Manisa Celal Bayar University
Discipline

Obstetrics and Gynecology

Manisa Celal Bayar University

667

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kişisel mizaç ve duygu durum özelliklerinin gebelikte ilk üç ayda görülen bulantı kusma etiyolojisindeki rolü

ÖZET Amaç: Gebelikte bulantı kusması (GBK) olan kadınların kişisel, fiziksel, psikolojik ve tıbbi özelliklerini ortaya koymayı; kişisel mizaç özellikleri ile bulantı-kusmanın sıklığı ve şiddeti arasındaki ilişkiyi irdelemeyi ve tartışmayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 01 Haziran 2020 - 01 Haziran 2021 tarihleri arasında hastanemize, bulantı-kusma yakınması ile başvuran, ≤14 haftalık, canlı gebelikler alındı. Hastaların klinik değerlendirmeleri ile birlikte bulantı-kusma şiddetini belirlemek için PUQE skoru kullanıldı, psikososyal ve çevresel özellikleri kayıt altına alındı. Kişisel mizaç özellikleri ve kişilik tanımının belirlenmesi için TEMPS-A anketi uygulandı. Kategorik ölçümler gruplar arasında değerlendirilirken Ki-Kare testinden yararlanıldı. Bağımsız gruplarda t-testi, varsayımların sağlanmadığı durumlarda ise Mann Whitney U testinden yararlanıldı. Bulgular: Çalışma süresince kriterleri karşılayan 250 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaş, vücut kütle indeksi (VKİ), gebelik haftası ve PUQE puan ortalaması sırasıyla 29,64±5,94; 25,74±5,33; 9,32±2,41; 6,12±2,81'dir. VKİ, eğitim durumu, abortus sayısı, gebelik dönemi ve kadının çalışma durumu ile GBK şiddeti arasında bir ilişki bulunamadı. Baskın mizaç olanlarda PUQE ortalaması 8,8±3,8 iken baskın mizaç olmayanlarda ise 5,8±2,5 idi ve aradaki fark istatiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,001). Baskın mizaç olanlarda aile aynı şehirde yaşama oranı %93,1 ile daha yüksekti (p=0,048; p<0,05). "Her iki aile aynı şehirde yaşayan" grupta baskın mizaç görülme oranı diğer gruplara göre daha fazlaydı(%14,4). Aradaki fark istatiksel olarak anlamlıydı (p=0,023). "Kolay sinirlenen" hasta grubunda PUQE skoru ortalaması 8,0±4,1 ile diğer gruplardan fazlaydı ve aradaki fark istatiksel olarak anlamlıydı (p=0,048). Önceki gebelikte GBK öyküsü olanların PUQE skoru ortalaması 6.5±2,8 ile daha yüksekti ve aradaki fark istatiksel olarak anlamlıydı (p=0,034<0,05). Sonuç: Baskın mizaç varlığı GBK sıklığı ve şiddeti için bir etkendir. Baskın mizaca sahip insanlar aileleri ile aynı şehirde yaşamaya ve bulantı-kusma ile başetmede çevreden gelecek psikososyal desteğe ihtiyaç duymaya daha meyillidir. Her iki aile ile aynı şehirde yaşayan hastalarda baskın mizaç ve dolaylı olarak şiddetli GBK görülme sıklığı daha fazladır. Kolay sinirlenen kişilik tanımına sahip hastalarda GBK şiddeti daha fazla görülmektedir. GBK sıklığı ve şiddetinde kişisel mizaç özellikleri de bir etmendir. Anahtar Kelimeler: Baskın Mizaç, Bulantı, Gebelik, Kusma, PUQE

BulantıGebelikKişilik+2
Hülya Yetiş
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serviks kanseri taramasında sitoloji ve HPV testi; persistans ve klirensi belirleyen faktörler

Amaç: Çalışmamızda servikal kanser taramasında sitoloji ve HPV testi ile persistans ve klirensi belirleyen faktörler sorgulanmıştır. Gravida, parite, erken yaşta cinsel ilişki, çoklu cinsel partner, oral kontraseptif kullanım öyküsü, kondom kullanım öyküsü, sigara ve alkol kullanımı öyküsü gibi değişkenlerle persistans arasındaki ilişki saptanmaya çalışılmıştır. Böylece HPV persistansına etki eden faktörler saptanarak dikkatle taranması ve tedavi edilmesi gereken hasta grupları belirlenmeye çalışılmıştır. Çalışmanın Yapıldığı Yer: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Jinekoloji-Onkoloji Bilim Dalı. Yöntem ve Gereçler: Çalışma 2008-2018 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıklar ve Doğum Anabilim Dalı, Jinekoloji- Onkoloji polikliniğine başvuran kadın hastaları içermektedir. Çalışmadaki hastalar kliniğimize başvuran HPV ve sitoloji taranan hastalar arasından seçildi ve bu hastalarda yeniden sitoloji ve HPV taraması yapılmıştır. Hastalar persistans olan ve olmayanlar olmak üzere iki grupta incelenmiştir. Hastalara anket çalışması uygulanarak yaş, ilk ilişki yaşı, evlilik yaşı, gravida, parite, eğitim durumu, ilk ilişki yaşı, birden fazla cinsel partner, sigara ve alkol kullanımı öyküsü, cinsel yolla bulaşan hastalık öyküsü, oral kontraseptif ve kondom kullanımı öyküsü, HPV aşısı öyküsü ve multivitamin kullanımı öyküsü sorgulanmıştır. Buradan elde ettiğimiz veriler kodlanarak bilgisayar ortamına aktarılmıştır. Gerekli istatistiki değerlendirmeler yapılarak sonuç raporu hazırlanmıştır. Beklenen Yararlar: Çalışmamızın sonucunda elde edilen veriler doğrultusunda servikal kanser taramasında HPV testi ve sitoloji ile yapılan taramalarda persistans ve klirense etki eden faktörler belirlenecektir. Elde edilen bilgiler ışığında HPV persistansına etki eden faktörler hakkında hastalara yaşam tarzı değişiklikleri ile ilgili bilgiler verilecektir. Hastaların tarama ve takibe olan bağlılıkları artırılarak ve yaşam tarzı değişiklikleri ile peristansa neden olabilecek faktörlerin azaltılarak serviks kanseri ve öncül lezyonlarından korunma yollarının belirlenmesi planlanmıştır. Bulgular: Persistans olan ve olmayan grup arasında yaş, ilk ilişki yaşı, evlilik yaşı, gravida, eğitim durumu, oral kontraseptif kullanımı, sigara ve alkol kullanım öyküsü, HPV aşısı ve multivitamin kullanımı öyküsü açısından anlamlı bir fark yoktu. Ancak çoklu cinsel partner olan hastalarda persistans açısından anlamlı sayılabilecek fark vardı (p:0,056). Çalışmamızda 2 veya daha fazla doğum yapan kadınlarda persistans anlamlı oranda yüksek bulundu (p:0,031). Ayrıca düzenli olarak kondom kullanan hastalarda persistans istatistiki olarak anlamlı oranda az saptanmıştır (p:0,037). Sonuçlar: Çoklu cinsel partner ve yüksek paritenin HPV persistansı için risk faktörü olduğu, kondom kullanımının HPV persistansına karşı koruyucu olduğu anlaşılmıştır. Çalışmaya katılan hasta sayısı kısıtlılığı sebebi ile diğer faktörlerin yeniden araştırılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Serviks Kanseri, HPV, Persistans, Klirens.

NeoplazmlarPapillomavirüslerSitoloji+2
Gülşah Kurt
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tekrarlayan implantasyon başarısızlığında endometrial hasarlanmanın endometriumdaki etkileri

Amaç: Tekrarlayan implantasyon başarısızlığı (TİB) olan hastalarda IVF'in başarısı endometrium ile blastokistin uyumlu gelişimine bağlıdır. TİB'in sebepleri arasında, embriyo ve endometrium ile bağlantılı problemler olduğu ileri sürülmektedir. TİB olan kadınlarda iyi kalitede embriyo transferi yapılmasına rağmen gebeliğin oluşmaması sebebiyle endometrial faktörlerin değerlendirilmesi görüşü ön plana çıkmaktadır. Endometrium 'implantasyon penceresi' olarak adlandırılan zaman dilimi içinde embriyoyu kabul eder. Endometriumdan pipel yardımı ile biyopsi alınmasıyla yaratılan endometrial hasarlamanın endometrial reseptiviteyi arttırdığına yönelik birçok çalışma yayınlanmasına rağmen endometrial hasarlanmanın hangi mekanizma ile bunu yaptığı net olarak bilinmemektedir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda TİB tanısı konulmuş 19 hastaya, menstrüel siklusun 19-21. günleri arasında tanısal histeroskopi ile endometriumun yapısal ve histolojik patolojisi olmadığı saptandı ve alınan materyal endometrial reseptivite belirteçlerinden LIF, integrin αvβ3, östrojen alpha reseptörü için immunohistokimyasal değerlendirmeye, pinopod oluşumları açısından elektron mikroskopisi değerlendirmesine alındı. Aynı hasta grubunda takip eden bir sonraki siklusta yine 19-21. günler arasında tedaviye yanıt araştırması için yapılan endometrial örnekleme materyalleri de endometrial reseptivite belirteçleri için değerlendirildi. Herhangi bir endometrial patolojisi olmayan tedavisiz gebe kalabilmiş kadınlardan oluşan endometrial reseptivite referans grubunun sonuçları alınarak karşılaştırma yapıldı. Bulgular ve Sonuç: TİB tanılı hastaların hasarlandırma öncesinde endometriumlarında fertil kadınlardan farklı saptanan ultrastrüktüel bulguların hasarlandırma sonrasında fertil kadınların endometirumuna benzeyen özelliklere dönüştüğü saptandı. İmmunohistokimyasal olarak LIF düzeylerinin hasarlandırma ile arttığı, Östrojen alpha reseptörünün ve İntegrin αvβ3 düzeylerinin hasarlandırma ile anlamlı farklılık oluşturmadığı saptandı.

Embriyo implantasyonuEndometriyumFertilizasyon+3
Ömer Faruk Geçkil
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Over kanseri şüphesi olan hastaların preoperatif taramalarına rutin endoskopi ve kolonoskopi eklenmesinin cerrahi ve onkolojik sonuçlara katkısı

Amaç: Bu çalışmanın amacı over kanseri şüphesi ile takip edilen hastalarda preooperatif endoskopi ve kolonoskopi taramasının cerrahi ve onkolojik sonuçlara katkısını incelemektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinde 17 Ağustos 1992 ile 27 Kasım 2018 tarihleri arasında hastanemizde over kanseri şüphesiyle opere olan veya over kanseri tanısıyla tedavi alan 1446 hastanın dosyaları geriye dönük incelendi. Patoloji sonuçları borderline tümör, teratom, sartoli-leydig hücreli tm ve yolksac tümör gelen hastalar çalışmadan çıkarıldı. Epitelyal over kanseri tanısı alan 910 hasta çalışmaya alındı. Bu hastalardan da Evre 2 ile Evre 4 arasında olan 676 hasta analiz edildi. Hastalar çalışmaya dahil edilirken; ameliyatları, tetkikleri ve medikal tedavileri hastanemizde yapılmış ya da başka hastanelerde yapıldığına dair belgeleri görülerek bu hastalar çalışmaya alındı. Hastalar analiz edilirken: Yaş aralığı, vücut kitle indeksi, menopoz durumu, parite durumu, eşilik eden komorbidite olup olmadığı, tümör marker değerleri(CEA,CA19.9, CA125,CA15.3), preop asit miktarı, tanı anında eşlik eden semptom, preop tümör çapı, debulking cerrahi tipi(primer-interval), sitoreduksiyon yeterliliği, primer operasyon tipi, adjuvan kemoterapi türü, adjuvan kemoterapi alma süresi, appendektomi yapılma durumu, üst batın cerrahi uygulanma durumu, preop komplikasyon durumu, postop komplikasyon durumu, tümör histolojisi, tümör histolojik grade'i, tümör evresi, tümör tipi (dualistik modele göre sınıflandırılan), endoskopi uygulanma durumu, kolonoskopi uygulanma durumu, Hastanın durumu ve rekürrens durumu gibi parametreler tek tek incelenmiştir. Endoskopi ve Kolonoskopi parametreleri incelenirken; hastalar endoskopi ve kolonoskopi uygulanmadı, malignite var ve malignite yok şeklinde 3 gruba ayrıldı. Hastanemizde Endoskopi ve Kolonoskopi taraması yapılan hastalarda Endoskopi ve Kolonoskopi işlemleri dahiliye gastroenteroloji öğretim üyeleri ve dahiliye gastroenteroloji yan dalı araştırma görevlisi uzman doktorlar tarafından yapıldı. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 23.0 paket programı kullanıldı. Kategorik ölçümler sayı ve yüzde olarak, sürekli ölçümlerse ortalama, sapma ve minimum -maksimum olarak özetlendi. Kategorik değişkenlerin karşılaştırılmalarında Ki kare testi ve Fischer'ın Kesinlik Testine başvuruldu. Tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi 0,05 olarak alındı. Bulgular: Hastaların ortalama tanı yaşı 54,7±12,4; ortanca tanı yaşının ise 55 yaş olduğu tespit edildi. Hastaların ortalama vücut kitle indeksi 27,6±4,9; ortanca vücut kitle indeksi değeri ise 27,1 olarak tespit edildi. Çalışmaya dâhil edilen hastaların %67,8 i postmenopozal dönemde %32,2'si reproduktif dönemde olarak tespit edilmiştir. %84,6 oranında hasta multipar %10,7 oranında hasta ise nullipar olarak tespit edildi. Hastalarda tanı anında en sık görülen semptom karın ağrısı %71,2 ikinci en sık görülen semtpom ise karın şişliği %22,3 tespit edildi. Bağırsak rezeksiyonu varlığı ile laboratuvar bulguları arasında anlamlı bir farklılık gözlenmedi (p>0,05). Bağırsak metastaz varlığı olan hastalarda postop CA125 değerleri daha yüksek gözlenirken (p<0,05); diğer parametreler arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0,05). Bağırsak metastazı varlığı ile preop asit bulguları arasında anlamlı bir farklılık bulunmazken; bağırsak metastazı varlığı olanlarda preop Tümör çapı değerinin daha yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Hastaların endoskopi (p=0,071), kolonoskopi (p=0,125), Bağırsak rezeksiyonu (p=0,614), Endoskopide Malignite (p=0,974) ve kolonoskopide malignite (p=0,920) varlığı bulguları ile ortalama sağkalım bulguları arasında anlamlı bir farklılık tespit edilmedi (p>0,05). Bağırsak metastazı uygulanan hastaların ortalama sağkalım süresinin düşük olduğu saptandı (p>0,05) Sonuç: Over kanserinde rutin bir tarama protokolü bulunmamaktadır. Birçok klinikte over kanseri gastrointestinal sistem metastazı düşünülen hastalara tarama amaçlı endoskopi ve kolonoskopi işlemi yapılmaktadır. Over kanserinin bağırsak metastazlarında genellikle seromüsküler tutulum görüldüğünden dolayı kolonoskopinin taramada duyarlılığı az olmaktadır. Endoskopi ve kolonoskopi taraması yüksek maliyet oranı çıkarmaktadır. Ayrıca noninvazif bir işlem olmayıp hastalarda rahatsızlık ve ajitasyona neden olabilmektedir. Tüm bunlar değerlendirilince; riske göre uyarlanmış endoskopi ve kolonoskopi taraması hastalar için daha makul bir strateji olabilir. Anahtar Sözcükler: Over kanserleri, Epitelyal over kanserleri, over kanserlerinde tarama, Endoskopi ve Kolonoskopi

EndoskopiKolonoskopiNeoplazmlar+6
Yavuz Çiçek
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign epitelyal over tümörlerinde HER2/NEU, MUC1, östrojen ve progesteron reseptör ekspresyonunun klinik önemi

Amaç: Bu çalışma malign epitelyal over tümörlerinde HER2neu, MUC1 ve östrojen, progesteron reseptörlerinin immünohistokimyasal olarak ekspresyonlarını belirlemek ve bu belirteçlerin ekspresyonlarının klinik-patolojik özellikler ile prognoz üzerindeki etkilerini araştırmak için tasarlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışma grubunu Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde 15 Haziran 2009-14 Kasım 2018 tarihleri arasında opere edilerek epitelyal over kanseri tanısı almış 86 hasta oluşturdu. Bu 86 hastanın; 46'sı high grade seröz karsinom, 7'si low grade seröz karsinom, 14'ü müsinöz karsinom, 19'u berrak hücreli karsinom histopatolojik tipindeydi. Retrospektif olarak bilgiler incelendi. Hastaların yaşları, menapoz durumları, vücut kitle indeksleri, doğurganlıkları, hastaneye başvuru tümör marker düzeyleri, peroperatif asit varlığı, lenfovasküler invazyon ve lenf nodu metastaz durumu, evre ve gradeleri, toplam sağkalım ve hastalıksız sağkalım süreleri, nüks durumları ve platine direnç gösterme durumları kayıt altına alındı. Hastaların patoloji preparatlarına immünohistokimyasal olarak MUC1, HER2neu, Östrojen, Progesteron antikorları uygulandı ve bu belirteçlerin ekspresyon durumları ile klinik-patolojik özellikler ve prognoz arasındaki ilişki istatistiksel yöntemlerle analiz edildi. Bulgular: Çalışma grupları arasında yaş, parite, vücut kitle indeksi açısından istatistiksel anlamlı farklılık saptanmazken; high grade seröz karsinom grubunda postmenopozal hastalar daha yüksek sıklıktaydı (p=0,036). Low grade seröz karsinom ve berrak hücreli karsinom gruplarındaki hastaların tamamında MUC1 kuvvetli pozitif boyandı. MUC1 pozitif boyanma sıklığının müsinöz karsinomda daha düşük; high grade seröz karsinomda daha yüksek olduğu gözlendi (p<0,001). Müsinöz karsinom grubunun yarısında HER2neu kuvvetli pozitif boyandı. Low grade seröz karsinom grubunun %85,7'sinde östrojen reseptör (p=0,041) ve progesteron reseptör(p=0,029) pozitif saptandı. Östrojen ve progesteron reseptör pozitif olan hastalarda ortalama sağkalım süreleri daha düşük bulundu. High grade seröz karsinom patoloji grubundaki platin tedavisine direnç gösteren 22 hastanın 20'sinde östrojen reseptörünün pozitif boyandığı, 21 (%95,4)'inde MUC1 yüksek pozitiflikte boyandı. High grade seröz karsinom grubunda ortalama sağkalım süreleri 41,4±4,2 ay, low grade seröz karsinom grubunda ortalama sağkalım süreleri 99,8±22,8 ay, müsinöz karsinom grubunda ortalama sağkalım süreleri 80,4±11,1 ay, berrak hücreli karsinom grubunda ortalama sağkalım süreleri 75,9±13,7 ay olarak belirlendi. Lenf nodu metastaz varlığı (OR=3,5), lenfovasküler invazyon varlığı (OR=21,296), ileri evre oluşu (OR=13,442), platin direnci oluşu (OR=46,588), grade 3 oluşu (OR=10,750), östrojen reseptör pozitifliğindeki artış (OR=3,438), optimal sitoredüksiyon yapılışı (OR=17,280), histolojik tip açısından high grade seröz karsinomu (OR=9,257) bağımsız prognostik faktörler olarak belirlendi. Sonuç: Low grade seröz ve berrak hücreli karsinom grubunda MUC1'in yüksek pozitif boyanması, platin dirençli hastalarda östrojen-progesteron reseptör ekspresyonlarının yüksek olması, müsinöz karsinom grubunun yarısında HER2neu pozitifliği saptanması bu çalışmanın önemli sonuçlarıdır. Yönetimleri sıkıntılı olan bu epitelyal over kanserlerinde hedefe yönelik tedavi açısından bu sonuçlar göz önünde bulundurulmalıdır. Anahtar Kelimeler: Berrak Hücreli Karsinom, Epitelyal Over Kanseri, HER2neu, High Grade Seröz Over Kanseri, Low Grade Seröz Over Kanseri, MUC1, Müsinöz Karsinom, Östrojen Reseptör, Progesteron Reseptör

Gen ifadesiKarsinomaOver+4
Ahmet Çataldeğirmen
Çukurova University
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Kadınların aile planlaması tutumları ile doğum kontrol yöntemlerine yönelik engellerinin incelenmesi

Amaç: Bu araştırmanın amacı kadınların aile planlamasına yönelik tutumlarının ve doğum kontrol yöntemlerine yönelik algıladıkları engellerinin incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel tipte olan bu araştırma Bursa'da bir üniversite hastanesinde Ekim 2018-Ekim 2019 yılları arasında 382 kadın ile yürütülmüştür. Aile Planlaması Tutum Ölçeği ve Gebeliği Önleyici Yöntem Kullanımında Engeller Algısı Ölçeği ile veriler toplanmıştır. Bulgular: 33 yaş ve altında olan, evli, lise ve üzeri mezunu olan, çekirdek ailede yaşayan, gelir giderden fazla olan, il merkezinde yaşayan, doğum kontrol yöntemlerini duyan ve kullanan, yöntemler hakkında danışmanlık alan, son gebeliği planlı olan kadınlarda diğer gruplara göre Aile Planlaması Tutum Ölçeği toplam puan ortalaması istatistiksel anlamlı olarak yüksek ve Gebeliği Önleyici Yöntem Kullanımında Engeller Algısı Ölçeği toplam puan ortalaması düşük bulunmuştur. Sonuçlar: Sağlık profesyonellerinin kadınların doğum kontrol yöntemlerine yönelik algıladıkları engellerini belirlemesi ve kadınlarda aile planlamasına yönelik olumlu tutum geliştirmesi için danışmanlık ve eğitim vermesi çok önemlidir. Anahtar kelimeler: aile planlaması, doğum kontrol yöntemleri, aile planlamasına yönelik tutum, doğum kontrolünün önündeki engeller

Aile planlamasıDoğum kontrolüKadınlar+1
Canan Aslıyüksek
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

PKOS modeli oluşturulmuş sıçanlarda adjuvanların endometrial reseptivite ve infertilite üzerine etkileri

AMAÇ: Biz bu çalışma ile antioksidan etkisi olan quercetinin, insülin direncini azaltmada etkileri gösterilen irisinin, kısırlık tedavisinde adjuvan olarak ümit vaad eden büyüme hormonunun Polikistik over sendromu oluşturulmuş sıçanlarda endometrial reseptiviteye ve oosit maturasyonuna olan etkisini araştırmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: 4 haftalık dişi Wistar Albino sıçanlar kullanılarak kontrol, PKOS, PKOS + Etanol, PKOS + Quercetin, PKOS + İrisin ve PKOS + Growth Hormon olmak üzere altı grup oluşturuldu. PKOS modeli oluşturmak için 1mg/kg letrozol kullanıldı. Tedavi sonunda alınan serum örnekleri ile biyokimyasal inceleme, uterin ve ovaryum dokularıyla histolojik ve immünohistokimyasal değerlendirme yapıldı. Bu amaçla endometrial reseptivite için αvβ3 integrin, LIF Muc-1, EGF, oosit maturasyonu için GDF 9 ve BMP 15 antikorlarının dağılımına bakıldı. BULGULAR: Tedavi gruplarında graff foliküllerin varlığı ayrıca korpus luteum ve korpus albikans görülmesi, GDF 9 ve BMP 15 immunreaktivitesi incelendiğinde ise tüm foliküllerde pozitif olduğunun görülmesi, PKOS'daki over morfolojisinin düzeldiğini ve immünohistokimyasal sonuçları destekler nitelikte olduğunu gösterdi. Tedavi gruplarında PKOS endometriumuna kıyasla αvβ3 integrin, LIF ve EGF immunreaktivitesinde istatistiksel anlamlı fark saptandı (p<0,05). Muc-1'de ise PKOS ve tedavi grupları karşılaştırıldığında anlamlı olabilecek istatistiksel fark saptanmadı (p>0,05). SONUÇ: Quercetin, İrisin, Growth Hormon'nun endometriyal reseptiviteye, over morfolojisine, ovulasyona anlamlı faydası olduğu gösterilmiştir. Quercetin, İrisin ve Growth Hormon, PKOS tedavisinde klasik tedavilere destek olarak umut vaat edici ajanlar olabilir.

Büyüme hormonuDuyarlılıkEndometriyum+6
Özlem Oruç
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel polikistik over sendromu modelinde klomifen sitrat ve antioksidan uygulamasının endometriumdaki oksidatif durum ve östrojen reseptörü üzerine etkisi

Amaç: Bu çalışmamızın amacı polikistik over sendromunda görülen oksidatif stresin (OS) ovulasyon indüksiyonu (Oİ) amacı ile kullanılan klomifen sitrat (KS) tedavisi ile artıp artmadığını ve olası artış üzerine anti-oksidan E vitamini uygulamasının etkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada her grupta 7 adet olmak üzere toplam 4 grup, 28 tane, genç, erişkin, ortalama 200-250 gr ağırlığında hiç gebe kalmamış Wistar Albino sıçan kullanılacaktır. Gruplar deneysel polikistik over sendromu (grup I), deneysel polikistik over sendromu KS ile ovulasyon indüksiyonu yapılan grup (grup II), deneysel polikistik over sendromu ve KS ile ovulasyon indüksiyonu yapılan ve E vitamini verilen grup (grup III) ve herhangi bir ilaç verilmeyecek olan kontrol grubu (grup IV) olacak şekilde planlanmıştır. Sıçanlar 12 saat aydınlık ve karanlık ortamda serbest su ve hazır kuru gıda erişiminde barındırılacaktır. Deneysel polikistik over sendromu oluşturmak için grup I, II ve III?teki her sıçana bir defa yağda çözünmüş 4 mg estradiol valerat (EV) intramüsküler olarak uygulanacak ve injeksiyondan 30 gün sonra deneysel polikistik over sendromu oluşmuş kabul edilecektir. Grup II ve III?teki her sıçana klomifen sitrat injeksiyon ile 10 mg/kg tek doz verilecektir . Grup III?e KS ile birlikte , 21 gün süre ile E vitamini 100 mg/kg dozunda intraperitoneal enjeksyon şeklinde verilecektir. Sıçanlar 52.gün anestezi altında (Ketamin HCl 80 mg/kg ve Xylazine 5 mg/kg ) servikal dislokasyon yoluyla feda edilecek ve histolojik doku takibi için uterin boynuzlar alınacaktır. Bulgular: İmmünohistokimyasal değerlendirmede grup I ve grup II?de grup IV?e göre, ER? ve ERß reseptör konsantrasyonları düşük, SOD ve iNOS seviyesi yüksek, eNOS seviyesi azalmış tespit edildi. Grup III?de ise E vitamini desteği ile ER? ve ERß reseptör konsantrasyonları arttı, SOD ve iNOS seviyeleri azaldı, eNOS seviyesinde anlamlı olmayan bir artış görüldü. Sonuç: Gerek deneysel PKOS modelinde gerekse KS tedavisinde oluşan OS, implantasyonda rol oynayan reseptörleri ve endometriyal kan akımını olumsuz etkiler ve bu olumsuz süreç anti-oksidan E vitamini ile geri dönebilir. Özellikle PKOS olgularında KS ile yapılan ovulasyon indüksyonunda elde edilen düşük gebelik oranları, anti-oksidan tedavi ile düzelebilir. Anahtar Kelimeler: PKOS, oksidatif stres, implantasyon, anti-oksidan, E vitamini, eNOS, iNOS

AntioksidanlarClomiphenEndometriyum+6
Şerife Dikayak
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preeklamptik gebelerde FABP4, CRH, glikoz, üre, kreatinin, ürik asit, LDH, GGT, ALP, AST, ALT, elektrolitler, lipit paneli, insülin düzeylerinin değerlendirilmesi

Amaç: Preeklampsi etyolojisini aydınlatmak amacıyla preeklamptik gebelerde FABP4, CRH, glikoz, üre, kreatinin, ürik asit, LDH, GGT, ALP, AST, ALT, elektrolitler, lipit paneli ve insülin düzeyleri komplike olmamış normal gebelerle karşılaştırılacaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalına başvuran 18-40 yaş arası 24-40 hafta arasında sağlıklı 30 gebe ve preeklampsi tanısı almış 34 gebe dahil edildi. Gebelerin yaş, eğitim düzeyi, boy/kilo ölçümleri, gebelik sayısı, paritesi, sigara kullanma alışkanlığı, sistemik hastalık varlığı, önceki gebelik öyküleri sorgulandı. Venöz kan örnekleri alındıktan sonra FABP4, CRH, glikoz, üre, kreatinin, ürik asit, LDH, GGT, ALP, AST, ALT, elektrolitler, lipit paneli ve insülin düzeyleri çalışıldı. Sonuçlar her iki grupta SPSS-17 programında istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 30 preeklamptik gebenin yaş ortalaması 27,5, kontrol grubundaki 34 gebenin ise 28,6 idi. Preeklamptik gebelerin %35,3ü nullipar, kontrol grubunun ise %26,7 si nullipardı.(p:0,06) Hasta grubunda %11,8 oranında preeklampsi, %5,9 IUMF ve %2,9 oranında erken doğum öyküsü vardı. Preeklamptik grupta BMI kontrol grubuna göre yüksek saptandı.(p<0,05) Hasta grubunda CRH, üre, ürik asit, AST, ALT, GGT, klor, trigliserit, insülin ve HOMA düzeyleri kontrol grubuna göre yüksekti ve istatistiksel olarak anlamlıydı.(p<0,05) Kalsiyum düzeyleri preeklamptik grupta daha düşüktü.(p<0,05) FABP4 düzeyleri her iki grupta benzer saptandı.(p:0,98) Glikoz, LDH, ALP, LDL, total kolesterol düzeyleri preeklaptik grupta daha yüksekti ancak istatistiksel olarak anlamlı değildi. Her iki grupta kreatinin, sodyum, potasyum, fosfor, magnezyum ve HDL düzeyleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamsızdı. Sonuç: Yüksek lipid düzeyleri ve insülin direnci preeklampsi patogenezinde etkin rol almaktadır. CRH düzeylerinin de preeklamptik gebelerde yüksek saptanması preeklampsinin erken tanısında yeni bir marker olabileceği umudunu taşımaktadır. FABP'ün preeklampsideki rolünün net olarak aydınlatılabilmesi için daha geniş gruplarda yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Preeklampsi, FABP4, CRH

Adrenokortikotropik hormonElektrolitlerGebelik+7
Nazan Özgür
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel fare modelinde Omega-3 besin desteğinin implantasyon üzerine etkilerinin immunohistokimyasal ve ultrastrüktürel olarak araştırılması

İmplantasyonda rol alan bir çok mekanizma bilinmekle birlikte bunları neyin ve nasıl tetiklendiği henüz netlik kazanmamıştır. İmplantasyon başarısızlığının üçte ikisi endometriyal reseptivite kusurundan kaynaklanmakta ve bu nedenle endometriyal reseptivite üzerine olumlu etki gösterebilecek etmenlerin incelenmesi önem arz etmektedir. Hem hücre zarı yapısına katılması, hemde bir antioksidan özellik taşıması nedeniyle gebelik ve sonrası dönemde oldukça önemli yararları bulunan Omega-3 günümüz obstetri pratiğinde bir çok klinisyen tarafından da tercih edilmektedir. Mevcut literatür bilgimize göre Omega-3 besin desteğinin implantasyon üzerine etkilerinin incelenmemiş olduğu anlaşılmaktadır. Çalışmamızda 7?şerli gruplar halinde toplam 21 fare kullanıldı. Standart laboratuvar şartlarında tutulan farelerden kontrol grubunda olanlara standart gıda, düşük doz grubuna gıdaya ek olarak 400mg/kg Omega-3, yüksek doz grubuna ise gıdaya ek olarak 1000mg/kg Omega-3 oral gavaj ile verildi. Farelerin düzenli siklusta oldukları üç haftalık takip ile belirlendikten sonra birinci estrus döneminde Omega-3 desteği başlandı ve bir sonraki estrus döneminde üç dişiye bir erkek düşecek şekilde fareler çiftleşmeye bırakıldı. Ertesi gün vajinal plak gebelik açısından kontrol edildi ve gebe olduğu saptanan fareler beklenen implantasyonun 3. gününde sakrifiye edildi. Toplam 8 günlük Omega-3 desteği alan farelerin implantasyon sonuçlarında yüksek doz verilen grupta laminin ve LIF immunoreaktivitesi kontrol ve düşük doz gruplarına göre anlamlı olarak artmış, elektron mikroskobik değerlendirmede de benzer şekilde yüksek doz grubunda epitel yüksekliğindeki azalma ve mikrovillus kaybı diğer iki gruba göre anlamlı oranda farklı bulunmuştur. Bu bulgular literatür bilgisiyle de uyumlu olup Omega-3 besin desteğinin endometriyal reseptivite ve implantasyon üzerine olumlu etkilerinin olabileceğini düşündürmektedir.

DöllemeEndometriyumFareler+3
Kemal Sarsmaz
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Oral glukoz tolerans testi yapılacak gebelerde stres belirteci olarak tükürük alfa amilaz ölçümü

AMAÇ: Bu çalışmanın amacı rutin olarak uygulanan 75 gram oral glukoz tolerans testi (OGTT)'nin gebeler üzerinde herhangi bir stres yaratıp yaratmadığını araştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma prospektif olarak planlanmıştır. Çalışmaya gebelik dışında herhangi bir stres yükü olmayan, gebeliğinin 23. ve 28. haftaları arasında olan, sağlıklı, kronik hastalığı olmayan, rutin OGTT yapılması için tarafımıza başvuran 20 gebe alınmıştır. Çalışma sırasında hastalara 75 gram OGTT yapılmıştır. Stres belirteci olarak tükürük alfa amilaz (tAA) ölçümü yapılmış, aynı zamanda hastane anksiyete ve depresyon (HAD) ölçeği doldurulmuştur. Tükürük alfa amilazı OGTT öncesinde, OGTT sırasında ve OGTT sonrası 24. saatte olmak üzere üç kez ölçülmüş ve elde edilen sonuçlar HAD skorları ve sosyodemografik verilerle karşılaştırılmıştır. BULGULAR: OGTT öncesi tAA düzeylerine göre, OGTT sırasındaki tAA değerleri istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksektir. OGTT sonrası kontrol günü ise tAA değerleri 2.amilaz değerinden ve hatta 1.amilaz değerinden anlamlı derecede daha düşüktür. HAD ölçeği anksiyete skoru ortalaması 7.7±4.4, HAD ölçeği depresyon skoru ortalaması 4.8±2.8' dir. SONUÇ: OGTT gebeler için stres yaratan bir faktördür. Hem OGTT başlangıcı hem de OGTT sırasındaki anlamlı derecede tAA yüksekliği yapılan testin gebelerde stres yarattığını düşündürmektedir.

Alfa amilazAlfa amilazGebelik+6
Mustafa Melih Erkan
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Epitelyal over tümörlerinde hasta karakteristik özellikleri ile obezite –sağkalım ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada amaç epitelyal over kanseri tanısı olan hastalarda obezitenin, hasta karakteristik özellikleri ve diğer eşlik eden faktörler ile toplam ve hastalıksız sağkalım üzerine etkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinde 1992 ile 2018 yılları arasında hastanemizde epitelyal over kanseri tanısı almış 1053 hastanın dosyaları geriye dönük incelendi. Bu hastalar içerisinde antropometrik verilerine ulaşılabilen 939 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya alınan hastaların vücut kitle indeksi (VKİ) hesaplamaları yapılarak, Dünya Sağlık Örgütü'nün obezite sınıflamasına göre kategorize edildi. Hastaların analizinde Yaş aralığı, VKİ, menopoz durumu, parite durumu, eşlik eden komorbidite, CA 125 değerleri, preop asit miktarı, tanı anında eşlik eden semptom, preop tümör çapı, debulking cerrahi tipi (primer-interval), sitoreduksiyon yeterliliği, primer operasyon tipi, adjuvan kemoterapi türü, preop komplikasyon durumu, postop komplikasyon durumu, tümör histolojisi, tümör histolojik grade'i, tümör evresi ve rekürrens durumu gibi parametreler incelendi. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) 23.0 paket programı kullanıldı. Kategorik ölçümler sayı ve yüzde olarak, sürekli ölçümler ortalama ve standart sapma (gerekli yerlerde ortanca ve minimum -maksimum) olarak özetlendi. Kategorik parametrelerin karşılaştırılmalarında ki-kare ve Fisher exact keskinlik tanı testlerine başvuruldu. Çalışmada yer alan parametrelerin normal dağılım gösterip göstermediğini belirlemede Shapiro-Wilk testi kullanıldı. Sağkalım analizlerinde Kaplan Meier testi ile Log Rank testlerine başvuruldu. Hastaların mortalite etkilerini incelemesinde çoklu lojistik regresyon testi kullanıldı. Tüm testlerde istatistiksel önemlilik düzeyi 0.05 olarak alındı. Bulgular: Çalışmada yer alan hastaların yaş ortalamaları 53,9±12,9 yıl iken; hastalardan 347 (%37.0)'si 50 yaş altı, 436 (%34.7)'sı 50-65 yaş aralığında, 156 (%16.6)'sı ise 65 yaş üzerinde oldukları tespit edildi. Hastalardan 326 (%34.7)'sı premenopoz, 613 (%65.3)'ü ise postmenopoz idi. Çalışmamızda ortalama toplam sağkalım ve ortalama hastalıksız sağkalım süreleri sırasıyla 71.9 ay ve 21.9 ay olarak saptandı. Zayıf, normal, aşırı kilolu, obez ve morbid obez hasta grupları için ortalama toplam sağkalım bulguları sırasıyla 49.7, 77.1, 75.5, 56.8 ve 42.3 ay olarak saptandı. Bununla birlikte ortalama hastalıksız sağkalım süreleri sırasıyla 16.2, 23.5, 24.7, 18.7 ve 20.9 ay olarak hesaplandı. Hastalardan VKİ değeri zayıf, obez ve morbid obez grubunda yer alanların toplam sağkalım sürelerinin, VKİ değeri normal ve aşırı kilolu grupta yer alan hastalara göre daha düşük olduğu tespit edildi (p=0,001). Hastalıksız sağkalım açısından VKİ grupları arasında anlamlı fark bulunmadı. Sonuç: Gelişmiş dünyada obezite prevelansı giderek artmakta olup günümüzde dünya genelinde önemli bir halk sağlığı problemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Malign hastalıkların, gelişmiş ülkelerde en yaygın ölüm nedenlerinden biri olduğu ve over kanserinin kadın popülasyonunda en ölümcül malignite türlerinden biri olduğu düşünüldüğünde obezitenin over kanseri prognozu ve sağkalımı üzerindeki etkisi incelemeye değerdir. Geçmişten bu yana yapılan çalışmalarda farklı sonuçlar elde edilmek ile beraber obezitenin beraberinde getirdiği yandaş problemlerin over kanseri özelinde toplam sağkalıma olumsuz yönde etkileri olabilmektedir. Anahtar Sözcükler: Over kanserleri, Epitelyal over kanserleri, obezite, mortalite, hastalıksız sağkalım, toplam sağkalım

Epitel hücreleriHastalarMortalite+4
Sabahattin Oğuzhan Kayım
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

High grade seröz over kanserinde prognostik nutrisyonel indeksin prognostik önemi ve diğer prognostik faktörlerle karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmanın amacı kliniğimizde high grade seröz over kanseri tanısı alan hastalarının prognozunu öngörebilmek için prognostik nutrisyonel indeks (PNI)' in prognoza olan katkısının araştırılması ve diğer prognostik faktörlerle olan ilişkisinin ortaya konulmasıdır. Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif çalışma; Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinde 2010-2020 yılları arasında high grade seröz over kanseri tanısı almış, tedavisi ve takipleri yapılan 332 hasta üzerinde yapılmıştır. Yaş aralığı, vücut kitle indeksi (VKI), menopoz durumu, parite durumu, başvuru semptomları, komorbidite varlığı, Amerika Anesteziyoloji Derneği (ASA) skorları, laboratuar bulguları ve prognozda etkili olabileceği düşünülen preoperatif asit varlığı, Ca-125 (Kanser antijeni-125), nötrofil lenfosit oranı, platelet lenfosit oranı, fagotti skoru, hastalığın evresi, nüks varlığı, platine direnç gösterme durumu, optimal sitoredüksiyona ulaşılıp ulaşılmadığı ve PNI değeri kaydedildi. Hastaların albümin ve lenfosit değerleri kullanılarak PNI değeri hesaplandı. Prognoza etki eden diğer faktörlerle ilişkisi istatistiksel yöntemlerle analiz edildi. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 54,6±12,1 olup, % 65,4'ü postmenopoz dönemde idi. Hastaların %13,9'u nullipar idi. VKI ortalaması 29,9±6,1 olup, %38,9 unda eşlik eden komorbid hastalık mevcut idi. Preoperatif bakılan Ca-125 değeri ortalamaları 764,7±1162,2 olarak bulundu. Ortalama takip süresi 61,3 ay idi. Hastaların %68,1'inin 3 yıllık, %48,5'inin ise 5 yıllık sağkalımı mevcut idi. PNI değeri ortalaması 41,8±8,7 olduğu saptandı. Hastaların mortalite bulgularına göre yapılan analiz sonucu PNI değerinin cut-off değeri 44,6 ve altında olması %96,84 duyarlılık ve %81,69 özgüllük ile mortaliteyi öngördüğü tespit edildi (p<0,001). PNI değeri düşük olan hastalarda 5 yıllık sağkalım oranı düşük; mortalite oranı ise daha yüksek bulundu (p<0,001). Postmenopoz olan hastalarda, sitoredüksiyon sonrası ≥ 1 cm tümör yükü bulunan hastalarda, ileri evre hastalarda, sitoloji sonucu pozitif gelenlerde, platin dirençli olgularda, asit miktarı >1 litre olanlarda, Fagotti skoru yüksek olan, nüks gözlenen ve 5 yıllık sağkalımı düşük olan hastalarda PNI değeri anlamlı derecede düşük bulundu (sırasıyla p=0,037, p<0,001, p<0,001, p=0,004, p<0,001, p=0,002, p=0,041, p<0,001, p<0,001). Hastaların PNI değeri ile Ca-125 değerleri arasında ters yönlü zayıf bir ilişki tespit edildi (p=0,026). Total sağkalıma etki eden faktörler ileri yaş, menopoz, düşük PNI değeri, asit varlığı, nüks varlığı ve hastaların ileri evrede olmasıydı (sırasıyla p=0013, p=002, p<0,001, p<0,001, p<0,001, p<0,001). Hastaların PNI değerinin 44,46 ve altında olmasının mortaliteyi 136,82 kat (OR=136,821, % 95 GA 54,6-342,4) arttırdığı tespit edildi (p<0,001). Sonuç: High grade seröz over kanserli hastalarda PNI'nin mortalite ile ilişkili olduğunu ve prognozu göstermede potansiyel bir marker olabileceğini gösterdik. PNI'nin prognostik potansiyeli kanıt düzeyi yüksek araştırmalar ile desteklenmelidir. Anahtar Sözcükler: Over kanseri, High grade seröz over kanseri, Prognostik nutrisyonel indeks

BeslenmeNeoplazmlarOver hastalıkları+3
Zeynep Cansu Aladağ
Çukurova University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Plasenta yapışma anomalisi olan olguların değerlendirilmesi

Amaç: Kliniğimizde 2015-2021 yılları arasında plasenta yapışma anomalisi tanısı konulup, takip edilen ve operasyonu yapılan hastaların klinik ve ultrasonografik bulgularını retrospektif olarak değerlendirmeyi ve prognoza etki eden faktörleri ortaya koymayı amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamız Ocak 2015 – Ocak 2021 tarihleri arasında Çukurova Üniveristesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi'nde plasenta yapışma anomalisi tanısı olan ve hastanemizde takip edilip operasyona alınan hastaları inceleyen retrospektif bir çalışmadır. Tanı, takip ve tedavilerinin tamamı kliniğimizde olan 280 Plasenta akreata spektrumlu (PAS) gebe hasta çalışmaya alınmış olup bu hastaların demografik verileri, jinekolojik ve obstetrik öyküleri, ultrasonografi (USG) görüntüleri ve klinik özellikleri hasta dosyaları ve elektronik kayıt sisteminden elde edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda hastaların ortalama yaşı 32,7±5,1, gravida 3,98±1,6, parite 2,41±1,2, geçirilmiş sezaryen sayı ortalaması 2,09±0,9, geçirilmiş küretaj sayı ortalaması 0,56±0,9'dır. Bu gebelikte plasenta previası olan 238 (%85) gebe mevcut. 278 (%99,3) hasta spontan gebelik iken 2 (%0,7) hasta in vitro fertilizasyon (İVF) gebeliktir. 34 (%12.1) gebe sigara kullanmaktadır. PAS teşhisi konulan hastaların USG bulgularını (lakün sayısının >2 olması, myometrial silinmenin varlığı, plasental kalınlığının ≥55 mm olması, lakünlerde kan akımı olması, uteroplasental ve/veya uterovezikal artmış kan akımı olması) hastaların postoperatif sonuçlarıyla ve histerektomi yapılanlar hastalarla uterus koruyucu cerrahi yapılan hastalar karşılaştırılmıştır. Bu iki karşılaştırılan durumda da hastalarda inotrop ihtiyacı olduğu, cerrahi süresinin arttığı, yoğun bakım gereksinimi doğduğu, hastanede yatış süresinin uzadığı, bebeklerin APGAR skorlarının ve cerrahi haftasının daha düşük olduğu görülmüştür. Tahmini kanama miktarı, eritrosit süspansiyonu ihtiyacı, trombosit süspansiyonu ihtiyacı, taze donmuş plazma ihtiyacının arttığını izledik. PAS tanılı hastaların önceki geçirdiği sezaryen sayısı arttıkça cerrahi süresini daha uzun olduğu, kanama miktarının ve yatış süresinin arttığı, bebeklerin APGAR skorlarının düşük olduğu izlenmiştir. Histerektomi ve histerektomiyle birlikte internal iliak arter ligasyonu (İİAL) operasyonu yapılan hastaların karşılaştırılmasında İİAL yapılan hastalarda cerrahi süresinin daha uzun olduğu, transfüzyon ihtiyacı miktarının daha fazla olduğu ve tahmini kanama miktarı daha fazla olan hastalarda bu yönteme başvurulduğu görülmüştür. Sonuç: PAS tanılı hastalarda preoperatif risk faktörleri ve ultrasonografi bulguları ile perioperatif ve postoperatif prognoza etki eden faktörler ve morbidite derecesi tahmin edilebilir. Çalışmamızda kullandığımız ultrasonografi bulgularının postoperatif sonuçlarla analizinde, hastalığın şiddetini tahmin etmede yararlı olduğu görülmüştür. Bu da operasyonun şeklini, operasyonda ve sonrasında karşılaşabileceğimz durumları öngörmemizi sağlar. Bunlara yönelik hazırlıklar ile maternal ve fetal morbidite azaltılması mümkündür. Anahtar kelimeler: Plasenta akreata spektrumu, plasental lakün, maternal morbidite, sezaryen histerektomi

AdezyonlarMorbiditePlasenta+4
Basri Gültekin
Çukurova University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serum 25-hidroksi vitamin D3 düzeyinin sperm parametreleri üzerine etkisi'nin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada amacımız, infertilite nedeniyle başvuran çiftlerden erkek bireylerin serum 25-hidroksi vitamin D3 düzeylerinin, sperm parametreleri üzerine etkisinin olup olmadığını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu araştırma retrospektif bir dosya tarama çalışması olup, Celal Bayar Üniversitesi Yerel Etik Kurulu'ndan onam alınmıştır. Celal Bayar Üniversitesi Yardımcı Üreme Teknikleri Merkezi'ne 10.11.2015 ile 10.03.2016 tarihleri arasında infertilite nedeniyle başvurmuş olan tüm çiftlerin erkek eşleri çalışmaya dahil edilmiştir (n=100). Hastaların dosya kayıtlarından yaş, meslek, sigara kullanımı, varikosel öyküsü, serum D vitamini düzeyleri, total testosteron ve follikül stimüle edici hormon düzeyleri ve aynı tarihli spermiyogram sonuçları bulunmuş, veriler SPSS-18 istatistik paket programı kullanılarak yorumlanmıştır. Bulguar: Çalışmada değerlendirilen 100 olgu semen analizi sonuçlarına göre normal (%13) ve anormal (%87) olarak gruplandırıldığında, semen analizi sonucu normal olan bireylerin serum D vitamini düzeyinin daha yüksek olduğu bulundu (p=0,0001). Sperm morfolojisi bakımından normal olan bireylerin serum D vitamini düzeyi daha yüksektir (p=0,002). Sperm motilitesi bakımından değerlendirildiğinde serumdaki D vitamini düzeyine göre normal olan bireylerin motilite yüzdeleri daha yüksektir (p=0,008). Ayrıca plazma D vitamini düzeylerine göre normal ve düşük olan bireyleri sperm hacimleri, 1 ml içerisinde bulunan sperm sayıları, toplam sperm sayıları ve toplam ileri hareketli sperm sayıları arasında istatiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır (p>0,05). Sonuç: D vitamini eksikliği toplumda sık karşılaşılan bir durumdur. D vitamini düzeyi düşük olan kişilerde semen parametrelerinden özellikle motilite ve morfolojinin negatif yönde etkilendiği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: İnfertilite, D vitamini yetersizliği, erkek infertilitesi, spermiyogram.

KolekalsiferolKısırlıkKısırlık-erkek+4
Sedef Irmak Zararcı
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farklı KOH tedavi protokollerinde endometrial semaforinlerin cevabı:İn vitro çalışma

AMAÇ: Semaforinler aksonal rehberlik molekülü olarak tanımlanmış daha sonra nöronal olmayan dokularda da bulunmuştur. Semaforin ailesinin anjiyogenez, adezyon ve invazyondaki rolleri ile epitelyal-stromal iletişim ve implantasyon sırasında bir rehberlik mekanizmasını içeren birçok potansiyel fonksiyonları mevcuttur. İmplantasyon sırasında adezyon, invazyon ve anjiyogenez major fizyolojik değişiklik olup, implantasyon penceresinde semaforin 3 aile homologlarının azaldığı gösterilmiştir. Endometriyum hücrelerinde SEMA azalmasının, implantasyona dayalı infertilitede yararlı olabileceği düşünülmektedir. Bu amaçla çalışmamızda ovulasyon indüksiyonunda kullanılan letrozol (L), gonadotropin (Gn) ve büyüme hormonu (BH) ilaçlarının endometriyumda salgılanan sınıf 3 semaforinleri değiştirip değiştirmediği in vitro koşullarda araştırılmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: CRL-1671 insan endometrial epitel hücre hattı kullanılarak in vitro ilaç etkilerine bakılmıştır. Kontrol grubu 1.Grup olmak üzere toplam 6 grup oluşturulmuştur. 2.Grup BH, 3.Grup Gn, 4.Grup BH+Gn, 5.Grup L+Gn, 6.Grup L+Gn+BH'dir. İlaç kombinasyonları klinik uygulamalara uygun protokoller doğrultusunda BH 1., 4. ve 8. günlerde, L ilk 5 gün, Gn 8 gün boyunca (L ile uygulandığında doz 1/3 azaltılıp 3. günden itibaren) uygulanmıştır. İlaç uygulama sonrası immunohistokimya ve immunofloresan boyama yapılmış ve örnekler 200x büyütmede değerlendirilmiştir. Her bir preparat için rastgele seçilmiş 5 alanda her 100 hücre içinde pozitif boyanan hücreler boyanma şiddetleri (i); hafif (1)(+), orta (2)(++) ve şiddetli (3)(+++) olacak şekilde sayılarak HSCORE değerleri belirlenmiştir [HSCORE: ∑Pi (i+1) (Pi: % pozitif boyanmış hücre sayısı; i: boyanma şiddeti)]. Sonuçlar One-way ANOVA istatistiksel testi ile değerlendirilmiş, istatistiksel olarak p değeri 0.05'ten küçük elde edilen karşılaştırmalar istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir (*p<0.05, **p<0.01, ***p<0.001). BULGULAR: Çalışmamızda CRL-1671 insan endometrial epitel hücre hattında, hiç ilaç uygulanmayan kontrol grubu ile karşılaştırıldığında BH ve BH'nin bulunduğu gruplar olan BH+Gn ve BH+Gn+L gruplarında SEMA 3A, 3F ve 3E'deki azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001). BH ile BH+Gn grubu karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0.05). BH+Gn grubu BH+Gn+L grubu ile karşılaştırıldığında; istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p>0.05). SONUÇ: Büyüme hormonunun insan endometrial epitel hücre hattındaki semaforin 3A, 3E ve 3F'yi azalttığı gösterilmiştir. Letrozol ve gonadotropinlerin bu etkiye katkı sağlamadığı gösterilmiştir. Ayrıca büyüme hormona letrozol eklemenin bu noktada bir üstünlüğü olmadığı ve gonadotropinlerle letrozol yerine büyüme hormonu tercih etmenin bu noktada daha üstün olduğu gösterilmiştir. İmplantasyonda azaldığı gösterilen semaforinlerin BH ile azalması, BH'nin implantasyonu arttırdığını desteklemektedir. Öte yandan bu sonuç yeni çalışmalarla desteklendiği takdirde, implantasyona dayalı infertilitesi olan kadınlarda ovulasyon indüksiyonu amaçlı kullanılan ilaç kombinasyonu seçiminde tercih üstünlüğü sağlayabilir, ilaç geliştirme ve ilaç keşfi amaçlı araştırmalara ışık tutabilir. ANAHTAR KELİMELER: letrozol, büyüme hormonu, gonadotropin, endometriyum, semaforin.

Büyüme hormonuBüyüme maddeleriEndometriyum+6
Ulviye Cansu Öztürk
Manisa Celal Bayar University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Servikal serklaj uygulamalarının klinik olarak değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada 2008-2022 yılları arasında kliniğimizde servikal yetmezlik endikasyonuyla servikal serklaj yapılmış olan hastaların klinik ve operatif özelliklerini inceleyerek, bu olguların yönetimi ile ilgili deneyimlerimizi sunmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde 2008-2022 yılları arasında transvajinal veya transabdominal USG, hastanın öyküsü ya da fizik muayene bulguları ile servikal yetmezlik tanısı konulup serklaj işlemi uygulanan hastaların dosyaları tarandı ve 154 olgunun verilerine ulaşıldı. Retrospektif olarak hasta dosyalarından ve hastane otomasyon sistemlerinden hastaların yaşı, paritesi (nullipar-multipar), sigara kullanımı, serklaj haftası, serklaj ile geçen hafta, doğum haftası, miada ulaşması-profilaktik serklaj durumu, serklaj sonrası gelişen komplikasyonlar kaydedildi. Hastalar telefonla aranarak öyküleri ve verilerine ulaşıldı. Verilerinin tamamına ulaşılamayan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) 25.0 paket programı kullanıldı. p<0,05 anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: Olgularımızın 33'üne (%21,4) acil serklaj, 121'ine (%78,6) elektif serklaj uygulaması yapılmıştır. Olguların ortalama doğum haftası 33,9±4,9 olarak bulunmuş olup, serklaj haftası 13,9±2,8, gebeliğin sonlandırma haftası ise ortalama 35,6±2,4 hafta idi. Hastaların 25 (% 16,2)'inde komplikasyon bulgularına rastlanıldı. Komplikasyon olan hastalarda sigara ve ilaç kullanım oranları yüksek (p<0,05), Amniyosentez (AS) öyküsü oranın ise düşük olduğu gözlenmiştir. Acil başvuru oranı komplikasyon gelişen hastalarda daha yüksek olduğu bulunmuştur (p<0,05). Serklaj sonrası erken membran reptürü (EMR) oranı komplikasyon gelişen hastalarda yüksek idi (p<0,05). Komplikasyon gelişen hastalarda parite, Serklajda Geçen hafta, doğum haftası ve gebeliğin sonlandırılma haftası ortalamalarının düşük (p<0,05), serklaj haftası ortalamasının ise yüksek olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Hastalarda IVF öyküsü komplikasyon gelişen hastalarda yüksek bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: Sonuç olarak hastanemizin 14 yıllık verilerini ve uygulanan servikal serklaj işlemlerinin sonuçlarını incelenmiş olup, serklaj sonrası başarıyı ve komplikasyonları etkileyen faktörlerin sigara ve ilaç kullanımının, obezitenin serklaj sonrası komplikasyon oranlarında artışla ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Elektif yapılan serklaj işlemlerinde ise komplikasyon gelişiminin daha az olduğu görülmüştür. Bu konunun aydınlatılması için çok sayıda prospektif randomize çalışmalara ihtiyaç olduğu da bir gerçektir. Anahtar Kelimeler: Servikal Yetmezlik, Servikal Serklaj, Preterm doğum

Doğum-prematürServikal serklajServikal yetmezlik
Cüneyt Karakaya
Çukurova University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Polikistik over sendromunda farklı antioksidanların oksidatif stres belirteçleri üzerine etkisinin deneysel rat modelinde incelenmesi

AMAÇ: Polikistik over sendromu oluşturulmuş deneysel rat modelinde antioksidan özellikte oldukları bilinen curcumin ve alfa lipoik asit etken maddelerini kullanarak oksidatif stres belirteçleri ve over morfolojisi üzerindeki etkilerini incelemek. GEREÇ VE YÖNTEM: Wistar albino rat kullanılarak kontrol, PKOS, PKOS + curcumin, PKOS + ALA ve PKOS + curcumin + ALA olmak üzere beş grup oluşturuldu. Deney süresinin sonunda ovaryum dokuları alınarak korteks ve medullada genel histolojik değerlendirme yapıldı. İmmunreaktivitelerin gösterilmesi amacıyla iNOS, eNOS, SOD boyalamaları yapıldı. BULGULAR: PKOS grubu ile curcumin ve/veya ALA verilen gruplar kıyaslandığında sekonder folikül ve atretik folikül sayılarının curcumin ve/veya ALA verilen gruplarda azalmış olduğu görüldü. Curcumin ve/veya ALA verilen gruplarda anti-SOD, anti-eNOS ve anti-iNOS boyanma derecesi PKOS grubuna göre anlamlı biçimde artmıştı. SONUÇ: Curcumin ve ALA'nın over morfolojisine, fonksiyonuna ve ovulasyona anlamlı faydası olduğu gösterilmiştir. Curcumin ve ALA, PKOS tedavisinde klasik tedavilere destek olarak umut vaat edici ajanlar olabilir. ANAHTAR KELİMELER: curcumin, alfa lipoik asit, PKOS, oksidatif stres, SOD, eNOS, iNOS

AntioksidanlarKurkuminLipoik asit+7
Cansu Aydın Çetinkaya
Manisa Celal Bayar University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Birinci trimester gebelik döneminde plasenta volüm ölçümünün preeklampsi ve intrauterin gelişme kısıtlılığını (IUGR ) öngörmede rolü

Amaç: Çalışmamızda 11-13 hafta 6 gün arasında ve CRL ölçümü 45-84mm arasında olan, ilk üç ay tarama testi yaptırmaya gelen gebelerde 3D ultrasonografi görüntüleme yöntemleri kullanılarak plasenta volüm ölçümü ile ilk trimesterde preeklampsi ve IUGR öngörmeyi amaçladık. Yöntem: Araştırmanın hipotezlerini test etmek ve değişkenler arası ilişkiyi incelemek için nicel analiz yöntemi kullanılmıştır. Örneklem: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Perinatoloji Bilim Dalı polikliniğine ilk üç ay tarama testi için başvurmuş hasta bilgi yönetim sisteminde kayıtlı 450 hasta örneklem olarak etik kurul izniyle araştırmaya alınmıştır. Bulgular: Plasenta hacmi ile sigara, kilo, gravide arasında ilişki bulunmazken, anne yaşı, gebelik haftası, fetal ağırlık, IUGR ve preeklampsi arasında anlamlı bir ilişki bulundu. Ayrıca bebek ağırlığı ile değişkenler arası ilişkiye bakıldığında kilo, yaş ve gravide arasında ilişki bulunmazken, gebelik haftası arasında ilişki olduğu sonucuna varıldı. Sonucuna ulaşılamayan 2 olgu çalışma dışı bırakıldı. Kalan 448 olgunun 16'sında preeklampsi gelişti. Bu 16 olgunun 11' inde (%78.6) plasenta hacmi 0-32mm3 arasında, 5 olguda(%1.2) ise plasenta hacmi 32mm3 üstünde saptandı. Böylece plasenta hacmi ile preeklampsi arasında istatiksel olarak yüksek derecede anlamlı bir ilişki saptandı(p=0.000). Toplam 448 olgunun 16'sında IUGR gelişti. Bunların14'nün plasenta hacmi 0-32 mm3 arasında, 2' sinin plasenta hacmi ise 32mm3 üstünde saptandı. Plasenta hacmi ile IUGR arasında istatiksel olarak yüksek derecede anlamlı bir ilişki olduğu görüldü(p=0.000). Sonuç: Plasenta hacmi ile preeklampsi ve IUGR arasında istatiksel olarak yüksek derecede anlamlı bir ilişki saptandı(p=0.000). Anahtar kelimeler: Plasenta Volüm, Preeklampsi, İntrauterin Gelişme Kısıtlılığını (IUGR), Gebelik, Bebek Ağırlığı

BebeklerDoğum ağırlığıFetal gelişme geriliği+3
Gulnar Samadova
Manisa Celal Bayar University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Birinci trimester gebelik kayıplarında selektinlerin rolü

İnfertilite ve erken gebelik kayıplarında açıklanamayan sebeplerin bir kısmını selektin adezyon sistemindeki defektler oluşturmaktadır. İmplantasyon oldukça karmaşık, birbirini izleyen olaylar zinciridir ve adezyon moleküllerinin farklı tiplerinin implantasyonun farklı basamaklarında yer aldıkları günümüzde bilinmektedir. Bu çalışmada gebelik kayıplarında adezyon moleküllerinden selektinlerin rolünü gösterebilmek amacıyla, isteği üzerine gebeliğini sonlandıran ve missed abortus tanısıyla kürete edilen kadınların küretaj materyallerinden sağlıklı gebelik ve missed abortus adı altında her biri kırk kişilik iki grup oluşturduk. İmmunohistokimyasal yöntemle desidua ve villiuslarda L, P, E- selektinlerin ekspresyonlarını değerlendirdik. L-selektinin villuslarda sağlıklı gebeliklerde ekspresyonu daha fazla iken (+++/++), desiduada ise missed abortus grubunda daha güçlü idi (++/+). P- selektin villuslarda normal gebelik grubunda daha fazla eksprese olurken (+/+-), desiduada ise her iki grupta farklılık yoktu (+-/+-) ve zayıf eksprese olmuştu. E-selektin ise villuslarda sağlıklı gebeliklerde daha fazla düzeyde boyanırken (++/+), desiduada missed abortus grubunda daha fazla tespit edildi (+/+-). L ve E- selektin düzeyleri her iki bölgede de paralellik gösteriyordu. Bulgularımıza göre her üç selektinin de villuslarda normal gebeliklerde missed abortus grubuna göre daha güçlü eksprese olmalarını; selektinler implantasyonda yer almakta ve güçlü plasentasyonun göstergesi olabilirler, şeklinde yorumlayabiliriz. Desiduada ise özellikle L ve E-selektinin missed abortus grubunda daha güçlü boyanmasını ise gebelik kaybı sırasında oluşan endotel hasarı ve lökosit aktivasyonuna bağlayabiliriz. Sonuç olarak, gebelik kayıplarında bilinmeyenlerin ortaya çıkarılabilmesi ve adezyon moleküllerinin bu olaylardaki fonksiyonlarının anlaşılabilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

Fatma Eskicioğlu
Manisa Celal Bayar University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gerçek erken doğum eylemini belirlemede multipl (çoğul) markırların yeri

VII. ÖZETErken doğum temel bir obstetrik problem olup, 37. gebelik haftasındanönce gerçekleşen doğumlar olarak tanımlanmaktadır. Erken doğumeylemi bulguları ile gelen hastaların bir kısmı tokolitik ilaç tedavisi alarakya da ilaç tedavisi almaksızın 37. haftayı tamamlayarak erkendoğurmamaktadırlar. Erken doğum eylemi ile gelen hastaların hangileriningerçekten erken doğum yapacağı bilinmemektedir. Bu nedenle erkendoğum patofizyolojisine yönelik araştırmalar yapılmış ve sonuçta erkendoğum etiyolojisinin multifaktöryel olduğu anlaşılmıştır. Bunlardan enönemli iki faktörden birisi akut inflamasyon diğeri ise plasental iskemisonucunda maternal-fetal-hipotalamo-pituiter-adrenal aksın(HPA)prematür aktivasyonudur.Erken doğumun etiyolojisindeki faktörle ilişkili olarak maternal kandaartabilecek pek çok biyokimyasal belirteç araştırılmıştır. Erken doğumuntanısını koymada tek başına bir test yeterli olmayabilir. Amaç, çoklu testolarak, maternal serumda CRH, IL-6, ICAM-1, homosistein, bishop skoruve serviks ölçümü bakılarak gerçek erken doğum eylemini belirleyebilmeihtimalini araştırmaktır.Biz çalışmamızda, erken doğum eylemi belirtileri ile başvuran 37haftadan küçük 32 hasta ile, 37 haftadan küçük 24 haftadan büyük 30hastayı incelemeye aldık. Tüm gebelerde kontraksiyon varlığı elle takip yada nonstres test ile doğrulandı. Servikal dilatasyon ve silinme vajinalmuayene ile saptandı. Bishop skorlama sistemine göre skorlama veultrasonografi ile serviks ölçümleri yapıldı. Erken doğum eylemininenfeksiyonla ilişkili olabileceği düşünülerek, steril spekulum ile akıntıözelliği değerlendirildi. Gram boyama ve kültür için örnek alındı. Tümgebelerden serumda IL-6, homosistein, ICAM-1 ve CRH çalışılmak üzerekan alındı.49Her iki grubun yaşları, gebelik haftaları, ve vücut kitle indeksleri (VKI)benzerdi. Gruplar arasında dilatasyon, silinme, bishop skoru, serviksuzunluğu açısından istatistiksel açıdan anlamlı farlılık gözlendi.Biyokimyasal veriler açısından IL-6 ve homosistein iki grup arasındaanlamlı olarak farklı bulundu. CRH ve ICAM-1 düzeylerinde ise anlamlıfarklılık yoktu.Spekulum ile muayene olmayı kabul eden erken doğum grubundaki 20hastanın 18'inde (%90), kontrol grubundaki 28 hastanın 27'sinde(%96,43)klinik olarak enfeksiyon saptandı. Mikrobiyolojik olarak yapılandeğerlendirmede ise erken doğum eylem grubundan 2 (%10), kontrolgrubunda ise 2(%7.14) hastada bakteriyel vajinozis izlendi.Erken doğum yapan hastalardan, bir hafta içinde doğum yapan veyapmayanlar arasında klinik ve biyokimyasal bulgular karşılaştırıldı.Maternal özellikler iki grupta da benzerdi. Serviks ile ilgili değişimler birhaftadan önce doğum yapan grupta anlamlı ölçüde fazla bulundu.Biyokimyasal değerler açısından IL-6 bir haftadan önce doğum yapangrupta anlamlı ölçüde yüksek bulundu. Homosistein, ICAM-1 ve CRHdeğerleri iki grupta da anlamlı farklılık göstermiyordu.Bizim çalışmamızda bir hafta içerisinde erken doğumu belirlemeaçısından serviks uzunluğuna göre bishop skoru ve IL-6 daha değerli iken,bir haftadan geç doğurma olasılığını belirleme açısından ise serviks boyudaha değerli bulunmuştur. En iyi eşik değer 1 haftadan önce doğum riskiaçısından bishop skoru için 4.5, IL-6 için ise 39,5 pg/ml olarakhesaplanırken, 1 haftadan önce doğurmama açısından serviks boyu için21 mm olarak belirlendi.Erken doğum etiyolojisindeki heterojenite ile ilişkili olarak, bakılacakçoklu belirteçler ile zamanın da tanı konularak tedavi başlanmasısağlanacak veya yalancı eylem belirlenerek, gereksiz tedavi masrafı veyan etkiler önlenebilecektir.50

Özgü Yılmaz
Manisa Celal Bayar University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ovariektomize ratlarda postmenopozal aterosklerozu önlemede raloksifen ve atorvastatin kullanımının immünohistokimyasal olarak değerlendirilmesi

ÖZETPostmenopozal dönemde sıklığı artarak karşımıza çıkan ateroskleroz ve nedenolduğu kardiovasküler hastalıklar, bilim adamlarını bu dönemde kullanılabilecek olanen etkili ilaçları bulmaya yöneltmektedir. Biz de çalışmamızda postmenopozalateroskleroz gelişim basamaklarında raloksifen ve atorvastatin kullanımının etkilerinideğerlendirmek istedik. Çalışmamız Celal Bayar üniversitesi Deney HayvanlarıLaboratuvarında her biri on adet rat içeren dört grup hayvan üzerindegerçekleştirildi. Ratlara ovariektomi uygulanıp menopoza girmeleri sağlandıktansonra gruplarına göre Evista (Raloksifen) 3 mg/kg, ator (atorvastatin) 30 mg/kg,raloksifen 3 mg/kg ve atorvasatin 30 mg/kg ilaç birlikte uygulandı. 5 haftalık ilaçuygulamasının ardından ratların dekapitasyon işlemi sonrasında aortaları dissekeedilip fikse edildi. Fikse edilmiş aortalar hemotoksilen ve eosin ile veimmünohistokimyasal metodlarla boyandı. Hazırlanan preparatlarda özellikle endotelhücrelerinde olmak üzere damar yatağında östrojen reseptör alfa (ERα), östrojenreseptör beta (ERβ), iNOS, eNOS,TNF gibi aterosklerozunα,ET-1,MCP-1gelişiminde ilk basamaklarda yer alan markerlar incelendi.Kontrol grubu endotel hücrelerinde ERα tespit edilmezken ERβ yoğun şekilde izlendi.eNOS immunreaktivitesi iNOS aktivitesine göre daha yoğun olarak gözlendi. ET-1boyanması ise NOS boyanmasından daha yoğun olarak gözlendi. nflamatuarmarkerlardan TNF α ve monosit göçünü sağlayan MCP-1 aktivitesi de orta şiddetteboyanma gösterdi.Atorvastatin kullanımı ile endotel hücrelerinde ERβ immünreaktivitesi azalmış olarakbulunmuştur. TNF-α, ET-1, MCP-1 reaktivilerinde de azalma tespit edilmiştir.Paradoksal olarak eNOS ve iNOS aktivitesinde de azalma tespit edilmiştir.Raloksifen vermiş olduğumuz üçüncü grupta endotel incelemesinde ERβ minimalazalma göstermiştir. eNOS aktivitesi değişmez iken iNOS aktivitesi artış göstermiştir.TNFα, MCP-1 ve ET-1 aktivitelerinde de atorvastatin grubu kadar belirgin olmamaklabirlikte azalma gözlenmiştir.Her iki ilacı birlikte kullanan rat grubunda ise TNFα, ET-1 boyanmasında belirginolmak üzere tüm markerlarda azalma tespit edilmiştir. MCP-1 immünreaktivitesibelirgin değişiklik göstermemiştir.

Bilge Çetinkaya Demir
Manisa Celal Bayar University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pulmoner hipoplazinin değerlendirilmesinde vocal (virtual organ computer aided analysis) ve ultrasonografik doku karekterizasyonu yöntemi

Akciger prematuritesi, obstetrinin en önemli ve en az bilgi sahibi olunan konusu olmaya devam etmektedir. Yenidogan bakımındaki gelismeler maalesef hala akciger prematüritesini, yani en önemli yenidogan ölüm sebebini engelleyememektedir. Akcigerin matürasyonunu bilmek dogum zamanına karar vermek açısından önemlidir. Akciger matürasyonunu degerlendirmek için farklı yöntemler denenmistir. Fakat bunlardan hiçbiri yeterince iyi bulunmamıstır. Amniyotik sıvının biyokimyasal içerigi, ultrason ve MR bu yöntemlere örneklerdir. Son dönemde, üç boyutlu ultrason akciger matürasyonunu degerlendirmek için çalısılmıstır. Akciger ekojenitesinin gebelik boyunca arttıgı bilinmektedir. Bu artıs ultrason ile degerlendirilebilir. Fetusun akciger, karaciger ve plasenta gibi degisik kısımlarının ultrasonografik doku karakterizasyonu daha önce çalısılmıstır. Son dönemde, volüm histogram teknigi, ultrasonografik doku karakterizasyonunu degerlendirmek için kullanılmıstır. Bu çalısmanın amacı yeni gelistirilmis VOCAL ve volüm histogram tekniklerinin kullanarak, akciger volümü ile fetal akciger matürasyonunu degerlendirmektir. Ayrıca, VOCAL, volüm histogram, lamellar body sayımı ve akciger alanı yöntemleri arasındaki korelasyonun arastrılması amaçlanmıstır. Akciger matürasyonu 27-40 hafta arası toplam 47 hastada dogumdan önce degerlendirildi. Fetal akciger volümü ticari olarak satılan VOCAL programı kullanılarak her hastada hesaplandı. Sag ve sol akciger volümü beraberce 6 farklı rotasyonal planda ölçüldü. Akcigerlerin sınırları vertebra, mediastinal alanlar ve kalp dısarıda bırakılacak sekilde elle çizildi. Fetal akciger volümü hesaplandıktan sonra, mean gray degeri (MGV) ultrason üzerinde bulunan volüm histogram teknigi kullanılarak ölçüldü. Akciger alanı iki boyutta toraks alanı- kalp alanı formülü kullanılarak hesaplandı. Amniyotik sıvı tüm hastalarda dogumdan önce elde edildi. Lamellar body sayısı otomatik kan sayım cihazında ölçüldü. Tüm ölçümler term(n=23) ve preterm(n=24) bebeklerde karsılastırıldı. Bu degiskenler aynı zamanda preterm grupta RDS olan(n=9) ya da olmayan(n=15) bebeklerde de karsılastırıldı. RDS varlıgı radyogram ve klinik muayeneye göre klinik olarak yapıldı ve 1-4 arası evrelendi. Ölçümler iki farklı arastırmacı tarafından bagımsız olarak yapıldı ( Barıs Çoban ve Yesim Baytur). Her arastırmacı iki farklı ölçüm yaptı. Tüm ölçümler kaydedildi. statistik analiz için iki ölçümün aritmetik ortalaması kullanıldı. Gözlemci içi ve gözlemci-arası korelasyonlar arastırıldı. Akciger volümü preterm ve term fetuslarda farklıydı (87,62 ± 32,12 ve 144 ±29,30 p= 0,001). MGV de preterm ve term fetuslarda istatistiksel olarak anlamlı sekilde farklı bulundu ( 21,84 ± 5,33 ve 25,28 ± 4,87 p = 0,009). Akciger alanı preterm fetuslarda termlerden daha azdı (31,3 ±7,5 ve 42,64 ± 7,9, p= 0,001). LBC preterm fetuslarda termlerden daha azdı (69,000 ± 68,000 ve 144,000 ± 113,000, p= 0,001). Akciger volümü RDS gelisenlerde gelismeyenlerden daha azdı (71,49±29,99 ve 97,307±30,21 p=0,03). MGV RDS gelisenlerde gelismeyenlerden daha azdı (17,86±3,26 ve 24,23±4,92 p=0,002 ). VOCAL ve MGV ölçümleri iki gözlemci arasında anlamlı ve güçlü bir korelasyona sahipti (r= 0,951 p= 0,001 ve r=0,548 p=0,001, sırasıyla). VOCAL ile akciger volümü ve volüm histogram akciger matürasyonunun degerlendirilmesinde güvenilir yöntemler olabilir.

Barış Çoban
Manisa Celal Bayar University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fertil ve infertil erkeklerin seminal plazma ve kan serum leptin değerlerinin araştırılması

Leptin, Ob geninin genellikle adipositlerden salgılanan protein ürünü olup temel olarak; vücut ağırlığının dengelenmesinde rol oynar. Kadın fertilitesi ve pubertal gelişim üzerindeki işlevleri hakkında birçok yayın ve bulgu olmasına rağmen erkek üreme fonksiyonlarındaki işlevi hakkında elimizde sınırlı bilgi vardır. Leptin başlıca erkek germ hücrelerinin farklılaşması ve proliferasyonu, spermatozoaların kapasitasyonu için gereken yakıtın sağlanması (glukojen sentezi) ve spermatozoaların hareketliliğinde rol oynar. Amacımız, kontrol ve infertil erkeklerde hem kan serumunda hem de seminal plazmada leptin seviyelerini ölçmek ve infertil erkek grubunda kontrol grubuna göre farklı seviyede olup olmadığını görmek idi. Çalışmamıza 13 tane infertil ve 10 tane de kontrol olmak üzere toplam 23 olgu alındı. Olgulardan venöz kan örnekleri ve semen örnekleri temin edildi. RİA yöntemi ile serum ve seminal plazmadaki leptin seviyeleri ölçüldü. Serum leptin değerleri fertil grupta kontrol grubundakilere göre anlamlı derecede yüksek olarak saptandı. Seminal plazma leptin seviyeleri ise her iki grupta da benzer düzeylerde saptandı. Sonuç olarak infertil gruptaki hastalarda serum leptin seviyelerinin kontrol grubuna göre daha düşük olması, düşük leptin seviyelerinin spermatogenetik disfonksiyona neden olabileceğini düşündürmektedir. Normal grup ile infertil grup seminal plazma leptin seviyeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmaması da leptin eksikliğinin nereden kaynaklandığı konusunda bize aydınlatıcı olmamaktadır.

Can Postacı
Manisa Celal Bayar University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Proliferatif, sekretuar ve hiperplazik endometrial dokuda leptin ekspresyonu

Amaç: Bu çalışmanın amacı proliferasyon fazı ve sekresyon fazı endometrium dokularında leptin ekspresyonu varlığını araştırmak ve ek olarak hiperplastik endometrium dokularında normale göre leptin ekspresyonu açısından fark olup olmadığını ortaya koymaktır.Gereç ve Yöntem: Hastanemizde 2002-2007 yılları arasında tanı almış 17 adet proliferasyon fazında endometrium, 23 adet sekresyon fazında endometrium ve 18 adet endometrial hiperplazi dokusu ele alındı. Bu örnekler leptin ekspresyonu açısından immünohistokimyasal boyama yöntemi ile değerlendirildi. Boyanmanın yoğunluğu ve dağılımı göz önüne alınarak endometrial bezler ve yüzey epiteli için 0: negatif, 1: minimal boyanma, 2: hafif boyanma, 3: güçlü boyanma, stroma için 0: negatif, 1: hafif boyanma, 2: güçlü boyanma olarak kabul edildi.Bulgular: Leptin ekspresyonu açısından en az boyanma erken PFE dokularında gözlendi. Boyanma derecesi orta PFE örneklerinde erken PFE tanılı örneklere oranla daha yüksek, geç PFE dokularında ise en yüksek olarak gözlendi. Boyanma derecesi erken SFE dokularında belirgin olarak düşüktü. En yüksek boyanma derecesi ise geç SFE tanılı örneklerde izlendi. Adet döngüsü sürecinde endometrial leptin ekspresyonunun erken proliferasyon fazından itibaren arttığı, geç proliferasyon fazında en yüksek dereceye çıktığı ve ovulasyon ile belirgin olarak azaldığı bulundu. PFE, SFE ve EH tanılı örnekler arasında leptin ekspresyonu açısından istatiksel anlamda bir fark tespit edilmedi (P<0.05).Sonuç: Leptin ekspresyonu, en yüksek geç proliferasyon fazında olmak üzere adet döngüsü boyunca tüm endometriumda gözlenmesine karşın hiperplastik endometrium örneklerinde anlamlı bir artış tespit edilmedi. Bu bulguların ışığında leptinin hiperplastik süreçte katkısının olmadığını düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Leptin, Endometrial hiperplazi, Adet döngüsü

Endometrial hiperplaziLeptin
Ali Özler
Manisa Celal Bayar University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Leiomyom ve leiomyosarkomda vasküler endotelial growth (VEGF) faktör ve reseptörünün (VEGF-R) rolü

Amaç: Büyük myom, küçük myom ve leiomyosarkom'lu olgularda immunohistokimyasal olarak VEGF ve VEGF-R'ünün expresyonu karşılaştırılarak VEGF ve VEGF-R'ünün myom gelişimi, büyümesi ve leiomyosarkom oluşumundaki önemi araştırılmıştırGereç ve Yöntem: Celal Bayar Üniversitesi Patoloji Anabilim Dalı arşivinde yer alan 2007-2008'de tanı almış çapı 10 cm.'den küçük 40 adet ve çapı 10.cm'den büyük 11 adet leiomyom ile 2005 yılında tanı almış 2 adet leiomyosarkom ele alındı. Ayrıca 19 adet leiomyom nodülüne komşu normal myometrium dokusu ve 6 adet olağan myometrium dokusu çalışmada yer aldı. Seçilen tüm bloklara VEGF ve VEGF-R immunohistokimyasal boyaları uygulandı. Boyanmanın yoğunluğu ve dağılımı göz önüne alınarak derecelendirme yapıldı. Endometrial bezlerin luminal yüzlerindeki boyanma; boyanmamış olanlar 0 (negatif), hafif olanlar 1 (hafif), orta derece olanlar 2(orta), daha güçlü olanlar 3 (güçlü) olarak adlandırıldıBulgular: Myom boyutu ile VEGF ve VEGF-R immunohistokimyasal boyaması ve leiomyom, ona komşu normal myometrium ve olağan myometrium VEGF ve VEGF-R immunohistokimyasal boyaması açısından istatiksel anlamda bir fark tespit edilmedi (P>0.05). Leiomyosarkom olguları sayıca yetersiz olduğundan istatiksel değerlendirme yapılamadı ancak hücre stoplazmasında VEGF ve VEGF-R' ü varlığı gösterildiSonuç: Myom oluşumu ve büyümesinde tek bir faktörün etkili olmadığını, myometriumun leiomyoma dönüşümünün normal myometriumun somatik mutasyonları ve lokal büyüme faktörleri ile seks steroidlerinin karmaşık ilşkileri sonucunda geliştiğini düşündürmektedirAnahtar Kelimeler: VEGF, VEGF-R, Leiomyom

Anjiyogenez inhibitörleriBüyüme faktörleriLeiomyom
Nihal Danaoğlu (toprak)
Manisa Celal Bayar University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İlk üçay trizomi taramasında ense saydamlığı değerinin gebelik sonuçlarına etkisi

Amaç: Ense saydamlığı(NT), fetüsün ense kısmında cilt-cilt altı aralığındaki sıvı dolu alan olarak tanımlanır. Artmış NT, ortalama 3 mm üzerindeki ölçümleri ifade eder. NT kalınlığı arttıkça kromozomal anöploidi riski de artmaktadır. Çalışmamızın amacı, ilk üçay trizomi taramasında bakılan NT kalınlık artışının gebelik sonuçlarına etkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: 01 Ocak 2015 ile 31 Aralık 2021 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Perinatoloji polikliniğine birinci üçay taraması için başvuran gebeler üzerinde yapılan bu retrospektif çalışmada 333 gebede NT kalınlığı 2,5 mm üzerinde ölçülmüştür. 175 tanesine kesin tanı istemi ile koriyonik vilus örneklemesive amniyosentezyapılmıştır. 175 hasta içerisinde beş hasta, gebelik sonucuna ulaşılamadığı için çalışmaya dahil edilmemiştir. Gebeler NT kalınlığı 2,5-3,49 mm olanlar (grup 1) ve NT kalınlığı 3,5 mm üzerinde olanlar (grup 2) diye iki gruba ayrılmıştır. İki grup birbiriyle ayrıntılı ultrasonografibulguları, invaziv tanı ile elde edilen genetik sonuçları, gebelik sonuçları (canlı doğum, isteğe bağlı gebelik sonlandırma ve intrauterin ölü fetüs) ve fenotipik özellikleri açısından karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmamızadahil edilen 170 gebenin %30,5'inde (52gebe) kromozomal anöploidi saptandı. Bu hastaların 16 tanesi grup 1'de (%30,7), 36 tanesi grup 2'de (%69,3) idi. Gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p=0,042). Kromozomal anomaliler içerisinde en sık görülen trizomi 21 idi (%51,9) ve grup 2'de grup 1'e göre 2 kat daha fazla görüldü. Ayrıca 53 gebede NT kalınlığına eşlik eden ek ultrasonografibulgusu saptandı. Ek ultrasonografibulgu sayısına göre izole NT artışı, eşlik eden ek bir ultrasonografibulgusu ve eşlik eden ek iki ve üzeri ultrasonografibulgusu olmak üzere 3 alt grup oluşturuldu. Kromozomal anöploidi saptanması açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark elde edilemedi (p=0,201). Ek ultrasonografibulguları tek tek incelendiğinde NT kalınlığına eşlik eden nazal hipoplazi varlığında kromozomal anöploidi saptanma oranında istatistiksel olarak anlamlı fark elde edildi (p<0,001). NT kalınlığının 3,5 mm ve üzerinde saptanması kromozomal anomali riskinde 2,5 kat artış ile NT kalınlığına nazal hipoplazi eşlik etmesi durumunda ise riskin 5,2 kat artış ile ilişkili olduğunu saptadık. Gebelik sonuçlarına bakıldığında grup 1'de canlı doğum oranını %69,5, istemli terminasyonu %22,2, intrauterin ölü fetüsü %8,3 olarak; grup 2'de ise sırasıyla oranları %43,9, %45,9, %10,2 olarak bulduk. Gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark elde ettik (p=0,003). Sonuç: NT kalınlığı arrtıkça kromozomal anöploidi görülme riski artmaktadır. NT kalınlığına nazal hipoplazinin eşlik etmesi, riski daha da arttırmaktadır. NT kalınlığı arttıkça gebeliğin canlı doğumla sonuçlanma ihtimali azalır iken, istemli terminasyon veya intaruterin ölü fetüs ihtimali artmaktadır. Bu sebeple birinci üçayda NT artışı saptanan tüm gebelere ayrıntılı USG yapılmalı ve tanısal genetik testler hakkında bilgi verilerek yaptırması önerilmelidir. Anahtar Sözcükler: Ense saydamlığı, NT, nazal hipoplazi, birinci üçay tarama testi, kromozomal anöploidi

Yasemin Albayram
Çukurova University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erken membran rüptürü tanılı olguların klinik özellikleri, tedavi süreçleri ve yenidoğan sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada 2017-2019 yılları arasında kliniğimize başvuran erken membran rüptürü (EMR) tanısı almış olgular incelendi. Olguların tanı aldıkları gebelik haftalarının, doğum haftalarının bu süreçteki latent periyodlarının, başvuru sırasında alınan vajinal kültür ve idrar kültürü tetkiklerindeki üremelerin ve kullanılan antibiyotik rejimlerinin, yeni doğan APGAR skorları ile ilişkisinin incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Erken Membran Rüptürü (EMR) tanısı almış 2017-2019 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim dalına başvuran, gebeliğin 24/0 ve 37/0 haftaları arasında olan 325 hastanın; yaş, parite, spontan veya yardımcı üreme tekniği ile olmuş gebelik, bebek cinsiyeti gibi demografik verileri ve doğum şekli, doğum haftası, latent periyod, başvuru anında alınan örneklerdeki mikrobiyal üreme, antibiyotik rejimleri, yeni doğan kilo ve APGAR verilerinin birbiri ile ilişkisi retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Çalışmaya 325 adet gebe ve bu gebelerin 348 adet yeni doğanı dahil edildi. EMR haftası ve doğum haftası arasında anlamlı pozitif korelasyon (p<0,001) mevcutken, EMR haftası ve latent periyod arasında anlamlı ve negatif korelasyon (p<0,001) bulundu. Doğum haftası ilerledikçe APGAR skorlarının 1. Ve 5. Dakikalar için anlamlı artmış olduğu görüldü (p<0,001). 34/0 ve üzerindeki gebelik haftalarında maternal ve fetal endikasyonlarla hastalara doğum planlandı. Daha küçük haftalarda ise hastalardan idrar kültürü ve vajinal kültür örnekleri alınarak ampirik antibiyoterapileri başlandı. Antibiyoterapi alan grubun latent periyodu anlamlı olarak uzun görüldü (p<0,001). Antibiyotik alan 210 gebe arasında ise kültür sonuçlarında anlamlı üreme olan ve uygun antibiyoterapi altında takibini sürdüren gebelerin latent periyodu, kültür sonuçlarında üreme olmayan sadece ampirik tedaviyi tamamlayan hastaların latent periyodlarından anlamlı olarak uzun bulundu (p<0,001). Latent periyottaki bu anlamlı uzamanın yeni doğanların APGAR skorlarına etkisine bakıldığında ise anlamlı etki bulunamadı. Fakat iki grup arasındaki değerlendirmede antibiyoterapi alan, üremesi olan ve latent periyodu anlamlı olarak uzun bulunan gruptaki minimum APGAR değerlerinin daha az olduğu görüldü. Sonuçlar: Erken membran rüptürü, preterm doğum nedenleri arasında büyük bir orana sahiptir. Prematürite ise ülkemiz gibi gelişmekte olan ülkelerde oranı artış gösteren, maternal ve fetal mortalite ve morbiditeye neden olan önemli bir faktördür. Neonatal dönemde gebelerin etkin takip ve tedavisinin yeni doğan sonuçlarını olumlu etkilendiği görülmektedir. Bu olumlu sonuçlar, gebe ve yeni doğanlara sosyal anlamda katkı sağlamakla birlikte sağlık giderlerinde de ciddi azalmaya neden olmaktadır. Bununla birlikte erken membran rüptürü gelişmeden önce önlenebilecek nedenlerin tespiti ve ortadan kaldırılması da çok önemli bir basamaktır. Bu çalışmada komplikasyon gelişmiş gebelerin takip ve tedavilerinin yeni doğan sonuçlarına olumlu etkisi gösterilmiş olsa da bunların geliştirilmesi için randomize ve kontrollü prospektif çalışmalara ihtiyaç devam etmektedir. Anahtar Sözcükler: Erken Membran Rüptürü, Antibiyoterapi, APGAR, İdrar kültürü, Vajinal Kültür

Yasemin Aydın Velipaşaoğlu
Çukurova University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sezeryan ve vajinal yoldan doğumun mesane boynu mobilitesi üzerine ve gerçek üriner inkontinans oluşturmaktaki etkilerinin araştırılması

Üriner inkontinans kadın ve erkekleri etkileyebilen, her yaş grubunda görülebilen ve yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyebilen bir sağlık sorunudur. 30 yaş üzerindeki kadınların yaklaşık %14'ünde, daha önce doğum yapmamış kadınların %2-5, post-menapozal kadınların %30'unda bulunabilmektedir. Gebelik ve doğumun üriner inkontinans oluşumu üzerindeki etkileri tartışmalıdır. Üriner inkontinansın uzun dönemdeki sağlık üzerine etkileri ve tedavisinin güçlük ve maliyeti göz önüne alındığında, pelvik taban travması riski altındaki populasyonun belirlenmesi önem kazanmaktadır.Bu çalışmada Ocak 2009 ve Haziran 2009 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Eğitim Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine başvuran 163 hasta (56'sı hiç doğum yapmamış, 66 adet vajinal ve 37 adet sezeryan ile doğum yapmış,4 adet hasta ise vajinal doğumu takiben tekrarlayan gebeliklerini sezeryan ile yapmışlardı) anamnez, klinik muayene, POP-Q, Ped ve Stres testleri, ve perineal ultrasonografi ile değerlendirildi. Tüm klinik değerlendirmelerde Uluslararası Kontinans Topluluğunun kriterleri esas alındı. Sonuçlar literatür ile karşılaştırıldı.Araştırma sonuçlarına göre gebelik mesane boynu mobilitesini ve üriner inkontinans görülme oranını artırmaktadır. Bu etkinin vajinal doğumlarda daha belirgin olduğu tesbit edilmesine rağmen, bu istatistiksel olarak anlamlı olmadığı, hastaların jinekolojik muayene bulguları ile inkontinans arasındaki ilişki mevcut olmakla birlikte istatistiksel olarak anlamlı bulunmadığı, mesane boynu mobilitesinin perineal ultrasonografi ile değerlendirilmesi, üriner inkontinansta tek başına tanı yöntemi olmasa da, tanıya gidişte araştırmada gerekli olabilecek diğer basamakların seçiminde POP-Q, Ped testleri ile birlikte ve hastalarda preoperatif dönemde alt üriner sistem anatomisinin değerlendirilmesinde, uygun cerrrahi tipinin seçiminde ve cerrahi tekniğin uygulanmasında değerli bilgiler verebileceği sonuçlarına varıldı.

Fatma Nur Beştay
Manisa Celal Bayar University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Leiomyomda Ürokortin'in rolü

Amaç: Ürokotin açısından leiomyom ile normal myometrium dokusu arasında fark olup olmadığı saptanarak ürokortinin leiomyom etiyolojisindeki olası rolü araştırıldı.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Celal Bayar Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum bölümüne başvuran ve histerektomi kararı verilmiş olan leiomyom endikasyonlu 20 hasta, uterin prolapsus endikasyonlu 15 hasta alınmıştır. Operasyon sonrasında hastaların histerektomi materyallerinden; myom dokusu (myom endikasyonlulardan), normal myometrium dokusu (bütün hastalardan) ve over dokusu (salpingoooferektomi de yapılmış olanlardan) örnekleri alındı. Bloklanan bütün örneklere UK ve UKR açısından immünohistokimyasal boyama uygulanarak immunoreaktiviteler negatif (1), zayıf (2), orta (3) ve şiddetli (+++) pozitif olarak değerlendirildi.Bulgular:. Biyopsi örneklerinin UK açısından yapılan immunohistokimya boyamasında normal (PL+OVER) ile karşılaştırıldığında myomlu (LM+OVER) over dokusunda benzer miktarda boyanma görüldü. Boyanmanın heterojen olduğu, damar duvarlarında belirgin bulunduğu ve stromayı da tuttuğu saptandı. Kontrol örneklerinde (LM-MM ve PL+MM) bazal bir boyanmanın olduğu ve boyanmanın overe benzer şekilde damar duvarlarında lokalize olduğu anlaşıldı. LM+MM grubunda ise boyanmanın daha belirginleştiği ve daha yoğun olduğu saptandı. Yapılan morfometrik analizde de özellikle LM+MM grubunda anlamlı (p<0,05) bir fark bulundu.Sonuç: Leiomyomlarda bu proteinlerin artış göstermesi hem tümör oluşumu ile ilgili olabileceği hem de damar duvarındaki lokalizasyonlarının tümör anjiogenezinde önemli olabileceğine işaret etmektedir. Çoğalma markırları ile ilişkilendirilebilmesi için leiomyosarkom gibi daha agresif tümör örnekleri ile leiomyom olgularının karşılaştırılması ve UK ve UK reseptörlerinin buradaki rollerinin ortaya konması için yeni çalışmaların yapılması gereklidir.Anahtar Kelimeler: Leiomyom, Ürokortin, Ürokortin reseptörü

LeiomyomNeoplazmlarNeoplazmlar-kas dokusu+2
Taner Kartal
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preterm doğumu öngörmede tükürükteki progesteron düzeyi

Amaç: Çalışmamızda gebelerde tükürükteki progesteron düzeyi ile preterm doğumu öngörebilmeyi amaçladıkGereç ve Yöntem: Bu izlem çalışmasında polikliniğimize başvuran 100 gebeden 24,27ve 30. haftalarda tükürük topladık. Preeklampsi, diabet, ikiz gebelik,ve intrauterin gelişme geriliği olan gebeler çalışmaya dahil edilmedi. Tükürük progesteron değerleri enzim immun assay yöntemi ile tespit edildi. Gebeler doğuma kadar izlendi.Bulgular: Yüz hastanın onbirinde (%9,09) erken doğum izlendi. Preterm doğum yapanların ortalama progesteron değerleri termde doğum yapanlara göre daha düşük bulundu. İstatistiksel açıdan 24. ve 27. hafta progesteron değerleri anlamlı olarakbulundu (p=0,031, p=0,018). Otuzuncu hafta preterm doğumların progesteron değerleri düşük bulunmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,061). Çalışmamızda daha öncesinde erken doğum hikayesi olmayanlarda erken doğum görülme sıklığı %2.2 iken, erken doğum hikayesi olan gebelerde erken doğum görülme sıklığı %27,3 olarak saptandı (p=0,004). ROC eğrisinde 27. hafta progesteron değerleri preterm doğumu öngörme açısından 24. ve 30. hafta değerlerinden daha anlamlı olarak bulundu.Sonuç: Preterm doğumu öngörmede sensitivitesi yüksek ve noninvaziv yöntem olan tükürük progesteron düzeylerine 20-30. gebelik haftalarında bakmak yararlıdır. Ancak preterm doğumun multifaktöriyel bir olay olduğu unutulmamalıdır. Bu açıdan tek bir belirteç ile değerlendirmek yerine kombine olarak hem belirteçlerin hem de kliniğin beraber değerlendirilmesi preterm doğumu öngörmek ve önlemek açısından önemlidir. Böylece yüksek riskli hastalar tespit edilip uygun tedavi başlanabilirAnahtar Kelimeler: Preterm,tükürük,progesteron,doğum

DoğumDoğum-prematürGebelik+2
Hasan Ulaş Başyurt
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açıklanamayan ı̇nfertilite tanısıyla IVF-ICS/ET uygulanan hastalarda yaş, basal folikül stimülan hormon, lüteinizan hormon, estradiol seviyeleri, antral folikül sayısı ve anti müllerian hormon seviyelerinin ovaryan yanıt, embriyo gelişimi ve gebelik sonuçlarına etkisi

Açıklanamayan İnfertilite Tanısıyla IVF-ICS/ET Uygulanan Hastalarda Yaş, Basal Folikül Stimülan Hormon, Lüteinizan Hormon, Estradiol Seviyeleri, Antral Folikül Sayısı ve Anti Müllerian Hormon Seviyelerinin Ovaryan Yanıt, Embriyo Gelişimi Ve Gebelik Sonuçlarına Etkisi Amaç: Bu çalışmada 2018-2023 yılları arasında Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezimize başvuran açıklanamayan infertilite tanısı almış hastalar incelendi. Hastaların demografik özellikleri, hormon profilleri ve antral folikül sayısının ovaryan yanıt, embriyogenez ve gebelik sonuçlarına etkisini incelemesini amaçladık. Gereç ve Yöntem: 2018-2023 yılları arasındaki Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezimize başvuran açıklanamayan infertilite tanılı 313 hasta retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Çalışmaya açıklanamayan infertilite tanılı 313 hasta dahil edildi. Olguların yaşı ile toplanan oosit sayısı, metafaz 2 aşamasındaki oosit sayısı ve oluşan embriyo sayısı ile arasında istatiksel olarak düşük düzeyde negatif yönde korelasyon ilişkisi saptandı. (p<0,05) Olguların vücut kitle indeksi ile toplanan oosit sayısı, metafaz 2 aşamasındaki oosit sayısı ve oluşan embriyo sayısı ile arasında istatiksel olarak düşük düzeyde negatif yönde korelasyon ilişkisi saptandı. (p<0,05) Olguların FSH düzeyi ile toplanan oosit sayısı, metafaz 2 aşamasındaki oosit sayısı ve oluşan embriyo sayısı ile arasında istatiksel olarak düşük düzeyde negatif yönde korelasyon ilişkisi saptandı. (p<0,05) Olguların FSH/LH oranı ile toplanan oosit sayısı, metafaz 2 aşamasındaki oosit sayısı ve oluşan embriyo sayısı ile arasında istatiksel olarak düşük düzeyde negatif yönde korelasyon ilişkisi saptandı. (p<0,05) Olguların AMH düzeyi ile toplanan oosit sayısı, metafaz 2 aşamasındaki oosit sayısı ve oluşan embriyo sayısı ile arasında istatiksel olarak düşük düzeyde pozitif yönde korelasyon ilişkisi saptandı. (p<0,05) Olguların AFC sayısı ile toplanan oosit sayısı, metafaz 2 aşamasındaki oosit sayısı ve oluşan embriyo sayısı ile arasında istatiksel olarak yüksek düzeyde pozitif yönde korelasyon ilişkisi saptandı. (p<0,05) Olguların E2 düzeyi ile beta hcg pozitifliği oluşan ve oluşmayan gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık saptandı.(p<0,05) Olguların AFC sayısı ile beta hcg pozitifliği oluşan ve oluşmayan gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık saptandı.(p<0,05) . Çalışmaya dondurulmuş embriyo transferi yapılan (n:10) hasta dahil edildi. . Hastaların (n:92)'sine GnRH agonist tedavi protokolü (n:163)'üne GnRH antagonist tedavi protokolü uygulandı.4 hasta da siklus iptali izlendi. Olguların uygulanan tedavi protokolü ile beta hcg pozitifliği arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Yaş, vücut kitle indeksi, antral folikül sayısı ovaryan yanıt ve gebelik sonuçları ile ilişkilidir. Basal FSH ve AMH ovaryan yanıt ile ilişkilidir. Basal estradiol gebelik sonuçları ile ilişkilidir. Açıklanamayan infertilite tanısı hala bir dışlama tanısı olarak kullanılmaktadır. Etyolojiyi ve mekanizmayı anlayabilmemiz için daha fazla randomize kontrollü çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Açıklanamayan infertilite, Yaş, AMH, IVF, FSH

Zeynel Durgay
Çukurova University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İskemi-reperfüzyon hasarına uğratılan ratlarda antimüllerian hormon ile over rezervinin değerlendirilmesi ve over hasarının azaltılmasında selenyumun etkisi

Amaç: Over torsiyonunun ve detorsiyonunun over rezervine ektisinin araştırılması, AMH'nin over rezervi ile ilişkisi ve iskemi reperfüzyon hasarının biyokimyasal ve histolojik parametreler ile tespit edilmesi ve hasarın azaltılmasında antioksidan olan selenyumun etkisnin belirlenmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışma, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları Etik Kurul'unun onayı alındıktan sonra yapılmıştır. Çalışmada 50 adet, 200-250 gr. ağırlığında, genç erişkin, dişi Wistar Albino sıçan (rat) kullanılmıştır. Grup1:Kontrol(Sham grubu), Grup2(3T/D), Grup3(3T/D+Se), Grup4(24T/D), Grup5(24T/D+Se) olmak üzere 5 gruptan oluşmaktadır. İntraperitoneal yol ile Selenyum, Grup3 ve 5' e detorsiyon işleminden 20 dk önce uygulanmıştır. Overler iskemi-reperfüzyon hasarsı açısından, biyokimyasal parametrelerden; MDA, SOD, GSH-Px ve immunohistokimyasal apoptozis parametrelerinden eNOS, iNOS, Caspase 3, Cytochrom c, Apaf-1, Fas-L, TUNEL ile değerlendirilmiştir. Ayrıca over rezervini değerlendirmek amacıyla follikül sayıları, histolojik grade ve AMH kullanılmıştır.Bulgular: İskemi-reperfüzyon uygulanan gruplar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında; over hasarı biyokimyasal (MDA, SOD, GSH-Px) ve immunohistokimyasal (eNOS, iNOS, Caspase 3, Cytochrom c, Apaf-1, Fas-L, TUNEL) ile tespit edilmiş ve elde edilen veriler artan iskemi-reperfüzyon süresi ile artan over hasarını desteklemektedir (p<0,01). Over hasarının önlenmesinde Selenyum tedavisinin etkinliği ise Fas-L (3 saatlik uygulamada), SOD (3 ve 24 saatlik uygulamada) (p>0,05) verileri hariç diğer tüm veriler değerlendirildiğinde ise istatistiksel olarak anlamlı p<0,01 bulunmuştur. AMH' nin gruplar arasındaki değişimi over hasar derecesine ve artan iskemi-reperfüzyon sürelerine göre değerlendirildiğinde p>0,05 bulunmuştur.Sonuç: Over hasarının, artan iskemi-reperfüzyon sürelerine bağlı olarak arttığı ve Selenyum uygulamasının over hasarını önlemede etkin olduğu bulunmuştur. Ayrıca AntiMüllerian Hormonun, artan over hasarını göstermede anlamlı olmadığı tespit edilmiştir.Anahtar Kelimeler: AntiMüllerian Hormon, Over Rezervi, İskemi-Reperfüzyon

Antimüllerian hormonHormonlarOver+6
Mehmet Adıyeke
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Missed abortus ve istemli evokuasyon olgularının endometriumlarında proanjiyogenez molekül dağılımlarının karşılaştırılması

Amaç: Missed abortus ve istemli gebelik terminasyonu yapılan olguların desidualarında anjiyogenezde rol alan faktörlerin dağılımlarını karşılaştırarak, missed abortus etyolojisinde anjiyogenezin rolünü araştırmak amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Celal Bayar Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum bölümüne başvuran, gebeliğin boşaltılması kararı verilmiş missed abortus tanılı 19 hasta ve 10 hafta altı gebelik terminasyonu istemi ile başvuran 15 hasta alınmıştır. Her iki hasta grubundan endometrial ve plasental doku örnekleri maske anestezi altında yapılan dilatasyon küretaj (D&C) işlemi ile toplandı. Materyaller iki gruba ayrılarak incelendi. Bloklanan bütün örneklere, Nitrik oksit sentaz izoformları (eNOS ve iNOS), Hipoksi ile indüklenen faktör-1?, Vasküler Endoteliyal Büyüme Faktörü (VEGF), VEGF reseptörleri [VEGF-R1 (flt-1), VEGF-R2 (flk-1)] ve Trombospondin-1 immünohistokimyasal boyamaları uygulandı. Boyanan hücre sayısı H-Score tekniği ile hesaplandı.Bulgular: Missed abortus grubundaki 19 olgunun ortalama yaşı 28.7 (18- 41) iken istemli evokuasyon grubundaki 15 olgunun ortalama yaşı 27.5 (21-37)' dir. Çalışmaya kabul edilen 34 olgudan 17 kadın nullipardır. Missed abortus grubunda 11 olgu, istemli evokuasyon grubunda 6 olgu nullipardır. Obstetrik özgeçmiş bakımından her iki grup arasında anlamlı fark yoktur. Histokimyasal incelemede missed abortus grubunda daha düşük damar oluşumu ve trofoblast yapılanması izlendi. İmmunhistokimyasal incelemelerde missed abortus grubunda desidual vasküler hücrelerde VEGF, eNOS ve Flt-1 immunoreaktivitesi düşük saptanırken Flk-1 immunoreaktivitesi yüksek bulundu. İki grup arasında anlamlı (p<0.005) fark tespit edildi. HIF immunoreaktivitesi kontrol grubu sitotrofoblastlarında daha yüksek bulundu ve fark anlamlı (p<0.05) idi. Trombospondin-1 ve iNOS immunhistokimyasal incelemesinde desidual ve plasental vasküler hücrelerde missed abortus grubunda kontrol grubuna göre daha fazla boyanma izlendi ve fark anlamlı (p<0.005) bulundu.Sonuç: Missed abortus olgularında sağlıklı olan gebeliklere göre yetersiz vasküler gelişim söz konusudur. Anjiyogenik faktörlerin azalmış ekspresyonları, antianjiyogenik faktörlerin ise artmış ekspresyonları görülmektedir. Sağlıklı bir gebeliğin oluşumu ve devamı için yeterli anjiyogenez esastır. Proanjiyogenik ve anti-anjiyogenik faktörler arasındaki denge bozulduğunda ise anjiyogenez kontrol edilemez ve gebelik kayıplarına neden olabilir.

AbortusAnjiyogenezAnjiyogenez inhibitörleri+3
Murat Afşın Turhan
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Normal gebelik ve missed abortus şeklinde komplike olmuş gebeliklerde serum prokalsitonin, MPV (Mean platelet volum), fibrinojen düzeylerinin karşılaştırılması

Amaç: Missed abortus etyolojisinde trombotik ve enfeksiyon faktörleri aydınlatmak amacıyla normal gebeliklerle missed abortuslarda serum MPV(mean platelet volum), prokalsitonin, fibrinojen değerleri karşılaştırılacaktır.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Celal Bayar Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum bölümüne başvuran, gebeliğin boşaltılması kararı verilmiş olan yada olmayan missed abortus tanılı 30 hasta ve yine kliniğimizde gebelik takibi yapılan 20. gebelik haftası altında, mevcut gebeliği komplike olmamış, kronik hastalığı olmayan 30 gebe alınmıştır. Missed abortus tanısı alan hastalara tanı anında, normal gebeliğe sahip hastalardan 20. gebelik haftası altında bir haftada kan örneği alınarak, serumlarında MPV (mean platelet volum), fibrinojen, prokalsitonin bakılmak üzere Hematoloji ve Klinik Biyokimya laboratuarlarına gönderildi. Her iki grup hastanın yaş, gravida, obstetrik öykü, özgeçmiş, soygeçmiş özellikleri kaydedildi. Sonuçlar her iki grupta SPSS-17 programında istatistiksel olarak karşılaştırıldı.Bulgular: Missed abortus grubundaki 30 olgunun ortalama yaşı 30 iken normal gebelik grubundaki 30 olgunun ortalama yaşı 27 dir. Çalışmaya kabul edilen 30 missed olgusundan 12 olgu, 30 kontrol grubundan 11 olgu nullipardır. Obstetrik özgeçmiş bakımından her iki grup arasında anlamlı fark yoktur. Missed ve kontrol grubu olgularının hiçbirinde akraba evliliği yada Rh uyuşmazlığı yoktur. Missed grubu hastaların ortalama gebelik haftası 10, kontrol grubunun ise 13. gebelik haftasıdır. Laboratuvar sonuçlarından prokalsitonin ortalama değerleri missed grubunda 0,035±0,016, kontrol grubunda 0,030±0,017, fibrinojen ortalama değerleri ise missed grubunda 399±104, kontrol grubunda ise 317±124 dür. Prokalsitonin ve fibrinojen değerleri missed grubunda yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. (sırasıyla p:0,110 ve p:0,090). Sonuçlardan MPV düzeyi missed grubunda ortalama 8,95±1,42,kontrol grubunda ise 7±1,95 idi ve missed grubunda trombotik faktör olarak değerlendirdiğimiz MPV değerinin missed grubunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğunu saptadık (p<0,00001).MPV ile birlikte değerlendirdiğimiz trombosit düzeylerinin ortalama değerleri missed grubunda 235±82, kontrol grubunda 197±50 idi ve missed grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğunu bulduk (p:0,005).Sonuç: Missed abortus olgularında sağlıklı olan gebeliklere göre MPV değerinin yüksek olması, missed abortus etyolojisinde trombotik süreci yansıttığı düşünülebilir. Protrombotik-trombotik faktör dengesi değiştiğinde yada enfeksiyöz bir durumda gebelik kayıpları yaşanabilir. Sağlıklı bir gebeliğin oluşumu ve devamı için trombotik, enfeksiyöz faktörlerden uzak bir maternal durum esastır.Anahtar Kelimeler: Missed abortus, MPV(mean platelet volum), prokalsitonin, fibrinojen

AbortusFibrinojenGebelik+2
Serçin Ordu
Manisa Celal Bayar University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anormal smear sitolojisi saptanan hastalarda yüksek riskli human papilloma virüs E6/E7 mRNA (16, 18, 31, 33, 45) oranlarının belirlenmesi

Amaç: Anormal sitolojisi olan olgularda HPV E6/E7 mRNA (tip 16, 18, 31, 33, 45) oranlarının araştırılması ve CIN lezyonlarının saptanmasındaki etkinliğinin araştırılmasıGereç ve Yöntem: CBÜ, Manisa Doğumevi ve KETEM de klasik Pap smear yöntemi ile yapılmış ve Bethasda sistemi ile tanımlanmış anormal sitolojisi olan olgular çalışmaya alınmıştır. Bu olgular değerlendirilerek Nuclisens EasyQ HPV E6/E7 mRNA (16, 18, 31, 33, 45) testi uygulanmıştır. Bu test CBÜ Mikrobiyoloji laboaratuvarında çalışılmıştır. HPV E6/E7 mRNA pozitif ve negatif olan tüm olguların demografik ve klinik özelliklerine ait veriler elde edilmiştir. HPV E6/E7 mRNA pozitifliğini etkileyen faktörler değerlendirilmiştir. Anormal sitolojisi olan olgular ASCPP guideline göre yönetilmiştir. CIN tanısı almış olan olgular sonrası HPV E6/E7 mRNA testinin duyarlılığı, özgüllüğü, pozitif ve negatif kestirim değerleri hesaplanmıştır. Diğer istatistiksel hesaplamalarda ki-kare testi, Mc Nemar testi kullanılmıştır.Bulgular: Anormal sitoloji olan olguların %55.3'ünde HPV E6/E7 mRNA pozitif bulunmuştur. HGIL olgularında %92.8, ASC-H olgularında %100, AGC-NOS olgusunda %100 bulunurken, ASC-US olgularında %27.6 pozitiflik vardır. Anormal sitoloji olgularında en sık HPV tip 16 (%38.6), ikinci sıklıkta ise HPV tip 18 (%24.6) bulunmuştur. HPV E6/E7 mRNA pozitif ve negatif olgularda yaş, doğum sayısı, cinsel partner sayısı ve kullanılan doğum kontrol yöntemleri açısından farklılık yokken sigara içen olgular arasında HPV E6/E7 mRNA pozitifliği anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. CIN saptamadaki duyarlılığı %100, özgüllüğü %27, pozitif kestirim değeri %27, negatif kestirim değeri ise %100 olarak saptanmıştır. Anormal sitolojik olgularda HPV tip 16, 18, 31, 33, 45 E6/E7 mRNA testi negatifse hiçbir olguda CIN saptanmamıştır.Sonuç: Anormal sitolojilerin yaklaşık yarınsında HPV E6/E7 mRNA pozitiflik vardır ve bu oran ASC-US dışındaki olgularda daha fazladır. HPV E6/E7 mRNA testinin duyarlılığının yüksek ve yalancı negatiflik oranlarının düşük olması klinik kullanımda etkili olabileceğini göstermektedir.Anahtar Kelimeler: Smear, Sitoloji, Human papilloma virus, DNA, mRNA, E6/E7 proteini

DNAMikro RNANeoplazmlar+6
Özer Birge
Manisa Celal Bayar University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endometrium kanserinde lenfovasküler saha invazyonu ile ilgili faktörler ve lenfovasküler saha invazyonunun miyometrial invazyon, alt uterin segment tutulumu, servikal tutulum ve lenf nodu metastazı ile ilişkisinin incelenmesi

Amaç: Endometrium kanserinde lenfovasküler saha invazyonu (LVSİ) ile ilgili faktörler ve lenfovasküler saha invazyonunun miyometrial invazyon (Mİ), alt uterin segment tutulumu, servikal tutulum ve lenf nodu metastazı ile ilişkisi incelenmiş olup, lenfovasküler saha invazyonunun endometrium kanseri için yeni bir prognostik belirteç olarak kullanılıp kullanılamayacağının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde 2015-2021 yılları arasında endometrium kanseri nedeniyle total histerektomi + bilateral salpingooferektomi ± Pelvik ve/veya Paraaortik lenfadenektomi + omentektomi yapılmış 44 hasta çalışmaya dahil edilmiş ve patoloji sonuçlarına göre LVSİ pozitif olan ve olmayan olmak üzere 2 gruba ayrılmıştır. LVSİ olmayan 29 hasta kontrol grubu ve LVSİ pozitif olan 15 hasta çalışma grubu olarak belirlenmiştir. Hastalar yaş, ameliyat tipi, gravida, parite, menopoz durumu, malignite öyküsü, ailede malignite öyküsü, sistemik hastalık, ilaç kullanımı, operasyon öyküsü, başvuru şikayeti, preop endometrial örnekleme sonucu, yapılan ameliyatlar, patolojik tanısı, cerrahi evreleri ve patoloji sonuçları univaryan ve multivaryan analizler yapılarak karşılaştırılmıştır. Bulgular: Gruplar arasında yaş, gravida, parite, menopoz durumu, malignite öyküsü, malignite tipi, ailede malignite öyküsü ve tipi, sistemik hastalık varlığı, başvuru şikayeti, preoperatif endometrial örnekleme sonuçları, ana materyal patoloji, uterus çapı, tümör çapı, Mİ varlığı, alt uterin segment tutulumu, servikal tutulum, paraaortik lenf nodu tutulumu, ana materyal batın yıkama sıvında tümör varlığı ve prognoz açısından sonuçları karşılaştırılmış ve istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır iv (Sırasıyla p=0,657, p=0,773, p=0,930, p=0,957, p=0,925, p=0,999, p=0,822, p=0,571, p=0,675, p=0,414, p=0,846, p=0,083, p=0,328 ve p<0,05). Her iki grup histolojik grade, nükleer grade, Mİ derinliğinin, pelvik lenf nodu tutulumu ve ana material cerrahi evre açısından karşılaştırılmış ve istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. LVSİ pozitif olan çalışma grubunda ana materyal histolojik ve nükleer grade açısından bakıldığında istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha fazla oranda grade 3 tümöre sahip olduğu tespit edilmiştir (p=0,001 ve p<0,05). LVSİ olan çalışma grubunda istatistiksel olarak kontrol grubuna göre ana materyal nükleer grade açısından anlamlı sonuç bulunmuştur (p=0,001 ve p<0,05). Mİ varlığı açısından her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunamamış (p=0,999 ve p<0,05) olmasına rağmen Mİ varlığında LVSİ pozitif olan çalışma grubunda Mİ derinliğinin anlamlı olarak ½'den daha fazla olduğu tespit edilmiştir (p=0,001 ve p<0,05). Sağ ve sol pelvik lenf nodu tutulumu açısından LVSİ pozitif olan grupta istatistiksel olarak anlamlı sonuç bulunmuştur (Sağ pelvik lenf nodu için p=0,003 ve p<0,005, sol pelvik lenf nodu için p=0,001 ve p<0,05). Her iki grup ana materyal cerrahi evrelendirme açısından karşılaştırıldığında LVSİ pozitif olan grupta daha ileri evre hastalık olduğu istatistiksel olarak anlamlı sonuç bulunmuştur (p=0,009 ve p<0,05). Sonuç: Endometrium kanserinde LVSİ'nin prognostik öneminin yeri birçok çalışmada araştırılmış olmasına rağmen kesin bir fikir birliğine varılamamıştır. Çalışmamızın sonucunda LVSİ varlığının histolojik grade, nükleer grade, Mİ derinliği, pelvik lenf nodu tutulumu ve daha ileri evre hastalık açısından istatistiksel olarak anlamlı etkisi olduğunu gözlemledik. Bu konuda daha çok vaka sayılı ve daha uzun takip süreli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Endometrial neoplazmlarLenf nodlarıLenfatik metastazlar+5
Can Üyük
Düzce University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pelvik organ prolapsus cerrahisine eş zamanlı yapılan üriner inkontinans cerrahisi uygulanmasının tedavi başarısındaki etkisi, inkontinans, cinsel fonksiyon ve Prolapsusa bağlı yaşam kalitelerinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu araştırmada pelvik organ prolapsusu (POP) nedeniyle cerrahi yapılan hastalarda eş zamanlı üriner inkontinans (UI) ameliyatı uygulanmasının tedavi başarısındaki etkisi, postoperatif dönemde hastalara POP-Q evrelemesi, stres üriner inkontinans (SUİ) testi, prolapsus, inkontinans, cinsel fonksiyon yaşam kalitesi ve inkontinans semptom ölçekleri yapılarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma Eylül 2017 – Mayıs 2022 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Doğum ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda üriner inkontinans ve pelvik organ prolapsusu nedeniyle ameliyat olan 94 hasta dahil edilmiştir. Hasta onamları alındıktan sonra hastalara POP-Q evrelemesi yapılmıştır. Sonrasında hastalara Prolapsus Yaşam Kalitesi Ölçeği(P-QOL), İnkontinans Yaşam Kalitesi Ölçeği (IQOL), Pelvik Organ Prolapsusu/İdrar İnkontinansı Cinsel Fonksiyon Soru Formu (PISQ-12), Uluslararası İnkontinans Sorgulama Kısa Formu Türkçe Versiyon (ICIQ-SF), Bristol Kadın Alt Üriner Sistem Semptomları İndeksi (BKAÜSSİ) ölçekleri klinisyen tarafından ameliyat öncesi ve sonrası durumlarına göre doldurtulmuştur. Hasta seçiminde ayrım, inkontinans ameliyatı olanlar ve eş zamanlı prolapsus ameliyatı eklenenler şeklinde yapılmıştır. Minisling, transvajinal tape (TVT) ve transobturator tape (TOT) ameliyatı olanlar Grup-1'i oluştururken, TOT, minisling, 4 kollu mesh ameliyatına vajinal histerektomi (VAH) veya korporafi anterior (CA) eklenenler Grup-2'yi oluşturmuştur. Bulgular: Kadınların ortalama yaşları 58,45±10,8'dir. Yapılan jinekolojik ameliyat sonrası ortanca geçen süre 41 aydır. Gruplar ayrı ayrı incelendiğinde grup-1'i oluşturan hastalarda minisling olan 20 kişi, TVT ameliyatı olan 6 kişi, TOT ameliyatı olan 17 kişi olmak üzere toplamda 43 kişi bulunmaktadır. Bu 43 kişi hastaların %45,7' ünü oluşturmaktadır. Grup-2 'yi oluşturan VAH ameliyatı olan 23 kişi bulunmaktadır, bunların 16 tanesine ayrıca TOT ameliyatı eklenirken, 7 tanesine minisling ameliyatı eklenmiştir. CA yapılan hastalara bakıldığında 15 kişiye TOT, 6 kişiye minisling, 7 kişiye ise 4 kollu mesh ameliyatı eklenmiştir. Prolapsus ameliyatı olan hastalara postoperatif POP-Q değerlendirmesi yapıldığında seçilen ameliyata göre prolapsus düzeyleri değişmemiştir. Hastaların POP-Q ölçümleri incelendiğinde ameliyat sonrasındaki sürede Aa ölçümünde iki grup arasında istatistiksel olarak fark bulunmuştur(p=0,001). Grup-1'de Aa ölçümü ortalaması -1,8±1,1 iken, Grup-2 de Aa ölçümü -0,2±1,6 olarak bulunmuştur. Bu istatiksel fark Grup-2 de bulunan hastaların prolapsusa yatkınlığına bağlanmıştır. Yapılan SÜİ testine göre gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır(p=0,140). Grup-1 de yer alan hastaların PISQ-12 duygusal ve partner alt ölçeği ameliyat öncesinde ve sonrasında istatistiksel olarak anlamlı fark göstermemiştir. PISQ-12 fiziksel alt ölçeğinde ve toplam puanlarında istatistiksel olarak anlamlı azalma bulunmuştur (p<0,001; p<0,001). Grup-2 de yer alan hastaların PISQ-12 duygusal, partner, fiziksel alt ölçeğinde ve toplam puanlarında istatistiksel olarak anlamlı azalma bulunmuştur (p<0,001; p<0,001; p<0,001; p<0,001). Hastaların postoperatif SÜİ testi sonucu başarı ve başarısızlık olarak kabul edilerek yapılan binary logistic regresyon analizinde değişkenler olarak; yaş, parite, sezaryen ameliyatı olma, menopoz üzerinden geçen süre, ameliyat grupları dahil edilmiştir. Çalışma sonucu postoperatif idrar kaçırmayı etkileyen faktörler parite ve menopoz üzerinden geçen yıl olarak bulunmuştur (sırasıyla; β= 0,452, p=0,04; β=-0,121, p=0,04). Sonuç: Prolapsus ve SÜİ cerrahisinin bir arada uygulanmasının cinsel fonksiyonların özelikle fiziksel alanına etkili olduğu görülmektedir. Üİ ameliyatının ve POP+Üİ ameliyatının alt üriner semptomları azalttığı ve hastaların yaşam kalitelerini artırdığı görünmektedir. POP ve üriner inkontinas ameliyatını birlikte olan grupta ameliyat sonrası uzun süre geçmesine rağmen stres ve miks üriner inkontinansın tekrarlama oranları ve komplikasyon sayısı oldukça düşüktür. Sonuç olarak stres ve mikst üriner inkontinansı olan hastalarda POP cerrahisine Üİ cerrahisi eklenmesi iyi bir seçenek gibi gözükmektedir.

Cerrahi tedaviPelvik organ prolapsusuPelvik taban bozuklukları+3
Burcu Sarıgedik
Düzce University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tekrarlayan gebelik kaybı hastalarında serum 25-hı̇droksı̇ vı̇tamı̇n D ve 8-hı̇droksı̇-2-deoksı̇guanosı̇n sevı̇yelerı̇nı̇n araştırılması

Amaç: Bu çalışmamızın amacı tekrarlayan gebelik kaybı hastaların serumunda 25-hidroksi vitamin D ve 8-hidroksi-2-deoksiguanozin düzeylerine bakarak erken tanıdaki etkisini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada tekrarlayan gebelik kaybı hastalar ın serumundan 25-hidroksi vitamin D ve 8-hidroksi-2-deoksiguanozin düzeyleri karşılaştırıldı . Çalışmada Aralık 2018 ile Mayıs 2019 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniğine başvuran 30 TGK hastası ile herhangi bir medikal problemi ve gebelik kaybı olmayan 30 kadın araştııldı . İstatistiksel analizler Mann Whitney-U test, Shaphiro Wilk testi ve Kikare testi kullanılarak gerçekleştirildi . P değeri < 0.05 anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında tekrarlayan gebelik kaybı olan hasta gruptan alınan serumlarda bakılan 25-hidroksi vitamin D ve 8-hidroksi-2- deoksiguanozin düzeyleri anlamlı bulunmadı. Sonuç: Hastaların serumda bakılan 25-hidroksi vitamin D ve 8-hidroksi-2- deoksiguanozin düzeyleri ile tekrarlayan gebelik kaybı hastaların tanısında uygun yöntem olmadığı anlaşılmaktadır . Hastalarda D vitamini eksikliği ve yetersizliği çok yaygın görülmesinden dolayı anlamlı sonuç çıkmamıştır

8-hidroksi deoksiguanozinAbortusGebelik+2
Serhat Hasüs
Gaziantep University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serum adipsin, irisin ve osteopontin düzeyleri ile polikistik over sendromu ve metabolik anormalliklerin arasındaki ilişkinin araştırılması

Amaç: Polikistik over sendromu (PKOS) üreme çağındaki kadınlar arasında en sık görülen endokrin ve metabolik bozukluklardan biridir. Amacımız serum adipsin, irisin ve osteopontin düzeyleri ile polikistik over sendromu ve metabolik anormalliklerin arasındaki ilişkinin araştırılması ve bu moleküllerin PKOS etiyopatogenezindeki olası rolünü ve/veya PKOS tanısında önemli birer belirteç olabilme potansiyellerini ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü jinekoloji polikliniğine Haziran 2022-Haziran 2023 tarihleri arasında başvuran 18-45 yaş arası ek hastalığı olmayan 96 PKOS hastası ve 80 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışma için Rotterdam kriterleri kullanılmış olup, 3 kriterden 2'sinin sağlanması durumunda PKOS tanısı konulmuştur. Hastaların tamamından araştırma izni ve aydınlatılmış onam alınmıştır. Hastaların demografik verileri muayene sırasında kaydedilmiştir. Biyokimyasal parametreler için yazılı ya da elektronik kayıtlara geçen hastaların rutin poliklinik kontrollerindeki sonuçlarından yararlanılmıştır. Tüm bireylerin mensin 2.veya 3. Gününde 8 saat açlığı takiben alınan venöz kanda serum açlık glukoz, insülin (açlık), HbA1c, kolesterol, LDL-C, HDL-C, Trigliserid, CRP, FSH, LH, E2, total testesteron, TSH, prolaktin düzeyleri belirlenmiştir. İnsülin direncini belirlemek için Homeostatic Model of Assessment-Insulin Resistance (HOMA-IR) hesaplanmıştır. Hirsutizm için modifiye Ferriman Gallwey skoru kullanılmıştır. Eş zamanda adipsin, irisin ve osteopontin için alınan venöz kan örnekleri jelli biyokimya tüplerine alınarak 5000 devirde 10 dakika santrifüj edilip elde edilen serum 1,5 ml'lik eppendorf tüplerine koyularak çalışma gününe kadar -80°C'de saklanmıştır. Adipsin, irisin ve osteopontin ölçümleri BIO-TEK EL X 800 marka cihazda Elabscience marka ticari kitlere kalibrasyon -kontrol işlemlerinden sonra kolorometrik yöntemle analiz edildi. Sonuçlar adipsin ng/ml, irisin pg/ml ve osteopontin ng/ml cinsinden verildi. Elde edilen tüm veriler IBM SPSS Statistics 23 programı kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya 96 PKOS ve 80 sağlıklı kontrol grubu dahil edilmiştir. Her iki grup da kendi içerisinde vücut kitle indeksine göre obez (VKİ>30) ve obez olmayan(VKİ<30) olmak üzere iki gruba ayrılarak toplamda 4 hasta grubu elde edilmiştir. PKOS grubunda adipsin değeri kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p=0,020). PKOS grubunda irisin değeri kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermemiştir (p>0,005). PKOS grubunda osteopontin değeri kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0,000). PKOS obez olmayan grupta adipsin, osteopontin değeri PKOS obez grubundan istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermemiştir (p>0,005). PKOS obez olmayan grubunda irisin değeri PKOS obez gubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0,000). PKOS grubunda HOMA-IR ile osteopontin ve irisin ölçümleri arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı derecede bir ilişki bulunmuştur (p<0,013, p< 0,003). PKOS grubunda TyG indeks ile adipsin, osteopontin ve irisin ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede bir ilişki bulunmamıştır (p>0,05). PKOS grubunda adipsin ile VKİ ölçümleri arasında pozitif yönde, E2, HbA1c, açlık glukoz ölçümleri arasında negatif yönde istatistiksel olarak anlamlı derecede bir ilişki bulunmuştur. PKOS grubunda irisin ile kilo, VKİ, bel/kalça oranı, HbA1C, insülin (açlık), HOMA-IR, CRP ölçümleri arasında pozitif yönde, HDL ölçümü arasında negatif yönde istatistiksel olarak anlamlı derecede bir ilişki bulunmuştur. PKOS grubunda osteopontin ile kilo, VKİ, bel/kalça oranı, insülin (açlık), HOMA-IR ölçümleri arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı derecede bir ilişki bulunmuştur. PKOS grubunda fenotipler arasında adipsin, osteopontin ve irisin değeri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. PKOS gelı̇şı̇m rı̇skı̇ İçin yapılan logı̇stı̇k regresyon analı̇zi sonucunda, yaş, VKİ, FSH, LH/FSH, total kolesterol ve osteopontin ölçümlerinin gruplar üzerinde istatistiksel olarak anlamlı derecede bir etkisi bulunmuştur (p<0,05). ROC analizi ile yapılan değerlendirme sonucunda osteopontin ölçümünün gruplar üzerinde istatistiksel olarak anlamlı derecede etkisinin olduğu tespit edilmiştir. Osteopontin değerinin 2,323 ng /ml değerinin altına düşmesi PKOS riski oluşturmaktadır. Sonuç: Çalışmamızda adipsinin değerlerinin PKOS ile önemli ölçüde ilişkili olduğunu ve bunun VKİ'ye bağlı olduğunu ve aynı zamanda irisinin ise antropometrik ölçümler ve metabolik parametreler ile ilişkili olduğunu gösterilmiştir. Osteopontinin tanısal değerini belirlemeye yönelik yapılan ROC analizinde osteopontin değerinin 2,323 değerinin altına düşmesinin PKOS riski oluşturduğu tespit edilmiştir ve PKOS'lu hastalarda metabolik anormalliklerle de ilişkisi olduğu gösterilmiştir. Osteopontin düzeyinin kalorimetrik ölçümleri PKOS ve PKOS'la ilişkili metabolik hastalıkların erken tanısında, tedavisinde ve takibinde katkı sağlayabilir. Ancak bu alanda daha büyük çaplı prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: polikistik over sendrom, metabolik sendrom, insülin rezistansı, adipsin, irisin, osteopontin

AdipsinMetabolizmaOsteopontin+2
Fatma Nur Düzenli
Düzce University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endometrium kanserinde preoperatif dönemde bakılan bilgisayarlı tomografide deri altı yağ dokusu kalınlığı ve iç organ yağ dokusu alanı ölçümlerinin postoperatif morbidite ve sağkalım ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Endometrium kanserli hastalarda operasyon öncesi değerlendirilen bilgisayarlı tomografide hastaların deri altı yağ dokusu kalınlığı, abdominal toplam yağ dokusu alanı, derialtı yağ dokusu alanı, hastaların visseral yağ dokusu alanı, cilt altı toplam kas alanı ve cilt altı toplam kaslı yağ dokusu alanı değerlerinin endometrium kanserli hastalarda operasyon sonrası dönemde morbidite ve sağkalım ile olan ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanıp bu değerlerin endometrium kanserinde kullanılıp kullanılamayacağının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Tez çalışmamız çift merkezli olup endometrium kanseri tanılı hastalar alınmıştır, bu iki merkezde operasyonu yapılan ve sonrasında medikal tedavisi devam eden hastalar çalışmaya alınmıştır. Kliniklerimizde 01.05.2017-01.05.2023 tarihleri arasında iki merkezimizde endometrium kanseri nedeni ile ameliyatları yapılan 200 hasta çalışmaya dahil edilip 48 hasta çalışmamıza dahil edilme kriterlerine uygun olmayıp çalışma dışı bırakılmıştır, çalışmamıza dahil edilme kriterlerine uygun 152 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara endometrium kanseri nedeniyle total histerektomi + bilateral salpingooferektomi + pelvik lenfadenktomi ± paraaortik lenfadenektomi ± omentektomi operasyonu yapılmıştır. Hastaların yaşı, gravida ve parite durumu, menopoz durumu, kanser öyküsü, ailede kanser öyküsü, sistemik hastalık öyküsü, ilaç kullanım durumu, sigara içme durumu, alkol kullanma durumu, vücut kitle indeksi, operasyon öncesi batın cerrahisini olup olmadığı, hastanın hastaneye başvuru nedeni, hastaların ameliyat öncesi endometrial örnekleme sonucu, hastalara yapılan ameliyatlar, hastaların patoloji tanısı, endometrium kanserinin cerrahi evreleri ve hastaların patoloji sonuçları incelenip değerlendirilmiştir. Hastaların operasyon süresi, operasyon sonrası hastanede kalma süresi, operasyonda komplikasyon gelişip gelişmediği, operasyon sonrasında komplikasyon gelişip gelişmediği, operasyon sonrası hastaların morbidite durumu ve sağkalımı değerlendirilmiştir. Hastaların patolojik sonuçlarında tümörün gradesi, uterus çapı, tümör çapı, tümörün myometrial invazyon durumu, tümörün lenfovasküler invazyonu, tümör cerrahi sınır tutulumunun varlığı, batın yıkama sıvısında tümöral hücre varlığı, pelvik-paraaortik lenf nodu tutulumu, ana materyal cerrahi evresi incelenmiştir. Çalışmamız iki merkezli olduğundan her iki merkezdeki çekimler Toshiba Activion 16 ve Simens Somatom go Top bilgisayarlı tomografi cihazlarından çekim yapılmıştır. Hastaların vücut kitle indeksleri (BMI) kilogram cinsinden vücut ağırlıklarının metre cinsinden boylarının metrekaresine bölünerek (kg/m2) hesaplamaları yapıldı. Deri altı yağ dokusu kalınlığı (SAT) bilgisayarlı tomografide sakral 1 vertebranın (S1) üst sınırından ve rektus abdominis kasının ortasından aksiyel düzlemdeki kesi görüntülenmesi yapıldıktan sonra SAT değeri mm olarak ölçülüp deri altı yağ dokusu kalınlığı hesaplandı. Bilgisayarlı tomografide (BT) verileri http://datasharing.aim-aicro.com/morphometry adresli yazılım programı ile lumbal vertebra 3-4 (L3-L4) civarında göbeği gösteren eksenden görüntü dilimi alınıp total yağ dokusu alanı (TFA), deri altı yağ doku alanı (SFA), visseral yağ doku alanı (VFA), cilt altı toplam kas alanı (Total-MA) ve cilt altı toplam kas yağ alanı (Total-MFA) parametrelerinin alan ölçümleri hesaplanıpı TFA, SFA, VFA, Total-MA ve Total-MFA parametrelerinin cm² olarak alan hesaplaması yapıldı. Preoperatif dönemde hastalara bilgisayarlı tomografi çekilmiş ve hastalardan değerlendirilmesi planlanan parametrelerin ölçümleri özel yazılım program ile hesaplanmıştır. Parametrelerin değerlendirilmesinde http://datasharing.aim-aicro.com/morphometry adresli yazılım programı kullanılmıştır. Çift merkezli sürdürülen çalışmadaki veriler için tek yazılım program kullanılarak hesaplama yapılmıştır. Bulgular: Hastalarımızın yaş ortalaması 62.37 ± 10.84 (min-max 40-90) olarak tespit edilmiştir. Gravida sayısı 3 ±1.6 olarak tespit edilmiştir. Parite sayısı 2.6 ±1.9 olarak tespit edilmiştir. Çalışmamızda hastalarımızın yaş ortalaması literatür ile uyumlu olduğu tespit edilmiştir. Hastaların tanıları anormal uterin kanama veya postmenopozal kanama sonrası yapılan endometrial biyopsi neticesinde tespit edildi. Hastalara operasyonda total histerektomi (laparatomik veya laparoskopik) + bilateral salpingooferektomi + Pelvik lenfadenektomi ± Paraaortik lenfadenektomi +omentektomi + batın yıkama sıvısı alınması yapılmıştır. Hasta takip süresi ortalama 9.5 (3-23) yıl olarak tespit edilmiş olup operasyon sonrası ortalama sağkalım oranı %84 olarak tespit edilmiştir. Çalışmamızda hasta sağkalım süresi literatürdeki çalışmalar ile uyumlu bulunmuştur. Hastaların BMI'lerinin artması hastaların endometrium kanserine yakalanma riskini artırdığı tespit edilmiştir. Çalışmamızda BMI değerinin grade ve evre üzerinde etkili olduğu tespit edilip grade ve evre grupları karşılaştırıldığında her iki grupta istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir (p=0.003 ve p<0.05). Bizim çalışmamızda operasyon öncesi değerlendirilen BMI, SAT, TFA, SFA, VFA, Total-MA ve Total-MFA parametreleri endometrium kanseri tanılı hastalarımızda grade ve evreye göre ayrı ayrı değerlendirdik. Grade göre olan değerlendirmemizde hastaları grade1 ve grade2-3 şeklinde iki gruba ayırıp değenlendirdik. Evreye göre olan değerlendirmemizde de hastaları evre1 ve evre2-3 şeklinde iki ayrı gruba ayırıp değerlendirdik. Bu parametrelerin hastaların gradesine ve evresine olan prognozunu değerlendirdik. Bu değerlerin sağkalım üzerine olan etkilerini değerlendirip literatür ile uyumluluğunu inceledik. SFA değerini grade ve evreye göre karşılaştırıldığımızda istatistiksel olarak anlamlı fark tespit ettik (p=0.026 ve p<0.05). Grade ve evresi yüksek olan grupta SFA değeri daha yüksek olmaktadır. Hastaların BMI ve operasyon öncesi değerlendirilen BT'deki SAT, TFA, SFA, VFA, Total-MA ve Total-MFA parametreleri hesaplandı. Bu 7 risk faktörünü belirleyip logistik regresyon ile analizini yaptık. Çalışmamızda adipoz doku dağılımını gösteren parametreler ve BMI ile cerrahi komplikasyonları öngörme arasında bir ilişki tespit edilememiştir. Çalışmamızda adipoz doku dağılımını gösteren parametreler ve BMI ile operasyon süresi arasındaki korelasyon değerlendirildi. Bu bulgulara göre, operasyon süresi ile SAT, TFA, SFA, VFA ve Total-MA değişkenleri arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyonlar bulunmuştur. Özellikle TFA, SFA, VFA ve Total-MA değişkenleri ile operasyon süresi arasında negatif korelasyon tespit edilmiştir. BMI ile operasyon süresi arasında anlamlı bir ilişki yoktu. SAT ile operasyon süresi arasında pozitif bir korelasyon olduğunu ve bu korelasyonun istatistiksel olarak anlamlı olduğunu gösterdik. Bu bulgular ışığında cilt altı yağ dokusu kalınlığının operasyon süresini arttıran etkili bir parametre olduğunu düşünmekteyiz. Değerlendirdiğimiz BMI, SAT, TFA, SFA, VFA, Total-MA ve Total MFA parametrelerinden Total-MA ve Total-MFA ile ilgili incelediğimiz data verileri sınırlı sayıda olup daha sonra yapılacak çalışmalarda bu iki veri ile ilgili daha fazla data verisi olması durumunda bu verilerin morbidite ve sağkalım üzerinde etkisinin olabileceğini düşünmekteyiz. Sağkalım üzerine etkili risk faktörleri hakkında yaptığımız Cox regresyon modeli analizinde, değerlendirdiğimiz faktörler arasında VFA'nın sağkalım üzerindeki etkisi istatistiksel ölçüde yüksek (p=0.032) bulunmuştur. VFA regresyon analizinde değerlendirdiğimiz parametreler arasında en anlamlı sonucu olan değerdi, fakat HR: 1 (95% CI: 1.00-1.00) oluğu için bu örneklem büyüklüğünde etkisinin olmadığı tespit edildi. Ancak ileri çalışmalarda örneklem büyüklüğü arttırıldığında anlamlı hale gelebilecek bir parametre olarak düşünüldü. Sonuç: Endometrium kanseri olan hastalar üzerinde literatürde birçok çalışma yapılmıştır. Endometrium kanserinin tanısı, tedavisi, prognozu, morbidite ve sağkalımı üzerine birçok literatür çalışması taranıp değerlendirildi. Hastaların operasyon öncesi değerlendirilen bilgisayarlı tomografide hastaların deri altı yağ dokusu kalınlığı, abdominal toplam yağ dokusu alanı, derialtı yağ dokusu alanı, visseral alan yağ dokusu alanı, cilt altı toplam kas alanı ve cilt altı toplam kas yağ alanı hesaplandı. Hastaların BMI değerleri hesaplandı. Değerlendirdiğimiz BMI, SAT, TFA, SFA, VFA, Total-MA ve Total MFA parametrelerinden Total-MA ve Total-MFA ile ilgili incelediğimiz data verileri sınırlı sayıda olup daha sonra yapılacak çalışmalarda bu iki parametre ile ilgili daha fazla data verisi olması durumunda bu parametre morbidite ve sağkalım üzerinde etkisinin olabileceğini düşünmekteyiz. Çalışmamızda SFA değerini grade ve evreye göre karşılaştırıldığımızda istatistiksel olarak anlamlı fark tespit ettik (p=0.026 ve p<0.05). Grade ve evresi yüksek olan grupta SFA değeri daha yüksek olmaktadır. BMI ve adipoz doku dağılımını gösteren BT parametreleri ile komplikasyonların öngörülebilirliğini değerlendirmek için yaptığımız logistik regresyon analizinde; bu parametrelerin komplikasyonu öngörmede istatistiksel olarak anlamlı bir etkisinin olmadığı tespit ettik. SAT ile operasyon süresi arasında pozitif bir korelasyon olduğunu ve bu korelasyonun istatistiksel olarak anlamlı olduğunu göstermektedir. Bu bulgular ışığında cilt altı yağ dokusu kalınlığının operasyon süresini arttıran etkili bir parametre olduğunu düşünmekteyiz. Ayrıca morbidite ve sağkalım üzerine etkili risk faktörleri hakkında yaptığımız Cox regresyon analizinde, değerlendirdiğimiz faktörler arasında VFA'nın sağkalım üzerindeki etkisi istatistiksel ölçüde yüksek (p=0.032) bulunmuştur. VFA regresyon analizinde değerlendirdiğimiz parametreler arasında en anlamlı sonucu olan değerdi fakat HR: 1 (95% CI: 1.00-1.00) oluğu için bu örneklem büyüklüğünde etkisinin olmadığı tespit edildi. Ancak ileri çalışmalarda örneklem büyüklüğü arttırıldığında anlamlı hale gelebilecek bir parametre olarak düşünüldü. Tüm bu bulgular cerrahi müdahalenin planlanması ve hastaların takibi sırasında dikkate alınması gereken faktörlerin karmaşıklığını ortaya koymaktadır. Vücut yağ dokusu kompozisyonu ve bunun tedavi ve prognoz üzerindeki metabolomik etkisini ölçmek için daha büyük gruplarla uzun takip süreli prospektif ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Endometrium kanser olan ve riski taşıyan kadınların daha iyi anlaşılması ve belki de daha seçici bir şekilde tanımlanması için bir yol bulunması açısından önemlidir. Anahtar kelimeler: endometrium kanseri, bilgisayarlı tomografi, deri altı yağ dokusu kalınlığı, abdominal toplam yağ dokusu alanı, derialtı yağ dokusu alanı, visseral yağ dokusu alanı, cilt altı toplam kas alanı, cilt altı toplam kas yağ alanı

Fethullah Tanrıkulu
Düzce University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Servı̇ks kanserı̇ tanılı hastaların parafı̇n bloklarından real tı̇me PCR yöntemı̇ ı̇le human papı̇llomavı̇rus(HPV) genotı̇plerı̇nı̇n araştırılması

Amaç: Gaziantep ve yöresinde serviks kanserine en sık sebep olan HPV subtiplerini belirlemek ve bu subtiplerden korumak için henüz enfekte olmamış hastalara uygun HPV aşısını tespit etmektir. Ayrıca bu subtiplerle enfekte ancak neoplazi gelişmemiş hastaların daha sıkı takip erken tanı ve tedavi açısından daha dikkatli olunması gerekmektedir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalına başvuran ve serviks kanseri tanısı alıp opere edilen hastaların materyallerinden GAÜN Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı Laboratuvarı'ndan temin edilen 74 adet parafin bloktaki servikal kanser doku örneği kullanıldı. Örneklerin HPV pozitifliği Real time PCR yöntemi ile belirlendi ve tiplendirildi. İstatistiksel analizler SPSS 22.0 (Statistical Package for Social Sciences) Paket Programı ile analiz edildi. Bulgular: 74 adet örneğin 74'Ünün Serviks kanseri türü skuamöz hücreli kanser olarak tespit edildi.74 adet hastanın 5'inde (%6,8) HPV 16 tek subtip ile efekte olarak bulunmuşken,1 hastada (%1,4) HPV 56 tek subtip ile efekte bulunmuştur. Diğer 68 hastada (%92,8) birçok HPV subtipleri süper enfeksiyonu birlikte izlenmiştir. Süper enfeksiyonu olan 68 hastanın 68'inde (%100) HPV 16 bulunurken,56'sında HPV 45(%82), 31'inde HPV 18 (%45),13'ünde HPV 56 (%19),11'inde HPV 33 (%16) diğer subtiplerle birlikte izlenmiştir. Sonuç: HPV 16, HPV 45, HPV 18 enfeksiyonlarının yöremizde servikal kanser gelişiminde en önemli HPV subtipleri olduğu gösterilmiştir. 9-26 yaş arası özellikle 11-12 yaş arası HPV aşısı yapılması serviks kanseri gelişimini ciddi oranlarda azalttığı tespit edilmiştir. Bölgemizde en sık tespit edilen HPV tipleri 16,45 ve 18 olmasından dolayı bölgemizde yapılması önerilen aşı bu subtipleri içeren Gardasil-9 tip aşı olması önerilmektedir. Bu aşı ülkemizde bulunmamaktadır. Aşı sonrası oluşan çapraz reaksiyondan dolayı Quadrivalan aşı diğer onkojenik HPV subtiplerinden 31/33/45/52/58'e karşı koruma gösterir (1). Bu nedenle Gaziantep ve yöresinde aşılama için Quadrivalan aşı önermekteyiz. Ayrıca bu HPV subtipleri ile enfekte olan hastaların serviks kanseri açısından daha sıkı takibi, erken tanı ve tedavi açısından daha dikkatli olunması gerekmektedir.

AşılamaAşılarGenotip+6
Halil Öztürk
Gaziantep University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Doğumda intrapartum ultrasonografide statik ve dinamik değişikliklerin rolü

Amaç: İntrapartum ultrasonografinin doğumun birinci evresinin aktif fazında kullanılmasının doğum sonuçlarını öngörmedeki başarısının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif çalışmaya tekil, baş prezentasyonda, aktif doğum eyleminde ve amnion zarı yırtılmış olan 39 nullipar ve 65 multipar olmak üzere toplam 104 gebe dahil edildi. Maternal özellikler, oksitosin ile indüksiyon ya da augmentasyon uygulanılması, epizyotomi uygulanılması, dijital pelvik muayenede servikal dilatasyon, efasman, fetal baş seviyesi, doğumun şekli, yapılan intrapartum ultrasonografide elde edilen parametreler ve yenidoğanın bulguları kaydedildi. Transperineal ultrasonografi yardımı ile sagittal düzlemde ilerleme açısı (AoP), transvers düzlemde orta hat açısı (MLA) ve baş perine mesafesi (HPD) parametreleri ölçüldü. Ölçülen parametreler, istirahat ve aktif ıkınma esnasında kaydedildi. Elde edilen veriler istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Gebelerin 65 (%62.5) tanesi multipar, 39 (%37.5) tanesi nullipar idi. Spontan vajinal doğum yapan grupta ilerleme açısı AoP1 (istirahat hali) ve AoP2 (ıkınma hali) ortalamalarının diğer iki grupla kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu izlendi (her iki durumda p<0.001). Baş perine mesafesi HPD1 (istirahat hali) ve HPD2 (ıkınma hali) ortalamaları sezaryen grubunda diğer iki gruptan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olarak bulundu (sırasıyla p=0.031, p=0.041). Orta hat açısı MLA1 (istirahat hali) ve MLA2 (ıkınma hali) ortalamaları spontan vajinal doğum yapan grupta diğer iki gruptan anlamlı düzeyde düşük bulundu (sırasıyla p=0.002, p=0.001). Servikal dilatasyon, efasman ve baş seviyesi ile AoP1 ve AoP2 arasında anlamlı pozitif korelasyon varken, HPD1, HPD2, MLA1 ve MLA2 arasında anlamlı negatif korelasyon saptandı. Sonuç: Bu çalışma, intrapartum transperineal ultrasonografinin objektif bir değerlendirme sağlayabileceğini ve klinik karar alma süreçlerine katkıda bulunabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: intrapartum transperineal sonografi, ilerleme açısı, orta hat açısı, baş-perine mesafesi, doğum eylemi

Ceren Teberik
Düzce University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ektopik gebeliklerde ardışık metotreksat tedavisinin başarı oranının belirlenmesi ve tedavinin over rezervine etkilerinin anti müllerian hormon seviyeleri ile değerlendirilmesi

Çalışmamızda ektopik gebelik tedavisinde; ardışık çoklu doz MTX protokolünün başarı oranı, başarı ya da başarısızlığına etki eden parametreler ve tedavinin over rezervi üzerine etkilerini değerlendirmeyi hedefledik. 1.1.2017–30.12.2019 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinde ektopik gebelik nedeni ile ardışık çoklu doz metotreksat protokolü uygulanmış, çalışmaya dahil edilme kriterlerine uyan toplam 63 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların hastahane veri sisteminde kayıtlı demografik verileri, klinik parametreleri, laboratuar değerleri kayıt altına alınarak sonuçlar istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Tedavinin over rezervine etkileri tedaviden önceki ve 3-6 ay sonraki AMH düzeyleri karşılaştırılarak değerlenirildi. Çalışmada P değerinin 0.05'ten küçük olması istatiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Çalışmamızda ardışık çoklu doz MTX protokolü uygulanan 63 hastada tedavinin başarı oranı %71.4 olarak saptandı. Çalışmamız bu açıdan literatür ile uyumlu olarak seçilmiş tubal ektopik gebeliği olan olguların tedavisinde, MTX tedavisinin cerrahi tedaviye önemli bir alternatif olduğunu destekler niteliktedir. Ayrıca literatürdeki birçok çalışmanın aksine douglasta serbest mayi miktarının medikal tedavi başarılı olan ve olmayan gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık gösterdiği, mayi miktarı fazla olan grupta tedavi başarısının düşük olduğu bulunmuştur (Padj=0.009). Medikal tedavi ile başarılı olunan hastalarda AMH medyan değere göre %12.6; başarısız olunan ve cerrahi uygulanan hastalarda %6.7 düşüş göstermiştir. Medikal tedavi başarılı ya da başarısız olan gruplarda tedavi öncesi ve sonrası AMH değişimlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (Padj>0.05). Ektopik gebelik hastalarında esas hedef maternal mortaliteyi engellemek olsa da hastaların klinik durumları uygunsa, uygulanacak tedavi yöntemlerinin daha sonra infertiliteye neden olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. ANAHTAR KELİMELER: Ektopik Gebelik, Metotreksat, Anti Müllerian Hormon, Over Rezervi, Çoklu Doz

Antimüllerian hormonAntimüllerian hormonGebelik+3
Furkan Çetin
Gaziantep University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prenatal fetal anomali nedenli terminasyonların genetik ve morfolojik incelenmesi

Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde fetal anomalilerle sıklıkla karşılaşılmakta ve tersiyer bir referans merkezi olan hastanemize sıklıkla yönlendirmeler yapılmaktadır. Çalışmamızda prenatal tanı konulmuş fetal anomali nedenli terminasyonların genetik ve morfolojik incelemesi yaparak, fetal anomalilerle genetik anomaliler arasındaki ilişkiyi araştırmak istedik. Çalışmaya 01.11.2018–28.02.2020 tarihleri arasında Anabilim Dalımız polikliniğine başvurmuş ve yapılan ultrason incelemeleri neticesinde terminasyon kararı alınmasına sebep olacak fetal anomali veya anomalilere sahip hastalardan genetik inceleme yapılması uygun bulunan 56 hasta dahil edildi. Çalışma retrospektif olarak yapıldı. Çalışmamızda toplam 56 hastadan 11'inde genetik inceleme için uygun ve yeterli materyalin olmamasına bağlı genetik değerlendirme yapılamadı. Genetik olarak incelenebilen 45 hastanın 10 tanesinde genetik anomali saptandı. Literatürde en sık rastlanan fetal anomali kardiyak anomaliler olsa da çalışmamızda en sık izlenen fetal anomali merkezi sinir sistemi anomalileri olarak tespit edildi. Bu durum ülkemizde yapılan eşdeğer çalışmalarla benzer bulundu. Literatürde fetal anomaliler nedeniyle terminasyon işlemi sonrası genetik inceleme yapılmasına ilişkin çok az çalışma olduğundan çalışmamız çok değerlidir. Çalışmamız terminasyon sonrası hangi hastalardan genetik incelemenin yapılması gerektiği hususunda yol gösterici olacaktır.

AnomalilerDizi analizi-DNAFetal gelişim+4
Ali Kemal Yaman
Gaziantep University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gebelikte sigara ve kafein kullanımının fetüs ve plesenta üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Hakan İyiköşker
Gaziantep University
2000
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preeklamptik ve eklamptik hastalarda serum ürotensin-II düzeyleri

Fuat Aksoy
Gaziantep University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Servikovajinal sıvıdaki βHCG ve prolaktin düzeylerinin preterm doğumu belirlemedeki rolü

Sezgin Sönmez
Gaziantep University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Postpartum depresyonun sosyodemografik risk faktörleri ve sitokinlerle ilişkisi

Nayle Öztemiz
Gaziantep University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fetal hidrosefali ve nöral tüp defekti olan gebelerde total oksidan seviye-total antioksidan kapasite-oksidatif stres indeksinin değerlendirilmesi

Hidrosefali ve nöral tüp defektleri (NTD) fetuslarda intrauterin dönemde ultrasonografi (USG) ile genellikle tanı konulabilen ciddi merkezi sinir sistemi anomalilerindendir. Bir kısmı yaşamla bağdaşmadığından intrauterin dönemde veya doğumdan hemen sonra exitus olurken, bir kısmında da ciddi morbidite gelişir. Aile ile birlikte karar verildiğinde bu fetal anomalilerin ağır formlarında gebeliğin terminasyonu söz konusu olabilmektedir. Etyolojide bir takım faktörler suçlanmakla birlikte henüz kesin olarak ortaya konmuş nedenler bulunmamaktadır. Bu çalışma kesin etyolojinin belirlenmesine katkıda bulunmak, mümkünse anomalilerin oluşumunu engellemeye yönelik önlemler geliştirmek amacı ile planlandı.Çalışmada, 16-20. gebelik haftaları arasında bulunan, takipte gerilemeyen fetal hidrosefali ve NTD saptanan 32 gebe ile fetal anomali saptanmayan 34 gebe karşılaştırıldı. Bu iki grup arasında total oksidan seviye (TOS), total antioksidan kapasite (TAK), OSİ (oksidatif stres indeksi) değerleri karşılaştırıldı.Çalışmamızda, TAK'ın hasta grubunun maternal kanında, kontrol grubuna göre daha düşük olduğu saptandı. Ancak istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p=0.30).Maternal kanda TOS ve OSİ değerleri hasta grubunda, kontrol grubuna göre yüksek olarak saptandı ancak istatistiksel olarak anlamlı olmadığı belirlendi (TOS için p=0.56; OSİ için p=0.37).Amnion sıvısında TOS ve OSİ değerleri hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı (TOS için p=0.036; OSİ için p=0.005). TAK ise amniotik sıvıda hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük saptandı (p=0.019).Maternal kan ve amniosentez materyalleri arasındaki farklılığın plasental bariyerin güçlü antioksidan defans özelliği nedeniyle ortaya çıkmış olabileceği düşünüldü.Çalışmamızda elde ettiğimiz sonuçların fetal anomalinin meydana getirdiği bir sonuç ya da, fetal anomaliyi oluşturan bir sebep olması muhtemeldir. Bu olasılıkların netleştirilmesi için daha geniş serili ve faz 4 yeni çalışmalara gereksinim vardır.Anahtar Kelimeler: Hidrosefali, Nöral tüp defekti, Total oksidan seviye, Total antioksidan kapasite, Amniosentez

Çağlar Yazıcıoğlu
Gaziantep University
2008
00