, Nerve Growth Factor, Sorgulama formları

Botulinum toksinleriMesane hastalıklarıMuskarin+2
Süleyman Sağır
Gaziantep University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rat modelinde unilateral testiküler torsiyon sonrası karşı testiste gelişen apoptik değişikliklerin değerlendirilmesi

Okan Uysal
Gaziantep University
2001
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hiperokzalüriye bağlı gelişen renal tubüler hücre apoptozisi üzerine değişik antioksidan ajanların etkileri

M.sakıp Erturhan
Gaziantep University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Perkütan nefrolitotomi sonrasında böbrek fonksiyonlarında görülen değişimler ve bu değişimlere etki eden faktörlerin analizi

Bu çalışmada böbrek taşı cerrahisinde sıkça uygulanan Perkütan Nefrolitotomi (PNL) ameliyatının böbrek fonksiyonları üzerinde meydana getirdiği değişimler ve bu değişimlere etki eden faktörlerin analizi amaçlandı.Çalışma kapsamına alınan böbrek taşı olan 80 hastaya (48 erkek 32 kadın) PNL uygulandı. Hastaların yaş ortalaması 43.71 (18-71) yıl idi ve taş yerleşimi olguların 38'inde (%47.5) sağ böbrek, 42'sinde (%52.5) ise sol böbrek yerleşimliydi. PNL cerrahisi uygulanan 80 hastanın preoperatif ve postoperatif taş yükü, Glomerüler Filtrasyon Hızı (GFH), Dimerkaptosüksinik asid (DMSA), serum kreatinin, üre, elektrolit (Na, K, Cl) ve Hb değerleri karşılaştırıldı, peroperatif kan transfüzyonu yapılan hastalar kaydedildi. GFH hesaplanırken Cockroft-Gault yöntemi kullanıldı.Postoperatif dönemde ortalama taş yükü serum üre ve kreatinin değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı azalma, GFH değerinde ise artış saptandı. Serum elektrolit (Na, K, Cl) değerlerinde ise değişiklik gözlenmedi. Olguların 13'üne (%16.3) transfüzyon yapılırken preoperatif taş boyutu, yaş ve Vücut Kitle İndeksi (VKİ)'nin transfüzyon oranına etkisi olmadığı fakat operasyon süresinin artmasının transfüzyon oranını arttırdığı saptandı. Transfüzyon oranını arttıran bir diğer faktör ise çoklu giriş yapılmasıydı. Postoperatif taşsızlık, çoklu giriş yapılması, operasyon süresi ve kullanılan litotriptör tipinin GFH'daki değişime etki etmediği gözlendi.Bulgularımız ışığında günümüz taş cerrahisinde PNL, GFH'ı arttırarak böbrek fonksiyonlarnda düzelme sağlaması ve yüksek taşsızlık oranı nedeniyle, oldukça güvenilir ve etkin bir yöntemdir.

BöbrekBöbrek fonksiyon testleriBöbrek hastalıkları+5
Sedat Mızrak
Gaziantep University
2011
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ekstrakorporeal şok dalga litotripsinin akut etkilerinin sintigrafik ve biyokimyasal değerlendirilmesi

Nazım Sözduyar
Gaziantep University
1994
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Siklofosfamid ile indüklenen testiküler hasarda silimarinin koruyucu ve tedavi edici etkisinin araştırılması

Giriş ve amaç: Deve dikeni (Silybum marianum) bitkisinden elde edilen bir flavanoid olan silimarin serbest oksijen radikallerinden koruyan kuvvetli bir antioksidan maddedir. İnsan ve hayvan modellerinde bu maddenin antioksidan, anti-enflamatuvar etkileri gösterilmiştir. Siklofosfamid (CYP) alkilleyici ilaçlar grubunda yer alan, immünsüpresan ve kanser önleyici bir ilaçtır. CYP rejimleri alan erkeklerde testiküler atrofi, infertilite ve azospermi insidansının arttığı gösterilmiştir. Bu çalışmadaki amacımız ratlarda siklofosfamidle indüklenen testiküler hasar modelinde silimarinin testiküler dokuda koruyucu ve tedavi edici etkilerini biyokimyasal belirteçler ve histopatolojik sonuçlar açısından araştırmaktır. Gereç ve yöntem: Bu çalışmada toplam 47 Wistar-Albino ırkı erkek rat kullanıldı. Kontrol grubunda 5, diğer deney gruplarında her biri 7 adet olacak şekilde (1 kontrol ve 6 deney grubu) planlama yapıldı. Deneyde siklofosfamid tek doz intraperitoneal ve silimarin (SMN) günde 2 defa oral gavaj ile verildi. Denekler 14. günün sonunda sakrifiye edildi. Serum folikül stimüle edici hormon (FSH), luteinize edici hormon (LH), testosteron, total antiksidan kapasite (TAS), total oksidatif kapasite (TOS), malondialdehit (MDA) aktivitesi ölçümleri yapıldı. Sağ testis histopatolojik inceleme için, sol testis TAS, TOS, MDA aktivitesi ölçümü için kullanıldı. Histolojik inceleme için Hematoksilen-Eozin, Gomori Trikrom boyama yapıldı. Johnsen skorlamasıyla testiküler hasar değerlendirildi. Bulgular: Yapılan analiz sonuçlarına göre testis ağırlıkları, ağırlık indeksi ve hacimlerinde gruplar arasında anlamlı fark izlenmedi. Deneklerin ağırlık değişimlerine bakıldığında SMN koruyucu olarak verildiğinde kilo değişimini anlamlı ölçüde azalttığı ancak normal seviyeye çıkaramadığı görüldü. SMN' nin koruyucu ve tedavi edici olarak kullanımının oksidatif stres indeksini anlamlı düzeyde düşürdüğü izlendi. Serum ve doku MDA düzeylerinde anlamlı farklılık izlenmedi. Silimarinin hormonal dengeyi korumada etkin olduğu görülmüştür. Sonuç: Çalışmamızda silimarin siklofosfamidin neden olduğu testiküler hasarda histopatolojik ve biyokimyasal iyileşme sağlamıştır. Ayrıca testiküler hasarı önlemede silimarinin tedavi edici etkisinin, koruyucu etkisine göre daha güçlü olduğu ve artan dozlarla iyileşme oranının da arttığı görülmüştür. Gelecekte yapılacak randomize prospektif çalışmalar, silimarinin testis hasarında özellikle fertilitenin korunması ve tedavisi için kullanımı açısından yol gösterici olacaktır. Anahtar kelimeler: Siklofosfamid, silimarin, testiküler hasar

İsmail Eyüp Dilek
Düzce University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ailesel taş hastalığında osteopontin gen bölgesi mutasyon taraması

Cihanser Yurtseven
Gaziantep University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Renal hücreli karsinom dokusunda; EGFR, BRAF ve K-RAS gen mutasyonlarının, DNA dizi analizi yöntemleri ile tespiti ve klinik parametreler ile karşılaştırılması

Renal hücreli kanserlerde (RHK); hastaların prognozu ve moleküler hedeflenmiş tedavilerin cevabını belirlemede önemli olan Kras, Braf ve EGFR (endotelyal growth faktör reseptörü) genindeki mutasyonların varlığının gösterilmesi amaçlandı.Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Üroloji Anabilim Dalı'nda böbrek tümörü ön tanısıyla radikal veya parsiyel nefrektomi yapılan 35 hasta dahil edildi. Patoloji spesmenlerinden normal doku ve kanserli dokudan preparatlar hazırlandı. DNA izolasyon işleminden sonra bu dokulardan genomik DNA eldesi gerçekleştirildi. Elde edilen DNA'lardan ABI-3130 DNA dizi analizi cihazı kullanılarak erime mutasyon tanımlanması yapıldı.Yapılan çalışma sonucunda EGFR, Braf VE Kras yolağı üzerindeki tüm eksonlarda herhangi bir mutasyon olmadığı saptandı.Gelecekteki böbrek tümörü araştırmalarına yönelik EGFR, Braf ve Kras gen polimorfizmlerinin saptanmasında ve tümör dokusu çalışmaları ile birleştirilerek mutasyonların tanımlanmasında öncülük edecek bir çalışma olarak düşünmekteyiz.

BöbrekBöbrek neoplazmlarıDNA+5
Ersan Bulut
Gaziantep University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kimyasal sistit oluşturulan deneysel hayvan modelinde; intravezikal ozon uygulamasının mesaneye topikal etkisi

Denekler üç gruba ayrıldı. Grup I ve II'deki deneklerde transüretral intravezikal hidroklorik asit(HCI), (0.2 ml, 0.4 N) instillasyonu ile kimyasal sistit oluşturuldu. Grup I'deki deneklerde transüretral intravezikal olarak haftada iki kez ozonlu serum fizyolojik (20-25 mcg/mL ozon içeren 2 ml % 0.9 NaCl solüsyonu), grup II'deki deneklere ise transüretral intravezikal % 0.9 NaCI instillasyonu uygulandı. Grup III'deki deneklere ise aynıstresi oluşturmak amacıyla kimyasal sistit oluşturulmaksızın, transüretral intravezikal olarak % 0.9 NaCI instillasyonu uygulandı. Çalışmanın erken dönem sonuçlarınıgöstermek amacıyla gruplardaki deneklerin yarısına (grup Ia, IIa, IIIa) 2 doz tedavi sonrası, geç dönem sonuçlarını göstermek amacıyla da kalan deneklere (grup Ib, IIb, IIIb) 6 doz tedavi sonrasısistektomi ve takibinde sakrifikasyon uygulandı. Mesanedeki değişiklikleri göstermek amacıyla histopatolojik inceleme yapıldı. Çalışmamızda ozon tedavisi alan grup Ia ve Ib'de bazal membran ve mukozal bütünlüğün korunduğu, enflamatuar hücrelerin baskılandığıgörüldü, ancak % 0.9 NaCI uygulanan grup IIa ve IIb'de mukozal bütünlüğün bozulduğu, bazal membranda çok sayıda enflamatuar hücre birikiminin olduğu gözlendi. Bulgularımız ışığında, intravezikal ozon tedavisi, düşük maliyet ve kabul edilebilir yan etkisiyle, kimyasal sistit tedavisinde yeni tedavi yaklaşımıolabilir. Deneysel hayvan modelimiz dikkate alındığında, ozon IC tedavisinde alternatif seçenek olabileceğine, ancak bunun ileri çalışmalarla desteklenmesi gerektiğine inanıyoruz. Anahtar kelimeler: Deneysel, Kimyasal sistit, Ozon

Deneysel incelemeOzonSistit
Abdulkerim Üstün
Gaziantep University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Renal tübüler hücre hasarına oral indometazinin etkisi; hiperokzalüri oluşturulan ve eswl uygulanan tavşanların değerlendirilmesi

Üriner sistem taşhastalığı, üriner enfeksiyonlar ve prostat patolojilerinden sonra üçüncü sıklıkta gözlenmektedir. Klinik ve deneysel çalışmalar oksalatın indüklediği hücresel hasarda esas hedef hücrenin renal tübüler hücreler olduğunu göstermektedir. Biz çalışmamızda hiperokzalürinin ve ESWL'nin indüklediği renal tübüler hücre hasarısonucunda oluşan apoptozisin antiinflamatuar bir ajan olan; oral indometazin ile etkileşimini araştırdık. Araştırmamızda 6 çalışma gruplarıve bir kontrol grubu olmak üzere kurguladık. Her bir grupta 10 tavşan vardı. Kontrol grubu hariç diğer gruplar, takip sürelerine göre erken dönem (7 gün) ve geç dönem (28 gün) olarak 2 alt gruba ayrıldı. Çalışma gruplarındaki tüm hayvanlar deneysel renal tübüler kristalizasyon oluşturmak için su ve %1'lik etilen glikol karışımıyla beslendi. Grup II için yalnızca bu uygulandı. Oysa Grup III'e renal tübüler ek destrüktif etki oluşturmak için ESWL uygulandı. Son grupta ise tübüler etkiyi değerlendirmek için %1'lik etilen glikol ve ESWL uygulanan hayvanlara indometazin verildi. Etilen glikol alan gruplarda değişik derecelerde intratübüler kristalizasyon gözlendi. Özellikle indometazin verilen gruplarda kristalizasyonun ve apopitotik değişikliklerin az olmasıistatistiksel olarak anlamlıbulundu. Verilerimiz ışığında; oral indometazinin uzun süreç uygulandığıgruplarda deneysel koşullarda oluşturulan intratübüler kristalizasyonu azaltıcıve tübüler apopitotik değişiklikleri azaltıcıetkisi gözlendi.

ApoptozisESWLİndometazin
Haluk Şen
Gaziantep University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntersitisyel sistit hayvan modelinde, intravezikal dekspantenol tedavisinin lipid peroksidasyonu ve mesane histolojisi üzerine etkileri.

İnterstisyel sistit hayvan modelinde, intravezikal dekspantenol uygulanmasının mesane histolojisi ve lipid peroksidasyonu üzerine etkisinin gösterilmesi amaçlandı.Toplam 35 adet Yeni Zelanda tavşanı üç gruba ayrıldı. Grup I ve II' deki deneklere transüretral intravezikal hidroklorik asit instillasyonu ile sistit oluşturuldu. Ardından, Grup I' deki deneklere transüretral olarak haftada iki kez intravezikal dekspantenol tedavisi, grup II' deki deneklere ise sadece intravezikal izotonik NaCI instillasyonu uygulandı. Grup III' deki deneklere ise aynı stresi oluşturmak amacıyla kimyasal sistit oluşturulmaksızın, intravezikal distile su instillasyonu uygulandı. Tüm gruplarda tedavi şemaları aynı şekilde düzenlendi. Toplam 6 haftalık tedavinin ardından, tavşanlar sakrifiye edildi ve mesanedeki değişiklikleri göstermek amacıyla histopatolojik inceleme yapıldı. Dekspantenolün lipid peroksidasyonu üzerine etkisini incelemek için serum ve doku MDA değerleri incelendi.Çalışmamızda dekspantenol tedavisi alan grup I' de bazal membran ve mukozal bütünlüğün korunduğu, enflamatuar hücrelerin baskılandığı ve serum ve dokuda Malondialdehit (MDA) seviyelerinin düştüğü görüldü. Ancak izotonik NaCI uygulanan grup II' de mukozal bütünlüğün bozulduğu, bazal membranda çok sayıda enflamatuar hücre birikiminin olduğu, MDA seviyelerinde anlamlı artış olduğu gözlendi.Bulgularımız ışığında, intravezikal dekspantenol tedavisi, düşük maliyet ve kabul edilebilir yan etkisiyle interstisyel sistit tedavisinde yeni bir tedavi yaklaşımı olabilir.Anahtar kelimeler: Dekspantenol, İntersitisyel sistit, Lipid peroksidasyonu, Malondialdehit (MDA).

Üroloji
Mehmet Solakhan
Gaziantep University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

ESWL Uygulanan tavşan modelinde renal parankimde HIF-1α ekspresyonu ve Pentoksifilin'in HIF-1α ekspresyonu düzeyine etkisinin değerlendirilmesi

Araştırmamızda ESWL'ye bağlı oluşan vasküler hasar ve tromboz zemininde oluşan hipoksi ve iskemi varlığını ortaya koymak için HIF-1? ekspresyonu değerlendirildi. Ayrıca dolaşım düzenleyici bir ajan olan pentoksifillinin HIF-1? ekspresyonunu üzerine etkinliğinin gösterilmesi amaçlandı.Araştırmamızda 70 adet erişkin Yeni Zellanda Albino tipi tavşan kullanıldı ve 6 çalışma grubu ve sadece normal içme suyu verilen bir kontrol grubu (Grup 1) oluşturuldu. Her bir grupta 10 tavşan vardı. Gruplar takip sürelerine göre erken dönem (7 gün) ve geç dönem (14 gün) olarak iki alt gruba ayrıldı. Renal doku örneklerinde HIF-1? ekspresyonunu değerlendirmek için immünohistokimyasal metodla nükleer boyanma oranları değerlendirildi.ESWL uygulanan grup 3'deki tavşanlarda Hif-1? ekspresyonunun ESWL uygulanmayanlara göre daha yüksek oranda olduğu saptanmıştır. Erken ve geç dönemde; hiperokzalürik gruplarda ve ESWL uygulamadan önce pentoksifilin verilen gruplarda diğer gruplarla karşılaştırıldığında sınırlı HIF-1? ekspresyonu sağlanmıştır (p<0.05).Sonuç olarak; ESWL'nin hipoksik renal hücre hasarına neden olabileceği HIF-1? ekspresyonu ile gösterilmiştir. Verilerimiz, doku perfüzyon düzenleyicisi olan pentoksifilinin ESWL'ye bağlı oluşan bu renal hücre hasarını engelleyebileceğini düşündürmüştür.Anahtar kelimeler: ESWL, Pentoksifilin, HIF-1?

Böbrek hastalıklarıBöbrek taşlarıESWL+4
Mehmet Çelik
Gaziantep University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Benign prostat hiperplazisi ve prostat kanseri tanısı alan hastaların prostat dokularında mikoplazma DNA yapısının araştırılması

Araştırmamızda benign prostat hiperplazisi tanısı almış hastaların prostat dokularında, prostat kanserli hastaların kanserli ve normal prostat dokularında mikoplazma DNA' sı araştırılması amaçlandı.Çalışmada benign prostat hiperplazisi tanısı almış 31 hastanın patolojik preperatı ile 31 adet prostat kanseri tanısı almış hastanın doku preperatları kullanıldı ve üç çalışma grubu oluşturuldu. Grup 1, prostat kanseri tanısı almış hastalara ait kanserli doku, grup 2 prostat kanseri tanısı almış hastalara ait benign doku, grup 3 (kontrol grubu) benign prostat hiperplazisi tanısı almış hastalara ait doku örnekleri ile oluşturuldu. Her bir grupta 31 preperat incelendi. Preperatlarda PCR yöntemi ile mikoplazma DNA' sı araştırıldı.Yapılan incelemede grup 1'deki 31 hastanın 11'inde, grup 2'deki 31 hastanın 4'ünde mikoplazma DNA'sı saptandı. Grup 3'teki 31 hastanın hiçbirisinde mikoplazma DNA'sı saptanmadı.Sonuç olarak; verilerimiz prostat kanseri etyolojisinde mikoplazma enfeksiyonlarının rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Bu konuda yapılacak diğer klinik ve deneysel çalışmalarla birlikte gerek prostat kanserinin erken tanısında ve gerekse tedavisinde yeni bir adım atılabilecektir.

HiperplaziMikoplazmaNeoplazmlar+2
Mehmet Hanifi Özgül
Gaziantep University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Stres inkontinanslı hastalarda biofeedback tedavinin, inkontinans sorgulama formu skorlarına ve ürodinamik parametrelere etkisi

Stres inkontinansı olan hastalarda, biofeedback tedavi öncesi ve sonrası, ürodinamik parametrelerin ve The International Consultation on Incontinance Quastionnaire-Short Form (Uluslararası İnkontinans Sorgulama Formu), (ICIQ-SF) skorlarının karşılaştırılmasını amaçlandı.Çalışma kapsamına alınan stres üriner inkontinansı olan 40 hastaya biofeedback tedavi öncesi ICIQ-SF skorlama formu dolduruldu ve ürodinami yapıldı. Hastalara biofeedback tedavi sonrası yeniden ICIQ-SF skorlama formu dolduruldu ve ürodinami yapıldı. Yedi hasta yedinci haftadan sonra tedaviye gelmedi. Bunlar arasından beş hasta düzeldiği için, iki hasta hiç fayda görmediği için tedaviyi yarıda bıraktı. Bu yedi hastaya ürodinami yapılmadan sadece ICIQ-SF skorlama formu dolduruldu.Çalışmamızda biofeedback tedavisi sonrasında ICIQ-SF skorunda (9.95±4.39), tedavi öncesi ICIQ-SF (18.07±2.40) skoruna göre anlamlı düzelme olduğu saptandı. Ancak tedavi öncesi ürodinamik parametrelerle (kapasite, instabilite, sensasyon ve rezidü), tedavi sonrası ürodinamik parametreler arasında istatistiksel anlamlı farklılık gözlenmedi.Bulgularımız ışığında biofeedback tedavi ile hastaların şikayetleri büyük ölçüde düzelmekte olup, ICIQ-SF skorlarında anlamlı düşüş meydana gelmektedir. Bu yüzden cerrahi tedaviye endikasyonuna göre iyi bir alternatiftir. Ürodinamik parametrelerde değişikliğe yol açmadığı için, stres üriner inkontinanslı biofeedback tedavisi planlanan hastalarda ürodinamiye mutlaka ihtiyaç yoktur.Anahtar Kelimeler: Stres üriner inkontinans, ICIQ-SF skoru, Ürodinami

Biyo geri bildirimSF-36 Sağlık TaramasıÖlçekler+3
Ömer Bayrak
Gaziantep University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda oluşturulan deneysel renal iskemi reperfüzyon modeline Gibco™ AmnioMAX™ - II Complete Medium tedavisinin Etkisi

Amaç: İskemi reperfüzyon hasarı; parsiyel nefrektomi, renal transplantasyon ve sepsis gibi klinik durumlarda böbreğe giden kan akımının azalması veya tamamen sonlanması sonucunda ortaya çıkan ve hayatı tehdit eden bir tablodur. Bu çalışmada amniyon hücre kültür özelliği taşıyan Gibco™ AmnioMAX™ - II Complete Medium tedavisinin iskemi reperfüzyon hasarı üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Bu deneysel hayvan çalışması, Düzce Üniversitesi Hayvan Deneyleri Etik Kurulu onayı ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmada 200-250 gram ağırlığında, 8-10 haftalık, 36 adet Wistar-Albino cinsi dişi rat kullanıldı. Ratlar 4 grubu ayrıldı. Grup 1 (n=9), sham grubu olarak belirlendi ve yalnızca laparotomi uygulandı. Grup 2 (n=9), I/R grubu olarak tasarlandı ve uygun cerrahi prosedürle yalnızca bilateral renal pedikül klemplenerek 45 dakika iskemi sonrası reperfüzyon uygulandı. Grup3 (n=9)'e 45 dakika iskemi uygulandıktan sonra reperfüzyon sağlandı ve reperfüzyondan 1 saat sonra 1 cc Gibco™ AmnioMAX™ - II Complete Medium intraperitoneal olarak uygulandı ve bu grup tedavi grubu olarak adlandırıldı. Grup 4 (n=9)'e iskemiden 1 saat önce 1 cc Gibco™ AmnioMAX™ - II Complete Medium intraperitoneal olarak uygulandı ve iskemi reperfüzyon prosedürü aynı şekilde yapıldı. Reperfüzyon tüm gruplar için 24 saat olarak belirlendi ve 24 saat sonra denekler sakrifiye edildi. Kan örneklerinden serum kan üre azotu (BUN), üre, kreatinin seviyeleri belirlendi. Renal doku kesitlerinden ise biyokimyasal olarak Malondialdehit (MDA), Katalaz (CAT), Super Oksit Dismutaz (SOD), Total Antioksidan Status (TAS), Total Oksidant Status (TOS), Glutatyon Peroksidaz (GPx), Glutatyon (GSH), Nitrik Oksit Sentaz (NOS) konsantrasyonları belirlendi. Histopatolojik incelemeler için H&E ve PAS boyamaları yapılarak EGTI skorlama sistemi kullanıldı. İstatistiksel analizde p<0,05 anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: Serum örneklerinden çalışan BUN, üre ve kreatinin değerleri sham grubuna kıyasla I/R grubunda yüksek, tedavi grubunda ise I/R grubuna göre anlamlı derecede düşük olarak bulundu. TAS değerleri I/R grubunda kontrol grubuna göre ciddi derecede düşük belirlendi. Tedavi ve profilaksi grubunda ise I/R grubuna kıyasla yüksek saptandı. TOS/OSI seviyeleri, TAS seviyelerinin tam tersi şekilde I/R grubu ile kontrol grubu karşılaştırıldığında I/R grubunda yüksek saptandı. Tedavi grubundaki TOS/OSI seviyeleri I/R grubunda düşük bulundu. GSH, SOD, GPx, CAT ortalama değerleri birbirine benzer şekilde I/R grubunda sham grubuna göre düşük olarak tespit edildi. Tedavi gruplarında ise I/R grubunu göre yüksek olduğu anlamlı bulundu. MDA seviyeleri I/R grubunda kontrol grubuna göre yüksek bulundu. Diğer gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. NOS seviyeleri arasında anlamlı farklılık tespit edilmedi. Histopatolojik incelemelerde sağ ve sol böbrek dokularını EGTI skorları arasında anlamlı fark yoktu. Sağ ve sol böbrek kesitlerinde I/R grubunda bu skor tedavi, profilaksi ve kontrol grubuna göre yüksekti. Profilaksi ve tedavi grupları kıyaslandığında biyokimyasal ve histopatolojik değerlendirmelerden sadece GSH seviyelerinde, tedavi grubunun daha yüksek olduğu anlamlı bulundu. Sonuç: Sıçanlarda oluşturulan renal I/R hasarı modelinde Gibco™ AmnioMAX™ - II Complete Medium tedavisinin histopatolojik ve biyokimyasal araştırma sonucunda doku hasarını azalttığı sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: İskemi Reperfüzyon Hasarı, Gibco™ AmnioMAX™ - II Complete Medium, Amnion

Necati Ekici
Düzce University
2025
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Transrektal ultrasonografi eşliğinde yapılan 12 kor prostat biyopsilerinde periprostatik ve intraprostatik lokal anestezi uygulamalarının etkinliğinin araştırılması

7. ÖZETAmaçProstat biyopsisinin TRUS eşliğinde yapılması altın standarttır. Son yıllarda kor sayısınınarttırılmasına yönelik eğilimler ağırlık kazanmaktadır. Bu da analjezi uygulamalarının öneminidaha da arttırmaktadır. TRUS eşliğinde yapılan prostat biyopsilerinde analjeziyi sağlamakamacıyla çok çeşitli yöntemler kullanılmaktadır ve standart bir yöntem henüzbelirlenmemiştir.Bu çalışmada TRUS eşliğinde uygulanan 12 kor prostat biyopsilerinde, analjeziyi sağlamaktakullanılan ve genel kabul görmüş periprostatik lidokain enjeksiyonuna yeni bir lokalanestezik yöntem olarak tanımlanan intraprostatik lidokain enjeksiyonun eklenmesininetkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır.Gereç ve YöntemHastalar %1 lidokain bilateral (toplam 10 ml olacak şekilde) periprostatik lokal anesteziyapılmasını takiben rastgele 2 gruba ayrıldı: Grup I (Grup PL): ntraprostatik 10 ml %1lidokain (30 hasta), Grup II (Grup PSF): ntraprostatik 10 ml SF (30 hasta). Bu iki grubunTRUS eşliğinde yapılan 12 kor prostat biyopsilerinin ağrı skorlamaları (11-nokta lineer vizüelanalog skalası) karşılaştırıldı.BulgularHer iki grup arasında yaş, PSA ve prostat volümleri açısından farklılık izlenmedi. Gruplarbiyopsi süresi, intramusküler enjeksiyon ve prob giriş ortalama ağrı skorları açısından yinefarklılık göstermedi. Öte yandan intraprostatik lidokain uygulanan grupta ortalama ağrıskorları 0.62±0.96 iken, ikinci grupta ortalama ağrı skorları 2,34±1,83 olarak bulundu.Aralarındaki fark istatiksel olarak anlamlı düzeyde saptandı. Komplikasyonlar açısından heriki grupta da kaydadeğer bir bulgu görülmedi.SonuçBu prospektif, randomize, klinik çalışma sonucunda TRUS eşliğinde yapılan 12 kor prostatbiyopsilerinde periprostatik lidokain uygulamasına ilave edilen intraprostatik lidokaininanaljezi etkinliğini belirgin olarak yükselttiği ve klinik uygulamalarda yer alabileceğigözlemlendi.Anahtar Kelimeler: TRUS, prostat biyopsisi, intraprostatik, periprostatik, analjezi, prostatkanseri.

LidokaineProstat spesifik antijeniUltrasonografi
Murat Şener
Düzce University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

980 nm dalga boyundaki diyot laserin Mongrel cinsi köpeklerde prostat, mesane ve böbrek üzerine etkileri

Amaç: Laser teknolojisi tıbbın birçok alanında olduğu gibi ürolojik cerrahilerde de giderek yaygınlaşmıştır. Bu çalışmada diyot 980 nm laserin prostat, mesane ve böbrek üzerinde in vivo vaporizasyon ve koagülasyon etkileri araştırılmıştırYöntem: Düzce Üniversitesi Etik Kurulu'ndan onay alındıktan sonra 4-5 yaşlarında 5 adet Mongrel cinsi erkek köpek çalışmaya dahil edildi. İntramusküler 2 mg/kg ketamine hidroklorür ve 3 mg/kg xylazine hidroklorür ile genel anestezi sağlandıktan ve cerrahi saha tıraş edildikten sonra antisepsi sağlanarak orta hat vertikal insizyon yapıldı. Transvezikal olarak prostatik loja ve mesane lümenine ayrı ayrı 2 dakkika süreyle 120 watt laser uygulandı. Daha sonra sol böbrek üzerine üç farklı noktaya üçer dakika süreyle 50, 80 ve 120 watt diyot laser uygulandı. Postoperatif beşinci gün köpekler sakrifiye edildi. Böbrekler, mesaneler ve prostatlar çıkarılarak histopatolojik olarak incelendiBulgular: Laser uygulaması sonrası ortalama vaporizasyon defekti prostat ve böbrekte sırasıyla 9.8 ± 2.28 mm ve 15 ± 5.87 mm idi. Koagülasyon derinliği ise sırasıyla 11.2 ± 3.96 mm ve 11.0 ± 3.0 mm ölçüldü. Mesane duvarında ise, vaporizasyonun eşlik etmediği hafif bir koagülasyon oluştuYorumlar: Bu sonuçlar diyot 980 nm laserin doğrudan prostat ve böbrek parankimine uygulandığında etkin vaporizasyon ve koagülasyon yapıcı etkiye sahip olduğunu göstermektedir. Bunun yanında, Mesane içinde duvardan uzakta uygulanan diyot laser, vaporizasyon yapmamakla birlikte mesane duvarında hafif-orta derecede koagülasyon etkisi oluşturmaktadırAnahtar Kelimeler: Diyot laser, vaporizasyon, böbrek, prostat, mesane.

Buharlaştırma yöntemiBöbrekDiyod lazer+4
Yavuz Özer
Düzce University
2009
00