1,382
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Avrupa Birliği'ne üye Balkan ülkelerinde ve Türkiye'de kadınların siyasal katılımı
Kadınların toplumda ekonomik, sosyal ve siyasi alanlarda var olduklarını ispatlama çabaları Fransız Devrimi'ne kadar dayanmaktadır. Fransız Devrimi ile ilan edilen "bütün insanların eşitliği" fikri ile kadın hakları hareketinin ilk adımları atılmıştır. Cinsiyetlerin eşit olduğunu temel alarak başlayan mücadelenin günümüzde önemli ölçüde mesafe kat ettiği görülmektedir. Ancak, birçok toplumda hala cinsiyetler arası eşitsizliğin devam ettiği alanlar oldukça fazladır. Bu alanların en başında ise siyasal alan gelmektedir. Toplumların ortak sorunu haline gelen kadınların siyasal karar alma mekanizmalarında yeterince var olamamasına çözüm aranmıştır. Bu kapsamda Avrupa Birliği belirli çözüm önerileri üretmiş ve eşitlik sağlamak adına aday ülkeler için raporlar ve anlaşmalar hazırlamıştır. Bu bağlamda çalışmanın konusu olan ülkeler, Avrupa Birliği'ne adaylık ve üyelik sürecinin başlamasıyla toplumda özellikle de siyasal alanda eşitlik sağlama adına çeşitli düzenlemeler yapmışlardır.
Türkiye'nin Kazakistan politikasında kültür ve dil
Orta Asya'daki merkezi konumuyla öne çıkan Kazakistan, 16 Aralık 1991 tarihinde bağımsızlığını ilan ederek müstakil ve demokratik bir ülke olarak varlığını sürdürme kararı almıştır. Tarihsel koşullar nedeniyle, birbirlerinden ayrılarak bağlarını yitirme noktasına gelen Kazakistan ve Türkiye ise yeniden çok taraflı düzeyde temas kurma fırsatını yakalamıştır. Kazak devletinin aldığı bu bağımsızlık kararını müteakip, Türk hariciye nazırlığı ivedilikle harekete geçmiş, Kazakistan'ı dünyada tanıyan ve bu ülkede büyükelçilik açan ilk ülke Türkiye olmuştur. Söz konusu tarihten bu yana her geçen gün ivme kazanarak süregelen bu müstesna ilişkinin manidarlığı evvela siyasi, ticari, ekonomik ve insani iş birliğinin gelişimi için önemli bir temel oluşturan ortak tarih, kültür ve dile dayanmaktadır. Bu çalışmanın amacı, Türkiye'nin Kazakistan'a yönelik uyguladığı kültür ve dil politikalarını ele almaktır. Konunun kuramsal çerçevesi yumuşak güçtür. Tezin sınırlılığı, 1991 yılından 2023 yılına kadar olan dönemi kapsamaktadır. Çalışmanın birincil sorusu, "Türkiye'nin Kazakistan'a yönelik icra ettiği kültürel ve dilsel politikalar, hangi kurum ve kuruluşlarının aracılığıyla gerçekleştirilmektedir ve söz konusu faaliyetler nelerdir?" şeklindedir. İkincil soruları ise "Kazakistan'ın kamuoyu nezdinde, Türkiye hangi konumdadır?" ve "Gerçekleştirilen yumuşak güç politikalarının, Türk-Kazak ilişkilerine yansımaları nasıl olmaktadır?" biçiminde formüle edilmiştir. Çalışmanın suallerini yanıtlamak ve varsayımlarını sınamak gayesiyle elde edilen verilerin çözümlenmesi merhalesinde, kalitatif ve kantitatif yöntemlerin bir arada kullanıldığı karma bir yaklaşım tarzı benimsenmiştir. Bu doğrultuda, ekseriyette Türkiye'nin yumuşak güç aktörleri mercek altına alınmıştır. Bunların yanı sıra Kazakistan'da yer alan Türkoloji bölümleri, Türkiye Türkçesinin öğretimi, Türkiye Bursları, Türk dizileri, Türk medyasının varlığı ve turizmin mevcut durumu çözümlenerek; Türkiye'nin bölgeye yönelik söz konusu politikaları, alanda yapılan mülakatlar ve arşiv araştırmaları vasıtası ile yerinde tetkik edilmiştir.
Suriye İç Savaşı, Gezi Parkı eylemleri ve 15 Temmuz darbe girişiminin Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerine etkisi
Türkiye'de 2011 yılı sonrasında ülkenin iç ve dış siyasetini etkileyen üç önemli olay meydana gelmiştir. Bu olaylar; 2011 yılında başlayan Suriye iç savaşı, 2013 yılında gerçekleşen Gezi Parkı eylemleri ve 2016 yılında gerçekleşen 15 Temmuz darbe girişimidir. Yaşanan bu üç olay, AK Parti iktidarının iç ve dış politikadaki eğilimlerini de doğrudan etkilemiştir. Bu etkilerin en önemlilerinden biri Türkiye-Avrupa Birliği (AB) ilişkileri üzerinde gerçekleşmiştir. Çalışmanın amacı; Türkiye-AB ilişkilerine AK Parti iktidarının bu üç olay özelindeki güncel politikaları üzerinden ışık tutmak ve bu sayede AK Parti iktidarının 2011 yılı sonrasında sahip olduğu politik yaklaşımların AB uyum sürecini ne yönde etkilediğini analiz etmektir. Çalışmada olaylar tarihsel sırada incelenerek AK Parti iktidarındaki Türkiye'nin mevcut politikalarının Türkiye'nin AB üyelik sürecini "neden" ve "nasıl" etkilediğinin üzerinde durulmaktadır. Bahsi geçen üç olayın kendi içerisinde ayrı bölümlerde değerlendirilmesinde vaka analizi yöntemi ve karşılaştırmalı yöntemden yararlanılmıştır. Bu üç olayın Türkiye-AB ilişkilerine etkisi Avrupa Komisyonu'nun yıllık olarak yayınladığı Türkiye raporları üzerinden analiz edilmiştir. Bahsi geçen üç olayın Türkiye-AB ilişkilerine etkisinin yanı sıra, AK Parti'nin bu üç olayda sergilediği politikalar arasında benzerlik olup olmadığı sorusuna da tercih edilen araştırma yöntemleri aracılığıyla yanıt aranmaktadır.
1950'li yılların politik ortamında Türk edebiyatının dönüşümü
Bu çalışma, Türkiye'de çok partili hayata geçilmesinin ardından 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti'nin on yıllık iktidar dönemini ve bu siyasi ortamda Türk edebiyatının nasıl bir değişim sürecinden geçtiğini ele almaktadır. Türkiye'nin 1950-1960 aralığındaki siyasi atmosferinin belli başlı önemli olaylar ışığında incelenmesinin ardından, sonraki bölümlerde bu on yıllık dönemin kültür-sanata, edebiyata ve gündelik hayata nasıl yansıdığı üzerinde durulmaktadır. Halihazırda aynı dönemlerde büyük bir değişimin arifesinde olan Türk edebiyatı, özellikle şiirde, öyküde ve romanda baskın olan edebi eğilimlerden ve temalardan ayrılarak farklı bir çizgiye doğru yol almaktadır. Bilhassa 1950'lerin ortalarından itibaren kanonu oluşturan gerçekçi edebiyat ya da köy edebiyatına ilişkin eğilimin yanında bireyci edebiyat ya da varoluşçu edebiyat dediğimiz eğilim önem kazanmaya başlamıştır. Bu eğilim öncelikli olarak şiirde ve öyküde ortaya çıkmış, bugün Türk edebiyatında İkinci Yeni diye bilinen şiir akımını ve 1950 Kuşağı diye bilinen öykücüleri ortaya çıkarmıştır. Romandaki örnekleri ise, ancak dönemin sonlarına doğru belirginlik kazanmaya başlamıştır. Bu dönemde, Türk edebiyatının modernist kanadı olarak adlandırabileceğimiz Yusuf Atılgan, Leylâ Erbil, Adalet Ağaoğlu, Ferit Edgü, Vüs'at O. Bener, Bilge Karasu, Demir Özlü gibi yazarlar ortaya çıkmıştır. Benzer şekilde şiirde de İkinci Yeni adlı bir akım ortaya çıkmış ve Edip Cansever, İlhan Berk, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Sezai Karakoç, Ece Ayhan ve Ülkü Tamer bu şiirin en güçlü temsilcileri olmuşlardır. Çalışma ana hatlarıyla 1950-1960 aralığındaki siyasi atmosferde Türk edebiyatının geçirdiği bu modernist dönüşümü incelemektedir. Anahtar kelimeler: 1950'ler, çok partili siyaset, Demokrat Parti, Cumhuriyet Halk Partisi, Türk edebiyatı, gerçekçi edebiyat, köy edebiyatı, bireyci edebiyat, İkinci Yeni
Uluslararası ilişkilerde Ar-Ge ve inovasyon algısı: Trakya Üniversitesinde okuyan Kosovalı öğrenciler örneği
Bu çalışma, uluslararası ilişkiler bağlamında Ar-Ge ve inovasyon algısının ölçülmesine odaklanmaktadır. Çalışmanın temel amacı, Ar-Ge ve inovasyon kavramlarının ekonomik ve teknolojik sebeplerle genellikle farklı düzeylerde incelenmesine rağmen, öğrenci perspektifinden eksik kalan boşluğu doldurmaktır. Kosovalı öğrencilerin, özellikle eğitim aldıkları bir üniversitedeki Ar-Ge ve inovasyona bakış açılarını incelemek, bu alandaki algıların nasıl şekillendiği konusunda derinlemesine bir anlayış geliştirmeyi amaçlamaktadır. Trakya Üniversitesi'nde eğitim gören Kosovalı öğrenciler üzerinde yapılan anket çalışması, bu algıların farklılıklarını ortaya koymayı ve öğrenci perspektifinin önemini vurgulamayı hedeflemektedir.
Soğuk Savaş sonrası Türkiye-Yunanistan ilişkileri
Geçmişten bugüne Türkiye-Yunanistan birlikte yaşamış ortak kültür ve aynı coğrafyaya sahip iki devlet olarak varlıklarını sürdürmüştür. Kısa süreli uzlaşmalar haricinde genellikle gerginlikle ve neredeyse savaşın eşiğinde ikili ilişkilerini zor bir sürece sürüklemişlerdir. Lozan Barış Anlaşması ile Türkiye-Yunanistan sınırları belirlenmiştir. İki devlet Kıbrıs, Azınlıklar, Ege Denizi, karasuları, Hava sahası, doğal kaynaklar gibi çeşitli konularla karşı karşıya gelmişlerdir. Türk-Yunan ilişkilerinde geçmişten bugüne sorunlar devam etmiştir. Çalışmanın amacı Soğuk Savaş sonrası Ak Parti döneminde iki devlet arasında yaşanılanları değerlendirmek ve geçmişin bu döneme yansımasını analiz etmek olmuştur. Bu bağlamda Yunanistan'ın bağımsızlığını kazanmasından 2023 yılına kadar olan ilişkiler geçmişten bugüne ana hatlarıyla ele alınmıştır. Ancak son yirmi yıla baktığımızda geçmişin özeti gibi çoğu zaman iki devlet arasında çatışma yaşanılmış istisna olarak ise uzlaşma ve iş birliğinin yaşanmıştır. Temelde esas sorunlar üzerinde yüksek politika konularında iki devletin de taviz vermediğini ve sorunların aynı şekilde çözümsüz kaldığını söylemek doğru olacaktır. Dönem dönem alçak politika konularında iki devlet uzlaşma ve iş birliği içerisinde olmuş aynı masada yer almıştır. Buna rağmen genellikle kriz, karşılıklı sert söylemler ve askıya alınan diyalog süreçlerine tanıklık edildi. Depremler öncesi iki devlet arası ilişkiler son derece gergin ve kırılgan bir halde idi yaşanılan depremlerin ardından iki devlet diyalog sürecine girmiş ve karşılıklı olumlu adımlar birbirlerine atmışlardır. İş birliği ve uzlaşma adına askıya alınan diyalog sürecine 2023 yılı itibariyle tekrar dönüldü.
Ortadoğu modernleşme sürecinde İran reformcuları Muhammed Hatemi örneği üzerine bir inceleme
Bu tez çalışması Ortadoğu bölgesinde uzun yıllardır modernleşme çabalarının belli dönemler içerisinde sonuç bulmasına bağlı olarak İran'daki dönüşümlerini incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışma giriş ve sonuç bölümleri haricinde altı bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm olan Modernleşen Ortadoğu başlığı altında Ortadoğu bölgesel ve kavramsal olarak tanımlanacak olup ikinci bölümde bölge içerisinde İran ve İran'ın tarihsel süreci ele alınacaktır. Üçüncü bölümde İran İslam Cumhuriyeti'nin Örgütlenmesine değinebilmemiz adına devlet yapısı ele alınacak olup başta dini lider ve cumhurbaşkanı kurumunun sistemdeki yeri anlamlandırılacaktır. Dördüncü bölümde ise siyasi grupların sağ ve sol bağlamındaki ayrışmaları sonucunda ortaya çıkan muhafazakar kesimlerin geleneksel yönetim anlayışına yer verilecektir. Devamında Şah yönetiminde modernizasyon sürecinin Ak Devrim boyutuna değinilerek Muhammed Musaddık önderliğinde Ulusal cephe hareketlerinin ön plana çıkması aktarılacaktır. İran İslam Devrimine giden yolda karizmatik lider imajını çizen Ayetullah Humeyni'nin Ak Devrim karşısında İslam Devriminin temellerini atmak istemesi beşinci bölümün konusunu oluşturmaktadır. Son bölüm olan altıncı bölümde ise Muhammed Hatemi'nin 1997 yılında yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde beklenmedik bir aday olarak çıkması ve beraberinde seçimi kazanması ile reformist hareketlerin benimsenmesi irdelenecektir. Muhammed Hatemi döneminde basın hareketleri, muhafazakarların siyasal anlamda karalama çalışmaları, meclis seçimleri ve Ahmedinejad dönemine geçiş ele alınacaktır. Sonuç bölümünde genel bir değerlendirme yapılarak İran'da meydana gelen her siyasi dönüşümün önündeki engellerin neler olduğu ve bu durumun demokrasi açısından hangi zorlukları barındırdığı açıklanmak istenecektir. Muhammed Hatemi'nin gerçekleştirmek istediği reform hareketlerini ne ölçüde hayata geçirebildiği üzerindeki soru işaretleri cevap bulmaya çalışacaktır. Elde edilen veriler aracılığıyla dönemin anlamlandırılması için incelemeler farklı bir bakış açısıyla ortaya konacaktır. Çalışma içerisinde Cumhurbaşkanlığı kurumunun dini liderin arkasında sembolik bir anlam taşıması ele alınacak olup İran'ın beşinci cumhurbaşkanı olan Muhammed Hatemi'nin modernleşmeye olan katkısı ele alınacaktır. Bu konuya kadar gelinen kısımda neden demokrasinin sürekli sekteye uğradığı geniş bir şekilde ele alınacak olup muhafazakar ve reformist grupların arasında geçen mücadelenin derinine inilecektir.
Makedonya Cumhuriyeti'nin dış politikası (1991-2019): Liberal kurumsalcılık açısından bir inceleme
Makedonya Cumhuriyeti, 8 Eylül 1991 tarihinde bağımsızlığını ilan ederek Yugoslavya'nın dağılma sürecinde uluslararası sistemde yeni bir aktör olarak yerini almıştır. 17 Kasım 1991 tarihinde kabul edilen anayasa, etnik gerilimlere ve çatışmalara sebep olmuş ve bu süreç sonunda 13 Temmuz 2001 tarihinde Ohrid Çerçeve Antlaşması imzalanmıştır. Ohrid Çerçeve Antlaşması'nın yürürlüğe girmesi sonrasında gerçekleştirilen anayasal değişikliklerle ve sosyal, kültürel, idari ve diğer alanlarda yapılan reformlarla milliyet temelli çatışmalar sonlandırılmaya çalışılsa da gerilim devam etmiştir. Bu iç sorunlardan etkilenen dış politika; kuruluş yıllarından itibaren devletin egemenliğini sağlamlaştırma, uluslararası tanınırlığını pekiştirme ve bölgesel güvenliği temin etme hedefleri doğrultusunda şekillenmiştir. 2001 yılında yaşanan iç çatışma, dahili siyasetin yanı sıra dış politikada da güvenlik temelli yaklaşımların daha fazla öne çıkmasına neden olmuştur. Devletler arasındaki iş birliğini ve uluslararası düzenin önemini vurgulayan bir kuram olan Liberal Kurumsalcılık'ın ilkeleriyle de örtüşen bu dış politika çerçevesinde Makedonya Cumhuriyeti, özellikle Avrupa-Atlantik kurumlarıyla bütünleşme sürecine öncelik vermiş; Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve NATO gibi çok taraflı örgütlerle ilişkilerini güçlendirmeye yönelik çeşitli adımlar atmıştır. Ancak ülkenin ismi konusunda Yunanistan ile yaşadığı uzun süreli ihtilaf, dış politika alanında önemli bir engel teşkil etmiş ve uluslararası platformlardaki konumunu doğrudan etkilemiştir.
Soğuk Savaş sonrası Bulgaristan'ın azınlık politikası
Soğuk Savaş sonrası Bulgaristan'ın azınlık politikaları, ülkenin demokratikleşme süreci, Avrupa Birliği (AB) üyelik hedefleri ve iç siyasal dönüşümleri çerçevesinde şekillenmiştir. 1989'da Komünist rejimin çöküşüyle başlayan süreçte Bulgaristan, yeni bir anayasa kabul ederek parlamenter demokrasiye geçiş yapmıştır. Bu dönüşüm, azınlık hakları açısından önemli reformlar getirse de, uygulamada çeşitli zorluklar ve eksiklikler yaşanmıştır. Bulgaristan, 1990-1997 yılları arasındaki geçiş sürecinde piyasa ekonomisine uyum sağlamaya çalışırken, Türk, Roman ve Pomak azınlıkları siyasal ve toplumsal hayatta kendilerine yer edinmek için mücadele etmiştir. Bu dönemde özellikle Hak ve Özgürlükler Hareketi'nin (MRF) parlamentoda temsil edilmesi, azınlıkların siyasi haklarının korunması açısından önemli bir gelişme olmuştur. Ancak ekonomik krizler, özelleştirme süreci ve siyasi istikrarsızlık, azınlıkların toplumsal entegrasyonunu zorlaştırmıştır. 1997-2007 yılları arasında Bulgaristan'ın AB üyelik süreci hızlanmış ve bu bağlamda azınlık haklarıyla ilgili hukuki çerçeve güçlendirilmiştir. AB ilerleme raporlarında azınlık hakları sürekli olarak gündeme gelmiş ve Bulgaristan'dan azınlıklara yönelik ayrımcılıkla mücadele etmesi, Romanların sosyal entegrasyonunu sağlaması ve insan hakları konusunda reformlar yapması talep edilmiştir. Bu dönemde bazı yasal iyileştirmeler gerçekleştirilmiş, ancak uygulamada eksiklikler devam etmiştir. Bulgaristan 2007'de AB'ye tam üye olduktan sonra azınlık hakları konusunda uluslararası standartlara uyum sağlamakla yükümlü hale gelmiştir. Ancak, AB üyeliği sonrası süreçte de azınlıkların karşılaştığı yapısal sorunlar tam anlamıyla çözülememiştir. Romanların eğitim ve istihdam alanındaki dezavantajları sürerken, Türk azınlığın kültürel hakları konusunda da çeşitli tartışmalar devam etmiştir.
Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarında kolektif belek inşası
Tez çalışmamız, bireysel belleğin yalnızca öznel deneyim ve kişisel hatıraların bir toplamı olmadığını; aksine bireyin içinde bulunduğu toplum, ait olduğu kültürel çevre ve maruz kaldığı ideolojik söylemler aracılığıyla şekillendiğini savunmaktadır. Bu çerçevede, belleğin yalnızca kişisel bir olgu değil, aynı zamanda toplumsal ilişkiler, kurumsal yapılar ve iktidar pratikleriyle sürekli yeniden üretildiği varsayılmaktadır. Söz konusu varsayım, kolektif belleğin toplumsal düzeyde nasıl inşa edildiğini ve bu inşa sürecinin hangi ideolojik hedeflere hizmet ettiğini anlamayı mümkün kılmaktadır. Bu ön kabulden hareketle, 2002 yılından itibaren Türkiye'de iktidarda bulunan Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) açısından "kolektif bellek" ya da "toplumsal bellek" inşasının nasıl konumlandığını incelemek tezimizin temel amacını oluşturmaktadır. Özellikle AK Parti'nin siyasi söylemlerinde, eğitim ve kültür politikalarında, medya ve yayın organlarındaki temsillerde, sivil toplum kuruluşlarıyla kurduğu ilişkilerde ve anma ritüellerinde, toplumsal belleği biçimlendirme yönünde çeşitli stratejiler geliştirdiği gözlemlenmektedir. Bu stratejiler, yalnızca geçmişin belirli bir şekilde hatırlatılmasıyla sınırlı kalmayıp aynı zamanda geleceğe yönelik bir toplumsal tahayyül yaratmayı da hedeflemektedir. Bu bağlamda, 2002–2023 yılları arasında AK Parti iktidarının ideolojik olarak etkili kıldığı ve toplumsal belleğin şekillenmesinde rol oynayan "aygıtlar" üzerinden kapsamlı bir inceleme yapılacaktır. Bu inceleme, iktidarın toplumsal belleği nasıl seçici bir biçimde kurguladığını, hangi tarihsel anlatıları öne çıkardığını, hangilerini ise görünmez kıldığını ortaya koymayı hedeflemektedir.
1989 yılı büyük göçü çerçevesinde toplumsal ve kültürel açıdan Bulgaristan göçmenleri
Osmanlı İmparatorluğu döneminden beri Bulgaristan topraklarında asla küçümsenemeyecek sayıda bir Türk nüfus yaşamaktadır. Bulgaristan Devleti kurulduktan sonra o topraklarda yaşayan Türkler azınlık statüsünde kalmışlardır. Ancak azınlık durumundaki Türklerin nüfusu ve nüfus artış hızı o kadar çok ve hızlıdır ki bu konu Bulgaristan Hükümetleri açısından hep bir sorun teşkil etmiştir ve Bulgaristan bu olayın çözüme kavuşturulması için sürekli olarak çalışmalarda bulunmuştur. Bulgaristan'da II. Dünya Savaşı'ndan sonra yaşanan rejim değişikliğinin ardından sosyalist rejimin ülkede hâkim olmasıyla beraber Türk azınlık üzerinde uygulanan politikalar da değişmiştir. Bu çalışmada Bulgaristan'dan Türkiye'ye yapılan göçler kronolojik olarak incelenmiş, Bulgaristan Hükümeti'nin Türkler üzerinde uyguladığı asimilasyon politikaları detaylı olarak açıklanmış, Türk halkın bu uygulamalardan nasıl etkilendiği ve ortaya çıkan zorunlu göç olayı detaylı olarak ele alınıp incelenmiştir. Literatür taramasından elde edilen bilgiler 1989 yılında Türkiye'ye göç etmiş kişiler ile derinlemesine mülakatlar yapılarak desteklenmiştir.
12 Eylül sonrasında Özal'ın söylemleri doğrultusunda Türkiye'de neoliberalizm
1980'li yıllar, dünya genelinde hem siyasal hem de ekonomik bakımdan önemli değişimlere sahne olmuştur. Türkiye de bu dönüşümden payını almıştır. Askeri darbe ile yönetimin el değiştirmesi, TBMM'nin kapatılıp Anayasa'nın askıya alınması ile kuvvet komutanlarından oluşan Milli Güvenlik Konseyi'nin yasama yetkisini üstlenmesi neticesinde toplumun kendi iç dinamikleri ile gerçekleştirmesi mümkün olmayan bir dönüşüm başlatılmıştır. Sistemin kalıcı olabilmesi için yeni anlayışa uygun kurumlar içeren bir Anayasa hazırlanmıştır. Yeni düzenin yerleşmesinde en önemli unsur ise, neoliberal ekonomi anlayışının kabulü ve kapitalist batının taleplerine uygun tedbirlerin hızla alınması olmuştur. Bu çerçevede 24 Ocak 1980 tarihli kararların uygulanmaya devam etmesini sağlamak için, dönemin başbakanlık müsteşarı Turgut Özal göreve çağrılmış ve ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı olarak atanmıştır. Bu şekilde siyaset sahnesine çıkan Özal, 1983 seçimlerine kurduğu Anavatan Partisi ile katılmış ve TBMM'de çoğunluk elde ederek hükümet kurmayı başarmıştır. Muhafazakâr kimliği ve ABD'de aldığı ekonomi eğitiminin de etkisiyle neoliberal dönüşüm için biçilmiş kaftan olmuştur. Dünya görüşü ve ekonomik düşüncesiyle örtüşen neoliberalizm, Özal iktidarında ülkeye hızla yerleşmiştir. Özal'ın diğer teknokratlardan, siyasetçilerden farkı, sadece karar alan ve uygulayan bir figür olmakla kalmayıp, karizmatik kişiliğinin ve halkla ilişkiler konusunda aldığı profesyonel desteğin de etkisiyle, toplumda o zamana kadar oluşan kalıpların yıkılmasında ve yeni düzene ilişkin kodların yerleşmesinde önemli bir rol üstlenmesi olmuştur. Basınla olan ilişkileri, siyasi çalışmalar dışında da halkla buluşmalarında ortaya koyduğu tavırlar, sözleri ve davranışlarıyla Özal, neoliberalizmin Türkiye'deki kurucusu, temel uygulayıcısı ve adeta reklam yüzü olarak tarihte yerini almıştır.
Yabancı savaşçıların evrimi: Suriye iç savaşında Kafkasya kökenli yabancı savaşçılar örneği
"Yabancı Savaşçıların Evrimi: Suriye Savaşında Kafkasya Kökenli Yabancı Savaşçılar Örneği" başlıklı tezde, tarihsel süreç içinde en fazla yabancı savaşçı akınlarından birine neden olan Suriye iç savaşında, yabancı savaşçı grupları içinden Kafkasya Kökenli Yabancı Savaşçılar (KKYS) ele alınmıştır. Tezde araştırma sorusu olarak "Kafkasya kökenli yabancı savaşçıların (KKYS) neden Suriye iç savaşına katıldıklarının" cevabı aranmaktadır. Bu cevaba ulaşmak için Suriye iç savaşına katılan 125 Kafkasya kökenli yabancı savaşçı ile nicel araştırma yöntemleri kullanılarak anket çalışması yapılmıştır. Çalışma sonucunda KKYS'ın Suriye iç savaşına katılmasında beş ana sebebin etkili olduğu ortaya çıkmıştır. Bu etkenler şunladır: Devlet kontrolünden dolayı Kuzey Kafkasya'da savaşma imkânının azalması, Selefi ideolojinin etkisi, Kafkasya Emirliğinin dağılması, cihat anlayışı ve Suriye'de Rusya'ya karşı savaşmak. Bu etkenlerin içinde en önemlisinin ise Suriye'de Rusya'ya karşı savaşma arzusu olduğu tespit edilmiştir.
Women's physical security and peace in interstate relations in Northeast Asia
Gender studies and International Relations discipline are used to understand each other since 1988. The relation between gender and security studies has been advanced by a number of feminist theorists. In particular, it is claimed that countries with gender inequality are more confrontational. In order to test this theory, this study attempts to understand whether there is a correlation between the physical security of women and conflict vs. peace in interstate relations. Northeast Asian countries, Japan, Mongolia, China, South Korea and North Korea have been selected as case countries. Both qualitative and quantitative methods are used to test the hypothesis. It is concluded that the countries with high physical security of women tend to behave peacefully in their relations; countries where women are not physically safe tend to be more confrontational.
State repression and populist discourse: A comparative case study of Gezi Park Movement, Occupy Wall Street Movement and the Egyptian Revolution
Why do democracies repress nonviolent civilian mobilization? Why do democracies use populist discourse as a response to nonviolent civilian mobilization? This thesis examines the effect of populist discourse on state repression of nonviolent civilian mobilization. The central claim of this thesis is that governments respond to nonviolent civilian mobilization with populist discourse, i.e., independent variable, to expand the limits of political opportunities for repression. I built on the literature by including an independent variable, namely populist discourse, to the existing model of repression and mobilization. The causal effect of "populist discourse" is tested through a structured and focused comparative case study, namely most similar systems analysis, through which I compare Gezi Park Movement, the Egyptian Revolution and Occupy Wall Street Movement. These three cases provide evidence that the populist discourse effects state repression of nonviolent mobilization.
A neoclassical realist explanation of over-commitment:The case of American Foreign Policy toward Iraq after 9/11
The last few decades had shown the explanatory power of neoclassical realism on foreign policy analysis. The neoclassical realist theory of over-commitments suggests that domestic political factors can divert the FPEs from deciding with the sole consideration of systemic pressures. It is observed that states do not always act in line with the impositions of external factors and sometimes make more commitment than the dictation of the systemic stimuli. This thesis proposes three sub-hypotheses to explain the anomaly of over-commitment. This thesis argues that prestige seeking, interest group penetration (state capture) and coalition logrolling behaviors have the potential of diverting foreign policy decisions by intervening to the foreign policy making processes. The thesis applies the case study method to test the theory mentioned above. American foreign policy toward Iraq after 9/11 appears as the most likely scenario. This is due to the visibility of all the above mentioned domestic political factors during the period of 9/11 and the Iraq war of 2003.
Türkiye'deki yerel yönetimlerin Avrupalılaşması: İzmir Büyükşehir Belediyesi örneği
European Union has offered many opportunities for local administrations in the EU. When Turkey's official accession process has started in Helsinki Summit 1999, local administrations in Turkey have found a chance to take advantage of these opportunities. This thesis focuses on the question of how the local administrations in Turkey established relationships with the EU from 1999 to 2018. Europeanization is used as a conceptual framework. In this context, different Europeanization models are presented. This thesis is based on John's ladder model. By providing a comprehensive literature review, this thesis also mentions the evolution of EU funds, the role of city networks for the EU and Brussels offices. To understand the interplay between the EU and local administrations in Turkey, Izmir Metropolitan Municipality is considered as case study. Documents related to Izmir Metropolitan Municipality were analyzed and 12 elite interviews were conducted. At the end of the process tracing, it is stated that Izmir Metropolitan Municipality had been Europeanized at the level of networking.
Yirmi birinci yüzyılda deniz güvenliği kavramının Kopenhag Okulu Güvenlikleştirme yaklaşımı çerçevesinde analizi
Bu çalışmada, Uluslararası İlişkiler ve Güvenlik Çalışmaları yazınında sıklıkla dile getirilen, ancak tanımı üzerinde henüz bir konsensüs bulunmayan "Deniz Güvenliği" kavramı, Kopenhag Okulu tarafından ortaya konulan "Güvenlikleştirme" yaklaşımı çerçevesinde analiz edilmektedir. Çalışmada "güvenlikleştirme kuramı kimler tarafından deniz güvenliğine nasıl uygulanmıştır?" araştırma sorusuna odaklanılmıştır. Bu kapsamda, ilk olarak; deniz güvenliği terimi ve tehdit algıları tanımlanmıştır. Ardından 1995 yılında Ole Weaver tarafından ortaya konulan "güvenlikleştirme" kavramı incelenmiş ve analiz için bir çerçeve belirlenmiştir. Son olarak ise güvenlikleştirme yaklaşımının deniz güvenliğine hangi güvenlikleşitirici aktörler tarafından nasıl uygulandığı analiz edilmiştir.
Silahlı insansız hava araçları kullanılarak gerçekleştirilen ulus-aşırı silahlı çatışmalarda devletin hukuki sorumluluğu
Bu tezde, ulus-aşırı silahlı çatışmalar sırasında bir devletin Silahlı İnsansız Hava Araçlarını kullanarak kendi ülke sınırları dışında gerçekleştirdiği operasyonlar nedeniyle hukuki sorumluluğu konusu incelenmiştir. Bu çerçevede, çalışmada öncelikle Silahlı İnsansız Hava Araçlarının ortaya çıkışı, literatürde yer bulmasına neden olan unsurlar ve bu araçların çalışma kapsamındaki yeri ifade edilmiştir. Çalışmanın odaklandığı ana nokta, Silahlı İnsansız Hava Araçlarının devletler tarafından ulus-aşırı silahlı çatışma olarak kavramsallaştırılan ve uluslararası hukukta yer bulan yeni silahlı çatışma türü kapsamında kullanımı ve bu kullanımın hukuksal açıdan ortaya çıkardığı sorunlardır. Bu sorunlar ise çalışmada uluslararası hukukun bir alanı olarak "sorumluluk" kavramı etrafında incelenmiştir. Dolayısıyla, normatif yönü ağırlıklı olan çalışmada, konunun uluslararası hukuktaki "sorumluluk" açısından ne ifade ettiği, sorumluluğun şartları, sorumluluğu ortaya çıkaran nedenler, sorumluluğu kaldıran nedenler ve telafi yolları açıklanmıştır. Olgusal boyutta ise ABD'nin 2001 ve 2019 yılları arasında Afganistan, Pakistan ve Yemen'de gerçekleştirdiği Silahlı İnsansız Hava Aracı operasyonları ele alınmıştır. Bu ülkelerdeki somut olay incelemelerinin "sorumluluk" açısından ortaya çıkardığı sonuçlar tahlil edilmiştir. Böylece, normatif düzenlemelerin somut olaylarda nasıl karşılık bulduğu tespit edilmeye çalışılıp, bulgular çalışmanın sonuç bölümünde tezin vargıları olarak ortaya konulmuştur.
TBMM'de bir terör örgütünün metaforik yeniden-kimliklendirilmesi: FETÖ/PDY örneği
Bu tez çalışması, bir terör örgütü olarak FETÖ/PDY'nin Türkiye'nin yasama organı ve milletvekilleri tarafından, 2011 ile 2018 tarihleri arasında nasıl bir yeniden-kimliklendirilme sürecine tabi tutulduğunu anlamaya çalışmaktadır. Bu amaçla tezde, söz konusu dönemdeki meclis konuşmaları, metafor analizi aracılığıyla incelenmiştir. Terör örgütlerine yönelik kullanılan metaforların Türkiye özelindeki bir yansımasını sunmayı amaçlayan bu çalışmada, ilk olarak örgütün tarihsel süreç içerisinde kendi kimliğini ne şekilde inşa ettiği gösterilmiştir. Devamında ise örgütün en çok gündemde olduğu ve ulusal düzeyde bir tehdit olarak ortaya çıktığı dönemlerde kamuoyuna hangi metaforlar aracılığıyla yeniden-sunulduğu incelenmiştir. Yapılan analiz sonucunda örgütün, "FETÖ/PDY mesiyanik bir terör örgütüdür", "FETÖ/PDY devletin kurumlarına sızan bir illegal yapılanmadır", "FETÖ/PDY varoluşsal bir tehdittir" ve "FETÖ/PDY dış devletlerin Türkiye'ye yönelik kullandığı bir araçtır" şeklindeki dört temel metafor üzerinden bir yeniden-kimliklendirilmeye tabi tutulduğu öne sürülmüştür.
Ulusal şampiyon geliştirme politikasının neo-merkantilist açıklaması: Türkiye örneği
Bu çalışma, Türkiye örneğinde, devletlerin hem uluslararası ortamda ulusal çıkarlarını ve güvenliklerini en üst düzeyde tutmak hem de kendi ulusal şirketlerinin uluslararası pazarlardaki diğer şirketlerle rekabet edebilirliğini artırmak amacıyla neo-merkantilist politikalar kapsamında devlet kapitalizminin pratikleriyle özdeşleşen uygulamalardan biri olan ulusal şampiyon yaratma girişimine odaklanmaktadır. Bu bağlamda, devletlerin hangi motivasyon ve gerekçeyle hangi model altında ulusal şampiyon yaratmaya ihtiyaç duyduğu çalışmanın temel sorunsalını oluşturmaktadır. Dünyadaki birçok ülkenin başvurduğu böyle bir pratik varken, benzer bir çaba içinde Türkiye'nin konumu ve hangi modele uygun olduğunu tespit etmek çalışma kapsamında ele alınacak araştırma sorusunun temelini oluşturmaktadır. "Türkiye, dünyadaki ulusal şampiyon yaratma girişimlerinden hangi modele uygundur?" sorusu tezin temel çıkış noktasıdır. Bu bağlamda, tezin ana araştırma sorusunu "Türkiye'nin ulusal şampiyon yaratma arayışının temel tetikleyicisi nedir?" oluşturmaktadır. Çalışma kapsamında ileri sürülen hipotez ise ülkelerin ulusal güvenlik endişeleri, ulusal şampiyon yaratma arayışlarının temel belirleyicisidir. Araştırma sorusuna yanıt aramak ve öne sürülen hipotezin doğruluğunu test etmek amacıyla temel olarak nitel araştırma yöntemleri kapsamında tipolojik vaka çalışması tekniğinden, yarı-yapılandırılmış görüşmeden ve vaka analizinden faydalanılmıştır. Bu kapsamda, BOTAŞ'ın faaliyetleri incelenmiştir. Sonuç olarak, Türkiye de hem kendi ulusal çıkarlarını ve güvenliğini en üst düzeyde tutmak hem de sahip olduğu güçlü ve rekabet düzeyi yüksek ulusal şirketler aracılığıyla uluslararası piyasalarda etkin bir şekilde faaliyet gösterebilmek için ulusal şampiyon yaratma arayışı içindedir. BOTAŞ'ın, bir zamanlar ön sıralarda yer alan ama rekabette ve teknolojide şimdilerde geride kalan topal ördeklerin özelliklerini yansıttığı ortaya konulmuştur.
Kral Selman Dönemi Suudi Arabistan'da toplumsal cinsiyet ve devlet: Bir neopatrimonyalizm analizi
This thesis analyzes the politics of gender in Saudi Arabia with a special attention to current reform agenda under King Salman's and Crown Prince Mohammed bin Salman's rule. It problematizes the controversies within the current reform agenda regarding the actual status of women's rights and the state's declared steps. The thesis adopts neopatrimonialism as a conceptual framework and investigates both historical and contemporary gender politics of Saudi Arabia in order to discuss the scope of reforms and the possibility of their success. The thesis aims to show that regime type of the state effects the scope and achievements of women's rights and empowerment. In this vein, it classifies Saudi Arabia as a neopatrimonial regime and argues that engagement of the state with traditions and modernization shaped its attitudes and policies vis-à-vis women's issues. In order to tackle how neopatrimonialism shapes gender politics in Saudi Arabia, this study offers an in-depth discussion of the impact of state formation, rentier economy, process of modernization, globalization, geopolitics of global war on terrorism after 9/11, and the current social and political reforms on gender under King Salman's rule. It proposes that Saudi Arabia subordinates women's rights and empowerment into sustaining and securing the neopatrimonial authority of the state. This thesis also asks, 'where are women?' in these processes and proposes that women's agency also influences the reform discourse and policies. Yet, Saudi Arabia despite its current emphasis on gender reform securitizes women's activism and uses coercive apparatus of the state in order to oppress and silence women's voices so as to sustain its personal and familial authority.
Türkiye'nin enerji güvenliğinde doğal gazın yönetişimi ve rolü
Bu çalışmada, Türkiye'nin doğal gaz sektöründe nasıl bir yönetişim olduğu açıklanmıştır. Türkiye'nin, İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) ülkeleri içerisinde Covid-19 salgını öncesi 10 yıllık dönemde enerji talep artışının en hızlı gerçekleştiği ülke olması nedeniyle Türkiye örneği çalışılmıştır. Araştırma sorusu, merkantilist, liberal ve hibrit yönetişime dair üç farklı yaklaşım çerçevesinde değerlendirilmiştir. Çalışmanın sonuçlarına göre Türkiye'de doğal gaz sektöründe hibrit bir yönetişim modelinin olduğu açıklanmıştır.
Bir söylem inşası olarak Kuşak ve Yol girişimi: Eleştirel jeopolitik bir analiz
Bu tez 2013 yılında Çin hükümeti tarafından ortaya konulan Kuşak ve Yol Girişimi'ni eleştirel jeopolitik teori çerçevesinde ele almaktadır. Jeopolitik bilginin esasında bir söylem olduğuna ilişkin eleştirel jeopolitik varsayımı temel alarak bu tez, Kuşak ve Yol Girişimi'ne yönelik bugüne dek Çin siyasi seçkinlerinin ve Çin üniversiteleriyle ilişkili akademisyenlerin ürettikleri söylemleri analiz etmektedir. Tezin üç temel argümanı bulunmaktadır. Öncelikle, jeopolitik bilgi nesnel ve tarafsız değil, belirli aktörlerin çıkarlarına hizmet eden söylemlerdir. Dolayısıyla Kuşak ve Yol Girişimi'ni tasvir etmek üzere Çin hükümeti ve akademyası tarafından üretilen bilgi, esasında, Çin'in çıkarlarına hizmet edecek biçimde inşa edilmektedir. İkinci olarak Çin'de yer alan mevcut üniversite yapılanması devletin akademya üzerinde etki kurmasını sağlayacak biçimdedir ve bu nedenle iktidar ile akademya bilgi üretim sürecinde birbirlerini etkilemektedir. Üçüncüsü, Kuşak ve Yol Girişimi'ne ilişkin Çin resmi makamları ve akademyası tarafından üretilen jeopolitik söylem birbirlerini tamamlayıcı niteliktedir. Bir diğer deyişle, Çin hükümeti Kuşak ve Yol Girişimi'ni söylemsel olarak inşa ederken Çin akademyasını bilgi üretme sürecini etkilemek suretiyle kendi söylemini doğallaştırmak üzere kullanmaktadır. Bu tez Çin resmi makamlarının ve Çin akademyasında yer alan akademisyenlerin ürettikleri söylemleri analiz ederek Kuşak ve Yol Girişimi'nin nasıl bir jeopolitik özne olarak tasvir edildiğini ve iktidar ile akademya arasında nasıl bir ilişki bulunduğunu ortaya koymayı amaçlamaktadır.
Turkey's foreign direct investments: Factors determining foreign direct investments of Turkish firms in the energy sector
The aim of this thesis to examine the recent progress of the Turkish firms' internationalization in the observed new markets, namely African region, and energy sector. Thus, this study attempts to understand Turkish firms' major motivations of foreign direct investments (FDIs) and implications of, if any, the policy elite's foreign economic policy preferences on Turkey's outward FDI. My findings revealed that the motivations specific to the companies are market diversification, ensuring energy security, the institutional environment in Turkey, capabilities specific to Turkish companies and cultural affinity. Besides, in the light of the literature on Turkey's foreign policy to- wards the African region, not only firm-level factors, and motivations but also the position of the government in promoting or supporting the outward FDI of Turkish firms have been empirically questioned.
Territorialization of the indo-pacific: A critical geopolitics perspective
This thesis is an inquiry into the notion of the Indo-Pacific to explain how it was territorialized and why it has taken the place of Asia-Pacific by using the theoretical perspective of critical geopolitics. Using the discourse analysis as its method, the thesis analyzes the discourses of four states – the US, Australia, Japan, and India – on the IndoPacific with the premise that geopolitical knowledge is not a natural fact but a discoursive knowledge. The thesis has three arguments. First, the Indo-Pacific is an old but forgotten discursive construct that has been re-employed in the mid-2000s to denote a specific geographical space, not a natural region. Secondly, the geopolitical identity of the IndoPacific differs both temporally and spatially, meaning it has changed over time because of different reterritorializations and deterritorializations of the discursive space. At the same time, which is the key argument of this thesis, the territorialization of the IndoPacific by different actors resulted in two different Indo-Pacific geopolitical constructs. The first one is named "maritime Indo-Pacific", which signifies the geopolitical imagination of the US and Australia, and the second one is named "wider Indo-Pacific" which signifies the geopolitical imagination of Japan and India. Thirdly, to answer the question of why this territorialization has taken place, the thesis will argue that both geopolitical imaginations represent inside/outside distinction on regional security issues, the most notable of which has been the issue of the "rise of China". As a result, geopolitical imaginations are being used as justifications for foreign policy choices of four discourseproducing states.
Türk TV suç dizilerindeki antagonist karakterler aracılığıyla güvenlikleştirmenin Gramscian analizi: İz peşinde, Yılan Hikâyesi, Arka Sokaklar, Behzat Ç., İsimsizler ve Börü
The relationship between popular culture and politics has started to attract more attention with the spread of mass media and today's world becoming a visual and auditory showground; in other words, popular culture has become more important than ever in conveying the ideology of the ruling class. Popular culture products are instrumental in the reproduction and maintenance of economic, political, and cultural values in motion. The role of TV is still important in this context, given its prevalence and broad audience. In this thesis, it is examined how securitization practices play a role in the reproduction and maintenance of common sense in the Gramscian sense, in the context of six crime series broadcast on Turkish TV. For this purpose, the criminal profiles in the TV series İz Peşinde, Yılan Hikâyesi, Behzat Ç., Arka Sokaklar, İsimsizler, and Börü were categorized with the help of content analysis based on their names, nicknames, genders, professions, family backgrounds, educational backgrounds and the nature of the crimes they committed, and accordingly, certain stereotypes were determined. In the research, it was concluded that the criminals in the selected TV series were exposed to visual securitization through these stereotypes. In addition, it has been determined that these securitization practices are in parallel with the socio-political conjuncture of the period and reproduce common sense by repeating the dominant discourses. Keywords: Popular Culture, Common Sense, Securitization, Crime, TV series
Fifty shades of grotesque: Anti-austerity movements in Europe after 2008
The aim of this thesis is to examine the anti-austerity protests that took place in seven European Union countries in the post-2008 Global Economic Crisis by bringing together the Social Movements literature and the Bakhtinesque concepts of grotesque and carnivalesque. The main argument of the thesis is that, from a Bakhtinesque perspective, grotesque and carnivalesque symbols are used similarly in these antiausterity protests in Europe, despite different regional, cultural and economic elements. In the thesis, a photographical analysis will be carried out on Bakhtin's theories, social movements literature and the findings of the cases discussed, and finally a general discussion will be carried out on three main themes obtained eventually in the conclusion part. Considering the Bakhtin literature and the Social Movements literature together will provide an understanding of the connection between the behavior patterns revealed in the protests and the folk culture. Furthermore, this would also assist in grasping the relationship between the strategy, motivation and emotions of the participants and the Bakhtinesque concepts
Trump dönemi Amerikan güvenlik politikasında NATO'nun araçsallaştırılması
Bu yüksek lisans tezinde, ABD ve NATO arasındaki ilişki kapsamında, Trump döneminde ABD güvenlik politikasında NATO'nun bir araç olarak kullanılması, Neoklasik Realizm bağlamında incelenmektedir. ABD güvenlik politikasının öncelikleri ve amaçları ile NATO'nun politikaları tahlil edilmiştir. Bu bağlamda, 2017 yılında yayınlanan ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi ile 2020 yılında yayınlanan NATO 2030 Raporu karşılaştırılmış ve iki politika belgesi arasındaki benzerlikler ortaya konmuştur. "NATO, Trump Döneminde askeri, siyasi ve ekonomik açıdan Amerikan güvenlik politikasında bir araç olarak kullanılmıştır." görüşü hipotezi oluşturmaktadır. "2017 ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi ve NATO 2030 Raporu belgelerinde yer alan temel politika konularından hareketle, Trump Dönemi ABD güvenlik politikasında NATO, askeri, siyasi ve ekonomik açıdan bir araç olarak nasıl kullanılmıştır?" sorusu temel araştırma sorusu olarak belirlenmiştir. Bu tezde, nitel araştırma yöntemlerinden vaka analizi ve süreç takibi yöntemleri kullanılmış ve söz konusu iki belge karşılaştırılarak analiz edilmiştir. Bunun sonucunda, ABD'nin dış politika sürecinde NATO'yu bir araç olarak kullandığı ve NATO'yu doğrudan etkilediği belirlenmiştir. Öte yandan NATO'nun da ABD ile benzer politikalar benimseyerek ortak hareket etme arzusu içinde olduğu anlaşılmıştır.
Deconstructing Japan's foreign and security policy transformation: Patterns of change and continuity
Based on the presumption that Japan's defense strategy has changed considerably since the end of the Cold War, this thesis explains Japan's rationale for the transformation of its foreign and security policies by using discourse analysis as its method. Due to the deterioration of the security environment surrounding Japan, the Japanese government has improved Japan's military capabilities and formed the Free and Open Indo-Pacific (FOIP) to maintain the rules-based international order. Through the investigation of primary documents and policy statements of political figures, firstly, the thesis aims to show that Japan has made security reforms in response to growing security threats emanating from aggressive powers, which can be best understood with the Balance of Threat theory. On the other hand, while certain aspects of Japan's defense posture can be understood within the framework of Realism, there are also norm-based, inclusive elements in Japan's FOIP that Realist theory falls short of explaining. To that end, secondly, the thesis aims to reveal that the FOIP is inherently consistent with the concept of Security Community as a premise of Constructivism. In the end, through identifying the change in Japan's foreign and security policy as gradual, the thesis aims to demonstrate the consistency rooted in Japan's foreign and security policy discourse.
1990 sonrası dönemde Rusya'nın Doğu Avrupa'daki askeri aktivizminin ABD'nin tehdit algısına etkisi: Tehdit dengesi teorisinin test edilmesi
Bu çalışma 1990 sonrası dönemde Rusya'nın Doğu Avrupa'daki askeri aktivizminin ABD'nin tehdit algılamasını nasıl etkilediğini tehdit dengesi teorisini test ederek incelemektedir. Araştırma sorusu Rusya tarafından Kırım'ın 2014'te ilhak edilmesinin ABD'nin tehdit algısını nasıl etkilediği ile Rusya'nın Ukrayna'yı 2022'deki işgalinin ABD'nin tehdit algısını nasıl etkilemekte olduğu şeklinde iki alt araştırma sorusuna ayrılmıştır. Birinci bölümde realist paradigmanın 2022 yılında Ukrayna'nın işgaliyle tekrardan hakim konumuna kavuştuğu savunulmuştur. İkinci bölümde klasik uluslararası ilişkiler teorilerinin bu askeri aktivizmi açıklamadaki yetersizlikleri belirtilmiştir. Üçüncü bölümde bu eksiklikleri gideren tehdit dengesi teorisi açıklanmıştır. Toplam güç ve saldırgan güçteki temel eğilimler indeks ve veri tabanları aracılığıyla ölçülmüştür. Coğrafi yakınlık ve saldırgan niyet değişkenleri de nitel veri kaynakları aracılığıyla incelenmiştir. Dördüncü bölümde 2008-2014 arası dönemde Rusya'nın toplam ve saldırgan gücünde artış gözlemlenmiştir. 2015-2022 arasında toplam güçte düşüş gözlemlenirken saldırgan gücünde artış gözlemlenmemektedir. Algılanan saldırgan niyette ise birkaç gelişme dolayısıyla her iki dönemde de artış gözlemlenmiştir. Coğrafi yakınlık sabit olarak alınmıştır. Tehdit seviyesi artışlarının akabindeki dengeleme davranışları üzerinde durulmuştur. Bu çalışma, algılanan tehdit seviyesindeki değişikliklerin ABD'nin Rusya dış politikasını nasıl yürüttüğü konusunda merkezi bir rol oynadığı argümanını desteklemektedir.
The security perceptions of university students in Ankara: A study within the framework of social identity theory
This thesis aims to explore the security perceptions of university students through the lens of Social Identity Theory. Universities are utilized as institutions that provide fertile ground for fostering intense interactions among peers from diverse backgrounds, encompassing various socio-economic statuses, genders, ethnicities, and religious identities. In this way, the question of whether mere group membership—without a shared history, tradition, or goal—can create a minimal group paradigm that could facilitate the formation of a social identity with similar security perceptions can be answered. This qualitative research was conducted through survey questions administered to students from a selected group of universities in Ankara, namely Middle East Technical University, İhsan Doğramacı Bilkent University, TOBB University of Economics and Technology, Ankara University, and Hacı Bayram Veli University. The purpose here is to enrich the discourse at the intersection of gender, national, and urban identities, alongside security perceptions among university students. The primary findings confirm the general argument that identities and security perceptions are intricately linked and evolve dynamically. However, macro-level security concerns often overshadow the formation of smaller group identities, such as those developed within university settings. Keywords: Social Identity Theory, Minimal Group Paradigm, University Students, Security Perceptions, Ankara.
Comparative overlapping regionalism: Europe and Asia
The rise of regionalism has led to more countries joining multiple regional organizations and mechanisms, resulting in overlapping regionalism. This overlapping phenomenon carries a dual nature as both a regional integration strategy and political maneuvering. Thus, this thesis explores the overlaps in regionalism, using Polanyi's double movement concept to understand and compare its appearances in Europe and Asia. Polanyi's perspective provides a holistic understanding of the relationship between regional integration and national interest in overlapping regionalism. In this vein, this study illustrates how overlapping regionalism, while primarily a regional integration strategy, also serves as a mechanism for states to balance regional integration pressures with the preservation of national interests. The findings illustrate that while the motives and effects of overlapping regionalism vary among regions, there are countermovements in both regions to protect societal interests and national autonomy.
Tehdit algısı karşısında NATO'nun stratejik konseptlerinin evrimi: Rusya Federasyonu Ukrayna savaşı örneği
Bu yüksek lisans tezinde, Rusya Federasyonu- Ukrayna Savaşı'nın NATO'nun güvenlik stratejileri üzerindeki etkisi tehdit kavramı çerçevesinde incelenmektedir. NATO, Müttefikleri'nin özgürlüğünü ve güvenliğini tehditlere karşı anında cevap vererek güvence altına almayı taahhüt eden siyasi- askeri bir kuruluştur. NATO'nun amacını, görevlerini ve sorumluluklarını her zaman uluslararası güvenlik ortamı belirlemiştir. En önemli amaç ve sorumluluğu, her tür tehdide karşı toplu savunma imkânı sunmak olmuştur. NATO, uluslararası ilişkilerde yaşanan gelişmelere ve algılanan tehditlere Stratejik Konseptler'i sayesinde yanıt vermiştir. NATO'nun güvenlik politikalarındaki değişim temel olarak NATO 2030 Raporu ve NATO 2022 Stratejik Konsept'i çerçevesinde değerlendirilmiştir. Rusya Federasyonu- Ukrayna Savaşı oluşturduğu tehdit ile NATO'nun güvenlik stratejilerinde önemli değişikliklere neden olmuştur. Bunun sonucunda Rusya Federasyonu- Ukrayna Savaşı'nın İttifak nezdinde yeni bir Stratejik Konsept ile Doğu Avrupa'da artan güvenlik tehditleri karşısında daha etkin bir savunma stratejisi benimsemesine neden olduğu çıkarımı yapılmıştır.
When does political violence turn into genocide? A comparative analysis
The investigation of the lack of integration between the fields of political violence and genocide studies appears crucial to overcoming the definitional minefield of genocide. Hereupon, this thesis combines the literature on the fields of political violence, genocide studies, and genocide law to discover, if any, potential turning points from political violence to genocide. The thesis explores its research question, "When does political violence turn into genocide?", by analysing the four cases of genocide: the Bosnian Genocide, the Cambodian Genocide, the Darfur Genocide, and the Rwandan Genocide. This case selection, based on the legal definition of genocide in the Genocide Convention and convictions of the crime of genocide, saved this thesis from the struggle of case selection among the already tangled genocide definitions in the literature. The possible factors for the transition of political violence to genocide are classified under three main clusters: Economic Factors, Political Factors, and Socio-cultural Factors. To find if any combination of these factors and their sub-factors result in the transition of political violence to genocide, the pre-genocidal stages of each case are examined. The findings indicate that although all the cases share common factors, there is no particular set of factors that turn political violence into genocide. Further, genocide asserts itself as a unique phenomenon related to but beyond political violence. Taking these findings into consideration, this thesis calls for further research on the under-researched relationship between political violence and genocide.
Impact of pro-government militias on civilian control over the military: A quantitative causal analysis
This dissertation aims to test the causal effect of pro-government militia (PGM) presence on civilian control over the military. Drawing upon agency theory, it argues that PGM presence causes civilian control to diminish. To test this hypothesis on three empirical criteria of causality: robust statistical association, non-spuriousness, and temporal precedence of the cause over the effect, it incorporates data on 155 countries between 1981 and 2010 from three datasets: Civilian Control Scores Dataset for the dependent variable¬ (dynamic civilian control score), Pro-Government Militias Database for the independent variable (PGM presence), and Varieties of Democracy Database for control variables (democracy, economics, state capacity, and conflict indicators). After shifting the dependent variable one to five years to the future, Statistical association, non-spuriousness, and temporal precedence were tested using Random Effects regression models with each version of the dependent variable, the independent variable, and all the combinations (sized one, two, three, four, …fourteen) of fourteen control variables. In all these 98304 analyses, the coefficient of PGM presence remained negative and statistically significant, enabling the rejection of the null hypothesis on no-association, spuriousness, and no temporal precedence dimensions. Keywords: Militias, Civilian Control, Causality, Agency Theory
Renewable energy transition in developing countries: A comparative analysis of Türkiye, Poland, and Bulgaria
This dissertation investigates how the renewable energy transition (RET) is governed institutionally in energy-importing developing countries. Theoretically, it integrates Historical Institutionalism and the Multi-Level Perspective to argue that RET is not simply a technological or market-driven shift, but a gradual and often complex process of institutional transformation embedded within existing energy regimes. The study uses Türkiye, Poland, and Bulgaria as comparative case studies, analyzing their RET pathways under similar temporal (2011–2023) and external pressures (e.g., the Paris Agreement, EU directives, and the Russia-Ukraine War). The central hypothesis posits that RET in energy-importing developing countries is primarily shaped by path dependencies and the persistence of entrenched institutional structures. Institutional change is shown to follow incremental, interest-aligned trajectories rather than normative or value-driven transformations. The second hypothesis highlights that the coherence between mezzo-level institutions and micro- level actors helps foster more predictable and stable RET processes. Türkiye displays partial coherence, Poland exhibits externally pressured yet institutionally constrained coherence due to the dominance of vested interests in the incumbent energy mix, while Bulgaria demonstrates externally driven coherence limited by regulatory inertia and a state-centric governance structure, resulting in adaptation shaped more by EU compliance than domestic initiative. The third hypothesis distinguishes the variation in institutional change trajectories across countries. In Poland, a combination of high iv discretionary power and strong vested interests has led to inaction—characterizing a drifted governance model. Bulgaria, under structural inertia and low domestic demand, has followed a compelled layering pattern driven by external compliance rather than domestic initiative. Türkiye's path, shaped by market demand and regulatory activism, has evolved into a gated conversion model, where transformation is selective, filtered by incumbent power and centralized discretion. The dissertation makes both conceptual and empirical contributions to the literature. Conceptually, it extends Mahoney and Thelen's (2010) institutional change typology by proposing new forms such as "compelled layering" and "gated conversion." Empirically, it offers a rare in-depth analysis of RET governance in energy-importing developing countries—an area often neglected in transition studies—demonstrating how institutional change is mediated by actor relations, regime persistence, and regulatory openness.
Small states' foreign policy behavior: An analysis of the foreign policies of Kuwait and Oman in the Yemeni and Gulfcrises
This dissertation examines the foreign policy strategies of Kuwait and Oman during the 2015 Yemen and 2017 Gulf crises, showing how they diverged from Neorealism's expectation that small states, constrained by limited resources, align with great powers and remain passive. Instead, both developed more autonomous and active strategies despite Saudi-led systemic pressures. In this context, the study particularly shows that both countries used mediation not merely as a diplomatic tradition but as a strategic tool to balance systemic pressures and reinforce their autonomy. The study adopts the theoretical framework of neoclassical realism and focuses on the variables of leader images and strategic culture. The research was conducted using a qualitative case study method, and the data obtained from semi-structured elite interviews, official documents, and secondary sources were evaluated through qualitative thematic analysis. As a result, the dissertation demonstrates how leader images and strategic culture elements of both countries factor in foreign policy behaviour and tools during the two crises and examines the role of these two intervening variables in shaping their foreign policy orientations. The study makes two contributions to the literature: First, it demonstrates the analytical strength of neoclassical realism in explaining the foreign policy of small states. Second, it provides significant findings on why and how mediation is pursued and what role it plays as a strategic foreign policy tool for small Gulf states during times of crisis.
Promoting a young Republic: Turkish public diplomacy in the United States between 1923-1939 and 1945-1960
This dissertation explores how Turkey conducted public diplomacy in the United States during two critical periods—1923–1939 and 1945–1960—and analyzes how domestic and international dynamics shaped these efforts. It approaches public diplomacy through an integrated, three-dimensional model that includes mediated public diplomacy, relational public diplomacy, and nation branding/country reputation activities. By doing so, the study argues that Turkish public diplomacy has always involved more than simply providing information; it has also relied on relationship-building and identity construction. Methodologically, the dissertation is based on qualitative research and employs process tracing to uncover causal mechanisms rather than merely describing events chronologically. The analysis draws primarily on archival documents from the Turkish Ministry of Foreign Affairs covering 1923–1959, supplemented by press sources and secondary literature. This approach allows the study to track the evolution of Turkish public diplomacy and examine its strategic logic. The central argument is that several key internal and external factors—such as regime change, shifts in the international system, counter-lobby activities (notably the Armenian lobby in the 1920s and the Greek lobby after 1950), and the Democrat Party's turn toward authoritarianism—played a decisive role in shaping Turkish public diplomacy in the United States. The dissertation challenges the common assumption that pre–1960s practices were merely propaganda and demonstrates that many characteristics associated with "new public diplomacy" already existed in earlier periods. The study makes three main contributions to the literature. First, it provides historical depth to a field that has mostly focused on post-1980 developments. Second, it brings non-great powers—rather than only great powers—into theoretical discussions on public diplomacy. Third, it offers a state-centered analysis grounded in an integrated conceptual model that connects communication, relationships, and identity-building. Through this multidisciplinary and historically informed approach, the dissertation shows that Turkey was not simply reacting to global trends but often acted innovatively in shaping its image and influence abroad.
Yerel yönetimlerle dezavantajlı grupların ilişkileri
Antik dönemlerden itibaren Engellilere bakış açısı maalesef olumsuz olmuştur. Yunan site devletlerinde Engelliler toplumdan dışlanmıştır. Dünya?da engelliler ile ilgili resmi olarak olumlu adımlar 1945 yılında Birleşmiş Milletler tarafından atılmaya başlanmıştır ve nihayet 1948 yılında imzalanan ?İnsan HaklarıEvrensel Bildirgesi?nde Engelliler yer verilmiştir ve en son 2008 yılında Türkiye tarafından da imzalanan 50 maddelik sözleşme ile yeni bir safhaya geçmiştir. Yerel Yönetimler ve Engelliler arasındaki ilişki çok eskilere dayanmaktadır. Ülkemizde Yerel Yönetimler 1839 Tanzimat Fermanı ile birlikte konuşulmaya başlanmış ve modern anlamdaki merkeziyetçilik ile birlikte eş zamanlıuygulamaya geçirilmiştir. Ülkemizde yerel yönetimler güçlü olmadığı için, genel bütçeden aldıkları paylar yeterli olmadığı için ve yetki kavramındaki karışıklıklardan dolayı engelliler arzu edilen haklara sahip olamamıştır. Ülkemizdeki bir diğer sorunda yasaların çıkarıldıktan sonra uygulanmasında eksiklikler yaşanmıştır. Uygulamadaki eksikliklerin yanında yaptırımlarda yetersiz olduğu için istenilen sonuçlar alınamamaktadır. Şehir içinde ki kaldırımlar, otobüs duraklarının ölçüsü gibi birçok temel konu bile aslında TSE (Türk StandartlarıEnstitüsü) ölçülerine uygun olarak yapılmalıdır ve bu yasalarda da belirtilmiştir fakat iiiuygulamadaki eksiklikler ve yaptırımlardaki eksikliklerden dolayı istenilen sonuçlar alınamamaktadır. Bütün olumsuzluklara rağmen ülkemizde Engellilerin toplumsal hayata katılmalarını, fiziksel çevreye ulaşabilmelerini sağlayacak birçok olumlu adım bazıbelediyelerimiz tarafından atılmaktadır.
Securty of EC energy supply and affects over Turkey
In a world of increasing interdependence, energy security will depend much on how countries manage their relations with one another, whether bilaterally or within multilateral frameworks. That is why energy security will be one of the main challenges for EU foreign policy in the years ahead. The new competition environment requires looking not only around the corner, but also beyond the difficulties of cycles to both the reality of an ever more complex and integrated global energy system and the relations among the countries that participate in it.It is estimated that the global demand for energy may increase as much as 50 percent by 2025, with the demand for electricity rising more than 75 percent. More than half of this growth is projected to come from the world?s emerging economies. In spite of the current economic crisis, the world is experiencing positive economic growth even with high oil prices. In order for that to continue all nations, need access to safe, affordable, and dependable supplies of energy. Because of the robust economic growth around the world especially in places like China and India the global demand for energy is expected to increase dramatically and at a rapid pace over the next 25 years.To ensure energy security, countries must mitigate the effects of energy supply disruptions, expand energy infrastructure, promote a transparent and stable investment climate that attracts foreign investors, and advance clean energy technologies including renewable energy, clean coal, and emissions free nuclear power.It is undeniable that Turkey is evolving into a vital energy transit hub. Turkey is an important energy gateway between the East and the West. The EU is, throughout the region, as well as in Turkey, working to enhance energy security, increase energy supplies, and diversify energy transportation routes. And the EU supports Turkey, which is a strong and dependable ally, in its role as a major oil and gas transit route in a market governed by fair and transparent rules.Turkey plays an important role in helping meet the growing energy demands in the region and around the world. The cooperation between the EU and Turkey furthers that goal. Actually, both sides have offered to collaborate more closely on energy security issues. Turkey is poised to be a leader by further establishing itself as a gateway between producers and consumers.However in order to expand it?s leadership role Turkey must take a more proactive role in establishing a market oriented approach that will encourage investment, competition, market pricing, energy efficiency, as well as transparency, stability, and reliability. The EU sees Turkey as a strategic ally, a key player in the East-West energy corridor, and a lynchpin in getting Russian and Caspian energy assets to world markets. Turkey can be a major player in assuring regional energy security. However, it must continue to move forward on privatization, rule-of-law, transparency, and related issues that must be worked to make that a reality.This study examines Turkey as an emerging energy hub. In particular, it assesses this concept as an opportunity for both the EU and Turkey regarding their future allied contributions to the emerging security issue as well as regional and global peace. The main goal of this thesis is to evaluate the importance, advantage, and inevitability of relationship between Turkey and EU based on energy issues. The basic premise throughout this thesis is that Turkey, as an emerging energy hub, should expect to be supported in its progress based on the EU evaluation and it is required to follow more proactive policies in the future in order to achieve this purpose.
A study of leadership in urbanization process: A case study at the Esenyurt Municipality
The purpose of this survey research is to identify if a mayor could be a leader too and if there is a relationship between local development and leadership. We make a survey among the colloquies and co-workers to examine if they see their mayor as a leader. We distribute 500 questionnaire and took back 300 of them. Only 213 of them are answered totally true. The questionnaire that we used is Blake and Mouton?s Leadership selfevaluating assessment which is redesigned according to followers. Analysis are done through SPSS 20.Furthermore, an interview done with the Mayor to understand his leadership style. According to analysis, results are showing us that 171 people among 211 believe that Mayor is a leader. Beside this, there is no difference among women and men on acceptance of mayor as a leader. There is a positive relation between leadership and modernity. Furthermore, mayor seen as the biggest factor of local development and his leadership ability also has positive relation according to correlation analysis. We could explain leadership ability with variables as ?giving value to other?s limits, coaching, encourage decision making, while correcting errors, jeopardize relationships, timely completion of the project, importance of finishing the task, find out whetherevery detail is thought, like to analyze problems.Keywords: Leadership, Governance, Local Development, Quantum Leadership, MunicipalLeadership
Internationalization of loacal governments and their contribution in making foreign policy
The globalization has the meaning of a process, which any economic, social, cultural and political matters occur in anywhere in the developed and globalized world have affects over other communities of the world and it cause to increase at the interrelations between the communities more and more.As the result of technological revolution and applied neo liberal policies, the urbanization and globalization processes change the operation and shaping of characteristics and structure of today?s nation-states and the operation and shaping of the current world order.The local governments, which were mostly perceived as one of low administrative level of the traditional state apparatus and its main function is to provide conducting the public services by means of the management unit which is closest to the community in order to achieve scale economy and efficient use of resources, has been begun to be assumed and named as the fundamental units of democratic government together with the increasing importance of the participation of the community in government. These foundations, which have entered in a functional and qualitative transformation process with their development lived in recent periods, are being subject to a different positioning regarding their economic, social and political dimensions together with the globalization.The strategic positions of urbanized areas that have over economic, political and sociocultural developments cause them to have a more and more increasing effectiveness atinternational arena. The international agenda items increasingly include also local issues.The organization of the local government among them goes from strength to strength witheach passing day and the interest of international organizations in local governments increase accordingly and as the result of this process, the local governments are being positioned again in the national and international scales together with the globalization.The internationalization of the local governments in parallel to the globalization and theiraffects over foreign affairs are discussed and the developments in Turkey are analyzed inscope of the European Union membership process. Following the introduction part of thestudy, the historical development of local governments, relation between globalization and local governance, functional and qualitative transformation process and the analyses related with this issue are given place in second chapter and contributions of local governments in foreign policy making and local governments? occupying more place at international arena and arising of decentralization are analyzed in third chapter. And in the fourth chapter, the contributions of local governments in the democratization process and relation between the democratization and local government in Turkey within this scope and the democratization projects in Turkey supported by European Union are given place.
Yerel yönetimler ve kent güvenliği yönetimi sistemi
İnsanlık tarihi açısından önemli dönüm noktalarından birisi olan Sanayi devrimi sonrasında önemi giderek artan kentleşme süreci değişimi ifade etmektedir. Sanayileşmenin ilk dönemlerinde gerekli olan işgücü ihtiyacını karşılamak amacıyla teşvik edilen nüfus hareketleri köylerden kentlere doğru göçün yaşanmasına ve kentlerde nüfus yoğunluğunun artmasına neden olmuştur.Yaşanan hızlı ve sağlıksız kentleşme sonucunda, insanlar kente uyum sağlama konusunda sorunlar yaşamışlardır. Ayrıca kentleşme ile ortaya çıkan, fiziki ve maddi köklü değişim ve değişiklikler mevcut ilişkiler düzenini sarsmakta ve bu durum bireyleri kent hayatı içerisinde yer alan hukuki kural ve normlara aykırı davranışlarda bulunmasına neden olmaktadır. Bireyi hukuk dışı olaylara iten bu süreç kent hayatı açısından huzursuzlukların kaynağı olan suç ve suçluluk durumlarının çıkmasına zemin hazırlamaktadır.Büyük kentlerde yaşanan hızlı ve çarpık kentleşme süreci suçun giderek artmasına sebep olmuştur. Günümüzde suç olaylarının azaltılması ve kent güvenliğinin sağlanmasında bilgi teknolojilerinden faydalanılmaktadır. Hazırladığımız bu tez çalışmamızda kent güvenliğinin sağlanmasında bilgi teknolojilerinin kullanımının bir örneği olarak Bursa ilinde uygulamaya geçen Mobil Elektronik Sistem Entegrasyonu (MOBESE) Projesinin incelenmiştir.Bu çalışmada, kentleşme konusunun yanı sıra kentleşmeyle birlikte ortaya çıkan suç ve suçluluk kavramları incelenmiş. Suç olaylarının azaltılması çerçevesinde Emniyet Teşkilatı'nın teknolojideki hızlı gelişme ve değişime uyum sağlayarak ortaya koyduğu Kent Güvenlik Yönetim Sistemleri (KGYS) veya bilinen adıyla MOBESE Projesi'nin ekonomik kaynakları, etkinliği, maliyeti, bileşenleri ve sağladığı getirileri incelenmiştir. Konularıyla ilgili olarak yayımlanmış önemli kitap, makale, rapor, sempozyum, konferans bildirileri taranmış ve elde edilen verilerle konu aktarılmaya çalışılmıştır.Anahtar KelimelerYerel Yönetimler, Göç, Kentleşme, Suç ve Suçluluk, MOBESE Projesi
Yerel yönetimlerde güvenlik hizmetinin yerelleşmesi
In accordance with the shifting understanding of security , institutionsproviding internal security need to go through a change as well. It is certain that,reconstructed with the changing understanding of governance,institutions providinginternal security will better serve community.Up to this day the citizenry werereceiving security services the way the central government provided and posed asright but today the changing needs and understandings of security are moreproactive.When totally controlled at central level, micro level law-enforcement facessome problems.Modern understanding of fighting with crime is measured not with thenumber of cases solved but with the level of how much a citizen feels safe.Preventivesecurity no more means a petrol officer in every corner but it means a crime-freeatmosphere.Taking form in accordance with this recent understanding ofsecurity TDP serves at local level. Trying to prevent crime by projectdevelopment, TDP is mostly in cooperation with municipalities.Today organized in countrywide level, municipalities aim to share the centralgovernments authorities and provide faster, cheaper and more efficient service.According to European Urban Provision the city?s security issues are primarily theresponsibility of local government.The entrusting of preventive security services to the local governments willopen a new era in law enforcement. Thus micro security services , as local serviceproviders will be proactive in taking responsibilities in preventing crime. Instead ofproviding short term solutions, the new security organization will replace thenowadays police force and military police and will be organized as localized lawenforcementunder the command of local judiciary and as preventive security forceunder the command of local government and this will be an unprecedented system offighting with crime.Keywords: Law-enforcement, localization, TDP,security, localauthorities, crime prevention
Yerel yönetim liderliğinin siyasal yükselişe etkisi: Recep Tayyip Erdoğan örneği
Özellikle son yarım yüzyılda siyasal, ekonomik, sosyo-kültürel, iletişim ve teknolojik alanlarda dünyayı etkileyen değişim ve dönüşümlerin bir neticesi olarak ortaya çıkan küreselleşme ile birlikte; dünyada, uluslar, toplumlar ve yerel gruplar arasındaki karşılıklı ilişkiler ve etkileşimler derinleşerek genişlemiş ve hızlanmıştır. Uluslararası düzeyde ticaret yapan sermaye kuruluşlarının ticaret hacimlerini genişletme çabası, yeni üretim ve tüketim anlayışlarını ortaya çıkarmıştır. Ayrıca iletişim araçlarının baş döndürücü bir hızda gelişmesi ve yayılması ile birlikte, medya teknolojilerinin de katkısıyla bilginin paylaşımı ve kültürel etkileşim artmıştır.Tüm bunlar yaşanırken küreselleşme, ulus devlet modelini de etkilemiş ve kamu yönetimi anlayışında bazı değişiklikler yapılmasını zorunlu kılmıştır. Özellikle gelişmiş ülkeler ve dünyanın gelişmekte olan birçok ülkesinde merkezi yönetim ve yerel yönetimlerin yeniden yapılandırılması ile ilgili çalışmalar devam etmektedir.Bu çalışmalarda yerel yönetimlerin, sadece etkin, verimli ve kaliteli kamu hizmetleri sunan bir yapı olmaktan daha çok ekonomik gelişmelerde daha etkili bir rol üstlenen, kendi kaynağını oluşturan, uluslararası ilişkilerde etkili roller üstlenebilen bir yapıda olması hedeflenmiştir. Yerel yönetimlerin önem kazandığı günümüz yeni kamu anlayışı ile birlikte merkezi yönetimler, yetkilerinin bir kısmını yerel yönetimlere devretmek zorunda kalmışlardır.Ülkemizde yerel yönetimlerin tarihi pek eskilere dayanmamakla birlikte; özellikle 1980'lerden sonra çıkarılan yasalar ve 1990'larda hazırlanmaya başlanan reform paketleri ile birlikte yerel yönetimlerin güçlendirilmesi sağlanmıştır. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ile birlikte, bu alanda yapılan yerel siyaset de önem kazanmış ve yerel siyasetin genel siyasete olan etkisi artmıştır.Yerel siyasetin merkezinde bulunan belediye başkanlarını, yönettikleri organizasyonların yerel yönetim liderleri olarak tanımlayabiliriz. Ülkemizde, yerel yönetimlerin yakın dönemlere kadar pek fazla önemsenmediği, işlerin daha çok partilerin il ve ilçe yönetimleri aracılığı ile yürütüldüğü ancak 1990'lardan itibaren önem kazandığı göz önünde bulundurulduğunda; yerel yönetim liderliği kavramının siyaset literatüründe pek fazla kullanılmadığı görülecektir.Biz çalışmamızda; 2002, 2007 ve 2011 genel seçimlerinde büyük başarı elde ederek üç dönem üst üste T.C. Başbakanlık koltuğuna oturan AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, 1994 ile 1998 yılları arasında yerel yönetim lideri iken İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevinde gösterdiği performansı ve lider özelliklerinin siyasal yükselişine etkisini inceleyeceğiz.
Yerel yönetimlerin sosyal belediyecilik kapsamında yardıma muhtaç ailelere yaptıkları sosyal yardımlar: Bağcılar Belediyesi örneği
Dünyada yaşanan gelişmeler ve değişim, köyden kente göçe neden olarak kentli nüfusun artmasına neden olmuştur. Artan kentli nüfusun ihtiyaçları doğrultusunda, kamu yönetiminden beklentiler artarak farklılaşmış, bu beklentilerin merkezi idare tarafından karşılanması sosyal devlet anlayışını doğurmuştur. Ancak merkezi idareler halkın taleplerini karşılamada yetersiz kalınca yerel yönetimlerin sorumlulukları artırılmış, yerel yönetimler güçlenmiş ve sosyal belediyecilik anlayışı doğmuştur.Sosyal belediyecilik kapsamında belediyeler, sağlık, eğitim, çevreye yönelik hizmetlerin yanında yardıma muhtaç olan ailelere sosyal yardım fonksiyonunu da yüklenmişlerdir.Bu araştırmada Bağcılar Belediyesi'nin yardıma muhtaç ailelere yaptıkları sosyal yardımlar incelenmektedir. Konu ile ilgili Bağcılar belediyesi yetkilileri ile bağlantıya geçilmiş, konu ile ilgili dokümanlar ve veriler elde edilmiş, araştırmanın uygulama kısmı da bu doküman ve verilerin incelenerek sistematik biçimde sunulmasıyla oluşturulmuştur.Araştırma sonucunda; Bağcılar Belediyesi'nin yardıma muhtaç ailelere, başta gıda ve yakacak olmak üzere, giyim, ev eşyası, barınma gibi sosyal yardımlar yaptıkları, yaptıkları sosyal yardımları kapsamlı bir incelemeye tabi tutarak, muhtaçlık kriterini göz önünde bulundurarak, gerçek ihtiyaç sahiplerine urlaştırma çabasında oldukları gözlenmiştir.
Yerel yönetimler ve eğitim hizmetleri ilişkisi
Dünyanın tüm ülkelerinde kamu yönetiminin önemli ve vazgeçilmez bir öğesi olan yerel yönetimler, anayasa ile düzenlenmiş, demokratik ve özgür örgütler olarak yönetim sistemleri içerisinde ağırlıklarını devamlı olarak arttırmaktadırlar. Değişen dünya koşulları ve merkezi yönetimin iş yükünün oldukça artması nedeniyle, görevlerini aksatmaları, yerel özellikli kamu hizmetlerinin halka en yakın olan yerel yönetim birimleri tarafından yerine getirilmesi anlayışının benimsenmesi, hizmet sunumunda halkın beklentilerinin bütünüyle karşılanmak istenmesi ve bu hizmetlerdeki verimlilik ve etkinliğin arttırılması gibi nedenler yerel yönetimlerin önemini gözler önüne sermektedir. Zira demokrasinin ana örgütlerinden biri olarak kabul edilen yerel yönetimlerin, halka yönelik en yakın yönetim unsurları olarak halk isteklerini daha iyi karşılayacağı ve bu hizmetleri en hızlı ve yeterli bir şekilde gerçekleştireceği düşünülmektedir. Küreselleşmenin tüm dünyada sınırları ortadan kaldırması ve bilginin hızlıyayılımı, farklı sistemlerin değişimini de zorunlu kılmıştır. Değişim ve gelişim eğitim alanında da kendini göstermektedir. İçinde yaşadığımız bilgi çağına uygun bireyler yetiştirme ve eğitme gerekliliği, eğitim politikalarının da odak noktasını oluşturmaya başlamıştır. Ülkemizde de son yıllarda yapılan düzenlemelerle yerel yönetimlerin eğitim alanındaki görev ve yetkileri arttırılmıştır. Yapılan bu tez çalışmasında da yerel yönetimlerin eğitim hizmetlerine katkıları ve bu alanda yapılan çalışmalar incelenecektir. Anahtar Kelimeler: Yerel yönetimler, eğitim, hizmet anlayışıIII
Kentsel düşünce merkezinin kuruluşu ve bir uygulama örneği olarak Esenler Belediyesi
Son yıllarda hızlı bir gelişim ve dönüşüm sürecine girmiş olan dünyada, gerek sosyo-kültürel gerekse ekonomik ve politik alanlardaki yapısal reformlarla birlikte değişen kent dinamikleri kentlerin kimliklerini de değiştirmektedir. Günümüzde küreselleşme ile yaşanan teknik gelişmeler yerel kültürleri de dünyaya açmaktadır. Artık devletlerin yerini kentler ve örgütlenmiş olan kurumlar alırken, kentlerin sosyal ve ekonomik yaşamdaki önemi de gitgide artmaktadır. Kentsel dönüşüm, bir kentin bütünü veya belli yerleşim bölgelerine yönelik sistemli ve planlı eylemler olmaktadır. Küreselleşme olgusu genel anlamda yeni bir dünya düzeni oluşturma amacıyla ortaya çıktığı için, her kent bu doğrultuda bir kıpırdanış içine girerek yeniden yapılanmalara girişmişlerdir. 1980?li yıllarla birlikte kent dinamiğinde önemli bir yere sahip olan kentsel dönüşüm projeleri yerel yönetimler için önemli bir araç olarak ortaya çıkmıştır. Bu tür projelerde farklı düşünce merkezlerinin de rolü büyük olmaktadır. ?düşünce fabrikaları? olarak da tanımlanan düşünce üretim merkezleri, belli kesimleri özel gereksinimlerini projelendirmek yerine, ürettikleri stratejiler ile gerek ulusal gerekse uluslararası düzeyde etki yaratmaktadırlar. Özgür ve yenilikçi düşünceler yaratabilmek için hükümet dışı fonlardan beslenen bağımsız düşünce merkezlerinin hedefi olabildiğince çok düşünce üreterek yenilikçi ve yaratıcı politikalar belirlerler. Anahtar kelimeler: kentsel dönüşüm, düşünce merkezi, kentsel kimlik, kent imajı
Türkiye'de yerel yönetim politikaları ve mevcut bazı siyasi partilerin yerel yönetim yaklaşımları
Yerel yönetimler tarafından yürütülen hizmetler, günlük hayatımızın çeşitli yönlerini kapsamaktadır. Bir belde içinde yaşayan veya büyük kentlerde ikamet eden bireyler, merkezi yönetimden önce yerel yönetim kuruluşları ile sürekli temas halindedir. Yerel yönetimler aynı zamanda demokrasi pratiklerinin ve yerel siyasetin geliştiği önemli kuruluşlar olarak karşımıza çıkmaktadır.Son yıllarda öne çıkan küreselleşme, yerelleşme, iyi yönetişim, hesap verebilirlik ve hizmet kalitesi gibi kavram ve gelişmeler yerel yönetimlerin önemini bir kat daha artırmıştır. Dünyada yaşanan bu gelişmelerle birlikte, ülkemizin AB?ye uyum süreci, toplumsal talepler, kamu yönetiminin iç yetersizlikleri ve modernleşme çabaları, Türkiye?de genel kamu yönetimini olduğu kadar yerel yönetimlerde de yeniden yapılanma sürecinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Kamu yönetim sisteminin yeniden yapılandırılması konusunda gerçekleştirilecek reformların tasarlanarak iktidarlar tarafından hayata geçirilmesi ise siyaset kurumunu ön plana çıkarmaktadır. 123Yerel yönetimleri yakından ilgilendiren ve Cumhuriyet dönemi boyunca uzun süre yürürlükte kalan birçok yasanın artık toplumsal ihtiyaçların karşılanması konusunda yetersiz kalması değişimleri de beraberindegetirmektedir. Bu çerçevede, 2004 yılında 5216 sayılı Büyükşehir Belediye Kanunu, 2005 yılında ise 5393 sayılı Belediye Kanunu, 5302 sayılı İl Özel İdaresi Kanunu ve 5355 sayılı Mahalli İdare Birlikleri Kanunu olmak üzere yerel yönetimlerle ilgili temel yasalar yenilenmiş ve uygulanmaya başlanmıştır. Ülkemizde siyasi partilerin büyük oranda parti programlarına önem verdikleri görülmektedir. Diğer yandan programı bulunmayan partilerden söz etmek mümkün değildir. Seçim dönemleri öncesinde siyasi partiler tarafından hazırlanan seçim beyannameleri de iktidar olunması halinde gerçekleştirilmesi planlanan çalışmaları kapsamaktadır. Ancak siyasi partilerin iktidar olmaları veya parlamentoda muhalefette iken bile, var olan programlarına ya da seçim beyannamelerine bağlı kalmadıkları hatta programlarına aykırı pek çok uygulamaya imza attıkları da görülmektedir. Tezimizin esasını oluşturan yerel yönetimlerle ilgili siyasi partilerin programlarında ve seçim beyannamelerinde kamuoyuna söz verdikleri ve hayata geçirmeyi planladıkları çalışmalar bu bakımdan önem taşımaktadır.Türkiye?de siyasal partilerin yerel yönetim politikaları ve bu politikaların yönetime yansımasını incelemeyi amaçlayan çalışmanın birinci bölümünde siyasal parti ve yerel yönetim kavramlarının üzerinde durulmakta, siyasal parti özellikleri ile yerel yönetim türleriyle ilgili çeşitli tanımlara yer verilmektedir. Cumhuriyet döneminde yerel yönetim yaklaşımlarının incelendiği ikinci bölümde, Türkiye?nin yerel yönetimlerle ilgili geçirdiği dönüşüm ele alınmakta, planlı dönemin getirdiği düzenlemelerle birlikte siyasetin yerel politikalar üzerindeki etkisi irdelenmektedir.Çalışmanın son bölümünde ise 2011 genel seçimleri sonrası TBMM?de grubu bulunan Adalet ve Kalkınma Partisi (AK PARTİ), Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Barış ve Demokrasi Partisi?nin (BDP) savundukları yerel yönetim anlayışlarının parti programlarına yansıması ve 124yerel yönetimler konusunda seçim beyannamelerinde yer verdikleri görüş ve temel hedefleri incelenmiştir