
3,544
Archived Theses
1
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Al-hava pili için verimli elektrot-elektrolit araştırılması
Al-Hava alkali piller için, 1) uygun anot malzemesinin belirlenmesi amacıyla ticari alüminyum alaşımlarının (AA6013 ve AA7075) verimleri, saf alüminyumun (Al) verimi ile karşılaştırılmıştır. Alkali ortamda her bir anodun korozyon ve hidrojen gazı oluşum hızı hesaplanmıştır. Elektrokimyasal empedans spektroskopisi (EIS) ve akım-potansiyel eğrileri alınmıştır. Galvanostatik çözünme testi incelenmiştir ve yüzey karakterizasyonu (SEM-EDS ve Temas açısı ölçümü) belirlenmiştir. 2) Uygun katodun belirlenmesi için, FeNi mesh, Ag ile iki farklı yolla (kimyasal kaplama ve elektrokimyasal kaplama) muamele edilmiştir. Farklı kimyasal (5-30 dk) ve elektrokimyasal (100-600 s) kaplama sürelerinin etkileri araştırılmıştır. Her elektrot için, siklik voltametri (CV), elektrokimyasal empedans spektroskopisi (EIS), akım-potansiyel eğrileri alınmıştır. En uygun zamanlar belirlenmiştir. Elektrotların, pil performansları, yüzey özellikleri (SEM-EDS ve XRD) belirlenmiştir. Kristal yapısındaki değişiklikler gözlemlenmiştir. 3) Çalışmada pil performansını arttırmak amacıyla, farklı derişimlerde (0,25-1 M) glikol katkısı 4 M NaOH içerisine eklenmiştir. Bu elektrolitler içerisinde alüminyumun korozyon ve hidrojen gazı oluşum hızı hesaplanmıştır. Elektrokimyasal testleri gerçekleştirildi (EIS ve akım-potansiyel). Sonuç olarak, en iyi anot alaşımı AA7075, en verimli oksijen indirgeme katodu 500 s'de elektrokimyasal Ag elektrokimyasal kaplanmış FeNi mesh elektrot ve korozyon oranı en düşük pil elektroliti 0,75 M Glikol katkılı 4 M NaOH elektroliti olarak bulunmuştur.
Yüksek gözenekli polihıpe kompozitlerde stronsiyumun sorpsiyon özelliklerinin incelenmesi
Sanayi sektöründe kullanılan Sr ve nükleer santrallerin çalışması sonucunda ortaya çıkan Sr izotopları, olası sızıntılar veya kazalar durumunda insanlar ve çevre üzerinde olumsuz etkilere neden olabilir. Bu nedenle stronsiyumun; özellikle suların temizlenmesi konusu, insan ve çevre sağlığı açısından büyük bir öneme sahiptir. Stronsiyumun sulardan uzaklaştırılmasında; ekonomik, kolay uygulanabilir, hızlı ve pratik olma avantajları nedeniyle adsorpsiyon yöntemi öne çıkmaktadır. Adsorbanların yapısı ve adsorpsiyon koşulları, adsorpsiyon kapasitesini etkileyen faktörlerdir. Bu çalışmada; çeşitli sebeplerle Sr ile kirletilmiş sulardan, adsorpsiyon yöntemi ile stronsiyumun uzaklaştırılması amaçlanmıştır. Adsorban olarak sülfolanmış poliHIPE kullanılmıştır. Adsorbanın kimyasal karakterizasyonu FTIR, SEM ve EDS analizleri ile incelenmiştir. Sulu çözeltilerdeki Sr konsantrasyonları ICP-OES ile ölçülmüştür. Adsorpsiyonda incelenen parametreler, pH değeri, konsantrasyon ve temas süresi şeklindedir. Adsorpsiyon için oda sıcaklığında saptanan optimum koşullar; temas süresi: 120 dk, pH: 8, Sr konsantrasyonu: 400 ppm olarak tespit edilmiştir. Denge değerleri; Langmuir, Freundlich ve D-R izotermlerine uygulanmıştır. Çalışmanın Langmuir modeline daha uygun olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Adsorpsiyon kinetiği Pseudo II. dereceden adsorpsiyon modeline uygunluk göstermiştir. Sulu çözeltinin pH'ı, konsantrasyon ve sıcaklık değişkenleri deneysel tasarım yaklaşımı (YYY) ile araştırılmıştır. Modelin önemlilik değeri kapasite için; p<0.05, F=66,62 olarak bulunması modelin uygun olduğunu göstermektedir. ANOVA analizine göre R2 ve R2ayarlı değerlerinin sırasıyla 0,98 ve 0,97 olarak belirlenmesi, gözlenen değerlerle öngörülen değerler arasında yüksek bir uyumluluk olduğunu göstermektedir. Adsorpsiyon üzerinde; sıcaklık ve konsantrasyonun ana etkilerinin önemli, pH değerinin ise ana etki olarak önemsiz görülmüştür. Buna ilaveten ikili etkileşimlerden; pH ve konsantrasyonun, adsorpsiyon üzerinde pozitif rol oynadığı; konsantrasyon ile sıcaklık arasında ise şiddetli negatif kümülatif etkinin söz konusu olduğu tespit edilmiştir. Optimum koşullar % adsorpsiyon için; pH=6, 200 mg/L ve 25 oC (%100 verim) iken tutulum kapasitesi için; pH=8, 400 mg/L ve 25 oC (161,14 mg/g)'dir. aktır.
N,n' bis(ferrosenilmetilen)-p-fenilendiamin ligantının bazı metal (SN(IV), sn(II), CU(II)) komplekslerinin sentezi, karakterizasyonu ve tekstil liflerinde renklendirme çalışmaları
Bu çalışmada N,N'-bis(ferrosenilmetilen)-p-fenilenadiamin (L) Schiff bazı, etanol içinde p-fenilendiaminin ve ferrosenkarboksialdehitten (1:2 mol) kondenzasyon reaksiyonu ile sentezlenmiştir. Bu Schiff bazının, SnCl2.2H2O, Sn(CH3)2Cl2 ve CuBr2 ile reaksiyonları sonucu elde edilen kapalı formülleri, [Sn(CH3)2Cl2(L)].8H2O (K1), [SnCl4(H2O)4(L)].4H2O (K2) ve [CuBr2(L)].H2O.CHCl3 (K3) olan komplekslerinin yapıları; elementel analiz, döngüsel voltametri (CV), TGA, IR, Kütle (ESI (-/+) ve 1H -13C-NMR (L, K1, K2) gibi yöntemlerden elde edilen verilerin değerlendirilmesi ile aydınlatılmıştır. Bu komplekslere ilişkin olası yapılar önerilmiştir. N,N'-bis(ferrosenilmetilen)-p-fenilenadiamin Schiff bazının ve yeni sentezlenen Schiff baz metal komplekslerinin bazı tekstil lifleri (yün, pamuk, polyester) üzerindeki renklendirme özellikleri araştırıldı. Schiff baz metal komplekslerinin renklendirme özelliklerinin, Schiff baz ligandına göre, daha koyu tonlarda ve farklı renklerde olduğu sonucuna varıldı.
Synthesis of chiral schiff bases and Cu(II) complexes: investigating of DNA binding and DNA cutting
New mononuclear copper (II) complexes (1, 2 and 3) were synthesized from Schiff bases of chiral amino alcohols. Their structures were determined by a combination of elemental analyses, FTIR / LCMS, magnetic susceptibility and molar conductance measurement methods. Spectroscopic and analytical data of the complexes suggest four-coordinated structures. Geometry optimization carried out with DFT/6-31G (d, p) were proposed to be distorted square planar geometry for the complexes. The similarity between experimental and theoretical IR spectra confirms the proposed structures. The interaction of copper (II) complexes with calf thymus (CT-DNA) were investigated using absorption titration method. The results suggest that the complex 1 and 2 can bind to DNA by intercalation. Binding constants Kb were found to be 2.46×105 for 1, 5.41×105 for 2 and 7.00×104 for 3. Moreover, agarose gel electrophoresis assay demonstrates that all complexes were found to cleavage of plasmid pentry/d-topo plasmid DNA. Complex 2 shows the best cleavage activity (5 µM).
Polietilentereftalat / polipirol kompozit malzeme hazırlanması ve elektromanyetik girişim ekranlama özelliklerinin araştırılması
Polietilen tereftalatın (PET) esneklik özelliği ve mukavemeti ile polipirolün (PPy) elektriksel iletkenliği avantajları bir araya getirilerek elektromanyetik (EM) dalgaların absorpsiyonu için kompozit bir malzeme hazırlanmıştır. Elektromanyetik girişim (EMI) ekranlama amacıyla yaygın olarak kullanılan metallere kıyasla daha hafif, korozyona dirençli, düşük maliyetli, iyi elektriksel iletkenliğe sahip bir ekranlama malzemesi hedeflenmiştir. PET filmler üzerine kimyasal polimerizasyon yöntemi ile PPy kaplamalar geliştirilirken, sentez ortamı ve PET yüzeyine ön işlemler üzerinde çalışmalar yapılmıştır. Bir dizi asit çözeltileri ortamında sentezlenen PET/PPy kompozit malzemelerin, elektriksel iletkenlikleri dört nokta tekniği (Four Probe) ile ölçülerek, uygun sentez ortamı belirlenmiştir. Etkin bir EMI ekranlama malzemesi elde edebilmek için, PPy filminin kapatıcılığının da çok iyi ve mikrogözeneklerin olabildiğince küçük olması gereklidir. Bu amaçla yüzey morfolojisi incelenerek yüzeyde kapatıcılığının arttırılması ve makro/mikro gözenek boyutlarının küçültülmesi için, PET film yüzeyine çeşitli aşındırma işlemi uygulanmış, yüzeyde örtücülük % 99,84'e kadar iyileştirilmiş ve en büyük gözenek çapı 18 µ düzeyine düşürülmüştür. EMI ekranlama performansları, elektromanyetik spektrumun IR bölgesinde incelenmiş ve koruyucu etkinlik (SE) değeri dB cinsinden belirlenmiştir.
Fotokimyasal ve elektrokimyasal yöntemlerle atık sulardaki organik maddelerin oksidasyonu
Bu çalışmada, fotokimyasal ve elektrokimyasal yöntemlerle atık sularda bulunan organik maddelerin oksidasyonu için en uygun elektrot'un tasarımı hedeflenmiştir. Bu amaçla, ilk aşamada anodizasyon tekniği ile aluminyum levha üzerinde ideal altıgen yapıya sahip nanoporöz alümina (NPA) alt tabanlıklarını sentezlemek için uygun anodizasyon koşulları araştırılmıştır. NPA elektrotların gelişimi üzerinde çeşitli anodizasyon elektrolitlerin ve sürelerin etkisi ayrıntılı olarak FE-SEM tekniği kullanılarak incelenmiştir. Ayrıca, NPA'nın ıslanabilirlik ve mekanik özellikleri, termal kararlılıkları sırasıyla temas açısı, mikro sertlik ve termogravimetrik TGA/DTA analiz teknikleriyle araştırılmıştır. Belirlenen optimum koşullarda oluşturulan NPA elektrotları SnO2 ve InSnO2 yarıiletkenleri ile farklı yöntemler kullanarak kaplanmıştır. Hazırlanan NPA-SnO2 ve NPA-InSnO2 fotokatalizörleri ile metil oranjın (MO)'ın fotokimyasal oksidasyonu UV ışığı altında gerçekleştirilmiştir. Başlangıç boya derişimi, pH, sıcaklık ve tekrar kullanılabilirlik gibi parametrelerin etkileri izlenmiştir. Deneysel verilerin kinetik analizi sonucunda Ea, ΔH, ΔS ve ΔG gibi termodinamik parametreler hesaplanmıştır. Fotokimyasal oksidasyon işleminde MO'ın % giderim verimi en yüksek NPA-InSnO2 fotokatalizörü varlığında elde edildiği belirlenmiştir. Elektrokimyasal oksidasyon işlemi ise NPA-InSnO2 fotokatalizörü ile 20 mg/L MO+ 0,1M NaCl içerisinde farklı potansiyeller (0,5-1V) uygulanarak gerçekleştirilmiştir. Uygulanan potansiyellere göre NPA-InSnO2 elektrotun en az tahrip olduğu potansiyel değeri olarak 0,5 V seçilmiştir.
Etilen glikol-su karışımındaki yumuşak çeliğin korozyonu üzerine poliakrilik asidin inhibitör etkisinin araştırılması
Etilen glikol-su karışımı içindeki yumuşak çeliğin korozyonu üzerine poliakrilik asidin inhibitör etkisi, karışımın pH değerine ve inhibitör konsantrasyonuna bağlı olarak araştırılmıştır. Elektrokimyasal impedans spektroskopisi (EIS), akım-potansiyel eğrileri ve taramalı elektron mikroskobu (SEM) teknikleri kullanılarak elde edilen sonuçlar, pH değerinin ve inhibitör konsantrasyonunun artmasıyla korozyon hızının azaldığını göstermiştir. Poliakrilik asit konsantrasyonu arttıkça, yumuşak çelik yüzeyi üzerinde daha fazla inhibitör adsorpsiyonuna bağlı olarak inhibisyon etkinliği artmış ve yüzeyde oluşan koruyucu film SEM görüntüsü ile doğrulanmıştır. En yüksek inhibisyon etkinliği pH 9,5'ta 4800 ppm inhibitör içeren ortamda % 90,7 olarak elde edilmiştir.
Bipirimidin temelli heteroleptik metal fosfin kromoforların kuramsal ve elektrokimyasal yöntemlerle incelenmesi
Bu çalışmada, bipirimidin temelli kompleksler kuramsal ve elektrokimyasal yöntemlerle incelendi. Primidin ve metal içeren bileşiklerin seçilmesinin nedeni kullanım alanlarının oldukça geniş olmasıdır. Komplekslerin teorik hesaplamaları Gaussian 09W paket programı kullanılarak yapıldı. Temel hal konformasyonları belirlenen bileşiklerin DFT (B3LYP) yöntemi ile en yüksek dolu moleküler orbital (HOMO) ve en düşük boş orbital (LUMO) enerjileri, bant aralıkları hesaplandı. Bileşiklerin elektrokimyasal özellikleri dönüşümlü voltametri tekniği ile belirlendi. Sonuç olarak, teorik ve deneysel olarak hesaplanan HOMO ve LUMO enerjileri birbirine yakın değerlerde olmuştur. Sentezlenen metal komplekslerinin HOMO/LUMO enerji farklarından belirlenen enerji bant aralıkları 1,7 eV ve 3,0 eV (kırmızı-mor) aralığında görünür bölgeye karşılık gelmektedir. Bileşiklerin renkli olmaları elde edilen sonuçları desteklemektedir.
Schiff bazı ve metal kompleksleri
Bu çalışmada 4-amino-2-hidroksi benzoik asit ve salisiladehitin tepkimesi sonucunda (E )-2-hidroksi-4-((2-hidroksi benzilidin) amino) benzoik asit sentezlenmiş ve bu schiff bazının Co(II), Cu(II), Ni(II) ve Zn(II) metal kompleksleri sentezlenmiştir. Sentezlenen bileşiklerin yapıları FT-IR, UV-Vis, TGA, Elementel Analiz, ICP, Manyetik Duyarlılık, 13C-1H-NMR ve X-Ray gibi spektroskopik yöntemlerle aydınlatılmıştır. Teorik ve deneysel veriler birbiri ile uyum içerisindedir.
Tuz karışımlarının saflaştırılması
Bu çalışmada Konya bölgesinde bulunan, göl sularından tuz elde eden işletmelerin NaCl ve Na2SO4 eldesinden sonra geriye kalan atık tuz karışımları kullanılmıştır. Bu atık tuz karışımları kullanılarak, Mg2+, Ca2+, Na+, K+'in Cl- ve SO42- iyonlarının ekonomik öneme sahip tuzlar şeklinde birbirinden ayrılması incelenmiştir. Ayrıştrılan tuzların karakterizasyonları atomik absorpsiyon spektroskopisi ve titrimetrik analiz metotları kullanılarak yapılmıştır.
Elektrolitik çinko/nikel kaplama parametrelerinin incelenmesi
Bu çalışmada; korozyana karşı koruma yöntemlerinden birisi olan elektolitik kaplama türlerinden biri çinko/nikel kaplamaları için kullanılan kimyasallar karşılaştırılmış ve korozyona karşı maksimum koruma sağlayan kaplamanın en uygun parametreleri tespit edilmeye çalışılmıştır. Elektrolitik çinko/nikel kaplamalarda banyo bileşenleri olan nikel, çinko ve sodyum hidroksit konsantrasyon değerleri ile inorganik yapı olan kaplama banyosu yardımcı kimyasalları özel adları Part A ve Part B olan taşıyıcı ve parlatıcı kimyasalları ile çalışmalar yapılmıştır. Ülkemizde elektrolitik kaplama sektöründe kullanılan kimyasalların çoğu ithal olarak temin ediliyor. Bundan dolayı kaplama sektöründe fazla kimyasal kullanımın önüne geçilmesi ve döviz kaybının önlenmesi için, kaplamanın uygun kimyasal değerlerde gerçekleşmesi ve minimum miktarda kimyasal kullanımı oldukça önemlidir. Bu çalışmamızda elektrolitik çinko/nikel kaplama banyoları için en uygun kimyasal bileşenler tespit edilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre çinko/nikel kaplama banyoları için 1,5 g/L nikel konsantrasyonu, 9,5 g/L çinko konsantrasyonu, 130 g/L NaOH konsantrasyonu, 10 ml/L taşıyıcı ve 0,6 ml/L parlatıcı kaplama banyosunun optimal seviyeleri belirlenmiştir. Bu çalışmadaki amaç; banyo bileşenlerini optimal seviyede tutarak fazla kimyasal kullanımının önüne geçmektir. Ayrıca malzeme dayanımını korozyona karşı korumak önem arz etmektedir.
Polisakkarit bazlı hidrojeller üzerine protein adsorpsiyonunun özelliklerinin incelenmesi
Bu çalışmada, kitosan (%2 w/v) ve ayrı olarak hazırlanan kitosan-kil karışımı tripolifosfat (%2 w/v, pH 8.2) içine damlatılarak hidrojel boncuklar oluşturuldu. Kitosan ve kitosan-kil boncuklarının bir kısmı ayrılarak %1 (v/v) glutaraldehit (GLA) ile çapraz bağlandı. Deneysel çalışmalarda liyofilize hidrojel boncuklar kullanıldı. Hidrojel boncukların protein adsorpsiyon özellikleri model protein olarak seçilen sığır serum albumin (BSA) ile incelendi. BSA'nın hidrojel boncuklar üzerine adsorpsiyonu optimize etmek üzere temas süresi, pH, sıcaklık, başlangıç BSA konsantrasyonu gibi parametreler çalışıldı. Hidrojeller Fourier Transform Infrared Spektroskopisi (FTIR), SEM (Taramalı Elektron Mikroskobu) ve TGA (Termogarvimetrik Analiz) ile analiz edildi. Kitosan, GLA-kitosan, kitosan-kil ve GLA-kitosan-kil hidrojellerin optimizasyon koşulları 120 dakika temas süresinde, pH 5.5'da, 25 oC ve 25 mg/mL protein konsantrasyonu olarak bulunmuştur. Hidrojellerin adsorpsiyon izotermleri ve adsorpsiyon kinetikleri ve adsorpsiyon termodinamiği parametreleri incelendi. Adsorpsiyon izotermlerinin Langmuir İzotermi ile uyumlu olduğu görüldü. Hazırlanan hidrojel boncuklar içerisinde maksimum BSA adsorpsiyonunun kitosan-kil hidrojellerde gerçekleştiği görüldü. Adsorpsiyon kinetiklerinin de yalancı ikinci derece kinetik modeliyle uyumlu olduğu belirlendi. Termodinamik hesaplamalarda ∆H ve ∆S değerlerinin negatif ve ∆G değerinin ise pozitif olduğu görüldü. Buna göre adsorpsiyonun ekzotermik olduğu ve sıcaklık artışının adsorpsiyon üzerinde olumsuz bir etkisi olduğu sonucuna varıldı.
Providing conductive properties to polyolefins; examining their thermal and mechanical properties
Blends of high density polyethylene (HDPE) and low density polyethylene (LDPE) and conductive polyaniline (PANI) were prepared in order to impart antistatic properties to polyethylene, which is one of the most important materials widely used today. For the preparation of the blends, first of all, polyaniline was synthesized by oxidative polymerization method using ammonium peroxydisulfate and 1M HCl at 0oC. The obtained green powdered PANI was characterized by techniques such as FTIR (Fourier Transform Infrared Spectroscopy), XRD (X-Ray Diffraction) and thermal analysis. Polyaniline added LDPE and HDPE blends were prepared by solution blending method. LDPE was dissolved in toluene in a magnetic stirrer at 80oC, and polyaniline was dissolved in NMP in an ultrasonic bath. PANI/LDPE blends were obtained by adding different ratios of polyaniline to LDPE solution. The interaction between PANI and LDPE was then characterized by FTIR, DSC (Differential Scanning Calorimetry), TGA (Thermogravimetric Analyzer), DMA (Dynamic Mechanical Analyzer), SEM (Scanning Electron Microscopy) and XRD techniques. The conductivities of PANI/LDPE blends were determined to be in the range of 10−6- 10−9 S.cm−1. When the antistatic decay times were examined, it was seen that all blends could provide ESD protection at 3 kV corona voltage. In addition, it was observed that LDPE blend, doped with 3 wt% polyaniline could also provide ESD (Electrostatic Charge Dissipation) protection at -3 kV and 6 kV corona voltages. HDPE was dissolved in p-xylene in a magnetic stirrer at 100oC, and polyaniline was dissolved in NMP in an ultrasonic bath. PANI/HDPE blends were obtained by adding different ratios of polyaniline to the HDPE solution. The interaction between PANI and HDPE was then characterized by FTIR, DSC, TGA, DMA, SEM and XRD techniques. The conductivities of PANI/HDPE blends were determined to be in the range of 10−7- 10−10 S.cm−1. When the the antistatic decay times are examined, it was seen that all blends could provide ESD protection at 3 kV corona voltage.
Meşe odunu külü çözeltisi ile çekirdeksiz sultaniye üzümünün kurutulması
Konvansiyonel yöntemle üzüm kurutmada kullanılan potasa çözeltisindeki potasyum karbonat (K2CO3) bileşiğinin ithal ediliyor olmasından dolayı; ülkemiz, önemli ölçüde döviz kaybetmektedir. Bu çalışmada amaç; bu bileşiğe alternatif bandırma çözeltisinde kullanılabilecek ve yoğun olarak potasyum içeren meşe odun külünün (MOK) kullanım olanaklarını ortaya koymaktır. İlk adım olarak meşe odunu küllerinden %5, %10,%20,%30,%35 ve %40 oranlarında 6 farklı karışım elde edilmiştir. Sonrasında, Taguchi Yöntemi kullanılarak maksimum potasyum miktarının çözeltiye geçtiği proses şartları belirlenmiştir. Yapılan analizler sonucunda içerdiği K+ miktarı bakımından kurutma işlemine en uygun çözeltilerin %10, %20 ve %30luk MOK çözeltileri olduğuna karar verilmiştir. Elde edilen doğal MOK karışımlarından elde edilen süzüntülerden elde edilen bandırma solüsyonları, piyasada Pusal ticari adıyla satılan bandırma çözeltisi preparatı ve konvansiyonel yöntemde kullanılan potasyum karbonatlı (potasa) çözeltisinin sultaniye üzümünün kurutulması işleminde kullanılarak kurutma süreçleri ve üzüm kalite özelliklerine olan etkileri belirlenmiştir. Sonuçda meşe odunu külü (MOK) ve ticari bir ürün olan Pusal'ın alternatif üzüm kurutma reaktifi olarak kullanılabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Meşe Odunu Külü, Kuru üzüm, Üzüm kurutma, Taguchi Yöntemi, Sultaniye Üzümü
Asma dalından elde edilen yeni bir aktif karbonun yapay mide ortamında bakır ve kurşun iyonları için adsorpsiyon yeteneğinin araştırılması
Bakır insanın metabolizması için önemli yere sahip olmasına rağmen yüksek dozajlarda toksik etki yapan bir ağır metaldir. Bakırla ilgili en ciddi zehirlenmeler, besin ve içme sularından oral yolla vücuda alınmasından kaynaklanmaktadır. Kurşun, eser miktarda bile toksik etki yapabilen bir ağır metaldir. Kurşun bir nevi nörotoksindir ve bu sebeple anormal beyin ve sinir sistemi fonksiyonlarını ortaya çıkarır. Gıda ve sulardan veya diğer nedenlerle vücuda geçen bakır ve kurşunun insan vücuduna olan zararlı etkilerini azaltmak için aktif karbon kullanarak metabolizmadan katı faz ekstraksiyon (adsorpsiyon) tekniği ile atılması sıklıkla tercih edilen bir yöntemdir. Fakat ağır metallerin düşük pH'daki mide ortamında kullanılan aktif karbona olan adsorpsiyon ilgisinin zayıf olması istenmeyen bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durum ağır metal zehirlenmelerinde alternatif olarak şelat kullanımını ön plana çıkarmaktadır. Şelat ajanlarının pahalı olması ve istenmeyen etkilerin ortaya çıkması, düşük pH'da adsorpsiyon yapan ve şelat ajanlarına göre daha inert olan aktif karbonun bu alanda kullanılmasını önemli kılmaktadır. Bu çalışmada, ağız yoluyla vücuda giren bakır ve kurşunun, insan sağlığına olan toksik etkisini azaltmak için, katı faz ekstraksiyon tekniği ile yapay mide ortamından uzaklaştırılması amaçlanmıştır. Adsorban olarak asma dalından elde edilen yeni bir aktif karbon (ACVS) kullanılmıştır. NIOSH (Amerikan Ulusal İş Güvenliği ve Sağlığı Enstitüsü) tarafından önerilen yapay mide ortamı hazırlanarak, kesikli sistemde en uygun adsorpsiyon parametreleri (pH, süre, karıştırma hızı, adsorban miktarı ve diğer bileşenlerin etkisi) incelenmiştir. Ağır metal analizleri Yüksek Çözünürlüklü Sürekli Işın Kaynaklı Alevli Atomik Absorpsiyon Spektrometresi (HR CS-FAAS) ile gerçekleştirilmiştir. Başlangıç Cu(II) ve Pb(II) iyon derişimleri 10 mg/L ve adsorban miktarı 0,3 g olarak alınan çalışmalarda pH 3,5-6,5 aralığında Cu(II) ve Pb(II) iyonlarının maksimum adsorpsiyon verimlerinin %100 olduğu belirlenmiştir.
Kolorektal kanser ilişkili miRNA'ların ekspresyonu üzerine adaçayı (Salvia officinalis), tere (Lepidium sativum ), çörek otu (Nigella sativa) ve ısırgan otu (Urtica dioica) bitkilerinin etkisi
Bu çalışmada metastatik kolorektal kanser hücre hattı olan HCT 116, halk arasında kolorektal kanser hastalarını tedavi ettiği düşünülen adaçayı (Salvia officinalis), tere (Lepidium sativum ), çörek otu (Nigella sativa) ve ısırgan otu (Urtica dioica) ekstraktları ile 3, 24, 48 saat sürelerince muamele edildi. Muamele işlemi sonucunda kolorektal kanserle ilişkisi olduğu kanıtlanmış olan süpresör özellikteki miR-145 ve onkojenik özellikteki miR-21, miR-31 ve miR-135a'nın ekspresyon düzeyleri belirlendi, ekstraktlarının tedavi edici olup olmadıkları araştırıldı. Adaçayı, çörek otu, ısırgan otu bitkilerinin belirli süre ve derişimlerde miR-21, miR-31 ve miR-135a'nın ekspresyonu azaltarak etkisi olduğu, tere bitkisinin ise bu üç miRNA ekspresyonuna etkisi olmadığı belirlendi. Adaçayı, ısırgan otu ve çörek otu bitkilerinin miR-145'e herhangi bir etkisi olmadığı bulundu.
Onosma briquetii bitkisinin fitokimyasal analizi üzerine farklı özütleme tekniklerinin etkisinin araştırılması
Farklı Onosma türlerinin, Irak, Türkiye, İran, Çin ve Hindistan gibi ülkelerde çeşitli sağlık sorunlarının tedavisinde kullanılan tıbbi bitkiler olarak kullanımı, yüzyıllara dayanan köklü bir gelenektir. Bu çalışma, endemik Onosma briquetii (Boraginaceae) bitkisinden maserasyon (MAC-ME), Soxhlet özütlemesi (SOE-ME) ve ultrasonik-destekli özütlemesi (UAE-ME) gibi farklı özütleme teknikleri kullanılarak elde edilen metanol özütlerinin antioksidan ve enzim inhibisyon aktivitelerini ortaya çıkarmayı ve özütlerin fitokimyasal içeriklerini Elektron Spin İyonizasyon Sıvı Kromatografisi-Kütle Spektrometrisi (LC-ESI-MS/MS) kullanarak tespit etmeyi amaçlamıştır. Her üç yöntem kullanarak elde edilen metanol özütlerinin toplam fenolik içerikleri yaklaşık 20 mg GAEs/g özüt olarak bulunmuştur. MAC-ME, SOE-ME ve UAE-ME özütlerinin toplam flavonoit içerikleri sırasıyla; 35.27, 38.75 ve 39.82 mg REs/g özüt olarak hesaplanmıştır. LC-MS/MS analizlerinde, özütlerdeki ana bileşenler olarak 4-hidroksibenzoik asit (634-707 µg/g özüt), rosmarinik asit (491-509 µg/g özüt) ve ferulik asit (371-396 µg/g özüt) farklı konsantrasyonlarda tespit edilmiştir. MAC-ME özütü, CUPRAC (EC50: 1.92 mg/mL), FRAP (EC50: 1.33 mg/mL), DPPH radikal temizleme (EC50: 3.35 mg/mL) ve demir iyonu şelatlama (EC50: 1.40 mg/mL) testlerinde daha yüksek antioksidan aktivite göstermiştir. UAE-ME özütü, asetilkolin esteraz ve alfa-amilaz enzimlerini daha etkili bir şekilde inhibe ederken, MAC-ME özütü tirosinaz enziminde anlamlı bir inhibisyon göstermiştir. Bu bulgular, O. briquetii özütlerinin farmasötik, gıda ve kozmetik endüstrileri için değerli ve önemli bir kaynak olabileceğini öne sürmektedir.
Nanopartikül içerikli antikorozif kaplamaların endüstriyel üretimi
Bu çalışmada; inorganik nano ve mikro boyuttaki partiküller ile antikorozif, çizilmeye ve aşınmaya dayanıklı, hidrofobik nanokompozit boya filmi elde edilmesi amaçlanmıştır. Bu maksatla; inorganik organik hibrit polimer sistemleri, uygun moleküler başlatıcılar ve hidrofobik ağ dönüştürücüler ile karıştırıldıktan sonra, dispersiyon teknolojisi ile yüzeyi istenilen şekilde programlanmış ve geometrisel özellikleri farklı olan küresel SiO2, uzamış çubuk şeklindeki ZnO ve plaka şeklinde iki boyutlu geometrideki BN partiküllerle desteklenerek korozyon önleyici etkiler gözlenmiştir. Korozyon teorisinde temel olarak difüze olan sıvı bütün kaplama boyunca yer değiştirdiğinde ve metale ulaştığında korozyon etkisi başlayacaktır. Dolayısı ile yüzey kaplamasında meydana gelen çatlaklar, delikler hızlı korozyona neden olur. Bu korozyon etkisini düşürmek ve bariyer etkisini artırmak için çeşitli dolgular kullanılabilir. Bu dolguların geometrisel olarak farklılık göstermesinin ve kimyasal bileşimlerinin korozyona etkisi bu tezde çalışılmıştır. Küresel geometride olan SiO2 nanopartikülleri, tabakalı 2D geometrisindeki BN nanoyapıları ve çubuk şeklindeki ZnO yapıları endüstriyel bir kaplama formülasyonu içerisinde modifiye edilmiş ve hibrit kaplama saç levhalar üzerinde sprey kaplama yöntemi ile uygulanmıştır. Elde edilen ve geometrisel olarak farklı dolgular içeren kaplamalar, temelde hidrofobluğun artırılması ve ayrıca dolguların etkisi olmak üzere iki farklı parametre üzerine yoğunlaşılarak incelenmiştir. Polimerleşme davranışları ve karakterizasyonu tespit amaçlı FT-IR, XPS ve TG-DTA cihazları ile analiz edilmiş, hidrofobluğun gözlenmesi amaçlı kontakt açısı ile araştırılmıştır. Çalışmamızda, kimyasal yapı analizleri XPS, SEM ve EDX ile sağlanmıştır. Ayrıca kimyasal homojenizasyon ve partikül dağılımı EDX Haritalama ile incelenmiş ve ısısal olarak kürlenen kaplamalar, korozyon dayanımının ölçülmesi için, Standart Nötral Tuz Testi, CASS (Cooper Acclereated Salt Spray) Hızlandırılmış Tuz Testine tabi tutulmuştur. Ayrıca, Elektro Empedans ölçümleri ve grafikleri ile voltametrik döngüleri gerçekleştirilmiştir. Elde edilen sonuçlar; kaplama içeriğinin, modifiye partikül tipinin ve partikül geometrisinin özel durumlar içerdiğini ve hidrofobik özellik ile korozyona karşı dayanıklı kaplamalar elde edildiğini ortaya koymaktadır.
Deve çökerten (Tribulus terrestris L.) bitkisi bileşenlerinin farklı ekstraksiyon yöntemleriyle araştırılması
Bu çalışmada sistematik adı Tribulus terrestris L. olan bitkinin kimyasal kompozisyonunun tespitinde Sub-kritik su ekstraksiyonu (sbkH2O) ve Sub-kritik etanol ekstraksiyonu (sbkEtOH) yöntemlerinin etkileri incelenmiş ve yöntemler kıyaslanmıştır. Ayrıca Ultrasonik (USE) destekli tert-butil metil eter ekstraksiyonu ve tert-butil metil eter ile maserasyonun etkileri incelenmiş ve kıyaslanmıştır. Bunun yanında Tribulus terrestris L.'in sbkH2O ile ekstraktının biyolojik aktivite tayini ve Tribulus terrestris L. ekstraktında Kjeldahl Yöntemi ile toplam azot (protein) tayini yapılmıştır. SbkH2O ekstraktında ana bileşenlerden biri olan Loliolide % 1,86, Loliolide türevi ise % 10,75 oranında tespit edilmiştir. USE'a göre ekstraktın ana bileşenlerinde % 50,30 oranında Oleamide ve % 1,49 oranında Loliolide türevi tespit edilmiştir. Maserasyonda ekstraktın ana bileşeninde % 6,62 oranında Oleamide ve % 0,20 oranında Loliolide türevi tespit edilmiştir. Tribulus terrestris L. ekstraktı ile yapılan biyolojik aktivite tayinine göre Candida albicans türü maya üzerinde yapılan antifungal çalışmada sonuç pozitif bulunmuştur. 22 mm zone çapı oluşmuştur. Kjeldahl Yöntemi ile yapılan toplam azot (protein) tayinine göre ise bitkide %14,47±1,73 oranında protein tespit edilmiştir.
Yeni benzimidazol temelli kiral aminoalkollerin sentezi ve antimikrobial etkilerinin araştırılması
Yeni üç adet kiral aminoalkol-benzimidazol hibritleri 4a, 4b ve 4c ticari olarak elde edilen kiral aminoalkoller [S(-)- fenilalaninol, S(+)-fenilglisinol ve S(+)-Leusinol] ile 2-(klorometil)-N-tosil-1-H-benzimidazolün reaksiyonundan sentezlenmiştir. Sentezlenen bütün bileşiklerin yapıları spektroskopik yöntemler IR, NMR ve LC-MS ile karakterize edilmiştir. Sentezlenen bileşiklerin 4a, 4b ve 4c önemli patojenlere karşı antimikrobiyal etkileri kuyu-difüzyon metodu kullanılarak araştırılmıştır. Bu kiral üç bileşik oldukça etkin antimikrobiyal etki sergilemişlerdir.
Titanyum içeren metal organik kafes yapılarının sentezi, karakterizasyonu ve fotokatalitik uygulamaları
Titanyum bazlı metal-organik kafesler, Ti elementinin düşük toksisitesi ve benzersiz fotokatalitik özellikleri nedeniyle ilgi çekici bir bileşik sınıfıdır. Gözenekli hibrit bir malzeme sınıfı olması ve modüler yapıları dolayısıyla farklı yapılarda sentez ve fotokataliz de dahil olmak üzere potansiyel uygulamalar üzerine birçok araştırma yapılmaktadır. Bu tez kapsamında Ti-Metal organik kafesler, titanyum öncülü olarak organik titanat (trietanolaminato titanyum(IV) kompleksi), titanyum(IV) propoksit ve titanyum(IV) izopropoksit ve ikincil yapı birimi, organik bağlayıcı olarak tereftalik asit, 2-aminotereftalik asit, trimesik asit, [1,1'-bifenil]-4,4'-dikarboksilik asit kullanılarak solvotermal yöntemle sentezlenmiştir. 4-aminobenzoik asit kullanıldığında reaksiyon koşullarına bağlı olarak metal organik yapısının öncül yapı birimi olan Ti-okso kümeler elde edilmiştir. Sentezlenen MIL-125, NH2-MIL-125, MIP-207, COK-47 yapıları XRD, FTIR, TGA, BET, SEM analizleri ile karakterize edilmiştir. Elde edilen, yüksek yüzey alanına sahip olan NH2-MIL-125 ve MIP-207 yapısına sahip Ti-MOF'ların tekstil, deri ve kozmetik endüstrisinde kullanılan, atık sularda organik kirletici olan metilen mavisi ve metil oranjın uzaklaştırılmasında fotokatalitik aktivite tayinleri yapılmıştır. Organik bağlayıcı grup olarak 2-amino tereftalik asidin kullanıldığı solvotermal yöntemle sentezlenen NH2-MIL-125 (2)'in metilen mavisinin giderilmesinde yüksek fotokatalitik aktiviteye sahip olduğu görülmüştür.
Betonarme çeliğinin korozyon davranışlarına polikarboksilat bazlı akışkanlaştırıcı ve kalsiyum nitrit'in etkisinin araştırılması
Bu çalışmada, %3,5 NaCl (0,6 M) ve %5,85 NaCl (1 M) çözeltisinde polikarboksilat bazlı akışkanlaştırırıcı ve 0,1 M Nitrit iyonunun, betonarme çeliğinin korozyon davranışları üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Potansiyodinamik polarizasyon eğrileri ve elektrokimyasal empedans spektroskopisi (EIS) teknikleri kullanılmıştır. Metal yüzeyinin aşındırıcı ortama maruz kaldıktan sonra yüzey morfolojisi taramalı elektron mikroskobu (SEM) ile incelenmiştir. Sabit sıcaklıkta (298 K), çözeltilerin pH'sı 8,0'a ayarlanmıştır. Klorürlü ortamlardaki betonarme çeliğinin anodik çözünme hızını, Nitrit iyonu ve Polikarboksilat bazlı akışkanlaştırıcı inhibe etmektedir. Nitrit iyonlarının demir yüzeyinde koruyucu tabaka oluşturduğu, polikarboksilat bazlı akışkanlaştırıcının ise beton bileşimini oluşturan agregaların arasında ki boşluk miktarını azaltarak klorür iyonlarının difüzyonunu zorlaştırdığı belirlenmiştir. İnhibisyon etkisi, artan klorür derişimi ile azalmaktadır.
EPDM kauçuk karışımlarının kükürt vulkanizasyon sistemlerinde kullanılan hızlandırıcıların rheolojik ve mekanik özelliklere etkisinin incelenmesi
EPDM kauçuk karışımlarında kükürt vulkanizasyon sistemlerinde kullanılan hızlandırıcıların rheolojik ve mekanik özelliklere etkisini incelenmiştir. Yapılan çalışmada kauçuk karışım reçetelerinde karbon siyahı, yağ, kükürt ve farklı gruplarda yer alan hızlandırıcılar ayrı karışım reçetelerinde sabit oranlarda kullanılarak rheolojik ve mekanik özelliklerin değişimi incelenmiştir. Aynı zamanda farklı hızlandırıcı gruplarında yer alan bu kimyasallardan farklı hızlandırıcı kombinasyonları oluşturularak kauçuk karışım reçeteleri hazırlanarak rheolojik ve mekanik özelliklerin değişimine etkisi değerlendirilmiştir. Yapılan çalışmanın sonuçlarına göre; Farklı hızlandırıcı gruplarında yer alan kimyasallardan oluşan kombinasyonlar oluşturularak hazırlanan karışım reçetelerinde en iyi kürlenme zamanı, ürün için istenilen fiziksel ve rheolojik özelliklerin optimium şekilde elde edildiği gözlenmiştir.
Demir esaslı arkeolojik buluntularda, korozyon ürünlerinin temizliği ve koruma
Demir ve alaşımları, geçmişte ve günümüzde alet yapımında, sanat eserlerinde en çok kullanılan malzemelerdir. Bu nedenle, kültürel ve tarihi eserlerin korunması açısından bu tür malzemelerin korozyon ile tahrip olmalarını önlemeye yönelik uygulamalar konusunda araştırmalar önemlidir. Özellikle, arkeolojik buluntular yüzey temizliği uygulandıktan sonra, daha da savunmasız hale gelmektedirler. Çünkü toprak altında geçen uzun yıllar süresince malzemelerin yüzeyinde oluşan korozyon ürünü ile birlikte her türden birikinti (organik ya da inorganik) malzemeye belirli bir koruma sağlar. Gün ışığına çıkarıldıktan sonra, sergilemeden önce özel işlemlerle yüzeyleri temizlenir. Bu andan itibaren korozyon riski daha yüksektir. Demirli malzemelerde içerdiği safsızlıklara ve ortam koşullarına bağlı olarak farklı renklerde görünümlere sahip oksit tabakaları oluşmaktadır. Objelerin korunması için uygulanacak yöntemin, hem kolay uygulanabilir olması hem de estetiği bozmaması gereklidir. Bu amaçla, malzeme yüzeyinde koruyucu bir film oluşturulması elverişli bir yöntemdir. Bu çalışmada, film yapıcı organik (okzalik asit ve 3-amino-5-metiltiyo-1H-1,2,4-Triazol ) ve anorganik (sodyum molibdat) inhibitörler metal malzemelerin yüzeylerini korumak amacı ile kullanılmıştır. Oluşturulan filmlerin koruyucu etkinlikleri, elektrokimyasal yöntemlerle test edilmiştir. Bu amaçla potansiyodinamik ölçümler ve elektrokimyasal impedans spektroskopisi teknikleri, toprak altı koşullarını simüle eden korozif test çözeltilerinde uygulanmıştır. Dökme demir levhalar ve çubuklar hazırlanan simule toprak çözeltisinde yaşlandırılmıştır. Temizleme işlemi eserin üretildiği metal/alaşım türüne karşı duyarlı, yüzeydeki korozyon ürünlerine karşı son derece seçici ultrasonik banyo ile gerçekleştirilmiştir. Meydana gelen filmlerin özelikleri ve yapısı taramalı elektron mikroskobu (SEM) ile aydınlatılmıştır. Böylece, arkeolojik buluntuların ve sanat eserlerinin korozyondan korunabilmesi için uygun özellikte, çevreye toksik etkisi olmayan bir yöntem geliştirilmiştir.
Spin kaplama tekniği ile ZnO-poli3-hekziltiyofen kompozit kaplama ve korozyon davranışı
Metalik malzemelerin korozyona karşı korunmasında çeşitli yöntemler kullanılmaktadır. Bunlar içinde metallerin yüzeyinin kompozit malzemeler ile kaplanarak korozyona karşı korunması en umut veren yöntemler arasındadır. Ekonomik, hafif ve çok fonksiyonlu olmaları nedenyile, farklı yöntemlerle kompozit kaplamaların uygulanması giderek önemi artan bir konudur. Bu çalışmada, çelik malzemenin yüzeyinde, fiziksel barier özellikleri ve mukavemetleri açsından avantajlı, poli3-hekziltiyofen ile çinko oksit' in birlikte kullanıldığı üstün performanslı bir kompozit kaplama hedeflenmiştir. Spin kaplama tekniği kullanılarak, polimer-ZnO ince film kaplama hazırlanmaya çalışılmış ve korozyon direnci, elektrokimyasal impedans spektroskopisi ve yüzey görüntüleme teknikleri ve EDX tekniği ile araştırılmıştır. Elde edilen kaplamaların morfolojik özellikleri ve korozyon dayanımları değerlendirilmiştir.
Tip 2 diyabetin mikrovasküler komplikasyonunda inflamatuar hasarın potansiyel biyobelirteçleri olarak inaktif K vitamini bağımlı matriks gla proteinleri ve fetuin-A
Tip 2 Diyabetes Mellitus (T2DM) hastalarında vasküler kalsifikasyon mekanizmaları ile mortalite ilişkisi tam olarak anlaşılamamıştır. Arteriyel kalsifikasyonlar ve sertlik gibi makrodolaşım özellikleri, K vitamini durumunun biyolojik belirteci olarak kabul edilen dolaşımdaki defosfo-karboksilatlanmamış Matriks Gla Proteini (dP-ucMGP) ile ilişkilendirilmiştir. Yüksek plazma dp-ucMGP konsantrasyonları, düşük K vitamini durumunu gösterir ve vasküler kalsifikasyonla ilişkilidir. Hiperglisemi, diyabetik vasküler komplikasyonların ve inflamatuar yanıtın gelişimi için itici güçtür. Fetuin-A, dolaşımdaki kalsiyum ve fosfor ile etkileşime girerek çözünürlüklerini arttırır. Sonuç olarak, arterlerdeki kalsiyum birikimi azalır. Arter kalsifikasyonu, T2DM'de vasküler hastalığın ayırt edici özelliğidir. Bu çalışmada, T2DM'nin mikrovasküler komplikasyonları olan hastalarda inaktif form dP-ucMGP'nin serum düzeylerini ve bunun K vitamini ve inflamatuar yanıt ile ilişkisini araştırmak amaçlandı. Bu çalışmaya toplam 160 T2DM hastası dahil edildi. Bu hastalar her biri 40 hastadan oluşan dört gruba ayrıldı. Bu gruplar şu şekildeydi: Mikrovasküler komplikasyonu olmayan 40 T2DM hastası (T2DM, n=40), diyabetik nefropatisi olan 40 T2DM hastası (DN, n=40), diyabetik retinopatisi olan 40 T2DM hastası (DR, n=40), ve diyabetik nöropatisi olan 40 T2DM hastası (DNR, n=40). Kontrol grubu olarak 40 sağlıklı birey kullanıldı. Tüm gruplarda dP-ucMGP, K vitamini, fetuin-A, Tümör Nekroz Faktörü Alfa (TNF-α) ve matriks metalloproteinaz (MMP-9) seviyeleri ELISA ile ölçüldü. DNR'si olan hastalarda Fetuin-A ve TNF-α düzeyleri anlamlı olarak yüksekti (P<0,05). MMP-9 seviyeleri, kontrole kıyasla T2DM'li hastalarda önemli değişiklikler gösterdi (𝑃≤ 0,05). Ayrıca sonuçlar, diğer hasta grupları ve kontrol grubu ile karşılaştırıldığında DNR'li hastalarda (dP-ucMGP) ve K vitamini düzeylerinde önemli bir düşüşün olduğu görüldü (P< 0,05). Bu çalışmada DNR hastalarında dp-ucMGP ve K vitamini arasında güçlü bir negatif korelasyon bulundu. Sonuç olarak, T2DM'de azalmış dp-ucMGP ve K vitamini seviyeleri, mikrovasküler komplikasyonlar ve inflamatuar yanıt ile ilişkilidir. Bu nedenle dp-ucMGP, T2DM vasküler komplikasyonlarında umut verici bir biyobelirteç veya terapötik hedef olarak görülebilir.
Al-anbar ilindeki yetişkin erkek obez hastalarda glikozile hemoglobin ile insülin direnci arasındaki korelasyon
Obez yetişkin deneklerin vücut kitle indeksi (VKİ) 30 kg/m2 veya daha fazladır. Vücutta fazla yağ biriktiğinde genel sağlığı olumsuz etkiler. İnsülin direnci (IR), vücudun insülin üretiminin bozulduğu, hassas dokuların etkilerine daha az duyarlı olduğu bir hastalıktır. Tip 2 diyabet (T2DM) ve obezite, IR ile ilişkilidir. Irak'ta IR, Iraklıların yaşam tarzlarındaki büyük değişikliklerin bir sonucu olarak son yıllarda artmıştır. Bu bölgedeki Irak nüfusu üzerine yapılan araştırmalar şu anda sınırlı görünmektedir. Bu çalışmanın amacı, Irak'ın Anbar ili bölgesindeki obez yetişkin deneklerde homeostasis model değerlendirmesi (HOMA-IR) ile ölçülen IR ve hemoglobin A1c (HbA1c) test seviyeleri arasındaki ilişkiyi bulmaktır. Bu araştırma, yaşları 18 ile 55 arasında değişen, rastgele seçilen 120 erkek obez yetişkin bireyi içermektedir. Katılımcılar, Vücut kitle indekslerine (VKİ'lerine) göre iki kategoriye ayrılmıştır [Grup 1, 60 obez yetişkin denekten oluşurken, Grup 2, obez olmayan kontroller olarak hareket eden 60 normal kilolu sağlıklı yetişkinden oluşmuştur]. Bir dizi antropometrik ölçümle beraber tüm denekler üzerinde açlık glukozu, HbA1c, lipid profili, açlık insülini, C-peptid ve tiroid uyarıcı hormon (TSH) seviyelerinin tümü ölçüldü. Kandaki glukoz seviyelerini ve lipid profilini belirlemek için enzimatik kolorimetrik yaklaşım kullanıldı ve kandaki insülin, C-peptid ve TSH seviyeleri enzim bağlantılı immünosorbent testi (ELISA) kullanılarak ölçüldü. IR'yi test etmek için HOMA-IR indeksi kullanıldı ve 2,6'lık bir kesme seviyesinin yeterli olduğuna karar verildi. HbA1c seviyesini belirlemek için bir Tosoh G8 Glikohemoglobin Analizörü kullanıldı. İstatistiksel analizin yapılması için SPSS-25 kullanıldı. Öğrenci bağımsız t-testi verilerin istatistiksel anlamlılığını incelemek için kullanılmıştır. İki çalışma grubu (obez ve sağlıklı obez olmayan denek grupları) karşılaştırıldığında, sonuçlar obez yetişkin deneklerde (44.15±8.3 yaş ve 32.67±2.5 kg/m2) obez olmayan kontrol grubuna göre (32,72±10,5 yaş ve 23,17±1,5 kg/m2; P <0,0001) anlamlı bir şekilde daha yüksek bir yaş ve VKİ ortalaması olduğunu ortaya koymuştur. Obez yetişkin denek grubunda, HbA1c (4.99±0.576%) glikoz (5.31±0.86 mmol/l), insülin (11.76±5.06 μIU/mL) ve c-peptid (2.48±1.08 ng/mL) düzeylerinin obez olmayan kontrol grubunun (sırasıyla 4.65±0.386%, 4.74±0.48 mmol/L, 6.94±3.29 μIU/mL ve 1.47±0.66 ng/mL); P <0.0001) ortalamasından anlamlı olarak daha yüksek olduğu gözlemlendi. Obez yetişkinler için toplam kolesterol (TC) (4,77±0,79 mmol/l), trigliserit (TG)( 2,24±0,64) mmol/L), düşük yoğunluklu yoğunluklu lipoprotein (LDL) (2,47±0,89 mmol/L) ve çok düşük yoğunluklu lipoprotein (VLDL) (0,49±0,13 mmol/L) düzeyinin obez olmayan kontrol grubuna (sırasıyla, 4,47±0,47 mmol/L; P = 0,056, 1,43±0,43 mmol/L; P < 0,001, 2,18±0,55 mmol/L; P =0,039 ve 0,19±0,08 mmol/L; P <0,001) göre daha yüksek olduğu tespit edildi ve HDL (1,39±0,27 mmol/L) düzeyi, obez olmayan kontrol grubunun ortalamasından (1,63±0,19 mmol/L; P=0,701) daha düşük bulundu. Obez yetişkin deneklerde ortalama TSH düzeyleri (1.834±1.01 mIU/mL), obez olmayan kontrol grubundan (1.592±0.80 mIU/mL) daha yüksek bulunmuştur (P = 0.149). Obez yetişkin denek grubunun (2.927±1.65) ortalama HOMA-IR değerleri, obez olmayan kontrol grubundan (1.497±0.82) anlamlı ölçüde yüksek olmuştur (P < 0.0001). Ortalama HOMA-IR ≥2,6 seviyeleri olan denekler, obez yetişkin deneklerde HOMA-IR <2,6 olanlardan daha yüksek HbA1c, İnsülin, c-peptid, glukoz, TSH, TC, TG, LDL, VLDL, VKİ ve daha düşük HDL değerlerine sahip olmuş ve aynı sonuçlar obez olmayan kontrol grubunda da bulunmuştur. Ortalama HbA1c değeri 5.5'in üzerinde olan obez yetişkin denekler, HbA1c değeri 5.5'in altında olanlardan (2.98±1.77; p<0.001) anlamlı düzeyde daha yüksek bir HOMA-IR seviyesine (4.23± 2.03) sahip olmuştur. IR'nin obez yetişkin deneklerde daha yaygın olduğu gösterilmiş ve bu bulgular, Iraklı obez yetişkin deneklerin obez olmayan deneklerden daha yüksek bir IR olma potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir. Obez yetişkin deneklerdeki yüksek HbA1c düzeylerinin yüksek HOMA-IR indeks düzeyleri ile ilişkili olması mümkündür, bu durum da bu sonuçların Irak'taki obez yetişkin popülasyonda diyabet (T2DM) eğilimi ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Obez yetişkinlerde yüksek HbA1c değerleri insülin duyarlılığını ve direncini ölçmek için kullanılabilir ve bu bir tanı testi olabilir.
Exploration the relationship between Salusin-α, Salusin-β and Irisin levels in patients with heart disease in AL-Anbar state
The primary causes of death worldwide are heart disease (HD). Cardiovascular disease (CVD) includes a variety of problems, including those affecting the myocardial muscles and the circulatory system that supplies the heart. CVD is as a rule connected with atherosclerosis; an inflammatory disease characterized via the accumulation of lipids and fibrous elements in relation to medium arteries. In this thesis study, a case-control study was designed for 85 Iraqi volunteers aged 35 and over. Of these, 25 were generally "healthy" with no history of CVD, while 60 Iraqi patients with CVD. These patients are registered as CVD patients in the "Cardiac Care Unit" in Anbar Hospitals, Iraq. The aims of the present is to measure the levels of salusin-α, salusin-β, irisin, lipid profile, as well as assessment of insulin resistance (IR) based on fasting serum glucose, insulin hormone, and a homeostatic model (HOMA-IR) in the serums of CVD patients who are subject to before cardiac catheterization (BCC) and after cardiac catheterization (ACC) and to compare these levels between them and also with the ones of the healthy (control) group. In addition to compare each parameter with subgroup of age and BMI. The present data showed a significantly higher level in the salusin-β and significantly lower levels in the salusin-α and irisin with ACC and BCC groups when compared with that of the healthy control group. The same results were also found in BCC group when compared with ACC group. The statistical analysis of our results showed the salusin-α, salusin-𝛽 and irisin, can be used as a diagnostic tool for CVD risks in Iraqi population in clinical practice with the cut-off values of 95 pg/mL, 214 pg/mL and 1.3 µg/mL respectively, with sensitivities of 97.8%, 100% and 85.7% and specificities of 97.4%, 95.2 and 97.4%, respectively. The results in patients with ACC and BCC groups have also shown that there is a significant increase in the glucose, insulin, HOMA-IR, TC, LDL, TG, VLDL levels when compared with that of the healthy control group. When comparing BCC patients with ACC patients groups there were a significantly higher level in the TC, LDL, TG, and VLDL accompanied with a low in the HDL level and non-significant in the glucose, insulin and HOMA-IR. Moreover, our findings indicate that overweight and obesity appears to be the most important risk factor for CVD, especially in adult men obese individuals, and this study suggests Iraqi population-based research have shown that salusin-α, salusin-𝛽, irisin and HOMA-IR might be a good candidate diagnostic marker for detecting atherosclerosis in the general population.
Geri dönüştürülmüş termoplastik atıkların homopolimer polietilen ve polipropilen ile oluşturduğu karışımların termal ve mekanik özelliklerinin incelenmesi
Kullanım alanı ve üretimi giderek artan plastiğin, atık miktarı da her geçen gün artmaktadır. Plastik kirliliği, çağımızın en büyük çevresel sorunlarından biri olup ekosistemlere ve insan sağlığına geniş kapsamlı zararlar vermektedir. Plastik ham madde ve üretim maliyetlerine ek olarak atık plastiklerin taşınma, depolanma, geri dönüşüm maliyetleri; plastik kirliliğinin sebep olduğu balıkçılık/su ürünleri ve turizm gelirlerinin düşüşü ile temizleme faaliyetlerinin maliyetleri plastik döngüsel ekonomisi için gerekli çalışmaların yapılması gerekliliğini göstermektedir. Son yıllarda tüm dünyada iklim değişikliği, çevre kirliliği, su yönetimi, enerji ve kaynakların verimliliği, sürdürülebilir kalkınma konuları üzerine yoğunlaşılmıştır. Türkiye'de Ekim 2023'te yayımlanan On İkinci Kalkınma Planı'nda atıkların geri dönüşümü ile geri dönüştürülmüş ikincil ürüne ait standartların geliştirilmesi ve teşviki konusunda ihtiyacın devam ettiği vurgulanmıştır. Plastik üretimi ve talebini kısıtlamaya yönelik sıkı politikalar, geri dönüşüm oranlarını artırmaya yönelik politikalarla birleştiğinde, birincil üretim yerine geri dönüştürülmüş plastiklerin kullanılmasını desteklemektedir. Bu çalışmanın amacı geri dönüştürülmüş termoplastik atıkların homopolimer polietilen ve polipropilen ile oluşturduğu karışımların termal ve mekanik özelliklerinin incelenmesidir. Ağırlıkça %0, %10, %20, %30 ve %100 geri dönüştürülmüş termoplastik içerecek şekilde homopolimer LDPE, HDPE ve PP ile tüketici sonrası geri dönüştürülmüş plastikler (r-PP ve r-PE) ekstrüder ile karıştırılarak HDPE/r-PE, PP/r-PP ve LDPE/r-PE numuneleri hazırlanmıştır. Numunelerin termal, mekanik ve morfolojik özellikleri Termogravimetrik Analiz (TGA), Diferansiyel Termal Analiz (DTA), Diferansiyel Termogravimetri (DTG), Diferansiyel Taramalı Kalorimetri (DSC), Dinamik Mekanik Analiz (DMA), Taramalı Elektron Mikroskopu (SEM) ve Şişme Testi ile analiz edilmiştir. TGA/DTA-DTG analizlerinde tüm numunelerin tek kademede bozunduğu; numunelerdeki geri dönüştürülmüş malzeme oranı arttıkça bozunmaya başlama sıcaklığının düştüğü ve termal kararlılığın azaldığı görülmüştür. DSC analizlerinde HDPE/r-PE ve PP/r-PP numunelerinde geri dönüştürülmüş malzeme oranı arttıkça erime sıcaklığı (Tm) değerlerinin değişmediği; erime entalpisi (ΔHm) değerlerinin ve kristalinite derecelerinin (Xc) azaldığı görülmüştür. DMA analizlerinde tüm numunelerde sıcaklık arttıkça depolama modülünün azaldığı ve numunelerdeki geri dönüştürülmüş plastik oranı arttıkça tan δ pik sıcaklıklarının azaldığı görülmüştür. SEM görüntülerinde numunelerin tek fazlı bir morfoloji sergilediği; numunelerdeki geri dönüştürülmüş malzeme oranı artıkça boşlukların ve küçük çukurların oluşmaya başladığı görülmüştür. Numunelerdeki geri dönüştürülmüş plastik oranı arttıkça şişme değerlerinin azaldığı görülmüştür.
Ateş dikeni meyvesi ekstraktı kullanılarak Fe₃O₄ nanopartiküllerinin yeşil sentez yoluyla hazırlanması, karakterizasyonu ve α-amilaz enziminin immobilizasyonunda kullanılabilirliğinin araştırılması
Yeşil sentez yöntemi, metal oksit bileşiklerinin üretilmesinde çevre dostu olması, sürdürülebilir, pratik, ekonomik ve güvenli bir yöntem olması kullanım açısından diğer yöntemlere nazaran daha fazla avantaj sağlamaktadır Yeşil sentezle üretilen nanopartiküller, genellikle daha biyouyumlu olma eğilimindedir, bu da tıbbi ve biyomedikal uygulamalar için uygun hale getirir. Çalışma da ilk olarak ateş dikeni meyvesinin sulu ekstraktı hazırlanacak ve bu ekstrakt ile Fe3O4 nanopartikülleri yeşil sentez yöntemi ile elde edilecektir. Fe3O4 nanopartikülleri ile polivinil alkol ve bir biyopolimer olan kitosan kompozitleri hazırlanacaktır. Bu kompozit taşıyıcı üzerine α-amilaz enziminin immobilizasyonu hedeflenmektedir. İmmobilize edilen enzim tekrar kullanılabilir, yüksek stabilite sağlar ve üretim süreçlerini daha verimli hale getirir. İmmobilize α-amilaz enzimi nişastanın hidrolizinin gerektiği gıda, kağıt ve ilaç sektörü gibi birçok endüstriyel uygulama ve laboratuvar çalışmalarında kullanılmaktadır. Kitosan/PVA/Fe3O4 kompoziti üzerine kovalent olarak immobilize edilecek olan α-amilaz enzimi enzimin optimum pH, ve sıcaklık, stabilite testleri (pH, sıcaklık ve depolama), operasyonel kararlılık ve tekrar kullanılabilirlik testleri uygulanacaktır. Kompozit yapının karakterizasyon çalışmaları FTIR, SEM, TGA, Zeta potansiyeli ile yapılacaktır.
Çeşitli malzeme yüzeyine metal-metaloksit/polimer kaplamaların karakterizasyonu ve korozyon hızının elektroanalitik yöntemlerle ölçülmesi
Korozyon, metal bir malzemenin çevresiyle elektrokimyasal ve kimyasal etkileşimleri sonucu meydana gelen bir olaydır. Metalden yapılan her materyal korozyondan etkilenir ve sonucunda da ciddi ekonomik kayıplara neden olur. Metal bir malzemede korozyon hızını azaltmak için, metal üzerinde bir film oluşturulabilir ya da metal çeşitli yöntemler ile kaplanabilir. Bu tez çalışmasında östenitik paslanmaz çelik türlerinden olan 304L ve 316L yüzeyine metal/metaloksit (Sn/SnOx, Zr/ZrOx, Ti/TiOx, Te/TeOx) ve çeşitli organik maddeler (fenolftalein, taurin, pyrogallol red vb.) ile kaplamalar yapılarak, korozyon hızının azaltılması amaçlanmıştır. Çelik örnekleri üzerine tek başına ve ikili karışım halinde elektrokimyasal olarak metal-metal, metal-organik madde ve ikili organik madde kaplamaları çalışıldı. Yöntem olarak; elektrokimyasal tekniklerden döngüsel voltammetri metodu, çözelti halindeki proseslerden sol-jel metodu, gaz halindeki proseslerden ise sputter metodu ile çelik yüzeylerine kaplama yapılmıştır. Bu kaplama metotları ile elde edilen maddelerin sonuçları birbiri ile karşılaştırılmış ve yöntemlerin korozyon hızına etkisi araştırılmıştır. Çeliklerin yalın ve modifiye yüzeyleri Tafel Ekstrapolasyon yöntemi analiz edilerek korozyon hızı mm/yıl olarak hesaplanmıştır. Ayrıca çelik yüzeyinde meydana gelen polarizasyon direnci değerleri karşılaştırılmıştır. Çelik malzemelerin Elektrokimyasal Empedans Spektroskopisi (EIS) ile Nyquist grafikleri elde edilmiştir. Taramalı elektron mikroskop (SEM), X-Işını Fotoelektron Spektroskopisi (XPS) teknikleri kullanılarak çelik malzeme yüzeyleri karakterize edilmiştir. Sonuç olarak, çelik üzerine titanyum, zirkonyum ve selenyum esaslı maddeler ile bazı boyar maddelerin tek başına ve metaller ile bir aradaki modifikasyonları incelenmiştir. Çelik yüzeyindeki bu modifikasyonların korozyon hızını yalın çeliğe göre önemli düzeyde azalttığı görülmüştür. Bu kaplamalar malzemelerin daha uzun ömürlü olarak kullanımını sağlayacaktır.
Sudan fotoelektrokimyasal yöntemle hidrojen elde edilmesi için elektrot geliştirilmesi
Bu çalışmada, farklı sıcaklıklarda (30, 40, 50 ve 60 °C) p-tipi Cu2O nano küplerin ZnO üzerine elektrokimyasal olarak çöktürülmesiyle ZnO/Cu2O hazırlanmıştır. İlave olarak, difenilfosfinoaminoasetikasit ve biprimidin ligandlarını içeren duyarlı boya özelliği gösteren Cu (I) fosfin kompleksleri ZnO yüzeyine kimyasal olarak kaplamasıyla ZnO/Cu (I) elektrotları elde edilmiştir. ZnO/Cu2O ve ZnO/Cu(I) fosfin elektrotlarının fotoelektrokimyasal hücrede suyun ayrıştırılmasındaki fotokatalitik performansı incelenmiştir. Cu (I) fosfin komplekslerinin yapıları FT-IR, 1H,31P NMR, UV-Vis spektrometresi ve fotolüminesans spektrometresi ile aydınlatılmıştır. Cu (I) fosfin komplekslerinin HOMO ve LUMO enerji seviyeleri dönüşümlü voltametri ile hesaplanmıştır. Farklı sıcaklıklardaki ZnO/Cu2O elektrotlarının kristal yapıları XRD analiziyle, flat band potansiyelleri Mott-Schottky ölçümüyle belirlenmiştir. ZnO/Cu2O elektrotları ve ZnO/Cu (I) kompleks elektrotlarının yüzey morfolojileri FESEM ile, suyun fotoelektrokimyasal ayrıştırılmasındaki fotokatalitik performansları EİS ve akım yoğunluğu-potansiyel ölçümleri ile incelenmiştir. Fotoelektrokimyasal hücrede, farklı sıcaklıklarda sentezlenen ZnO/Cu2O elektrotlar içerisinde ZnO/Cu2O 40 °C elektrodu ve Cu (I) fosfin kompleksleri içerisinde ZnO Cu(L2) elektrodu suyun ayrıştırılmasında en fotokatalitik elektrot olarak belirlenmiştir.
Bipirimidin içeren çift metalli metal fosfin komplekslerinin sentezi ve özelliklerinin incelenmesi
Son yıllarda fotofiziksel özelliklere sahip metal kompleksleri mikroskoplarda kullanımı yaygınlaşan ve teknolojisi hızla ilerleyen akıllı cihazlarda kullanılabilmektedir. Fosfin ve bipirimidin ligandları ile sentezlenen metal kompleksleri optik cihazlarda kullanılabilmektedir. Bu çalışmada aminometildifosfin-metal komplekslerinin optik özelliklere sahip bipirimidin türevi ligandlarla etkileştirilerek heteroleptik koromoforlar sentezlenmiştir. Mannich reaksiyonuyla sentezlenmiş olan aminometildifosfin (Ph2PCH2)2NR (R= -(CH2)3CH3) ligandının Cu(I) ve Pd(II) metal iyonları ile kompleksleri Schlenk tekniği kullanılarak sentezlendikten sonra bipirimidin türevleri ile etkileştirilerek çift çekirdekli heteroleptik metal kompleksleri elde edilmiştir. Oluşan komplekslerin FT-IR, 1H, 13C ve 31P-NMR spektrokopisi ve X-Ray teknikleri kullanılarak yapıları aydınlatılmıştır. Bileşiklerin elektrokimyasal özellikleri dönüşümlü voltametri tekniği ile belirlenmiştir. Fotofiziksel özellikler florimetre cihazı ve UV spektrofotometre kullanılarak belirlenmiştir. Sentezlenen bakır ve palladyum komplekslerinin bir kısmının emisyon spektrumlarında gözlenen maksimum emisyon dalga boyu, enerji bant aralıkları bileşiklerin fotofiziksel özelliklere sahip olduklarını göstermiştir.
Hibrit/elektrikli araçlarda kullanılan lityum bataryaların ısıl yönetimi için nano-kompozit faz değiştiren maddelerin geliştirilmesi
Ulaşım kaynaklı CO2 emisyonları dünyada toplamın %26'sını, ülkemizde %17'sini oluşturmaktadır. 2020'ye kadar ulaşımda hibrit/elektrikli araçların (HEA/EA) %20'ye çıkmasıyla, araçlardan kaynaklı emisyonların >%5,2 ve küresel CO2 emisyonun da %1,3-3'lük azalması beklenmektedir. HEA/EA'ın yaygınlaşması için kabul edilebilir menzili, rekabet edebilir hacim, ağırlık ve maliyette sağlayabilen güvenli bir depolama sistemi mevcut değildir. Bu kısıtları aşmak için önerilen sistemlerinin başında gelen Lityum temelli pillerin depolama kapasitesinin ve ömrünün korunması için çalışma sıcaklığının 20-55°C arasında olması gerekmektedir. Bu sıcaklığın üstünde pil kapasitesi dramatik şekilde düşmekte ve daha yüksek sıcaklıklarda patlamayla sonuçlanan bir ısıl kararsızlık görülmektedir. Bu çalışmada Lityum iyon pillerin ısıl yönetimi için faz değiştiren madde (FDM) nano-kompozit içeren bir prototip geliştirilmiştir. Şehir içi çevrim uygulamalarına göre farklı ortam sıcaklıklarında yapılan denemelerde FDM'siz batarya bloğunun sıcaklığının dış ortam 30°C'lerdeyken bile 80°C ye ulaştığı, geliştirilen %10 nanomagnetit-parafin içeren prototiple 40°C'lik farkla güvenli sıcaklık aralığında kalındığı görülmüştür. Bu durum bataryanın hem güvenli kullanılabilmesini hem de batarya bloğu içinde homojen sıcaklık dağılımı ile daha uzun ömürlü olmasını sağlamaktadır.
Gıda katkılarına duyarlı elektrokimyasal sensör geliştirilmesi
Bu çalışmada, hergün tükettiğimiz gıdalara farklı amaçlarla konulan katkı maddelerinin varlığı ve miktarının belirlenmesi amacıyla elektrokimyasal sensörler geliştirilmiştir. Gıda sanayisi, ürettiği gıdalara teknik nedenlerden ötürü katkı maddeleri kullanırken, yasal düzenlemelerde izin verilen madde ve miktarlara uymak zorundadır. Eklenen gıda katkılarının varlığının ve miktarlarının tayini için çeşitli kromatografik cihazlar (HPLC, LC-MS-MS) kullanılmaktadır. Bu tür yöntemlerin ön işlem gerektirmeleri, uzun bekleme süreleri ve pahalı maliyetleri nedeniyle son yıllarda alternatif yöntemler aranmaktadır. Bu doğrultuda içeriğini grafit ve parafinin oluşturduğu karbon pasta elektrot(CPE) ve hidroklorik asit ortamında pirol ve anilinin kimyasal polimerizasyonuyla sentezlenen polimerlerle modifiye edilmiş karbon pasta elektrot(MCPE)hazırlanmıştır. Yapılan deneysel çalışmalarda, dönüşümlü voltametri ve kare dalga voltametri teknikleri kullanılarak elektrotların elektrokimyasal davranışları incelenmiştir. Çalışma aralıkları 10-2ile 10-4M arasında gerçekleştirilmiştir. Elektrotların 20 ardışık döngüsü alınarak kararlılıkları test edilmiş, katkılarının pik akım değerleri belirlenmiştir. Elde edilen sonuçlar yöntemin seçiciliğini ve doğruluğunu ispatlamıştır. Sonuçlar, geliştirilen sensörleringıda katkı maddelerinin tayini için uygun olduğunu göstermektedir. Sensörlerin, hızlı ölçüm süreleri, pratik kullanımlarıve ekonomik üretime yatkın olmalarıavantajlarıdır.
Yumuşak çeliğin % 3,5 NaCl çözeltisindeki elektrokimyasaldavranışlarına kantaron'un (hyperıcum perforatum) etkisi
Bu çalışmada, yumuşak çeliğin elektrokimyasal davranışlarına kantaron (Hypericum perforatum)'un, inhibisyon etkisi, % 3.5 NaCl çözeltisinde (pH = 4.0, 6.0 ve 8.0), potansiyodinamik polarizasyon, açık devre potansiyeli ve elektrokimyasal empedans spektroskopisi (EIS) kullanılarak araştırılmıştır. Sabit sıcaklıkta (298 K),en etkin inhibisyonu gösteren optimum derişim belirlenmiştir (pH=4.0). İnhibisyon etkisinin, Hypericum perforatum konsantrasyonundaki artışla arttığı bulundu. Adsorpsiyon işlemi için termodinamik parametre belirlendi. Yumuşak çeliğin taramalı elektron mikroskobu (SEM) ile yüzey görüntüleri alınmıştır. SEM görüntülerinden, metal yüzeyinde bir tabakanın oluştuğu saptanmıştır.
Üç bileşenli-tek kap yöntemle laktik asit ortamında 1,2,3,4-tetrasubstitüe pirol bileşiklerinin sentezi: Bu bileşiklerin heteroaril kalkon türevleri ve antimikrobiyal aktivitelerinin araştırılması
Bu çalışmanın ilk bölümünde, 1,3-dikarbonil veya β-ketoester, alifatik veya aromatik amin bileşikleri ve trans-β-nitrostiren bileşikleri kullanılarak asidik ortamda çok bileşenli tek-kap halkalaşma tepkimesiyle 1,2,3,4-tetrasubstitüe pirol türevlerinin sentezlenmesi konusunda yeni ve kolay uygulanabilir bir yöntem geliştirilmiştir. Çevre dostu, geri dönüşümü mümkün, ucuz ve kolay temin edilebilir olan laktik asit bu tepkimede hem çözücü hem katalizör olarak kullanılmıştır. Yeni geliştirilen bu yöntemle 1,2,3,4-tetrasubstitüe pirol türevleri çok iyi verimlerle sentezlenmiş ve yapıları spektroskopik analiz yöntemlerinden yararlanılarak aydınlatılmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde, literatürde daha önce sentezlenmemiş olan 1,2,3,4-tetrasubstitüe pirol birimi içeren heteroaril kalkon bileşikleri Claisen Schmidt kondenzasyon reaksiyonu ile iyi ve yüksek verimlerde sentezlenmiş, FT-IR, 13C NMR, 1H NMR gibi spektroskopik analiz yöntemlerinden yararlanılarak yapıları aydınlatılmıştır. Çalışmanın son bölümünde ise, yeni sentezlenen pirol-kalkon bileşiklerinin ve 1,2,3,4-tetrasubstitüe pirol türevlerinin antimikrobiyal aktiviteleri Gram-pozitif ve Gram-negatif bakterilerine karşı test edilmiştir.
Rodanin-N-asetik asit ligandının metal komplekslerinin sentezlenmesi ve biyoaktif özelliklerinin incelenmesi
Bu çalışmada rodanin-N-asetik asit ligandı kullanılarak Al(III), Cr(III), Fe(III), Mn(III) ve Cu(II) ile metal kompleksleri sentezlenmiştir. Sentezlenen metal komplekslerin yapıları elementel analiz, manyetik duyarlılık, FT-IR, AAS, TG gibi spektroskopik ve analitik yöntemler kullanılarak karakterize edilmiştir. Komplekslerin oktahedral geometriye sahip oldukları belirlenmiştir. Karakterize edilen metal komplekslerinin Alzheimer Hastalığının önemli bir semptomu olan ağır metal birikimi üzerine etkileri Ç.Ü Tıp Fakültesi Farmakoloji Anabilim Dalı ile DETAUM biriminde yetiştirilen deney sıçanları üzerinde incelenmiştir.
Phenothiazineimid ve phenothiazine boran türevi organik bileşiklerin sentezi ve karakterizasyonu
Fenothiazine bileşikleri Tıp, Eczacılık, Polimer Kimyası, Elektrokimya, Optik disk (CD, DVD, Blue Ray) gibi birçok alanda kullanılmakta olan ve heterohalkalı yapıya sahiptir. Tez kapsamında daha önce literatürde yapılmış olan fenothiazin türevi bileşiklerine alternatif olarak yeni fenothiazin türevi bileşiklerin sentezi yapılmıştır ve elde edilen bu bileşiklere bor bileşikleri bağlanmaya çalışıldı. Ayrıca yeni diazotriborolidin türevleri sentezi gerçekleştirildi. Sentez aşamasında elde edilen tüm bileşiklerin spektroskopik analiz yöntemleriyle karakterizasyonu gerçekleştirildi. Fenothiazin bileşiklerinin sentezi sırasında sentez koşulları olarak atmosferik koşullar kullanılırken, fenothiazin bor ve organobor bileşiklerinin sentezinde ise havaya ve neme kapalı ortamda Schlenk tekniği kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Fenothiazin bor ve organo bor bileşiklerini hava ve nemden korumak için koruyucu gaz olarak yüksek saflıkta ve nem içermeyen argon gazı kullanılmıştır. Tez kapsamında Fenothiazinimid ve Fenothiazin Boran türevi organik bileşiklerin sentezi ile ilgili çalışmalar yapılmıştır.
Assessment of certain biochemical risk factors for cardiovascular diseases in diabetic patients in Baghdad
Diabetes mellitus is expected to rise from 371 million people in 2013 to 552 million by 2030. Type 2 diabetes mellitus (T2D), which accounts for 90–95 percent of all cases, is to blame for the majority of the epidemic. Cardiovascular disease (CVD) is the primary cause of mortality in diabetics, accounting for more than half of all fatalities. High levels of hyperlipidemia and blood pressure, as well as classic risk factors such as smoking and obesity, are all risk factors for major cardiovascular events. Finally, insulin resistance (IR) and hyperglycemia raise the risk of CVD complications. This study was planned to investigate the relationship between T2D and CVD in the Iraqi population, as well as how these parameters relate to CVD risk factors, because there is little research on Iraqis in this field. To carry out the research, a total of 150 participants over the age of 40 were recruited for this research (88 men and 62 women). There were 50 "healthy" adults (29 males and 21 females) in the control group who had no history of CVD, T2D , or other disease, 50 T2D patients (22 males and 28 females) in the T2D group, and 50 T2D with CVD patients (37 males and 13 females) in the T2D & CVD From April to November 2021, these individuals will be recorded at Baghdad Teaching Hospital and all participants completed an interview-administered questionnaire. Serum fasting serum glucose (FBG), hemoglobin A1c (HbA1c), serum C-reactive protein (CRP), total cholesterol (T-Ch), triglycerides (TG), Triglyceride-glucose index (TyG-index), low-density lipoprotein cholesterol (LDL), high-density lipoprotein cholesterol (HDL), and levels were measured by photometric transmission method using the Cobas c111 system measurement using kit (Roche/Germany), while Oxidized LDL (Oxid-LDL) was quantified using the competitive-ELISA approach (Cusabio/United States) and compared to the control group as well as across patient groups. T2D patients group had a greater prevalence of age (over 50 years), obesity, and high blood pressure. T2D & CVD patients group had significantly higher glucose and HbA1c levels, as well as Oxid-LDL, TyG-index, CRP, TG, LDL, and lower levels of HDL when compared to T2D group and control group. The increased risk of CVD in T2D patients is a result of these findings. The current study also discovered that individuals with poor HbA1c control are more likely to experience macrovascular problems than those with adequate HbA1c management. As a conclusion in individuals with T2D and CVD, higher levels of both Oxid-LDL and TyG-index may be a valuable marker for risk and prognosis in T2D and CVD patients. Obesity and dyslipidemia were both linked to an elevated risk of CVD in T2D individuals with high HbA1C levels.
Correlation between COVID-19 and biochemical laboratory markers: Serum ferritin, procalcitonin, troponine and some enzymes for Iraqi patients
Coronaviruses (COVID) are a genus of viruses that really are capable of infecting a wide variety of animals and causing moderate to severe respiratory pathogens. Two highly virulent viral diseases with zoonotic origins, SARS-CoV and MERS-CoV, respectively, that suddenly appeared in living beings and causes fatal lung infection, bring starting to emerge COVID-19 into the 20th century as a novel public health issue. Our study aimed at the detection of the relationship of some biochemical markers with COVID-19 infection in AL-Anbar governorate/Iraq. Patients who had COVID-19 confirmed at Al-Ramadi Teaching Hospital in Anbar, Iraq, study period from April to December 2021, The study covers 100 Iraqi patients (60 patients was COVID-19 and 40 normal subject samples with age range 20 to 70 years. All of the patients who had COVID-19 were positive for the virus that was confirmed by polymerase chain reaction test. The patients and healthy subjects were divided into four groups according to COVID-19 IgM values. The mild group (IgM 1.0-2.0, N= 25 patients), moderate group (2.0< IgM ≤ 4.0, N=18 patients) and severe groups (IgM >4.0, N= 17 patients) were comparison with controls (IgM <1.0, N= 40 patients) of matched age. The control group in these investigations was seemingly healthy samples taken from a local lab in Al-Anbar, as well as healthy people (no previous or current infection with COVID-19). The person's name, age, sex, symptoms, and drug history should all be written down in a file. The average age of the subjects in the study was 65 years old and patients more than 55 years were at higher risk of developing COVID-19. Among of them 17 patients (33.5 %) had extreme to severe stages that required ICU treatment and more than half of them died later. The number of male patients exposed to infection is approximately 70% higher than the number of female patients, who recorded 30%. On the other hand, when comparing between the studies groups, a significant association was reported between biochemical parameters study and severity of COVID-19. The results was finding that Ferritin; AUC: 0.969 with 86% sensitivity and 100% specificity, Procalcitonin; AUC: 0.926 with 100% sensitivity and 89.5% specificity, cardiac troponin I; AUC: 0.988 with 100% sensitivity and 94.7% specificity, Alanine transaminase; AUC: 0.957, with 87.9% sensitivity and 100% specificity, Aspartate transaminase; AUC: 0.764, with 81.8% sensitivity and 71.4% specificity, Alkaline phosphatase; AUC: 0.807, with 69.7% sensitivity and 100% specificity. Lactate dehydrogenase AUC: 0.974, with 97% sensitivity and 100% specificity. Urea AUC: 0.958, with 95% sensitivity and 87.5% specificity and Creatinine AUC: 0.88, with 95% sensitivity and 68.7% specificity. The results demonstrate that patients with diabetes, asthma, hypertension and cardiac disease were at higher risk of developing COVID-19. The patients with COVID-19 symptoms and sign such as fever and dry cough were at higher risk of developing COVID-19 (55% and 78% respectively). Infection with COVID-19 may increase within advanced age especially at 55 years and over in Iraqi patients. Comorbidities showed a significant between severe, mild, and moderate cases in patients with diabetes, hypertension, and cardiac disease. Also highly significant appeared in asthma cases while non-significant may be shown in smoking patients. With current values of procalcitonine > 0.5 ng/mL, and ferritin > 600 μg/L, cardiac troponin I >1600 ng/L indicates that COVID-19 is progressing to a critical stage, which should be continuously monitored and perhaps averted. Monitoring renal function tests, liver and cardiac enzymes, over the course of mild to severe illness is essential because of the possibility of further harm owing to consequences and treatment.
Uzun alifatik yan zincirli Ru(II)-N-heterosiklik karben komplekslerinin sentezi, karakterizasyonu ve katalitik aktivitesi
N-heterosiklik karbenler (NHC'ler), güçlü metal-ligand bağları ile sonuçlanan olağanüstü elektron verici özellikleri nedeniyle, geçiş metali katalizörleri için ligand olarak öne çıkan örnekler haline gelmiştir. Literatürde çok sayıda fonksiyonalize NHC kompleksleri mevcuttur. Ancak uzun alkil zincir türevleri içeren çok az sayıda çalışma mevcuttur. Bu nedenle, bu amaca yönelik olarak uzun alkil zincir içeren NHC öncülleri ve bunlara karşılık gelen metal-NHC (M: Ag, Ru) kompleksleri tez kapsamında sentezlendi. Bu tez çalışmasında, ilk olarak NHC öncülleri (1,3-dialkil-5,6-dimetilbenzimidazolyum tuzları) literature göre sentezlendi. Ardından, Ag2O'nun bir NHC öncül tuzu ile reaksiyonundan, istenen yapıları iyi verimle veren yerinde deprotonasyon teknikleri kullanılarak gümüş kompleksleri hazırlandı. Sentezlenen bu Ag(I)-NHC kompleksleri, Ru(II) komplekslerini hazırlamak için NHC transfer ajanı olarak kullanıldı. Diklorometanda [RuCl2(p-simen)]2 ile transfer ajanı olan gümüş kompleksleri tepkimeye sokularak gerçekleştirilen transmetalasyon tekniğiyle ile bir dizi Ru(II)-NHC kompleksi hazırlandı. Son olarak ise sentezlenen Ru(II)-NHC komplekslerinin katalitik aktivitesi transfer hidrojenasyon tepkimesinde incelendi.
Otizmde insülin degrade edici enzimin değerlendirilmesi, D vitamini ve bazı biyokimyasal parametrelerle ilişkisi
Bu çalışmanın temel amacı, Iraklı otizm hastalarında, insülin degrade edici enzim (IDE) ile D vitamini konsantrasyonu, glukoz konsantrasyonu, lipid konsantrasyonu (Kolesterol, Trigliserit, HDL, LDL ve VLDL), bazı antioksidan parametlerin konsantrasyonları (süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), glutatyon (GSH) ve malondialdehit (MDA)) arasındaki ilişkiyi belirlemektir. Tikrit Eğitim Hastanesi/Otizm Merkezi'nde tanısı konulan 1-20 yaş arası 60 otistik hasta ve 30 sağlıklı birey çalışmaya dahil edilmiştir. Otizmin erken tespiti ve tedavisi için kullanılabilecek biyokimyasal göstergeleri bulmak için bu çalışmada otizm hastalarında ve kontrol grubunda IDE aktivitesi ve kan biyobelirteçleri ölçülmüştür. Otizmli hasta grubunda kontrol grubuna göre IDE aktivitesinde anlamlı düşüşler gözlenmiştir (p<0,001). Otizmli hasta grubunda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, D vitamini, glukoz, HDL, GSH konsantrasyonları ve CAT, SOD aktiviteleri anlamlı olarak azalırken (p<0,001) MDA, kolesterol, trigliserit, LDL ve VLDL konsantrasyonları anlamlı olarak artmıştır (p<0,001). IDE ile D vitamini (r=0.984), glukoz (r=0.970), CAT (r=0.927), SOD (r=0.927), GSH (r=0.927), MDA (r=- 0.841), kolesterol (r=- 0.842), trigliserit (r=- 0.842), HDL (r=0.915), LDL (r=- 0.940) ve VLDL (r=- 0.842) arasında anlamlı düzeylerde güçlü korelasyon görülmüştür. Sonuç olarak, bu çalışmada otizmli hasta grubunda IDE ve diğer biyokimyasal parametrelerin istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyona sahip olduğu belirlenmiş olup, otizmin önlenmesi ve tedavisinde, hekimlerin otizmli hastalarda D vitamini, lipid ve antioksidan düzeylerini daha sık tarama ve tedavi etmelerinin büyük fayda sağlayacağı tavsiye edilmektedir.
Vemurafenibin mikroekstraksiyon yöntemi ile ön deriştirilmesi, tayini ve optimizasyonu
Melanoma, bir cilt kanseri türüdür. Ancak erken tanı ve tedavi imkânlarının gelişmesi ile tedavisi mümkün olmuştur. Vemurafenib, melanom hastalığının tedavisinde kullanılan bir ilaçtır. Daha önce tedavi edilemeyen metastatik melanoma hastalarında vemurafenib ile devam eden klinik çalışmalarda dacarbazine kıyasla sağkalımda artış gözlemlendiğinden dolayı vemurafenib, son yıllarda oldukça ilgi çekici ve üzerine çalışmaların yoğunlaştığı bir ilaç haline gelmiştir. Klinik çalışmaları ve tedavi edici ilaçları gözlemlemeyi desteklemek amacıyla vemurafenib'in tayini için bir analiz gereklidir. İlaçların analizinde doğru ve hassas sonuçlar elde etmek için önderiştirme yöntemleri kullanmak gerekmiştir. Son zamanlarda, dağıtıcı sıvı-sıvı mikro-ekstraksiyon (DLLME) olarak adlandırılan bir sıvı faz mikro ekstraksiyon tekniği oldukça ön plana çıkmıştır. Bu yöntem, ekstraksiyon sonrasında alınan örneğin doğrudan GC veya HPLC'ye enjekte edilebilmesine olanak sağlaması, yüksek zenginleştirme oranı, ekstraksiyon ve zenginleştirmenin yanısıra ayırma işleminin de yapılabilmesi, düşük maliyeti, hızlı olması ve işlem kolaylığı gibi üstün avantajlarından dolayı giderek daha fazla insanın ilgisini çekmiştir. Bu doktora çalışmasında dağıtıcı sıvı-sıvı mikroekstraksiyon yötemi kullanılarak vemurafenibin ön deriştirilmesi, tayini ve optimizasyonunu gerçekleştirilmiştir. Bu sayede düşük maliyetle, hızlı, yüksek zenginleştirme faktörü elde edilerek vemurafenibin eser miktarları da ölçülmüştür. Geliştirilip optimize edilen bu yöntem yapay idrar ve su numunelerinde uygulanmış, sonuçlar istatistiksel olarak da incelenmiştir.
Polietilen tereftalattan (PET) yeni aktif metilen kenetleme bileşeninin ve azo boyasının elde edilmesi
Tez çalışmasında yeni azo boyarmaddelerin (ABM) sentezlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla sırasıyla dimetil tereftalat (DMT), p-metoksikarbonil benzhidrazid (A) ve aktif bir metilen bileşiği olan kenetlenme bileşeni metil 4-(3-metil-5-okso-4,5-dihydro-1H-pirazol-1-karbonil)benzoat (KB) sentezlenmeye çalışılmıştır. Yeni kenetlenme bileşeni KB, etil aseto asetat (EAA) ve bileşik A ile kondenzasyonundan hazırlanmaya çalışılmıştır. KB sentezi su ve 4-metilmorfolin (4MM) ortamlarında denenmiş ancak sentezlerde KB yerine C2 (Dimetil 4,4'-[hidrazin-1,2-diildi(karbonil)] dibenzoat) veya bir diğer aktif metilen bileşiği olan (Metil 4-[2-(3-oksobütanoil) hidrazinkarbonil]benzoat (C1) + C2 içeren bir karışımı elde edilmiştir. C1'in varlığı bir azo boyarmadde (BM1) sentezi gerçekleştirilerek belirlenmiştir. Tüm elde edilen bileşiklerin kimyasal yapıları spektroskopik (NMR, FTIR) teknikerler ve element analizi yöntemiyle aydınlatılmıştır.
Metal iyonu tayini için iyon baskılanmış polimer geliştirilmesi
Bu çalışmanın amacı, yığın polimerizasyonu yöntemiyle yeni bir Cd2+ iyon baskılanmış polimer sentezlemek ve elde edilen bu polimerin sulu ortamdan Cd2+ iyonunun seçici olarak adsorpsiyonunda kullanılabilirliğini araştırmaktır. Polimerizasyonda difenil karbazit (DPC), metakrilik asit (MAA), etilen glikol dimetakrilat (EGDMA) ve 2,2'-azobisizobütironitril (AIBN) sırasıyla ligand, monomer, çapraz bağlayıcı ve başlatıcı olarak kullanılmıştır. Polimerik partiküllerden kalıp iyon Cd2+ ekstraksiyonla uzaklaştırılarak Cd(II) iyon baskılanmış polimer (Cd(II)-IIP) elde edilmiştir. Elde edilen Cd(II)-IIP sulu çözeltilerden Cd2+ iyonlarının seçimli adsorpsiyonunda kullanılmıştır. Cd2+ adsorpsiyon dengesine pH 6,0'da 30 dk içerisinde ulaşılmış ve Cd(II)-IIP maksimum adsorpsiyon kapasitesi 15,9 mg/g olarak bulunmuştur. Cd(II)-IIP diğer yarışmacı iyonlar Cu2+, Ni2+ ve Pb2+ varlığında Cd2+ iyonuna yüksek seçicilik göstermiştir. Ayrıca Cd(II)-IIP tekrar kullanılabilir olması nedeniyle oldukça kararlıdır.
Çeşitli karboksilik asit hidrazit- kumarin hibrit bileşiklerinin sentezlenmesi ve yapılarının aydınlatılması
Kumarin ve asit hidrazitlerinin, THF ortamında asit katalizörlüğünde 3-12 saat zaman aralığında geri soğutucu altında ısıtılmasıyla (E)- N'-(3-(4-hidroksifenil)akrilol)-2-oksdo-2H-kromen-3-karbohidrazit 27 %70 verim ile sentezlenmiş olup, diğer beş hidrazit-kumarin hibritleri %80-95 verimle sentezleri gerçekleştirilmiştir. Bu tez çalışması kapsamında literatürde olmayan altı yeni hidrazit-kumarin hibrit bileşikleri sentezlenmiştir. Özellikle fenolik asit türevlerinden olan 3,4,5-trihidroksibenzoik asit 6, (E)-3-(4-hidroksifenil)akrilik asit 2, 2-hidroksibenzoik asit 4 ve 5-amino-2-hidroksibenzoik asit 5 ile nikotinik asit 1 ve (2E)-3-fenilakrilik asidin 3 metil esterleri sentezlenmiştir. Bu asit esterlerinin hidrazin hidrat ile reaksiyonu sonucunda hidrazit bileşikleri hazırlanmıştır. Asit hidrazitlerin kumarin ile hibritlerinin oluşturulması için 2-okso-2H-kromen-3-karbonil klorür 25 bileşiği sentezlenmiştir. Sentezlenen ester, hidrazit, kumarin ve hibrit bileşiklerinin yapıları FT-IR, 1H-NMR ve 13C-NMR gibi yöntemler kullanılarak aydınlatılmıştır.
Çukurova bölgesinde narenciye ağaçlarının ısıl korunması için faz değiştiren madde geliştirilmesi
Bu çalışmada narenciye ağaçlarının donma hasarından korunması amacıyla termal enerji depolama özelliğine sahip faz değiştiren maddeler (FDM) geliştirilmiştir. Donma hasarı sıcaklık sıfır santigrat derecenin altına düştüğü zaman bitkilerin zarar görmesiyle oluşan ve ciddi ekonomik kayıplara sebep olabilen meteorolojik bir olaydır. Çukurova bölgesinde zaman zaman görülen don olayı sırasında ağaç gövdesinin sıcaklığını güvenli bir seviyede tutmak amacıyla etanol, etilen glikol ve propilen glikolün sulu çözeltileri faz değiştiren maddeler olarak araştırılmıştır. Geliştirilen alkol çözeltilerinin soğuma-ısınma eğrileri, diferansiyel taramalı kalorimetre analizleri ve termal iletkenlikleri ölçülmüştür. FDM olarak hazırlanan çözeltilerin ısıl korumada kullanılabilmesi için uygun paketler geliştirilerek performansları bir narenciye fidan gövdesi örneği üzerinde ölçülmüştür. Deneyler sırasında karşılaşılan aşırı soğuma problemi gümüş iyodürün çekirdekleştirici madde olarak kullanılmasıyla çözülmüştür. Termal koruma performansı en iyi olan etanol çözeltisi olmakla beraber her üç çözeltinin de ağaçların ısıl korunmasında FDM olarak kullanılabileceği sonucuna varılmıştır.
Gut hastalığının tedavisi için yeni bir yaklaşım: Ürikaz bağlı nanomakineler
Amaç: Bu araştırma ürikaz enziminin manyetik nanotellere immobilizasyonunun etkinliğinin ve bu nanomakinelerin gut hastalığının tedavisinde kullanılabilirliğinin in vitro olarak araştırılmasını amaçlamıştır. Materyal ve Yöntem: Au/Ni/Au nanoteller 60 µm kalınlıkta ve 200 nm-çaplı alümina membran içerisinde altın, nikel ve altının ardışık elektrobiriktirmesi ile hazırlanmıştır ve nanotellerin yüzey morfolojisi ve nanotel bileşenleri SEM ve EDX analizleri ile belirlenmiştir. Sentezlenen manyetik nanotellere ürikaz immobilizasyonu kovalent olarak gerçekleştirilmiş ve PEG ile kaplanmıştır. Serbest ve immobilize ürikaz enziminin aktivitesi incelenmiş, optimum koşulları, kinetik parametreleri, termal, depo ve işlemsel kararlılığı ile proteaz varlığındaki aktivitesi ve yapay insan serumundaki etkinliği belirlenmiştir. Bulgular: Au/Ni/Au nanotellerin SEM görüntülerinden ürikaz bağlı nanotellerin PEG ile kaplamaya bağlı olarak çaplarının ortalama 226 nm'den 247 nm'ye arttığı görülmüştür. Serbest ve immobilize ürikazın Km değerleri sırasıyla 0.297 ve 0.089 mM olarak hesaplanmış ve Vmax değerinin immobilizasyon sonunda azaldığı belirlenmiştir. Serbest ve immobilize ürikaz enziminin optimum pH değerleri sırasıyla pH 8.5 ve pH 7.5 olarak bulunurken, optimum sıcaklığı immobilizasyon sonunda 35 °C'den 45 °C'ye artmıştır. İmmobilize ürikazın incelenen tüm koşullarda serbest enzime göre daha yüksek kararlılık gösterdiği belirlenmiştir. İmmobilize ürikazın yapay insan serumunda ürik asit oksidasyonundaki etkinliği incelendiğinde, serbest enzime göre yaklaşık 6 kat daha yüksek aktivite gösterdiği bulunmuştur. Sonuç: Bu tezde sentezlenen ürikaz bağlı nanomakinelerin ürik asit oksidasyonunda etkili olduğu ve gut hastalığının tedavisine yönelik olarak umut verici potansiyeli olduğu görülmüştür.
Kimyasal ve ultrasonik destekle kömürlerin temizlenmesi
Bu çalışma kapsamında Tunçbilek ve Çayırhan kömürlerinin ultrases etkisi ile ard arda kimyasal işlemlerle liç işlemi uygulanarak deminralizasyonu ve desülfürizasyonu gerçekleştirilmiştir. Örnekler önce ultrasonik banyoda oda sıcaklığında, NaOH çözeltisi ile liç edilmiştirt. Ardından bu örnekler HF-H3BO4 çozeltisi ile ultrasonik banyoda işleme tabi tutulmuştur. Elde edilen sonuçlar değerlendirildiğinde; Tunçbilek ve Çayırhan kömürlerinin ultrasonik banyoda NaOH çözeltisi kullanılarak yapılan liç işlemi sonrasında kül miktarında bir artış görülmüştür. Ancak bu örnekler ikinci basamakta HF-H3BO4 çözeltisi ile liç edildiğinde Tunçbilek kömürü için % 20.3 oranında kükürt, % 92.5 oranında kül miktarında azalama gözlenmiştir. Aynı şekiklde Çayırhan kömürünün kükürt miktarı % 20.8, kül miktarı ise % 96.8 oranında azalmıştır.