İnönü University
Discipline

Urology

İnönü University

452

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rat peyronie modelinde pirfenidon ve fosfodiesteraz 5 inhibitörlerinin in vivo karşılaştırılması

Bu çalışma ile, anti-fibrotik bir ajan olan pirfenidonun, sıçanlarda oluşturulan deneysel Peyronie hastalığı modeli üzerindeki histopatolojik ve hemodinamik etkilerinin araştırılması ve bir fosfodiesteraz tip-5 inhibitörü olan tadalafil ile karşılaştırılması amaçlandı. Sprague-Dawley cinsi, 12 haftalık, ortalama 250-300 gr ağırlığında, 42 adet erkek sıçan randomize olarak 5 gruba ayrıldı. Kontrol grubundaki sıçanların tunika albugineasına salin, diğer gruplardaki sıçanlara salin içerisinde çözdürülmüş Transforme Edici Büyüme Faktörü-β enjekte edilerek deneysel Peyronie hastalığı modeli oluşturuldu. Kontrol ve Peyronie grubundaki sıçanlara herhangi bir tedavi uygulanmadı. Diğer 3 gruba tadalafil 5 mg/kg/gün, pirfenidon 30 ve 300 mg/kg/gün dozunda oral ilaç uygulaması yapıldı. Toplam 4 haftalık tedavi süresi sonunda sıçanlara genel anestezi altında kavernöz sinir uyarımı yapılarak intrakavernozal basınç ve intra-arteryel basınç ölçümleri yapıldı. Ardından penil dokular eksize edilerek sıçanlar sakrifiye edildi. Dokular histopatolojik değerlendirme için patoloji laboratuvarına teslim edildi. En yüksek bazal intra kavernozal basınç değeri tadalafil verilen grupta, en düşük değer ise 300 mg/kg pirfenidon verilen grupta elde edildi, bu fark istatiksel olarak anlamlı (p=0,016) bulundu. En yüksek maksimal intra kavernozal basınç/ortalama arteryel basınç oranı 300 mg/kg pirfenidon verilen grupta tespit edilse de bu fark gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı görülmedi. Kontrol grubunda, Peyronie grubuna göre fibrozis derecesi anlamlı olarak düşük bulundu. Tedavi verilen gruplarda fibrozis skorunun, kollajen/düz kas ve tip3/tip1 kollajen oranının Peyronie grubuna göre istatiksel olarak anlamlı iyileşme gösterdiği izlendi. Pirfenidon molekülü açısından bu etkinin doz bağımlı olarak artış gösterdiği görüldü. Çalışmamızda denenen tedavilerin deneysel Peyronie hastalığı modeli üzerinde anti- fibrotik etki gösterdiği fakat; erektil fonksiyonda istatiksel anlamlı bir iyileşme sağlamadığı izlendi.

Atınç Tozsin
Trakya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Amerika Birleşik Devletleri'nde benign prostat hiperplazisinin minimal invaziv cerrahi tedavilerine ait 15 yıllık Google trend analizi sonuçları

Bu çalışma, 2010–2024 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri'nde beş minimal invaziv cerrahi tedavi yöntemi olan Holmium lazer prostat enükleasyonu, Su buharı termal terapisi-Rezum®, Aquablasyon, UroLift ve Prostatik arteryel embolizasyon için Google Trends verileri kullanılarak popülerlik eğilimlerini incelemiş ve karşılaştırmıştır. Google Trends, "Holmium lazer prostat enükleasyonu", "UroLift", "Su buharı termal terapisi-Rezum®", "Aquablasyon" ve "Prostatik arteryel embolizasyon" terimleri için göreli arama hacmi analizinde kullanılmıştır. Göreli arama hacmi skorları (0–100), zaman içinde olan ilgiyi yansıtır; veriler Ocak 2010 – Ekim 2024 tarihleri arasında Amerika Birleşik Devletleri'nde yapılan aramalardan sağlanarak istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Yıllık ortalamalar hesaplanmış, eğilimlerin belirlenmesi için polinomsal eğri modellemeleri uygulanmıştır. Zaman içindeki eğilimleri ve tedavi yöntemleri arasındaki ilişkileri değerlendirmek için Pearson korelasyon analizi ve doğrusal regresyon analizleri gerçekleştirilmiştir. Anlamlılık düzeyi p < 0.05 olarak kabul edilmiştir. 2010–2024 yılları arasında Holmium lazer prostat enükleasyonunun göreli arama hacminde istikrarlı bir artış gözlemlenmiş, bu artış 2017 sonrası hızlanmış ancak 2020 sonrası plato çizmiştir. Rezum®, 2015–2016'dan itibaren düzenli olarak popülerlik kazanmıştır. Aquablasyon sınırlı bir büyüme göstermiş ve genel olarak daha az aranmıştır. UroLift 2020 civarında zirve yapmış ancak sonrasında düşüşe geçmiştir. Prostatik arteryel embolizasyon ise 2020 sonrasında kademeli bir artış göstermiştir. Korelasyon analizinde Holmium lazer prostat enükleasyonu–Aquablasyon (r=0.95), Holmium lazer prostat enükleasyonu–Prostatik arteryel embolizasyon (r=0.92) ve Rezum–UroLift (r=0.92) arasında güçlü ilişkiler saptanmıştır. Doğrusal regresyon analizinde Holmium lazer prostat enükleasyonu, Rezum® ve Aquablasyon için anlamlı eğilimler bulunmuştur (p < .001), UroLift'in eğilimi ise anlamlı değildir. Prostatik arteryel embolizasyon, sınırda anlamlı bir artış eğilimi göstermiştir (p = .051). Eyalet bazında veriler; Holmium lazer prostat enükleasyonu için Maine, Rezum® için Arizona ve Aquablasyon için Rhode Island'ın en yüksek göreli arama hacmine sahip olduğunu göstermiştir. Isı haritaları, tedavi modalitelerine göre bölgesel ilgi farklılıklarını ortaya koymuştur. Holmium lazer prostat enüklasyonu ve Rezum®, teknolojik gelişmeler ve yaygın klinik uygulama sayesinde belirgin ve sürdürülebilir bir popülerlik artışı göstermiştir. Bu bulgular, tedavi stratejilerinin evrimini, yeni teknolojilerin benimsenme hızını ve halkın artan farkındalığını ortaya koymaktadır. Bu çalışmada sunulan eğilim analizi, yalnızca hasta odaklı ilgiyi değerlendirmek için değil, aynı zamanda teknolojik adaptasyon süreçlerini ve benign prostat hiperplazisi yönetiminde değişen klinik uygulama kalıplarını anlamak için de değerli ve tamamlayıcı bir araç sunmaktadır.

Cerrahi-operatifDeğer analiziProstat hastalıkları+2
Burak Akgül
Trakya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tekirdağ ilindeki taş analizi ve metabolik değerlendirme sonuçları ve metaflaksiye etkisinin retrospektif incelenmesi

Çalışmamızda; taş açısından endemik bir bölgede yer alan Tekirdağ ilindeki taş analizi ve metabolik değerlendirme sonuçlarını sunarak bunlar ile hastaların demografik ve kişisel özelliklerini ve ilişkilerini saptamayı ve bunların metaflaksiye olan etkisini ortaya koymayı hedefledik. Bu amaçla, Ağustos 2018 ile Ocak 2021 tarihleri arasında kliniğimize başvuran, üriner sistem taş hastalığı olan 312 hastanın verileri incelendi. Bu hastalara taş analizi yöntemi olarak spektroskopik yöntem tercih edilerek taş analizi yapıldı. Taş analizi mevcut olan hastalardan 156 tanesine de 24 saatlik idrarda ve eş zamanlı olarak serumda metabolik değerlendirme yapıldı. Hastaların yaş, cinsiyet ve hastaların ikamet ettikleri merkezler; taşların taraf dağılımı, lokalizasyonu, dansiteleri, hacimleri ve 24 saatlik idrar ve serum parametreleri değerlendirmeye alındı. Üriner sistemde farklı lokalizasyonda mevcut olan taşlar da ayrı ayrı analiz edildi. Taş hastalığı erkek baskın, solda, üriner sistemde multipl lokasyonlarında, sıklıkla tek, steril idrar kültüründe ve çoğunlukla kent merkezinde ikamet eden hastalarda görülmekteydi. En sık tespit edilen taş çeşidi kalsiyum oksalat; en az görülen taş çeşidi ise ksantin taşıydı. En yüksek ortalama HU kalsiyum oksalat taşlarında, en düşük de ürik asit+amonyum ürat taşlarındadır. Kalsiyum içeriği arttıkça, taşın sertliği de artmaktadır. Ortalama taş hacmi en yüksek taş çeşidi sistin, en düşük olan ise ksantin'dir. En sık taş 50-59; en nadir 18 yaş altında görülmektedir. İdrarda en sık hiperkalsiüri, en az hipersistinüri; plazmada en sık hiperürisemi, en az hiperkalsemi görülmüştür. Metaflakside en sık potasyum sitrat kullanılmıştır. Sonuçta; ilimizdeki taş çeşitliliği ve predispozan metabolik bozukluklar incelendi ve kliniğe yansımaları değerlendirildi. Metabolik değerlendirmeye daha fazla önem göstermeli ve zaman ayrılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Taş analizi, metabolik değerlendirme, metaflaksi

Böbrek taşlarıMetaflaksiRetrospektif çalışmalar+4
Mehmet Fatih Şahin
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kasa invaze olmayan mesane kanserinde GATA3, P53, Kİ-67 ve CD44 ekspresyonlarının intravezikal BCG immünoterapisinde nüks ve progresyona etkisi

Mesane kanseri hastaları genel olarak kasa invaze olmayan mesane kanseri (KİOMK) aşamasında başvururlar. Bu aşamadaki uygun hasta grubunda intravezikal Bacillus Calmette-Guérin (BCG) tedavisi standart olarak verilmektedir. Rekürrens ve progresyon oranlarındaki yükseklik bu tümörlerin daha yakın takibini ve erken radikal tedaviye geçilmesini düşündürmektedir. Bu amaçla intravezikal BCG tedavisi alan hastalarda klinik ve histopatolojik etkenler ile birlikte rekürrens ve progresyon riskini öngörebilecek belirteçlerden p53, Ki-67, CD44 ve GATA3 moleküllerini değerlendirdik. Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Üroloji Kliniğinde 2009-2020 yılları arasında KİOMK nedeniyle intravezikal BCG tedavisi alan 240 hasta retrospektif olarak incelendi. Kriterleri karşılayan 106 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastalar intravezikal BCG tedavisine tam yanıt veren, BCG tedavisine rağmen rekürrens gösteren ve BCG tedavisine rağmen progresyon gösteren olacak şekilde 3 gruba ayrıldı. Bu hastaların patolojileri p53, Ki-67, CD44 ve GATA3 ekspresyonları açısından immunhistokimyasal (İHK) analiz yöntemi ile tekrar tek bir üropatolog tarafından değerlendirildi. İHK incelemesinde skor 0:%0-10 boyanma, skor 1:%10-25 boyanma, skor 2:%25-50 boyanma, skor 3:%50-75 boyanma ve skor 4:%75'den fazla boyanma olarak hesaplandı. İHK ekspresyon pozitifliği; p53 ve Ki-67 için sınır değer %25, GATA3 ve CD44 için %50 olarak kabul edildi. İntravezikal BCG tedavisi alan hastaların rekürrens ve progresyon açısından p53, Ki-67, CD44 ve GATA3 ekspresyonları değerlendirildi. Hastaların 97(%91,5)'si erkek, 9(%8,5)'u kadındı ve ortalama yaşı 65±11 idi. Toplam 71(%67) hastada intravezikal BCG tedavisine tam yanıt izlenirken, 28(%26,4) hastada rekürrens ve 7(%6,6) hastada tümör progresyonu saptandı. Hastalar rekürrens açısından değerlendirildiğinde yaş, cinsiyet, tümör sayısı, derecesi ve evresi açısından anlamlı bir fark bulunmadı. Ancak tümör boyutu 3 cm'den büyük hastalarda rekürrens yüksek tespit edildi (p=0,004). Ayrıca GATA3 negatif hastalarda rekürrens daha yüksek saptandı (p<0,000). Hastalar progresyon açısından değerlendirildiğinde; yaş, cinsiyet, tümör boyutu, sayısı, derecesi ve evresi açısından anlamlı fark tespit edilmedi. İntravezikal BCG alan hastalarda sırasıyla p53 pozitif, Ki-67 pozitif ve GATA3 negatif hastalarda progresyonun anlamlı derece yüksek olduğu görüldü (p=0,034), (p=0,017), (p<0,001). İntravezikal BCG tedavisi alan hastalarda İHK yöntemi ile değerlendirilen CD44 ekspresyonu ile tümör rekürrens ve progresyonunda anlamlı ilişki bulunmazken, yüksek p53 ve Ki-67 ekspresyonunun progresyonda önemli olduğu tespit edildi. Ayrıca bu hasta grubunda düşük GATA3 ekspresyonunun rekürrens ve progresyonu öngörebileceği gözlemlendi. İHK analizi sonucu yüksek p53 ve Ki-67 ekspresyonu ve düşük GATA3 ekspresyonunun daha erken radikal küratif tedavilere yönlendirilmesi uygun olabilir. Anahtar kelimeler: GATA3, CD44, p53, Ki-67

BCG aşısıGen ifadesiGen ifadesi profili+5
Rıdvan Özcan
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Orta ve yüksek riskli kasa invaze olmayan mesane kanseri hastalarında intravezikal BCG yanıtını öngörebilecek klinik, patolojik ve inflamatuar faktörler

BCG (Bacillus Calmette Guerin) yalnızca rekürrensi değil aynı zamanda progresyon oranlarını azaltarak günümüzde kasa invaze olmayan mesane kanserinde (KİOMK) altın standart tedavi seçeneğidir. Ancak BCG cevabı birçok faktöre bağlı olarak değişkenlik göstermektedir. Çalışmamızda klinikopatolojik faktörlerin yanında; SII (Sistemik immün-inflamasyon indeksi), NLR (Nötrofil lenfosit oranı), PLR (Trombosit lenfosit oranı) ve LMR (Lenfosit monosit oranı) değerlerinin BCG cevabını öngörmedeki yeri incelendi. Ocak 2010 – Mart 2023 tarihleri arasında kliniğimizce takibi yapılmış 163 KİOMK hastası çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik, klinik, patolojik verileri, EAU risk grubu, Tur-m öncesi NLR, PLR, LMR ve SII değerleri incelendi. Hastalar BCG duyarlı ve cevapsız (refrakter) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Gruplar arasında klinikopatolojik ve inflamatuar faktörler karşılaştırıldı. Ayrıca nüks ve progresyon durumuna göre ayrı ayrı gruplandırılarak inflamatuar parametreler karşılaştırıldı. Gruplar arasında cinsiyet, tümör evre ve derecesi, multifokalite, prostatik üretra ve mesane boynu tutulumu, histolojik alt tip ve primer/rekürren hastalık açısından anlamlı fark yoktu. Yaşlı hastalarda (>65), Üst üriner sistem tümörü (ÜÜST) hikayesi olanlarda, solid morfolojiye sahip ve CIS eşlik eden tümörlerde, re-TURm'da yüksek dereceli tümör olanlarda ve EAU yüksek risk grubundaki hastalarda daha yüksek oranda BCG cevapsızlığı izlendi. BCG cevapsız grupta SII, NLR ve PLR değerleri BCG duyarlı hastalara göre daha yüksekti. SII cut off değeri 561,9 olarak belirlendi. CIS, ÜÜST hikayesi, solid tümör morfoloji, re-TURm'da yüksek dereceli tümör varlığı, yüksek SII, NLR ve PLR değerleri BCG cevabı, nüks ve progresyonu öngörebilir. Bu hasta gruplarında intravezikal BCG tedavisi yerine radikal küratif tedavi seçenekleri daha çok tercih edilebilir. Anahtar Kelimeler: Mesane Kanseri, BCG Cevabı, İnflamatuar Faktörler, BCG Refraktör

BCG aşısıKanser hastalarıMesane+3
Hüseyin Ateş
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prostat kanserinde aktif izlem hastalarının belirlenmesinde PSMA-PET ek katkı sağlar mı?

Prostat kanseri erkeklerde akciğer kanserinin ardından en sık görülen 2. kanser türüdür. 2020 yılında dünyada ortalama 1,4 milyon yeni tanı alan prostat kanseri hastası bulunmaktadır (1,2). Günümüz teknolojisinde dahi erkekler arasında mortaliteye sebep olan en sık 3. kanser olarak varlığını sürdürmektedir (1). Aktif izlem, düşük risk grubunda bulunan prostat kanseri tanılı hastalara herhangi bir küratif tedavi vermeden hastaların düzenli aralıklarla takip edilmesidir. Aİ tedavisinin son zamanlarda giderek önem kazanması bu tedaviye dahil edilme kriterlerinin önemini arttırmaktadır. Fakat bazı dezavantajları mevcuttur. Bunlar Aİ'ye dahil edilme kriterlerinin net olarak belirlenememesi, hastalığın progresyon riskini öngörememe gibi durumlardır. Bizim amacımız da Aİ için hasta seçiminde PSMA-PET/BT'den faydalanarak olası yeni endikasyonlar bulmak, Aİ'ye dahil edilecek hastaların seçiminde PSMA-PET/BT'nin katkısını araştırmaktır. 2017-2022 yılları arasında radikal prostatektomi ameliyatı olmuş hastalardan kriterlerimize uyan toplam 44 hasta çalışmaya dahil edildi. Biyopsi patolojilerinde GS (3+3) olan bu 44 hasta cerrahi sonrası patolojilerine göre GS (3+3) olarak kalanlar ve GS>(3+3) olarak değişenler olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Bu iki grup arasındaki kliniko-demografik veriler ve çekilen görüntülerden elde edilen parametreler karşılaştırıldı. Bu parametreler ortalama tümör hacmi (MTV), ortalama tümör hacmi/prostat hacmi, prostatın housefield üniti, seminal vezikül ve lenf nodu tutulumu, prostatın SUVmax değeri, dalak ve karaciğerin SUVmax değerleri, prostat SUVmax değerlerinin dalak ve karaciğere oranları ve tümör lokalizasyonları olarak belirlendi. Bu 2 grup arasında bahsedilen parametreler açısından istatistiksel anlamlı farklılık izlenmedi. Yeterli sayıda hasta popülasyonunu sağlayamadığımızı bu sebeple istatistiksel anlamlı verilere ulaşamadığımızı düşünüyoruz. Daha geniş popülasyonlu ve kapsamlı çalışmaların bu konuda anlamlı sonuçlara ulaşacağını ve Aİ'ye hasta seçme konusunda PSMA-PET/BT'nin katkı sağlayacağını ve dahil edilme kritelerinin genişletileceğini düşünüyoruz.

Hasta takibiNeoplazmlarPozitron emisyon tomografi+2
Anıl Keleş
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Makine öğrenimi tabanlı modeller ile prostat kanserinde, prostat biyopsisi sonrası upgrade / upstage durumlarını predikte eden faktörlerin tahmini

Prostat kanseri(PK), erkek sağlığını etkileyen önemli bir hastalıktır. Erkeklerde en sık görülen ikinci kanserdir. PK'de tanıdan tedavi aşamasına geçmek için doğru bir risk sınıflaması önemlidir. Risk sınıflamasını yapabilmek için önemli parametreler mevcuttur. Bu parametreler; hastanın klinik özellikleri, yaşı, serum prostat spesifik antijen(PSA) değeri, prostat spesifik antijen dansitesi(PSAD), serbest ve total PSA oranı(S/T PSA), manyetik rezonans görüntüleme(MRG) ve prostat biyopsisi(PB) patolojisi'dir. Literatür incelendiğinde PB' ne ait ISUP derecesi ve MRG'deki T evresi ile nihai RP patolojisi sonuçları arasında ciddi uyumsuzluklar olduğu görülmüştür. Bu uyumsuzluklar tanı anında hastalara doğru risk sınıflamasının yapılamadığını göstermektedir. Çalışmamızda, kliniğimizde RP olan hastaların bilgileri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Hastaların yaş, S/T PSA, PSAD, MRG'de T evresi, PB'de ISUP derecesi, pozitif kor sayısı, klinik anlamlı pozitif kor sayısı, HGPIN varlığı, ASAP varlığı, PNİ varlığı, kribriform patern varlığı, intraduktal morfoloji varlığı bilgileri taranmıştır. Bu özellikler ile makine öğrenimi (MÖ) tabanlı modeller geliştirilmesi ve upgrade, upstage durumlarını predikte eden faktörlerin tahmin edilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda upgrade ve upstage için MÖ tabanlı 14 model uygulanmıştır. Upgrade prediksiyonu performansı en yüksek model Random Forest Classifier olmuştur. AUC: 0,7 accuracy (doğruluk):0,78 recall (duyarlılık): 0,43 precision: 0,62 F1 skoru: 0,48 sonuçlarına ulaşılmıştır. Literatürdeki çalışmalara yakın sonuçlar elde edilmiştir. Upstage prediksiyonu için uygulanan modeller arasında en başarılı modelin Logistic Regression (LR) olduğu görülmüştür. LR modelinde AUC: 0,79 accuracy: 0,73 recall:0,7 precision: 0,71 F1 skoru: 0,71 olarak bulunmuştur ve model yüksek performans göstermiştir. Literatürde upstage prediksiyonu için çok az sayıda çalışma olduğu görülmüştür. Bu çalışmalar içinde PB'ne ait advers patoloji, HGPİN, ASAP, PNİ gibi önemli özelliklerin parametreler arasında olmaması modelimizi literatürdeki çalışmalardan farklı kılmaktadır. Modelimizin başarısı bu parametreleri de içeriyor olmasından kaynaklanabilir. Sonuç olarak upgrade ve upstage durumlarını predikte edebilmek amacıyla bir model geliştirdik. Bu sayede hastalar için daha doğru bir risk sınıflaması yapabilmeyi ve uygun tedavi planlaması yapılacağını düşünmekteyiz.

Kadir Eryılmaz
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endoskopik mesane tümörü rezeksiyonu yapılan dokularda mikroplastik varlığının araştırılması

Plastikler, düşük maliyetleri, dayanıklılıkları ve geniş kullanım alanları nedeniyle modern endüstride yaygın olarak tercih edilen malzemelerdir. Ancak, plastik atıkların artması ve geri dönüşüm oranlarının düşük olması sonucu doğada biriken plastikler, çevresel faktörler nedeniyle bozunmaları boyutları 0,001-5 mm arasında değişen mikroplastiklerin (MP) oluşumuna yol açmaktadır. MP'ler, özellikle su ve hava yoluyla ekosisteme yayılmakta ve deniz ürünleri, içme suyu, ambalajlı gıdalar gibi çeşitli kaynaklar aracılığıyla insan vücuduna girmektedir. Oral yutma, solunum veya deri teması gibi yollarla vücuda alınan MP'ler, dolaşım sistemine katılarak organlara taşınabilmekte ve biyolojik süreçler üzerinde olumsuz etkiler yaratabilmektedir. Günlük yaşamda çeşitli kaynaklardan toprak, hava ve su yoluyla ekosisteme yayılan MP'ler besin zinciri yoluyla canlıların dokularında birikerek biyolojik sistemleri etkilemektedir. Yapılan çalışmalarda dışkı, idrar, mekonyum, anne sütü, kan, balgam gibi biyolojik numulerle birlikte akciğer, böbrek, dalak, karaciğer gibi doku ve organlarda MP'lerin varlığının ortaya konması, içinde bulunduğumuz MP tehdidini açıkça göstermektedir. Literatürde MP'lerin inflamasyona, oksidatif strese ve hücresel işlev bozukluklarına neden olduğu, genetik hasara yol açarak ve mutasyonları tetikleyerek kanser gelişme riskini artırdığını gösteren çalışmalar mevcut. Bu çalışmada hem idrar ile hem kan dolaşımıyla MP'lere maruz kalan mesane dokusunda MP'lerin olası varlığı ve MP ile mesane kanseri arasındaki olabilecek ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Elde edilen örnekler Fourier Dönüşümlü Kızılötesi (FTIR) Spektroskopisi, Raman Spektroskopisi ile Taramalı Elektron Mikroskobisi (SEM) ve Enerji Dağılım Spektroskopisi (EDS) gibi farklı analitik tekniklerle analiz edildi. Tüm analizlerin değerlendirilmesi sonucunda, incelenen MP yapıların insan mesane dokusunda varlığı tespit edildi. Ayrıca bu çalışma, mesane tümörü yüksek derecesi ile MP ve magnezyum arasında ilişki olabileceğini öne sürmektedir. Gelecekte yapılacak daha kapsamlı çalışmalar, MP'lerin mesane üzerindeki etkilerini daha net bir şekilde ortaya koyacacağı düşünülmektedir.

Osman Mert Yirmibeş
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Makine öğrenim tabanlı modeller ile prostat kanseri hastalarının tedavi sonrası seksüel fonksiyon sonuçlarını öngörme

Prostat kanseri, erkeklerde en sık görülen malignitelerden biri olup, günümüzde erken tanı ve tedavi stratejileri sağkalımı uzatırken tedavi sonrası fonksiyonel sonuçlar -özellikle erektil disfonksiyon- klinik önceliğini korumaktadır. Uygulanan tedavi yöntemleri onkolojik kontrolü hedeflemekle birlikte, erektil fonksiyon sonuçlarını da belirlemektedir. Bu çalışmada, prostat kanseri nedeniyle tedavi edilen erkeklerde tedavi sonrası erektil fonksiyon kaybını öngörmeye yönelik makine öğrenimi tabanlı bir model geliştirilmiştir. Süleyman Demirel Üniversitesi Üroloji Kliniği'nde 2023–2025 yılları arasında tedavi gören 48 hastanın verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Yaş, vücut kitle indeksi, serum PSA ve total testosteron düzeyleri, Gleason skoru, D'Amico risk sınıflaması, komorbiditeler ve uygulanan tedavi tipi gibi değişkenler modele dâhil edilmiştir. Veriler PyCaret kütüphanesi kullanılarak analiz edilmiş; lojistik regresyon, destek vektör makineleri, XGBoost ve ExtraTreesClassifier algoritmaları karşılaştırılmıştır. Bu analizler sonucunda, ExtraTreesClassifier modeli en yüksek ayırt edici performansı göstermiştir (AUC = 0,96, doğruluk = 0,91). Modelin özellikle yaş, testosteron düzeyi ve tedavi tipinden etkilenme eğilimi olduğu belirlenmiştir. Bulgular, makine öğrenimi algoritmalarının prostat kanseri tedavisi sonrası cinsel fonksiyon sonuçlarını yüksek doğrulukla öngörebildiğini ve klinik karar destek sistemleri için güçlü bir temel sağlayabileceğini göstermektedir. Çalışma retrospektif tasarımlı ve tek merkezli olması nedeniyle genelleme açısından sınırlıdır; ancak prospektif ve çok merkezli doğrulama çalışmalarıyla modelin klinik uygulanabilirliğinin artırılabileceği düşünülmektedir. Sonuç olarak, geliştirilen model, tedavi öncesi danışmanlık sürecinde hastaya bireyselleştirilmiş risk tahminleri sunarak, modern ürolojide fonksiyonel ve psikososyal sonuçlara odaklanan hasta merkezli yaklaşımı destekleme potansiyeline sahiptir.

Mustafa Bozlu
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üreterorenoskopi sonrası üreter darlığı gelişim riskini öngörmede nötrofil/lenfosit oranı (NLR)'nın etkisi

Amaç: Endoskopik üst üriner sistem cerrahisi öyküsü olan hastalarda üreteral enflamasyon ve fibrozise bağlı üreter darlığı ve zor üreter gelişim riskini öngörmede Nötrofil/Lenfosit oranı (NLR) ve Platelet/Lenfosit oranı (PLR)'nın prediktif bir değer olarak kullanılabilirliğini tespit etmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Nisan 2022 ile Nisan 2023 tarihleri arası, özgeçmişinde endoskopik üst üriner sistem cerrahisi ve üreteral enstrümantasyon öyküsü olan toplamda 130 hasta alınmıştır. Çalışma grubu, endoskopik üst üriner sistem cerrahisi sonrası üreter darlığı veya zor üreter gelişen (Grup 1) ve gelişmeyen (Grup 2) hastalar şeklinde 65'er hasta olarak iki gruba ayrılmıştır. Cerrahi işlemler deneyimli ürologlar tarafından gerçekleştirilmiş olup üreter darlığı ve zor üreter tespiti endoskop ile direk vizüalizasyon şeklinde veya peroperatif RGP uygulaması ile tanımlanmıştır. Her iki gruptaki hastaların preoperatif alınan özgeçmiş öyküleri ve rutin kan tetkikleri değerlendirilip geçmiş endoskopik üst üriner sistem cerrahi öyküsüne ait özellikler ile NLR ve PLR değerleri karşılaştırması yapılmıştır. Bulgular: Grup 1'deki hastalarda hidronefroz oranı %67,7 iken grup 2'deki hastalarda %50,8 idi. Hidronefroz varlığının gruplar arası karşılaştırmasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p: 0,050). Grup 1'deki hastalarda taş düşürme öyküsü oranı % 52,3 iken grup 2'deki hastalarda bu oran %20 idi. Taş düşürme öyküsü varlığının gruplar arası karşılaştırmasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p< 0,001). Grup 1'deki hastaların NLR değeri 2,62 iken grup 2'deki hastaların NLR değeri 2,29 saptanmıştır. NLR'nin gruplar arası karşılaştırmasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır (p: 0,139). Grup 1'deki hastaların PLR değeri 136,57 iken grup 2'deki hastaların PLR değeri 118,66 saptanmıştır. PLR'nin gruplar arası karşılaştırmasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır (p: 0,076). Sonuç: Literatürde inflamasyon ve fibrozis ile ilişkili olduğu kabul edilen NLR ve PLR, üreter darlığı ve zor üreter olan grupta daha yüksek tespit edilmesine rağmen gruplar arasında istatiksel anlamlı fark saptayamadık. Bu ilişkinin ortaya koyulabilmesi için daha fazla hasta sayısını içeren çalışmalara ihtiyaç mevcuttur. Anahtar Kelimeler: üreter darlığı, zor üreter, nötrofil/lenfosit oranı

Nötrofil/lenfosit oranıÜreterÜreter darlığı+2
Reha Ordulu
Samsun Üniversity
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

JJ üreteral stentli hastalarda stent kültürü ve intraoperatif idrar kültürünün klinik önemi

Amaç: Herhangi bir sebeple daha önceden double J (DJ veya JJ) üreteral stent takılan hastaların stent çekimi sonrası stent kültürü ve intraoperatif alınan idrar kültürlerinin karşılaştırılması, antibiyogram duyarlılıklarının belirlenmesi, sonuçların literatür verileri ile karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Samsun Üniversitesi, Samsun Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üroloji Kliniği'nde 1 Kasım 2023 - 1 Haziran 2024 tarihleri arasında üreter darlığı, üreter taşı, üreteropelvik bileşke taşı nedeniyle hidroüreteronefroz (HÜN) gelişmiş olan ve bu sebeplerden ötürü DJ stent takılmış olan 115 hasta dâhil edilmiştir. Tedavisi tamamlanmış ve stent çekimi planlanmış olan hastaların, ameliyathane koşullarında steril şartlarda DJ stentleri çekilmiş ve eş zamanlı olarak intraoperatif üreterden idrar kültür örneği alınmıştır. Çekilen DJ stentlerin proksimal ve distal uçlarından yaklaşık 2 cm'lik kısımları steril kültür tüplerine ayrı ayrı yerleştirilmiştir. DJ stent kültürleri ile idrar kültürü tüpleri çalışılmak üzere mikrobiyoloji laboratuvarına gönderilmiştir. Alınan numuneler mikrobiyoloji kültür laboratuvarımızda çalışılmış ve bakteri üremesi olan kültür örneklerine antibiyogram duyarlılık testleri de çalışılmıştır. Elde edilen verilerin istatistiki değerlendirmesinde Shapiro-Wilk testi, Independent Sample t Test, Mann-Whitney U testi, One-Way ANOVA, Kruskal-Wallis testi ve Ki-kare testi kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda DJ stent kültüründe üreme olması ile hasta yaşı, cinsiyeti, ek hastalıklar, stent kalış süresi, stent takılma sebebi arasında anlamlı istatistiksel ilişki bulunmamıştır. Proksimal DJ stent kültüründe üreme olması ile HÜN derecesi arasında anlamlı ilişki görülmüştür (p = 0,003). DJ stent takılma sebepleri ile HÜN dereceleri arasında anlamlı ilişki bulunmuştur (p = 0,031). DJ stent takılma sebebi ile stent kalış süresi arasındaki ilişki anlamlı bulunmamıştır. Ek hastalıklar arttıkça HÜN derecesinin de artmış olması istatistiki olarak anlamlı bulunmuştur (p = 0,012). DJ stent kültürlerinde üreme olması ile intraoperatif alınan idrar kültürleri arasındaki ilişki anlamlı bulunmamıştır. Stent kültürlerinde en çok üreyen mikroorganizmalar sırasıyla Enterokoklar, Kandida ve Koagülaz Negatif Stafilokoklar olarak tespit edilmiştir. Sonuç: DJ stent kültüründe bakteriyel kolonizasyon olması ile idrar kültürü sonucu birbiri ile uyumlu değildir. Stent kültüründe kolonizasyon mevcudiyeti üriner sistem enfeksiyonu açısından predispozan bir faktör olmakla birlikte bu durum sepsis gelişimine yol açacak kadar ciddi değildir. Uygun endikasyonlarda, uygun sürede, uygun profilaksi ile DJ stent yerleştirilmesi güvenlidir. Anahtar Kelimeler: DJ stent, hidronefroz, DJ stent kültürü, idrar kültürü

Fatih Kuru
Samsun Üniversity
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yüksek riskli metastatik olmayan prostat kanserinde neoadjuvan dosetaksel tedavisinin etkinliği

Prostat kanseri (PK) geniş spekturumu nedeniyle tedavi seçiminde zorluklarla karşılaşılabilen bir hastalıktır. Yüksek riskli PK hastaları günümüzde bile tedavi prosedürü net olarak belirlenmemiş bir hasta grubudur. Uluslararası kılavuzlar lokal tedavi ile kombine edilen sistemik tedaviyi önermekle birlikte hangi lokal tedavinin hangi sistemik tedavi ile birlikte uygulanması gerektiği üzerine öneride bulunamamaktadır. Metastatik hastalar üzerinde etkinliği bilinen Dosetaksel kemoterapisinin bu hasta grubunda da etkin olabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmada D'Amico risk sınıflamasına göre yüksek riskli ve lokal ileri gruba giren hastalarda neoadjuvan dosetaksel kemoterapisi ile birlikte androjen deprivasyon tedavisi kombinasyonu değerlendirildi. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'nda 2000-2023 yılları arasında prostat kanseri tanısı alarak retropubik radikal prostatektomi ya da robot yardımlı radikal prostatektomi yapılan 1701 adet prostat kanseri hastasından metastatik olmayan ve D'Amico risk sınıflamasına göre yüksek risk grubuna giren (PSA >20 ng/mL veya ISUP derece 4-5 veya klinik T2c-4 veya N+) 107 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar neoadjuvan kemohormonal tedavi (3 haftada bir 75 mg/m2 Dosetaksel, 3 ayda bir Leuprolid 22,5 mg) almış, ardından cerrahi tedavi uygulanmış (multimodal tedavi grubu) veya neoadjuvan tedavi uygulanmadan cerrahi tedavi almıştı (monoterapi grubu). Gruplar arasında biyokimyasal rekürrenssiz sağkalım, genel sağkalım, metastazsız sağkalım, tümör derecesinde gerileme, kontinans ve erektil fonksiyonel sonuçlar gibi çeşitli parametreler karşılaştırıldı. 172 hastanın 35'i neoadjuvan tedavi almış, 72'sine ise yalnızca cerrahi tedavi uygulanmıştı. Medyan takip süresi 34,5 (4-140) aydı. Multimodal tedavi grubunda 15 (%44,1) kişide, monoterapi grubunda 28 (%40,6) kişide biyokimyasal nüks görüldü. 5 yıllık biyokimyasal rekürrenssiz sağkalım oranları monoterapi grubu için %45,4 ± %8,3 multimodal tedavi grubu için %41,9 ± %12,1 olarak hesaplandı (HR: 0,79, %95 GA: 0,41-1,52, p=0,494). Lenf nodu tutulumu olan multimodal tedavi grubu hastalarda 2 yıllık BRS oranı %63,0 ± %12,3 iken monoterapi grubu hastalarda %20,0 ± %17,9 idi (HR: 0,16, %95 GA: 0,03-0,74, p=0,019). Multimodal tedavi grubunda 8 kişide (%22,8), Olumsuz Olaylar İçin Ortak Terminoloji Kriterleri (Common Terminology Criteria for Adverse Events; CTCAE) sınıflamasına göre derece 3 ve 4 yan etki görüldü. Tedaviye bağlı ölüm ve sekonder kanser gelişimi görülmedi. Clavien Dindo sınıflamasına göre multimodal tedavi grubunda 5 (%14,2) kişide derece 2, 3 (%8,5) kişide derece 3 komplikasyon görüldü. Monoterapi grubunda ise 3 (%4,1) kişide derece 2, 1 (%1,4) kişide derece 3, 1 (%1,4) kişide ise derece 4 komplikasyon görüldü. Hasta grupları arasında cerrahi komplikasyonlar açısından anlamlı fark bulunmadı (p=0,245). Bulgular neoadjuvan kemohormonal tedavinin cerrahi komplikasyonları artırmadan ve tolere edilebilir yan etki oranları ile yüksek riskli PK hastalarında güvenli bir şekilde kullanılabileceği ve lenf nodu invazyonu olan yüksek riskli PK hastalarında biyokimyasal rekürrenssiz sağkalım süresini uzatacağını destekliyordu. Genel sağ kalım ve metastazsız sağ kalım açısından ise neoadjuvan tedavinin bir avantaj sağlamadığı bulunmuştur.

Ömer Faruk Bahadır
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Transüretral prostat rezeksiyonu, prostat enükleasyonu veya açık prostatektomi uygulanan benign prostat hiperplazisi hastalarının patoloji sonuçlarının retrospektif karşılaştırması

Amaç: Çalışmamızda, HoLEP, açık prostatektomi ve TUR-P yapılmış hastaların, insidental onkolojik tanı taşıma oranları ve bunun hangi klinik parametreler ile ilintili olabileceğinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Ocak 2021 ve Ekim 2023 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Üroloji Anabilimdalı'nda tedavi görmüş, medikal tedaviye rağmen BPH'ya bağlı cerrahi endikasyonu konulmuş, Açık Prostatektomi, TUR-P veya HoLEP ameliyatları uygulanmış toplam 771 hasta dahil edilmiştir. Cerrahi öncesinde, prostat kanseri tanısı olan hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Hastaların yaşı, pre-operatif PSA değerleri, prostat hacimleri ve Patoloji tarafından çalışmaya alınan prostat spesimen hacimleri parametre olarak alınarak ameliyat grupları arasında karşılaştırılmıştır. Ayrıca, PSA dansiteleri, rezeke edilen prostat hacimleri ve pre-operatif ve post-operatif IPSS skorları da karşılaştırmaya dahil edilmiştir. Bulgular: 310 HoLEP, 106 SPTV-P ve 355 TUR-P hastası çalışmaya alınmıştır. Gruplar arası homojenliği karşılaştırma için bakıldığında, yaş açısından SPTV-P grubunun 70,1 ortalama ile diğer iki gruptan istatistiksel anlamlı olarak yüksek olduğu; ancak istatistik kuvveti için yapılan eta kare değerlendirmesinde bu farkın orta derecenin altında bir öneme sahip olduğu anlaşılmıştır. PSA ve pre-operatif prostat hacmi açısından yapılan karşılaştırmada da SPTV-P grubu istatistiksel olarak anlamlı farklı bulunmuş, pre-operatif hasta değerlendirmesi esnasında daha büyük prostatlı (>100g) hastaların sıklıkla SPTV-P'ye yönlendirilmesi ile birlikte klinik pratiğimizle uyumlu bulunmuştur. Gruplar arası PSA dansitesi karşılaştırılmış, anlamlı bir fark saptanmamıştır. Gruplar arası korelasyon analizlerinde, total kohortta ve her üç grubun iç incelemesinde PSA ve prostat hacmi arasında kuvvetli korelasyon bulunmuş; bu korelasyondan doğan trendin malignite tanısı alan hastalarda kaybolduğu görülmüştür. Gruplar arasında yapılan karşılaştırmada, toplam kohortta %6,6 hastada insidental prostat kanseri saptanmıştır. Gruplara arası çoklu ve ikili analizlerde, iPca saptama oranları açısından istatistiksel anlamlı fark olmadığı görülmüştür. HoLEP grubunda %5,5, SPTV-P grubunda %3,8, TUR-P grubunda ise %7,9 hastada iPca saptanmıştır. iPca saptanması açısından parametrelerin anlamlılık düzeyine bakıldığında, yaş ve Patoloji tarafından çalışmaya alınan spesimen hacminin istatistiksel açıdan anlamlı sonuç yarattığı hesaplanmıştır. iPca tanısı alan hasta grubunun PSAd değerinin ortalama 0,13, benign tanı alan hastaların PSAd ortalamasının ise 0,06 olduğu bulunmuş; aradaki farkın istatistiksel açıdan anlamlı olduğu saptanmıştır. Ayrıca üç ameliyat grubu içerisinde pre-operatif ve post-operatif 3.ayda IPSS skorları tespit edilen hastalar için de ix analiz yapılmış, üç ameliyat tipi için de IPSS'te istatistiksel açıdan anlamlı düzelme olduğu tespit edilmiş; gruplar arası üstünlük olmadığı saptanmıştır. Sonuç: Sonuçlarımıza göre, onkolojik açıdan HoLEP cerrahisi, farklı spesimen morfolojisi sunmasına rağmen güvenilirdir. iPca saptanma oranları başlıca hasta yaşı ve Patoloji tarafından incelemeye alınan prostat spesimen hacmi ile ilişkilidir. Anahtar Kelimeler: Prostat, Holmium lazer prostat enükleasyonu, açık prostatektomi, insidental prostat kanseri, prostat hacmi

Alp Kısıklı
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tüm vücut titreşiminin immobil sıçanlarda testis morfolojisi ve oksidatif stres üzerine etkisi

İnfertilite, cinsel aktif bir çiftin bir yıl korunmasız, düzenli cinsel ilişkiye rağmen gebeliğin oluşmaması olarak tanımlanır. Çiftlerin yaklaşık %15'i infertil olup, bunların %50'sinden tek başına ve ya kadın faktörü ile beraber erkek faktörü sorumludur. Varikosel, kemoterapotik ilaçlar, Klinefelter sendromu gibi iyi tanımlanmış faktörlerin yanı sıra çeşitli yaşam tarzı faktörlerinin de (örneğin sigara içme, alkol tüketimi, ilaç kullanımı, obezite, sedanter yaşam ve psikolojik stres) erkek infertilitesine neden olabileceği ortaya konmuştur. Sedanter yaşam tarzı, günlük hayat rutininde düzenli hareket aktivitelerinin olmaması ile karakterize olup, fertilite üzerindeki olumsuz etkileri antioksidan/oksidan dengesinin bozulması ve enflamatuar süreçler ile açıklanmaktadır. Oksidatif stres(OS), DNA hasarı ile sonuçlanan bir dizi hücresel reaksiyona neden olmaktadır, testis ve germ hücreleri oksidatif strese oldukça duyarlıdır. Bunun en önemli nedeni testis hücrelerinin yüksek oranda poliansature doymamış yağ asitlerini içermeleridir. Sedanter yaşamın bu olumsuz etkilerini önlemek için antioksidan terapiler ve ya daha ucuz ve kullanışlı olan egzersizler önerilmektedir. Literatürde düşük ve orta şiddetli egzersizlerin OS dengesini olumlu yönde etkilediğini gösteren çeşitli çalışmalar mevcut. Tüm Vücut Titreşimi (TVT), özellikle düzenli egzersiz yapamayan sedanter bireyler için alternatif bir egzersiz modalitesi olarak düşünülmektedir.Bu çalışmamızda immobilizasyonu, sedanter yaşamı taklit edebilecek uygun, fizyolojik bir model olarak değerlendirerek sedanter yaşamın etkilerini testis dokusunda görmeyi hedefledik. Böylece TVT'nin düşük ve ya orta yoğunlukta egzersiz gibi etki göstereceğini ve üreme sistemi ve testis dokusu üzerine olumlu etki edeceğini ve böylece sedanter yaşamın testis dokusunda yol açacağı olası olumsuz etkilerin tüm vücut titreşiminin eklenmesi ile önlenebileceğini öngördük. Bu çalışmada immobilizasyonun testis dokusunda histomorfolojik ve Oksidatif stress üzerine etkilerini araştırmak primer amaç olarak belirlenmiştir. Aynı zamanda literatürde bir ilk olarak TVT'nin immobil sıçanlarda testis dokusunda OS, apoptozis ve serumda hormon düzeylerine etkisi araştırılmıştır. Dört farklı grupta toplam 32 sıçan çalışmaya dahil edildi. Gruplar Kontrol(K), İmmobilizasyon(İ), İmmobilizasyon/Titreşim(İT) ve Titreşim(T) olarak belirlendi. Sıçanlar deney prosedürlerinin sonunda derin anestezi altında iken ötenazi edilmiş ve her iki testis izole edilerek 80 ̊C dondurucuda saklanmıştır. İmmobilizasyon grubunda histomorfolojik değişiklikler ve apoptozis , OS ve hormon düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı fark görülmese de, immobilizasyonun antioksidan dengeyi bozarak germinal epitel kalınlığını azalttığı, apoptotik tübül sayısını arttırdığı, ve sonuç olarak hormon düzeylerini azalttığı görüldü. Aynı zamanda TVT uygulamasının İmmobilizasyon /Titreşim gurubunda istatistiksel olmasa dahi klinik olarak bu olumsuz etkileri önleyebileceği gösterildi.

ApoptozisHayvan deneyleriKısırlık+5
Turan Mammadalıyev
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Beklenmeyen iyatrojenik üreteral yaralanmaya bağlı rekonstrüksiyonun sonuçları

İyatrojenik travmalar, üreter yaralanmalarının en sık sebebi olarak bilinmektedir. Bu çalışmada beklenmeyen iyatrojenik üreter yaralanmaları nedeniyle gerçekleştirilen cerrahi rekonstrüksiyonun sonuçlarını değerlendirmek hedeflenmiştir. Metot Ürolojik olmayan işlemler sırasında meydana gelen beklenmedik üreter yaralanmalarına bağlı rekonstrüksiyonun sonuçları retrospektif olarak analiz edildi. Hidronefrozu olan, takip süresi 3 aydan kısa olan ve ürolojiye ameliyat öncesi konsülte edilen hastalar çalışma dışı bırakıldı. Üreter yaralanması intraoperatif olarak veya postoperatif bir aylık dönemde teşhis edildi. İntraoperatif tanılar intraoperatif rekonstrüksiyon ile takip edilirken, geç tanı alan hastalar postoperatif altı aylık dönemde ameliyata alındı. Başarısızlık hidronefroz/renal atrofi ve uzun süreli stentleme olarak tanımlandı. Başarısızlıkla ilişkili olabilecek faktörler değerlendirildi. Bulgular Ürolojik olmayan operasyonlarda gerçekleşen beklenmedik üreter yaralanması nedeniyle toplam 50 üreter rekonstrüksiyonu yapıldı. Ortanca yaş ve takip süresi 51 (19-76) yıl ve 25 (3-186) aydı. Sırasıyla 27 (%54) ve 23 (%46) hastada intraoperatif ve postoperatif üreter yaralanması tanısı konuldu. Başarısızlık oranı %22 (11/50) idi. Tek değişkenli analizlerde geçirilmiş abdominal cerrahi, kemoterapi, klinik (jinekolojik/jinekoloji dışı), tanı zamanı (intra/postoperatif) ve patoloji (benign/malign) başarısızlık için anlamlı faktörlerdi (p=0,037, p=0,004, p =0,014, p=0,036 ve p=0,002; sırasıyla). Çok değişkenli analizde malign patoloji anlamlı olarak bulundu (p=0.010, OR:8.846 (1.676-46.690)). Sonuç Malign hastalığa bağlı yapılan cerrahi, beklenmedik iyatrojenik üreter yaralanması nedeniyle gerçekleştirilen rekonstrüksiyonun başarısız olması açısından bir risk faktörüdür. Anahtar Kelimeler: Üreteral Rekonstrüksiyon, İyatrojenik Üreter Yaralanması

Rekonstrüktif cerrahiYaralar ve yaralanmalarÜreter+2
Gökhan Karakurt
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Posterior üretral valv hastalarında böbrek fonksiyonları açısından prognoza etkili olan faktörlerin araştırılması

Ocak 1986 – Temmuz 2023 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'nda PUV nedeniyle opere edilen 128 erkek hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların serum kreatinin değerleri yaşa spesifik referans değerler üzerinden hesaplanarak; hastaların operasyon yaşları, klinik prezentasyonları, nadir kreatinin düzeyleri, eşlik eden VUR olup olmaması, idrar yolu enfeksiyonu ve uygulanan tedavi seçeneklerinin hastaların son kreatinin düzeyine etkisi tek değişkenli ve çok değişkenli analiz ile değerlendirilmiştir. VUR hastalar unilateral ve bilateral olarak sınıflandırılmıştır. Verilerin analizinde SPSS 24.0 (IBM Corp., Chicago) programı kullanılmış ve p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Hastaların cerrahi operasyon zamanındaki ortanca yaşı 5 ay (1-144 ay) ve ortanca takip süresi 26 (3-300 ay) bulunmuştur. 128 hastanın 33 sının (%25,8) son bakılan kreatinin düzeyi yaşa özgü referans aralıktan yüksek bulunmuştur. 128 hasta VUR durumuna göre gruplandırıldığında 52 hastada VUR olmadığı, 40 hastada unilateral ve 36 hastada bilateral VUR olduğu görülmüştür. VUR olmayan (%19,2) ve unilateral VUR (%17,5) olan hastalarda son kreatinin değerlerinin yüksek olma durumu benzerken (p=0,832), bilateral VUR (%44,4) olanlarda diğerlerine göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p=0,011) (p=0,011). 128 hastanın DMSA ve/veya MAG3 sonuçlarına incelendiği zaman 92 hastanın verilerine erişilmiş olup, sintigrafik verisi olmayan hastaların ultrason bulgularında atrofik böbrek olup olmamasına bakılarak 16 hastanın verilerine erişilmiştir. Unilateral VUR'u olan ve separe renal fonksiyonu <%15 olan hastalar şiddetli renal displazi (VURD) olarak tanımlanmıştır. Bu 108 hastanın 36 tanesinin unilateral VUR olduğu görülmüş olup bunlardan da 16 hastanın VURD olduğu bulunmuştur. Unilateral VUR olan hastalarda şiddetli renal displazisi olan ve olmayanlar hastalar güncel kreatinin seviyelerine göre analiz edildiğinde iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. iv Bütün hasta grubu incelendiği zaman tek değişkenli analizde nadir kreatinin düzeyi yüksek olanlar (p<0,001), nadir kreatinin değeri 0,8 mg/dl üzerinde olanlar (p<0,001), 1 yaş kreatinin düzeyi yüksek olanlar (p=0,005), bilateral VUR olanlar (p=0,003), postoperatif hidronefrozu düzelmeyenler (p=0,01), ilk tedavisi valv ablasyonu olmayanlar (p=0,016), ürosepsis ile prezente olanlar (p=0,019) son kreatinin düzeyi için anlamlı bulunurken, tanı aldığı yaş anlamlı bulunmamıştır. Çok değişkenli analizde ise nadir kreatinin düzeyi yüksek olanlar ve postoperatif hidronefrozu düzelmeyenler son kreatinin düzeyinin yüksekliği için anlamlı olarak bulunmuştur. Tanıdaki nadir serum kreatinin değeri böbrek rezervini göstermesi açısından prognozu öngörmedeki en önemli faktördür. Displazi şiddetinden bağımsız olmak üzere Unilateral VUR olan hastalar VUR olmayan hastalar kadar iyi prognoza sahiptir. Anahtar Kelimeler: Posterior üretral valv, VURD sendromu, Hidronefroz

Böbrek fonksiyon testleriBöbrek hastalıklarıPrognoz+3
Kadir Emre Baltacı
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üriner sistem taşı oluşturan ve oluşturmayan primer hiperparatiroidili hastaların bağırsak mikrobiyotasındaki mikroorganizmaların karşılaştırılması

Hiperkalsiüri taş oluşumdaki en önemli predispozan risk faktörlerinden birisidir. Primer Hiperparatiroidizm, hiperkalsiüri ve artmış parathormon düzeyi ile karakterize yaygın bir endokrin bozukluktur. Bu hastalarının %10-20'sinde semptomatik üriner sistem taş hastalığı görülür. Hiperkalsemi ve 24 saatlik idrar analizinde hiperkalsiüri saptanmasına rağmen, neden sadece bir grup Primer Hiperparatiroidi hastasında üriner sistem taşı oluştuğunun mekanizması halen tam olarak anlaşılamamıştır. Son zamanlarda pek çok çalışmada bağırsak mikrobiyatasındaki farklılıkların üriner sistem taş hastalığında rol oynayabileceği gösterilmiştir. Bu çalışmada üriner sistem taşı olan ve olmayan Primer Hiperparatiroidi hastalarının bağırsak mikrobiyatalarını karşılaştırmak, iki grup arasındaki mikrobiyota çeşitliliğini belirlemek ve bağırsak mikrobiyotasındaki çeşitlilikle böbrek taşı oluşumu arasındaki ilişkiyi ortaya koymak amaçlanmıştır. Ekim 2021 ve Ekim 2022 tarihleri arasında Primer Hiperparatiroidi tanısı alan hastalardan üriner sistem taşı olan 15 hasta ve üriner sistem taşı olmayan 25 hasta çalışmaya dahil edildi. Son 3 ayda düzenli antibiyotik kullananlar, bariatrik cerrahi geçirenler, inflamatuvar bağırsak hastalığı, GİS kanserleri, kistik fibrozis, çölyak hastalığı ve konjenital GÜS anomalisi olan hastalar, aynı zamanda Sekonder veya Terisyer Hiperparatiroidili hastalar çalışma dışı bırakıldı. Toplam 40 hastanın bağırsak mikrobiyotasındaki mikroorganizmalar metagenom çalışması ile belirlendi. İki grupta toplam 9 şube, 14 sınıf, 23 takım ve 37 aile seviyesinde mikroorganizma tanımlandı. İki grubun bağırsak mikrobiyotası karşılaştırıldığında, şube seviyesinde istatiksel anlamlı bir fark görülmese de, sınıf seviyesinde Clostridia (p=0.024), takım seviyesinde Lachnospirales (p=0.015), ve "Others" (p=0.015) grupu, aile seviyesinde ise Lachnospiraceae (p=0.015), Bacteroidaceae (p=0.030) ve "Others" (p=0.011) grubundan olan mikroorganizmalar taşlı grupta istatiksel olarak daha fazla bulundu

Böbrek taşlarıGastrointestinal mikrobiyomHiperparatiroidizm+4
Munasıb Mammadov
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üst üriner sistem ürotelyal kanseri nedeniyle cerrahi yapılan hastalarda prognoz ve sağkalım üzerine etkili faktörlerin araştırılması

1987-2023 tarihleri arasında üst üriner sistem ürotelyal kanseri (ÜÜS ÜK) nedeniyle cerrahi yapılan, tanı anında metastazı ve kasa invaze mesane kanseri (MT) öyküsü olmayan 210 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Mesane rekürrensine ve sağkalıma etkili faktörler araştırıldı. Veriler SPSS 23.0 programında analiz edildi. Ortanca takip süresi 24 (1-324) ay, ortalama ameliyat yaşı 62,5 ± 11 yıl 91 (% 43,3) hasta <62,5 yıl, 119 (% 56,7) hasta >62,5 yıl, kadın/erkek oranı 44/166 olarak bulundu. Mesane tümörü öyküsü, yüksek tümör derecesi ve pozitif cerrahi sınır (PCS) kansere özgü sağkalım için bağımsız risk faktörleri olarak bulundu (p=0,034, p=0,019, p<0,001; sırasıyla). Yüksek T evre ve derecesi, PCS kansere özgü sağkalım için önemli risk faktörleridir. İleri hidronefroz, yaş, derece ve cerrahi sınır durumu genel sağkalımı etkileyen faktörler olarak bulunmuştur (sırasıyla, p=0,048, p=0,003, p=0,003, p<0,001)Patolojik olarak cerrahi sınır devamında tümör bulunan, MT öyküsü veya yüksek dereceli tümörü olanlar postoperatif mesane rekürrensleri için daha dikkatli takip edilmelidir. Anahtar Kelimeler: Üst üriner sistem, ürotelyal karsinom, sağkalım

Cerrahi-ürolojikKarsinomaRetrospektif çalışmalar+4
Tural Balayev
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üreteropelvik bileşke darlığı ile nitrozatif stres arasındaki ilişkinin araştırılması

Amaç: Üreteropelvik bileşke darlığı (ÜPBD), pediatrik popülasyonda hidronefrozun en yaygın nedenlerinden biridir. Altta yatan patofizyolojik mekanizma hala tam olarak bilinmemektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda, üreteral obstrüksiyonda nitrik oksit (NO) homeostazının etkilendiği gösterilmiştir. NO organizma için yararlı fizyolojik etkilerin oluşumuna aracılık ederken, fazla üretildiğinde sitotoksik etkilere sahip olan reaktif nitrojen türlerin (RNS) oluşumuyla nitrozatif strese (NS) neden olur. Bu çalışmadaki temel amacımız ÜPBD ile NS belirteçleri olarak bilinen nitrik oksit radikali (NO·), peroksinitrit (ONOO-) ve nitrik oksit sentaz (NOS) aktivitesi arasında bir ilişki olup olmadığının araştırılmasıdır. Gereç ve yöntem: Ekim 2022 ile Haziran 2023 tarihleri arasında çocuk ürolojisi polikliniğine başvuran ve ÜPBD tanısı alan 50 çocuk hasta ile sağlıklı 50 çocuk çalışmaya dahil edilmiştir. Hasta grubundaki tüm hastalara detaylı anamnez ve fizik muayeneyi takiben rutin olarak biyokimya, tam kan, tam idrar tetkiki, idrar kültürü, üriner sistem USG, VCUG ve sintigrafi istemleri yapıldı ve sonuçları kayıt altına alındı. Hasta (grup 1) ve kontrol (grup 2) grubundaki tüm bireylerden elde edilen kan serumları -80ºC'de saklandı. Çalışma ve kontrol grubu hastaları tamamlandıktan sonra saklanan serumlar Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji laboratuvarında çalışıldı. Nitrozatif stres belirteçleri olarak nitrik oksit (NO·), peroksinitrit (ONOO-) ve nitrik oksit sentaz (NOS) aktivitesi serum örneklerinde spektrofotometrik olarak ölçüldü. Hasta ve kontrol gruplarının karşılaştırılmasında Student-T testi, parametreler arasındaki ilişkiyi karşılaştırmada ise Pearson Korelasyon Analizi kullanıldı. Veriler ortalama ±standart sapma veya ortalama (median) olarak verildi. Gruplar arası farklar SPSS 25.0 programı kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya alınan hasta grubundaki (Grup 1) 50 hastanın 43'ü erkek, 7'si kız olup yaş ortalaması 33,00 (80.25) ay idi. Kontrol grubundaki (Grup 2) 50 hastanın 46' sı erkek 4'ü kız olup yaş ortalaması 45,00 (71,00) ay idi, her iki grup arasında yaş ve cinsiyet açısından fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,223 ve p=0,525, sırasıyla). Hasta ve kontrol grupları arasında NO· ve NOS aktivitesi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark görülmedi (p=0.071 ve p=0,926, sırasıyla). Peroksinitrit (ONOO-) seviyesi ise hasta grubunda kontrollere göre daha yüksekti ve IX istatistiksel olarak anlamlı idi (p=0,005). Sonuç: Nitrozatif stres belirteçleri olan NO ve NOS ile ÜPBD arasında kuvvetli bir ilişki bulunamadı. Fakat, daha güçlü bir nitrozatif stres belirteci olan peroksinitrit ile ÜPBD arasında kuvvetli bir ilişki olduğu gösterildi. Parametreler arasındaki farklılıklar bize ÜPBD tanısı alan hastalarda nitrozatif stresin artmış olmasıyla birlikte, NO homeostazının korunması için kompansatuar mekanizmaların da aktiflenebileceğini düşündürmektedir. Ancak bu ilişkinin etkinliğini ve muhtemel mekanizmanın ortaya konulmasını sağlayacak, daha geniş serili ve doku örneklerinin dahil edildiği çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Hidronefroz, nitrik oksit, nitrik oksit sentaz aktivitesi, nitrozatif stres, peroksinitrit, üretero-pelvik bileşke darlığı

HidronefrozNitrik oksitNitrik oksit sentazlar+3
İbrahim Halil Albayrak
Harran University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Proximal üreter taşlarının tedavisinde üreteroskopik lazer litotripsi ve pnömotik litotripsi karşılaştırılması

Amaç: Proximal üreter taşı olan hastalarda Üreteroskopik LL ve PL tedavi yöntemlerinin etkinliklerinin ve güvenirliğinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve yöntem: 1 ekim 2013 ile 1 ekim 2018 tarihleri arasında kliniğimizde proximal üreter taşı nedeniyle Üreteroskopik LL ve PL tedavisi uygulanan 244(LL:139, PL:105) hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi. Sonuçlar tedaviden 1 gün sonra ve 1 ay sonra yapılan direkt üriner sistem grafisi, üriner ultrasonografi, kontrastsız bilgisayarlı tomografi veya intravenöz ürografi ile değerlendirildi. Üreteroskopik LL ve PL tedavi yöntemlerinin ameliyat süreleri, hastanede yatış süreleri, taşsızlık oranları ve komplikasyon oranları karşılaştırıldı. Bulgular: Bu çalışmaya LL grubuna 139, PL grubuna 105 hasta olmak üzere toplam 244 hasta dahil edildi. LL grubunda 101 (%72.6) erkek, 38 (%27.42) bayan hasta, PL grubunda ise 79 (%75.2) erkek, 26 (%24.8) bayan hasta mevcuttu. LL grubuna alınan hastaların yaş ortalaması 44.47 ±15.702 yıl, PL grubuna alınan hastaların yaş ortalaması ise 41.24±13.723 yıl olarak saptandı. LL grubunda taş boyutları ortalaması 11.26±3,752 mm, PL grubunda ise 10.98± 4,572 mm olarak saptandı. LL grubunda taşların taraf dağılımı sağ %57.6 sol %42.4, PL grubunda ise sağ %43.8 sol %56.2 olarak saptandı. Majör Komplikasyon oranları sırasıyla %6.4 ve %9.4 olarak tespit edildi(P >0,05). Postop 1. Ay Taşsızlık oranları LL grubunda %87.1 , PL grubunda ise %81 olarak izlendi(P >0,05). Postop hastanede yatış süreleri LL grubu 17.12±4,511 saat, PL grubunda ise 25.26±29,657 saat olarak tespit edildi(P <0.05). ameliyat süreleri LL grubu 41.29±12,119 dakika, PL grubunda ise 36.10±12,972 dakika olarak hesaplandı(P <0.05). Sonuç: Proximal üreter taşı tedavisinde yüksek taşsızlık oranları ve düşük komplikasyon oranları nedeniyle her iki litotripsi yöntemi etkili ve güvenli bir şekilde kullanılabilir..

Lazer tedavisiLitotripsiTedavi+3
Şeyhmuz Araz
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üriner ultrasonografide mesanede kitle saptanan hastaların multiparametrik mesane MR ve transüretral mesane rezeksiyon patoloji sonuçlarının karşılaştırılması

Çalışmamızda başvuran ve kliniğimize görüntülemelerinde mesanede kitle saptanan hastaların multiparametrik mesane MRI çekilerek VI-RADS sonuçlarının belirlenmesini, bu sonuçların hastaya yapılan sistoskopi ultrasonografik ve rezeksiyon materyallerinin patolojik inceleme sonuçlarıyla karşılaştırılmasını ve bu sayede VI-RADS sonuçlarının klinik evrelemeyle ilişkisini ortaya koyup literatüre katkıda bulunmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ocak 2020-Ağustos 2024 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Üroloji Kliniği'ne hematüri, dizüri, pollaküri vb. şikâyetlerle başvuran, yaşları 25 ile 80 arasında değişen, üriner ultrasonografi(USG) görüntülemelerinde mesanede kitle saptanan, USG'de kitle saptandıktan sonra multiparametrik mesane MR görüntülemesi ve transüretral mesane rezeksiyonu veya sistoskopi sonucu patolojik örneklemesi yapılan ve çalışmaya dâhil edilme kriterlerini karşılayan 50 hasta çalışmaya dâhil edilerek veriler retrospektif olarak toplandı. Patoloji sonucuna göre elde edilen verilerin American Joint Committe on Cancer 2017 TNM sınıflamasına göre T evrelemesi yapıldı ve bu sonuçlar MR sonuçlarıyla korele edildi. Bulgular: Çalışmamıza 41'i erkek ve 9'u kadın olmak üzere toplam 50 hasta dâhil edilmiştir. Hastaların yaş aralığı 25 ile 80 arasında değişmekle beraber ortalama kadın yaşı 61,67 ve ortalama erkek yaşı 62,63 iken genel yaş ortalaması 62,46 olarak izlendi. Multiparametrik MRG sonucu VIRADS5 (medyan yaşı 66,5) olan 10, VIRADS4 (medyan yaşı 68,33) olan 6, VIRADS3 (medyan yaşı 42,50) olan 2, VIRADS2 (medyan yaşı 59,20) olan 10, VIRADS1 (medyan yaşı 57,75) olan 8 ve VIRADS0 (medyan yaşı 64,93) olan 14 hasta mevcuttu. Yaş arttıkça VIRADS kategorisinde daha yüksek değerler çıkmakla beraber istatiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0,05). Tüm hastalar içerisinde patoloji sonucu invaziv (T2 ve üzeri) gelen hasta sayısı 15 (11 erkek, 4 kadın), non-invaziv gelen hasta sayısı 21 (20 erkek, 1 kadın) ve temiz gelen hasta sayısı 14 (10 erkek, 4 kadın) olarak izlendi. Sonucu invaziv gelen hastaların %73,3'ü erkek ve %26,7'si kadın hastalardı. Erkek hastaların patoloji sonuçları %26,8'i invaziv, %48,8'i non-invaziv ve %24,4'ü temiz olarak saptandı. Kadın hastalarda ise bu vi sonuçlar %44,4 invaziv, %11,1 non-invaziv ve %44,4 temiz olarak izlendi. İnvaziv patoloji sonucuna sahip erkek hasta sayısı kadın hasta sayısından fazla ve invazivlik oranı ise kadın hastalarda daha yüksek bulunmakla beraber istatiksel olarak bu sonuçlar anlamlı bulunmadı (p=0,084). Yaşa göre patoloji sonucuçlarına bakıldığında ise 25-40 yaş arası 2 non-invaziv sonuç, 41-60 yaş arası 3 invaziv, 11 non-invaziv, 4 temiz sonuç ve 61-80 yaş arası 12 invaziv, 8 non-invaziv, 10 temiz sonuç bulundu. Yaş arttıkça invaziv patoloji sonucuna sahip hasta sayısı artış göstermekle beraber bu durum istatiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,072). Yaşa göre cinsiyet durumuna baktığımızda 25-40 yaş arası 1 erkek ve 1 kadın hasta, 41-60 yaş arası 15 erkek ve 3 kadın hasta, 61-80 yaş arası 25 erkek ve 5 kadın hasta mevcuttu. Yaş arttıkça her iki cinsiyette hasta sayısı artmakla beraber genel olarak erkek hastalar kadın hastalardan daha fazla sayıda izlendi ve istatiksel olarak anlamlı sonuç bulunamadı (p=0,485). VIRADS sonuçları ile cinsiyet ilişkisine baktığımızda VIRADS5 grubunda 7 erkek ve 3 kadın hasta, VIRADS4 grubunda 5 erkek ve 1 kadın hasta, VIRADS3 grubunda 1 erkek ve 1 kadın hasta, VIRADS2 grubunda 10 erkek hasta, VIRADS1 grubunda 8 erkek hasta, VIRADS0 grubunda 10 erkek ve 4 kadın hasta izlendi. VIRADS sonucu ile cinsiyet ilişkisi istatiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,194). Yaşa göre VIRADS durumuna baktığımızda 25-40 yaş arası 1 VIRADS3 ve 1 VIRADS2 sonuç mevcuttu. 41-60 yaş arası 2 VIRADS5, 2 VIRADS4, 1 VIRADS3, 5 VIRADS2, 4 VIRADS1 ve 4 VIRADS0 sonuç mevcuttu. 61-80 yaş arası 8 VIRADS5, 4 VIRADS4, 4 VIRADS2, 4 VIRADS1 ve 10 VIRADS0 sonuç mevcuttu. Yaş arttıkça VIRADS5, VIRADS4 ve VIRADS0 sonuçları artış göstermekle beraber istatiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,06). VIRADS sonucuyla patoloji sonuçlarına baktığımızda VIRADS5 grubunda 10 invaziv sonuç varken sonucu non-invaziv ve ya temiz gelen hasta yoktu. VIRADS4 grubunda 5 invaziv ve 1 non-invaziv sonuç varken sonucu temiz gelen hasta yoktu. VIRADS3 grubunda 2 non-invaziv sonuç varken sonucu invaziv ve ya temiz gelen hasta yoktu. VIRADS2 grubunda 10 non-invaziv sonuç varken sonucu invaziv ve ya temiz gelen hasta yoktu. VIRADS1 grubunda 8 non-invaziv sonuç varken sonucu invaziv ve ya temiz gelen hasta yoktu. VIRADS0 grubunda 14 temiz sonuç varken invaziv ve ya non-invaziv sonuç yoktu. VIRADS5 grubunda %100 invazivlik saptanırken VIRADS4 grubunda %83,3 invazivlik ve %16,7 non-invazivlik saptandı. VIRADS3, VIRADS2 ve vii VIRADS1 gruplarının üçünde de %100 oranında non-invazivlik saptandı. VIRADS0 grubunda ise %100 oranında patoloji sonucunun temiz olduğu görüldü ve bulgular Tablo 9'da detaylı olarak verilmiştir. VIRADS sonuçları ile patoloji sonuçları arasındaki ilişki istatiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,001 ve ki-kare=95,238). Sonuç: Literatürde mesane kanserleri hastalarda VIRADS kriterleri ile patoloji sonucunu karşılaştıran sınırlı sayıda çalışma mevcuttur. Bu çalışmalarda genel olarak mesane kanserlerinin T evrelemesini belirlemede VIRADS kriterlerinin yerini ve önemini belirlemek amaçlanmıştır. Ultrasonda mesanesinde kitle saptanan hastalarda VIRADS kriterleri ile patoloji sonuçlarının karşılaştırıldığı çalışmamızda; VIRADS4-5 grubunun T2 ve üzeri evre invaziv mesane kanseriyle ilişkili olduğu, VIRADS3-2-1 grubunun T2 altı evre non-invaziv mesane kanseriyle ilişkili olduğu ve VIRADS0 grubunun tümör dışı patoloji sonuçlarıyla uyumlu olduğu görüldü. Bu sonuçlar istatiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.001). Bu bilgiler VIRADS kriterlerinin mesane kanserli hastalarda klinik evrelemenin öngörülmesinde rol alabileceğini göstermektedir. Bu sayede çalışmamızın ileride yapılacak daha kapsamlı çok merkezli çalışmalara temel oluşturabileceğini ve bu çalışmalarla beraber mesane kanseri evrelemesinde daha az invaziv uygulamaların kullanılabileceğini ve klinik evrelemenin daha doğru yapılabileceğini düşünmekteyiz. Bu açıdan literatüre değerli bir katkıda bulunduğumuza inanmaktayız.

Mazlum Özkan
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk hasta grubunda ileal augmentasyon ameliyatının uzun dönem sonuçları

Amaç İleal augmentasyon sistoplasti operasyonu yapılan pediatrik yaş grubu hastaların uzun dönem takip sonuçlarının ortaya konulması ile inkontinans, üst üriner sistem bozulması (ÜÜSB) ve reoperasyonu etkileyen klinik faktörlerin ortaya konulması amaçlanmıştır. Metot 1991-2020 yılları arasında kliniğimizde ileal augmentasyon sistoplasti operasyonu yapılan hastaların verileri retrospektif olarak incelendi. Diyaliz sürecinde olan ve transplantasyon öncesi augmentasyon yapılan hastalar çalışmaya dâhil edilmedi. Hastaların demografik verileri ile inkontinans, ÜÜSB, ve re-operasyon oranlarını etkileyen klinik faktörler retrospektif olarak incelendi. Analiz edilen parametreler arasında cinsiyet, yaş, etiyoloji, reflü varlığı, pre-operatif böbrek fonksiyonları, anti-reflü cerrahisi, mesane boynuna müdahale, Mitrofanoff/Monti prosedürü gibi faktörler mevcuttu. Ayrıca, uzun takip süresi olan hastalar (>5 yıl), kısa takip süresi (<5 yıl) olan hastalarla kıyaslandı. Bulgular Hastaların ortalama yaşı 9,5 ± 4,95 yıl, ortanca takip süresi 65 ay (3-289) olarak bulundu. İnkontinans 34 (%25,9) hasta mevcuttu. Çok değişkenli analizde inkontinans için mesane ekstrofisi/epispadias kompleksi (MEEK) anlamlı bulundu (p=0,001, OR: 9,493 %95 CI 3,042 – 29,623). ÜÜST 33 (%25,2) hastada izlendi. Çok değişkenli analizde anti-reflü cerrahisi (p=0,051, OR: 2.287 %95 CI 0,997 – 5,249) ve preoperatif kronik böbrek yetmezliği(KBY) durumu (p=0,056, OR:3,107 %95 CI 0,973 –9,917) istatistiki anlamlılık sınırında bulundu. 45 (%34,3) hastaya, toplamda 91 re-operasyon gerçekleştirildi. Çok değişkenli analizde MEEK (p=0,013, OR 4,235 %95 CI 1,361 – 13,181) ve eş seanslı Mitrofanoff/Monti prosedürü (p=0,022, OR 3,353 %95 CI 1,187 – 9,468) reoperasyon için anlamlı bulundu. Uzun takip süresi olan hasta grubunda reoperasyon, inkontinans ve ÜÜSB oranları, kısa takip süresi olan gruptan farklı izlenmedi (sırasıyla p=0,581, p=1,000 ve p=0,841). Sonuç İleal augmentasyon sistoplasti yeterli mesane kapasitesi olmayan, yüksek depolama basınçları olan ve kontinans sağlayamayan pediatrik hastalarda önemli bir cerrahi tedavi seçeneğidir. MEEK hastaları inkontinans ve reoperasyon için risk altındadır. Eş seanslı Mitrofanoff/Monti prosedürü yapılan hastaların reoperasyon riski daha yüksektir. 5 yıldan uzun takip süresinin komplikasyonları artırdığını söylemek mümkün değildir.

Cerrahi-ürogenitalCerrahi-ürolojikSistoplasti+2
Ahmet Aşcı
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bph minimal invaziv tedavilerden trans-ürethral bipolar radyofrekans (RF) termoterapi, transüretral prostat rezeksiyonuna (TUR-P) karşı geç dönem sonuçlarında üstün mü?

Giriş: Benign Prostatik Hiperplazi (BPH) yaşlanan erkeklerde sık görülür. Tanısında, maksimum idrar akış hızı (Qmax), işeme sonrası rezidü miktarı (PVR), prostat volümü (PV) ve Uluslararası Prostat Semptom Skorun (IPSS) kullanılmaktadır. Tedavide, hastaya göre hayat tarzı değişikliği, medikal tedavi, minimal invaziv tedavi veya cerrahi tedavi kullanılmaktadır. Kılavuzlarda altın standart tedavi olan Trans-Üretral Prostat Rezeksiyonun (TUR-P), hastalar için anestezi riski, kanama, enfeksiyon, üretral darlık, üriner inkontinans gibi birçok risk içermektedir. İleri yaş ve yüksek komorbiditesi olan hastalarda bu risklerden dolayı lokal anestezi ile yapılabilen, komplikasyonu daha az ve tekrarlanabilen yöntem olan Trans-Üretral Radyofrekans Ablasyonunu (RF) termoterapi öne çıkmaktadır. Bu çalışmanın amacı RF termoterapinin geç dönemde TUR-P'ye karşı etkinliğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Nisan-2017 ile Aralık-2022 yılları arasında TUR-P yapılan 37 hasta ile RF Termoterapi yapılan 34 hastaların sonuçları prospektif olarak kaydedilip retrospektif olarak gözden geçirildi. Tüm hastaların işlem öncesi ve işlem sonrası 1. yıldaki, Qmax, PV, PVR, IPSS, IPSS-QoL kaydedildi. Ayrıca ek tedavi ihtiyacı, işlem komplikasyonları ve yapılan işlemden memnuniyetini bildirilen tek soruluk anket de kaydedildi. Bulgular: Yaş ortalaması TUR-P grubunda 68.61±8,6 yıl ve RF termoterapi grubunda 75.09±8,7 yıl saptandı. Yaş ortalaması ve kardiyovasküler hastalık, RF termoterapi grubunda istatiksel anlamlı izlendi. Gruplarlardan RF termoterapide ASA skoru istatiksel anlamlı olarak daha yüksek izlendi. Sondalı hasta sayısı RF termoterapi grubunda istatiksel anlamlı olarak daha fazlaydı. Gruplarda PV, PVR ve Qmax'taki iyileşme istatiksel anlamlı olmasa da TUR-P grubunda daha fazlaydı. Gruplar, IPSS ve IPSS-QoL'deki iyileşme açısından karşılaştırıldığında TUR-P grubunda istatiksel anlamlı iyileşme yüksekti. Gruplar karşılaştırıldığında hasta memnuniyeti TUR-P grubunda, tekrar tedavi ihtiyacı ise RF termoterapi grubunda istatiksel anlamlı olarak daha yüksekti. Komplikasyonlar açısından istatiksel anlamlı fark izlenmedi. Sonuç: RF termoterapinin BPH tedavisinde altın standart olarak önerilmemekle birlikte seçilmiş hasta gruplarında TUR-P ye alternatif bir tedavi olabileceği değerlendirilmiştir. Genel veya rejyonel anestezi gerektirmeden lokal anestezi altında uygulanabilir olması da ayrıca avantaj sağlamaktadır. Özellikle ileri yaşta, komorbiditeleri fazla, kan sulandırıcı ilacı kesilemeyen, ASA skoru yüksek hastalar için komplikasyon riski daha düşük olması ve anestezi gerektirmemesi nedeniyle RF termoterapi tercih edilebilecek bir yöntem olarak sunulabilir.

İbrahim Yazıcı
Ordu University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Testis torsiyonu iskemi reperfüzyon hasarında sST2 ve galektin-3'ün rolü: Rat çalışması

Giriş: Testis torsiyonu, spermatik kordun kendi etrafında dönmesi sonucu testise giden kan akımının kesilmesiyle ortaya çıkan ve acil müdahale gerektiren bir ürolojik hastalıktır. Tanısı öykü, fizik muayene ve skrotal renkli doppler ultrason bulgularına göre konulmaktadır. Fakat bu değerlendirmelere rağmen tanıda arada kalınan şüpheli vakalar olabilmektedir. Bu çalışmada amacımız testis torsiyonu iskemi reperfüzyon hasarına spesifik bir biyobelirteç bulmayı hedeflemektir. Gereç ve Yöntem: 50 adet wistar albino erkek rat, kontrol grubu, sham grubu, erken torsiyon grubu, torsiyon grubu ve torsiyon-detorsiyon grubu olmak üzere rasgele beş gruba ayrıldı. Kontrol grubuna herhangi bir cerrahi işlem yapılmadan önce kan alındı. Sham grubuna skrotal eksplorasyon yapıldıktan sonra kan alındı. Erken torsiyon grubuna 15 dakika testis torsiyonu yapıldıktan sonra kan alındı. Torsiyon grubunda 2 saat testis torsiyonu yapıldıktan sonra kan alındı ve torsiyon-detorsiyon grubunda 2 saat torsiyon ardından 2 saat detorsiyon uygulandıktan sonra kan alındı. Tüm ratların sol testisleri kan alma işleminden sonra çıkarıldı. Alınan kan örneklerinde galektin-3 ve soluble suppression of tumorigenicity 2 (sST2) düzeyleri enzim bağlı immünosorbent test (ELISA) yöntemiyle ölçüldü. Testis dokularında histopatolojik hasarın değerlendirilmesinde seminifer tübül çapı, germinal epitel kalınlığı ve spermatogenezin değerlendirilmesinde johnsen testiküler biyopsi skoru (JTBS) kullanıldı. Bulgular: Gruplar arasında galektin-3 düzeyleri açısından istatistiksel anlamlı bir farklılık bulunmazken, sST2 düzeyleri kontrol grubuyla karşılaştırıldığında erken torsiyon, torsiyon ve torsiyon-detorsiyon gruplarında istatistiksel anlamlı artış gösterdi. Seminifer tübül çapı, JTBS ve germinal epitel kalınlığında kontrol grubuyla kıyaslandığında torsiyon ve torsiyon-detorsiyon gruplarında istatistiksel anlamlı azalma görülürken; sham ve erken torsiyon gruplarında istatiksel anlamlı farklılık izlenmedi. Seminifer tübül çapı ve JTBS ile sST2 düzeyleri arasında anlamlı negatif kolerasyon saptandı. Sonuç: Çalışmamızda sST2'nin testis torsiyonuna bağlı gelişen iskemi reperfüzyon hasarının erken tanısında potansiyel bir biyobelirteç olabileceği gösterilmiştir. Ancak galektin-3 düzeyleri gruplar arasında anlamlı farklılık göstermemiştir. Bunun nedeni galektin-3'ün testis dokusunda geç dönemde salınması veya sistemik dolaşıma düşük düzeyde geçmesi olabilir ancak konuyla ilgili daha geniş ölçekli ileri düzeyde çalışmalara ihtiyaç vardır. Ayrıca çalışmamız testis torsiyonuyla ilişkili sST2 ve galektin-3 düzeylerini inceleyen ilk çalışma olması açısından önem taşımaktadır. Anahtar kelimeler: Testis torsiyonu; İskemi reperfüzyon; sST2; Galektin-3; Biyobelirteç.

Nurullah Kadim
Ordu University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kadınlarda sakrokolpopeksiyle eş zamanlı stres tipte idrar kaçırma cerrahisi uygulamaları öncesi ürodinami gerekli midir?

Amaç: Bu çalışmanın amacı, abdominal sakrokolpopeksi (ASK) kararı verilen hastalarda ürodinamik olarak kanıtlanmış stres tipte üriner inkontinans (ÜSTİK) varlığına göre eş zamanlı Burch kolposüspansiyon (BK) uygulamasının sonuçlarını değerlendirmek ve ürodinami yerine ÜSTİK'i öngörecek bir parametre olup olmadığını araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2009 ile Aralık 2022 tarihleri arasında ASK yapılan hastaların kayıtları retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Preoperatif ürodinamide ÜSTİK saptanmasına göre, eş zamanlı BK eklenenler ve eklenmeyenler olarak iki ana grup oluşturulmuştur. Preoperatif, perioperatif ve postoperatif veriler gruplarda karşılaştırılmış ve ardından tüm kohortta ÜSTİK varlığını öngörebilecek bağımsız parametreler belirlenmiştir. Bulgular: ASK ameliyatı yapılan 109 hastanın 53'ünde (%48,6) ameliyat öncesi ÜSTİK saptanmış ve eş zamanlı BK uygulanmıştır. 56 (%51,4) hastada ise ÜSTİK saptanmamış ve sadece ASK uygulanmıştır. Stres tipte idrar kaçırma (STİK), provokatif stres testi (PST) pozitifliği, aşırı aktif mesane semptomları, semptom sorgulama formu skorları ameliyat sonrası her iki grupta da azalmıştır. Tüm kohortta ÜSTİK'i öngörebilecek parametreleri belirlemek için çok değişkenli lojistik regresyon analizi yapılmış ve redüksiyon ile yapılan PST, ÜSTİK'i öngören en güçlü bağımsız değişken olmuştur. Sonuç: Prolapsus redüksiyonu ile yapılan çok kanallı ürodinamik incelemede ÜSTİK saptanan hasta grubunda ASK ile eş zamanlı yapılan BK etkili ve güvenli bir cerrahidir. Redüksiyon ile yapılan PST, ÜSTİK'i öngörebilen bağımsız bir değişken olarak belirlenmiştir. Bu nedenle POP cerrahisine idrar kaçırma cerrahisinin eklenmesi kararında faydalı olabilir. Redüksiyon ile yapılan PST invaziv çok kanallı ürodinamik tetkiklere bir seçenek olarak kullanılacaksa idrar kaçırmanın provokasyon sonrası ortaya çıkış süresi ve test sırasında mesanedeki idrar miktarı büyük önem arz etmektedir.

Göktuğ Kalender
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prostat kanserinde lenf nodu tutulumunu predikte edecek faktörlerin araştırılması ve lenf nodu diseksiyonu kararı ı̇çin nomogramların karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmada prostat kanseri (PK) nedeniyle radikal prostatektomi ve genişletilmiş pelvik lenf nodu diseksiyonu (ePLND) yapılan hastalarda patolojik lenf nodu tutulumunu (pN1) predikte edecek faktörlerin araştırılması ve ePLND kararında kullanılan nomogramların karşılaştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: 2018 ile 2023 yılları arasında kliniğimizde PK nedeniyle radikal prostatektomi ve ePLND uygulanan 191 hastanın verisi geriye dönük incelendi. pN1'i öngörmek ve nomogramları karşılaştırmak için, klinik, histopatolojik, prostat spesifik membran antijeni pozitron emisyon tomografisi (PSMA/PET-BT) bulguları ve multiparametrik prostat manyetik rezonans görüntülemesi (MpMR) bulguları analiz edildi. İstatistiksel analiz için Mann-Whitney U testi, ki kare testi, çok değişkenli lojistik regresyon analizleri yapıldı. İkincil analiz olarak, 139 hastada, PSMA/PET-BT'deki semikantitaf parametrelerin Amsterdam-Brisbane-Sydney nomogramına eklenmesiyle oluşturulan yeni modellerin performansı, alıcı işlem eğrisi analizi altında kalan alanla (AUC) değerlendirildi. Bulgular: Hastaların 35'inde (%18,3) pN1 saptandı. Biyopside pozitif ve Grade grup≥2 kor yüzdesi, klinik evre, PSMA/PET-BT'de lenf nodu tutulumu durumu, MpMR'ye dayalı klinik evre ve maksimum indeks lezyon çapı pN1 grubunda anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0,05). Briganti-2012, Briganti-2017, MSKCC, Amsterdam-Brisbane-Sydney nomogramlarının AUC değerleri sırasıyla 0,751, 0,722, 0,725, 0,862 saptandı. 139 hastayla yapılan ikincil analizde PRIMARY skoru pN1 grubunda anlamlı olarak yüksekti (p=0,011). Amsterdam-Brisbane-Sydney nomogramına PRIMARY skoru eklenerek oluşturulan yeni modelin AUC değeri diğer modellere göre daha yüksek olarak 0,870'ti. Sonuç: Kohortumuzda Amsterdam-Brisbane-Sydney nomogramının performansını Briganti-2012, Briganti-2017 ve MSKCC nomogramlarından üstün bulduk. PRIMARY skorunu Amsterdam-Brisbane-Sydney nomogramına eklediğimizde bu nomogramın performansında artış izledik. PRIMARY skoru ve Amsterdam-Brisbane-Sydney nomogramı pN1'i öngörmede umut vadetmektedir. Çalışmamız bildiğimiz kadarıyla PRIMARY skoru ile pN1 ilişkisini araştıran ilk çalışmadır.

Muhammet Demirbilek
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rat Peyronie modelinde intralezyoner baicalein enjeksiyonunun etkisi

Amaç: Amacımız, Peyronie hastalığının akut dönemindeki kısıtlı ve etkisiz bir tedavi opsiyonlarına yeni bir alternatif olarak intralezyoner Baicalein enjeksiyonunun etkinliğinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: 6 aydan büyük, en az 450 gram ağırlığında 30 adet erkek albino Wistar rat çalışmaya dahil edildi. Hastalık modelinin oluşması için intratunikal olarak 0.1 mL aktif rekombinant TGF-ß1 proteini ve 0.1 mL sodyum tetradesil sülfat kombine solüsyonu tek enjeksiyon şeklinde uygulandı. Altı rat kontrol grubu, altı rat hastalık grubu, altı rat düşük doz Baicalein (0.8 μg/L, 50 μL) grubu, altı rat orta doz Baicalein (1.6 μg/L, 50 μL) grubu, altı rat ise yüksek doz Baicalein (3.2 μg/L, 50 μL) grubu olarak randomize şekilde belirlendi. Takip ve tedavi protokolünü tamamlayan toplam 26 adet rata ötanazi uygulanarak histopatolojik incelemelerle ve dijital yüzey alanı hesaplamaları ile tedavi yanıtları değerlendirildi. Bulgular: Grupların tedavi öncesi ile sonrası ağırlıkları ve penil eğrilik dereceleri değerlendirildiğinde istatistiksel anlamlı bir fark saptanmadı. Yapılan histokimyasal ve immunhistokimyasal incelemeler neticesinde tedavi gruplarında fibrozis düzeyinde, korpus kavernozum dokusundaki düz kas kaybında, dokudaki ödem şiddetinde istatistiksel anlamlı fark olduğu görüldü (sırasıyla; p=0,015 , p=0,05 , p=0,001). Deney gruplarınından elde edilen spesimenlerin dijital ortamda yapılan incelemelerinde fibrotik bölgelerin toplam alanının toplam korpus kavernozum alanına oranı ve dokuların ortalama tunika albuginea kalınlıklarında da tedavi lehine istatistiksel anlamlı fark saptandı (sırasıyla; p=0,002 , p=0,002). Sonuç: Rat Peyronie modelinde intralezyoner olarak uygulanan Baicaleinin tedavi gruplarında fibrozisi baskıladığı, KK yapısındaki düz kas dokusuna koruyucu etkinliği olduğu, PH seyrinde izlenen TA'da kalınlık artışını önlediği gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Peyronie hastalığı, hayvan modeli, fibrozis, enjeksiyon, Baicalein

Cerrahi-ürolojik
Kadir Can Şahin
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Cinsiyet disforisi hastalarında cinsel yaşam kalitesinin ve cinsel memnuniyetin değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda, Cinsiyet disforili bireylerin cinsiyet uyum cerrahilerinin cinsel yaşam kalitesi ve cinsel memnuniyetine etkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Eylül 2023-Ocak 2025 tarihleri arasında IUC, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi Üroloji polikliniğinde cinsiyet geçiş sürecinde değerlendirilen cinsiyet disforisi tanısı olan bireyler üzerinde yürütülmüş prospektif bir çalışmadır. Hastaların sosyodemografik verileri, Cinsel yaşam kalitesi ölçeği E/K (CYKÖ E/K), yeni cinsel doyum ölçeği (YCDÖ) verileri değerlendirilmeye alındı. Bulgular: 109 trans kadın ve 137 trans erkek birey çalışmaya dahil edilmiştir. Trans bireylerde yaş değişkeni ve hormonoterapi süresi açısından Cinsiyet Uyum Cerrahisi (CUC) geçiren ve geçirmeyen bireyler karşılaştırıldığında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmaktadır (p<0,05). Trans kadınlarda, CUC geçirenlerin geçirmeyenlere kıyasla hem cinsel yaşam kalitesi hem de cinsel doyum düzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek olduğu saptanmıştır. (CYKÖ, med = 79,00 vs. 60,50; p <0,05) (YCDÖ, med = 88,00 vs. 71,00; p <0,05). Trans erkek bireylerde ise CUC geçirenlerin, cerrahi geçirmeyenlere kıyasla hem cinsel yaşam kalitesi hem de cinsel doyum düzeylerinde belirgin iyileşmeler yaşadığını göstermektedir. CYKÖ açısından CUC geçirenlerde cinsel yaşam kalitesi puanları daha yüksek ve istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır. (med = 70,00 vs. 42,50; p <0,05). YCDÖ verileri analiz edildiğinde ise istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (med = 80,00 vs. 72,50; p> 0,05). Sonuç: Hormonal ve cerrahi müdahalelerin, trans bireylerin cinsel yaşam kalitesi ve doyum düzeylerinde genel olarak olumlu etkiler yarattığı görülmektedir. Bu sürecin değerlendirilmesinde, trans bireylere özgü validasyon çalışmalarıyla desteklenen ölçme araçlarının kullanılması ve bireyselleştirilmiş, bütüncül bir sağlık yaklaşımının benimsenmesi hem klinik sonuçları hem de yaşam kalitesini iyileştirme açısından önem taşımaktadır.

Ahmet Vural
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yeni tanı metastatik hormona duyarlı prostat kanserinde kemohormonal tedavinin tek başına hormonal tedavi ile karşılaştırılması

Metastatik hormona duyarlı prostat kanserinde androjen deprivasyon tedavisinden belirli bir süre sonra hastalığın kastrasyona dirençli hale gelmesi ve progresyon göstermesi tanı anındaki tümörde kastrasyon dirençli hücre klonlarının varlığını ortaya koymaktadır. Buradan yola çıkarak ADT'ne erken dönemde dosetaksel KT'nin eklenmesi (kemohormonal tedavi) bu rezistan hücre klonlarına etki etmesi nedeni ile hastalık progresyonunu geciktirdiği ve genel sağkalımı uzatıldığı düşünülmektedir. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'nda 07/03/2012-01/02/2018 tarihleri arasında metastatik hormona duyarlı prostat kanseri tanısı konan, kemohormonal ve hormonal tedavi verilen toplam 67 hastanin verileri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmamızda iki tedavi yaklaşımın genel sağkalım, PSA progresyonuna geçen süre gibi onkolojik sonuçlarını retrospektif olarak karşılaştırmak hedeflenmiştir. Primer tedavi sonrası metastatik prostat kanseri gelişen ve kastrasyona dirençli prostat kanserli hastalar araştırma dışı bırakılmıştır. Toplam 67 hastanın (35 kombine grup ve 32 monoterapi grubu) dahil olduğu çalışmada iki grup arasında tanı yaşı, serum PSA değeri, patolojik ISUP derecesi ve hastalık hacmi parametreleri arasında fark bulunamadı (p=0.061, p=0.905, p=0.280, p=0.335, sırasıyla). Kombine tedavi grubunda monoterapi grubuna göre genel sağkalım ve PSA progresyonuna kadar geçen medyan süreler daha uzun olarak bulunmasına rağmen (45 ay vs. 30 ay; 14 ay vs. 9 ay, sırasıyla), iki grup verileri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark görülememiştir (p=0.280, p=0.134, sırasıyla). Tedavi sonrası takip süresi içerisinde monoterapi grubundaki tüm hastalarda PSA progresyonu görülürken kombine tedavi grubunda olan 4 hastada PSA progresyonu tespit edilememiştir. Ayrica yine kombine tedavi grubundakı 4 hasta tedavi sonrası non-metastatik hale gelmiş ve bu hastalara definitif tedavi uygulanmıştır (3 hastaya EBRT, 1 hastaya RALP).

AndrojenlerDosetakselHormon replasman tedavisi+6
Renat Dadashov
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Beta-3 adrenerjik reseptör agonisti mirabegron'un insan üreter kontraktilitesi üzerine in vitro etkileri

Son yıllarda insan mesane ve üreter dokusuyla yürütülen çalışmalarda dokular üzerinde bulunan β3- AR'ün varlığı ve dağılımı gösterilmiştir. Bu çalışmalarda β3-AR'ün hedef alan ilaçların klinik şartlarda araştırılması önerilmiş ve üreter hastalıklarında potansiyel kullanımları tartışılmıştır. Bizim çalışmamızda aşırı aktif mesane hastalığı tedavisinde FDA onayı alan ve yaygın klinik kullanıma sahip mirabegron isimli ilacın insan üreteri üzerindeki etkilerin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın yürütüldüğü zaman dilimi içerisinde Üroloji kliniğinde donör nefrektomi ameliyatı geçiren hastaların greft böbrek üreterlerinde elde edilen üreter dokuları uygun koşullarda Farmakoloji Anabilim dalı laboratuvarlarına transfer edilerek organ banyosu deneyleri gerçekleştirilmiştir. Fonksiyonel deneylerin odak noktası insan üreter dokuların mirabegron'a yanıtı idi. Bulgularımız mirabegron'un üreter aktivitesini in vitro ortamda baskıladığını göstermektedir. Mirabegron spontan aktivite gösteren izole üreter doku şeritlerinde doz bağımlı olarak kasılma frekansını düşürüyor. Mirabegron spontan aktivite gösteren izole üreter doku şeritlerinde doz bağımlı olarak kasılma gücünü azaltıyor. Mirabegron 10mM KCL ortamında aktivite elde edilen izole üreter doku şeritlerinde kasılma frekansını düşürüyor. Mirabegron 10mM KCL ortamında aktivite elde edilen izole üreter doku şeritlerinde kasılma gücünü azaltıyor.

AgonistlerMesane hastalıklarıReseptörler-adrenerjik-beta+3
Meylıs Artykov
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk ürolojisinde 4-18 yaş arası yapılan cerrahi tedavinin yaşam kalitesi ve psikolojik iyilik hali ile ilişkisi

Çocuk üroloji alanında yapılan çalışmaların büyük bir kısmı bu yöntemlerin klinik sonuçlarını değerlendirmektedir; yaşam kalitesi ve psikososyal iyilik hali ile cerrahinin ilişkisine dair çocuk üroloji pratiğinde çok az çalışma mevcuttur. Özellikle de cerrahi yöntemin şeklinin cerrahi sonrası ruhsal etkileri ile yaşam kalitesinin değerlendirildiği çalışmalara ihtiyaç olduğu gözlenmiştir. Bu araştırmada çocuk üroloji kliniğinde yatırılarak ameliyat edilen 4-18 yaş arası hastaların yaşam kalitesi ve psikolojik iyilik hali üzerine etkisi olabilecek; sosyodemografik, medikal, cerrahi ve ebeveyn ve çocuğa ait psikolojik faktörler araştırılmıştır. Bu amaçla hasta ve ebeveynler ameliyat öncesi dönemde ve ameliyat sonrası 7. ayda değerlendirilmiştir. Cerrahiden önce Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi- Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli (ÇDŞG-ŞY-T) kullanılarak yapılan psikiyatrik görüşmede aktif herhangi bir psikiyatrik bozukluk tanısı konan hastalar çalışma dışında bırakılmıştır. Ameliyat öncesi dönemde dahil edilme ölçütlerini karşılayan 98 hasta, ameliyat sonrası dönemde ise 63 hasta ile çalışma gerçekleştirilmiştir. Ameliyat öncesi ve sonrası 7. ay olmak üzere iki kez psikiyatrik belirti alanlarını değerlendirmek amacıyla çalışmaya dahil edilen tüm ebeveynlerden; Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeği-Ebeveyn formu (ÇİYKÖ), Güçler Güçlükler Anketi Ebeveyn Formu (GGA); kendileri ile ilgili olarak ise Beck Anksiyete Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği, Belirti Tarama Listesi'ni (SCL-90-R), Başa Çıkma Tutumlarını Değerlendirme Ölçeği'ni (COPE) doldurmaları istenmiştir. Çocuk ve ergenler de Çocuklar için Depresyon Ölçeği (ÇDÖ), Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeği, Çocuklar için Durumluk – Sürekli Kaygı Envanteri (ÇDKE – ÇSKE) doldurmuştur. Araştırma kapsamında değerlendirilen hastaların geçirdiği cerrahiler açık cerrahi/endoürolojik cerrahi ve majör cerrahi/minör cerrahi olarak iki farklı gruplandırma ile incelenmiştir. Yapılan doğrusal regresyon analizinde çocuklarda cerrahi sonrası hem ebeveynin bildirdiği yaşam kalitesi toplam puanını (p<0,001, düzeltilmiş R2: 0,304) hem de özbildirim yaşam kalitesi toplam puanını (p<0,001, düzeltilmiş R2 :0,304) en çok yordayan değişkenler ebeveyn SCL-90 Genel Şiddet skoru, geçirilmiş cerrahi sayısı ve kadın cinsiyet olarak bulunmuştur. Minör cerrahi grubundaki ebeveynlerin ameliyat öncesi depresyon puanları (p: 0,023) ve SCL- 90 genel belirti düzeyi puanları (p: 0,010), majör cerrahi grubundan anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Ek olarak minör cerrahi grubunda cerrahi öncesi özbildirim fiziksel yaşam kalitesi puanı daha yüksek bulunurken (p: 0,036), bu grupta cerrahi sonrası özbildirim yaşam kalitesi toplam puanının istatistiksel olarak da arttığı (p: 0,037) görülmüştür. Majör cerrahi/minör cerrahi gruplandırmasının hem ameliyat öncesi hem de ameliyat sonrası hem çocuk hem de ebeveynin ruhsal iyilik hali ve çocuğun yaşam kalitesi ile ilişkili olduğu saptanmıştır. Ancak aynı anlamlılığın açık cerrahi/endoürolojik cerrahi gruplandırmasında görülmemesi, çocuk ve ebeveynleri cerrahi yöntemin şeklinden çok altta yatan ameliyat öncesi medikal ve psikolojik hastalıkla ilişkili faktörlerin etkilediği düşünülmektedir. Cerrahi yöntemin şekillerinin gelecekte daha büyük ve homojen örneklemlerde, daha uzun ve daha sık aralıklı psikososyal izlem ile takip edilmesi, ileride klinik uygulamalara karar verilirken cerrahlara ışık tutabilecektir.

CerrahiCerrahi-ürolojikPsikolojik iyi oluş+5
Berk Hazır
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İşeme disfonksiyonu olan çocuk hastalarda transkütanöz posterior tibial sinir stimülasyonunun etkinliği

Günümüzde işeme disfonksiyonu olan çocuk hastaların tedavisi için non-farmakolojik, farmakolojik ve invaziv tedavi yöntemleri uygulanmakta, bu hastaların tanı ve takibinde de non-invaziv ve invaziv yöntemler kullanılmaktadır. Aynı zamanda yeni tanı, tedavi ve takip yöntemlerinin arayışı sürmektedir. Medikal tedaviye dirençli olgularda perkütan posterior tibial sinir stimülasyonu (PPTSS) bu hastalarda önerilen tedavi yöntemlerinden biridir. Literatürde tanı ve takip amaçlı idrar biyobelirteçlerinin rolünü göstermeye yönelik yapılmış ve NGF (Sinir büyüme faktörü), TGF-beta 1 (Transforme edici büyüme faktörü-beta 1), TIMP-2'nin (Metalloproteinazların doku inhibitörü 2) potansiyel yararlarını ortaya koymuş olan az sayıda çalışma mevcuttur. Bu nedenlerle işeme disfonksiyonlu çocuk hastalarda daha az invaziv ve dolayısıyla daha çok tolere edilebilir bir yöntem olan transkütanöz posterior tibial sinir stimülasyonunun (TPTSS) tedavide etkinliğini, idrar biyobelirteçlerinin (NGF, TGF-beta 1, TIMP-2) tanı ve takipte rolünü göstermek amaçlı prospektif, randomize, kontrollü bir çalışma planlanmıştır. Bu amaçla 01.2018-09.2018 tarihleri arasında kliniğimize başvuran medikal tedaviye dirençli ve yan etki nedeniyle tedaviyi bırakmış olan 6-15 yaş arası çocuk hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar, kapalı zarf yöntemiyle test (N=20) ve sham (N=10) gruplarına ayrılıp test grubuna 12 hafta, haftada 1 kez, 30 dakikalık seanslarla, belli doz aralıklarında uyarı vererek TPTSS tedavisi uygulanmış ve sham grubuna da uyaran verilmeden aynı prosedür uygulanmıştır. Her iki gruba tedavi öncesi ve sonrasında idrar biyobelirteçleri, işeme bozukluğu semptom skoru (İBSS), işeme günlüğü, ürodinami veya üroflovmetri testleri uygulandı. Bunun dışında idrar şikayetleri açısından sağlıklı 14 çocukta bir defaya mahsus İBSS ve idrar biyobelirteçleri bakıldı. Test grubunda tedavi sonrasında sıkışma sıklığı (p<0,001), gündüz inkontinans epizotları (p<0,006), genel İBSS skorları (p<0,001), gündüz İBSS skorları (p<0,001) ve hayat kalitesi skorunda (p=0,019) anlamlı azalma gözlendi. Sham grubunda da genel İBSS skorları (p=0,007), gündüz İBSS skorları (p=0,005) ve hayat kalitesi skorlarında (p=0,040) anlamlı azalma vardı. Tedaviden önce hasta ve sağlıklı grupta bakılan NGF (p=0,199), TGF-beta 1 (p=0,480), TIMP-2 (p=0,940) düzeyleri arasında fark yoktu. Tedavi başı ve sonunda test grubunda NGF, TGF-beta 1, TIMP-2 (sırasıyla p=0,250; 0,850; 0,460) ve sham grubunda NGF, TGF-beta 1, TIMP-2 (sırasıyla p=0,580; 0,580; 0,650) biyobelirteç düzeyi değişimi anlamlı değildi. Çalışmada TPTSS tedavisinin işeme disfonksiyonu olan çocuk hastalarda bazı parametrelerde anlamlı düzelme sağladığı gözlemlendi. Bu bulgular, standart medikal tedaviye cevap vermeyen çocuk hasta grubunda TPTSS'nin yeri olduğunu desteklemektedir. Bahsi geçen hasta grubunda fayda özellikle gündüz semptomlarında görülmektedir. Bu konuda daha fazla hasta sayısı ile yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır. Bizim bulgularımıza göre idrar biyobelirteçleri (NGF, TGF-beta1, TIMP-2) bu grup hastaların tanı ve takibinde katkı sağlamamaktadır. Anahtar Kelimeler: İşeme Disfonksiyonu, Transkütanöz Posterior Tibial Sinir Stimülasyonu, İdrar Biyobelirteçleri, Sinir Büyüme Faktörü (NGF), Transforme Edici Büyüme Faktörü-Beta 1 (TGF-beta 1), Metalloproteinazların Doku İnhibitörü 2 (TIMP-2).

BiyobelirteçlerElektrikle uyarmaMetalloproteinazlar+7
Ruslan Jafarov
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Böbrek kitleleri nedeniyle parsiyel nefrektomi yapılan hastalarda nefrometri skorlarının intraoperatif ve postoperatif sonuçları öngörmedeki yeri

2012-2017 yılları arasında renal kitle ön tanısıyla parsiyel nefrektomi planıyla opere edilen 162 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Nefrometri skorlarının intraoperatif ve postoperatif sonuçları öngörmedeki gücü araştırıldı. Verilerin analizi için SPSS 24.0 programı kullanıldı. Hastaların %35.8'i kadın, %64.2'si erkek; ortalama yaşı 55.2 ± 12.7 yıl, ortanca takip süresi 15 (1-73) ay olarak bulundu. Ortanca R.E.N.A.L. skor 6 (4-11), PADUA skor 8 (6-13) ve DAP skoru 6 (3-9) olarak bulundu. R.E.N.A.L., PADUA ve DAP skorlarının iskemi süresiyle pozitif korelasyonu olduğu gösterildi (p=0.005, p=0.001, p=0.007, sırasıyla). R.E.N.A.L. skorun, intraoperatif komplikasyon gelişimi ve trifekta başarısızlığı için çok değişkenli analizde; perioperatif transfüzyon ihtiyacı ve nefrektomi gereksinimi için tek değişkenli analizde anlamlı olduğu gösterildi (p=0.002, p<0.001, p=0.006, p<0.001, sırasıyla). PADUA skoru, intraoperatif komplikasyon gelişimi, nefrektomi gereksinimi ve perioperatif transfüzyon ihtiyacı ile tek değişkenli analizde anlamlı olarak bulundu (p<0.001, p<0.001, p=0.028, sırasıyla). DAP skoru intraoperatif komplikasyon gelişimi ve nefrektomi gereksinimi ile tek değişkenli analizde anlamlı ilişkide bulundu (p=0.018, p=0.001, sırasıyla). Sıfır iskemi ile tümör rezeksiyonu yapılmasını öngören faktör olarak, tümörün >%50 ekzofitik yerleşimli olması bulundu (p<0.001). İntraoperatif komplikasyon gelişimi için R.E.N.A.L. skorda yüksek riskli grupta yer almak ve klinik olarak 4cm'den büyük tümöre sahip olmak; postoperatif komplikasyon gelişimi için preoperatif GFH<60 olması anlamlı faktörler olarak bulundu (p=0.002, p=0.022, p=0.031, sırasıyla). Nefrektomi gereksinimini öngören tek faktörün tümör boyutunun 4cm'nin üzerinde olması olduğu saptandı (p=0.025). Trifekta başarısızlığında R.E.N.A.L. skorda yüksek riskli grupta yer almak, pentafekta başarısızlığında açık cerrahi yöntemle opere olmak, öngören faktörler olarak tespit edildi (p<0.001, p=0.026, sırasıyla). Nefrometri skorları, cerrahi esnasında oluşabilecek komplikasyonları ve kitlenin parsiyel nefrektomi için uygunluğunu öngörmede kullanılabilecek uygulanabilir ve kolay yöntemlerdir.

Böbrek hastalıklarıBöbrek-kistikCerrahi+3
Hakan Bahadır Haberal
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Renal kitle değerlendirilmesinde TC-99M MİBİ tümör sintigrafisinin rolü: Gerçek fayda var mı?

Amaç: Renal kitlelerin benign vs malign ayırımında Tc-99m methoxy- isobutyl-isonitrile (MİBİ) tümör sintigrafisinin klinik karar vermede rolü olabileceği tartışılmaktadır. Bu çalışmada renal kitle nedeniyle ameliyat edilen hastaların ameliyat öncesi Tc-99m MİBİ tümör sintigrafisi bulguları ile ameliyat sonrası patolojileri karşılaştırılarak Tc-99m MİBİ tümör sintigrafisinin klinik karar vermede etkinliğini göstermek amaçlanmıştır. Materyal-Metod: Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'nda Temmuz 2017 ile Mart 2019 tarihleri arasında < 7 cm renal kitle nedeniyle ameliyat edilen 86 hastaya ameliyat öncesi Tc-99m MİBİ tümör sintigrafisi çekilmiştir. Görüntüler renal kitlelerdeki radyoaktif madde tutulumu ilgi alanı çizilerek ve normal böbrek parankimine oranlanarak lezyon/normal böbrek parankimi oranları hesaplanmıştır. Hastaların ameliyat öncesi Tc-99m MİBİ tümör sintigrafisi bulguları ile patoloji sonuçları karşılaştırılmıştır. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 55,5 ± 11,2 yıl, E/K oranı 67/23, ve ortalama kitle boyutu 4.1± 1.4 cm olarak bulunmuştur. 90 hastanın 42'si (%46.7) 4 cm den büyük kitleye sahipti. Hastaların %77.8'ine parsiyel nefrektomi %22.2'sine radikal nefrektomi yapılmıştır. Patolojik değerlendirmede eksize edilen 90 renal kitlenin 18'i (%20.0) benign (10 onkositom, 4 anjiomiyolipom (AML), 2 kronik sklerozis, 1 fibrom ve 1 hidatik kist) olarak rapor edilmiştir. Benign olarak rapor edilen 18 kitlenin ortalama Tc-99m MİBİ lezyon/normal böbrek parankim oranı 0.6 olarak bulunmuştur. ROC eğrilerinden hesaplanarak tespit edilen ideal eşik değer olan 0.49 kullanılarak yapılan analizde testin duyarlılığı %90 bulunmuştur. Onkositom olarak rapor edilen lezyonların hepsinde Tc-99m MİBİ tutulumu pozitif olarak saptanırken, benign renal kitlelere sahip olduğu halde Tc-99m MİBİ tutulumu olmayan 6 hastada fibrom, kronik sklerozis, hidatik kist ve anjiomiyolipom tespit edilmiştir. Malign olarak rapor edilen 72 lezyonda Tc-99m MİBİ lezyon/normal böbrek parankim oranı 0.37 olarak hesaplanmıştır. Ideal eşik değeri kullanılarak yapılan analizde spesifite %80 olarak tespit edilmiştir. Malign renal kitleye sahip olduğu halde pozitif Tc-99m MİBİ tutulumu izlenen (lezyon/böbrek oranı 0.6) 8 hastanın patolojileri kromofob hücreli RCC (5 hasta) ve onkositik papiller RCC (3 hasta) olarak rapor edilmiştir. Bu sonuçlar incelendiğinde renal kitleye sahip hastalarda Tc-99m MİBİ tümör sintigrafisinin pozitif prediktif değeri %60, negatif prediktif değeri %91.3 olarak hesaplanmıştır. Sonuç: Renal kitlelerde benign/malign ayırımının yapılmasında 99mTc- sestamibi SPECT/BT, klinik ve radyolojik değerlendirmeye katkıda bulunan bir testtir. Ancak tutulum izlenmeyen lezyonlarda malign tümör dışındaki patolojiler ekarte edilemez. Pozitif tutulum gösteren kitleleri genellikle benign karakterli olmakla birlikte göreceli olarak daha iyi seyirli malign tümörlerde de MİBİ tutulumu görülebileceği göz ardı edilmemelidir.

Böbrek hastalıklarıBöbrek neoplazmlarıNeoplazmlar+2
Tarıq Jamal Ası
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prostata spesifik antijen değeri 4-10 ng/ml aralığında olan hastalarda multiparametrik prostat manyetik rezonans görüntülemenin prostat kanseri tanısındaki yerinin retrospektif araştırılması

Giriş ve Amaç: Multiparametrik Prostat Manyetik Rezonans Görüntüleme (MpMRG) son zamanlarda prostat kanseri tanı ve evrelemesinde gittikçe daha yaygın kullanılarak, tecrübe ve cihaz kalitesininde artmasıyla önemi dahada artmıştır. Çalışmamızda PSA değerleri 4-10 ng/ml olan, radikal prostatektomi öncesi MpMRG çekilmiş hastalarda MRG bulguları ile histopatolojik ilişki ve uyumun arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2017 – Haziran 2019 tarihleri arasında, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Kliniği'nde, prostat kanseri sebebiyle radikal prostatektomi yapılan, operasyon öncesi MpMRG uygulanan ve diğer dahil edilme kriterlerini karşılayan 90 hastanın verisi incelenmiştir. Hastalara ait yaş, operasyon öncesi Prostat Spesifik Antijen (PSA) değeri retrospektif olarak hasta dosyalarından toplanmıştır. Patoloji spesmeni tekrar incelenerek operasyon sonrası gleason skoru, Uluslararası Ürolojik Patoloji Derneği (ISUP) derecesi, diğer patolojik bulgular (lenf nodu tutulumu ve ekstraprostatik yayılım), USG eşliğinde transrektal prostat biyopsi öncesinde yapılan MpMRG tekrar incelenerek PIRADS skoru, ekstrakapsüler uzanım, seminal vezikül invazyonu, nörovasküler demet invazyonu ve lenf nodu tutulumu kaydedilmiştir. İstatistiksel analiz için IBM SPSS Statistics 25.0 Programı kullanıldı. Bulgular: MpMRG'de seminal vezikül invazyonu saptanan hastaların %66.6'ı, ekstrakapsüler uzanım saptanan hastaların %55.5'i, lenf nodu tutulumu saptanan hastaların %40'ı, nörovasküler demet invazyon saptanan hastaların %88.2'i histopatolojik olarak korele edildi. PIRADS skorları ile ISUP derece grupları (p=0.007) ve PIRADS skorları ile Gleason skorları arasında(p=0.023) anlamlı ilişki gösterilmiştir. PIRADS skorları ile histopatolojik olarak cerrahi sınır(p=0.5), ekstrakapsüler yayılım (p=0.161), lenf nodu tutulumu (p=0.936), perinöral invazyon durumu(p=0.35), pT evre(p=0.222), seminal vezikül invazyonu (p=0.064) arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuç: MpMRG tekniği, ekipmanı, PIRADS skorlama sistemi ve yorumlayıcıların tecrübe ve bilgisi geliştirildikçe, tetkikin tanı koyma yeteneği de artacaktır. MpMRG'de evreleme doğruluğu arttıkça hastaların tedavi planlaması yada önceliği 2 de değişebilir. MpMRG'nin tanıdaki rolü daha büyük hasta popülasyonuyla ve prospektif olarak yapılacak çalışmalarla geliştirilebilir. Anahtar Kelimeler: Prostat kanseri, multiparametrik MRG, histopatolojik korelasyon

HistopatolojiManyetik rezonans görüntülemeProstat+5
Elmir Aliyev
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Radikal prostatektomi sonrası üretral darlık oluşumuna etki eden faktörler

Giriş ve Amaç: Üretra darlığı (ÜD), radikal prostatektomi (RP) sonrası görülen önemli komplikasyonlardan birisidir. Son çalışmalar RP sonrası ÜD gelişim sıklığında azalma olduğunu göstermektedir. Yine de ÜD, tedavisi zor ve zahmetli bir problem olmaya devam etmektedir. Bu çalışmanın amacı RP sonrası ÜD'ye yol açan faktörleri ortaya koymaktır. Darlık gelişme zamanı ve tekrarlayan darlık gelişimini etkileyen faktörler de ayrıca değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Mayıs 2008 – Aralık 2016 arasında, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Kliniği'nde, prostat kanseri sebebiyle RP yapılan ve çalışmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan 1006 hastanın verileri incelenmiştir. Hastalara ait yaş, prostat hacmi, pre-operatif Prostat-Spesifik Antijen (PSA) değeri, pre-operatif gleason skoru, operasyon tipi, post-operatif gleason skoru, Uluslararası Ürolojik Patoloji Derneği (ISUP) derecesi, TNM evresi, patolojik bulgular (cerrahi sınır pozitifliği ve ekstraprostatik yayılım) verileri retrospektif olarak toplanmıştır. Hastaların post-operatif 12 aylık takipleri incelenmiş ve darlık sebebiyle yapılan girişimlerin zaman ve sayıları kaydedilmiştir. İstatistiksel analiz için SPSS for Windows 22.0 paket programı kullanılmıştır. Bulgular: Operasyon tipinin RP sonrası ÜD gelişimi için anlamlı bir risk faktörü olduğu saptanmıştır. Robot Yardımlı Radikal Prostatektomi (RYRP) yapılan hastalar daha düşük ÜD oranına sahipken (%5,1) Retropubik Radikal Prostatektomi (RRP) yapılan hastalarda bu oran daha yüksektir(%18,4) (p<0.001). Darlık gelişim zamanına etki eden herhangi bir faktör saptanmamıştır. Operasyon tipi (p=0,003) ve darlık gelişim zamanı (p=0,004) ise tekrarlayıcı darlık gelişimi için istatistiksel olarak anlamlı birer risk faktörü olarak bulunmuştur. RYRP yapılan hastalarda daha az oranda tekrarlayan darlık görülürken (%9,1), RRP yapılan hastalarda daha yüksek oranda tekrarlayıcı darlık saptanmıştır(%42,9). Ayrıca erken dönemde darlık gelişen hastalarda, orta dönem ve geç dönemde darlık gelişen hastalara göre daha yüksek oranda tekrarlayıcı darlık saptanmıştır (%54,1'e karşılık %37,1 ve %14,3). Sonuç: Çalışmamız, RP sonrası ÜD gelişiminde operasyon tipinin önemli bir risk faktörü olduğunu düşündürmektedir. Ayrıca darlık gelişne zamanı ve operasyon tipi tekrarlayıcı darlık gelişimi için önemli risk faktörleri olarak saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Prostat kanseri, radikal prostatektomi, üretra darlığı

NeoplazmlarProstatProstat hastalıkları+5
Emir Akıncıoğlu
Ege University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prostat kanseri kök hücre kültürü ile kök hücre içermeyen prostat kanseri hücre kültüründe mtor ve mlst8 moleküllerinin immunoflorans yöntemi ile karşılaştırılması ve mtor yolağının prostat kanserindeki yeri

Giriş ve Amaç: Prostat kanseri erkeklerde kansere bağlı ölümlerde ikinci sırada yer almaktadır. Kanser kök hücrelerinin özelliklerinin araştırılması ve kanserin gelişiminde yer alan yolakların tespiti, hedefe yönelik tedavi yöntemlerinin geliştirilmesinde önemlidir. mTOR yolağı prostat kanserinde aktif olarak yer almaktadır. mTOR ve mLST8 molekülleri hem mTOR1 hem de mTOR2 kompleksinde yer alır. Bu çalışmanın amacı kök hücre içeren prostat kanseri hücre kültürü (Du-145 KKH) ile kök hücre içermeyen (Du-145 non-KKH) prostat kanseri hücre hattı kültüründe mTOR ve mLST8 moleküllerinin yoğunluğunu immünofloresans yöntemi ile karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Prostat kanseri hücre hattı (Du-145) hücre kültürü flasklarında %5 CO2'li ortamda, 37 oC'de inkübatörde kültüre edildi. Floresanla-aktifleşmiş hücre ayırma (FACS) yöntemi ile akım sitometri analizi kullanılarak Du-145 prostat kanseri hücre hattında CD133+/CD44+/low yüzey belirteçlerini bulunduran kanser kök hücreleri (sorting) ve bunların dışında kalan hücreler (non-sorting) içlerinde 2'şer ml RPMI 1640 medium bulunan 5 ml'lik polistiren falkon tüplere ayrıldı. Du-145 KKH ve Du-145 non-KKH leri, immünfloresans boyama yöntemi kullanılarak hem hücre canlılık (DAPI yöntemi) hem de mTOR ve MLST8 proteinlerindeki floresan miktarının yoğunluğu görsel olarak analiz edildi. İstatistiksel yöntem olarak t-testi kullanıldı ve p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Du-145 KKH ve Du-145 non-KKH lerinde mTOR ve MLST8 proteinlerde meydana gelen değişimler, immunfloresan boyama yöntemi ile incelendi. DU-145 non-KKH ile kıyaslandığında, DU-145 KKH de mTOR ve MLST8 proteinlerinin floresan miktarında artış görülmüştür. Bir görüntü analizi programı olan İmageJ programı ile mTOR ve mLST8'e ait immünofloresans görüntülerdeki yoğunluk (intensity) değerleri hesaplandı. Du-145 KKH ve Du-145 non-KKH lerindeki mTOR ve mLST8 proteinine ait immünofloresans görüntülerindeki yoğunluk değerleri karşılaştırıldı. Prostat kanseri kök hücresinde mTOR ve MLST8 proteinlerine ait yoğunluk değerleri istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sonuç: Prostat kanseri kök hücresindeki mTOR ve MLST8 proteinlerindeki bu anlamlı artış tedavi ve prognoz tayininde önemli bir yer teşkil edebilir. mTOR yolağı ile ilgili çalışmalar yapılarak hedefe yönelik tedaviler geliştirebilinir. Anahtar Kelimeler: Prostat Kanseri hücre hattı (Du-145); Kanser Kök Hücresi; mTOR; MLST8

Zafer Binal
Ege University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Radikal prostatektomi öncesi multiparametrik prostat MRG: Patolojiyi, postoperatif fonksiyonel sonuçları ve hastalık nüksünü öngörebilir mi?

Giriş ve Amaç: Multiparametrik Prostat MRG (MpMRG) son zamanlarda prostat kanseri tanı ve evrelemesinde gittikçe daha yaygın kullanılarak, tecrübe ve cihaz kalitesininde artmasıyla önemini arttırmıştır. Çalışmamızda radikal prostatektomi öncesi MpMRG'de saptanan malignite kuşkulu odakların histopatolojik korelasyonu, MpMRG bulguları ile postoperatif fonksiyonel sonuçlar ve biyokimyasal nüks arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2012 – Haziran 2018 arasında, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Kliniği'nde, prostat kanseri sebebiyle RP yapılan, operasyon öncesi MpMRG uygulanan ve diğer dahil edilme kriterlerini karşılayan 93 hastanın verisi incelenmiştir. Hastalara ait yaş, pre-operatif Prostat-Spesifik Antijen (PSA) değeri, operasyon tipi, postoperatif idrar kaçırma, erektil disfonksiyon ve PSA değerleri retrospektif olarak hasta dosyalarından toplanmıştır. Patoloji spesmeni tekrar incelenerek post-operatif gleason skoru, Uluslararası Ürolojik Patoloji Derneği (ISUP) derecesi, diğer patolojik bulgular (lenf nodu tutulumu ve ekstraprostatik yayılım), preoperatif yapılan MpMRG tekrar incelenerek PIRADS skoru, ekstrakapsüler uzanım, seminal vezikül invazyonu, nörovasküler demet invazyonu ve lenf nodu tutulumu ile ADC değerleri kaydedilmiştir. İstatistiksel analiz için SPSS for Windows 22.0 paket programı kullanılmıştır. Bulgular: MpMRG'de saptanan 164 lezyonun 151'i (%92,07) histopatolojik olarak korele edildi. Patolog tarafından belirlenen 248 lezyonun 151'i (%60,88) radyolog tarafından teyit edildi. MpMRG'de seminal vezikül invazyonu saptanan hastaların %80'i, ekstrakapsüler uzanım saptanan hastaların %28,8'i, lenf nodu tutulumu saptanan hastaların %42,9'u histopatolojik olarak korele edildi. PIRADS skorları ile ISUP derece grupları arasında anlamlı ilişki gösterilmiştir. ADC değerleri ile ISUP derece grupları arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Postoperetif idrar kaçırma ile hiçbir MR bulgusu arasında ilişki gösterilmemiştir. MpMRG'de ekstrakapsüler uzanım ile ED arasında anlamlı ilişki gösterilmiştir. Biyokimyasal rekürrens ile PIRADS skorları, seminal vezikül invazyonu, ISUP derece grubu, Gleason skoru, preoperatif PSA, kapsül invazyonu ve nörovasküler demet invazyonu arasında anlamlı ilişki gösterilmiştir. Perioperatif ve postoperatif komplikasyon ile seminal vezikül invazyonu ve operasyon tipi (RRP yapılanlarda daha fazla) arasında anlamlı ilişki gösterilmiştir. Sonuç: Çalışmamız, MpMRG'nin saptadığı lezyonların yüksek oranda histopatolojik korelasyon gösterdiğini kanıtlamıştır. Ancak azımsanamayacak oranda lezyon MpMRG tarafından atlanmıştır. MpMRG bulgularına dayanarak definitif tedavi kararı değiştirilebilir ya da operasyona karar verildiyse operasyonun tipi ve sinir koruyucu yaklaşım kararı değiştirilebilir. MpMRG bulgularına dayanarak hastalara operasyon öncesi takipte gelişebilecek sorunlar ve ek tedavi gereksinimi konusunda bilgi verilebilir.

Mehmet Şahin
Ege University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik hastalarda alt üriner sistem fonksiyonlarının araştırılması

Diabetes mellitus, prevalansı her geçen gün artan ve yaygın komplikasyonlara neden olan önemli bir sağlık sorunudur. Sistemik bir hastalık olması nedeniyle alt üriner sistem üzerine de birçok olumsuz etkisi vardır. Bu hastalık çeşitli patofizyolojik etki mekanizmalarıyla, oldukça geniş bir yelpazede bulunan obstrüktif ve irritatif alt üriner sistem semptomlarına neden olmaktadır. Bu semptomların şiddet ve sıklığındaki değişikliklerin diyabetin kendisi ve kronik komplikasyonları ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda diyabete bağlı gelişen metabolik değişikliklerin ve kronik komplikasyonların alt üriner sistem fonksiyonlarını ne ölçüde ve ne şekilde etkilediğini araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza Ocak 2013 ile Ocak 2016 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Bilim Dalı'nda tip 1 veya tip 2 diabetes mellitus tanısı ile takip edilen rastgele seçilmiş 100 erişkin hasta dahil edildi ve hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların yaş, cinsiyet, diyabet tipi, diyabet süresi, diyabetle ilişkili ek hastalık durumu, diyabete bağlı bir komplikasyon nedeniyle geçirilmiş cerrahi durumu, vücut kitle indeksi (VKİ), açlık plazma glukoz (APG) seviyesi, HbA1c seviyesi, GFR değeri, serum D vitamini düzeyi, nöropati durumu, retinopati durumu, üroflovmetri ölçüm değerleri, PVR miktarı, IPSS skoru, ICIQ-SF skoru ve OAB-Q SF skoru kaydedildi. Hastaların 62'si (%62) kadın 38'i (%38) erkek cinsiyete sahipti. Hastaların 27'si (%27) tip 1 diyabet, 73'ü (%73) tip 2 diyabet tanısına sahipti. Hastaların ortalama yaşı 50.5±16.6, ortalama VKİ değeri 28.5±8.3 kg/m², ortalama diyabet süresi 13.2±9.2 yıl, ortalama APG seviyesi 172.3±73.9 mg/dl, ortalama HbA1c seviyesi % 8.8±2.4, ortalama GFR değeri 110.5±43.2 ml/dk/1.73m² ve ortalama serum D vitamini seviyesi 25.4±26.4 nmol/L olarak saptandı. Hastaların 59'unda (%59) diyabetik nöropati, 38'inde (%38) diyabetik retinopati olduğu görüldü. Hastalara ait toplanan tüm veriler üroflovmetri değerleri, PVR miktarı, IPSS skoru, ICIQ-SF skorları ve OAB-Q SF skorları ile karşılaştırılarak istatistiksel analiz yapıldı. Yapılan analizler sonucunda diyabetik nöropatinin ortalama idrar akım hızında azalma (p=0,0002), ICIQ-SF toplam skorda artma (p=0,015), ICIQ-SF idrar kaçırma miktarı skorunda artma (p=0,031), ICIQ-SF hayat kalitesi skorunda artma (p=0,038), OAB-Q SF semptom şiddeti skorunda artma (p=0,022) ve OAB-Q SF hayat kalitesi skorunda azalma (p=0,003) ile anlamlı olarak ilişkili olduğu görülmüştür. Ayrıca diyabetik nefropatinin ICIQ-SF toplam skorda artma (p=0,02) ve ICIQ-SF hayat kalitesi skorunda artma (p=0,011) ile anlamlı olarak ilişkisi gösterilmiştir. Bununla beraber HbA1c seviyesinde yükselmenin OAB-Q SF hayat kalitesi skorunda düşme ile anlamlı ilişkisi gösterilmiştir (p=0,026). D vitamini eksikliğinin artmış PVR miktarı ile anlamlı olarak ilişkili olduğu saptanmıştır (p=0,006). Diyabete bağlı bir komplikasyon nedeniyle cerrahi geçirenlerde ortalama idrar akım hızının anlamlı olarak düşük olduğu (p=0,01) ve işeme disfonksiyonunun daha sık görüldüğü (p=0,006) gösterilmiştir. Yine tip 2 diyabette ortalama idrar akım hızlarının daha düşük olduğu (p=0,003) ve PVR miktarının daha yüksek olduğu (p=0,047) saptanmıştır. Bunların yanında erkek cinsiyette OAB-Q SF hayat kalitesi skorunun anlamlı olarak daha düşük olduğu görülmüştür (p=0,035). Son olarak ileri yaşlı grupta OAB-Q SF semptom şiddeti skoru anlamlı olarak daha yüksek bulunmuşken (p=0,007) OAB-Q SF hayat kalitesi skoru daha düşük bulunmuştur (p=0,002). Çalışmamızdan elde edilen sonuçlara göre diyabetik hastalarda alt üriner sistem fonksiyonlarını etkileyen faktörler; diyabetik nöropati varlığı, evre 3 ve üzeri diyabetik nefropati varlığı, HbA1c seviyesinin > %7 olması, D vitamini seviyesinin < 10 ng/ml (25 nmol/L) olması, Tip 2 diyabet tanısı olması, yaşın ≥ 55 olması, diyabete bağlı bir komplikasyon nedeniyle cerrahi geçirilmiş olması, diyabetle ilişkili ek bir hastalığın varlığı ve erkek cinsiyet şeklinde sıralanabilir. Sonuç olarak diyabetik hastalar değerlendirilirken saydığımız risk faktörlerine sahip olanların asemptomatik olsalar dahi detaylı bir ürolojik değerlendirmeden geçirilmesi gerektiğini önermekteyiz.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Diabetik nöropatiler+4
Ümit Eskidemir
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aüss/bph hastalarında Qmax, Pvr, Ipss parametrelerinin postoperatif yarar ile ilişkilerinin araştırılması

Prostatın transüretral rezeksiyonu (TUR-P), BPH'ye bağlı meydana gelen semptomları gidermek, hastalık progresyonunu ve oluşabilecek komplikasyonları önlemek amacıyla çok uzun yıllardır başarı ile uygulanan bir yöntemdir. Öte yandan tedavi etkinliği ya da başarısı olarak kabul edilen herhangi bir mutlak parametre bulunmamaktadır. Diğer taraftan, TUR-P başarısını öngörebilecek kanıtlanmış peroperatif parametreler de mevcut değildir. Biz de bu çalışmada, TUR-P yapılan hastalarda postoperatif yarar oranlarını ve postoperatif yararla ilişkili olabilecek çeşitli parametreleri değerlendirerek, TUR-P tedavi etkinliğini değerlendirmeyi ve bunu öngörebilecek parametrelere ulaşılıp ulaşılamayacağını araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza Temmuz 2015 ile Temmuz 2016 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'nda TUR-P yapılan 100 hasta dahil edildi ve hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Preoperatif prostat hacmi (PH), IPSS, Qmax ve PVR değerleri ve rezeke edilen prostat dokusu ağırlıkları (RDA) kaydedildi. Postoperatif altı hafta ile altı ay arası dönemde hastaların verileri tekrar kaydedilip istatistiksel analizler yapıldı. IPSS'deki azalmanın 11.41 (%53.4), Qmax'taki artışın 11.14 ml/sn (%110) ve PVR'deki azalmanın 59.65 ml (%59) olduğu tespit edildi. IPSS'deki düşüş, preoperatif IPSS ≥ 20 olanlarda, preoperatif Qmax ≤ 10 ml/sn olanlarda ve PVR >100 ml olanlarda istatistiksel anlamlı olarak daha fazla, preoperatif PVR > 100 ml olan hastalarda Qmax'daki artış ve PVR'deki azalma istatistiksel anlamlı olarak daha fazla bulundu. Prostat hacmi > 50 ml olan hastalarda ve RDA / PH ≤ 0.3 olan hastalarda PVR azalması istatistiksel olarak anlamlı olarak daha fazla bulundu. Postoperatif IPSS'te 10 ve üzeri, Qmax'da 10 ml/sn ve üzeri artış olan hastaların özeliklerine bakıldığında, bu hastalarda preoperatif IPSS ve PVR'nin istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek olduğu görüldü. IPSS'deki azalma ve Qmax'taki artış ile yaş, RDA, PH, RDA / PH ve preoperatif Qmax arasında anlamlı ilişki bulunmadı. Sonuç olarak, TUR-P tedavi etkinliği ile ilişkili olabilecek daha net verilere ulaşılmasının hasta takibi ve tedavi seçimi konusunda klinisyenleri yönlendirebileceğini ve bu konuda daha fazla çalışma yapılması gerektiğni düşünmekteyiz.

Postoperatif dönemProstatProstat hastalıkları+6
Kasım Emre Ergün
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üreter taşlarının tedavisinde vücut dışı şok dalgaları ile üreterorenoskopinin karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Üreter taşları tüm üriner taşlar içinde %20 sıklıkta görülmekte olup renal koliğin en sık nedenidir. Taş hastalığında, minimal invaziv ve invaziv olmayan tedavi yöntemlerinde son 20 yılda meydana gelen gelişmelerle taşların tedavisi oldukça kolaylaşmıştır. Günümüzde bu gelişmelere paralel olarak hastalarda en az morbidite ve en düşük maliyetle tam taşsızlık amaçlanmaktadır. Bu çalışmanın amacı minimal invaziv ve non invaziv tedavi yöntemlerinden olan URS ve ESWL'yi tam taşsızlık oranları, komplikasyon oranları, hastanede kalış süreleri ve maliyet açısından karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2012 ile Ocak 2016 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde üreter taşı nedeni ile ESWL ya da URS yöntemlerinden herhangi biri uygulanan ve retrospektif verilerine ulaşılabilen hastalardan ESWL grubunda 184 URS grubunda 702 hasta olmak üzere toplamda 886 hasta randomize olarak seçilerek çalışmaya dahil edildi. Tüm hastaların yaş, cinsiyet, taş tarafı, taş boyutu, taşın üreterdeki lokalizasyonu, işlem sırasında ve sonrasındaki komplikasyonları, hastanede kalış süreleri, double j stent kullanımı ve çıkarılma süreleri, taşsızlık oranları, ikincil tedavi gereksinimleri ve maliyetleri kaydedildi. İstatistiksel analizler SPSS for Windows versiyon 22.0 paket programı kullanılarak yapıldı. Bulgular: Gruplar arasında yaş, cinsiyet ve taraf açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05).Tüm taş boyutları ortalamasına göre tedavi başarısı açısından anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Taş büyüklüğüne göre tedavi başarısı (<10mm/10mm) arasında istatiksel anlamlı farklılık saptandı (p<0,05. Gruplar arası taş büyüklüğü ve lokalizasyonuna göre tedavi karşılaştırmasında <10mm üst üreter taşlarında anlamlı fark saptanırken (p<0,05) diğer gruplarda anlamlı fark saptanmadı. Her iki grupta da anlamlı komplikasyon izlenmedi. Gruplar arasında maliyet açısından anlamlı fark saptandı(p<0,05). Sonuç: Tüm üreter taşlarında tedavi başarısı açısından ESWL ve URS benzer etkinlikte tedavi modaliteleri iken <10mm üst üreter taşlarında yüksek taşsızlık oranı ve düşük maliyeti nedeniyle ESWL ilk seçenek tedavi yöntemi olarak önerilebilir. Anahtar kelimeler: üreter taşları; üreterorenoskopi; vücut dışı şok dalga litotripsi

ESWLLitotripsiTedavi+3
Tuncer Bahçeci
Ege University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Robot yardımlı laparoskopik radikal prostatektomi sonrası üriner kontinans ve erektil fonksiyona etki eden faktörler

Giriş ve amaç: Robot yardımlı radikal prostatektomi (RYRP), dünya çapında robotik sistemlerin uygulanmasından sonra hızla gelişen cerrahi tekniklerden birisidir. Ameliyat sahasında daha iyi görüntü imkanı, daha keskin apikal diseksiyon sağlaması, uzun bir üretral uzunluğun muhafaza edilmesi, sinir koruma sağlama imkanı, insizyonel morbiditenin az olması, kan trasfüzyon ihtiyacının az olması ve erken iyileşme, robotik tekniği radikal prostatektomi için oldukça uygulanabilir bir yöntem haline getirmiştir. Çalışmamızda kliniğimizde lokalize prostat kanseri nedeniyle RYRP operasyonu yapılan hastalarda ameliyat sonrası üriner kontinans ve erektil fonksiyonlara etki eden faktörleri değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Mart 2012 ile Ocak 2017 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalında evre 1 prostat kanseri tanısı alan ve RYRP yapılan 439 hasta dahil edildi. Hastaların yaş, operasyon öncesi PSA (prostat-spesifik antijen), prostat ağırlıkları, prostat adenokarsinomu gleason skoru, ameliyat süresi, transperitoneal posterior ve anterior cerrahi yaklaşımı, cerrahi sınır ve ekstraprostatik yayılım durumu kaydedildi. Poliklinik takipleri ve telefonla görüşme yolu ile hastaların operasyon sonrası takipte kontinans ve erektil fonksiyon durumları sorgulandı ve kaydedildi. Verilerin istatiksel analizi SPSS 17.0 programı ile gerçekleştirildi. Bulgular: Kontinans ile ilgili gruplar arasında yaş, preoperatif PSA, prostat hacmi, ameliyat süresi, postoperatif gleason skoru, cerrahi sınır ve ekstraprostatik yayılım durumu, anterior ve posterior yaklaşım açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Erektil fonksiyon ile ilgili gruplar arasında prostat hacmi, ameliyat süresi, postoperatif gleason skoru, cerrahi sınır ve ekstraprostatik yayılım durumu açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmazken (p>0.05) ,yaş (p<0.001) , preoperatif PSA (p=0.042) ve cerrahi teknik (p<0.001) açısından karşılaştırılmasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. Sonuç: Çalışmamızda prostat kanseri nedeniyle RYRP uygulanan hastalarda ameliyat sonrası üriner kontinansa hasta ve hastalıkla ilgili faktörlerin anlamlı etkisi IV bulunmadığını, erektil fonksiyonlara ise hasta yaşı, preoperatif PSA değeri, ameliyat tekniğininin anlamlı olarak etki ettiğini saptadık. Anahtar kelimeler: robot yardımlı radikal prostatektomi; inkontinas; erektil disfonksiyon.

Fuad Ismayılov
Ege University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üst üriner sistem taşlarında minimal invazivtedavi yöntemi seçimi

Üriner sistem taş hastalığı, yaşam boyu görülme olasılığı ve sonuçları açısından ürolojinin önemli bir alanını temsil eder. Ülkemizin de taş hastalığında endemik bir bölge olması, hekimlere tedavi ve yaklaşım konusunda alternatifler sunmaktadır. Vücut dışından şok dalgasıyla taş kırma (SWL) ve retrograd intrarenal cerrahi (RIRS) sık başvurulan minimal invaziv tedavi yöntemleridir. Çalışmamızda tedavi algoritmasında öneri derecesi aynı olan fakat günümüze kadar hasta bazlı başarı önceliği belirlenememiş bu iki yöntemden, hastaya ait verilere göre başarısı daha yüksek olanını ayırt etmeyi amaçladık. Çalışmaya ilk aşamada 01.09.2017 ile 01.04.2021 tarihleri arasında SWL uygulanan 167, RIRS uygulanan 157 olmak üzere toplamda 324 erişkin hasta dahil edildi. Hastaların demografik verileri ve taşların kontrastsız bilgisayarlı tomografi (BT) ölçümleri retrospektif olarak incelendi. İşlem sonrası radyolojik görüntüleri rezidüel fragman açısından değerlendirilip kaydedildi. Ortaya çıkan 10 farklı parametre analiz edildi. İkinci aşamada 01.04.2021 ile 15.04.2022 tarihleri arasında SWL uygulanan 20, RIRS uygulanan 20 olmak üzere toplam 40 erişkin hasta dahil edilip prediktivite değerlendirildi. İlk aşamada 324 hastanın işlem öncesi verilerini analiz edip SWL ve RIRS başarısını öngören formüller hesapladık. İkinci aşamada, formüller sonucunda SWL başarısının daha yüksek olacağı öngörülen 20 hastada formül; %83,3 duyarlılık, %92,8 özgüllük oranıyla sonucu %90 doğrulukla öngördü. RIRS başarısının daha yüksek olacağı öngörülen 20 hastada ise formülün duyarlılığı %100, özgüllüğü %20 idi ve sonucu %80 doğrulukla öngördü. Günümüzde üst üriner sistemin küçük ve orta boyutlu taşları, tedavi yöntemi seçiminde gri bölge olarak nitelendirilebilir. Her iki yöntem için hesapladığımız formüller, tedavi sonucunu yüksek doğruluk oranlarıyla tahmin etmiştir. Bu durumun; minimal invaziv yöntemlerin eşit düzeyde önerildiği olgularda, tedavi seçiminde kolaylık sağlayacağını düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Böbrek taşı, şok dalgasıyla taş kırma, retrograd intrarenal cerrahi

Böbrek taşlarıLitotripsiÜriner sistem+1
Niyazi Ünlü
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endoskopik taş cerrahisinde üreteral erişim kılıfının cinsel fonksiyonlara alt üriner sistem semptomlarına ve psikolojik duruma etkileri

Üriner sistem taş hastalığı antik dönemlerden beri insanoğlunu etkileyen hastalıklardan biridir. Çalışmamızda üriner sistem taş hastalığının cerrahi tedavisinde üreteral erişim kılıfı kullanılarak yapılan Retrograd İntrarenal Cerrahi(RIRC) ve Üreterorenoskopi(URS) yapılan hastaları karşılaştırarak; üreteral erişim kılıfının cinsel fonksiyonlara, alt üriner sistem semptomlarına ve psikolojik duruma etki edip etmediği araştırılmıştır. Çalışmaya 18 ile 65 yaş arası 399 hasta dâhil edildi. Yapılan işlemin psikolojik duruma etkisini sorgulamak amacıyla "Beck Depresyon Ölçeği" kullanıldı. Erkek hastalarda, cinsel fonksiyonlardaki etkileri ve alt üriner sistem üzerine etkileri değerlendirmek için Uluslararası Prostat Semptom Skoru (IPSS), Erektil Fonksiyon Uluslararası Ölçeği (IIEF), Erken Boşalmayı Değerlendirme Anketi (PEDA) ve Erkek Cinsel Sağlığı (Ejakülator Disfonksiyon) Sorgulama Formu (EDSF) kullanıldı. Kadın hastalara ise; Aşırı Aktif Mesane Değerlendirme Formu (OAB-v8) ve Kadın Seksüel Fonksiyon İndeksi (FSFI) kullanıldı. Çalışmaya dâhil edilen hastalar RIRC (Grup 1) ve URS (Grup 2) olarak iki gruba ayrıldı. Erkek hastalarda PEDA skoru grup 1 ve grup 2 karşılaştırıldığında anlamlı derecede düşük bulundu (p<0,05). Kadın hastalarda FSFI'nin cinsel istek alt grubunda grup 1 ve grup 2 karşılaştırıldığında anlamlı derecede düşük bulundu (p=0,047). Sonuç olarak, endoürolojik prosedürler, genellikle tedavisiz izlem ile zaman içerisinde tamamen iyileşen geçici postoperatif cinsel işlev bozuklukları ile yakından ilişkilidir. Bu prosedürler için yönlendirilen hastalarda cinsel öykü alma rutin öykünün bir parçası olmalı, postoperatif cinsel işlev bozuklukları ile ilgili bilgiler ameliyat öncesi açıklamalara dahil edilmelidir.

Belirti ve semptomlarCerrahi-ürolojikCinsel bozukluklar+7
Veysi Tunç
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mesane kanseri olan hastalarda radikal sistektomi sonrası böbrek fonksiyonunun değerlendirimesi

Radikal sistektomi alt üriner sistemin kaçınılmaz rekonstrüksiyonunun gerektiği üriner diversiyon işlemi ile yapılmaktadır. Radikal sistektomi sonrası böbrek fonksiyonlarında bozulma önemli morbidite nedenlerinden biridir. Çalışmamızda radikal sistektomi sonrası böbrek fonksiyonlarındaki bozulma ile ilişkili risk faktörlerini belirlemeyi amaçladık. Çalışmamıza Ocak 2007 ve Aralık 2021 tarihleri arasında mesane kanseri nedeniyle radikal sistektomi ameliyatı yapılan 179 hasta dahil edildi. Değişkenler retrospektif olarak değerlendirildi. Böbrek fonksiyonları kreatinin bazlı tahmini glomerüler filtrasyon hızı (GFH) kullanılarak belirlendi. Böbrek fonksiyonlarındaki bozulma postoperatif takiplerde hesaplanan GFH'ler arasındaki farkın anlamlı olması olarak tanımlandı. İlk 6 aylık takipte yaş arttıkça böbrek fonksiyonları daha fazla bozuluyordu (p<0,05). Ortotopik yeni mesane uygulanan hastalarda GFH azalmasının ileal konduit ve üreterokutanostomiye göre daha fazla olduğunu bulduk (sırasıyla p=0,003 ve p=0,001). Mesane kanserinin evresi arttıkça böbrek fonksiyonları daha çok bozuluyordu (p=0,03). Akut piyelonefrit geçiren hastaların postoperatif takiplerinde böbrek fonksiyonlarındaki bozulma anlamlı bulundu (p=0,002). Sonuç olarak radikal sistektomi sonrası ileri yaştaki hastalarda böbrek fonksiyonları erken dönemde daha fazla bozulmaktadır. Tümörün patolojik evresi böbrek fonksiyonlarındaki azalmayı öngörmek için kullanılabilir. İnfeksiyon riskinin azaltılması böbrek fonksiyonlarındaki bozulmayı önleyebilir.

Böbrek fonksiyon testleriMesane hastalıklarıMesane neoplazmları+3
Galip Bal
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kasa invaze olmayan mesane kanseri nedeniyle intravezikal BCG tedavisi alan hastalarda serum fibronektin düzeyi ve fibronektin gen polimorfizminin değerlendirilmesi

Mesane kanserleri, dünya genelinde en sık saptanan kanserler arasında 10. sırada yer alan, sık nüks eden ve hastaları uzun süreli invaziv sürveyansa tabi tutan, genellikle invaziv olmayan tümörlerden, hastalığa özgü yüksek mortaliteye sahip agresif ve invaziv tümörlere kadar değişkenlik gösterebilen bir spektruma sahip olan tümörlerdir. Çalışmamızda kasa invaze olmayan mesane kanseri olan ve tedavide intravezikal BCG uygulanan hastalar ile herhangi bir malignitesi bulunmayan bireyler arasındaki, serum fibronektin düzeyleri ve fibronektin gen polimorfizmlerinin, mesane kanseri tanısındaki ve hastalığın tedaviye yanıtı üzerindeki etkilerini öngörebilmeyi amaçladık. Çalışmaya kasa invaze olmayan mesane kanseri nedeniyle intravezikal BCG tedavisi uygulanan 73 hasta ve herhangi bir malignitesi bulunmayan 56 birey dahil edildi. Bireylerin tamamının sosyodemografik verileri incelendi. Serum Fibronektin düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçüldü. Fibronektin geni RS10202709 ve RS 35343655 gen polimorfizmleri için ise PCR testi uygulandı. Sürekli ölçümler ve demografik faktörlere ait gruplar arası farklılıklar incelendi. Yaş, cinsiyet, sigara kullanımı ve vücut kitle indeksi bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık izlenmedi (Tablo 6 ve Tablo 9). Hasta grubunun fibronektin düzeyi ortalaması 76,794±66,998 ng/ml, kontrol grubunun fibronektin düzeyi ortalaması 50,486±25,156 ng/ml bulundu ve serum fibronektin düzeyleri bakımından bulunan bu farklılıklar istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,003). RS35343655 ve RS10202709 gen polimorfizmleri ile ortalama serum fibronektin düzeyleri ve intravezikal BCG tedavisine yanıt açısından ise istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmedi (Tablo 12, Tablo 13 ve Tablo 14). Sonuç olarak kasa invaze olmayan mesane kanserli hastalar ile kontrol grubu arasında, serum fibronektin düzeyleri arasındaki anlamlı bulunan bu farklılık, serum fibronektin düzeyinin, mesane kanseri tanı aşamasında bir tümör biyobelirteci gibi değerlendirilebileceğini, ancak fibronektin gen polimorfizmlerinin mesane kanseri tanısında veya tedaviye yanıtının değerlendirilmesinde prognostik bir öneminin olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar kelimeler: Mesane kanseri, serum fibronektin, gen polimorfizmleri, intravezikal BCG tedavisi

BCGFibronektinlerMesane hastalıkları+3
Ali Nebioğlu
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prostat kanseri olan hastalarda homeobox protein B13 (hoxb13) geni G84E mutasyonunun değerlendirilmesi

Prostat kanseri (PKa) günümüzde sıklığı giderek artan, tanı ve tedavisindeki yeniliklerle birlikte lokalize olarak yakalandığında tam olarak kür sağlanabilen bir hastalıktır. Erken tanı ve tarama amacıyla yüksek riskli erkeklerde 45 yaş üstüne, kalanlara 50 yaş üstüne prostat spesifik antijen (PSA) testi yapılması kılavuzlarda kuvvetle önerilmektedir. PKa insidansı, teşhisi ve tedavisinin artması, PSA testine ulaşılabilirliğin artması ile ilişkilendirilmektedir. PKa'nın genetik zemini ile ilişkili olabilecek muhtemel mutasyonlar üzerine son yıllarda pek çok klinik araştırmaya yer verilmektedir. Literatürde Homeobox Protein B13 (HOXB13) geni, PKa gelişiminde risk faktörü olabilecek bazı mutasyonlar barındıran genlerden biri olarak belirtilmiştir. Söz konusu gene ait nadir rastlanan ancak PKa patofizyolojisinde rol oynadığı düşünülen mutasyonlarından birisi de HOXB13 geni G84E (rs138213197) mutasyonudur. HOXB13 proteininin PKa oluşumundaki rolü ile ilgili pek çok farklı mekanizma açıklansa da günümüzde henüz belirli bir mekanizma ile ilgili fikir birliği oluşmamıştır. Güncel moleküler verilere göre G84E varyantının HOXB13 proteini ile MEIS proteinleri arasındaki etkileşimi değiştirerek PKa gelişimine neden olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda Türk toplumunda PKa ve HOXB13 geni G84E mutasyonu ilişkisinin prospektif değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'na başvuran PKa tanılı 150 hasta ve benign prostat hiperplazisi (BPH) tanılı 150 kontrol grubu dahil edildi. Hastalardan alınan demografik ve klinik veriler prospektif olarak incelendi ve kaydedildi. Çalışmaya katılmayı kabul eden hastalardan EDTA'lı tüplere alınan ve +4°C'de saklanan kan örneklerinden DNA izolasyonu, DNA izolasyon kiti kullanılarak (Roche Diagnostics, GmbHMannheim Almanya) yapıldı. Elde edilen DNA örneklerinde HOXB13 geni G84E mutasyonu (rs138213197) analizi, RT-PCR cihazı kullanılarak (Roche Diagnostics LightCycler 480, GmbH Mannheim, Almanya) gerçekleştirildi. Verilerin kodlanması ve istatistiksel analizleri SPSS 22 software (IBM SPSS Statistics, IBM Corporation, Chicago, IL) paket programında gerçekleştirildi. HOXB13 geni G84E mutasyonunda patolojik allel T idi. Elde edilen bulgulara göre kontrol grubunda hiçbir hastada mutasyon saptanmamışken, hasta grubunda 17 hastada, tamamında TC genotipinde olmak üzere G84E mutasyonu olduğu tespit edildi. Yapılan analize göre CC genotipine sahip olmanın prostat kanseri riskini 0.47 kat azalttığı sonucuna varıldı (OR=0.47, CI=0.415-0.532). Literatür verilerine göre erken tanı yaşı ve ailede PKa öyküsünün G84E varyantı taşıyıcılığı riskini arttığı bilinse de analizlerimize göre mutasyonu taşıyan ve taşımayan grupta tanı yaşı ve ailede PKa öyküsü açısından anlamlı bir fark saptanmadı. Buna karşın aile öyküsü pozitif bireylerde G84E mutasyonu taşıyıcılığının görece daha yüksek olduğu izlendi. Öte yandan oligometastatik hastalık tanılı tüm hastalar HOXB13 geni G84E mutasyonu taşımayan grupta idi (% 22.6 vs. % 0, p<0.001). ISUP derecesi, NCCN risk sınıflaması, tanı PSA'sı, TNM evresi gibi klinik özellikler ile G84E mutasyonu arasında ilişki saptanmadı. Son yıllarda PKa ile ilişkisi araştırılan moleküler ve genetik belirteçler arasında önemli bir yer tutan HOXB13 proteini G84E mutasyonu bugüne dek PKa'lı Türk erkekler üzerinde yapılan hiçbir çalışmada tespit edilmemiştir. Bu durum çalışmamızın özgün değerini arttırmaktadır. Elde ettiğimiz bulgular farklı etnik kökenlerde farklı varyantlarının PKa ile ilişkilendirildiği bilinen HOXB13 geninin, G84E mutasyonunun Türk ırkında PKa etiyolojisinde rol oynadığını desteklemekte ve literatür verisine katkı sunmaktadır.

GenlerMutasyonNeoplazmlar+2
Melih Bıyıkoğlu
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rat modelinde iyatrojenik olarak oluşturulan hipospadias cerrahisinde dexpanthenol/PRP emdirilmiş biodegradable nanofiber uygulamasının iyileşmeye etkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Hipospadias, erkek üretra ve fallusunun doğuştan kusuru olup üretral açıklığın ventralde olması ile karakterizedir. Hipospadias cerrahisi sonrası fistül gelişimi cerrahi teknik ve tecrübe kadar doku iyileşmesinin de iyi olmasını gerektirmektedir. Cerrahi sonrası pansuman materyallerinin postoperatif dönemde hastadan çıkarılması esnasında doku travmasına neden olabilmesi nedeniyle biodegradable materyallerin kullanımını gündeme getirmiştir. Dekspantenol, B kompleks vitamini mitotik aktiviteyi artırarak antiinflamatuar etki gösterir. Trombositten Zengin Plazma (PRP), hemostaz, fibröz bağ dokusu oluşumu ve revaskülarizasyonda rol oynar[1]. Biyodegradable nanopolimer mikroorganizmalar tarafından parçalanabilen nanomateryaller anlamına gelmektedir. MATERYAL-METOD: Araştırma prospektif randomize hayvan çalışması olarak Necmettin Erbakan Üniversitesi KONÜDAM Deneysel Tıp Uygulama ve Araştırma Merkezi'nde yapıldı. Çalışmada deney hayvanı olarak 70 adet yetişkin sağlıklı erkek sıçan kullanıldı. Hayvanlar toplam 7 gruba ayrıldı. Her grup 10 rattan oluşturuldu. 1. ve 7. grup dışında tüm ratlara iyatrojenik hipospadias oluşturuldu. Sham grubundaki 2 rat dışında tüm hayvanlar referanslardaki önerilere göre penektomi sonrası sakrifiye edildi. 1. gruptaki 2 rat aynı zamanda PRP elde edilmesi için intrakardiyak kan alınması sonrasında penektomi yapılarak sakrifiye edildi. Nanofiber üretiminde en uygun olacak polimerin PLA olmasında karar kılındı. PLA polimeri miktarının bir kısmı Dexpanthenol/PRP katılarak çeşitli oranlarda karıştırıldı. Nanofiberler Al folyodan ayrılarak yara üzerine sarıldı. Penektomi sonrası histopatolojik inceleme için tespit sonrası kesitler alındı ve Hematoksilen-Eozin ile Masson Trikrom boyamaları uygulandı. Preperatlarda fibrozis, inflamasyon, hiperemi, ödem, sütur reaksiyonu ve fistül değerlendirilerek skorlama sistemi oluşturularak değerlendirildi. Araştırma sonucunda elde edilen veriler SPSS isimli yazılımla değerlendirildi. BULGULAR:Tüm gruplar kendi aralarında ikili, üçlü ve toplu olarak incelendi. Sham(Grup 1) ve sadece nanofiber sarılan Grup 7 dışındaki gruplara iyatrojenik hipospadias uygulandıktan sonra; sekonder iyileşmeye bırakılan (Grup 2), sadece nanofiber sarılan (Grup 3), dexpanthenol emdirilmiş nanofiber uygulanan(Grup 4), PRP'li nanofiber uygulanan (Grup 5), dexpanthenol ve PRP'li nanofiber uygulanan (Grup 6) gruplar kıyaslandı. Fibrozis skorlamasında Grup 2-4(sek-dexp), Grup 3-5(nano-prp), Grup 4-5(dexp-prp) ve Grup 5-6( prp- dexp+prp) arasında p değerleri olarak anlamlı derecede fark görüldü. Hiperemi skorlamasında ise Grup 2-4(sek-dexp), Grup 2-5(sek-prp), Grup 2-6(sek-dexp+prp),Grup 3-4(nano-dexp),Grup 3-5(nano-prp),Grup 3-6(nano-dexp+prp) arasında da p değerleri açısından anlamlı farklılık olduğu raporlandı. Güç analizinde etki büyüklüğü; d = 0.80, hata oranı % 5 ve güç değeri % 95 olarak tayin edildiğinde her bir grup için asgari sayı 6 olarak hesaplandı. SONUÇ: Hipospadias cerrahisinde post-operatif komplikasyon oranını azaltmak, üretral iyileşmeye katkıda bulunmak ve psikolojik travmayı azaltmak amacıyla üretilen biodegradable materyaller, ratta başarılı sonuçlar vermiştir. Yara iyileşmesine pozitif etkileri olan dexpanthenol ile kolaylıkla emdirilip skar dokusuna uygulanabilir. PRP'nin ise elde edilme aşamalarının ve uygulanabilirliğinin zorluğu nedeniyle bu yönde daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.

Harun Uçmak
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kasa invaze olmayan mesane kanserinde CD47 ve CD163 ekspresyonlarının intravezikal bacillus calmette-guérin tedavisinin etkinliği üzerine etkisi

Amaç: Kasa invaze olmayan mesane kanseri (KİOMK) hastalarında intravezikal Bacillus Calmette–Guérin (BCG) immünoterapisi hastalığın rekürrensini ve progresyonunu önlemede etkinliği kanıtlanmış bir tedavi olmasına rağmen her hastada tedaviye yanıt alınamamaktadır. Bu nedenle tedavinin başarısını öngörebilecek biyobelirteçlere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada, CD47 ve CD163 ekspresyon düzeylerinin rekürrens ve progresyon üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Balıkesir Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi'nde 2015-2022 yılları arasında yeni KİOMK tanısı almış ve intravezikal BCG tedavisi başlanmış, dahil edilme kriterlerini karşılayan 110 hasta dahil edildi. Hastaların demografik, klinik özellikleri ile tümöre ait histopatolojik özellikleri retrospektif olarak incelenerek kayıt altına alındı. TUR-MT materyallerinden elde edilen preparat bloklarında CD47 ve CD163 ekspresyonları immünohistokimyasal (İHK) yöntem ile tek patolog tarafından incelendi. Gruplar arasındaki karşılaştırmalarda sayısal değişkenler için T-test, kategorik değişkenler için Ki-kare testi kullanıldı. Sağkalım analizleri için ise Kaplan-Meier analizi kullanıldı. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların ortalama yaşı 68,8 yıl olup 16'sı TaHG, 42'si T1LG ve 52'si T1HG tümör patolojisine sahipti. İntravezikal BCG tedavisine tam yanıt 74 hastada (%67,3) görüldü. BCG başarısızlığı gelişen 36 hastanın 10'unda BCG-relaps, 14'ünde BCG-refrakter ve 12 hastada ise kasa invaziv mesane kanseri gelişti. HG tümörlerde LG tümörlere göre CD47 ekspresyon düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı yüksek iken (p<0,001), CD163 ekspresyonlarında anlamlı farklılık izlenmedi. Ta ve T1 grupları arasında hem CD47 hem de CD163 ekspresyonlarında farklılık saptanmadı. CD163 ekspresyon yoğunluğunun fazla olduğu hastalarda BCG başarısızlığı anlamlı olarak daha sık izlenirken (p=0,004), CD47 ekspresyon grupları arasında BCG başarısızlığı istatistiksel olarak farklı değil idi. CD47 ekspresyonu sağkalım analizlerinde farklılık göstermez iken, yüksek CD163 ekspresyon yoğunluğu gösteren hastaların rekürrenssiz sağkalım oranları istatistiksel olarak düşük saptandı (p=0,004). Sonuç: İntravezikal BCG tedavisi verilen KİOMK hastaları içerisinde yüksek CD163 ekspresyonu gösterenlerin daha kısa rekürrenssiz sağkalım oranlarına sahip olduğu bulunmuştur. Buna karşın CD47 aşırı ekspresyonu, yüksek tümör derecesi olan hastalarda daha sık gözlenmesine rağmen rekürrens ve progresyon oranları üzerine etki ettiği gösterilememiştir

Yiğit Çağrı Kızılçay
Balıkesir University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pelvik rehabilitasyonun prematür ejakülasyon hastalarında ejakülasyon süresine etkisi

Amaç: Perineal bölgeye uygulanan nöromüsküler transkütanöz elektrik stimülasyonunun (TES), yaşam boyu prematür ejakülasyon (PE) hastalarında ejakülasyon süresi üzerine olan etkisini ve düzenli uygulama ile ilişki öncesi isteğe bağlı kullanımın etkinlik farkını değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Prospektif, tek-kör, randomize çalışmamıza yaşam boyu PE'si olan 103 erkek hastadan kriterleri karşılayan 47'si dahil edildi. Pelvik rehabilitasyon (PR) grubunda hastalar 3 ay boyunca düzenli pelvik taban kas egzersizlerine (PTKE) ek olarak düzenli perineal TES uyguladı (n = 12). On-demand (OD) grubunda ise hastalar düzenli PTKE yaparken, istedikleri bir ilişki öncesi perineal TES uyguladı (n = 30). Tedavi öncesi ve sonrası IELT, PEDT ve IIEF-5 skorları değerlendirildi. Bulgular: Başlangıçta iki grup arasında demografik veriler ve klinik skorlar benzerdir. PR grubunda IELT 26,9 ± 19,0 saniyeden 82,1 ± 54,3 saniyeye yükselerek %205 artış gösterdi (p = 0,001). PEDT 18,4 ± 1,6'dan 12,8 ± 5,1'e düştü (p = 0,005) ve IIEF-5'te anlamlı artış izlendi (p = 0,015). OD grubunda IELT 29,9 ± 17,0 saniyeden 47,3 ± 33,9 saniyeye çıkarak %58 artış sağladı (p = 0,001). PEDT 18,4 ± 1,9'dan 17,1 ± 3,4'e düştü (p = 0,008); IIEF-5 değişmedi. Gruplar arası karşılaştırmada tedavi sonu IELT'ler arasındaki fark anlamlı değilken (p = 0,057); IELT artışı (p = 0,009), IELT oranı (p = 0,001) ve PEDT düşüşü (p = 0,005) PR grubunda belirgin daha yüksekti. Sonuç: Her iki TES kullanım biçimi de yaşam boyu PE'de IELT'yi artırıp PEDT skorunu azaltmaktadır; ancak düzenli uygulamanın yer aldığı PR protokolü tüm parametrelerde daha üstün bulunmuştur.

Muhammed Sacid Demir
Balıkesir University
2025
00