Theses supervised by Doç. Dr. Birden Güngören Bulgan

12 theses · Galatasaray University

Master'sOpen AccessTR

Hümanizm ve transhümanizm düşüncesinde tabii hak anlayışı

İnsanlık tarihi, insan doğasının anlamlandırıldığı ve bu bağlamda insanın varlık içindeki yerinin tartışıldığı felsefi bir süreçtir. Antik Çağ'dan itibaren insanı konu edinen felsefe, insan doğasının niteliğini belirleyerek haklarını temellendirmeye çalışmıştır. Hümanizm, insanı aklıyla doğaya egemen bir varlık olarak görürken, günümüzde teknolojinin insan genetiği ve fizyolojisine müdahalesi bu düşünceyi derinleştirmiş; insan kendi doğasına da hükmedebilen bir varlık olarak tanımlanmıştır. Bu çalışma, hümanizm ve transhümanizm arasındaki ilişkiyi inceleyerek tabii hak düşüncesini bu çerçevede ele almayı amaçlamaktadır. Transhümanizm ve hümanizm hem zıt hem de paralel yönleri bulunan iki düşünce olarak tabii hak anlayışını dönüştürmektedir. Eğer transhümanizm, hümanizm karşıtı bir fikir olarak kabul edilirse hak kuramı yeniden inşa edilmelidir; ancak hümanist bir karakter taşıdığı kabul edilirse tabii hakların nasıl şekilleneceği tartışılmalıdır. Çalışmanın birinci bölümünde hümanizmin tabii haklarla ilişkisi tarihsel bir çizgide ele alınmış, kavramın mahiyeti ve tarihsel gelişimi açıklanmıştır. Antik Çağ'dan Modern Çağ'a uzanan süreçte hümanizmin evrimi, düşünürlerin fikirleriyle desteklenmiştir. Hümanizmin insanı merkeze alan yaklaşımıyla modern insan hakları düşüncesinin temelleri vurgulanmıştır. İkinci bölümde ise transhümanizm kavramı tanımlanmış, tarihsel gelişimi ve hümanizmle bağı incelenmiştir. Nick Bostrom, Ray Kurzweil, Max More ve Julian Huxley gibi düşünürlerin fikirleri değerlendirilmiş; Francis Fukuyama ve Habermas'ın eleştirileriyle karşılaştırılmıştır. Böylece transhümanizmin hümanizmle ilişkisi ve tabii hak düşüncesine olası etkileri açıklanmıştır.

Sena Karaduman
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
51
Master'sOpen AccessTR

Karşılaştırmalı Hukuk kuramı ve Orta Çağda İngiltere'nin anayasacılık hareketleri örneği

Çalışmada karşılaştırmalı hukukun kuramsal zemini aktarılarak çağdaş karşılaştırmalı anayasa hukuku çalışmalarının hukuk bilimi içerisinde nasıl ele alınması gerektiği incelenmiştir. Öncelikle, karşılaştırmalı hukukun tarihsel süreç içerisinde nasıl ortaya çıktığı ve geliştiği ortaya konmuştur. Bu gelişim çizgisi ışığında karşılaştırmalı anayasa hukuku çalışmalarının seyri aktarılmış ve ana akım çalışmalarda uygulanmakta olan yöntem ve kuramlar eleştirilmiştir. Bu eleştirilerden sonra karşılaştırmalı hukuk çalışmalarının yapılabilmesi için ele alınan örneklerin hukuk sistemlerinin oluşumunun siyasi, hukuki ve toplumsal boyutlarıyla ele alınması gerekliliği vurgulanmıştır. Böylece karşılaştırmalı hukuk, farklı disiplinler ile iletişime geçmeye elverişli bir hukuk disiplini olarak karşımıza çıkabilecektir. Karşılaştırmalı hukuk çalışmalarının yapılabilmesi için tanımlanması gereken yeni ve dinamik bir hukuk anlayışının gerekliliği vurgulanmış ve bu hukuk algısıyla Orta Çağ İngiltere'sinde gerçekleşen anayasacılık hareketleri ele alınmıştır. İngiltere anayasacılık hareketleri karşılaştırılabilir bir örnek olarak kurgulandıktan sonra bu haliyle common law sisteminin gelişimi ve buna etki eden siyasi ve toplumsal olgular ortaya konulmuştur. Common law sisteminin ortaya çıkışını başlı başına bir anayasacılık hareketi olarak değerlendiren bu çalışma, sonuç olarak, Kıta Avrupası hukuk sistemlerindeki anayasacılık hareketlerinin de ancak siyasi, hukuki ve toplumsal boyutlarıyla tarihsel bir süreç içerisinde ele alınırsa anlaşılabileceğini iddia etmektedir. Karşılaştırılan hukuk sistemlerindeki benzerlikler ve farklılıkların ortaya konulmasının ötesinde, belirli meta kavramların anayasacılık hareketlerinin anlaşılması için gerekli olduğunun altı çizilmektedir. Böylece karşılaştırılan hukuk sistemleri, hukuka ilişkin temel soruların cevaplarının bulunabileceği örnekler haline dönüştürülmektedir. Karşılaştırmalı hukukun da bu çalışmaların yapıldığı bir disiplin olarak anlaşılmasıyla, hukuka içkin soruların cevaplandırılabileceği bir alan yaratma amacı taşımaktadır.

AnayasaAnayasacılıkHukuk kuramları+4
Can Turgut
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Maurice Hauriou'da İdare Hukuku ve Genel Kamu Hukuku ilişkisi

Maurice Hauriou, idare hukuku ve genel kamu hukuku doktrinlerine katkısı inkâr edilemez, zamanlar ve disiplinler üstü bir teorisyendir. Fransız idare hukukunun kurucularından biri olan Hauriou, bugünün idare hukuku literatüründeki her kavram ve kurumda doğrudan ya da dolaylı pay sahibidir. Genel kamu hukukunda da kapsamlı her çalışmanın Hauriou'nun kuramlarına muhakkak değinmesi beklenir. Hauriou'nun kamu hukukuna katkıları bu iki disiplinle sınırlı olmamakla birlikte; kamu hukuku çalışmalarının nedeni yahut sonucunda bu iki disipline rastlanır. Bu çalışmanın konusu, idare hukuku ve genel kamu hukuku ilişkisinin, Hauriou doktrininde hem kavramsal ve kuramsal bakımdan hem de temel kamu hukuku metodolojisi olarak bulunmasıdır. Hauriou, idare hukuku pratiğinde gözlemlediği sorulara, genel kamu hukuku alanında çözüm önerileri bularak; yine idare hukuku araçlarını kullanmak suretiyle, fikir ve kuramlarını oluşturur. Bu nedenle de Hauriou düşüncesinde idare hukuku ile genel kamu hukuku bakış açılarını birbirinden koparmak mümkün değildir. Çalışmanın giriş bölümünde, Hauriou'nun akademik hayatı ile idare hukuku ve genel kamu hukuku alanlarında ürettiği çalışmalar ortaya konulmuştur. Bu çalışmalar, salt görünürde dahi, yazarın iki disiplini bir arada düşündüğünü ortaya koyar. Öyle ki, iki disipline dair incelemelerini, uzun yıllar boyunca tek kitap içerisinde ele almıştır. Çalışmanın ilk yarısı, Hauriou'nun idare hukuku fikir ve kuramlarında genel kamu hukuku muhakemesinin etki ve katkısına ilişkindir. İlk olarak ele alınan "devletin kişiliği" meselesinin hangi disipline ait olduğu tartışılabilir, zira "devlet", disiplinlerin sınırlarını aşan bir kavramdır. Bununla birlikte Hauriou, devletin kişiliğini, açıkça "idari hukuki kişiliğe" ulaşmak üzere ele alır. Bunun için, devletin kamu hukuku kişiliğinin varlığı hakkında bir tespit yapması, daha sonra onu manevi kişilikten ayırması gerekmiştir. Hauriou'nun düşüncesi zaman zaman değişse de en nihayetinde ahlaki kişiliğin objektif niteliğini ortaya koymuş ve hukuki kişilik kavramını hukukun bu kişiyi tanıması anlamında değerlendirmiştir. Ancak Hauriou, devlet kişiliğine mutlak ve monist bir anlam vermez; her disiplinde bu kişilik farklı ve disipline has bir anlam bulur. Bu disiplinler, Hauriou'ya göre, doktrinlerinin gelişmişlik düzeyleri ölçüsünde subjektiftir. Devletin manevi ve hukuki kişilik düalizmini ortaya koyan Hauriou'ya göre, devletin kişiliğe en çok ihtiyaç duyduğu alan, idare hukukudur. Geniş anlamda devlet, idareyi; idare, dar anlamda devleti kapsar. Devletin kişiliği ile idareyi ayırmak mümkün değildir. Öte yandan, devletin kişiliği, genel kamu hukuku doktrininin temel konularından biri olduğundan; Hauriou'nun devletin kişiliğini incelerken yaptığı muhakeme, büyük ölçüde, genel kamu hukuku doktrini içerisinde gelişmiştir. Hauriou'nun, idare hukukunu şekillendiren "kamu gücü teorisi", Hauriou'nun idare hukukuna ilişkin fikirlerinin incelendiği bölümün ikinci konusunu oluşturmuştur. Kamu gücü teorisi, özellikle, kamu hizmeti teorisiyle olan idare hukukunun alanını belirleyen ölçütün iki kavramdan hangisi olması gerektiğine dair rekabetiyle anılır. Fransız idari yargısında bu rekabet uzun yıllar çekişmeli seyretmiş, iki kavramdan her birinin yargı kararları ve doktrinde hâkim olduğu dönemler olmuştur. Ancak, idare hukukunun alanının belirlenmesinde sunulan hizmetin niteliğinin değil, kamu gücünün kullanılıp kullanılmadığının önemli olduğunu ortaya koyan Hauriou; öte yandan, apaçık bir "kamu hizmeti teorisyeni"dir. Henüz 1892'de, idare ile kamu hizmetlerinin işleyişini özdeşleştirmiştir. Bu çalışmada ele alınmış bir diğer husus da Hauriou'nun, anakronik bir kamu gücü teorisi değil, "kamu gücünün modern teorisi"ni kuran isim olduğudur. Hauriou'nun kamu gücünde yaptığı otorite yolu ile yönetim yolu (ya da otorite işlemleri ile yönetim işlemleri) ayrımında temel belirleyici, genel kamu hukuku fikirleridir. Otorite yolu, egemenin hükmetme yetkilerinin; yönetim yolu ise, idare ile bireylerin, kamu hizmetlerinin gerçekleştirmesinde yaptıkları iş birliğinin, dayanışmanın ve bir tür "toplum"un tezahürüdür. Bu çalışmanın ikinci yarısı, ilki ile çapraz yönlü olarak, Hauriou'nun genel kamu hukuku alanında ön plana çıkan kuramlarında, idare hukuku meselelerinin ve araçlarının, muhakemesine etkisini göstermeye yöneliktir. Hauriou'nun devlet teorisi, bu bölümde ele alınan ilk konudur. Hauriou'nun devlet düşüncesinin, genel kamu hukuku ile idare hukuku arasında da bir denge kurma yaklaşımı açıktır. İdare hukuku devleti bir hak süjesi olarak ele alırken, genel kamu hukuki için devlet bir sosyal rejim, bir sosyal yaşam ortamıdır. Hauriou, kurum teorisinde objektif bireysellik yahut beden olarak ifade edilen sistemi genel kamu hukuku ile; subjektif kişilik yahut ruh olarak ifade edilen tamamlayıcı sistemi ise idare hukuku ile özdeşleştirir. Hauriou, toplum sözleşmesi fikirlerinin karşısında yer alır. Ancak bunun nedeni, sözleşme teorilerinin düşünsel yapısı değil, Hauriou'nun teorileri gerçeklikten uzak, kurgusal nitelikte görmesidir. Nitekim, idare ile birey ilişkilerinde karşılılık düşüncesinde sözleşmeci teorisyenlerle hemfikir olduğu açıktır. Bir diğer nedeni ise, bireylerin uyuşan iradesinin devletin kurulmasının tek unsuru olamayacağıdır. Hauriou, fikirde birlik tezahürlerinin devletin meydana gelmesinde ancak unsurlardan biri olarak görülebileceğini düşünür. Dayanışma fikirleriyle sözleşme fikrine çok yaklaşmışsa da, Hauriou, devlet ya da idare ile bireyler arasındaki ilişkinin sözleşme değil; hukukun konusunu da doğuran, eylemsel dayanışmaya dayanan sosyal statik fikrinde tezahür eden bir "devlet durumu" olduğu kanaatindedir. Hauriou'ya göre, devlet, tıpkı hukuk gibi, doğrudan bir adalet arayışındadır. Bu nedenle kendiliğinden bir hukuk durumu meydana getirir. Hauriou hukuk teorisinde bulunduğu yeri, subjektif otolimitasyon teorisi ile hak kaidesi teorisinin sınır çizgisi olarak belirler. İdarenin önceden icra ayrıcalığı, kurallar sistemine geçici çözüm istisnasını getirir. Bunun nedeni, kamu hizmetlerinin aciliyet ve süreklilik gerektirmesidir. Ancak Hauriou, geçici icra yetkisinin idareye özgü olmadığını düşünür. Yargılamalar ve yasalar için de geçici icra söz konusu olabilecektir. Üç erke ait üç tür önceden icra yetkisi vardır. Bunlar; kesin yasama gücü, kesin hüküm gücü ve idarenin kesin karar gücüdür. Esas ayrım, bu yetkilerde değil, geçici kurallar ile yerleşik kurallar arasındadır. Hauriou'nun devlet teorisinin belirleyicisi, üç kurucu unsurdur. Bunlar toplum, hâkimiyet kudreti ve yasal ülkede direnme hakkıdır. Hauriou'nun denge arayışını devletin unsurlarında da buluruz. Buna göre, hâkimiyet kudreti ile yasal ülkede direnme hakkı, toplumda bir araya gelir ve birbirini dengeler. Hauriou düşüncesinde, hâkimiyet kudreti egemenlikle eş olmayıp, yalnızca onun bir türü olan buyurma egemenliğini karşılar. Hâkimiyet kudretinin sınırlanmasından söz edebilmek için, egemenliğin bölünmesi gerektiğine inanan Hauriou, bireysel özgürlükleri ifade eden halka ait boyun eğme egemenliği ile anayasal statü ve yerleşik kanun olarak tezahür eden devlet fikri egemenliğini diğer egemenlik türleri olarak belirler. Hauriou, hâkimiyet kudreti teorisinde, kamu gücü ve sınırlanması düşüncesi ile paralel bir kuram ortaya koyar. Hauriou'nun süje ile vatandaş ayrımı ve yasal ülke teorileri, "bütüncül (integral) milliyetçi" Maurras'nın elitler ve yasal ülke fikirleriyle karıştırılmaya müsaittir. Carl Schmitt Hauriou'nun, kurumun kuruluşunda rol oynayan, liderler ve elitlerden oluşan bir yönetenler ekibinin varlığını, elitizm ilkesi olarak değerlendirir. Gerçekten de Hauriou'nun, bir ılımlı yığının ve onların örnek alması gereken üstün "aşkınlar" grubunun varlığından söz etmesi, nasyonalist teorilere benzetilmesini haklı çıkarabilir. Üstelik, Hauriou'nun özveri ilkesi, yozlaşan kuruma karşı halkın tahammülünü kutsar. Ne var ki Hauriou, 1896 yılında kuramlaştırdığı bu kavramları daha sonra teorilerinden çıkarmış; dahası, 1903'te özveri yerine baskıya karşı direnme hakkını kutsamış; aşkınlar yerine de halkın direnebilen kesimine değer vermiştir. Sonraki dönem eserlerinde, hâkimiyet kudretinin ve kamu gücünün sınırlanması gereği de özellikle nettir. Ancak Hauriou'nun, 1896 fikirlerinden açıkça geri dönmek yerine onları yok saymayı tercih etmesi, o fikir ve kavramlar nedeniyle teorisine yönelen sert eleştirilerin son bulmasını engellemiştir. Yine de belirtmek gerekir ki, Hauriou'nun eserlerinde, açıkça ayrımcı nasyonalist olarak nitelendirilmesine dayanak olabilecek fikirlere rastlanmaz. Benzer eleştiriler, çoğunlukla, Hauriou'nun erken dönem çalışmalarındaki "aşkınlar" gibi özünde temelsiz ve arkasında durulmamış fikirlere; esasında direnme hakkını içermesine rağmen Maurras ile terminolojik birliğe sahip olan "yasal ülke" kavramı gibi yanlış anlaşılabilir terimlere ve en nihayetinde, bilinen muhafazakâr ideolojik kimliğine dayanır. Hauriou, neredeyse hiçbir zaman teorik bir tartışmada radikal bir kutupta yer almadığından, Hauriou'nun yöntemini doğru analiz eden teorisyenler, kendi fikirlerine dayanak olarak Hauriou kuramlarını yorumlayarak kullanabilmişlerdir. Carl Schmitt, Hauriou metodunu, belki de en iyi çözümleyen isim olmuştur. Hauriou ekolünden sayılan isimler dahi, Hauriou'nun yönteminde başlangıç noktasını dinsel ya da sosyolojik bir bakış açısı olarak ele aldıkları için yöntemini bir bütünsellikle ortaya koymamışlardır. Schmitt ise, Hauriou'nun devlet fikrinin de kurum fikrinin de idare hukuku temelleri olduğunu layıkıyla tespit etmiştir. Aynı analiz yeteneğine, Türkiye'de, Sıddık Sami Onar'ın Hauriou incelemesinde rastlanır. Nihayetinde, Hauriou'nun "devlet fikri", Schmitt eserlerinde dışlayıcı Führer ideolojisinin, Onar eserlerinde ise Türkiye'de Cumhuriyet Dönemi'nin birleştirici ve bütünleştirici ideolojisinin başarı sebebi olarak görülmüştür. İki isim de Hauriou'nun metodunu çok iyi analiz ettiği için, aynı kavramı iki karşıt harekete dayanak göstermelerine karşın, iki ismin de bu sonuçlara varan muhakemeleri doğru görünür. Hauriou'nun kurum teorisi, genel kamu hukuku doktrininde önemli bir yer işgal eder. Kurum teorisini, Hauriou'nun, 1896 tarihli fikirleriyle düşünmek, teorinin, 1925 yılında sistemli bütünlüğüne kavuşan ve 1896 düşüncesinin eleştirilere hedef olan kavramlarından tamamıyla arınmış hâline haksızlık olacaktır. 1925 tarihli makalesinde Hauriou, kurum teorisini, kurumun objektif bireysellik ve subjektif kişiliği aşamalarıyla ve unsurları olan eser fikri, örgütlü güç ve birliğe katılma tezahürleri ile ortaya koyar. Hauriou düşüncesinin çokça eleştirilen bir kuramı da adalet karşısında yer alan sosyal düzen fikridir. Hauriou'ya göre devlet, sosyal düzenden doğmuştur. Sosyal düzen, eleştirilen diğer kavramlardan farklı olarak, Hauriou'nun kapsamlı olarak ele aldığı ve son dönemlerinde de sahip çıktığı bir kavramdır. Sosyal düzen, kurumun dirimsel niteliği gereği başka biçimde kontrol edilemeyen devingenliği kontrol edebilmek amacı taşır. Hauriou'ya göre, sosyal düzen, devlet durumunun gerektirdiği bir istikrar ihtiyacını karşılar. Sosyal düzenin, adalete nazaran önceliği ise, sosyal düzenin asgari yaşam koşulu, adaletin ise bir lüks olmasından ileri gelir. Adalet, bir durağanlıkta, "daha iyi"ye olan devingen nitelikli istektir. Sosyal düzen ise ani bir tehlikeye karşı stabil ve statik bir hâli sağlamaktır. Öncelik nedeni yalnızca budur. Dolayısıyla bu öncelik, bir hiyerarşi değildir. Hauriou'nun denge anlayışının bir tezahürüne de "kurum olarak devlet" düşüncesinde rastlanır. Kurum olarak devlet, Hauriou'da, bir dengeler sistemidir. Sistemin ilk dengesi, erkler ayrılığıdır. Hauriou, Montesquieu'nün erkler ayrılığının yanlış yorumlardan arındırılması ve güncellenmesi gerektiğine inanır. Ayrıca fonksiyon ayrılığı ile karıştırılmamalıdır. Bu düşünceyle yeniden ele aldığı erkler ayrılığı, Aristoteles ve Rousseau'nun teorileriyle de benzer özellikler gösterir. Hauriou'ya göre üç erk; yürütme erki, müzakere erki ve oy erkidir. Bu sıralama bir hiyerarşik sıralamadır. Hauriou'ya göre yürütme erkinin ilk sırada olma nedeni kararların "icraîlik" niteliğinin önemidir. Hauriou'nun erklerin hiyerarşisi fikri, böylece, idare hukukundan doğrudan izler taşır. Ayrılan erkler bir yandan iş birliği içinde bulunabilirken, öte yandan bir fren ve denge mekanizması teşkil ederler. Denge sisteminin son tezahürü, objektif güçler dengesidir. Hauriou, objektif otolimitasyon teorisiyle, kamu gücüne ilişkin birikimi üzerine bir genel kamu hukuku kuramı inşa eder. Sonuç olarak, Maurice Hauriou düşüncesinde idare hukuku için genel kamu hukukunun, genel kamu hukuku için de idare hukukunun olmazsa olmaz olduğu neticesine varılmıştır. Dahası, idare hukuku ile genel kamu hukuku arasındaki ilişkinin, Hauriou'nun kamu hukukuna dair her fikir ve kuramına temel oluşturduğu nihayetine varılmıştır.

DevletHauriou, MauriceKamu Hukuku+2
Nilda Çiçekli
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
10
Master'sOpen AccessTR

Hannah Arendt'in haklara sahip olma hakkı ve mülteci krizi

2. Dünya Savaşı'nın bitiminden birkaç yıl sonra yayımlanan 'Totalitarizmin Kaynakları' eseri, Hannah Arendt'in totalitarizme sürece dair birçok ilginç tespitini barındırır. Çalışmanın konusunu, bu tespitlerden insan hakları kavramına ilişkin eleştirileri oluşturmaktadır. Arendt'e göre kişinin, bağlı olduğu devletin korumasından mahrum kalması sonucunda insan haklarını ileri sürebileceği hiçbir mekanizma kalmamasıyla insan haklarından çok daha temel, onu önceleyen bir hakkın varlığı ortaya çıkmıştır. Yazarın 'haklara sahip olma hakkı' olarak kavramsallaştırdığı bu hak, diğer bütün temel hakları anlamlı kılan bir ön şarttır. 1930'lardan itibaren uyruksuzlaştırma politikalarıyla devletlerinin siyasi çatısından yoksun kalan mülteciler, bu şekilde insan haklarından çok temel bir haklarını; haklara sahip olma haklarını kaybederler. Arendt bu hakkın kaybını, aynı zamanda dünyada görüşlerinin ve fiillerinin anlam kazandığı bir yerden de mahrum olmak olarak tanımlar. 2. Dünya Savaşı'nın tecrübeleri, Arendt'e göre devletlerinin korumasından mahrum kalanlara karşı her türlü muamelenin hukukun denetimi dışında bırakılmasından kaynaklanmıştır. Arendt'in bu eleştirisi, çalışmada üç ayrı başlık altında değerlendirilecektir. İlk olarak insan haklarının, Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi'nden itibaren soyut ve var olmayan bir insana atıf yaparken aslında vatandaşlığa özgülenmiş olduğu eleştirisidir. İkinci olarak Arendt'e göre insan haklarını yalnızca devletlerin korumasına bırakmak başlı başına yeterli olmadığından ulus-üstü koruma hukuki mekanizmalarına da ihtiyaç vardır. 2. Dünya Savaşı'nı takiben uluslararası hukukta meydana gelen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi ulus-üstü mahkemelerin kuruluşu gibi gelişmeler; Arendt'in dile getirdiği eleştirilerin dünya kamuoyunda karşılık bulduğunu göstermektedir. Arendt'in insan haklarına ilişkin çalışmada incelenecek üçüncü eleştirisi ise, insan haklarını insan doğasında bulunduğu varsayılan merhamete emanet edilmemesini, insani krizlerin tekrar etmemesi bakımından verdiği önemdir. Arendt insan haklarının kaynağı olarak doğal hakları kabul eden yaklaşımı eleştirirken, iki dünya savaşı arası dönemin tecrübelerini de dikkate alarak, doğal olarak ve herkes için geçerli bir insan hakları yerine ancak bulunduğu toplum ve devlet bağlamında hakları haiz olunabileceğini belirten Edmund Burke'ün yaklaşımının pragmatik olarak tutarlı olduğunu öne sürer. Arendt'in bu yaklaşımı, insan haklarının kültürel olarak göreceli olduğunu mu savunduğu sorusunu gündeme getirir. Ancak hem Burke'ün görüşlerinin Arendt'in mülteciler yönünden tespit ettiği sorunları derinleştirecek olması nedeniyle hem de insan onurunu güvenceye alacak evrensel bir ilkeye yaptığı vurgu nedeniyle Arendt'in eleştirisinin Burke'ün görüşlerinden ayrıldığı belirtilmektedir. Arendt'in görüşlerine yönelik bu ilk eleştiri, haklara sahip olma hakkının doğrudan bir doğal hak eleştirisi içermesi nedeniyle kavramın açıklandığı 1. Bölüm'de, hukuk felsefesi bağlamında incelenmiştir. Aynı şekilde Jacques Rancière, Arendt'in insan haklarını yurttaş haklarıyla eşitlemesinin, insan haklarını bir "totolojiye" ya da "hiçliğe" hapsettiği eleştirisinde bulunur. Öte yandan Şeyla Benhabib Arendt'in, insan haklarını bakımından vatandaşlığın ön şart olduğu tespitinde bulunup insan haklarının temeli olarak görülen doğal haklar yaklaşımını eleştirirken ne insan haklarının ne de kendi ortaya koyduğu haklara sahip olma hakkının üzerine inşa edilebileceği bir temel sunduğu dile getirir. Bu konunun önemi, ayrımcı bir sebebe dayanan zulüm tehdidiyle ülkesinden kaçan, ülkesinin korumasından yararlanamayan mültecilerin hak taleplerini hangi temele dayanarak öne sürebilecekleri konusunda ortaya çıkar. İnsan haklarının ve Arendt'in kuramında onu mümkün kılan haklara sahip olma hakkının; mültecinin bir toplum tarafından içerilme talebinin kabul edilmesinin hangi temelde öne sürülebileceği, ahlak felsefesi bağlamında yapılacak geniş bir tartışmanın konusu olarak 2. Bölüm'e bırakılmıştır. Arendt'in insan hakları bakımından devlet mekanizmasına atfettiği önemi anlayabilmek için, yazarın 'İnsanlık Durumu' eserine ve siyaset kuramının daha kapsamlı bir incelemesine başvurmak gerekir. Arendt'e göre haklar; doğuştan var olmayıp insanların bir topluluk bilinciyle karşılıklı olarak birbirlerine eşitliğe ilişkin verdikleri sözle mümkün olur. Bu eşitleyici zeminden mahrum kalmakla insan, Arendt'in düşünesinde yalnızca doğuştan getirdiği ırk, cinsiyet gibi değiştirilemez özelliklerine indirgenmiş olup siyasi bir çatı olarak devletin korumasından mahrum kalır. Moderniteyle kamusal alan ile özel alan arasındaki farkın silikleşmesi, toplumsal meselelerin müzakere edilebileceği bir ortak zemin de ortadan kalkmış olur. Arendt'e göre görüşleri ve sözleri anlamlı kılan bu kamusal alanı sağlayan bir devletin korumasından mahrum kalan devletsizin artık hak öznesi olmaması nedeniyle 2. Dünya Savaşı'nda devletsizlere yapılan bütün müdahaleler normal kabul edilmiştir. Arendt'in Antik Yunan düşüncesinden etkilendiği kamusal alan–özel alan ayrımına dayanan bu düşünce, kişisel meselelerin toplumun tamamını ilgilendiren siyasi konulara özgülenen konuşulduğu kamusal alana değil özel alana ait olduğu görüşünün izlerini taşımaktadır. Öte yandan kamusal alana atfedilen bu önemin, mülteciler gibi kamusal görünürlük açısından dezavantajlı kesimlerin, Arendt'in de tespit ettiği sorunlarına çözüm getirmek yerine hak taleplerinin ifadesini zorlaştırarak bir kısır döngüye hapsedeceği eleştirisiyle karşılaşır. Mültecinin siyasi özneliğine ve sorunlarının dile getirebilmesine ilişkin bu eleştiri, siyaset felsefesi bağlamında haklara sahip olma hakkının, farklı yazarların görüşleri çerçevesinde konumlandırılmasını da gerektiren kapsamlı bir tartışmanın konusu olarak 2. Bölüm'de ayrı bir başlıkta incelenecektir. İnsan haklarına duyulan güvenini kaybetmiş bir neslin mültecilik deneyimi olan bir üyesi olarak Arendt, kendisi gibi mültecilerin insan haklarına ilişkin hayal kırıklığını bu deneyimine dayandırır. Siyasi bir çatının korumasından yoksun kalan devletsizlerin yaşadığı tecrübe onların, kurumsal hukuki mekanizmalara dayanmayan herhangi bir evrensel hak düşüncesine büyük bir şüpheyle yaklaşmalarına neden olmuştur. Çalışmanın 2. Bölümü, 1. Bölüm'de sorulan ancak cevabı, kapsamlı ve Arendt'in eserlerinin dışında yapılacak bir incelemeyi gerektiren, yukarıda bahsedilen iki cevaplanmamış soruya odaklanmıştır. Bunlardan ilki, Arendt'in getirdiği eleştirinin, insan hakları ve haklara sahip olma hakkının öne sürülebilmesini mümkün kılan herhangi bir temel sunmuyor oluşudur. Bu temelin aranması, haklara sahip olma hakkının aynı zamanda mültecilerin sığınma talebinde bulundukları bir ülke için ahlaki bir yükümlülüğe tekabül edip etmediği bakımından değerlendirilmiştir. Öte yandan insan haklarının temelinin doğal haklar değilse hangi temel üzerine inşa edilebileceği sorusu üzerinde durulacaktır. Arendt'e göre Immanuel Kant'ın, insan haklarının, barışçıl cumhuriyetlerden oluşan bir uluslararası düzen ve insanlık tarafından güvence altına alınacağı inancı, totalitarizm tecrübesiyle yanlışlanmıştır. Öte yandan Kant'ın ebedi barışın üçüncü şartı olarak belirlediği konukseverlik hakkı, dünya vatandaşlığı hukukunun sınırlarının evrensel konukseverlik koşullarına göre sınırlanmasını öngörür. Bahsedilen şart, kalıcı ikamet izninin devletin egemenlik yetkileri kapsamında olduğunu ancak düşmanca davranmayan ve reddi halinde hayatı tehlikede olacak yabancının ikametinin reddinin de adil olmayacağını öngörür. Konukseverlik hakkının, reddi halinde başvuru imkanına imkan vermeyen eksik bir sorumluluk anlayışı barındırması nedeniyle, mültecilerin bir topluma kabul edilme talepleri yönünden yetersiz bir güvence olduğu eleştirisinde bulunulmaktadır. Jacques Derrida, Arendt'in insan haklarına ve sığınma hakkına yönelik endişelerini dikkate alarak konukseverliğin bir etik talep olarak yapıbozumsal adalet anlayışıyla baştan formüle edilmesine uğraşır. Derrida, bu girişiminde Emmanuel Levinas'ın öteki etiği yaklaşımına başvurur. Öteki etiği, Batı düşüncesinin 'ben' öznesine odaklanmasına karşılık 'öteki'ye yönelik etik sorumluluğu merkeze alır. Ötekinin adalet talebiyle başlayan bu sorumluluğun, somutlaşması ve belirginleşmesi için hak talepleri bağlamında düşünülmesi; hukuki ve siyasi zemine aktarılması gerekir. Hukuk krizlerinin hukuka yönelen etik talepleri dikkate almasını merkeze alan öteki etiği, vatandaşlığı ve egemenlik haklarını değil mültecilerin hak taleplerini önceleyecek bir sığınma yaklaşımına ön ayak olabileceği düşünülmektedir. Aynı zamanda Arendt'in Kant eleştirisinden başlayıp ötekilik etiğine ulaşan hattı takip etmek, haklara sahip olma hakkının hedeflediği dayanışmacı yaklaşımda eksik görülen temeli tamamlamaya; mülteciyi önceleyen bir etik sorumluluğa yaklaşmak bakımından önemlidir. Yapıbozumsal adalet yaklaşımı, ülkelerin hukuklarına yerleşen ve sığınma hakkının kullanımını güçleştiren sistematik engelleri ve onların tutarlılık iddialarını tespit edip yeniden değerlendirebilmek için zengin bir çerçeve sunar. Haklara sahip olma hakkına dair 1. Bölüm'de dile getirilen ve bütüncül bir bakışla cevaplanmak üzere 2. Bölüm'e bırakılan diğer önemli eleştiri, yazarın kamusal alana atfettiği bunca önemin, kamusal alanın düzenli sakinler olmayan mülteciler gibi dezavantajlı gruplar yönünden tespit ettiği sorunları, hedeflediğinin aksine, sessizleştirme ve normalleştirme riskidir. Çalışmanın haklara sahip olma hakkının siyaset felsefesi bağlamında değerlendirileceği bu kısmında Arendt'in hak özneliği bakımından kamusal alana atfettiği önemin anlaşılabilmesi için, yine bütüncül bir hat takip edilerek öncelikle kavramda Antik Yunan düşüncesinin biyolojik ihtiyaçlara özgülenen, ev ile özdeşleşen 'yalın yaşam' (zoē) kavramı ile kamusal bir bir aradalık ve müzakere zemini olan 'siyasi yaşam' (bios politikos) ayrımları üzerinde durulmuştur. Antik Yunan'dan Arendt'e uzanan hattın devamında, haklara sahip olma hakkının formüle edilme şeklinin, kamusal özneliği halihazırda engellerle karşılaşan dezavantajlı grupların taleplerini görünmez kılacağı eleştirisi yer alır. Bu eleştiri, Arendt'in mültecilerin sorunlarından birinin de kamusal alanın öznesi olamaması olduğunu yadsıdığını; bu nedenle tespit ettiği sorunları derinleştirecek bir yaklaşımı çözüm olarak sunduğu fikrini de barındırır. Bu endişe Arendt'in, Amerikan Yüksek Mahkeme'nin eğitimde ırk ayrımcılığının anayasal olmadığına ilişkin 1954 tarihli ünlü Brown v. Board of Education kararını takip eden süreçteki pozisyonuyla somutlaşmıştır. Arendt'in pozisyonu, onun akıl yürütmesinde, temsiliyeti olmayan dezavantajlı grupların kamusal ve siyasi özne olabilmelerine ilişkin endişeleri doğrular niteliktedir. Siyaset felsefesi çerçevesinden Arendt'e bir diğer başka bakış, Giorgio Agamben'in biyopolitika yaklaşımından gelir. Arendt'le benzer şekilde Antik Yunan'daki zoē - bios politikos ayrımından yola çıkarak ondan farklı bir sonuca ulaşır. Arendt, devletinin korumasından yoksun mültecinin tam da evrensel insan haklarının şahsında somutlaşması gereken "gerçek hakların insanı" olması gerekirken insan haklarının krizini gözler önüne seren bir figür olması nedeniyle çelişki olarak tespit ettiği durum, Agamben açısından çelişki barındırmaz. İdeal bir duruma işaret etmese de Agamben, mültecilerin hukuki durumunun sürekli yeniden belirlendiği, istisna rejimleriyle yönetildiği politikaların kavranarak mültecinin öznesi olduğu, dışlama rejimlerine hapsedilmediği, güvenceli bir hukuki statüyü barındıran yeni bir siyaset düşüncesi için mültecilik kavramı üzerine düşünülmesini önemser. Günümüzde mültecilerin sınırlarda yaşadığı çeşitli hak ihlalleri, Arendt ve Agamben'in endişelerinin hala geçerli olduğunu, insan haklarının ve mültecilerin yaşadığı ihlallerin, sistematik sorunların düşünsel kökenleri üzerine düşünmeyi zorunlu kılmaktadır. Arendt'in yıllar önce insan haklarının vatandaşlığa özgülenmiş olduğuna ilişkin tespitini bugün aynı iddiayla savunmak, 2. Dünya Savaşı'nın ardından insan haklarının evrensel ve bölgesel koruması hedefiyle kurulan uluslararası yargı organlarının varlığı nedeniyle güç görünmektedir. Ancak bu organların varlığının yanında mülteci hukukunun ve insan hakları hukukunun korumasını zayıflatacak düzenlemelerle yaratılan gri alanlar ve mültecilerin dünya çapında yaşadığı hak ihlalleri göz önünde bulundurulduğunda, insan hakları düşüncesinin ve onu koruyan hukuki mekanizmaların düşünsel kökeninde mültecilerin haklara sahip olabilmesi ve haklarını öne sürebilmesi bakımından birtakım engeller barındırıp barındırmadığının düşünülmesi gerekir. Çalışma bu anlamda mültecilerin yaşadığı sistematik hak ihlallerinin düşünsel bir zemini olup olmadığının araştırılmasına ve bunların giderilebileceği bir yaklaşımın teorik olarak nasıl mümkün olabileceğine odaklanmıştır. Sunduğu çözümün döngüselliği bir yanda dursa da Arendt'in mültecilerin tecrübesinden yola çıkarak insan hakları krizlerine ilişkin 70 yıl önce yaptığı, doğru soruları soran tespitlerinin bugün ne derece geçerli olduğunu tartışmak; insan hakları teorisinin temel varsayımlarındaki çelişkilerin bugün hala orada olup olmadığını görmek açısından önem taşır.

Arendt, HannahMülteci haklarıMülteciler+1
Irmak Kepenek
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

John Rawls ve Norman Barry'de sosyal adalet düşüncesi

ⅪⅩ. yüzyılda Sanayi Devrimi'nin ardından sosyo-ekonomik eşitsizlikler artmıştır. Kapitalist toplum yapısı, sınıflar arasındaki çatışmalar karşısında neredeyse çözümsüz kalmıştır. Bu dönemde aynı zamanda farklı adalet arayışlarının da ortaya çıktığı görülmektedir. Kişiler, yasalarda yer alan eşitliği yeterli bulmuyor ve belli imkanlardan yoksun olmanın kendilerine tanınan hakların kağıt üzerinde kalması anlamına geldiğini iddia ediyorlardı. Böylece kişilere asgari bir yaşam standardı sağlamayı amaçlayan sosyal devlet sistemi ortaya çıkmıştır. Sosyal devletlerin en büyük amaçlarından biri sosyal adaleti sağlamaktır. Sosyal adaletin anayasal bir değer olarak kabul edildiği toplumlarda hukuk da eşitliği, pozitif özgürlükleri ve sosyal hakları temel alarak şekillenir. Dolayısıyla hukuk kurallarının anlaşılması ve yorumlanması için sosyal adaletin somut sonuçları olan bir kavram olarak ne ifade ettiği ve ne gerektirdiği iyi bir biçimde anlaşılmalıdır. Biz de çalışmamızda hakkında birçok tartışma yapılan sosyal adaleti, iki farklı yazarın onun hakkındaki fikirlerini karşılaştırmalı bir biçimde ele alarak inceledik. İki düşünürün sosyal adaleti nasıl ele aldıkları meselesi üzerinden karşılaştırmalı bir çalışma yapılmasının sebebi, kavramın hukuki ve siyasi anlamda toplumsal hayatta ciddi etkileri olmasına rağmen birçok tartışmaya sebep olmasıdır. Uzunca bir zamandır sosyal adaletin, ulaşılması gereken bir ideal olup olmadığı tartışılmaktadır. Hal böyle olunca bu tartışmaların temelde ne ile ilgili olduğu sorusu büyük önem kazanmaktadır. Çalışmamız, özünde, sosyal adaleti sistemleştirme ve geliştirme taraftarı olanlar ile ona yönelik ciddi eleştiriler getirenlerin temelde hangi noktalarda birbirlerinden ayrıldıkları meselesini ele almayı amaçlamaktadır. Fakat birbirleriyle yarışan bu görüşler, iki düşünürün fikirleri özelinde sınırlandırılmıştır. Rawls ve Barry farklı hatta zıt denebilecek fikirlere sahip liberal değerlere bağlı iki yazardır. Bu sebeple çalışmada yer alan argümanlar, sosyal adalet hakkında klasik liberaller ile eşitlikçi liberallerin de genel düşüncelerine birer örneklik teşkil etmektedir. Sosyal adalete yönelik eleştiriler kişisel özgürlükler ve siyasi iktidar-birey ilişkisi üzerinden yapılmaktadır. Bunun bir sonucu olarak da çalışmamız kapsamında bu kavramlara sıklıkla başvurulmuş, sosyal adalet düşüncesi bu bağlamda incelenmeye çalışılmıştır. Sosyal adaletin liberal düşünürler arasında nasıl bir bölünmeye yol açtığı, tarihsel seyri ve kavramsal olarak kısa bir tanımı tezin giriş kısmında ele alınmaktadır. Bunun dışında tez üç bölümden oluşmaktadır. "John Rawls ve Hakkaniyet Olarak Adalet" başlıklı ilk bölümde fikirleri karşılaştırmaya konu olan Rawls'un adalet kuramının felsefi kökenleri ve genel amacı ile temel unsurları açıklanmıştır. "Norman Barry Düşüncesinin Genel Çerçevesi" başlıklı ikinci kısımda ise Barry'nin klasik liberal teoriyi geliştirme amacıyla ele aldığı temel meseleler hakkındaki görüşleri incelenmiştir. Bu iki bölüm, üçüncü bölümde yapılacak esas karşılaştırmaya hazırlık aşaması olarak hazırlanmıştır. Çalışma iki yazarın düşünceleri üzerinden ilerleyeceği için öncelik onların eserlerinin incelenmesine ve hukuki, siyasi toplumsal konular ile ilgili öne sürdükleri genel fikirlerin tahliline ayrılmıştır. Son bölümde ise her ikisinin de bireye yönelik yaklaşımları ve özgürlüğü nasıl tanımladıkları noktasında bir karşılaştırmaya yer verilerek sosyal adalete yönelik destekleyici ve eleştirel bakış açıları değerlendirilmiştir. İlk bölümde Rawls'un, başta Adalet Teorisi (A Theory of Justice) ve Siyasi Liberalizm (Political Liberalism) adlı eserleri olmak üzere diğer makaleleri ve hakkında yazılanlar incelenerek genel düşünce sistemi açıklanmaya çalışılmıştır. Rawls, liberal düşünürler arasında eşitlik kavramına en çok değer veren teorisyenlerden biridir. Kuramı, siyaset felsefesi ve hukuk düşüncesi bakımından adeta devrim etkisi yaratmış yaratıcı bir düşünürdür. Etkisi o kadar büyüktür ki adalet hakkında düşünülmeye başlandığında Rawls'tan bahsetmemek zordur. Hakkında yazılanlarla beraber yıllarca sürecek fikri tartışmaların fitilini ateşlemiş bir düşünürdür. Bu sebeple bu bölüm altında öncelikle teorisinin felsefi kökleri ve faydacılığa yönelik eleştirileri incelenmiştir. Çalışmamızın birinci bölümünün ilk alt başlığında Rawls'un üzerindeki Kant etkisi, sosyal sözleşme geleneğini devam ettirme çabası ve klasik faydacı düşünceye yönelttiği eleştiriler ele alınmıştır. Rawls'un kuramı, bireylerin belli özel şartlarda bir araya gelerek toplumsal kurumların temeline yerleştirilmesi arzu edilen adaletin temel ilkeleri seçmelerine dayanır. Böylece Rawls'un teorisi sözleşme kuramının temel mantığına uygundur. Bireylerin rızasına dayanan sözleşme fikri, onun düşüncesini açıklamak noktasında hem bir araçtır hem de ondaki akılcı yaklaşımı görmek noktasında aydınlatıcıdır. Bireyler adalete Tanrı'nın buyrukları ya da geleneksel kurumlar aracılığı ile değil bir akıl yürütme ile ulaşırlar. Bu da Rawls'un akılcı yöntemlere başvurduğunu gösterir. İlgili kısımda, kuramın bu yönü vurgulanmıştır. İkinci olarak Kant'ın, kişilerin değerinin bir gereği olarak onların toplumsal ya da bireysel amaçlar için bir araç olmaktan uzak tutulması gerektiği yönündeki görüşlerinin Rawls üzerindeki etkisi incelenmiştir. Bunun için Rawls'un faydacılığa yönelttiği eleştiriler de ele alınmaktadır. Rawls, kuramını öncelikle Adalet Teorisi adlı eserinde de belirttiği gibi, faydacılığa karşı bir eleştiri olarak meydana getirmiştir. Rawls'un daha çok kişinin faydası için bireysel özgürlüklerin ihlal edilemeyeceği düşüncesi, onun liberal çizgide olduğunun bir göstergesi olarak kabul edilebilir. İlk bölüm kapsamında Rawls'un düşünce sistemi genel olarak incelendikten sonra adalet kuramının daha iyi anlaşılabilmesi bakımından teorinin unsurları tek tek ele alınmıştır. Rawls, sözleşme teorilerindeki doğa durumuna benzer bir orijinal durumdan hareket ederek metodolojisini oluşturur. Kişiler cehalet peçesi adı verilen bir vasıta ile toplumsal konumlarını, doğuştan getirdikleri yetenekleri bilmedikleri bir pozisyonda adalet ilkelerini seçerler. Rawls'un bu yolu seçmesinin sebebi tarafsızlığı tesis edebilmektir. Ardından Rawls'un iki adalet ilkesinin neler olduğu üzerinde durulmuştur. Bu ilkeler arasında hiyerarşik bir sıralama vardır. Özgürlükler değeri sosyo-ekonomik eşitliklerin sağlanmasına önceldir. Rawls burada özgürlük ve eşitlik arasında bir denge sağlamaya çalışırken özgürlüklere bir öncelik tanır. Buna göre eşitsizlikler ancak toplumda bulunacak en az avantajlı grubun faydasına ise kabul edilebilirdir. Bu şekilde açıklanabilecek fark ilkesi Rawls'un teorisinin en özgün yanlarından birini oluştururken aynı zamanda eleştirilerin de odağı haline gelmiştir. Rawls'a göre fırsat eşitliği adil bir toplum için yeterli değildir. Bu sebeple adaletin ikinci ilkesi şekli bir eşitlik anlayışına işaret eden fırsat eşitliği ile beraber fark ilkesini de içerir. Çalışmamızın ikinci bölümünde ise sosyal adalete yönelik düşünceleri incelenecek olan bir diğer yazar olarak Norman Barry ele alınmaktadır. Sosyal adalet, konusunda eleştirel kanatta fikirleri incelenecek olan Barry'nin, Rawls gibi orijinal bir teori kurguladığını söylemek zordur. Fakat Barry adalet başta olmak üzerine hukuk ve siyaset felsefesi kapsamındaki birçok kavram hakkındaki güncel tartışmaları ele alan çalışmalar yapmıştır. Hayek-Hume çizgisinde bir düşünür olmasına ve İskoç Aydınlanmasından etkilenmesine rağmen içinde bulunduğu söz konusu düşünce geleneğini de sık sık eleştirmekten geri durmamıştır. Bu açıdan bir özgür toplum teorisi olan klasik liberalizmin geliştirilmesi için önemli katkılarda bulunmuştur. Son yıllarda ülkemizdeki akademik çalışmalarda da eserlerine sıklıkla başvurulan bir düşünürüdür. Bu açıklamalar ışığında ikinci bölüm Barry'nin liberal gelenek içindeki yerinin tespitiyle başlamıştır. Barry, Marksizmin çöküşüyle beraber yükselişe geçen eşitlikçi bir devlet anlayışının bireysel hak ve özgürlükler açısından tehlikesine dikkat çeker. Özellikle 1970'li yıllara kadar etkisini güçlü bir şekilde sürdüren müdahaleci devlet uygulamalarını ve buna bağlı olarak hukuki düzenlemelerle beraber sosyal politikaları eleştirir. Barry, sosyal adalet düşüncesi ve gerekliliklerine karşı entelektüel bir karşı çıkışı temsil eden ve yeni sağ adı verilen bir sosyal felsefenin temsilcilerinden biri olarak kabul edilebilir. Bundan sonra Barry'nin hukuk ile devlet arasındaki ilişkiye nasıl yaklaştığı incelenmeye çalışılmıştır. Barry, hukukun devletin yaratmadığını ifade eder. Hukuk, devlet olmadan da var olabilir. Bununla beraber onun için devletsiz bir düzen de söz konusu olamaz. Çalışmamızda "Barry'nin Devlet Tahlili" başlıklı kısımda Barry'nin kamu tercihi teorisyenlerinin görüşlerini belli ölçüde kabul ettiği tespit edilerek kişi hak ve hürriyetlerine meşru bir sınırlama olarak getirilen kamu yararı kavramının gerçekçi bir anlamının neden olmadığı açıklanmaya çalışılmıştır. Buna bağlı olarak devletin neden sınırlandırılması gerektiğini de açıklamaktadır. Barry aynı zamanda Hume- Hayek çizgisinde bir düşünür olarak kendiliğinden doğan düzen düşüncesinden etkilenmiştir. Fakat bu düşünce bağlamında Hayek'i eleştirmekten de geri durmaz. "Kendiliğinden Düzen Fikri ve Hayek Etkisi" başlıklı kısımda Barry'nin bütün toplumsal kurumların oluşumunu açıklama noktasında bu yaklaşımın yetersiz kalacağı düşüncesi açıklanmıştır. Barry evrimci düşünceye karşı kurumların ortaya çıkışında özel bir çabanın da gerekli olduğunu vurgulamıştır. Hayek'i de bu anlamda evrimci düşüncelere körü körüne bağlanmakla suçlamıştır. Hukukun üstünlüğü ilkesi birçok liberal düşünür için olduğu gibi Barry için de oldukça önemlidir. "Barry'de Hukuk Kavramına Genel Bir Bakış" yasabaşlığında devletin sosyo-ekonomik hayatta giderek artan müdahalelerine paralel olarak hukuk düzeninde de kamu hukukunun özel hukukun yerini işgal etmeye başladığı eleştirisi ele alınmıştır. Bu kısımda da yazarın common law üzerindeki görüşleri incelenmiştir. Bu bağlamda Barry'nin hukuka yaklaşımında Hayek'in etkisinden ziyade Weber'in hukuki modernleşmeye dair biçimsel rasyonalitesinin etkisinin görüldüğü yönünde tespitlerde bulunulmuştur. Çalışmamızın üçüncü ve son bölümü ise "Rawls ve Barry'de Sosyal Adalet Düşüncesi: Birey ve Özgürlük Kavramları Üzerinden Bir Karşılaştırma" adını taşımaktadır. Buraya kadar sosyal adalet perspektifinden fikirleri incelenen iki düşünürün belli kavramlar üzerinden karşılaştırılması yapılmaktadır. Burada izlenen amaç sosyal adaletin bir bütün kabul edilerek belli kavramsal parçalara ayrılması ve bu parçalar üzerinden değerlendirilmesidir. Söz konusu parçalar, sosyal adaletin somut yansımasını bulduğu meselelere dayanmaktadır. Yapılmak istenen, merkez kavramımız olan sosyal adaletin adeta anatomisinin incelenmesidir. Görünürde özgürlük ve birey anlayışı alt başlıkları ekseninde bir değerlendirme yapılmış olsa da bölüm kapsamında eşitlik, iktisadi düzen ve demokrasi gibi başkaca konulara da değinilmiştir. Çalışmamızın bu bölümü sosyal adaletin varlığının tespiti ve tanımının yapılması noktasında da bir iskelet sunmaktadır. Bireyciliğe yönelik iki farklı bakış açısının sunulduğu ilk alt başlıkta öncelikle modern hukukun ortaya çıkışı ile paralellik arz eden liberal bireyciliğin nasıl geliştiği incelenmiştir. Rawls ve Barry liberal bireycilik anlayışına sahip olmalarına rağmen onları farklı noktalara götüren temel kabuller incelenmeden bireyin topluma karşı öncelendiği anlayışın meydana geliş aşamaları incelenmiş ardından Rawls ve Barry'de bireyin hangi özelliklerle tanımlanarak merkezi bir konuma getirildiği açıklanmıştır. Rawls'un rasyonel ama makul bireyine karşı Barry'nin gerçekçi bir yaklaşım sergilemek konusundaki dikkati ile de bağlantılı olan sınırlı olarak iyilikseverliğe sahip ancak ortak bir yarar için çalışmaktan son derece uzak kendi çıkarını önceleyen bireyi ele alınmıştır. Bu yaklaşım farkının bireyler arası dayanışmada olduğu gibi toplumsal birçok konu bakımından da sonuçları incelenmiştir. Bir diğer alt başlık olan "Liberal Özgürlük Teorisinde Yol Ayrımları" kısmında öncelikle negatif ve pozitif özgürlük kavramları irdelenmiş ardından bu siyasi kavramların hukuka yansıması ele alınmıştır. Rawls ve Barry'nin de özgürlüğü tanımlamak konusundaki farklı yaklaşımları onların hak ve hukuk sorunlarına yönelik bakış açılarını da etkilemiştir. Dolayısıyla her iki düşünürün de özgürlük ve eşitlik arasında kurdukları ilişkinin bireysel haklara ve hukuka nasıl yansıdığı üzerinde durulmuştur. Son olarak adalet /özgürlük ikilemi ile insan onuru kavramları kapsamında sosyal adaletin her iki yazar için nasıl bir anlam ihtiva ettiği açıklanmıştır.

AdaletBarry, NormanKamu hukuku+3
Nisanur Önay
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
10
Master'sOpen AccessTR

Hukuk devleti ilkesi kapsamında olağanüstü hâl ve Türkiye'de olağanüstü hâl rejimi

Devletin varlığını tehdit eden ve olağan hukuk kurallarıyla üstesinden gelinmesi mümkün olmayan olaylarla karşılaşılması durumunda; hızlı bir şekilde gereken tedbirlerin alınabilmesi için yürütme organına geçici ve istisnai nitelikte bazı hukuki yetkilerin tanınması zorunluluğu doğmaktadır. Anılan bu yetkilerin, yalnızca olağanüstü dönemlerde ve olağanüstü hâlin gerektirdiği konularla ilgili kullanılması gerekirken; uygulamaya bakıldığında istisnai yetkilerin olağanlaştığı ve kişi haklarına keyfi müdahalelerin söz konusu olduğu görülmektedir. Ancak, modern hukuk devletlerinde, olağanüstü hâl rejimleri de birer hukuk rejimidir. Dolayısıyla, olağanüstü dönemlerde de hukuk devleti ilkesinin muhafaza edilmesi bir zorunluluktur. Bu doğrultuda, çalışmanın ilk bölümünde hukuk devleti kavramı detaylı bir şekilde açıklanmış; ikinci bölümünde ise olağanüstü hâl uygulamaları ile hukuk devleti ilkesinin etkileşimi, 1982 Anayasası hükümleri çerçevesinde Türkiye örneği üzerinden incelenmiştir.

Anayasa 1982AnayasaAnayasa Mahkemesi+5
Ceren Yozgat
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Zygmunt Bauman'ın refah devleti hakkındaki düşünceleri

Bu çalışma, devletin uyruğuna karşı taşıdığı sorumlulukları ve bu sorumlulukların sınırları tartışmalarına yeni bir bakış açısı ile katkı sunmak amacıyla hazırlanmıştır. Çağımızın önemli sosyologlarından Zygmunt Bauman'ın Akışkan Modernite teorisinden yararlanarak cevabı aranan temel soru günümüzde etkililiği tartışılan refah devleti güvencelerinin neden azaldığı sorusu olacaktır. Refah devleti, sermaye ve emek arasında varılan bir uzlaşma olarak görülmekte ve günümüzde özelleştirmeyle beraber örneğinin azaldığı kabul edilmektedir. Ancak buna rağmen toplumsal servetin bölüşümü, emek ve sermaye ilişkileri önemini korumaktadır. Nitekim orta çağın kapalı cemaatlerinden şehrin dağınık toplumuna geçen insanlar için toplumsal sorumluluk tartışmalı bir kavram olmaya devam etmektedir. Çalışmanın ilk bölümünde incelenecek olan dünyanın geçirdiği değişimler, insan ilişkilerinde de etkili olmuştur. Kapitalizmin yeni koşullarında birey olarak inşa edilen insanlar, kendi yazgılarını ellerine almış ve risklerle tek başlarına savaşmaya başlamıştır. Zygmunt Bauman'ın kısaca toplumsal üretilen sorunların bireysel risklere indirgenmesi olarak belirtilebilecek eleştirisi bu bağlamda refah devleti düşüncesiyle doğrudan bağlantılıdır. Çalışma, iki ana kısımdan oluşmaktadır. İlk kısımda kuramsal çerçeve çizilerek günümüzde modernite ve postmodernite teorileri arasında Bauman'ın bulunduğu konum açıklanmaya çalışılmıştır. Böylece refah devleti düşüncesi açıklanmadan, okuyucuya teorik ve tarihsel bir zemin sağlanarak çalışmanın hangi bağlamda okunması gerektiği aktarılmaya çalışılmıştır. İkinci ana kısımda ise oluşturulan temel teoriyi derinleştirerek Zygmunt Bauman'ın refah devleti hakkındaki düşünceleri ve analizleri açıklanmıştır.

Akışkan moderniteBauman, ZygmuntKamu hukuku+2
Hazal Gül
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Başkaları adına haklı savaş kuramının tarihsel dönüşümü

Başkaları adına haklı savaş kuramının tarihsel dönüşümü günümüze kadar sirayet eden bir süreçtir. Haklı savaş teorileri arasında kendisine yer bulan bu kavram, haklı savaş hallerinin içerisindeki bir istisna olarak belirmiştir. Tarih boyu bir fedakârlık olarak sunulan bu kavram, devletlerin kendi haklarından ziyade, başkalarının haklarını gözetmeleri gerektiğine dair savunmalarıyla birlikte yükselmiştir. Devletlerin kendi merkezlerinden sıyrılarak yaptıkları bu tanımlamalar, tarihi süreçte sürekli değişim yaşamıştır. Haklı savaş kavramı genel olarak bir klasik dönem tanımı olmakla birlikte, savaşın her koşulda bir vahşet ve hukuksuzluk içermediği öğretisi üzerinde yükselmektedir. Başkaları adına haklı savaş teorileri ise toplumların başkası olarak tanımladıkları öznelerin haklarını koruma zaruretlerini ifade etmeleriyle pekişmiştir. Tarih boyunca bu şuurun merkezindeki ana düşünce değişmekle beraber, bu zihniyet hala devam etmektedir. Erken Hristiyanlık dönemlerinden itibaren dile getirilen haklı savaş kuramları hemen her zaman başkaları üzerinden de bir tanımlamaya girişmiştir. İnsanlık, tarih boyunca kendisini diğer insanlardan da mesul hissetmiştir. Bununla birlikte ilk dönemlerdeki başkalarını tanımlama süreçleri inanç merkezli iken bu süreç zamanla daha seküler değerlere ve evrensel konsensusa dayanmaya başlamıştır. Haklı savaş kuramı tarihi gelişim içerisinde birçok değişim yaşamıştır. Antik uygarlıklarda bile önemle üzerinde durulan bir kavramdır. Başkaları adına yürütülen haklı savaş kuramları ise bu teorilerin üzerinde yükselmiştir. Başkalarına dair geliştirilen savunma açıklamaları pek çok defa devletlerin kendileri üzerinden geliştirdikleri savunmalardan daha kolay izah edilebilir görülmüş ve taraflarca daha ikna edilebilir bulunmuştur. Bu bakımdan modern düşüncelerle birlikte savaşın doğasına karşı yürütülen kaçınma hali bile başkaları adına savaş kuramlarında göz ardı edilmiştir. Kavramsal olarak çok daha medeni ve açıklanabilir duran bu ifade, pek çok defa devletlerin suistimallerine yahut tartışmalarına konu olmuştur. Başkalarının dile getirildiği bu tartışmalar açısından sınırların belirlenmesi ve müdahale hakkının hangi zeminden kaynaklandığı hep muğlak kalmıştır. Bu muğlaklık uluslararası hukuktaki büyük aktörler tarafından kullanılmaya müsait olmakla beraber, küçük aktörlerin hak arayışlarında ciddi bir engel oluşturabilmektedir. Özellikle başkaları kavramında tanımlamaların dahi tam oturamadığı bu olaylarda, ağırlıklı olarak tarihi gelişimdeki temellere inme ihtiyacı hissetmiş bulunmaktayız. Çalışma kapsamında üç ana başlık etrafında başkalarına dair haklı savaş teorilerinin gelişimleri incelenmiştir. Bunlar; İslam medeniyeti açısından, Klasik dönem Batı uygarlığı açısından ve modern teoriler açısından başkaları adına haklı savaş kuramının dönüşümüdür. Bunlardan ilki olan İslam medeniyeti açısından tartışmanın ortasına Ebu Hanife ve Şeybani alınmıştır. Bu düşünürler etrafında yoğun bir değerlendirme yapılmasının ana sebebi; öğretinin kuruluşunda bu düşünürlerin oynadıkları hayati rolleridir. Onların düşünceleriyle diğer İslam aydınlarının düşüncelerinin kıyaslanması sonucu bu devrin uluslararası uygulamalarını değerlendirdik. Düşünürlerin görüşlerinin Peygamber ve sonrasındaki siyer, yani İslam uluslararası hukukuna dair uygulamalardaki karşılıklarını ele alarak bu dönemi anlamaya çalıştık. Kolay anlaşılması açısından bir ana başlık anlamı taşıyan cihat kelimesini öncelikle incelemeyi doğru bulduk. Bununla birlikte zaman içerisindeki özelleşmiş anlamlarını da yansıtarak cihatı genel bir haklı savaş kuramı olarak İslam'daki ana tartışma sahası olarak belirledik. Cihat başlığı altında haklı savaşın en temel hali olan saldırı savaşlarını da inceleme fırsatı bulduk. Daha sonrasında kendisi de bir cihat türü olan ribâtı inceledik. Ribat temel olarak savunma savaşları için tercih edilen bir kavram olmakla beraber, başkaları adına savunma savaşları için de tercih edilen bir kavramdır. Ribat özelinde Endülüs'ten başlayan sonraki İslam dönemlerine uzanan örnekler üzerinden konuyu ele almaya çalıştık. Sonrasında iç siyasi çekişmelerde cihatın bir türü olarak beliren fakat cihatın en yumuşak hükümlerini ihtiva eden bağy kavramını inceledik. Bu kavram özelinde İslam'daki toplumdan dışlanma sürecini incelemeye çalıştık ve hiçbir koşulda aforoz gibi müessesenin işletilemeyeceğini fark ettik. İç savaşlar bakımından İslam'ın hükümlerindeki yorumlanabilir ve hatta tereddüt oluşabilir derecedeki yumuşak geçişi incelemeye çalıştık. Nihayetinde İslam'daki sulh halini inceleme fırsatı bulduk ve özellikle Osmanlı İmparatorluğu'nun Karlofça Antlaşması öncesinde yaşadığı tecrübelerle birlikte yakın zamanlarda yaşanmış bir olay üzerinden sulh ve İslam hukukunu ele almaya çalıştık. Bu örneklendirmeyi tercih etmemizin nedeni ise barışın en çıkarsız gözüktüğü koşullarda dahi ne denli büyük felaketlerden kurtaran bir kavram olduğunu fark etmemizden kaynaklanmıştır. İkinci başlık olarak Klasik Batı uygarlığı ele alınmıştır. Bu açıdan öncelikle Erken Hristiyanlık dönemi incelenmiştir. Bu alt başlığı ayrı bir başlık olarak açmamamızın nedeni ise hem çok kısa bir dönem dahilinde uygulanması hem de İslam ile tanışmasından sonra daha fazla gelişme imkânı bularak pratiğe dökülmesinden kaynaklanmaktadır. Aziz Augustinus ve Aziz Pavlus'un düşünceleri üzerinde yükselen Erken Dönem Hristiyanlık düşüncelerinin İslam sonrası yaşadığı değişimleri ilk olarak ele aldık. Bu noktada diğer düşünürle kıyasa tabi tutarak ilerlediğimiz çalışma açısından Haçlı Seferleri özelinde görülen etkileşimleri inceleme fırsatı yakaladık. II. Friedrich özelinde Hristiyan terminolojiye çok yabancı olan bazı kavramların İslam'dan esinlenilerek yahut karşı taraf sıfatındaki Müslümanlar ile uzlaşı yolu bulmak maksadıyla bir Hristiyan kral tarafından kabul edilişini irdeledik. Son olarak Haçlı Seferleri ile başlayan dini etkileşimlerinin dönüşümdeki rolleri üzerinde durduk. İkinci başlık etrafında Erken Hristiyanlık sonrası için ise Vitoria, Suarez ve Grotius'un merkezde olduğu bir inceleme yaptık. Doktrinde uluslararası hukukun kurucuları olduklarına dair görüşler belirtilen bu düşünürler, aslında bizi bu çalışmaya iten okumalara da sebep olmuşlardır. Grotius'un başkalarına dair haklı savaş teorisi üzerinden kurguladığı söylemlerine bulamadığımız cevaplar bizleri böylesi bir araştırmaya itmiştir. Bu düşünürler etrafında öncelikle Klasik bir Batı uygarlığının inşası ele alınmaya çalışılmıştır. Kilise'den gittikçe kopan düşüncelerin merkezinde beliren bu isimler, uluslararası hukukun kaynağını ve yargının yerini değiştirmeye başlayan fikirlere öncülük etmişlerdir. Haklı savaş kuramlarını tekrar ele alan ve devrin şartlarında yeniden yorumlayan düşünürler, kolonizasyon çağındaki başındaki Avrupa devletleri için yeni kodlar oluşturmaya çalışmışlardır. Bu açıdan İspanyol düşünürler daha çok Avrupalıların yeni keşif bölgelerindeki yerli unsurlarla münasebetlerini incelerken; Grotius Avrupalı devletlerin kendi aralarındaki bölüşümleri üzerinden araştırmalarını yapmıştır. Hem Hristiyanlar arası uluslararası hukukun hem de kavimler hukukunun dönüşümünü tetikleyen düşünürler, Batı uygarlığındaki modern teorilere kapı aralamışlardır. Bu çerçevede kavimler hukukunun değişimiyle birlikte; hasımlık nitelendirmelerinin, cezalandırma ilkelerinin, savunma hakkının ve uyruklar adına direniş savaşların incelenmesine geçilmiştir. Başkaları adına sorumlulukların ve hakların sınırlarının çizilmeye başladığı dönem dahilinde, kavramların yeniden ele alınarak devrin koşullarıyla harmanlanmasını ve günün şartlarına uygun hale getirilmesini sağlamışladır. Bütün bu düşünceleri ise Erasmus'un düşünceleriyle birlikte ele alarak onun süzgecinden bir barış kurgusu ele alınmaya çalışılmıştır. Batı uygarlığı açısından da kadim Hristiyan öğretilerin dönüşümleriyle birlikte herkes için barışın koşulları artık daha seküler ve uzlaşılabilir şekilde ele alınmaya başlanmış; teorilerin merkezindeki tanımlar daha dünyevi seçilir olmuşlardır. Üçüncü başlık olarak modern teorilerdeki başkaları kavramını ele almayı doğru bulduk. Bu çerçevede teoriler artık dünyevileşmekle birlikte yeni subjektif kriterler belirmiştir. İnsanlık, dini dogmaların kesişen alanlarından doğan savaşlardan çok daha büyüklerini bu sefer subjektif değerlerin suistimallerinden tecrübe etmeye başlamıştır. Bu kapsam ise özellikle Hardt ve Negri ile beraber Neocleous'un düşünceleri üzerinden moderniteye dair eleştiriler dile getirilmiştir. Kant ve Kelsen'den günümüze kadar gelen görüşlerin modernite başlığında bu isimlerle birlikte incelenmesinin ana nedeni ise konumuzla uygun olarak tarihi bir şekilde bugünü ele almaları olmuştur. Bu çerçevede Milletler Cemiyeti, Birleşmiş Milletler, hegemonya ve modern imparatorluklar alt başlıklarıyla günümüz incelenmiştir. Tarihteki kuramların bugünün kendi kaderini tayin hakkı ve insancıl hukuktaki etkileri irdelenmiştir. Devir genelindeki hemen her uluslararası sözleşmenin bir büyük savaş tecrübesiyle pekişmesi ise maalesef ki acı bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır. Büyük Avrupa savaşlarından sonra Dunant'ın çabalarıyla uğraşılan ICRC süreci, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan Milletler Cemiyeti ve İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan Birleşmiş Milletler yapıları; insanlığın ders çıkarmakta ne kadar geç kaldığını gözler önüne sermektedir. Bu tartışmaların yapıldığı teorilerin aktarılmasından sonra özellikle her iki uluslararası sözleşme özelinde insanlığın uzlaştığı metinleri tartışmaya açarak bu hususta modern haklı savaş teorilerini incelemeye çalıştık. Akabinde elde ettiğimiz bilgileri başkaları adına haklı savaş teorilerine yoğunlaştırarak sizlere sunduk. Bu neticede her iki örgütün insanlığa kattığı değer olarak savaşlardaki veto mekanizmasını ve devletlerin pasifize edilmesini ele aldık. Bu kapsamda hem Milletler Cemiyeti'ne kadar gelen pasifize etme çabalarını hem de sonrasında Birleşmiş Milletler'e uzanan kısmını inceledik. Modern bir uğraş olarak savaşa karşı pasifize etme çabalarının haklı savaş üzerindeki etkilerini araştırdık. Sonrasında bu modern teorilerin başkaları adına gerçekleştirilen savaşlar açısından uygulamadaki ciddiyeti belirlemeye çalıştık. Sonuç olarak çözüme götüreceğimizi düşündüğümüz alanlarda kendi tavsiyelerimizi ve tespitlerimizi sunmayı doğru bulduk. Bu noktada düşüncelerimizin dünya konjonktüründe bir karşılık oluşturmasının güçlüğünün yanı sıra, hukukun, politika ve uluslararası ilişkilerle olan münasebetlerini ciddiye alarak naçizane fikirlerimizi iletmeye çalıştık. Bu kapsamda Birleşmiş Milletler yapılanmasında ayrıcalıklı öznelerin sonlandırılması gerekmektedir. Çoğulcu çabalarla pekiştirilen bir sistemde nitelikli çoğunluklarla karar alınabilecek mekanizmalar inşa edilmelidir. Her ne kadar insanlık her daim sessiz kalınan savaşlarda daha hesap sorar bir tona bürünse de tarihten gelen veriler dikkate alınarak mümkün mertebe devletlerin pasifize edilmesine odaklanılmalı, sürekli bir cezalandırıcı felsefeyle olaylara yaklaşılmamalıdır. Nitelikli çoğunluk tarafından alınan kararların hızlı ve etkili olarak uygulanması için maddi ve fiziki şartların sağlanması gerekmektedir. Kurulan mekanizmalar en zor koşullarda dahi fail olarak beliren devletlerin de hakkını gözetmek üzere mekanizmalara izin vermeli onların da savunmalarını dünya kamuoyuna sunmalarına müsaade etmelidir. Bu açıdan cezalandırmada ölçülülüğün kaçırıldığı her durumun yeni bir mağdur doğuracağı unutulmamalıdır. Yine geçmiş tecrübelerden faydalanarak gelecekteki bir üçüncü dünya savaşı öncesinde bu hazırlıkların yoğunlaştırılması gerekmektedir. Savaşın engellenmesi, bu mümkün olmuyorsa savaşın uzun sürmesinin ve olabildiğince büyük tahribatlara neden olmasının engellenmesi, bunlar da mümkün olmuyorsa savaş sonrasındaki atmosferde dördüncü bir dünya savaşının yollarına taş döşeyen bir ortak metnin imzalanmasının engellenmesi önem arz etmektedir. Devletler artık her türlü olayda başkalarını gerekçe gösterebilme hürriyetine erişmiş ve birbirlerine verdikleri destekler çok hızlı bir şekilde ittifaklar sürecine ve silsileler halinde savaşlara neden olmaya başlamıştır. Bu bakımdan modern teorilerin dahil olduğu haklı savaş kuramlarında başkaları adına haklı savaş versiyonları istisna tutulmakla büyük bir suistimal alanı oluşmuş; subjektif her türlü tartışma yeni bir dünya savaşı korkusunun belirmesine ortam hazırlamıştır. Bu bakımdan devletlerin başkaları üzerindeki hak ve sorumlulukları da bir üst yapıya taşınmakla ifade edilebilecek, belki de uluslararası bir yargı mekanizması kurularak devletlerden daha kuvvetli olması sağlanarak bu makamdan adalet tesisi beklenebilecektir. Her türlü ihtimalde dahi aklı selim aktörlerin yapması gereken ise barış halini sürdürmek, uzatmak yahut teklif etmektir. Bu sadece kendi hakları yahut başkalarının hakları için değil, savunulan değerlerin vakti geldiğinde daha yüksek sesle savunulabilmesi için de önem arz etmektedir. Bu kapsamda çalışmamız eşliğinde sizlere haklı savaş kavramını ve başkaları adına üretilen ikincil gerekçeleri anlatmaya çalıştık. Bununla birlikte bu kuramlarında tarih süzgecinde İslam, Hristiyanlık ve Batı uygarlığıyla yaşadığı dönüşümlerin modern yansımalarını sizlere aktarmaya çalıştık.

Haklı nedenHaklı savaşHegemonya+4
Abdulkadir Öztürk
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Hukuk kavramı bağlamında Homeros, Hesiodos ile Solon

Eski Yunan felsefesindeki pek çok kavramın kökü şiire kadar uzanmaktadır. Elinizdeki çalışmanın amacı, Platon öncesi felsefede ortaya çıkacak olan hukuki düşüncenin kökenini Homeros, Hesiodos ile Solon'un şiirlerinde açığa çıkartmaktır. Bu açıdan tezin kapsamı, Homeros, Hesiodos ile Solon'da hukuka ilişkin olarak geçen "themis," "dikē," "nomos" ile "thesmos" sözcüklerini çözümlemektir. İlgili sözcükleri, tümdengelime dayanan köken bilimsel bir yöntem yerine, tümevarımda temellenen anlam bilimsel bir yöntemle irdeleyeceğiz. İncelememizin ana sonucu, Homeros'un düzen temelli olarak iye olduğu hukuki anlayış biçiminin, Hesiodos aracılığıyla Solon'da hukuk kavramına doğru dönüşmesidir. Adı geçen ozanlar, ilgili sözcükleri ne tek bir özü olan genel, tümel ve soyut kavramlar olarak ne de sonraki zamanlarda kazanacağı anlamlarda kullanmışlardır. Bu nedenle söz konusu sözcüklerin her bir belirişini bağlamlarıyla birlikte ele almak bir gerekliliktir. Bugüne dek, Homeros Hesiodos ile Solon hukuki düşünce bakımından bir arada değerlendirilmemiştir. Araştırmamız bu konudaki boşluğu doldurmaya yönelmektedir.

Antik YunanAtinalı SolonHesiodos+6
Erdoğan Önen
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Kuvvetler ayrılığı gölgesinde demokrasi yanılsaması

Bu çalışma, yürütmenin yasama aleyhine güçlenerek siyasal sistemin tekil unsuru haline gelmesinin genel geçer nedenlerini araştırmaya ve bunun kuvvetler ayrılığı teorisinin kendisinden mi kaynaklandığını yoksa güncel ihtiyaçları karşılamak için sonradan gelişen bir durum mu olduğunu tespit etmeye odaklanmıştır. Bu nedenle çalışmanın temel sorunsalı, yasama ve yürütme arasındaki ilişki; inceleme alanı, demokratik hukuk devletinin anayasal güvenceleriyle var olduğu Avrupa ile Amerika Birleşik Devletleri'dir. Hukuk devletinde bağımsızlığı "tartışmasız" olan ve siyasi kararların alınmasına katılmayan yargı bu çalışmanın kapsamına dâhil değildir. Yürütmenin güçlenmesi, salt ekonomik ve sosyal ihtiyaçlar çerçevesinde düşünülürse yasama aleyhine gelişen bu durumun demokratik kurumlar üzerindeki etkisi görmezden gelinmiş olur. Bu nedenle, yürütmenin yasama karşısında güçlenmesini hukuksal perspektiften inceleyebilmek için yürütmenin konumunu, liberal devlet ve hukuk düzeninin temel ilkeleriyle birlikte ele almak gerekir. Temel hakların ve özgürlüklerin korunmasıyla demokrasi, bu temel ilkeler arasında yer alır. Çalışma üç bölümden oluşur. İlk bölümde, kuvvetler ayrılığı teorisinin doğuşu ve tarihsel uygulamaları ele alınmıştır. Kuvvetler ayrılığı teorisi; yasaların insan iradesine dayandığı, hiçbir dışsal unsurun yasama faaliyetini sınırlandıramadığı bir toplumda ortaya çıkabilir. Bu tespit, daha önce literatürde kuvvetler ayrılığını Antik Yunan ve Roma geleneğine dayandıran kabullerin karşısında yer almaktadır. Çünkü öncelikle kuvvetler ayrılığı için ayırt edici olduğu kabul edilen, dışsal kaynaklardan (gelenek ya da dini kısıtlamalardan) kurtulmayı başaran bir yasama; egemenlik teorisinin kabul edilmesiyle yani modern devletle mümkün olmuştur. Antik Yunan ve Roma'da izleri takip edilen düşünce "karma anayasa" geleneğidir. Özellikle Roma siyasal tarihi üzerinden ele alınan "karma anayasa" düşüncesi, ekonomik ve sosyal farklılaşmanın olduğu toplumlarda siyasal kararlara katılımın farklı sınıflar arasında paylaştırılmasına dayanır. Dolayısıyla "karma anayasa" siyasi iktidarın farklı sınıflar arasında dağıtılmasının teorisidir. Bu temel açığa çıkartıldıktan sonra Antik Yunan ve Roma'daki anlamıyla "karma anayasa" düşüncesinin ulus devletin anayasal organlarının örgütlenmesini sağlayacak bir teori olmadığı rahatlıkla görülebilir. Çünkü bilindiği gibi ulus devlet, yurttaşlar arasındaki farklılıkların ortadan kaldırıldığı homojen bir toplum iddiası üzerine inşa edilmiştir. Ulus devlette sosyal, kültürel ve ekonomik farklılıklar siyasal katılıma engel oluşturmaz. Anayasal organlar arasındaki meşruiyet çatışması, ulus devletle birlikte ortadan kalkmıştır. Kral karşısında halkı temsil eden "demokratik" kurumlar olma fonksiyonunu yüklenen parlamentolar artık bu amacı/işlevi yürütmeyle paylaşmak zorundadır. Ulus devlette hem yasama hem yürütme halk tarafından belirlenen kurumlardır. Yürütmenin doğrudan halk tarafından seçilmediği sistemlerde dahi halkın başbakan/hükümet başkanını belirlemek için oy kullandığı bilinmektedir. İlk bölümde; parlamenter, yarı başkanlık ve başkanlık hükümet sistemlerinin diğerlerinden ayırt edici özellikleri ve ilk anayasal belgelerdeki düzenlemelerine yer verilmiştir. İkinci bölümde ise çalışmanın inceleme alanını oluşturan demokratik çoğulcu Avrupa toplumlarında hükümet sistemlerinin çağdaş durumu incelenmiştir. Bu bölümde yürütmenin güçlenmesini ortaya koyacak ve ampirik incelemeye imkân sağlayacak bir yöntem izlenmiştir. Parlamenter hükümet sistemi ve başkanlık sisteminde yasama ve yürütme arasındaki ilişki farklı şekillerde düzenlendiği için yürütmenin siyasal sistemin başat unsuru olmasını destekleyen unsurlar ayrı başlıklar altında irdelenmiştir. Örneğin, parlamenter hükümet sistemlerinde; sistemin ayırt edici özelliği kısaca, yürütmenin siyasal denetime tâbi olmasıdır. Oysa çağdaş toplumlarda yürütmenin sorumluluğuna ilişkin mekanizmalar işletilmemektedir. Yasama ve yürütme organlarını oluşturan siyasi partilerin neden olduğu "yakınlaşma"nın yürütmenin yasama denetiminden azade olmasına yol açtığı bilinmektedir. Yasama çoğunluğu ile yürütmenin aynı siyasi partilerden oluştuğu parlamenter hükümet sistemlerinde denetim mekanizmalarının kullanımına dair istatistikler sayesinde bu tespit somutlaştırılabilir. Ancak yürütmenin yasama denetimine tabi olmadığı Başkanlık sistemlerinde siyasal denetim mekanizmasının işletilmemesi belirleyici bir faktör olamaz. Benzer şekilde, başkanlık sisteminde yasama ve yürütme arasındaki sert kuvvetler ayrılığı "yasaların oluşturulmasında yürütmenin etkisini"; inceleme başlıkları dışında bırakmaktadır. Bu farklılıkların yanı sıra, parlamenter sistem ve başkanlık sisteminde yürütmenin güçlenmesini açıklamak üzere kullanılabilecek ortak başlıklar da vardır. Yürütmenin belirlenmesi ve görev süresine ilişkin unsurlarla birlikte "görev alanının genişlemesi" hem parlamenter hem başkanlık sisteminde yürütmenin yasama aleyhine güç kazanmasını aydınlatabilecek ortak noktalardır. Yürütmenin görev alanının genişlemesi, farklı zamanlarda ortaya çıkan gelişmelere bağlı olarak farklı iki temelde incelenmiştir. Sosyal devlet ilkesinin kabul edilmesiyle beraber; yürütmenin sosyal, iktisadi açıdan dezavantajlı olan kesimlerin desteklenmesi için dengeyi sağlamak ve/veya statükoyu korumak amacıyla ekonomiye müdahalesi ilk ayrımı oluşturur. Bu gelişme, oy hakkının geniş halk kesimlerine tanınmasıyla başlayan bir sürece denk gelir. Ancak özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra küreselleşmenin etkisiyle ekonomik, çevresel, sağlığa yönelik "yeni tehditler" doğmuştur. Bu durum devletlerin baş edebileceğinden büyük sorunlar yarattığından uluslararası iş birliğini artırmış; hatta boyut değiştirmesine yol açmıştır. Ulusalüstü örgütler, ulusal kurumlar arasındaki ilişkiyi de dönüştürmüştür. Bunun en çok incelenen örneklerinden biri Avrupa Birliği'nin ulusal düzeyde yasama organı aleyhine neden olduğu değişimdir. Üyeleri için bağlayıcı kurallar Avrupa Birliği kurumları tarafından kurucu anlaşmalarına uygun olarak farklı usullerle oluşturulmaktadır. Ancak bu kural koyucu kurumlar arasında ulusal yasama meclisleri değil, ulusal hükümetler ilk elden katılım sağlayabilir. Bu durumun yarattığı eşitsizlik sadece literatürde değil organ uyuşmazlığı davasındaki (Organstreit) içtihatları aracılığıyla Alman Anayasa Mahkemesi tarafından da dile getirilmiştir. Çalışmanın ilk iki bölümünde; yürütmenin siyasal sistemin başat unsuru haline gelmesini, herhangi bir devletin toplumsal ve tarihi koşullarını öncelemeden devlet teorisinin gelişim çizgisi içerisinde bütünsel bir açıklamasını aradım. Avrupa siyasal düşünce tarihi içerisinde ortaya çıkan ve diğer ülkelere yayılan ulus devlet örgütlenmesi, böyle bir çalışmanın yapılmasını mümkün kılmıştır. Dolayısıyla bu çalışmanın amacı; modern devlet fikrinin Nicolo Machiavelli ile başlatılabilecek tarihi gelişiminde, iktidarın dünyevi meşruiyet ve egemenlik teorisiyle "en üstün emretme" gücünü kazanması üzerine kurulmuş modern devlet teorisi içerisinde kuramsal bir açıklama sunulmasıdır. Yukarıda takip edilen bu yöntem, Türkiye'de yasama ve yürütme arasındaki ilişkinin konu edildiği üçüncü bölümde terk edilmiştir. Türkiye özelinde yasama ve yürütme kuvvetlerinin ilişkisi Türk anayasal gelişmelerinin murisi olarak kabul edilebilecek Osmanlı modernleşme döneminden itibaren ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Bu kapsamda, kuvvetler ayrılığının teorik olarak Osmanlı düşünürleri tarafından nasıl algılandığı ve aktarıldığı; klasik Osmanlı düşüncesinde egemenliğin anlamı ve 1876 Kanun-i Esasi ve değişiklikleriyle ele alınış usulü incelenmiştir. Klasik Osmanlı düşüncesinde dini temellerinden ayrı düşünülemeyen siyasi iktidar yapısı, 1876 Kanun-i Esasi ile değiştirilmemiştir. Bu çalışmanın ilk bölümünde kuvvetler ayrılığının dini sınırlandırmalardan kurtulmuş bir yasama yetkisine dayandığı tespit edilmiştir. Oysa ne 1876 tarihli Kanun-i Esasi ne 1909 değişiklikleri modern, dünyevi meşruiyete sahip siyasi iktidarı kurmayı başarabilmiştir. Daha doğrusu Ulusal Mücadele dönemiyle başlayan Türk anayasal gelişmelerine kadar yetkileri anayasal güvencelerle sınırlandırılmış ulus egemenliğine dayanan bir siyasi iktidar inşa etme niyeti oluşmamıştır. Genellikle Türk anayasal gelişmeleri ele alınırken, 1961 Anayasası'na kadar siyasal sistemin yasamanın üstünlüğüne dayandığı kabul edilmektedir. Oysa bu çalışmada gösterildiği gibi anayasal/hukuksal düzenlemelerin uygulaması dikkate alındığında; Ulusal Mücadele döneminde, işleyişi ve Mustafa Kemal'in şahsında izlenebilecek sürekliliğiyle yürütme istikrarını koruyan ilk anayasal kurumdur. Sivas Kongresi (4- 11 Eylül 1919) sonucunda yetkileri ve üyeleriyle yapısı kesinleşen Heyet-i Temsiliye, Ulusal Mücadele süresince yürütme yetkisini üzerine almış ve son Osmanlı Mebusan Meclisi'nin padişah tarafından dağıtılmasıyla, Büyük Millet Meclisi'nin Ankara'da toplanarak açılmasına öncülük etmiştir. Mustafa Kemal'in Büyük Millet Meclisi'nin açılış günü yürütme yetkisinin Heyet-i Temsiliye'den alınarak meclis tarafından üstlenilmesi ihtiyacı üzerine yapmış olduğu konuşmasına, yeterince önem verilmemektedir. Bu konuşma ve Büyük Millet Meclisi üyeleri arasında yürütmenin meclis tarafından "devralınması" meselesinin "aciliyeti" konusunda direniş gösterilmesi birlikte değerlendirildiğinde, yürütmenin yasama ile ilişkisi daha doğru bir yerden ele alınmış olunur. Türkiye'de yasama ve yürütme arasındaki ilişki yani hükümet sistemi her dönemde yalnızca hukuk metinlerine bakarak anlaşılamaz. Uygulama anayasanın öngördüğünden farklı hatta bazen karşıt hükümet sisteminin varlığına işaret edebilmektedir. 1961 Anayasası ile Türkiye'de ilk kez anayasal hükümlerle parlamenter hükümet sistemi öngörülmüştür. 1982 Anayasası da parlamenter hükümet sistemi öngörmüştür. Ancak orijinal halinde 1982 Anayasası'nın cumhurbaşkanına klasik parlamenter sisteme göre daha geniş yetkiler tanındığı tartışılmıştır. 1982 Anayasası döneminde bu tartışma, 2007 yılında cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesini öngören değişiklikle birlikte tekrar gündeme gelmiştir. 2007 yılında seçim usulünden başka cumhurbaşkanının yetkileriyle ilgili değişiklik yapılmamıştır. Fakat 2017 yılında yapılan anayasa değişikliğiyle yeni bir hükümet sistemi kabul edilmiştir. "Cumhurbaşkanlığı sistemi" olarak adlandırılan bu yeni sistemde, yürütme başkanlık sistemine benzer şekilde tek bir kişiye bırakılmıştır. Ancak "cumhurbaşkanlığı sistemi"nde başkanlık sisteminden farklı olarak cumhurbaşkanıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin seçimi aynı gün yapılmakta, cumhurbaşkanına meclisin delegasyonundan bağımsız olarak genel düzenleyici kural koyma yetkisi verilmekte ve cumhurbaşkanının siyasi sorumsuzluğu kabul edilmektedir. Bu tarihsel gelişim dikkatle incelenirse; diğer ülkelerde yaşanan sürece benzer şekilde, Türkiye'de de yürütme yetkilerini ve görev alanını özellikle ekonomik alanda genişletmiştir. Türkiye'deki sürecin farkı 2017 değişikliğiyle yürütmenin sistemin başat unsuru haline gelmesini sağlayan anayasal/hükümet sistemi değişikliklerinin genişçe yapılmış olmasıdır. Teorik tarihi Antik Yunan ve Roma'ya dayandırılan kuvvetler ayrılığı, tıpkı modern devlet gibi yakın bir tarihe sahiptir. Modern devletin kurumları da Orta Çağ siyasal kurumlarının dönüşmesiyle oluşmuştur. Bu erken modern dönem kurumlarının yetkileri ve görevleri, uzun bir tarihsel değişimle bugünkü şekline kavuşmuştur. Anayasaların bu siyasal mirası benimseyerek yazıya geçirmeleriyle anayasal kurumların görev alanları sınırlandırılmış olur. Kuvvetler ayrılığının erken zaman teorileri de (John Locke ve Montesquieu dâhil) farklı sınıflardan oluşan ve siyasal katılımın bu sınıflara göre belirlendiği bir toplumsal yapıda şekillenmişti. Ulus devletle birlikte ortadan kalkan bu farklı meşruiyet temelleri yerini ulusal egemenliğe bırakmıştır. Bu sayede; eskiden farklı meşruiyet temellerine sahip yasama ve yürütme, halkı temsil eden türdeş kurumlar haline gelmiştir. Aynı amaç ve beklenti etrafında toplanan insanlardan oluşan siyasi partiler, yasama ve yürütmenin sahip olduğu yetkileri aynı doğrultuda kullanınca; çoğunlukla siyasi parti lideri olan yürütme başı/başkanı güçlenmiştir. Yürütmenin kazandığı konum, devletin iktisadi fonksiyonuyla birlikte düşünülmelidir. Bu fonksiyon, üretimin ve ticaretin tarafları arasında uzlaşma sağlayarak ekonomik düzenin devam ettirilmesine ilişkin hukuki ve siyasi güvenceler almayı gerektirir. Çağdaş toplumlarda yürütmenin hareket alanını genişletecek kapsamlı yetkiler, uluslararası ilişkiler ve ekonomide kendini gösterir. Dolayısıyla küreselleşmenin yarattığı ekonomik koşulların yürütmenin güçlenmesi sonucuna yol açtığını görebiliriz. Ancak bu durum kuvvetler ayrılığı teorisinden sapma olarak değerlendirilmemeli, aksine teorinin temelinde bulunan bir boşluktan doğduğu kabul edilmelidir. Belirtmek gerekir ki yürütmenin farklı fikirleri bastıracak derecede kuvvet kazanması ve siyasal sorumluluğunun işletilmemesi demokrasiye zarar vermektedir. Yalnızca sayısal üstünlüğü esas alarak bir demokrasi yanılsamasına neden olmaktadır.

DemokrasiHükümet sistemiKamu hukuku+3
Ezgi Çaldıran
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
10
Master'sOpen AccessTR

Hegel, Marx ve Gramscı'de sivil toplum-devlet ikiliğinin diyalektik gelişimi

Sivil toplum ile devlet kavramlarına yüklenen anlamlar antik, modern-öncesi ve modern dönemde sürekli bir değişim sergilese de bu değişimler diyalektik bir çerçevede ele alındığında aralarında bir süreklilik ve kopuş ilişkisi olduğu görülebilmektedir. Sivil toplum-devlet ikiliği, Antik dönemde koinonia politike kavramı ile bir bütünsellik içinde ele alınırken doğal hukuk kuramcılarında bu iki alan arasında oluşan ayrımın nüvelerini görmek mümkündür. Kapitalist toplumsal formasyonun şekillenmeye başlamasıyla klasik ekonomi-politik yaklaşımı, ayrımı daha açık bir şekilde formüle etmeye başlamış ve devlet dışında kalan, kendine özgü dinamikleri olan bir alan olarak sivil toplumu kavramsallaştırmıştır. Ancak ikiliğin dikotomik bir ilişki olarak ve eleştirel bir şekilde ele alınması ilk defa Hegel'in sittlichkeit (törellik) kuramı ile gerçekleşmiştir. Klasik ekonomi-politikçilerin birincil konuma yerleştirdiği sivil toplumu evrensellik uğrağı olan devlet karşısında ikincil bir pozisyona yerleştiren Hegel, bu gelenekten epistemolojik bir kopuş gerçekleştirmiştir. İkiliği ve diyalektik metodolojiyi Hegel'den devralan Marx ise ilk olarak sivil toplum-devlet ikiliği bağlamında Hegel'in ontolojik ve metodolojik bir eleştirisini ortaya koymuş, ardından sivil toplum alanının maddî koşullarının analizini yapmaya yönelmiştir. Marx'ın ardından sivil toplum kavramı bir süre tartışmaların odağından kaybolsa da onu Hegel'den ve Marx'tan devralarak tekrar güncel bir sorunsal hâline getiren düşünür Gramsci olmuştur. Sivil toplum-devlet ikiliğini Hegel, Marx ve Gramsci'nin kuramları çerçevesinde ele alan bu çalışma, ikiliğin felsefî ve siyasal gelişiminde bu üç düşünür arasındaki süreklilik ve kopuş bağıntısını ortaya koymayı hedeflemektedir.

Duygu Doğan
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Sığınma hakkı bağlamında sınırlarda kişisel verilerin işlenmesi

Devletlerin sınır güvenliğini dijitalleştirerek, işledikleri kişisel verilere göre sınır geçişlerine izin verip vermemeyi değerlendirmeleri sınırların seçici geçirgenliğini ortaya koyar. Bu hal, uluslararası koruma ihtiyacında, gerçek bir tehlike ile karşı karşıya olan bireyin karşısında potansiyel tehdidi bertaraf etmek isteyen devleti konumlandırır. Hukuki düzenlemelerde sınır yönetimi kapsamında kişisel verilerin işlenmesi ulusal ve uluslararası güvenlik için olduğu, tüm bu süreçte sığınma hakkının gözetileceği belirtilmekteyse de sığınma hakkını engelleme yönündeki uygulamaların az olmadığı görülmektedir. Oysa sığınma hakkı, devletlerin sınırlarından kimlerin geçmesine izin vereceği konusundaki takdir yetkisinin istisnası olmalıdır. Yaşam hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı dahil birçok temel hakkın kullanılabilmesi için kişinin güvenliği ile doğrudan ilişkili olan sığınma hakkı, devletlerin güvenlik söylemlerine hapsedilmemelidir.

Düzensiz göçKişisel veriSınır yönetimi+1
Bahriye Günsu Karacaoğlan
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00

Other supervisors