1,178
Archived Theses
11
DOIs Assigned
1%
DOI Rate
Discipline
Yurtta kalan üniversite öğrencilerinin sosyal medya bağımlığı ve beslenme davranışının değerlendirilmesi
Bu çalışma yurtta kalan üniversite öğrencilerinde sosyal medya bağımlılığının beslenme davranışına etkisi ve yeme bozukluğu riskinin değerlendirilmesi amacıyla planlanmıştır. Çalışmaya İbn Haldun Üniversitesi yurdunda kalan 415 öğrenci (%66,5 kadın, %33,5 erkek) katılmıştır. Sosyodemografik ve sağlık bilgileri, sosyal medya ve beslenme durumu, antropometrik ölçüm, Sağlıklı Beslenmeye İlişkin Tutum Ölçeği (SBİTÖ), Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği (SMBÖ) ve Rezzy Yeme Bozuklukları Ölçeğini içeren anket formu aracılığıyla yüz yüze toplanmıştır. Araştırma verileri SPSS 28.0 programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Öğrencilerin yaş ortalaması 21,6±2,75 (yıl) iken BKİ ortalaması 23,5±3,33 (kg/m2)'tür. Öğrencilerin tamamı sosyal medya kullanmakta ve gün içinde ortalama 3,22±2,40 saati sosyal medyada geçirmektedirler. Öğrencilerin %79,03'ü sosyal medya kullanımı esnasında besin tüketmektedir. Öğrencilerin sosyal medya bağımlılık düzeyi 'az bağımlı düzey', sağlıklı beslenmeye ilişkin tutumu 'yüksek düzey' bulunmuştur. Kız öğrencilerin sağlıklı beslenmeye ilişkin tutum düzeyleri erkek öğrencilerden daha yüksektir (p<0,05). Katılımcıların yeme bozukluğu riski 'düşük' ve kız öğrencilerin yeme bozukluğu riski erkek öğrencilerden daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Sosyal medyada geçirilen süre arttıkça kötü beslenme puanının düşüş gösterdiği tespit edilmiştir. Zayıf bireylerin sosyal medyayla daha fazla meşgul oldukları, fazla kilolu bireylerin duygu durumunu düzenlemek amacıyla daha fazla sosyal medya kullandığı saptanmıştır. Bireylerin beden kütle indeksleri ve sosyal medyada geçirdikleri süre arttıkça yeme bozukluğu riskinin arttığı bulunmuştur. Sonuç olarak, sosyal medya sağlıklı beslenme konusunda fayda sağlamaktadır. Sosyal medyada sağlıklı beslenme konusunda yapılan paylaşımların kalitesi artırılmalı, paylaşım içerikleri daha faydalı hale getirilmelidir. Sosyal medya üzerinde beslenme eğitimlerinin yaygınlaştırılmasına, mevcut eğitimlerin kalitesinin artırılmasına ve bu konuda daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Tip 2 diyabetli bireylerde yeme davranışları ve diyete uyum durumlarının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Bu araştırmanın amacı tip 2 diabetes mellitus tanılı hastaların yeme tutum ve davranışları ile yeme bozuklukları riskini belirlemek ve diyete uyumlarını incelemektir. Gereç ve Yöntemler: Çalışma, Bahçelievler Devlet Hastanesi Diyet Polikliğine başvuran 95'i kadın (%71,43) 38'i erkek (%28,57) 133 gönüllü katılımcı ile gerçekleştirildi. Katılımcılara sosyo-demografik bilgiler, hastalık durumu, beslenme alışkanlıkları, duygusal yeme davranışı ve antropometrik ölçümlerin yer aldığı 5 bölümden oluşan sorular ile Yeme Tutum Testi Kısa Formu (YTT-26) ve Diyet Öz etkinlik İnançları Ölçeğini (DÖİÖ) içeren anket formu yüz yüze uygulandı. Bulgular: Tüm katılımcıların %42,11'inde bozulmuş yeme davranışı saptanmıştır. Ortalama YTT-26 toplam puanı 17,71±9,77'dir. YTT-26 puanı kadınlar, ilkokul ve öncesi eğitim düzeyi ile herhangi bir işte çalışmayanlarda daha yüksektir (p<0,05). Katılmcıların %97,00'sinin diyet öz etkinlik inançları yüksek bulunmuştur. Ortalama DÖİÖ toplam puanı 152,48±18,89'dur. Kahvaltı ve öğle öğünü atlamayan bireylerin öz etkinlik inançları daha yüksektir (p<0,05). Tüm katılımcıların %24,81'i diyet uygulamakta, %55,64'ü 2 ana öğün tüketmekte ve en çok öğle öğününü atlamaktadırlar. Katılımcıların %77,44'ü ara öğün tüketmekte, %47,93'ü ara öğün atlamakta ve en çok kuşluk ara öğünü atlanmaktadır. Olumlu duygu durumlarında beslenme üzerinde değişiklik olmadığı, olumsuz duygularda ise kadınların erkeklere göre daha çok yiyecek tükettiği bulunmuştur (p<0,05). Yemeğini hızlı tükettiğini beyan edenlerin oranı %40,60 olup bozulmuş yeme davranışı ve YTT-26 puanı ile ilişkisi yoktur (p>0,05). BKİ ortalama düzeyi 33,88±6,35'tir. Kadınların BKİ ortalaması erkeklerden daha yüksektir (p<0,05). Bel çevresi ve bel/kalça oranı düzeylerine göre sırasıyla katılımcıların %85,7'i ve %87,97'si çok yüksek ve artmış sağlık riski altındadır. Katılımcıların %50,38'i kendini kilolu, %18,80'i aşırı kilolu hissettiğini belirtmiştir. Aşırı kilolu hisseden bireylerde bozulmuş yeme davranışı daha sıktır (p<0,05). HbA1c ve AKG düzeyleri erkeklerde, Total kolesterol, LDL kolesterol ve HDL kolesterol düzeyleri ise kadınlarda daha yüksektir (p<0,05). Diyabetle yaşam süresi ile HbA1c ve AKG arasında zayıf pozitif yönlü ilişki olduğu, hipoglisemi yaşama sıklığının ise arttığı saptanmıştır (p<0,05). Biyokimyasal bulgular, antropometrik ölçümler, farklı duygu durumları ve diyabetle yaşam süresi ile bozulmuş yeme davranışı, YTT-26 ve DÖİÖ puanı arasında ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Sonuç: Diyabetli bireylerin diyete uyum ve öz yönetim konusunda yaşadığı zorluklar yeme davranış bozukluğu riskini arttırabilmektedir. Bu nedenle diyabetli bireylere tanı konulmasının ardından beslenme ve diyet uzmanı tarafından tıbbi beslenme tedavilerinin başlatılması, diyabet eğitimi verilerek öz etkinliğin arttırılması ve yeme davranışları açısından taramaların yapılması önemlidir. Anahtar kelimeler: Diyabet, diyete uyum, yeme davranışları, yeme bozukluğu.
Birinci basamak sağlık çalışanlarının fonksiyonel gıdalar ile ilgili bilgi ve tutumlarının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Beslenme kaynaklı kronik hastalıkların artması, bireyleri sağlıklı beslenmeye yöneltmiş ve fonksiyonel gıdalara olan ilgiyi artırmıştır. Bu çalışmanın amacı, birinci basamak sağlık çalışanlarının fonksiyonel gıdalar ile ilgili bilgi ve tutumlarının değerlendirmektir. Gereç ve Yöntemler: Bu kesitsel çalışma Ekim 2024-Aralık 2024 tarihleri aralığında İstanbul ili Silivri ilçesindeki birinci basamak sağlık merkezinde görev alan sağlık çalışanları arasında gerçekleştirilmiştir. Örneklemi, 18-65 yaş aralığında değişen doktor, ebe ve hemşireden oluşan toplam 168 sağlık çalışanı oluşturmuştur. Veriler yüz yüze anket formu aracılığıyla gönüllülük esasına dayanarak toplanmıştır. Bulgular: Bu çalışmaya göre katılımcılar tarafından en fazla bilinen fonksiyonel besinlerin probiyotik ve prebiyotik içeren gıdalar (%92,2), kurubaklagiller (%85,1), sarımsak (%83,3) olduğu saptanmıştır. En az bilinen fonksiyonel gıdalar ise bitki sterolleri ve bitki stanol esterleri içeren modifiye margarin ürünleri (%80,4), düşük sodyumlu besinler veya sodyum içermeyen gıdalar (%70,3), vitamini arttırılmış meyve suyu olduğu (%65,5) saptanmıştır. Mesleklere göre fonksiyonel besin tanımını tanıma, fonksiyonel besinler, tanımlama, önerme ve sağlık üzerine etkisi konusunda anlamlı bir ilişki bulunmazken (p>0,05), fonksiyonel gıdalar ile ilgili bilgi düzeyinin ebe grubunda doktor ve hemşire gruplarına göre daha düşük olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Önerilen ürünler arasında sırasıyla en yüksek yüzdeliğe sahip olan gıdalar probiyotikli ürünler (%35,7), balık (%32,7) ve lif içeriği arttırılmış gıdalardır (%29,7). Fonksiyonel gıda önerilerinin yapılmasında en sık göz önüne alınan özellik, sindirim sistemini düzenleme (%53,5) etkisidir. Bunu takiben, kilo vermeye yardımcı olma (%50,5) ve kanser riskini azaltma (%47,6) özellikleri önemli birer kriter olarak öne çıkmaktadır. Sonuç: Bu çalışma İstanbul ili Silivri ilçesinde gerçekleştirilen nispeten İstanbul merkezine uzak bir ilçede gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmada yer alan sağlık çalışanlarından doktor, ebe ve hemşire gruplarının genel olarak fonksiyonel gıda bilgi düzeyinin yüksek ancak topluma bilgi aktarımı konusunda daha kısıtlı olduğu saptanmıştır. Özellikle ebe grubunun doktor ve hemşirelere kıyasla fonksiyonel gıda bilgi düzeyinin düşük olduğu saptanmıştır. Birinci basamak sağlık çalışanları fonksiyonel gıdalar ile ilgili afiş, workshop ve broşür gibi aracılar kullanarak toplum bilgilendirmesi yapması konusunda desteklenebilir. Konuya ilişkin ileri düzeyde araştırmalar yapılması ve daha geniş kapsamlı örneklemler üzerinde çalışılması önerilmektedir. Anahtar kelimeler: Fonksiyonel gıda, sağlık çalışanları, beslenme, sağlık
Kalp hastalarının beslenme bilgi düzeyleri ve öz yeterliliklerinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Bu araştırma kalp hastalarının beslenme bilgi düzeyleri ve öz yeterliliklerinin etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışma, %40'ı kadın, %60'ı erkek olan 300 kalp hastası birey ile gerçekleştirildi. Veri toplanmasında; sosyo-demografik bilgiler, sağlık ve beslenme bilgileri, antropometrik ölçümler, biyokimyasal parametreler, Yetişkinler İçin Beslenme Bilgi Düzeyi (YETBİG) Ölçeği ve Beslenme Alışkanlıklarının Düzenlenmesinde Öz Yeterlilik formlarını kapsayan anket formu araştırmacı tarafından yüzyüze uygulanmıştır. Bulgular: Yine kadınların BKİ ortalaması (29,31±5,62 kg/m²) erkeklerden (27,82±4,47 kg/m²) anlamlı olarak daha yüksek tespit edilmiştir (p=0,012). Çalışmada katılımcılarda kalp hastalıklarının bulunma süreleri ile temel beslenme düzeyleri arasında anlamlı pozitif yönlü ve zayıf düzeyde bir ilişki olduğu bulunmuştur (p=0,024). Bununla beraber eşlikçi hastalıkları olmayanların olanlara göre temel beslenme (p=0,002) ve besin tercihi (p=0,019) puanları daha yüksek olarak saptanmıştır. Çalışmada temel beslenme ve besin tercihi arasında anlamlı, pozitif yönlü ve orta düzey (p=0,001; r=0,425) bir ilişki bulunurken besin tercihi ve öz yeterlilik arasında anlamlı, pozitif yönlü ve zayıf düzeyde (p=0,009; r=0,151) bir ilişki tespit edilmiştir. Bu çalışmada daha önce sağlıklı beslenmeyle ilgili bir eğitim alanlar ile almayan katılımcılar arasında temel beslenme, besin tercihi ya da öz yeterlilik arasında bir fark bulunamamıştır (p>0,05). Sonuç: Çalışmanın sonuçlarına göre katılımcıların temel beslenme puanları arttıkça besin tercihi puanları da artmakta ve yine öz yeterlilik puanları arttıkça besin tercihi puanları da yükselmektedir. Kalp hastalarına beslenme eğitimi verilmesi sağlık ve beslenme düzeylerinin iyileşmesinde olumlu gelişme sağlayabilir. Konu ile ilgili daha geniş kapsamlı çalışmalara yer verilmelidir. Anahtar kelimeler:Kalp hastalıkları, öz yeterlilik, beslenme bilgi düzeyi
Sporcularda beslenme okuryazarlığı ve yeme davranışının incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, sporcuların beslenme okuryazarlığı seviyelerini ve yeme davranışlarını inceleyerek, sağlıklı beslenme alışkanlıkları geliştirmelerine ve spor performanslarını artırmalarına katkıda bulunmaktır. Çalışmamız 174 gönüllü milli sporcu (%59,2'u erkek, %40,8'ı kadın) ile web tabanlı anket uygulanarak gerçekleştirilmiştir. Uygulanan anketle sosyodemografik özellikler, beslenme okuryazarlığı düzeyi (Yetişkinlerde Beslenme Okuryazarlığı Değerlendirme Aracı), yeme davranışı düzeyi (Üç Faktörlü Yeme Anketi) ile ilgili veriler toplanmıştır. Çalışmaya katılan bireylerin %74.2'si bir diyetisyenle çalışmakta ve üniversite mezunları medyadan duyduğu beslenme bilgilerini lise mezunlarına oranla daha fazla reddetmektedir (p=0,022). Alışverişte gıda etiketi okuyanların bilişsel kısıtlama alt boyutunda anlamlı olarak yüksek puana sahip olduğu belirlenmiştir (p<0.001). Asgari ücretten daha düşük kazanca sahip olanlar ile asgari ücretten daha fazla kazanan sporcuların açlığa duyarlılık puanı asgari ücret alanlara göre anlamlı olarak düşüktür (p=0,026). Katılımcıların %83,3'ü beslenme okuryazarlığı açısından yeterli iken beslenme bilgisinde %63,2, okuduğunu anlamada %70,1'i, besin gruplarında %82,2's, porsiyon miktarlarında %14,4'ü ve gıda etiketi okuma ve sayısal okuryazarlıkta ise %35,6'sı yeterli kategoridedir. Beslenme bilgisini diyetisyenden alan katılımcıların almayanlara göre yeterli seviyede beslenme okuryazarlığı puanı alma oranı daha fazladır (p=0,010). Branşlara göre beslenme okuryazarlığı puanı cimnastik branşında taekwondo branşındaki sporculara göre anlamlı olarak daha yüksektir (p=0,027). Sporcuların beslenmeyle ilgili doğru bilgi edinmesi ve bu bilgileri hayatına geçirebilmesi için alanında uzmanlarla çalışması önerilmektedir.
Genç yetişkin bireylerde sağlık okuryazarlığı ve beslenme bilgi düzeyi ile yeme bozukluğu arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Bireylerin sağlıkla ilgili kararlarını bilinçli bir şekilde alabilmeleri ve sağlıklı yaşam tarzlarını sürdürebilmeleri açısından sağlık okuryazarlığı ile beslenme bilgi düzeyi temel belirleyici unsurlar arasında yer almaktadır ve yeme bozuklukları riskinin kol artmasına sebep olabilmektedir. Bu çalışmanın amacı, 18–27 yaş aralığında yer alan genç yetişkin bireylerde sağlık okuryazarlığı ve beslenme bilgi düzeyi ile yeme bozukluğu arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç ve Yöntemler: Araştırma, Bursa Teknik Üniversitesi öğrencileri arasında 18 ile 27 arasında değişen toplam 264 genç yetişkin öğrenci oluşturmuştur. Sosyo-demografik Bilgi Formu, Yeme Tutum Testi-26 (YTT-26), Yetişkinler İçin Beslenme Bilgi Düzeyi Ölçeği (YETBİD) ve Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği (SOYÖ) olmak üzere dört bölümden oluşan anket formu çevrim içi olarak uygulanmıştır. Bulgular: YETBİD puanıyla SOYÖ bilgiye erişim, bilgileri anlama ve SOYÖ toplam puanı arasında anlamlı, pozitif yönde ve zayıf düzeyde bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). YTT toplam ve yeme meşguliyeti bozulmuş yeme davranışı ve normal yeme davranışı arasında YETBİD puanları arasında anlamlı bir farklılık bulunmuştur (p<0,05). YTT toplam bozulmuş yeme davranışı olanlar ile normal yeme davranışı olanların arasında bilgiye erişim, bilgileri anlama, değer biçme ve SOYÖ toplam puanları bakımından anlamlı bir farklılık bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: Araştırma bulguları, bireylerin sağlık okuryazarlığı ve beslenme bilgi düzeylerinin yeme davranışları üzerinde etkili olabileceğini ortaya koymuştur. Konuya ilişkin ileri düzeyde araştırmaların yapılması ve daha geniş örneklemlerle çalışılması önerilmektedir. Anahtar kelimeler: Sağlık okuryazarlığı, beslenme bilgi düzeyi, yeme bozukluğu, genç yetişkinler, sağlıklı beslenme
Akut koroner sendromu olan bireylerde ürik asit/albümin oranı, beslenme durumu ve GRACE risk skoru arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada Akut Koroner Sendromu olan yetişkin bireylerde ürik asit/albümin oranı, beslenme durumu ve GRACE Risk Skoru arasındaki ilişkiyi saptamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışma, 128 akut koroner sendrom tanılı hastaların sosyodemografik özellikleri, beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktivite durumları, antropometrik ölçümleri ve kan biyokimyasal parametreleri içeren 26 soruluk katılımcı bilgi formu araştırmacı tarafından kaydedilmiştir. Katılımcıların Besin Tüketim Sıklığı Anketi araştırmacı tarafından doldurulmuştur. Ayrıca bireylere Nütrisyonel Risk Tarama-2002 (NRS-2002), Subjektif Global Değerlendirme (SGD), Çok Boyutlu Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇBYKÖ), Vizüel Analog Skala (VAS) araştırmacı tarafından uygulanmıştır. Bulgular: Bu çalışmaya dahil edilen bireylerin %71,9'u erkek ve %28,1'i kadındır. Yaş ortalaması 66,89±13,36 yıldır. NRS skoruna göre, 65 yaş ve üzerindekiler (p=0,014), ortaokul ve altı eğitim düzeyindekiler (p=0,000), alkol kullanmayanlar (p=0,039) ve fiziksel aktivite yapmayanlar (p=0,001) anlamlı düzeyde daha fazla risk altındadır (p<0,05). SGD sınıflaması ile cinsiyet (p=0,029), gelir düzeyi (p=0,019), ilaç kullanımı (p=0,042) ve fiziksel aktivite yapma durumu (p=0,041) arasında anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). ÇBYKÖ toplam puan ortalaması, lise ve üzeri eğitim düzeyine sahip bireylerde (p=0,005), geliri yeterli olanlarda (p=0,000), ilaç kullanmayanlarda (p=0,007), fiziksel aktivite yapanlarda (p=0,000) ve NRS skoruna göre normal beslenenlerde (p=0,000) anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. VAS göğüs ağrısı şiddeti, fiziksel aktivite yapanlarda (p=0,013) ve NRS skoruna göre normal beslenenlerde (p=0,000) daha düşük saptanmıştır. Ayrıca, beden kütle indeksi sınıflamasına göre zayıf olan bireylerin, normal, fazla kilolu ve obez bireylere kıyasla ağrı düzeyleri anlamlı düzeyde yüksektir (p=0,012). VAS skoru ayrıca SGD sınıflamasına göre de anlamlı farklılık göstermiştir (p=0,000); ağır derecede malnütrisyonu olan bireylerde daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Ayrıca, GRACE risk skoruna göre zayıf bireylerin %57,1'inin, obezlerin %20,8'inin ve ağır derecede malnütrisyonu olanların %42,1'inin yüksek mortalite riski taşıdığı saptanmıştır (p<0,05). Yaşa ve cinsiyete göre düzeltilmiş modelde, NRS skoru ile ÇBYKÖ toplam puanı arasında negatif (p=0,019) ve SGD sınıflaması ile ÇBYKÖ toplam puanı arasında pozitif yönde anlamlı ilişki saptanmıştır (p=0,000). Sonuçlar: Sonuç olarak akut koroner sendromlu bireylerin tedavi süreçlerinde yalnızca farmakolojik yaklaşımların yeterli olmadığı, beslenme durumunun da sistematik biçimde değerlendirilerek uygun beslenme müdahaleleriyle desteklenmesi gerektiği gösterilmektedir. İleride beslenme ile hastalık seyri arasındaki ilişkinin daha ayrıntılı bir şekilde ortaya konabilmesi için daha büyük örneklem gruplarını kapsayan ve uzun süreli takipleri içeren çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Akut koroner sendrom, grace risk skoru, malnütrisyon, ürik asit/albümin oranı.
Preobez ve üstü bireylerin diyet inflamatuvar indeksi, visseral adipozite indeksi, kan biyokimyasal parametreleri ile Tip 2 diyabet riski arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Obezite, tip 2 diyabetin gelişiminde ve ilerlemesinde en önemli ve anlamlı risk faktörü olarak tanımlanmaktadır. Düşük dereceli kronik inflamasyonun obeziteye neden olabileceği bu durumunda tip 2 diyabet riskini artırabileceği belirtilmektedir. Bu çalışmada preobez ve üstü bireylerin diyet inflamatuvar indeksi, visseral adipozite indeksi ve kan biyokimyasal parametreleri ile tip 2 diyabet riski arasındaki ilişkiyi incelemek hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışma Mart 2025-Nisan 2025 tarihleri arasında Edirne Sultan 1. Murat Devlet Hastanesi Diyet Polikliniğine başvuran ve çalışmaya katılmayı kabul eden 18-65 yaş arası 137'si kadın ve 53'ü erkek birey olmak üzere 190 birey ile yürütülmüştür. Katılımcılara yüz yüze görüşme yöntemiyle sosyodemografik özelliklerini, beslenme alışkanlıklarını, antropometrik ölçümlerini ve bazı kan biyokimyasal parametrelerini içeren 20 soruluk veri toplama formu uygulanmış ve katılımcılardan 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kayıtları alınmıştır. Bireylerin besin tüketim kayıtlarından diyet inflamatuvar indeksi (Dİİ); bel çevresi, beden kütle indeksi (BKİ), HDL kolesterol, trigliserit değerlerinden ise visseral adipozite indeksi (VAİ) hesaplanmıştır. Katılımcıların fiziksel aktivite düzeyini belirlemek için IPAQ-kısa form kullanılmıştır. Katılımcılara tip 2 diyabet risk düzeylerini belirlemek amacıyla FİNDRİSK tip 2 diyabet risk anketi uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan bireylerin yaş ortalaması 36,0812,35 yıl olarak bulunmuştur. Katılımcıların BKİ değeri ortalamaları 33,44±4,94 kg/m2 olarak bulunmuş ve bireylerin %29,5' inin preobez, %36,3' ünün 1. Derece obez, %24,2' sinin 2.derece obez, %10' unun 3. Derece obez olduğu görülmüştür. Çalışmaya katılan bireylerin %64,7' sinin pro-inflamatuvar, %32,6' sının nötr, %2,6'sının anti-inflamatuvar diyet özelliği gösterdiği bulunmuş ve diyet inflamatuvar indeks skorlarının -1,5-3,1 arasında değiştiği görülmüştür. Kadın bireylerin Dİİ skoru erkek bireylere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,001). Bireylerin visseral adipozite indeks skor ortalamaları 6,24±3,93 olarak bulunmuştur. Bireylerin IPAQ toplam puan ortalamaları 1165,30±470,77 MET-dk/hafta bulunmuş ve bireylerin %77,4'ünün minimal aktif, %8,4 'ünün inaktif, %14,2'sinin çok aktif olduğu görülmüştür. x Bireylerin FİNDRİSK diyabet risk puanı ortalamaları 14,72±4,77 bulunmuş ve bireylerin %9,5'u çok yüksek, %43,7'si yüksek, %21,6'sı orta, %20'si hafif ve %5,3'ü düşük diyabet risk düzeyinde bulunmuştur. Bireylerin IPAQ toplam puanları arttıkça FİNDRİSK toplam puanlarında %19.2'lik azalma olduğu görülmüştür (p<0,01). Bireylerin BKİ değerleri arttıkça FİNDRİSK puanlarının anlamlı derecede arttığı bulunmuştur (p<0,001). Bireylerin Dİİ, VAİ skorlarının FİNDRİSK toplam puanları üzerine istatistiksel olarak anlamlı etkisi olmadığı bulunmuştur (p>0,05). Sonuç: Bu çalışmada bireylerin diyet inflamatuvar indeksi skorları ve visseral adipozite indeksi skorları ile FİNDRİSK diyabet risk puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır. Preobez ve üstü bireylerde diyet inflamatuvar indeksi, visseral adipozite indeksi ve tip 2 diyabet riski arasındaki ilişkilerin daha net ortaya konulabilmesi için ileriye dönük, daha geniş örneklem gruplarıyla yapılacak kapsamlı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
İnfertilite tedavisi alan yetişkin kadınlarda diyet inflamatuvar indeksi, visseral adipozite, kan biyokimyasal parametreleri ve yaşam kalitesi arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: İnfertilite, bireylerin fiziksel, psikolojik ve sosyal sağlığını çok boyutlu şekilde etkileyen önemli bir halk sağlığı sorunudur. Son yıllarda yapılan çalışmalar, beslenme örüntüsü, inflamatuvar durum, vücut kompozisyonu ve kan biyokimyasal parametrelerinin fertilite üzerinde belirleyici rol oynayabileceğini göstermektedir. Bu doğrultuda bu çalışmanın amacı; infertilite tanısı almış yetişkin kadınlarda diyet inflamatuvar indeks, visseral adipozite indeksi, kan biyokimyasal parametreleri ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkileri değerlendirmektir. Gereç ve Yöntemler: Çalışma, yardımcı üreme tedavisi gören 18-45 yaş aralığında 103 infertil kadın ile yürütülmüştür. Katılımcıların sosyodemografik bilgileri, antropometrik ölçümleri, üç günlük besin tüketim kayıtları, laboratuvar verileri ve doğurganlık sorunları yaşayan kişiler için hayat kalitesi ölçeği değerlendirilmiştir. Diyet inflamatuvar indeksi, üç günlük besin tüketim kayıtları ve literatürde tanımlanan referans değerlere göre hesaplanmıştır. Visseral Adipozite indeksi, bel çevresi, beden kütle indeksi, yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterol ve trigliserit verileri kullanılarak belirlenmiştir. Doğurganlık sorunları yaşayan kişiler için hayat kalitesi ölçeği ise puanlama yöntemiyle hesaplanmıştır ve tüm veriler doğrultusunda istatistiksel analiz yapılmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan 103 kadının yaş ortalaması 31,81±5,26 yıl olup beden kütle indeksi ortalamaları 25,65±4,63 kg/m2 bulunmuştur. Katılımcıların ortalama diyet inflamatuvar indeks puanı -0,32±0,85 olarak saptanmış; %12,6'sı proinflamatuvar diyet grubunda yer almıştır. Visseral Adipozite indeks ortalaması 4,13±3,46 olup, visseral yağlanmanın belirgin düzeyde olduğu görülmüştür. Katılımcıların %32'sinde yüksek miktarda düşük dansiteli lipoprotein kolesterol, %31,1'inde yüksek C-reaktif protein ve %37,9'unda düşük miktarda yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterol düzeyi tespit edilmiştir. Anti müller hormon düzeyine göre katılımcıların %25,2'si düşük değerlere sahiptir. Yaşam kalitesi ölçeği puan ortalaması 64,6±12,3 olarak bulunmuştur. Katılımcıların gebelik sonucu ile visseral adipozite indeksi, diyet inflamatuvar indeksi, yaşam kalitesi ölçeği toplam ve alt boyut puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Sonuç: İnflamatuvar özellikteki beslenme örüntüsünün, visseral yağlanmanın ve metabolik dengesizliklerin infertilite sürecinde belirleyici olabileceği düşünülmektedir. İnflamasyonu azaltan beslenme yaklaşımları, mikro besin yetersizliklerinin giderilmesi ve yaşam tarzı değişiklikleriyle desteklenen multidisipliner müdahaleler, infertilite tedavisinde başarıyı artırabilir. Konunun daha kapsamlı anlaşılabilmesi için ileri düzeyde ve uzun vadeli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Tip 2 diyabetli bireylerde lif tüketimi, kan biyokimyasal parametreleri ve sağlıklı yaşam biçimi davranışları arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada tip 2 diyabetli bireylerde lif tüketimi ile diyabet ile ilişkili kan biyokimyasal parametreleri ve bireylerin sağlıklı yaşam biçimi davranışları ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışma Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Ana Bilim Dalı Diyabet Polikliniği'ne başvuran, 18-65 yaş arası 166 tip 2 diyabetli birey ile yürütülmüştür. Çalışmada katılımcıların demografik özellikleri, antropometrik ölçümleri ve kan biyokimyasal parametrelerinin sorgulandığı anket formu kullanılmıştır. Ayrıca bireylerden 24 saatlik besin tüketim kaydı ve besin tüketim sıklığı alınmış, Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği-2 uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmada 18-65 yaş aralığında (Min: 27, Maks.: 65) yaş ortalaması 54,50±8,19 olan katılımcıların %53,6'sı kadındır. Araştırma grubunda kadınların vücut ağırlığı ve beden kütle indeksi (BKİ) ortalamaları sırasıyla 78,82±14,54 ve 30,19±5,32; erkeklerin aynı sırayla 84,64±16,44 ve 28,54±4,68 bulunmuştur. Grubun beden kütle indeksi (BKİ) sınıflamasına göre %36,1'i fazla kilolu, %30,7'si 1.derece obez, %13,9'u 2.derece obez saptanmıştır. Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği-2 (SYBDÖ-II) toplam puanı ve yüksek yoğunluklu lipoprotein (HDL) kolesterol düzeyi ile çözünür, çözünmez ve toplam lif tüketimi arasında pozitif; bel çevresi, açlık kan glukozu, Hemoglobin A1C (HbA1c), toplam kolesterol, düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL) kolesterol ve trigliserit düzeyi ile çözünür, çözünmez ve toplam lif tüketimi arasında negatif yönlü istatistiksel olarak anlamlı ilişkiler saptanmıştır (p<0,05). Sonuç: Sonuç olarak, tip 2 diyabetli hastalarda özellikle çözünür lif başta olmak üzere artan lif tüketiminin metabolik parametrelerin iyileştirilmesinde ve tip 2 diyabet yönetiminde önemli bir rol oynadığı söylenebilir. Bu bulgular, lif tüketiminin kan glukoz kontrolü, lipid profili ve vücut kompozisyonu gibi risk faktörlerinin iyileştirilmesinde destekleyici bir unsur olduğunu ve diyabetli bireylerin beslenme planlarında lif tüketiminin teşvik edilmesi gerektiğini göstermektedir.
Depresyon tanısı almış yetişkin bireylerde basit karbonhidrat tüketimi, yeme bağımlılığı ve gece yeme sendromu arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Depresyonun bireylerdeki besin tüketimini etkilemesi ve yeme davranış bozukluğu arasındaki çift yönlü ilişki giderek daha fazla dikkat çekmektedir. Depresyon, özellikle yeme bağımlılığı ve gece yeme sendromu (GYS) gibi durumlarla sıklıkla ilişkilendirilmektedir. Bununla birlikte, basit karbonhidrat tüketimi duygudurum bozukluklarını daha da şiddetlendirebilir ve bireylerin günlük beslenme düzenlerini olumsuz etkileyebilir. Bu araştırma; depresyon tanısı almış yetişkin bireylerde basit karbonhidrat tüketimi, yeme bağımlılığı ve GYS ilişkisini incelemek amacıyla yürütülmüştür. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya 18-64 yaş aralığındaki depresyon tanısı olan yetişkin bireyler arasından gönüllü olarak araştırmayı kabul eden 114 kadın ve 48 erkek olmak üzere 162 birey katılmıştır. Çalışma verileri, katılımcıları sosyodemografik özellikleri, antropometrik ölçümleri [vücut ağırlığı, boy uzunluğu, beden kütle indeksi (BKİ)], 24 Saatlik Geriye Dönük Besin Tüketim Kaydı, Basit Karbonhidrat Tüketim Sıklığı Formu, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HAM-D), Montgomery–Åsberg Depresyon Değerlendirme Ölçeği (MADDÖ), Gece Yeme Anketi (GYA) ve Yale Yeme Bağımlılığı Ölçeği (YYBÖ) bölümlerini içeren anket formu uygulanarak toplanmıştır. Bulgular: Çalışmadaki depresyonlu bireylerin %70,4'ünün kadın ve yaş ortalaması 32,85±10,88 yıl olduğu bulunmuştur. Depresyon ölçek puanları ile basit karbonhidrat tüketimi (glukoz, fruktoz, sakkaroz, laktoz, disakkaritler, monosakkaritler) arasında zayıf pozitif ilişki belirlenmiştir (p<0,001). Depresyon ölçek puanları olan bireylerde; MADDÖ ve HAM-D toplam puanları ile vücut ağırlığı, BKİ, bel çevresi, bel/boy oranı, bel/kalça oranı, kalça çevresi, vücut yağ oranı, yağ kütlesi ve yağsız kütle miktarı arasında olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Depresyonu olan bireylerde; GYA ve YYBÖ puanları ile vücut ağırlığı, BKİ, yağ oranı ve bel çevresi arasında pozitif yönlü; basit karbonhidrat tüketimi ve glisemik indeks (Gİ) ile pozitif yönlü anlamlı ilişkiler saptanmıştır (p<0,05). Çalışmaya katılan depresyon hastalarının %17,3'ünde GYS saptanmış olup, GYA toplam puanı ile MADDÖ (r:0,349, p=0,000) ve HAM-D (r:0,335, p=0,000) toplam puanları arasında zayıf güçte pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı ilişki belirlenmiştir. Çalışmaya katılan depresyon hastalarının %22,2'si yeme bağımlısı olarak sınıflandırılmış olup, YYBÖ toplam puanı ile MADDÖ (r:0,285, p=0,000) ve HAM-D (r:0,256, p=0,001) arasında zayıf güçte pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır. Depresyonu olan bireylerde; YYBÖ toplam puanı ile GYA toplam puanı arasında çok zayıf güçte pozitif yönlü ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur (r:0,190, p=0,015). Sonuç: Depresyon ile yeme bağımlılığı ve GYS arasında anlamlı ilişkiler saptanmıştır. Bu yeme davranış bozukluklarında özellikle yüksek oranda basit karbonhidrat tüketiminin etkili olduğu görülmüştür. Elde edilen bulgular, depresyon tanılı bireylerde hem günlük beslenme düzeninin hem de duygudurum destek müdahalelerinin birlikte değerlendirilmesinin önemini ortaya koymaktadır.
Aile hekimlerinin beslenme, diyetetik ve diyetisyenlere yönelik tutum ve davranışları: Yalova ili örneği
Giriş ve Amaç: Aile hekimlerinin diyetisyenlere yönelik bilgi, tutum ve davranışlarını değerlendirip, birinci basamakta diyetisyen ile aile hekimi işbirliğine engel teşkil eden durumların belirlenmesi amacıyla planlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Yalova ilinde Aile Sağlığı Merkezinde çalışan aile hekimlerinden çalışmaya katılmayı kabul eden 79 aile hekimine anket uygulaması yapıldı. Anket formu, ilgili konuda literatür taraması yapıldıktan sonra araştırmacı tarafından hazırlandı. Bulgular: Aile hekimlerinin %82,3'ü daha önce bir diyetisyenle çalışmadığını belirtmiştir. Daha önce diyetisyenle çalışan aile hekimleri bu deneyimi hastanın tıbbi tedavisine faydası açısından değerlendirdiğinde %42,9'u iyi, %35,7'si çok iyi ve sadece %7,1'i kötü olarak bildirmiştir. Çalışmamızda hekimlerin %82,3'ü beslenme eğitiminin hekimlerin mesleki eğitimi arasında yer alması gerektiğini bildirmişlerdir. Mesleki eğitimleri süresince beslenme eğitimi alan aile hekimleri bu eğitimi %39,1 oranında yeterli bulmuştur. Hastalık Yönetim Platformunun aktif kullanımına ilişkin bulgular, aile hekimlerinin muayene sürelerine ve hasta sayısına bağlı olarak değişkenlik göstermektedir. Çalışmamızda aile hekimi ve diyetisyen arasında mesleki amaçları gerçekleştirme konusunda uyumlu bir iş birliği olması gerektiğini düşünenlerin oranı %84,8 idi. Hekimlerin büyük bir kısmı aile sağlığı merkezlerinde diyetisyenin görev alması gerektiğini düşünüyor. Sonuç: Bu çalışma, aile hekimlerinin beslenme ve diyetetik konularındaki tutum ve davranışlarının geliştirilmeye açık noktaları bulunduğunu ortaya koymuştur. Beslenme ve diyetetik konularında yapılacak geliştirmeler, bulaşıcı olmayan hastalıkların önlenmesi ve yönetimi açısından önemli bir potansiyele sahiptir. Diyabet, hipertansiyon, obezite gibi kronik hastalıklarda beslenmenin önemi vurgulanmalı ve aile hekimlerinin bu konuda desteklenmesi sağlanmalıdır. Aile sağlığı merkezlerinde görev yapacak diyetisyenlerin varlığı, hem hekimlerin iş yükünü azaltacak hem de daha etkili bir sağlık hizmeti sunulmasına katkıda bulunacaktır.
Trakya Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi öğrencilerinin sürdürülebilir gıda okuryazarlığı ve ultra işlenmiş besin tüketim durumlarının değerlendirilmesi
Bu çalışma geleceğin sağlık çalışanları olan öğrencilerin sürdürülebilir gıda okuryazarlığı düzeylerini belirleyerek ultra işlenmiş besin tüketim durumlarını değerlendirilmek amacıyla Trakya Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi'nde gerçekleştirilmiştir. Öğrencilere yüz yüze uygulanan anket ile sosyodemografik özellikleri, antropometrik ölçümleri, sağlık durumu ve yaşam biçimine ilişkin bilgileri, ultra işlenmiş besin tüketim sıklığı ve sürdürülebilir gıda okuryazarlığı düzeyi ile ilgili veriler toplanmıştır. 328 öğrenci ile yürütülen çalışmada sürdürülebilir beslenme kavramını duyan öğrenciler duymayanlara kıyasla tüm alt boyutlarda ve Sürdürülebilir Gıda Okuryazarlığı Ölçeği toplam puanında anlamlı derecede daha yüksek puanlar almıştır (p<0,05). Beslenme eğitimi almayan öğrencilerin beslenme eğitimi alanlara göre hem toplam Sürdürülebilir Gıda Okuryazarlığı Ölçeği hem alt boyut puanlarının daha düşük düzeyde olduğu bulunmuştur (p<0,05). Sürdürülebilir Gıda Okuryazarlığı Ölçeği'nin tüm alt boyutları ile toplam skor arasında yüksek düzeyde pozitif korelasyonlar bulunurken; beden kütle indeksi ile Sürdürülebilir Gıda Okuryazarlığı Ölçeği toplam ve alt boyutlar arasında anlamlı negatif korelasyonlar bulunmuştur (r= -0,51, p<0,05). Tüm işlenmiş besinlerde tüketim sıklığı azaldıkça Sürdürülebilir Gıda Okuryazarlığı Ölçeği toplam puanları yükselme eğilimi göstermiştir (p<0,05). Bireylerin daha yüksek düzeyde sürdürülebilir gıda okuryazarlığına ve sağlıklı beslenme alışkanlıklarına sahip olmalarının ultra işlenmiş besin tüketimini azalttığı saptanmıştır. Bu doğrultuda gıda okuryazarlığını artırmaya ve sürdürülebilir beslenmeyi teşvik etmeye yönelik bilgilendirme toplantılarının düzenlenmesi ve beslenme konusunda seçmeli derslerin müfredata entegre edilmesi, ultra işlenmiş besin tüketiminin ve bu ürünlerin çevre üzerindeki olumsuz etkilerinin azaltılmasına katkı sağlayabilir.
Hemodiyaliz hastalarının nötrofil/lenfosit oranı, diyet inflamatuvar indeksi ve yaşam kalitesi arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Kronik inflamasyon, hemodiyaliz hastalarında yaygın olarak gözlenen bir durumdur ve beraberinde gelen komorbiditelerin ilerlemesinde ve yaşam kalitesinin bozulmasında önemli bir rol oynamaktadır. Nötrofil-lenfosit oranı (NLO) gibi sistemik inflamasyon belirteçleri ile Diyet İnflamatuvar İndeksi (Dİİ) gibi diyetin inflamatuvar potansiyelini ölçen göstergelerin klinik sonuçlar ve hasta iyilik hali ile ilişkili olabileceğini göstermektedir. Bu çalışmanın amacı, hemodiyaliz tedavisi alan hastalarda inflamasyon markerlarını, inflamasyon skorunu, malnütrisyon durumunu, yaşam kalitesini saptamak ve bu faktörler arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmaya tedavi gören 59 hemodiyaliz hastası dahil edilmiştir. Katılımcıların sosyodemografik özellikleri, kan biyokimyasal parametreleri, beslenme alışkanlıkları, antropometrik ölçümleri ve yaşam kalitesi verileri toplanmıştır. Diyet İnflamatuvar İndeksi, bireylerin 3 günlük besin tüketim kaydıyla alınan diyet verileri kullanılarak hesaplanmıştır. Sistemik inflamasyon indeksi (Sİİ), nötrofil-lenfosit oranı (NLO), trombosit-lenfosit oranı (TLO) ve CRP/albümin düzeyleri değerlendirilmiştir. Yaşam kalitesi SF-36 ölçeği kullanılarak ölçülmüştür. Bulgular: Çalışmaya dâhil edilen 59 hemodiyaliz hastasının yaş ortalaması 60,7 ± 13,6 yıl olup, %52,5'i erkekti. Dİİ ile serum albümin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif bir ilişki (r = –0,365, p = 0,005), DII ile CRP/albümin oranı arasında ise pozitif bir ilişki saptanmıştır (r = 0,336, p = 0,010). Ayrıca, nötrofil/lenfosit oranı (NLR) ile CRP/albümin oranı (r = 0,279, p = 0,034) ve trombosit/lenfosit oranı (PLR) (r= 0,609, p<0,001) arasında anlamlı pozitif ilişkiler belirlenmiştir. Yaşam kalitesi açısından, DII ile SF-36 yaşam kalitesi anketinin "genel sağlık" alt boyutu arasında anlamlı negatif bir ilişki bulunmuştur (r = –0,295, p = 0,023). Ayrıca, yüksek CRP/albümin oranları, "fiziksel fonksiyon" ve "canlılık" alt boyutlarında daha düşük puanlarla ilişkilendirilmiştir (p <0,05).Bu bulgular, diyet kaynaklı inflamasyon ve sistemik inflamasyon belirteçlerinin, hemodiyaliz hastalarında hem beslenme durumu hem de yaşam kalitesi ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Sonuç: Bu çalışma, hemodiyaliz hastalarında diyetin inflamatuvar potansiyeli ile sistemik inflamasyon düzeyi arasında anlamlı bir ilişki olduğunu göstermektedir. Ayrıca, bu inflamatuvar belirteçlerin yaşam kalitesini olumsuz etkilediği görülmektedir. Diyetin inflamatuvar özelliklerinin iyileştirilmesi, bu hasta grubunda inflamasyonu azaltmaya ve yaşam kalitesini artırmaya yönelik önemli bir hedef olabilir.
Sağlık çalışanlarında sürdürülebilir beslenme eğitiminin beslenme tutum ve davranışlarına etkisi
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada toplum sağlığında önemli rolü olan birinci basamak sağlık çalışanlarında ''Sürdürülebilir Beslenme Eğitimi'' ile sürdürülebilir beslenme konusunda bilgi ve farkındalık seviyelerini arttırarak toplum sağlığına fayda vermek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya Edirne İl Sağlık Müdürlüğü'ne bağlı Keşan İlçe Sağlık Müdürlüğü ve İpsala Toplum Sağlığı Merkezi'nde çalışan 74 sağlık çalışanı dahil edilmiştir. Çalışmanın veri toplama sürecinde eğitim verilmeden önce ve eğitim verildikten 3 ay sonra anket uygulanmıştır. Yapılan anket katılımcıların sosyo-demografik özelliklerini, beslenme alışkanlıklarını, sürdürülebilir beslenme bilgi düzeylerini ve sürdürülebilir beslenme alışkanlıklarını kapsamaktadır. Sürdürülebilir beslenme durumu için Sürdürülebilir Besin Tüketim Davranışı Ölçeği kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılanların %68,90'ı (s=51) kadın iken, %31,10'u (s=23) erkektir. Katılımcıların yaş gruplarına göre dağılımda 44 yaş üzeri grup tüm çalışma grubunun %32,00'ını oluşturmaktadır. Eğitim öncesinde kadınların BKİ'si 24,81±3,65 kg/m2 iken, eğitim sonrasında 24,47±3,58 kg/m2 düzeyindedir. Eğitim öncesinde erkeklerin BKİ düzeyi 27,65±4,21 kg/m2 iken, eğitim sonrasında 27,37±4,09 kg/m2'dir. Eğitim sonrasında "sürdürülebilir beslenme" kavramı hakkında bilgi sahibi olduklarını beyan edenlerin oranı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttığı bulunmuştur (p<0,001). Eğitim, sürdürülebilir beslenme bilgi düzeyini istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttırdığı tespit edilmiştir (p<0,001). Eğitim sonrasında, SBTDÖ'ne göre bilgi düzeyindeki artış eğitim öncesinden daha fazla olmuştur (p<0,001). Katılımcıların eğitim öncesine göre protein ihtiyacını kırmızı et yerine kurubaklagil, tavuk veya balıktan karşılamayı tercih etme durumu değişmezken; kuru yemişten (ceviz, fındık vb.) tüketeceğini beyan eden bireylerin oranı arttığı ortaya konmuştur. Eğitim ile birlikte enerji, yağ, karbonhidrat, kalsiyum alım düzeylerinde azalma (p=0,009; p=0,009; p=0,018; p=0,023), çinko alım düzeylerinde ise artış saptanmıştır (p=0,042). Sonuç: Sağlık çalışanlarına verilen sürdürülebilir beslenme eğitiminin sürdürülebilir beslenme bilgi düzeylerini arttırdığı tespit edilmiştir. Sürdürülebilir beslenme eğitiminin etkisinin devamını sağlamak için bu konudaki eğitimlerin yaygınlaştırılmasına ve daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: beslenme, sürdürülebilirlik, sürdürülebilir beslenme, beslenme modelleri, sağlık çalışanı
Hemodiyaliz hastalarında gastrointestinal semptomların beslenme durumu ve biyokimyasal parametreler ile ilişkisi
Bu çalışmada, hemodiyaliz (HD) tedavisi alan hastalarda görülen gastrointestinal (Gİ) semptomların beslenme durumu ve biyokimyasal parametrelerle olan ilişkisi incelendi. Çalışma örneklemini Bandırma Devlet Hastanesi Diyaliz Ünitesinde tedavi görmekte olan 88 HD hastası oluşturdu. Çalışma kapsamındaki hastaların beslenme durumlarının değerlendirilmesinde antropometrik ölçümlerden boy uzunluğu, kuru vücut ağırlığı, bel çevresi, üst-orta kol çevresi (ÜOKÇ), triceps deri kıvrım kalınlığı (TDKK) ölçüldü. Ayrıca 3 günlük besin tüketim kayıtları, Subjektif Global Değerlendirme - Diyaliz Malnütrisyon Skoru (SGD - DMS), Malnütrisyon İnflamasyon Skoru (MİS) kullanıldı. Biyokimyasal parametreler için hasta dosyalarına kayıt edilen kan analiz sonuçlarından yararlanıldı. Gİ semptomları ise Gastrointestinal Semptom Derecelendirme Ölçeği (GSDÖ) kullanılarak belirlendi. Hastaların SGD - DMS'ye göre beslenme durumları incelendiğinde 34 (%38,6)'nün hafif / orta malnütrisyonlu; MİS'e göre ise 46 (%52,3)'sının hafif / orta malnütrisyonlu olduğu tespit edildi. Hastaların antropometrik ölçümleri ile hem SGD - DMS ve hem de MİS puanları arasında istatistiksel olarak p<0,05 düzeyinde önem bulundu. Özellikle ÜOKÇ değerleri ile MİS puanı arasında çok yüksek düzeyde önemli korelasyonun varlığı belirlendi (p<0,001). Hastaların biyokimyasal parametrelerinden olan kreatinin, albümin ve ürik asit değerleri ile hem SGD - DMS ve hem de MİS puanları arasında istatistiksel olarak önemli düzeyde ilişki bulundu (P<0,05). Total protein değerleri ise sadece MİS puanı ile önemli ilişkiye sahip olduğu belirlendi (p<0,05). Ayrıca kreatinin ve albümin değerleri ile MİS puanı arasında istatistiksel olarak önemli bir ilişki bulunduğu tespit edildi (p<0,001). GSDÖ'ye göre, çalışmaya katılan HD hastalarında görülen Gİ semptomlarının başında hazımsızlık gelirken, ikinci sırada konstipasyon yer aldı. HD hastalarının karın ağrısı semptomları ile hem SGD – DMS ve hem de MİS puanları arasında istatistiksel önem bulunduğu belirlendi (p<0,001). Ayrıca toplam GSDÖ puanı ile SGD - DMS arasında p<0,05 düzeyinde istatistiksel öneme rastlanıldı. Bazı biyokimyasal parametreler (serum albümin, sodyum ve kalsiyum) ile Gİ semptomları arasında da önemli ilişki bulunduğu tespit edildi (p<0,05). Hastaların diyetle aldıkları E vitamininin ortalamaları ile karın ağrısı semptomu arasında istatistiksel olarak öneme rastlanıldı (p=0,009). Yapılan tez çalışmasının sonucunda HD hastalarında yetersiz beslenme oranının son derece yüksek olduğu ve bunun da Gİ semptomları ile ilişkili olduğu belirlendi. Hastaların Gİ semptom şiddetlerinin artmasıyla birlikte yetersiz beslenme skorlarının da arttığı görüldü. Ayrıca diyetle alınan E vitamini düzeyinin azalmasının karın ağrısı semptomlarının şiddetinin artmasıyla ilişkili olabileceği düşünüldü. HD hastalarının genel sağlık durumlarının iyileştirilmesi için beslenme durumlarının sıkı bir şekilde takip edilmesi gerektiği kanısına varıldı. Bu bakımdan hastaların antropometrik ölçümleri, biyokimyasal parametreleri, beslenme durumlarını yansıtan skorlama yöntemleri ve hastaların Gİ semptomları gibi farklı belirteçlerin değerlendirilmesi HD hastalarına uygulanan tedaviye katkı sağlayacaktır.
Yetişkinlerde akne gelişiminin diyet faktörleri ile ilişkisinin belirlenmesi
Bu çalışmada yetişkin bireylerde akne gelişiminin diyet faktörleri ile ilişkisi incelenmiştir. Çalışma örneklemini akne şikayeti olmayan 76 birey ve akne şikayeti ile Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Dermatoloji Polikliniği' ne başvurarak dermatolog tarafından akne tanısı almış 95 hasta oluşturmuştur. Çalışmaya dahil edilen bireylere demografik bilgileri, beslenme durumları, antropometrik ölçümlerini belirlemek amacıyla yüz yüze görüşme yöntemi ile bir anket uygulanmıştır. Ayrıca katılımcıların Besin Tüketim Sıklık Anketi ile beslenme durumları saptanmış ve dermatolog tarafından Global Akne Derecelendirme Ölçeği (GADÖ) kullanılarak hastaların akne şiddeti tespit edilmiştir. Besin Tüketim Sıklık Anketi verilerine göre vaka grubunun az yağlı süt tüketiminin kontrol grubuna kıyasla p<0,05 anlamlılık düzeyinde daha fazla olduğu sonucuna varılmıştır. Beyaz ekmek, kek/börek/pasta, kızarmış patates, şekerli besin ve şekerli içecek tüketiminin akne tanısı alan bireylerde anlamlı derecede daha yüksek bulunmasına karşın, sağlıklı bireylerde tam buğday ekmek, bulgur ve taze sebze tüketiminin daha yüksek olduğu görülmüştür (p<0,05). Omega- 3 kaynağı olan balık tüketiminin sağlıklı kontrol grubu bireylerinde istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Besin Tüketim Sıklık Anketi verilerinden elde edilen tüketimlerin ortalama glisemik yük değerleri hesaplanmış ve vaka grubunun glisemik yük değerinin kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Yapılan çalışma sonucunda Batı tipi beslenme ile özdeşleşen glisemik yükü yüksek besinler, süt/süt ürünlerinin ve şekerli besinlerin fazla miktarda tüketiminin akne gelişimini ve şiddetini arttırabileceği kanısına varılmıştır. Elde edilen sonuçlara göre diyetisyen tarafından planlanan beslenme programı, aknenin tıbbi tedavisine katkı sağlayacaktır.
Öz şefkatin yeme tutumu, besin seçimi ve beden kitle indeksi ile ilişkisinin araştırılması
Öz şefkat ve beden kitle indeksi ilişkisini (BKİ), yeme tutumu ve besin seçimi gibi beden ağırlığını etkileyen faktörler doğrultusunda inceleyen sınırlı sayıda çalışma bulunmaktadır. Mevcut kesitsel çalışmada, yetişkin katılımcılarda (n=177) öz şefkat, yeme tutumu, yüksek enerji yoğunluklu besin seçimi ve BKİ ilişkisi incelenmiştir. Çalışmamızda, öz şefkat ve BKİ arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. Toplam öz şefkat skoru ve paylaşımların bilincinde olma ile kontrolsüz yeme arasında negatif korelasyon görülürken, bilişsel kısıtlayıcı yeme öz yargılama ile pozitif yönde; paylaşımların bilincinde olma ile ters yönde ilişkili bulunmuştur. Artan öz şefkat skoru azalan yüksek enerji yoğunluklu içecek tüketim sıklığı ile istatistiksel olarak anlamlı düzeyde ilişkili bulunmuştur. Ayrıca, artan öz şefkat skoru doymuş yağ ve şeker içeriği yüksek bazı besinler ve hazır paketli gıdaların tüketim sıklığında azalma ile paralellik göstermiş ancak bu ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Kontrolsüz yeme, duygusal yeme ve bilişsel kısıtlayıcı yeme ile BKİ arasında saptanan negatif ilişkinin ise egzersiz durumu doğrultusunda değişkenlik gösterdiği belirlenmiştir. Bilişsel kısıtlayıcı yeme ile enerji yoğunluğu yüksek bazı besinlerin tüketim sıklığı arasında ters yönlü ilişki gösterilirken, duygusal yeme ve kontrolsüz yeme skorları yüksek enerji yoğunluklu belirli besinlerin tüketim sıklığında artış ile paralellik göstermiştir. BKİ ve çalışmamızda sorgulanan yüksek enerji yoğunluklu besinlerin tüketim sıklığı arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır. Çalışmamızda, öz şefkat, yeme tutumu ve besin seçimi arasında ilişkiler belirlenmiş olup bu bulgular kilo yönetiminde psikolojik risk faktörlerinin iyi tanımlandığı davranış değiştirme müdahalelerinin geliştirilmesinde bu alanın profesyonellerine ışık tutacaktır. Anahtar Kelimeler: Öz Şefkat, Yeme Tutumu, Besin Seçimi, BKİ, Kilo Yönetimi
Beslenme ve diyetetik bölümü öğrencilerinde yaşam doyumunun besin seçimi ve ortoreksiya nervoza eğilimine etkisinin araştırılması
Ege, K.B. Beslenme ve diyetetik bölümü öğrencilerinde yaşam doyumunun besin seçimi ve ortoreksiya nervoza eğilimine etkisinin araştırılması, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Beslenme ve Diyetetik Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Tekirdağ, 2020. Yaşam doyumu, bireyin sahip olmak istedikleri ile gerçekte sahip olduklarının karşılaştırılması olarak tanımlanmaktadır. Birey sahip olmak istediklerine ne düzeyde ulaşırsa yaşam doyumu o düzeyde artmaktadır. Üniversite öğrencileri yaşamlarında en fazla stres hisseden kişilerden olduklarından hem daha düşük yaşam doyumu düzeyi hem de yeme bozuklukları riski altındadırlar. Son yıllarda yapılan çalışmalar yaşam düzeyi seviyelerinin yeme bozuklukları ile ilişkisi olduğuna işaret etmektedir. Özellikle sağlık çalışanları ve diyetisyenlerde sıklıkla görülen sağlıklı beslenme takıntısı yani ortoreksiya nervoza ile yaşam doyumu düzeyi arasında bir ilişki olabileceği düşünüldüğünden, bu çalışmada 18-25 yaş arasındaki beslenme ve diyetetik bölümü öğrencilerinde yaşam doyumunun besin seçimi ve ortoreksiya nervoza eğilimine etkisi araştırılmıştır. Öğrencilere sosyodemografik bilgiler, ORTO-11 ölçeği, Yaşam Doyumu ölçeği, Uluslararası Fiziksel Aktivite anketi kısa formu ve besin tüketim sıklığı anketi içeren 6 bölümden oluşan bir anket "Google Dokümanlar" üzerinden iletilmiş ve gönüllü olanlar çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya toplamda 283 öğrenci katılmıştır. Öğrencilerin ORTO-11 puanı ortalaması 25,87±3,637'dir. Katılımcıların %64,7'sinin ortorektik eğilimler gösterdiği saptanmıştır. İkinci sınıfta okuyan öğrencilerin, üçüncü sınıfta okuyanlara göre daha fazla ortorektik eğilimler gösterdiği görülmüştür (p<0,05). Öğrencilerin yaşam doyumu skoru ortalaması 15,59±3,536, MET skoru ortalaması 1197,78±1466,44'tür. Kadın öğrencilerin %49,4'ü sedanter iken, erkek öğrencilerin %26,7'si sedanter bulunmuştur. Süt, yoğurt, tavuk, kuru baklagil, sebze ve meyve tüketimi ortoreksiya eğilimi ile ilişkili bulunurken; dana eti, domates, marmelat/reçel ve krema tüketimleri yaşam doyumu ile ilişkili bulunmuştur. Öğrencilerin fiziksel aktivite düzeyleri ile meyve, sebze, ekmek ve kahve tüketimleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir. Sonuç olarak öğrencilerin besin seçimlerinin yaşam doyumu ve ortoreksiya nervoza eğilimlerine bağlı olarak değiştiği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: ortoreksiya nervoza, yaşam doyumu, besin seçimi
18-24 yaş arası yurtta barınan üniversite öğrencilerinin beden algısının obezite ön yargısına etkisinin araştırılması
Bireylerin bedeninden memnun olma durumu olarak tanımlanan beden algısı; fizyolojik, psikolojik ve kültürel birçok unsurun bireysel algılanışını kapsayan bir kavramdır. Obezite önyargısı ise obez kişilere karşı olumsuz tutum ve davranışları, kaygı ve endişleri içermektedir. Dünya genelinde zayıflık ve ince bir bedene sahip olmak kabul görürken obezite prevelansı giderek artmakta; obez bireylere karşı damgalama ve önyargı da giderek artmaktadır. Bunun sonucunda obez bireyler özellikle sosyal yaşamda olumsuz etkilenebilmektedirler. Toplumda oluşan beden algısının obezite önyargısını etkileyebileceği düşünülmektedir. Bu çalışma Tekirdağ il merkezinde T.C. Gençlik ve Spor Bakanlığına bağlı Tekirdağ Yurdunda barınan 1824 yaş aralığındaki 334 bireyin beden algısı ve obezite önyargısı aradındaki ilişkiyi ve bu bireylerin beslenme durumlarını belirlemek amacıyla yapılmıştır. Oluşturulan soru formu bireylerin sosyodemogrofik ve antropometrik özellikleri alınmış; beden algısını tespit etmek için Beden Algısı Ölçeği (BAÖ), obezite ön yargılarını ölçmek için Obezite Önyargı Ölçeği GAMS-27 formu kullanılmıştır. Bireylerin Beden Algısı Ölçeği puanları 136-200 aralığında yüksek beden algısı, 135-40 aralığı düşük beden algısı olarak değerlendirilmiştir. En düşük 27 en yüksek 135 puan alınabilen obezite ön yargı ölçeğinde 68 puan ve altının önyargısız, 69-84 puan arasında önyargıya eğilimli ve 85 puan ve üstü önyargılı olarak kabul edilmiştir. Bireylerin BAÖ puan ortalaması 154,19±22,39 ve GAMS-27 puanı ortalama 84,93±12,10 bulunmuştur. Çalışmaya katılan öğrencilerin beden algıları genel olarak incelendiğinde, öğrencilerin %18,9'unun beden algısının düşük, %81,1'inin beden algısının yüksek olduğu tespit edilmiştir. Öğrencilerin obezite önyargısı genel olarak incelendiğinde öğrencilerin %6,3'ünün önyargısız, %43,1'inin önyargıya eğilimli, %50,6'sının önyargılı olduğu görülmüştür. Öğrencilerin BAÖ ve GAMS-27 puanlarının ilişkisi değerlendirildiğinde puanlar arası negatif korelasyon görülmüştür. Sonuç olarak beden algısının obezite ön yargısını olumlu olarak etkileyebileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Beden algısı, Beden imajı, Obezite önyargısı, Obezite yanlılığı, Beslenme durumu
Tip-2 diyabetli sıçanlarda irisin ve vaspin hormonlarının değerlendirilmesi ve diyet ile ilişkisinin incelenmesi
Bu çalışmada, diyabet gibi önemli kronik hastalıklarda bir gösterge olarak kabul edilen vaspin ve irisin hormonlarının değerlendirilmesi ve bu hormonların beslenmeyle olan ilişkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışma, 12'si sağlıklı ve 6'sı diyabetik olmak üzere toplam 18 adet Wistar-Albino türü sıçan üzerinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya dâhil edilen 6 sıçana Streptozotosin (STZ) uygulanarak tip-2 diyabet olmaları sağlanmıştır. Sağlıklı sıçanlar kendi aralarında iki eşit gruba ayrılarak gruplara kontrol yemi ve yüksek yağlı yem ile 4 hafta süreyle beslenmiştir. Diyabetik sıçanlara ise 4 haftalık süre boyunca yüksek yağlı diyet uygulanmıştır. Çalışma başlangıcından itibaren günlük olarak yem tüketimleri kaydedilmiş, haftada 1 kez kan glukoz ölçümü ve ağırlık tartımı yapılmıştır. 4 haftalık beslenme uygulamasının sonunda vaspin ve irisin analizi gerçekleştirilmiş, trigliserit, total kolesterol, yüksek dansiteli lipoprotein (HDL), düşük dansiteli lipoprotein (LDL), kan glukoz, insülin direnci skoru (HOMA-IR) ve açlık insülin parametreleri ölçülmüştür. 4. haftanın sonunda sağlıklı gruplardaki vücut ağırlıkları benzer, diyabetik grupta sağlıklı gruplara göre önemli ölçüde düşük bulunmuştur. Açlık kan glukoz düzeyinin, tüm haftalarda diyabetik yağlı grupta diğer iki gruba göre yüksek, sağlıklı gruplar arasında başlangıç ölçümü dışında benzer olduğu görülmüştür. Trigliserit, total kolesterol, HOMA-IR skorunun açlık glukoz seviyelerine benzer şekilde diyabetik grupta önemli oranda yüksek olduğu tespit edilmiştir. Sağlıklı gruplar arasında ise benzer ölçümler ortaya çıkmıştır. Gruplar, HDL kolesterol ve açlık insülini bakımından bir farklılık göstermemiştir. İrisin düzeyi tüm gruplarda benzerlik gösterirken, vaspin düzeyinin yüksek yağla beslenen diyabetik grupta anlamlı ölçüde yüksek olduğu saptanmıştır. Vaspin seviyesinin kanda glukoz, trigliserit, total kolesterol ve HOMA-IR ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Sonuç olarak bu çalışma, özellikle vaspinin T2DM hastalığındaki rolü ile ilişkili kanıtları güçlendirmektedir. Ayrıca, beslenme örüntüsündeki farklılıkların kısa vadede biyokimyasal sonuçlar üzerinde büyük bir etkisi olmasa da, bu farkın hormon düzeylerini etkileyip daha uzun vadede T2DM hastalığına ilişkin bulguları ortaya çıkarabileceğini veya hastalık sürecini etkileyebileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Tip-2 diyabet, irisin, vaspin, beslenme, adipoz doku
Yetişkinlerde hedonik açlık durumunun sosyal medya bağımlılığı ve obezite ile ilişkisinin araştırılması
Hedonik açlık fizyolojik olarak enerji ihtiyacı olmadan, tüketilen yiyecekten haz almayı amaçlayan iştah ve dürtü olarak tanımlanmaktadır. Hedonik açlık oluşumunda görsel uyaranlar önemli yer tutmaktadır. Görsel uyaranlarla en sık karşılaşılan yerlerden biri sosyal medyadır. Sosyal medyanın kişinin günlük aktivitelerini, aile ve arkadaş ilişkilerini etkileyecek düzeyde kullanımı sosyal medya bağımlılığını oluşturmaktadır. Bu çalışmada yetişkinlerde (n=327) hedonik açlık durumunun sosyal medya bağımlılığı ve obezite ile ilişkisi araştırılmıştır. Katılımcıların hedonik açlık durumları "Besin Gücü Ölçeği", sosyal medya bağımlılıkları "Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği-Yetişkin Formu" kullanılarak değerlendirilmiştir. Katılımcıların lezzetli besinlere karşı duyduğu isteği değerlendirmek amacıyla "Görsel Analog Skalası" kullanılmıştır. Katılımcılar BKİ değerlerine göre sınıflandırıldığında %8,6'sının (n=28) düşük kilolu, %62,4'ünün (n=204) normal aralıkta, %19,3'ünün (n=63) aşırı kilolu ve %9,7'sinin (n=32) obez grubunda olduğu belirlenmiştir. Obez bireylerdeki hedonik açlığın normal ve düşük kilolu bireylere göre daha yüksek olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Besin gücü ve sosyal medya bağımlılığı arasında anlamlı pozitif orta düzeyde bir ilişki olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Besin gücü ile kremalı pasta ve pastane ürünleri arasında anlamlı pozitif orta düzeyde; çikolata ve çikolatalı ürünler, cips, fastfood yiyecekler, patates kızartması, ekmek çeşitleri, makarna ve hamur işleri arasında anlamlı pozitif zayıf düzeyde bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Hedonik Açlık, Sosyal Medya Bağımlılığı, Obezite, BKİ
Türk propolisinin histon deasetilaz (HDAC) enzim aktivitesine etkisinin araştırılması
Bireylerin beslenme ve yaşam tarzı çeşitli epigenetik değişikliklere neden olarak vücudun fizyolojik ve patolojik süreçlerini etkileyebilmektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda çeşitli besin ve besin bileşenlerinin histon deasetilaz (HDAC) enzim aktivitesini baskıladığına dair güçlü kanıtlar bulunmuştur. Tez çalışmamız kapsamında çeşitli farmakolojik etkilere sahip Türk propolisinin (TP) HEK293T ve HeLa hücre hatlarında HDAC aktivitesi üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Çalışmada, Türkiye'de piyasadan toplanan ticari formda, saflaştırılmış 2 farklı propolisin suda çözünen formları kullanılmıştır. HEK293T ve HeLa hücrelerinde HDAC aktivitesinin tespiti için öncelikle TP'nin uygulanması planlanan LD50 konsantrasyonları tripan mavisi boyama yöntemi ile belirlenmiştir. NETN lizis yöntemi ile elde edilen hücresel lizatların protein miktar tayininde Bradford yöntemi kullanılmıştır. In vitro koşullarda Propolis-1'in, LD50 dozu ile hem 24 saatlik muamelesinin hem de doğrudan hücresel lizatlarla muamelesinin, HEK293T ve HeLa hücrelerindeki HDAC aktivitesini azalttığı saptanmıştır. Propolis-2'nin doğrudan muamelesi bilgi verici olmamakla birlikte, 24 saatlik uygulaması ise normal hücrede (HEK293T) HDAC aktivitesini düşürürken kanser hücresinde (HeLa) HDAC aktivitesini artırdığı tespit edilmiştir. Çalışmamızdan elde edilen veriler ışığında TP'nin bir normal hücre hattı olan HEK293T hücrelerinde doğrudan ve dolaylı mekanizmalarla HDACi etkisi olduğu, bir kanser hücre hattı olan HeLa hücrelerinde ise HDAC aktivitesi üzerindeki etkisinin çelişkili olduğu gösterilmiştir. Anahtar kelimeler: Türk Propolisi, HDACi, Epigenetik, Fonksiyonel Besin.
Biyoaktif besin bileşeni piperlongumin'in histon deasetilaz enzim inhibitörü etkisinin araştırılması
Beslenme ve Diyetetik alanında önemli bir yeri olan besin-gen etkileşimlerinin araştırılmasıyla besinlerin organizma üzerindeki etkilerinin daha iyi anlaşılması hedeflenmektedir. Son dönemde yapılan çalışmalarla çeşitli besinlerdeki çok sayıda biyoaktif bileşen Histon Deasetilaz Enzimi İnhibitörü (HDACi) olarak tanımlanmıştır. Bu tez çalışması kapsamında, biyoaktif bir besin bileşeni olarak bilinen Piperlongumin'in (PL) HeLa ve HEK293T hücre soylarındaki HDACi etkisi deneysel olarak araştırılmıştır. PL'in HeLa ve HEK293T hücre soylarındaki HDACi etkisini tespit etmek için, öncelikle uygulanması planlanan LD50 dozları MTT ve AO/PI boyama yöntemleriyle tespit edilmiştir. NETN lizis yöntemi ile hazırlanan hücresel lizatlarda protein miktar tayini Bradford yöntemiyle gerçekleştirilmiştir. Yürütülen deneysel çalışmalar ile; HDAC enzim aktivitesinin, 24 ve 48 saat PL uygulanması sonrasında HeLa hücrelerinde azaldığı, HEK293T hücrelerinde ise arttığı tespit edilmiştir. Normal koşullarda çoğaltılan HeLa ve HEK293T hücrelerinden hazırlanan lizatlar HDAC aktivite tayininden hemen önce PL ile doğrudan muamele edildiğinde ise, HDAC enzim aktivitesinin HeLa hücrelerinde istatistiksel açıdan anlamlı olarak arttığı, HEK293T hücrelerinde ise azaldığı belirlenmiştir. Sonuçlarımız PL'in HEK293T normal ve HeLa kanser hücre soylarında HDAC enzim aktivitesi üzerine farklı yönde etkisinin olduğunu göstermiştir. Ayrıca sonuçlarımız HEK293T ve HeLa hücre soyları, hücre kültürü ortamında PL ile 24 ila 48 saat sürelerle muamele edildiğinde veya PL hücresel lizatlarla doğrudan muamele edildiğinde yine zıt yönde etkiler oluşabileceğini ortaya koymuştur. Elde edilen sonuçlar PL ile HDAC enzimleri arasında doğrudan bir etkileşim olabileceği gibi PL' in HDAC enzim aktivitesi üzerinde dolaylı mekanizmalarla da etkili olabileceğini ortaya koymaktadır.
Türk propolisinin hücre döngüsü üzerine etkisinin araştırılması
Propolis bal arılarının bitkilerden topladıkları çeşitli ürünleri kullanarak ürettikleri reçinemsi doğal bir maddedir. Propolis eski çağlardan beri başta sağlık olmak üzere diğer alanlarda da yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Bilinen biyolojik aktivitelerinden bazıları; antibakteriyel, antiseptik, antitümoral, antiinflamatuar, antioksidan ve anestezik özellik göstermesidir. Hücre döngüsü, hücre büyümesi ve bölünmesinin kontrol edildiği evreleri içeren bir döngüdür. Hücrelerin döngüsünün kontrolü doku homeostazı ve kanser açısından önemlidir. Bu çalışmada; Türk propolisinin HEK293T ve HeLa hücrelerinde hücre döngüsüne etkisinin araştırılması amaçlanmaktadır. Çalışmamızda HEK293T ve HeLa hücreleri Türkiye'de üretilen ticari formdaki iki farklı propolisin LD50 konsantrasyonları ile in vitro koşullarda 24 saat süreyle muamele edilerek hücre döngüsü analizleri gerçekleştirilmiştir. Akım sitometri ile yapılan hücre döngüsü analizleri sonucunda; Propolis 1'in G1 fazındaki hücre sayısını kontrole kıyasla, HeLa hücrelerinde %24 oranında (p=0,004), HEK293T hücrelerinde %27,4 oranında (p=0,024) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşürdüğü saptanmıştır. Propolis-2'nin ise kontrole kıyasla HEK293T ve HeLa hücrelerinde hücre döngüsünün herhangi bir evresindeki hücre yüzdesini istatistiksel olarak anlamlı bir düzeyde etkilemediği saptanmıştır. Çalışmamızdan elde edilen deneysel veriler Propolis-1'in HEK293T ve HeLa hücrelerinin hücre döngüsünün S-G2/M evrelerinde birikmesine sebep olduğunu ve hücre döngüsünü durdurduğu göstermektedir.
Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik bölümü öğrencilerinin antropometrik ölçümleri ile akdeniz diyeti ve beslenme alışkanlıkları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu araştırma Ocak 2020- Mayıs 2021 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik bölümünde öğrenim gören çalışmaya katılım kriterlerini karşılayan gönüllü 174 öğrenci üzerinde yapılmıştır. 18-24 yaş arasında olan dördüncü sınıflarda öğrenim gören 54, üçüncü sınıflarda öğrenim gören 65 ve ikinci sınıflarda öğrenim gören 59 öğrenci ile yapılan çalışmada öğrencilerin Akdeniz Diyet Kalite İndeksi ve sağlıklı yaşam biçimleriyle ilgili akademik bilgilerini kendi yaşamlarına uygulayabilme yetenekleri ve sağlıklı beslenme takıntısının saptanarak Akdeniz Diyet Kalite İndeksi ile antropometrik ölçümler arasındaki olası ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırmaya katılan öğrencilere yüz yüze görüşme yöntemiyle anket formu uygulanmıştır. Ayrıca anket formu uygulanan öğrencilerin antropometrik ölçümleri ve vücut kompozisyonu saptanmıştır. Bu değerlendirmeler sonucunda öğrencilerin Akdeniz diyet kalite indeksi ortalamasının; 5,3±2,95; ORTO-11 ölçeği puan ortalamalarının ise 24,75±6,48 olduğu bulunmuştur. Öğrencilerin ortalama vücut ağırlığı 59,7±11,1 kg ve beden kitle indeksi (BKİ) ortalamaları ise 21,72±3,1 olarak saptanmıştır. Bu araştırmada öğrenim görülen sınıf düzeyi arttıkça Akdeniz diyetine uyumun arttığı aynı zamanda öğrencilerin Akdeniz diyet kalite indeksi puanları arttıkça beden kitle indeksi (BKİ) değerlerinin ve ORTO-11 ölçeği puanlarının istatistiksel olarak anlamlı şekilde azaldığı tespit edilmiştir (p<0,05). Sonuç olarak Akdeniz diyetine uyumun bireylerin vücut ağırlığı, beden kütle indeksi ile vücut bileşimini olumlu olarak etkilediği ve Akdeniz diyetine uyumun artması ile ortorektik davranışların arttığı tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Sağlıklı beslenme, Akdeniz diyeti, BKİ, Vücut kompozisyonu, Ortoreksiya Nervoza
Ortopedi ve travmatoloji servisinde yatan hastalarda beslenme durumunun saptanarak, makromineral alımının beslenmeye bağlı komplikasyonlara ve hastanede yatış süresine etkisinin incelenmesi
Bu çalışma Ortopedik tanı almış olan hastaların; beslenme ve makromineral alım düzeylerinin hastanede kalış süresi ve oluşan komplikasyonlarla ilişkisinin incelenmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışma örneklemini Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Servisi'ne yatışı yapılan, ortopedik rahatsızlık tanısı almış 85 hasta oluşturmuştur. Çalışmaya dahil edilen hastalara; demografik bilgilerini, antropometrik ölçümlerini, beslenme durumları ve alışkanlıklarını belirlemek amacıyla yüz yüze görüşme yöntemi ile bir anket uygulanmıştır. Ayrıca katılımcıların Besin Tüketim Sıklık Anketi ile beslenme durumları; NRS 2002 değerlendirilmesi ile nütrisyon riski tespit edilmiştir. Hastalarda %17,7 femur kırığı, %12,9 tibia/fibula kırığı, %12,9 ayak/bilek kırığı, %14,1 kol kırığı, %23,5 artroskopik cerrahi, %10,6 diz protez ve %8,3 kalça protez teşhisi konmuştur. Hastaların %47,1'inde hastaneye yatıştan sonra komplikasyonlar görülmüş olup; potasyum tüketimi arttıkça iştah kaybı ve ishal görülmesinin azaldığı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Protez hastalarında artroskopik cerrahi hastalarına göre hemoglobin (HGB) düşüklüğü istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla olduğu saptanmıştır (p=0,001). Hastaların %94,12'si NRS 2002 Skoru 3'ün altında, %5,88'i NRS 2002 skoru 3 ve üzerinde ve risk altında olup; beslenme durumu risk altında olan hastaların istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla hastanede kaldığı tespit edilmiştir (p<0.05). Erkek hastalar kadın hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla enerji, protein, yağ ve karbonhidrat tüketmektedir (p<0,001). Erkek hastaların Ca, P, K, Fe tüketimi kadınlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazladır (p<0,001). Bu çalışmada Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji servisinde bulunan kadın hastaların günlük Ca ve Fe ihtiyacını genel anlamda karşılayamadığı görülmektedir. Elde edilen sonuçlara göre diyetisyen tarafından planlanan beslenme programı, hastanede yatışın kısalmasına ve malnütrisyonun önlenmesine katkı sağlayacaktır. Anahtar kelimeler: Beslenme, Malnütrisyon, Komplikasyon, Ortopedi
Beslenme ve fiziksel aktivitenin COVID-19 tanılı hastalarda hastane yatış süresi ve biyokimyasal parametreler üzerine etkisi
Bu çalışmada; yetişkin bireylerde beslenme ve fiziksel aktivitenin Covid-19 tanılı hastalarda hastane yatış süresi ve biyokimyasal parametreler üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya Bursa Şehir Hastanesi Enfeksiyon Kliniği'nde yatan 18 yaş üzerinde olan ve çalışmaya katılmayı kabul eden gönüllüler dâhil edilmiştir. Çalışmada bireylere sosyodemografik özelliklerini, besin tüketim sıklıklarını, fiziksel aktivite durumlarını ve biyokimyasal parametrelerini içeren bir anket formu uygulanmıştır. Çalışmada 65 kadın, 82 erkek hasta olmak üzere toplam 147 hasta değerlendirilmiştir. Günlük alınan enerji ve makro besin ögelerinden protein, bitkisel protein, tekli doymamış yağ, diyet posası ve çözünmez diyet posasından gelen yüzdeler ile hastanede kalış süresi arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Çalışmaya katılan kişilerin BKİ sınıflamasına göre yoğun bakımda kalma ihtiyacının istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkisi olmadığı tespit edilmiştir. Biyokimyasal parametrelerden sedimantasyon ve prokalsitonin parametrelerinin hastanede kalış süreleri ile aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Bu araştırmanın sonucunda; bireylerin enerji ve bazı makro besin ögeleri alımlarının hastane yatış süresini olumlu yönde etkilediği düşünülmektedir. BKİ ve fiziksel aktivitenin ise hastane yatış süresi ile arasında bir ilişki bulunamamıştır.
Salzburg duygusal yeme ölçeği Türkçe geçerlik ve güvenirlik çalışması
Duygusal yeme, duygu durumlarına yanıt olarak ortaya çıkan yemek yeme eğilimi olarak adlandırılmaktadır. Duygusal yemenin temel kavramları, olası mekanizmaları ve bu alanda yapılan araştırmalardaki ilerlemeler psikometrik ölçeklerin iyileştirilmesini gerektirmektedir. Salzburg Emotional Eating Scale (SEES), olumlu ve olumsuz duyguları içermesinin yanında yeme miktarındaki değişimi incelemesi bakımından önemlidir. Bu tez çalışması kapsamında SEES'in Türkçeye geçerlik ve güvenirliğinin sağlanması amaçlanmıştır. Çalışmanın örneklemini, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi öğrencileri, akademisyen ve idari personeli oluşturmaktadır. Ölçeğin dil ve kapsam geçerliliği için KGİ skorları 0,83 ve üzerindedir. Ölçeğin açıklayıcı faktör analizi sonucu dört alt boyuta sahip olduğu belirlenmiştir. Ölçeğin dört alt boyutu, toplam varyansın % 79,06'sını açıklamaktadır. Maddelerin faktör yükleri 0,393-0,931 arasında değişmektedir. Doğrulayıcı faktör analizinde, Bootstrap yöntemi ile χ2/sd, CFI, RMSEA değerlerinin sırasıyla 2,468; 0,967; 0,074 olduğu görülmektedir. CFI değerinin 0,96 olması ise bu modelin marjinal olarak iyi uyan bir modeli temsil ettiğini belirtmektedir. Cronbach α ve McDonald's Omega iç tutarlılık katsayıları 0,913 - 0,943 arasında yer almaktadır. Değişmezlik analizinde alt boyutlar için elde edilen korelasyon katsayı değerleri 0,490-0,825 arasındadır. Paralel form analizinde SDYÖ' nün üzüntü, kızgınlık, kaygı alt ölçekleri ile DEBQ duygusal yeme alt ölçeği arasında anlamlı korelasyon mevcuttur. Elde edilen sonuçlar SDYÖ' nün Türkçeye uyumlu geçerli ve güvenir bir ölçek olduğunu ortaya koymaktadır. Anahtar Kelime: Duygusal Yeme, SDYÖ, Geçerlik, Güvenirlik
18-65 yaş arası yetişkin bireylerde ultra işlenmiş gıda tüketiminin astım ile ilişkisinin biyokimyasal parametreler ile araştırılması
NOVA, gıdaları besin maddeleri yerine gıda işlemenin kapsamı ve amacına göre sınıflandıran bir gıda sınıflandırmasıdır. Astım, hırıltılı solunum, nefes darlığı, göğüste sıkışma ve / veya öksürük gibi değişken semptomlar ve değişken ekspiratuar hava akımı sınırlaması ile karakterizedir. NOVA gıda sınıflandırma sistemine göre ultra işlenmiş gıdaların tüketimi astım semptomlarını etkileyecek düzeydedir. Bu çalışmada 18-65 yaş arası yetişkinlerde ultra işlenmiş gıda tüketiminin astım ile ilişkisi biyokimyasal parametreler ile araştırılmıştır. Çalışmaya Ocak 2015 – Eylül 2021 tarihleri arasında astım tanısı almış, buna bağlı ilaç tedavisi gören, kan tahlilleri ve tanı sonrası solunum fonksiyon testleri bulunan 18-65 yaş aralığında 251 (%74,0) kadın ve 88 erkek (%26,0) olmak üzere toplam 339 birey dahil edilmiştir. Katılımcıların demografik bilgileri katılımcı bilgi formu ve ultra işlenmiş gıda tüketimleri besin tüketim sıklık anketi kullanılarak belirlenmiştir. Katılımcıların biyokimyasal parametrelerine ilişkin veriler çalışma yapılan kurumun veri tabanından elde edilmiştir. Çalışma bulgularında CRP, eozinofil ve total IgE değerleri ile ultra işlenmiş gıda tüketimleri arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0,05). % FEV1 beklenen değeri ve ultra işlenmiş gıda tüketimleri arasında anlamlı bir ilişki olmamasına (p>0,05) rağmen %FVC beklenen ve %FEV1/FVC değerlerinin ultra işlenmiş gıda tüketiminin artmasıyla azaldığı sonucuna ulaşılmıştır (p<0,05). Bu çalışmada ultra işlenmiş gıdaların tüketimi hızla artmakta olup bu gıdaların tüketim sıklıkları astım prognozuna olumsuz yönde etki ettiği sonucuna varılmıştır.
Sağlık çalışanlarında kafein tüketimi ile uyku kalitesi arasındaki ilişkinin belirlenmesi
Bu çalışmada; sağlık çalışanlarında kafein tüketimi ile uyku kalitesi arasındaki ilişkinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın örneklemi; Tire, Gaziemir ve Karabağlar İlçe Sağlık Müdürlüğü ve bağlı birimlerinde çalışmaya katılmayı kabul eden ve dışlama kriterlerini karşılayan 96 sağlık çalışanından oluşmaktadır. Çalışma verileri, demografik bilgi formu, Gıda Sıklık Anketi, Kafein Tüketim Sıklığı Anketi, Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi (PUKİ) ve Beck Depresyon Envanteri (BDE) anket formları yüz yüze görüşme yöntemi ile uygulanmıştır. Bireylerin depresyon düzeyleri BDE ile tespit edilmiştir. Depresyon düzeyi bakımından çalışmaya dâhil edilen bireylerin %63,5'i minimal, %35'i hafif depresyonlu belirlenmiştir. PUKİ ile bireylerin uyku kalitesi tespit edilmiştir. Bireylerin 50 (%61,5)'si iyi uyku kalitesine sahip, 37(%38,5)'si kötü uyku kalitesine sahip tespit edilmiştir. PUKİ toplam puanları ile kafein tüketim miktarları puanında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu bulunmuştur (p<0,05). Bireylerin BDE puanlarının PUKİ puanlarını anlamlı düzeyde ilişkili bulunmuştur (p<0,001). Bireylerin PUKİ puanları ile kafein değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönlü zayıf derecede korelasyon olduğu bulunmuştur (p<0,01). Bireylerin PUKİ puanları arttıkça kafein değerlerinde %28'lik artma olduğu bulunmuştur. Bireylerin PUKİ puanları ile siyah çay kafein değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönlü zayıf derecede korelasyon olduğu bulunmuştur (p<0,05). Bireylerin PUKİ puanları arttıkça siyah çay kafein değerlerinde %22'lik artma olduğu bulunmuştur. Sonuç olarak; bireylerin kafein tüketimi ile uyku kalitesinin ilişkili olduğu belirlenmiştir. Anahtar kelimeler: Depresyon, Kafein, Uyku kalitesi, Sağlık çalışanları
Oyun temelli beslenme eğitiminin ilkokul çocuklarının beslenme tutum ve davranışları üzerine etkisi
Sağlıklı toplumların oluşturulabilmesi için beslenme eğitimleri aracılığıyla çocukluk döneminden başlayarak sağlıklı beslenme davranışlarının geliştirilmesi ve farkındalığın kazandırılması önemlidir. Oyun temelli eğitim yaklaşımları ise geleneksel eğitim metotlarının dışına çıkılarak oyunun bir parçası haline getirilen bilgilerin öğrenilmesi için motivasyon sağlamaktadır. Çalışmamızda, ilkokul çağındaki çocukların besinleri tanımalarını sağlayacak bir kutu oyunu tasarımı gerçekleştirilmiş ve bu oyun temelli beslenme eğitimi müdahalesinin çocukların beslenme özellikleri, tutumu, öz-yeterliği ve davranışları üzerine olan etkisi randomize kontrollü olarak değerlendirilmiştir. Geliştirilen Besin Avı oyunu Mart-Mayıs aylarında 3 özel okulda eğitimine devam eden 24'ü müdahale 26'sı kontrol grubunda yer alan toplam 50 4. sınıf öğrencisi üzerinde 4 hafta/haftada 1 gün/40 dakika olarak uygulanmıştır. Katılımcıların beslenme alışkanlıkları "Besin Tüketim Sıklığı Formu", beslenme tutumu "Beslenme Tutum Alt Ölçeği (BTÖ)", beslenme öz-yeterliği "Çocuk Beslenme Öz-yeterlik Ölçeği (ÇBÖÖ)" ve beslenme davranışları "Beslenme Davranış Ölçeği (BDÖ)" kullanılarak kutu oyunu müdahalesinden önce ve sonra değerlendirilmiştir. Kutu oyunu müdahalesi sonucunda, müdahale grubunda kontrol grubuna kıyasla tüm ana ve ara öğün tüketim sıklıklarının istatiksel olarak anlamlı şekilde artırdığı bulunmuştur (p<0,05). Grupların müdahale sonrası BTÖ, ÇBÖÖ ve BDÖ puanlarının karşılaştırılmasında ise müdahale grubu lehine istatiksel olarak anlamlı bir şekilde artığı bulunmuştur (p<0,05). Besin Avı Oyun Değerlendirme (BAOD) puanı ve BTÖ puanı arasında (r=0,419, p<0,05), BAOD puanı ve BDÖ puanı arasında (r=0,474, p<0,05), BTÖ puanı ve BDÖ puanı arasında (r=0,448, p<0,05), ÇBÖÖ puanı ve BDÖ puanı arasında (r=0,574, p<0,05) orta düzeyde pozitif ve istatiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Sonuç olarak, kutu oyunu temelli beslenme eğitimi müdahalesi, ilkokul çağındaki çocukların beslenme özelliklerinin, tutumunun, öz-yeterliğinin ve davranışlarının iyileştirilmesinde etkili olmuştur.
Enneagram kişilik tiplerinin besin seçimi ile ilişkisinin araştırılması
Bu araştırma; bireylerin besin seçimleri üzerinde Enneagram kişilik tiplerinin etkisinin incelenmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Kesitsel tipte planlanan çalışmanın örnekleminde 18 yaş üstü bireyler seçilmiş ve 848'si kadın, 139'u erkek olmak üzere 987 kişi ile çalışma tamamlanmıştır. Çalışmaya dahil olan 987 katılımcının Enneagram kişilik tipleri dağılımı incelendiğinde oranı en yüksek olan iki mizacın sırasıyla TİP 4 (%23,2; n=229) ve TİP 2 (%18,5; n=185) olduğu belirlenmiştir. Enneagram kişilik tipleri ile bireylerin besin seçimleri arasında güçlü ve anlamlı ilişkiler elde edilmiştir. Duygu-durum (r=0,305; p<0,01), uygunluk (r=0,208; p<0,01), duyusal görünüm (r=0,259; p<0,01) ve fiyat (r=0,165; p<0,01) alt boyutlarıyla en yüksek ilişki düzeyinin TİP 2 kişilik olduğu bulunmuştur. Sağlık (r=0,239; p<0,01), ağırlık kontrolü (r=0,218; p<0,01) ve etik kaygılar (r=0,225; p<0,01) alt boyutlarıyla en yüksek ilişki düzeyinin TİP 3 kişilik olduğu belirlenmiştir. Aynı zamanda literatüre uyumlu olarak, tip 2 ve tip 9 kişiliklerin besin seçimlerinin duygusal yeme ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Hafif şişman (%20.0) ve şişman (%22.2) BKİ düzeylerinin ise en yüksek oranda TİP 2 kişilik tipindeki kadınlarda olduğu belirlenmiştir. Araştırmada; besin seçimlerinin Enneagram kişilik özelliklerinden etkilendiğine dair bulgular elde edilmiştir. TİP 2 kişiliklerin duygu-durum ve duyusal görünüme önem vererek besin seçimi yaptıkları; TİP 6'larınise aşina oldukları besinleri seçme eğilimde oldukları görülmektedir. Besin seçimlerinin yaş aralığı, gelir düzeyi, medeni durum gibi demografik verilerden anlamlı şekilde etkilendiği görülmektedir. Enneagram kişilik özellikleri ile bireylerin besin seçimlerini etkileyen faktörler arasındaki ilişkinin tam olarak anlaşılabilmesi için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Enneagram, Besin Seçimi, Kişilik Tipleri, Yeme Davranışı
Migren tanısı almış 18-65 yaş arası yetişkin bireylerde ultra işlenmiş gıda tüketimi ile migren arasındaki ilişkinin araştırılması
Migren, bireylerin günlük yaşam kalitesini bozan, genellikle başın tek tarafında başlayan bir ağrı olarak ortaya çıkan ve dünya genelinde pek çok kişiyi etkileyen bir hastalık olarak karşımıza çıkmaktadır. Migreni tetikleyen çevresel etmenlerin başında besinler gelmektedir. Diyetlerde yer alan sağlıksız gıdalar ultra işlenmiş gıda tanımı ile karşımıza çıkmaktadır. Besinleri kategorilere ayırırken kullanılan NOVA sınıflandırma sistemi gıdaları 4 gruba ayırmaktadır. Bu çalışma migren ve ultra işlenmiş gıdalar arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla yapılmıştır. Çalışmamızda 18-65 yaş arası yetişkin bireylerde migren ile ultra işlenmiş gıda tüketimi arasındaki ilişki araştırılmıştır. Çalışma Mayıs 2023'te yürütülmüş olup, çalışmaya 18-65 yaş arası 88 migren tanısı almış katılımcı ile kontrol grubunda yer alan 88 sağlıklı katılımcı olmak üzere toplam 176 kişi dahil edilmiştir. Katılımcılara demografik bilgilerini içeren bilgi formu ile ultra işlenmiş gıda tüketimini içeren besin tüketim sıklık anketi sunulmuştur. Hem migren grubunda hem de kontrol grubundaki katılımcıların ultra işlenmiş gıda tüketim puanları ile BKİ arasındaki ilişki incelendiği zaman her iki grupta da katılımcıların ultra işlenmiş gıdalardan aldığı tüketim puanı ortalamaları arasında anlamlı bir fark olmadığı belirlenmiştir (p>0,05). Çalışma bulgularına göre migren grubundaki katılımcıların ultra işlenmiş gıdalardan aldığı ortalama tüketim puanı 32,977, kontrol grubundaki katılımcıların ultra işlenmiş gıdalardan aldığı ortalama tüketim puanı 37,705 olup bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı sonucuna ulaşılmıştır (p>0,05). Sonuç olarak, bu çalışmanın bulguları hem migren grubunda hem de kontrol grubunda ultra işlenmiş gıda tüketim puanlarının yüksek olduğunu ancak ultra işlenmiş gıda tüketim puanları ile migren arasında anlamlı bir ilişki bulunmadığını göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Migren, NOVA, Ultra İşlenmiş Gıdalar, Baş Ağrısı
Akdeniz diyetine uyum ile bağırsak sağlığı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu çalışma, bağırsak sağlığı ile Akdeniz Diyetine uyumun değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik bölümünde 2023-2024 eğitim öğretim yılı güz döneminde kayıtlı, katılma kriterlerini karşılayan gönüllü toplam 250 öğrenci dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan öğrencilere uygulanan anket formunda katılımcılara ait beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktivite durumları, genel bilgileri ve besin tüketim sıklıkları sorgulanmıştır. Öğrencilerin bağırsak sağlığını değerlendirebilmek için Bristol Dışkı skalası, Akdeniz Diyetine uyumunu değerlendirebilmek için Akdeniz Diyet Kalite İndeksi (KIDMED) kullanılmıştır. Çalışmaya katılan öğrencilerin yaş ortalaması 21,38 3,22 yıl, BKİ ortalaması 21,56 3,23 kg/m² olarak saptanmıştır. Öğrencilerin KIDMED puan ortalaması 4,55±2,48 olarak bulunmuştur. Düzenli olarak fiziksel aktivite yapan öğrencilerin KIDMED toplam puanlarının, düzenli olarak fiziksel aktivite yapmayan öğrencilere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu tespit edilmiştir (p<0,01). Ana öğün tüketimini atlamayan öğrencilerin KIDMED toplam puanlarının, ana öğün tüketimini atlayan öğrencilerden anlamlı düzeyde yüksek olduğu bulunmuştur (p<0,001). Çalışmaya katılan öğrencilerin yaşları ile KIDMED toplam puanları arasında pozitif çok zayıf ilişki saptanmıştır (s=0,156; p<0,05). Çalışmaya katılan öğrencilerin %19,6'sının hızlı kolonik geçiş, %65,6'sının normal kolonik geçiş ve %14,8'inin yavaş kolonik geçiş hızına sahip olduğu saptanmıştır. Öğrencilerin KIDMED toplam puanları ile Bristol skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Çalışmamızda öğrencilerin çoğunluğunun Akdeniz diyetine orta uyum gösterdiği ve normal kolonik geçiş hızına sahip olduğu saptanmıştır. Akdeniz diyetinin bağırsak sağlığı üzerindeki etkisinin gösterildiği farklı popülasyonlarda yapılacak daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Akdeniz diyeti, Sağlıklı Beslenme, Bağırsak Sağlığı, Bristol Dışkı Skalası
Sabahçıl ve akşamcıl kronotipe sahip tip 2 diyabetli bireylerin yeme tutumu, beslenme alışkanlıkları, kan parametreleri ve yaşam kalitesi açısından karşılaştırılması
Diyabet, insülin etkisi, insülin sekresyonu veya her ikisinin defektinden kaynaklanan, hiperglisemi ile karakterize metabolik bir bozukluktur. Kronotip, insanların sirkadiyen ritimlerine bağlı olarak tercih ettikleri uyku ve aktivite zamanlarındaki farklılıklar olarak tanımlanır. Bireyler kronotip açısından sabahçıl, akşamcıl ve ara kronotip olmak üzere 3 farklı sınıfa ayrılır. Tip 2 diyabetli bireylerdeki kronotipik varyasyonlar ve glisemik kontrol arasındaki ilişki hakkındaki bilgiler sınırlıdır. Bu araştırmanın amacı, kronotip farklılıklarına göre tip 2 diyabetli bireylerin yeme tutumlarını, beslenme alışkanlıklarını, kan parametrelerini ve yaşam kalitelerini değerlendirmektir. Araştırmada verilerin toplanması amacıyla Sabahçıl-Akşamcıl Anketi, Yeme Tutum Testi-26, Genel Bilgiler, Sağlık Durumu ve Beslenme Alışkanlıklarının Değerlendirilmesi Anket Formu, Diyabet Yaşam Kalitesi Ölçeği kullanılmış ve katılımcıların kan parametreleri incelenmiştir. Araştırmanın sonuçları istatistiksel yöntemlerle değerlendirilmiştir. Kronotip ile yeme tutumu, ana öğün atlama durumu, kuşluk ara öğününün, öğle yemeğinin ve akşam yemeğinin tüketildiği saatler, açlık kan glikozu, HbA1c (%), trigliserid ve HDL kolesterol düzeyleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık olmadığı belirlenmiştir (p>0,05). Kronotip ile kahvaltının, ikindi ve gece ara öğünlerinin yapıldığı saatler ve kolesterol düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğu bulunmuştur (p<0,05). LDL kolesterol düzeyleri kronotipe göre anlamlı farklılık göstermiş olmakla birlikte (p<0,05), farkın kaynağını sabahçıl ve ara kronotipe sahip bireylerin oluşturduğu saptanmıştır. Sabahçıl ve akşamcıl kronotipe göre Diyabet Yaşam Kalitesi Ölçeği toplam puanının istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterdiği belirlenmiştir (p<0,05). Araştırma sonuçlarını genelleştirebilmek için tip 2 diyabetli bireyler üzerinde kronotipin etkisinin kapsamlı bir şekilde inceleneceği yeni çalışmaların yapılması önerilmektedir.
Mesai ve nöbet usulü çalışan sağlık personellerinin yeme bozuklukları eğilimlerinin karşılaştırılması
Tekirdağ Çorlu Devlet Hastanesi bünyesinde mesai ve nöbet usulü çalışmakta olan sağlık personellerinin çalışma düzenleri ile yeme bozuklukları arasında anlamlı bir farklılık olup olmadığının belirlenmesi amacıyla 107 nöbet ve 117 mesai düzeni olmak üzere toplam 224 sağlık çalışanı ile saha araştırması gerçekleştirilmiştir. Çalışmada veri toplama aracı olarak katılımcılar hakkında genel bilgi almak amacı ile sosyo-demografik özellik formu, ortoreksiya nervoza eğilimini saptamak amacı ile ORTO-15, yeme bozuklukları tanı öncesi tarama için REZZY, beden algısı değerlendirmesi amacı ile STUNKARD, erken teşhis amacı ile Eating Disorder Examination Questionnaire (EDEQ) ve uyku kalitesinin değerlendirmesi amacı ile Pıttsburgh uyku kalite indeksi (PUKİ) ölçekleri kullanılmıştır. Nöbet usulü çalışma şeklinin öğün rutinleri ve besin destek ürünü tüketiminde anlamlı düzeyde etkili olduğu saptanmıştır. Katılımcıların ORTO-15 Ölçeği toplam puan ortalaması 38,26±4,59, REZZY Ölçeği madde puan ortalaması 1,16±1,23, STUNKARD Ölçeği puan farkı ortalaması 1,31±1,12, EDEQ Ölçeği toplam puan ortalaması 8,06±7,19 ve PUKİ Ölçeği toplam puan ortalaması 13,35±7,74 saptanmıştır. Ayrıca katılımcıların çalışma sistemi ile ORTO-15, REZZY, STUNKARD ve EDEQ ölçekleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki belirlenememiştir. Mesai usulü çalışanlarda ORTO-15 ölçeği puanlarına göre ortorektik olarak kabul edilen 67 kişi belirlenirken; nöbet usulü çalışan bireylerde 82 kişinin ortorektik olduğu belirlenmiştir. REZZY toplam puanına göre ise mesai usulü çalışan bireylerde 38 kişinin riskli; nöbet usulü çalışan bireylerde 48 kişinin riskli grupta yer aldığı belirlenmiştir. EDEQ puan ortalamasına göre ise mesai usulü çalışanlardan 71 kişinin riskli; nöbet usulü çalışan bireylerden de 75 kişinin riskli grupta yer aldığı belirlenmiştir. Son olarak uyku kalitesi değerlendirmesinde PUKİ toplam puanına göre mesai usulü çalışan bireylerden 75 kişinin kötü; nöbet usulü çalışan bireylerden ise 113 kişinin kötü uyku kalitesine sahip olduğu belirlenmiştir. Antropometrik ölçüm sonuçları incelendiğinde nöbet usulü çalışanların bel-kalça oran ortalamasının anlamlı düzeyde (p=0,014) daha düşük olduğu belirlenmiştir. Çalışmanın sonucunda elde edilen bu sonuçlara göre özellikle nöbet usulü çalışma ortamları için araştırmacı tarafından çeşitli önerilerde bulunulmuştur.
Sağlık Bilimleri Fakültesi öğrencilerinde mikrobiyota farkındalığı ve Akdeniz Diyetine uyumun değerlendirilmesi
Mikrobiyota farkındalığı ve Akdeniz diyetine uyum arasındaki ilişkinin saptanması ve bu ilişkinin geleceğin sağlık profesyonelleri olacak olan sağlık bilimleri fakültesi öğrencileri ile değerlendirilmesi önemlidir. Bu çalışmanın amacı, sağlık bilimleri fakültesi lisans düzeyi öğrencilerinin mikrobiyota farkındalık düzeyini ve probiyotik-prebiyotik bilgilerini saptamak, öğrencilerin Akdeniz diyetine bağlılıklarını değerlendirmek ve bu parametreler arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktır. Çalışma Konya'daki devlet üniversitelerinde öğrenim gören 508 öğrenci ile yürütülmüştür. Tanımlayıcı tipteki bu çalışmanın verileri toplanırken katılımcılara uygulanan anket kapsamında; Mikrobiyota Farkındalık Ölçeği (MFÖ), Akdeniz Diyeti Bağlılık Ölçeği (MEDAS), besin tüketim sıklığı formu ve konu ile ilgili sorulardan yararlanılmıştır. Verilerin analizinde SPSS 26.0 programı kullanılmıştır. Katılımcıların MEDAS puanı ortalama 5,8±1,72; MFÖ puanı ortalama 69,1±8,74 olarak saptanmıştır. Sonuca göre; katılımcıların Akdeniz diyeti bağlılığının düşük olduğu belirlenmiştir. MFÖ toplam puanı ve MEDAS toplam puanı arasında pozitif yönde (r=0,213) ve anlamlı (p<.001) bir ilişki saptanmıştır. Ek olarak; lisans dersleri içerisinde beslenme eğitimi alan öğrencilerin MFÖ puanları, almayanlara kıyasla yüksektir (p<.001). Katılımcıların sınıf düzeyi arttıkça MFÖ puanları anlamlı seviyede artarken (p<.001), MEDAS puanları anlamlı seviyede değişmemektedir (p=0,093). Katılımcıların %78,9'unun probiyotik tanımını, %64,4'ünün prebiyotik tanımını, %57,3'ünün ise mikrobiyota tanımını doğru olarak bildiği belirlenmiştir. Sonuç olarak; öğrencilerde mikrobiyota farkındalığı, Akdeniz diyetine bağlılık ile ilişkili bulunmuştur. Akdeniz diyeti bağlılığı daha yüksek olan öğrencilerde, mikrobiyota farkındalığı da daha yüksek seviyededir. Ayrıca beslenme ve mikrobiyota eğitimi alan ve sınıf düzeyi daha yüksek olan öğrencilerde mikrobiyota farkındalığının daha yüksek olduğu görülmektedir. Bu durum; gelecekte sağlık sektörü içerisinde yer alacak olan sağlık profesyonellerinin hastalara ve topluma daha iyi yön verebilmeleri hedefi ile, öğrencilere müfredatları kapsamında sağlanacak olan eğitimlerin önemini ortaya koymaktadır.
Obez kadınlarda yeme davranışı, yaşam kalitesi ve mental sağlık ilişkisinin incelenmesi
Bu çalışma obez kadınlarda yeme davranışları, yaşam kalitesi ve mental sağlık durumlarının incelenmesi amacıyla 209 obez yetişkin kadın ile yürütülmüştür. Çalışma verileri yüz yüze görüşme metoduyla araştırmacı tarafından anket formu kullanılarak toplanmış, antropometrik ölçümler araştırmacı tarafından alınmıştır. Kadınların yeme davranışları Üç Faktörlü Beslenme Anketi Kısaltılmış Form (Three-Factor Eating Questionnaire TFEQ-R18) ile, mental sağlık bileşenleri Depresyon, Anksiyete Stres Ölçeği Türkçe Kısa Formu (Depression Anxiety Stress Scales, DASS-21) ile, yaşam kaliteleri ise Obezlere Özgü Yaşam Kalitesi Ölçeği (OÖYKÖ) ile değerlendirilmiştir. Çalışmaya katılan kadınların yaş ortalaması 39,65±11,44 yıl, beden kütle indeksi (BKİ) ortalaması 33,89±3,92 kg/m2 olarak bulunmuştur. Kadınların %67,9'u birinci derece obez, bel çevresi değeri kardiyovasküler risk sınıflamasına göre %94,3'ünün yüksek risk altında; bel boy oranı sınıflamasında %64,1'inin yüksek riskli grupta, bel kalça oranına göre %51,2'sinin riskli grupta olduğu bulunmuştur. Yaş gruplarına göre kontrolsüz yeme, duygusal yeme ve açlığa duyarlılık puanları arasında anlamlı farklılıklar saptanmıştır (p<0,05). Duygusal yeme ve bilişsel kısıtlama düzeyleri ile eğitim seviyesi arasında istatistiksel anlamlılık bulunmuştur (p<0,05). Bilişsel kısıtlama davranışı ile uyku düzeni, bel boy oranı ve bel kalça oranı arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (p<0,05). Kadınların OÖYKÖ ortalama puanı 46,83±24,06 olarak bulunmuş; yaşam kalitesi puan ortalamaları ile BKİ değeri sınıflaması arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir (p<0,05). Kadınların BKİ değerleri ile mental sağlık sorunları arasında pozitif yönde, anlamlı düzeyde korelasyon bulunmuştur (p<0,05). Kadınların kontrolsüz yeme ve duygusal yeme düzeyi arttıkça mental sağlık bileşen puanlarında da artış gözlemlenmiştir (p<0,05). Depresyon, anksiyete ve stres puanları ile yaşam kalitesi arasında negatif yönlü ve anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). Sonuç olarak obez kadınların yeme davranışları ile yaşam kalitesi ve mental sağlık durumları arasında anlamlı ilişki ortaya çıkmıştır. Obezite, yeme davranışları ve mental sağlık arasındaki ilişkileri daha iyi anlamak için geniş kapsamlı araştırmalar yapılmalıdır.
Bakü'de yaşayan yetişkinlerde beslenme durumu ve alkol tüketiminin diyet inflamatuar indeksi ile ilişkisi
Alkol tüketiminin sağlık ve hastalıklarla olan ilişkisine yönelik araştırmalarda ki sonuçlar uzun süredir tartışılmaya devam etmektedir. Beslenmenin inflamasyon ile ilişkisini ortaya koyan çalışmalarda ise beslenmenin etkisi güçlü bir şekilde bildirilmektedir. Araştırma, Bakü'de yaşayan 19-64 yaş arasında yetişkin bireylerde beslenme durumu ve alkol tüketiminin diyet inflamatuar indeksi ile ilişkisini incelemek amacıyla yürütülmüştür. İlişkisel tarama modelinde tasarlanan bu araştırmanın verileri anket formu ile yüz-yüze ve çevrim içi olarak toplanmıştır. 24 saatlik geriye dönük bir günlük besin tüketim kayıtlarından yararlanılarak Dİİ puanları hesaplanmış ve Dİİ puanları çeyreklerine bölünerek değerlendirilmiştir. Çalışmaya yaş ortalaması 34,19 ± 10,18 yıl olan toplam 401 birey (209 erkek, 192 kadın) dahil edilmiştir. Katılımcıların 226'sı (%56,4)'ü alkol tüketen, 175'i (%43,6) ise alkol tüketmeyen bireylerden oluşmuştur. Katılımcılarım beden kütle indeksi değerleri alkol tüketen bireylerde 25,10±3,03, alkol tüketmeyenlerde ise 24,95±4,13'dür. Beslenme durumunun öz- değerlendirmesine göre alkol tüketen ve tüketmeyen bireyler arasında fark yoktur (p>0,05). Katılımcıların niasin, B6 vitamini ve Omega-3 alım miktarları alkol tüketen bireylerde anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,01). Diğer besin ögeleri açısından ise alkol tüketim durumuna göre anlamlı bir fark saptanmamıştır (p>0,05). Alkol tüketen ve tüketmeyen katılımcılarım Dİİ puan ortalaması sırasıyla 1,68±0,80 ve 1,82±0,81'dir (p>0,05). Alkol tüketen ve tüketmeyen katılımcılarda çeyreklikler (Q1-Q4) üzerinden yapılan analizlerde sekiz grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar saptanmıştır (p<0,001). Dİİ puanı ile besin ögeleri arasında enerji, makro ve mikro besin ögeleriyle Dİİ çeyreklik puanları arasında negatif yönde anlamlı doğrusal ilişkiler saptanmıştır (r=-0.5 ile -0.7; p<0,001). B1 ve B6 vitaminleri, magnezyum ve demir ile Dİİ arasında yüksek düzeyde negatif ilişki bulunmuştur (r =-0.7; p<0,001). Dİİ çeyreklikleri üzerinden yapılan analizlerde, lif, çoklu doymamış yağ, E, B1, B6 vitaminleri, magnezyum, demir ve omega-3 yağ asitleri gibi antiinflamatuar özelliklere sahip besin ögelerinde çeyreklikler arası anlamlı farklar gözlenmiştir. Besin gruplarından süt ürünleri, et ve et ürünleri, yağlı tohumlar, sebzeler, meyveler ve yağlar için orta düzeyde etki büyüklükleri (ƞ²=0,06–0,10) bulunmuştur. Gruplar arasında yapılan çoklu karşılaştırmalar, özellikle düşük Dİİ puanına (Q1≤1,18) sahip alkol tüketen bireyler ile yüksek Dİİ puanına (Q4≥2,35) sahip alkol tüketmeyen bireyler arasında besin tüketimi açısından farklar anlamlıdır (p<0,01). Araştırma, inflamasyonu azaltmaya yönelik beslenme yaklaşımlarında alkol tüketiminin dikkatle ele alınmasının önemine işaret etmektedir. Elde edilen sonuçlar, beslenme durumu, diyet inflamasyon profili ve alkol tüketimi arasındaki ilişkiyi inceleyen araştırmalara katkı sağlayabilecektir. Anahtar Kelimeler: Beslenme Durumu; Alkol Tüketimi; Diyet İnflamatuar İndeks,
Yetişkinlerde diyetle alınan fitokimyasalların farklı değerlendirme yöntemleriyle karşılaştırılması
Bitkisel gıdalarda bulunan fitokimyasallar, oksidatif stres sonucu oluşabilen birçok hastalığa karşı koruyucu ve tedavi edici olarak kullanılabilmektedir. Fitokimyasalların diyetle alım miktarlarını değerlendirmek amacıyla fitokimyasal indeks (Fİ), Amerika Birleşik Devletleri Tarım Bakanlığı (USDA), Phenol-Explorer (PE) gibi veri tabanları geliştirilmiştir. Bu çalışmada, yetişkinlerde diyet fitokimyasal alımlarının fitokimyasal indeks, PE ve USDA flavonoid veritabanı kullanılarak hesaplanması; besin tüketim sıklığı anketi ve 24 saatlik besin tüketim kaydı olmak üzere iki farklı diyet değerlendirme aracı ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışma, Konya il merkezinde yaşayan 20-65 yaş arası 430 birey üzerinde yürütülmüştür. Katılımcıların sosyodemografik özelikleri ve beslenme alışkanlıkları anket formu ile sorgulanarak, diyet fitokimyasal içeriğini hesaplamak için besin tüketim sıklığı anketi ve besin tüketim kaydı alınmıştır. Alınan verilerin toplam fitokimyasal içerikleri USDA ve PE flavonoid veritabanından, gıda maddelerinin günlük tüketimleri ile bu gıda maddelerindeki polifenol/flavonoid içerikleri çarpılarak ve fitokimyasal indeks (Fİ) hesabıyla belirlenmiştir. USDA, PE ve Fİ yöntemleri besin tüketim kaydı ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmiştir (p<0.001). Bu farklılık tüm yöntemler arasında gözlemlenmiştir. En yüksek besin tüketim kaydı ortalaması 432.05 ile PE'de elde edilirken, en düşük ortalama 78.64 ile Fİ yönteminde tespit edilmiştir. USDA, PE ve Fİ yöntemleri besin tüketim sıklığı değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmaktadır (p<0.001). Bu farklılık tüm yöntemler arasında gözlemlenmiştir. En yüksek besin tüketim sıklığı ortanca değeri 1414.78 ile PE'de elde edilirken, en düşük ortanca değer 82.57 ile Fİ yönteminde tespit edilmiştir. USDA ve PE grubunda sebze, alkolsüz içecek, meyve tüketimi tüketimi en yüksek ortalamalara sahiptir. USDA'da tahıl, kurubaklagil, yağlı tohum ve yağ tüketimleri düşük seviyededir. PE grubunda kurubaklagil, yağlı tohum, kakao ve yağ tüketimi düşüktür. USDA ve PE veritabanlarındaki besin gruplarıan göre dağılım benzerlik göstermektedir. Fitokimyasalların diyet alımlarını değerlendirmede kullanılan veri tabanlarındaki farklılıkları en aza indirmek için yapılan analitik araştırmalarla sürekli olarak güncellenmeli, ülkelerin kendilerine ait veritabanlarıyla diyet fitokimyasal tüketimi değerlendirilmelidir. Anahtar sözcükler: Analiz; Diyet fitokimyasalları; Fenoller; Fitokimyasal indeks
Zayıf ve normal ağırlıktaki çocuklarda beslenme durumu, iştah, vücut bileşimi ve metabolik parametreler ile serum nesfatin-1 düzeyi arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışma, sağlıklı olup iştahsızlık şikâyeti ile sağlık kurumuna başvuran zayıf ve iştahsızlık şikâyeti olmayan normal ağırlıktaki çocukların serum nesfatin-1 düzeyleri ile beslenme durumları, iştah, vücut bileşimleri ve metabolik parametreleri arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla 6-8 yaş aralığındaki 90 çocuk ile yürütülmüştür. Araştırma verileri anket formu ile yüz yüze görüşme tekniği kullanılarak toplanmıştır. Katılımcıların 44'ü çalışma, 46'sı kontrol grubunda yer almıştır. Çocukların antropometrik ve vücut bileşimleri ölçümleri araştırmacı tarafından ölçülmüştür. Anket formu aile bilgi formu, çocuğa ait kişisel bilgileri içeren çocuk bilgi formu, çocuğun öğün tüketimi, iştah, beslenme ve yeme davranış durumunu ölçmeye yönelik sorular, bazı metabolik parametreler ile ardışık olmayan üç günlük besin tüketim kaydından oluşmuştur. Çocuklar hekimin klinik muayenesinden geçmiştir. İstatistik analiz sonuçlarına göre; annelerin %25,6'sı çocuğunun iştahını iyi, %22,2'si orta, %52,2'si kötü olarak değerlendirmiştir. Serum nesfatin-1 düzeyi çalışma grubunda 7,71 [4,63-11,29] mmol/L, kontrol grubunda 7,52 [4,57-12.30] mmol/L'dir. Serum nesfatin-1 düzeyi ile anne tarafından tanımlanan iştah arasında da anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Serum nesfatin-1 düzeyi ile vücut bileşimlerinden sadece doğum ağırlığı arasında pozitif yönde bir ilişki saptanmıştır (p<0,05). Nesfatin-1 düzeyi ile bazal metabolizma hızı arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Serum nesfatin-1 düzeyi ile diyetle alınan enerji (r:0,262, p=0,013), yağ alımı (r:0,395, p=0,000), enerjinin yağdan gelen yüzde oranı (r:0,233, p=0,027), DYA (r:0,366, p=0,000), TDYA (r:0,325, p=0,002), ÇDYA (r:0,281, p=0,007), kolesterol (r:0,292, p=0,005), posa (r:0,218, p=0,039), su tüketimi (r:0,244, p=0,020) ile pozitif yönde ve enerjinin karbonhidrattan gelen yüzde oranı (r:-0,215, p=0,042) ile negatif yönde ilişki saptanmıştır. Günlük alınan karbonhidrat, protein, enerjinin proteinden gelen yüzde oranı ile serum nesfatin-1 düzeyi arasında ilişki görülmemiştir. Metabolik parametrelerden yalnızca serum nesfatin-1 düzeyleri ile T4 arasında pozitif yönde (r:0,291; p=0,005), TSH ile istatistiksel açıdan anlamı negatif yönde (r:-0,247; p=0,019) bir ilişki gözlenmiştir. Sonuç olarak, nesfatin-1 seviyelerinin iştahsız olan zayıf çocuklar ve normal ağırlıktaki kontrol grubu olan çocuklar arasında bir ilişki saptanmamıştır. Ayrıca, anne tarafından beyan edilen iştah düzeyine göre çocuklar arasında özellikle nesfatin-1 düzeylerinde anlamlı bir farklılık belirlenmemiştir. Beslenme, iştah durumu, vücut bileşeni ve metabolik parametrelerin serum nesfatin-1 düzeyleri üzerindeki etkisini ve önemini değerlendirmek için daha ileri ve örneklem sayısı daha fazla olan çalışmalara ihtiyaç vardır.
Spor merkezi üyelerinin beslenme durumu ile depresyon skorları, fiziksel aktivite düzeyleri ve vücut bileşimlerinin belirlenmesi
Obezite ve depresyon, günümüzde küresel ölçekte halk sağlığını tehdit eden ve görülme sıklığı giderek artan iki önemli sağlık problemidir. Bu araştırmanın amacı, özel bir spor merkezi üyesi olan bireylerin beslenme durumu ile depresyon skorları, fiziksel aktivite düzeyleri ve vücut bileşimlerinin belirlenmesidir. Çalışmaya 19-65 yaş aralığında yer alan 430 yetişkin birey (221 kadın, 209 erkek) katılmıştır. Katılımcılara; genel bilgi formu, beslenme alışkanlıkları anketi, 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kaydı, besin tüketim sıklığı formu, Uluslararası Fiziksel Aktivite Kısa Formu (IPAQ) ve Beck Depresyon Ölçeğini (BDÖ) içeren anket uygulanmıştır. Katılımcıların %71,9'u 19-34 yaş aralığındadır. Araştırmaya katılan kadınların yaklaşık yarısı (%48,4) normal kilolu, erkeklerin ise %48,8'i fazla kilolu grubunda yer almaktadır. Fiziksel aktivite düzeylerine bakıldığında, bireylerin %17,4'ü inaktif, %48,1'i minimal aktif ve %34,4'ü çok aktif olarak belirlenmiştir. Enerji ve besin ögesi alımları incelendiğinde; kadınlarda lif, B12 vitamini, kalsiyum, magnezyum ve potasyum yetersiz alımları öne çıkarken; erkeklerde C vitamini ve kalsiyumun yetersiz alındığı saptanmıştır. BDÖ skorlarına göre bireylerin %60,6'sında depresyon belirtisi saptanmamış, %29,8'inde hafif, %9,6'sında ise orta düzeyde depresyon belirlenmiştir. Medeni durum ve eğitim düzeyi değişkenlerinin depresyon skorları üzerinde anlamlı bir etkisi bulunmuştur (p<0,05). Ancak, antropometrik ölçümler, vücut bileşimi parametreleri, enerji ve besin ögesi alımları ile depresyon düzeyleri arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Fiziksel aktivite düzeyleri 19-34 yaş grubunda ve erkeklerde daha yüksek bulunmuştur. Ancak fiziksel aktivite düzeyleri ile depresyon skorları arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Elde edilen bulgular, depresyon eğilimlerinin biyolojik faktörlerden ziyade sosyodemografik değişkenlerle daha yakından ilişkili olduğunu göstermiştir. Sonuç olarak, obezite ve depresyonun birlikte ele alınması gerektiği; sağlıklı beslenme alışkanlıklarının geliştirilmesi, düzenli fiziksel aktivitenin sürdürülmesi ve sosyal destek mekanizmalarının güçlendirilmesinin depresyonun önlenmesi ve yönetiminde önemli koruyucu faktörler olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Beslenme durumu; depresyon; fiziksel aktivite; obezite.
Böbrek nakli öncesi ve sonrası bireylerin kardiyovasküler hastalık ve diyabet riskinin beslenme durumu ve yaşam doyumu derecesi ile değerlendirilmesi
Çalışma kapsamında, hastaların demografik özellikleri, beslenme alışkanlıkları, biyokimyasal parametreleri ve yaşam doyumu düzeyleri değerlendirilmiştir. Genel anket formu, üç günlük besin tüketim kaydı, yaşam doyumu ölçeği (YDÖ), Subjektif Global Değerlendirme (SGD) ve WHO/ISH Kardiyovasküler Hastalık Risk Skorlaması gibi çeşitli araçlar kullanılmıştır. Katılımcıların %83,3'ü evli, %33,3'ü lise mezunu olup, hastaların %43,3'ü sigara içmemekte, %85,3'ü alkol tüketmemektedir. Hastaların %46,7'sinin nakil öncesinde diyet tedavisi uyguladığı bu tedavinin içeriği genellikle sodyumdan fakir (%26,7) olmuştur. Ayrıca, SGD'ye göre erkeklerin %65'i ve kadınların %50'si malnütrisyon riski altında bulunmuştur. Nakil öncesi kardiyovasküler riskin %10-20 aralığında orta risk grubunda olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca, transplantasyon sonrası HDL kolesterol düzeylerinde anlamlı bir artış gözlemlenmiş ve Yeni Başlayan Diyabet (NODAT) oranı %38,09 olarak bulunmuştur. Erkek hastaların ortalama enerji alımı nakil öncesi 2153 kkal/gün iken, kadınlarda değer1579 kkal/gün bulunmuştur. Nakil sonrası ise günlük enerji alımında artış tespit edilmiştir. Erkeklerin enerji alımı 24,1 kkal/kg iken kadınlarda 20,1 kkal/kg olarak saptanmıştır. Nakil öncesi erkeklerin protein alımı 0,82 g/kg/gün iken kadınlarda 1 g/kg/gün 'dür. Nakil sonrası dönemde protein alımı erkeklerde ortalama 1,2 g/kg/gün, kadınlarda ise 0,9 g/kg/gün olarak saptanmıştır. Nakil sonrası hastaların yaşam doyumu anlamlı ölçüde artmış olup, öznel mutluluklarının arttığı görülmüştür. Nakil öncesi yaşam doyumu puan ortalaması 15,3 iken, nakil sonrası bu değer 20,53'e yükselmiştir (p<0,05). Yaşam doyumu ölçeği sonuçlarına göre, böbrek nakli sonrası hastaların yaşam kalitelerinde anlamlı bir iyileşme tespit edilmiştir. Böbrek naklinin sadece fiziksel sağlık üzerinde değil, aynı zamanda psikolojik ve yaşam kalitesi açısından da olumlu etkileri olduğunu ortaya koymaktadır. Nakil sonrası dönemde tıbbi beslenme tedavisi ve yaşam tarzı değişikliklerinin uygulanması, hastaların uzun vadeli sağlık sonuçlarını iyileştirme ve komplikasyon risklerini azaltmada etkili olduğu görülmüştür.
Majör depresif bozukluk tanılı hastaların vücut ağırlığı, besin seçimi ve yeme davranışlarının değerlendirilmesi
Depresif bozukluklar dünyada önemli hastalıklar arasında yer almaktadır. Depresif bozuklukların alt sınıflarından Majör depresif bozukluk (MDB) ise dünyada en yaygın görülen ruhsal bozukluktur ve küresel hastalık yükünü her geçen gün artırmaktadır. Majör depresif bozuklukta duygudurum ve iştaha bağlı olarak tüketilen besin miktarı, besin seçimi, yeme davranışı ve vücut ağırlığı etkilenebilmektedir. Bu araştırmanın amacı MDB tanılı yetişkin hastaların vücut ağırlığını değerlendirmek, besin seçimi belirleyicilerini saptamak ve yeme davranışlarını değerlendirmektir. Araştırma; vaka grubu MDB tanılı 50 yetişkin hasta ve kontrol grubu 50 sağlıklı yetişkin olmak üzere toplam 100 kişi ile yapılmıştır. Grupların sosyal-demografik özellikleri, sağlık ve ilaç kullanma durumları, beslenme davranışları anket formu, besin seçimi belirleyicileri Besin Seçim Anketi (BSA) ve yeme davranışları Yeme Tutum Testi (YTT-40) kullanılarak saptanmış, vücut ağırlıkları Beden Kütle İndeksi (BKİ) ile değerlendirilmiştir. Araştırmaya katılan MDB tanılı grubun ve kontrol grubunun %70'i kadındır. Majör depresif bozukluk tanılı grubun yaş ortalaması 34,3±10,5 yıl ve kontrol grubunun yaş ortalaması 34,1±10,2 yıldır. Majör Depresif Bozukluk tanılı grubun %52'si ve kontrol grubunun %32'si gece uykudan uyanarak yeme davranışı göstermektedir (p<0,05). Beden Kütle İndeksi MDB tanılı grubun ortalama 25,9±3,6 kg/ m2 ve kontrol grubunun ortalama 23,1±2,3 kg/m2 olup aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0,05). Vücut ağırlığı değerlendirmesine göre MDB tanılı grubun %38'i normal, %62'si hafif şişman ve şişman, kontrol grubunun %80'i normal, %20'si hafif şişman ve şişmandır. Hafif şişmanlık ve şişmanlık MDB tanılı grupta daha yaygındır (p<0,05). Majör depresif bozukluk tanılı grubun BSA sağlık, duygudurum ve aşinalık alt bileşen ortalama puanları kontrol grubundan daha yüksek, ağırlık kontrolü alt bileşen puanı daha düşüktür (p<0,05). Yeme Tutum Testi puanı MDB tanılı grubun ortalama 21,1±12,7 ve kontrol grubunun 13,6±8,8'dir (p<0,05). Majör depresif bozukluk tanılı grubun %16'sı ve kontrol grubunun %6'sı yeme davranış bozukluğu (YDB) geliştirmeye yatkındır (p˃0,05). Majör depresif bozukluk tanılı hastalarda şişmanlığın yaygın olması kalp-damar hastalıkları ve diyabet gibi kronik hastalıkların oluşması için risk oluşturabilir. Majör depresif bozukluk tanılı hastaların tedavi sürecinde vücut ağırlığı ve yeme davranışları izlenerek diyetisyen danışmanlığında tıbbi beslenme tedavisi uygulanması önemlidir. Anahtar Kelimeler: Majör depresif bozukluk; Besin seçimi; Yeme davranışı; Besin seçim anketi; Yeme tutum testi.
Sağlık Bilimleri Fakültesi öğrencilerinde uyku kalitesi ile vücut bileşimi ve diyetin glisemik indeksi arasındaki ilişkinin saptanması
Bu araştırma; Sağlık Bilimleri Fakültesi öğrencilerinde uyku kalitesi ile vücut bileşimi ve diyetin glisemik indeksi arasında ilişki durumunu saptamak amacıyla yapılmış tanımlayıcı bir kesitsel araştırmadır. Araştırmanın örneklemini 2023-2024 eğitim-öğretim yılında SANKO Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi'nde eğitim gören 250 öğrenci oluşturmuştur. Öğrencilerin sosyal-demografik özellikleri, sağlık, ilaç kullanma durumları, beslenme davranışları anket formu ve uyku kalitesi, Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi (PUKİ) kullanılarak saptanmıştır. Diyetin Glisemik İndeksi (Gİ); araştırmacı tarafından alınan üç günlük besin tüketim kaydı ile tüketilen besinlerin karbonhidrat miktarı ve Gİ değeri kullanılarak belirlenmiş ve değerlendirilmiştir. Elde edilen veriler Sosyal Bilimler Paket İstatistik Programı kullanılarak analiz edilmiş ve analizlerde anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak alınmıştır. Araştırmaya katılan öğrencilerin %78'i kadın ve %22'si erkektir. Uyku kalitesi öğrencilerin %24,8'inin iyi ve %75,2'sinin kötüdür. Uyku kalitesi iyi olan öğrencilerin Beden Kütle İndeksi (BKİ) ortalama 22,5±3,4 kg/m2 ve kötü olan öğrencilerin 23,7±4,3 kg/m2'dir. Uyku kalitesi kötü olan öğrencilerin BKİ uyku kalitesi iyi olan öğrencilerin BKİ'den yüksektir (p<0,05). Öğrencilerin uyku kalitesi ile vücut yağ kütlesi ve yağ oranı, yağsız kütlesi ve yağsız kütle oranı, toplam sıvı ağırlığı ve sıvı oranı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Uyku kalitesi iyi olan öğrencilerin tamamının ve uyku kalitesi kötü olan öğrencilerin %94,1'inin diyetinin Gİ'si yüksektir. Öğrencilerin ortalama uyku kalite puanı ile diyetinin Gİ'si arasında negatif yönlü çok zayıf ilişki bulunmaktadır (r=-0,128, p<0,05). Üniversite öğrencilerinin uyku kalitesi ile vücut ağırlığı ve diyetin Gİ'si arasında ilişki durumunu saptamaya yönelik araştırmalar yapılmalı, öğrenciler uykunun sağlığa olumlu etkileri ve uyku kalitesinin önemi hakkında bilinçlendirilmelidir.
Yetişkin hematolojik maligniteli hastalarda kemoterapi öncesi diyet inflamatuvar indeksinin bazı biyokimyasal bulgularla ilişkisinin incelenmesi
Hematolojik maligniteler kan, kemik iliği ve lenf sisteminde bulunan hücrelerin klonal proliferasyonu ile karakterize çeşitli hastalık alt gruplarını içeren bir malignite türüdür. İnflamasyon hematolojik malignitelerin etiyolojisinde genetik anomaliye neden olabilen bir risk etmenidir. Diyet inflamatuvar indeksi (Dİİ), çeşitli besin ve besin bileşenleri aracılığıyla diyetin inflamasyon potansiyelini değerlendirmek için oluşturulan literatür tabanlı bir indekstir. Hemogram parametreleri ve bağışıklık sistemi hücrelerinden elde edilen inflamatuvar belirteçler kronik hastalıkların prognostik bir göstergesi olarak görev yapmaktadır. Bu araştırma hematolojik malignite tanısı almış hasta bireylerin kemoterapi öncesi, besin tüketim kayıtlarından elde edilerek hesaplanan Dİİ ile biyokimyasal parametrelerden elde edilen nötrofil lenfosit oranı (NLO), platelet lenfosit oranı (PLO), sistemik inflamasyon yanıt indeksi (SIRI) ve sistemik immün inflamasyon indeksi (SII) seviyeleri arasındaki ilişkiyi incelemek ve sağlıklı bireyler ile karşılaştırmak amacıyla planlanıp yürütülmüştür. Çalışmaya 18-65 yaş arası tanı alan ancak tedaviye başlamamış hematolojik maligniteli 32 hasta birey ile 30 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Bireylerin Dİİ puanının hesaplanması amacıyla birbirini izleyen 2 gün hafta içi, 1 gün hafta sonu olmak üzere üç günlük besin tüketim kaydı ve hemogram parametreleri alınmıştır. Hasta bireylerin Dİİ puanı ortalaması 2,27 ± 1,18 ve -0,55 ile 3,78 aralığında değişirken; sağlıklı bireylerin Dİİ puanı ortalaması 2,15 ± 1,30 olup -1,69 ile 3,74 aralığında değişmektedir. Hasta ve sağlıklı bireylerin Dİİ puanları karşılaştırılmış ancak istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Hasta bireylerin enerji, karbonhidrat, protein, yağ, doymuş yağ asitleri, çoklu doymamış yağ asitleri, omega-6 ve posa A vitamini, E vitamini, tiamin, riboflavin, niasin, B6 vitamini, folat, demir, magnezyum, çinko, potasyum, fosfor, kalsiyum alımı 1. çeyreklikte en yüksek miktarda iken 4. çeyreklikte anlamlı derecede en düşük miktarda gözlemlenmiştir (p<0,05). Hasta bireylerin inflamatuvar belirteçleri Dİİ çeyrekliklerine göre incelendiğinde sadece lenfosit seviyeleri arasında anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0,05). Sağlıklı bireylerin biyokimyasal parametreleri ile Dİİ çeyreklikleri karşılaştırıldığında hemoglobin ve platelet değerleri arasında anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,05). Toplam Dİİ puanı ile SII, SIRI, NLO, PLO arasında istatistiksel olarak anlamlı olmayan zayıf kuvvette bir ilişki tespit edilmiştir (p>0,05). Hematolojik maligniteli hasta bireylerde daha az inflamatuvar yüke sahip bir diyetin hastalığın seyrini olumlu yönde etkileyebileceği, tedavi öncesi ve sırasında oluşabilecek yan etkileri en aza indirebileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Hematolojik malignite; Diyet inflamatuvar indeks; İnflamatuvar belirteçler; Nötrofil lenfosit oranı; Platelet lenfosit oranı
Yetişkinlerde meyan kökü kullanım durumu: Gaziantep ili pilot çalışma örneği
Geleneksel bitkisel ürünlerin tüketimi yaygın olmakla birlikte bu ürünlerin sağlık üzerindeki etkilerini inceleyen bilimsel çalışmalar yok denecek kadar azdır. Bu araştırma; Gaziantep ili Şehitkamil ve Şahinbey ilçe sınırları içerisinde yaşayan yetişkin bireylerin meyan kökü tüketim alışkanlıklarını ve bu alışkanlıklarının sosyo-demografik, kültürel ve sağlıkla ilişkili yönlerini değerlendirmek amacıyla planlanıp yürütülmüştür. Araştırma verileri Aralık 2023-Haziran 2024 tarihleri arasında toplanmıştır. Basit rastgele örnekleme yöntemi ile belirlenen toplam 300 birey (38,19±14,01 yıl) (%45,30'u erkek) araştırmaya dahil edilmiştir. Araştırmacı tarafından geliştirilen dört bölümden oluşan soru formu (sosyo-demografik bilgiler, sigara içme ve alkollü içecek tüketim alışkanlıkları, sağlık durumu ve meyan kökü kullanım durumu) ile yüz yüze görüşme tekniğiyle veriler toplanmıştır. Antropometrik ölçümlerden vücut ağırlığı (kg) ve boy uzunluğu (cm) araştırmacı tarafından standartlarına uygun olarak ölçülmüş ve Beden Kütle İndeksi (kg/m2) hesaplanmıştır. Elde edilen veriler IBM SPSS Statistics 23 paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. Bireylerin meyan kökü tüketim oranı %54,30 olup erkek bireylerin 87'si (%64,00) ve kadın bireylerin 76'sı (%46,30) meyan kökünü tüketmektedir (p<0,05). Meyan kökünün en yaygın olarak tüketildiği özel günler sırasıyla; Ramazan ayı (%95,10), mevlitler (%24,40) ve dini bayramlardır (%11,00). Kadın bireylerin %64,90'ı ve erkek bireylerin %69,00'ı meyan kökünü sokak satıcılarından satın almayı tercih etmektedir. Satın almada en çok tercih edilen meyan kökü ürünü, meyan kökü şerbetidir (%99,50). Meyan kökü ürünleri arasında en fazla tüketilen meyan kökü şerbetinin tüketim miktarı erkek ve kadın bireylerde sırasıyla, 284,88±105,74 mL/gün ve 264,00±98,14 mL/gün'dür. Erkek ve kadın bireylerin sırasıyla, %1,40'ı ve %0,50'si meyan kökü balını, %3,20'si ve %2,70'i meyan kökü çayını, %1,80'i ve %2,30'u meyan kökü pekmezini tüketmektedir. Erkek ve kadın bireyler sırasıyla; meyan kökü şerbetini %36,00'ı ve %34,20'si 3-4 kez/ay, meyan kökü balını %2,30'u ve %1,30'u 1-2 kez/hafta, meyan kökü pekmezini %1,20'si ve %3,90'ı 1-2 kez/ay, meyan kökü çayını %4,80'i 1-2 kez/yıl ve %7,90'ı 4-5 kez/ay, %4,80'i 1-2 kez/yıl ve meyan kökü tozunu %5,30'u 4-5 kez/ay sıklıkta tüketmektedir. Bireylerin %28,00'inin hekim tarafından tanısı konulmuş en az bir hastalığı olduğunu, %72,00'ı sağlıklı olduğunu beyan etmiştir. Meyan kökü tüketen bireylerin %35,00'ı en az bir hastalığı olduğunu, tüketmeyen bireylerde bu oran %19,70'tir. Meyan kökünü tüketen bireyler arasında sırasıyla en sık görülen hastalıklar; hipertansiyon (%27,40), kalp-damar hastalıkları (%22,60) ve diabetes mellitustur (%16,70). Hastalığı olan bireylerden meyan kökü tüketmeyenlerin tamamı ile meyan kökü tüketenlerin %92,98'i reçeteli ilaç kullanmaktadır. Meyan kökü tüketim durumu ile reçeteli ilaç kullanımı arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildir (p>0,05). Bireylerin beyanına göre %30,70'inin meyan kökü çeşitlerini tüketimi sonrasında yan etki görülmektedir. En sık görüldüğü beyan edilen yan etkiler tansiyonun yükselmesi (%40,26) ve baş ağrısıdır (%31,17). Yan etki gören bireylerin %12,00'si bu nedenle hekime başvururken %28,60'ı meyan kökü tüketimini sonlandırdığını bildirmiştir. Araştırmanın sonuçlarına göre, meyan kökünün bölgesel ve kültürel bağlamda önemli bir yere sahip olduğu, ancak sağlık üzerindeki potansiyel risklerinin ve etkilerinin dikkatle ele alınması gerektiğini göstermektedir.
Laparoskopik sleeve gastrektomi operasyonu geçirmiş hastaların ameliyat öncesi ve sonrası bazı biyokimyasal parametreleri ile beslenme durumlarının değerlendirilmesi
Obezite sağlık açısından risk oluşturabilecek derecede vücutta aşırı yağ birikimi sonucu ortaya çıkan inflamatuvar bir hastalıktır. Laparoskopik sleeve gastrektomi operasyonu, kilo kaybını önemli ölçüde arttıran, obeziteye eşlik eden komorbiditelerde belirgin iyileşmeler sağlayan ve sistemik inflamasyon biyobelirteçlerinin seviyelerinde azalma sağlayan bariatrik cerrahi yöntemlerinden biridir. Bu araştırmanın amacı sleeve gastrektomi operasyonu geçiren hastalarda operasyon sonrası preoperatif dönem ve postoperatif 1. ay sonunda bazı tam kan sayımı parametrelerindeki değişimin ve biyokimyasal ve tam kan sayımı parametrelerinin antropometrik ölçümler ile ilişkisini incelemektir. Çalışma kapsamında, sleeve gastrektomi geçirmiş 18-65 yaş arası 62 bireyin (%69,35 kadın, %30,65 erkek) preoperatif dönemde takibine başlanmış ve postoperatif 1. aya kadar takibine devam edilmiştir. Hastaların 24 saatlik 1 günlük besin tüketim kaydı alınmış, antropometrik ölçümleri yapılmış, biyokimyasal (açlık glukoz, üre, kreatinin, ALT, AST, sodyum, potasyum, CRP) ve tam kan sayımı bulgularına bakılmıştır. Preoperatif dönemde erkek ve kadın bireylerin günlük diyet ile ortalama enerji alımlarının sırasıyla 2121,73±560,14 ve 1718,41±437,51 kkal olduğu, ameliyat sonrası günlük enerji alımının ise 706,32±190,13 ve 691,67±117,54 kkal olduğu tespit edilmiştir. Erkek ve kadın bireylerin preoperatif ve postoperatif dönemde vücut ağırlığı, BKİ, yağ kütlesi, bel çevresi, kalça çevresi, bel/kalça oranı ölçümlerinde azalma tespit edilmiştir. Erkek ve kadın bireylerin biyokimyasal bulgularına bakıldığında; açlık glukoz ve ALT değerlerinde, inflamasyon ile ilişkilendirilen bazı tam kan sayımı parametrelerinde istatistiksel olarak anlamlı değişimler olduğu gösterilmiştir. Erkek ve kadın bireylerin preoperatif CRP değeri ortalamasının sırasıyla 11,10±15,27 ve 9,72±9,94 mg/dL' den, postoperatif 1. ayda 8,97±16,77 ve 5,52±7,14 mg/dL' ye istatistiksel olarak anlamlı derecede azaldığı (sırasıyla p=0,44 ve p=0,001), preoperatif ve postoperatif 1. aya ait PLO (platelet/lenfosit oranı) ve NLO (nötrofil/lenfosit oranı) değerlerinde postoperatif 1. ay ölçümlerinin preoperatif dönemdeki ölçümlere göre istatistiksel olarak anlamlı derece azalma gözlenmiştir (sırasıyla p=0.001 ve p<0,001). Obezite tedavisinde kullanılan bariatrik cerrahi yöntemlerinden biri olan sleeve gastrektomi, yeterli ve dengeli bir beslenme ile birlikte antropometrik ölçümlerde, komorbiditelerde ve ayrıca laboratuvar sonuçlarında postoperatif 1. ayda klinik olarak düzelmeler ve iyileşmeler sağlamaktadır. Bu çerçevede bariatrik cerrahi geçiren bireylerin postoperatif kısa ve uzun dönem takiplerinin çok yönlü, detaylı ve multidisipliner bir yaklaşım ile izlenmesi büyük önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Laparoskopik sleeve gastrektomi; İnflamasyon; Morbid obezite; Hematolojik inflamatuar belirteçleri; Beslenme
Fibromiyalji hastalarının diyet inflamatuar indeks (DII) skorları ile duygu durumları ve hastalık etki skorları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Fibromiyalji (FM) hastalarının, beslenme durumları, diyet inflamatuar indeks (Dİİ) skorları, fibromiyalji etki skorları, duygu durumları, uyku kaliteleri ve antropometrik ölçümlerini değerlendirmek için yapılan bu çalışmaya 40 FM hastası dahil edilmiştir. Çalışma kapsamında veriler genel anket formu, 24 saatlik 3 günlük besin tüketim kaydı, Yeniden Gözden Geçirilmiş Fibromiyalji Etki Anketi (YFEA), Depresyon-Anksiyete-Stres Ölçeği (DASÖ-21), Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), antropometrik ölçümler ve vücut analizi ile toplanmıştır. Hastaların %85'i kadın ve yaşlarının medyan değeri 43 (20-64) yıldır. Hastalarda FM dışında en sık görülen kronik hastalık %38 oranla kardiyovasküler hastalıklardır. Besin desteği kullanımı tüm hastalar arasında %47,5 iken, magnezyum %89,5 oranla en çok kullanılan besin desteğidir. Hastaların %80,0'ı hafif şişman ve şişman BKİ grubunda; %82,5'i fibromiyaljiden etkilenme seviyelerine göre orta ve yüksek şiddet gruplarında; %57,5'i anksiyete seviyesine göre ileri ve çok ileri grupta yer almaktadır. Hastaların Dİİ skorunun medyan değeri 2,01 (-1,00-4,17)'dir. Antropometrik ölçüm gruplarına göre en yüksek riskli grupların yüksek Dİİ skorlarına sahip olduğu görülmüştür ancak gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Diyet inflamatuar indeks düzeylerine göre Q1'de yer alan hastalarda YFEA ve alt kategorilerinin diğer çeyrekliklere göre daha düşük olduğu fakat çeyreklikler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı görülmüştür (p>0,05). Depresyon seviyesine göre en düşük skora Dİİ düzeyine göre Q1 ve Q2'de yer alan hastalar; anksiyete, stres ve PUKİ seviyesine göre en düşük skora ise Q1'de yer alan hastalar sahiptir ancak bu gruplar arasında da istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Diyet inflamatuar indeks skoru ile YFEA-Fonksiyon skoru arasında pozitif yönde zayıf bir ilişki bulunmuştur (r=0,315) (p<0,05). Depresyon, anksiyete, stres ile YFEA arasında pozitif yönde orta düzey ilişki bulunmuştur (r=0,574, r=0,500, r=0,522) (p<0,05). Hastaların YFEA-Total skoru ile vücut kas miktarı ve BMH değerleri arasında negatif yönde zayıf bir ilişki bulunmuştur (r=-0,369, r=-0,350) (p<0,05). Hastaların YFEA-Fonksiyon ve YFEA-Genel etki skorları ile vücut yağ yüzdesi arasında pozitif yönde zayıf düzeyde bir ilişki görülürken (r=0,377, r=0,375), vücut sıvı yüzdesi ile negatif yönde zayıf düzeyde bir ilişki bulunmuştur (r=-0,371, r=-0,372) (p<0,05). Sonuç olarak Dİİ ile YFEA-Fonksiyon kategorisi dışında fibromiyalji etki seviyesi skorları, depresyon, anksiyete, stres arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki yoktur. Fibromiyalji hastalarında daha düşük Dİİ skoruna sahip bir diyetin hastalığın etki şiddetini azaltabileceği düşünülmektedir.