Theses supervised by Doç. Dr. Bülent Kadri Gültekin
16 theses · İstanbul Kent University
Toplum ruh sağlığı merkezine (TRSM) kayıtlı psikotik bozukluk tanılı hastaların TRSM programına düzenli katılım sıklığı ve ilişkili faktörlerin incelenmesi
Bu araştırma, TRSM'ye kayıtlı psikotik bozukluk tanılı hastaların TRSM programına düzenli katılım sıklığı ve ilişkili faktörlerin incelenmesi amacıyla kesitsel türde yapıldı. Araştırmaya İstanbul'da bulunan bir psikiyatri hastanesine bağlı TRSM'ye kayıtlı şizofreni, şizoaffektif bozukluk ve delüzyonel bozukluk tanılı 18-65 yaş arasındaki 105 hasta dâhil edildi. Araştırmada Sosyodemografik Bilgi Formu, TRSM'ye Kayıtlı Hastaların Klinik Özellikler ve TRSM'ye İlişkin Görüşler Formu, Tıbbi Tedaviye Uyum Oranı Ölçeği (TTUOÖ), Ruhsal Hastalıklarda İçselleştirilmiş Damgalanma Ölçeği (RHİDÖ), Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısa Formu Türkçe Versiyonu (WHOQOL-BREF TR) ve Klinik Global İzlenim Ölçeği (KGİÖ) kullanıldı. Veriler Student t testi, Pearson ki-kare testi, Kolmogorov-Smirnov ve Shapiro-Wilk testleri kullanılarak analiz edildi. TRSM'ye kayıtlı hastaların TRSM programına düzenli katılım sıklığının %13.8 olduğu saptandı. TRSM programına düzenli katılan hastaların %75'i erkekti ve sosyal güvencesi olanların düzenli katılım sıklığı daha fazlaydı (p<0.05). Düzenli katılan hastaların 16 yıldan uzun süredir hastalık öyküsüne sahip olduğu, hastaneye 3 veya 3'ten fazla yatış öyküsünün bulunduğu ve ilaç kullanım süresinin daha uzun olduğu saptandı (p<0.05). TRSM programına düzenli katılan hastaların düzensiz katılanlara göre aileleri tarafından daha çok desteklendiği görüldü (p<0.05). Hastalara TRSM'ye gelmelerinde etkili olan faktörler sorulduğunda bunları; TRSM çalışanlarının güler yüzlü olması (%100), danışmana kolaylıkla ulaşabilme (%95), TRSM ortamının huzur verici olması (%92.5) ve psikiyatriste rahatlıkla ulaşabilme (%92.5) olarak sıraladılar. TRSM programına düzenli katılan ve katılmayanların WHOQOL-BREF TR toplam ölçek puanlarında anlamlı farklılık bulunmazken (p>0.05), düzenli katılımı olanların 'fiziksel' ve 'çevre' alt ölçeklerine ait puan ortalamaları anlamlı derecede yüksekti (p<0.05). Bu çalışmada cinsiyet, sosyal güvence, hastalık şiddeti, aile desteği, danışmana ve psikiyatriste kolaylıkla ulaşabilme, TRSM ekibinin hastalara yaklaşımı ve TRSM ortamıyla ilişkili faktörlerin düzenli katılımda etkili olduğu saptandı. Bu çerçevede, TRSM'ye düzenli katılımı etkileyen faktörler dikkate alınarak hastaların TRSM programlarına düzenli katılım sıklığını artırmaya yönelik çalışmaların yapılması önerilmektedir.
Ruh sağlığı alanında çalışanlarda iş yaşamında yalnızlık ve psikolojik sermaye
Bu tez çalışmasında ruh sağlığı alanında çalışan psikiyatrist, psikolog/klinik psikolog ve psikolojik danışmanların iş yaşamlarındaki yalnızlık ve psikolojik sermayelerinin incelenmesi amaçlanmıştır. İş yaşamında yalnızlık, genel yalnızlıktan farklı olarak sadece çalışma yaşamında karşılaşılan yalnızlık türüdür ve duygusal yoksunluk ile sosyal arkadaşlık olmak üzere iki alt boyutu bulunmaktadır. Psikolojik sermaye, bireyin temelde kim olduğu ve pozitif gelişim bakımından kim olabileceğini dair bilgiler sunan bir kavramdır. Tecrübe ve eğitimle değişebilen ve geliştirilebilen özellikler bütünü olan psikolojik sermaye, umut, iyimserlik, öz yeterlilik ve psikolojik dayanıklılıktan oluşan dört alt boyuta sahiptir. Araştırmanın örneklemi toplamda 236 kişi olmak üzere, 129 ruh sağlığı çalışanı ve 107 ruh sağlığı alanı dışında çalışanlardan oluşmaktadır. Veri toplama araçları olarak, Demografik Bilgi Formu, İş Yaşamında Yalnızlık Ölçeği ve Psikolojik Sermaye ölçeği kullanılmıştır. Araştırma verileri Google Formlar aracılığıyla toplanmış, verilerin toplanması her katılımcı için 10 dakika sürmüştür. Araştırmaya Türkiye'nin her bölgesinden katılım gerçekleşmiştir. Bu yaptığımız bilimsel çalışmada, Ruh sağlığı çalışanlarının, ruh sağlığı alanı dışında çalışanlara göre, iş yaşamında yalnızlık puanları anlamlı ölçüde farklı bulunmamış (p>0.05); psikolojik sermaye toplam puan ortalamaları anlamlı ölçüde düşük bulunmuştur (p<0.05). Ayrıca psikolojik sermayenin alt boyutları; umut ve öz yeterlilik puanları da ruh sağlığı çalışanlarında, olmayanlara göre düşük bulunmuştur (p<0.05). Ruh sağlığı çalışanlarının iş yaşamında yalnızlık ve psikolojik sermaye ölçekleri toplam puan ortalamaları arasında negatif yönlü anlamlı bir ilişki bulunmuştur (r=-17; p<0.05). İş yaşamında yalnızlığın duygusal yoksunluk alt boyutu ile psikolojik sermaye arasında orta, negatif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuş (r:- .44; p<0.01); sosyal arkadaşlık alt boyutu ile psikolojik sermaye arasında zayıf, pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur (r= .35; p<0.01). Psikolojik sermayenin tüm alt boyutlarının her biri duygusal yoksunlukla negatif ilişkili, sosyal arkadaşlıkla pozitif ilişkili bulunmuştur (p<0.01). Psikolojik sermayenin iyimserlik alt boyutu ile iş yaşamında yalnızlık toplam puan ortalaması arasında negatif ilişki bulunmuştur (r= -19; p<0.05) Ruh sağlığı çalışanlarının meslekleri ile iş yaşamında yalnızlık ve psikolojik sermaye düzeylerine göre anlamlı bir fark bulunamamıştır (p<0.05). Çalıştıkları sektörlere göre kamuda görev yapan ruh sağlığı çalışanlarının diğer sektörlerde çalışan ruh sağlığı çalışanlarına göre iş yaşamında yalnızlık düzeyleri daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Ruh sağlığı çalışanlarının iş deneyim sürelerine göre, 20 yıldan uzun süre çalışanların 0-5 yıl iş deneyim süresi olanlara göre psikolojik sermaye ortalama puanları daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Bu sonucun da psikolojik sermayenin tecrübeyle gelişebilen özelliğinin kanıtı olduğu görülmektedir. Araştırma verileri ilgili literatür çerçevesinde tartışılmış, gelecek araştırmalar için ve çıkan sonuçlar doğrultusunda çeşitli önerilerde bulunulmuştur.
Üniversite öğrencilerinde bilişsel çarpıtmaların stresle başa çıkma tarzları üzerine etkisi
Üniversite öğrencilerinde bilişsel çarpıtmaların stresle başa çıkma tarzları üzerine etkisinin incelendiği bu çalışmada öncelikle kavramlar çerçevede tanımlamalar yapılmıştır. Bu kapsamda ilk bölümde bilişsel kuram açıklanmış ve bilişsel çarpıtmalar ile düşünce hataları ele alınmıştır. İkinci bölümde ise stres kavramı, belirtileri, nedenleri ve kaynakları gibi unsurları ile birlikte incelenmiştir. Sonrasında stresle başa çıkma tarzları ve bu durumu etkileyen faktörler açıklanmıştır. İlişkisel tarama ve betimleyici yöntemin kullanıldığı çalışmada araştırma araçları olarak sosyodemografik veri formu, stresle başa çıkma ölçeği ve bilişsel çarpıtmalar ölçeği kullanılmıştır. Çalışmada frekans tabloları dışında verilerin normal dağılmaması nedeniyle parametrik olamayan testlerden Mann-Whitney U testi ve korelasyon analizleri yapılmıştır. Araştırma sonucunda katılımcıların demografik özellikleri ile stresle başa çıkma düzeyleri ve bilişsel çarpıtmaları arasında anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Ayrıca bilişsel çarpıtmalar ile stresle başa çıkma düzeyi arasında anlamlı bir farklılık olduğu ve pozitif yönde bir ilişki içerisinde oldukları belirlenmiştir.
Borderline kişilik bozukluğu olan bireylerde zihinselleştirme ve bilişsel çarpıtmalar
Son yıllarda borderline kişilik bozukluğu (BKB) olan bireylerde zihinselleştirme üzerine araştırmalar literatürde dikkat çekmektedir. Mevcut çalışmada, borderline kişilik bozukluğu olan bireylerde zihinselleştirme ve bilişsel çarpıtmalar ve aynı zamanda BKB olan bireylerde zihinselleştirme ile bilişsel çarpıtmalar arasındaki ilişki araştırıldı. Çalışmanın örneklemini 27 borderline kişilik bozukluğu tanısı olan, yaş ve cinsiyet bakımından benzer 27 borderline kişilik bozukluğu tanısı almayan bireyler oluşturmaktadır. Katılımcılara Sosyodemografik Bilgi Formu, Gözlerden Zihin Okuma Envanteri, Zihinselleştirme Ölçeği ve Bilişsel Çarpıtmalar Ölçeği uygulandı. Borderline kişilik bozukluğunda zihinselleştirmeyi ölçmek için Gözlerden Zihin Okuma ve Zihinselleştirme Ölçeği kullanıldı. Bilişsel çarpıtmaları ölçmek için ise Bilişsel Çarpıtmalar Ölçeği kullanıldı. Bu çalışmada, borderline kişilik bozukluğu tanılı bireylerde borderline kişilik bozukluğu olmayan bireylere göre bilişsel çarpıtmalar daha sık görüldü. Araştırmanın bulgularında borderline kişilik bozukluğu olan bireylerde olmayan bireylere göre zihinselleştirme düzeyinin daha düşük olduğu görüldü. Yapılan Spearman's Rho Analiz bulgularında borderline kişilik bozukluğu olan bireylerde zihinselleştirme ve bilişsel çarpıtmalar arasında negatif yönde ve orta seviyede(r=0,466; p=0,014), bir korelasyon görüldü. Analiz sonuçlarına göre borderline kişilik bozukluğu olan bireylerde zihinselleştirme düzeyi arttıkça, bilişsel çarpıtmaların azalmakta olduğu görülmektedir. Bu araştırmanın, BKB tanılı hastalarla yapılacak olan görüşmelerde yararlı olacağı ve gelecek çalışmalara ışık tutacağı düşünülmektedir.
Narsisistik kişilik özellikleri olan ve olmayan genç yetişkin bireylerdeki homofobinin ve saldırganlık eğiliminin karşılaştırılması
Narsisistik kişilik özellikleri, kişinin hem içsel hem de diğer insanlarla kurduğu ilişkisel dinamikleri etkileyen önemli bir olgudur. Toplumsal açıdan dezavantajlı olarak nitelendirilen gruplara yönelik önyargılı, ayrıştırıcı ve şiddet içerikli tutum ve yaklaşımların toplumsal sağlık açısından önemli bir tehdit olduğu söylenebilir. Bu minvalde narsisistik kişilik özelliklerinin, homofobi düzeyi ve saldırganlık eğilimi ile ilişkisini inceleyen ve narsisistik kişilik özelliklerinin, homofobi ve saldırganlık eğilimini yordayıcılığına dair araştırmalar yapmak önem kazanmaktadır. Bu araştırmanın amacı yüksek narsisistik kişilik özelliklerine ve düşük narsisistik kişilik özelliklerine sahip katılımcıların karşılaştırılarak homofobi ve saldırganlık eğilimi bağlamında incelenmesidir. Araştırmanın bir diğer amacı ise narsisistik kişilik özelliklerinin homofobi ve saldırganlık eğilimini yordayıcılığının araştırılmasıdır. Araştırmanın örneklemi Türkiye'de ikamet eden, 25-40 yaş arasında, narsisizm düzeyine göre "yüksek narsisistik kişilik özellikleri olan" ve "düşük narsisistik kişilik özellikleri olan" olarak iki gruba ayrılan gönüllü 100 katılımcıdan oluşmaktadır. Katılımcılara araştırmayla ilgili bilgilendirme metni sunulmuş, ardından katılım onayı alınmıştır. Ardından Sosyodemografik Bilgi Formu, Narsisistik Kişilik Envanteri -16, Hudson Ricketts Homofobi Ölçeği ve Buss – Perry Saldırganlık Testi uygulanmıştır. Araştırmanın analiz sonuçlarına göre; yüksek narsisizm seviyesine sahip katılımcılarda homofobi düzeyi ve saldırganlık eğilimine göre istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptandı (p< 0,05). Bunun yanı sıra, yüksek narsisizm düzeyine sahip katılmcılarda, homofobi düzeyi ve saldırganlık eğilimi arasında istatistiksel olarak anlamlı, pozitif yönde ilişki saptandı (p = 0,004; r=0,530). Yüksek narsisistik kişilik özellikleri seviyesi ile düşük narsisistik kişilik özellikleri seviyesine sahip katılımcılar arasında cinsiyet, yaş ve ikamet iline göre istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanamazken (p> 0,005), öğrenim durumuna göre anlamlı bir farklılık tespit edildi (p= 0,001). Yüksek narsisizm düzeyinin homofobiyi %33 oranında, saldırganlık eğilimini %44 oranında yordadığı tespit edildi. Gerçekleştirilen klinik görüşmelerde ve toplumsal çalışmalar dahilinde kişilerin homofobi seviyesi ve saldırganlık eğilimlerinin incelenmesinde narsisistik kişilik özellikleri ve diğer kişilik özelliklerinin de dikkate alınması önerilmektedir.
Genç yetişkin romantik ilişkilerinde bağlanma stillerine göre bilinçli farkındalık ve ilişki doyumu
Bağlanma stilleri, bilinçli farkındalık ve ilişki doyumu arasında bir ilişki olup olmadığı son zamanlarda artarak araştırılmaya devam edilen bir konudur. Bağlanma, bebeklikten ölüme kadar uzanan, farklı bireylere karşı hissedilen bağın zihinsel, sosyal ve duygusal açıdan etkilerini ortaya koyan bir kavramdır ve kişilerin bilinçli farkındalık ve ilişki doyumları üzerinde de etkili olan faktörlerden biridir. Bu çalışma, genç yetişkin romantik ilişkilerinde bağlanma stilleri ile bilinçli farkındalık düzeyleri ve ilişki doyumunu inceleyerek aralarında nasıl bir ilişki olduğunu, birbirlerine göre değişip değişmediğini elde edilen veriler ışığında incelemek amacıyla yapıldı. Bununla birlikte, değişkenlerin katılımcılardan elde edilen bazı demografik özelliklere göre farklılaşıp farklılaşmadığı da incelendi. Bu araştırmanın örneklemi 18-35 yaş arası romantik ilişki içerisinde bulunan 281 kadın ve 122 olmak üzere toplam 403 genç yetişkin bireyden oluşmaktadır. Veri toplama araçları olarak İlişki Ölçekleri Anketi, Romantik İlişkide Bilinçli Farkındalık Ölçeği ve İlişki Doyumu Ölçeği kullanıldı. Romantik İlişkide Bilinçli Farkındalık Ölçeği ve İlişki Doyumu Ölçek puanları bağlanma stillerine göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermedi (p> 0,05). Romantik İlişkide Bilinçli Farkındalık Ölçeği ile İlişki Doyumu Ölçeği puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönde zayıf bir ilişki olduğu belirlendi (r= 0,193; p<0,01). İlişki Ölçekleri Anketi Güvenli Bağlanma boyutu ile Romantik İlişkide Bilinçli Farkındalık Ölçeği puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönde zayıf bir ilişki olduğu belirlendi (r= 0,147; p<0,01). İlişki Ölçekleri Anketi güvenli (r= 0,188; p<0,01), korkulu (r=0,193; p<,01) ve saplantılı (r= 0,120; p<0,05) bağlanma boyutu ile İlişki Doyumu Ölçeği puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönde zayıf bir ilişki olduğu belirlendi. Diğer değişkenler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamadı (p>0,05). Sonuç olarak yapmış olduğumuz araştırmada, romantik ilişkide bilinçli farkındalık ve ilişki doyumunun bağlanma stillerine göre anlamlı bir fark oluşturmadığı bulundu. Bu bulgular, gelecekte yapılacak çalışmalara katkı sağlayabilir.
Genç yetişkinlerin bağlanma stillerinin, kişiler arası duygu düzenleme stratejilerinin ve psikolojik iyi oluşlarının incelenmesi
Bağlanma stilleri, kişiler arası duygu düzenleme stratejileri ve psikolojik iyi oluş, önemli ve üzerine araştırmalar yapılan konulardır. Bağlanma, çocuk ile bakım vereni arasında oluşan ve bireylerin hayatları boyunca kurdukları ilişkileri, kendileri ve başkaları ile ilgili olan düşünce ve duygularını etkileyen bağdır. Bağlanmanın, araştırmadaki diğer iki değişken olan kişiler arası duygu düzenleme ve psikolojik iyi oluş üzerinde de etkisi vardır. Çalışmanın amacı; genç yetişkinlerin bağlanma stillerinin, kişiler arası duygu düzenleme stratejilerinin ve psikolojik iyi oluşlarının incelenmesidir. Ardından bağlanma stillerinin, psikolojik iyi oluş ile ilişkisinde, kişiler arası duygu düzenleme stratejilerinin aracı rolü incelendi. Ayrıca değişkenlerin, bazı sosyo-demografik veriler ile ilişkisi de karşılaştırıldı. Araştırmada 18-35 yaş arası, 155 kadın, 87 erkek, toplam 242 katılımcıdan veri toplandı. Katılımcılara Bilgilendirilmiş Onam Formu, Demografik Bilgi Formu, İlişki Ölçekleri Anketi, Kişiler arası Duygu Düzenleme Stratejileri Ölçeği ve Psikolojik İyi Oluş Ölçeği verildi. Bulgulara göre kişiler arası duygu düzenlemenin, bağlanma stillerine göre anlamlı farklılık gösterdiği saptandı. Saplantılı bağlanan bireylerin puanlarının, güvenli, kayıtsız ve korkulu bağlanan bireylerden daha yüksek olduğu saptandı (r =0.381)(p<0.01) . Psikolojik iyi oluşun, bağlanma stilleri ile anlamlı bir ilişkisi olduğu bulundu. Güvenli bağlanan bireylerin, psikolojik iyi oluşları; kayıtsız, korkulu ve saplantılı bağlanan bireylerin psikolojik iyi oluş düzeylerinden daha yüksek bulundu (r=0.276)(p<0.01). Bağlanma stillerinin psikolojik iyi oluş ile ilişkisinde kişiler arası duygu düzenleme stratejilerinin aracı rolü incelendiğinde kayıtsız bağlanmanın psikolojik iyi oluş ile ilişkisinde tam aracı rolü, saplantılı bağlanmanın psikolojik iyi oluş ile arasındaki ilişkide kısmi aracı rolü bulundu. Bağlanma stilleri, kişiler arası duygu düzenleme stratejileri ve psikolojik iyi oluş cinsiyete göre karşılaştırıldığında; kadınların saplantılı bağlanma puanları daha yüksek bulundu (p<0.05). Kadınların kişiler arası duygu düzenleme stratejileri puanları anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu bulunmuştur (p<0.01). Güvenli (p<0.05) ve korkulu bağlanma (p<0.05) stillerinin yaşa göre farklılaştığı bulundu. Kişiler arası duygu düzenleme stratejilerinin (p<0.01) ve psikolojik iyi oluşun (p<0.01) yaşa göre farklılaştığı bulundu. Psikolojik rahatsızlık öyküsü bulunmayan katılımcıların psikolojik iyi oluş düzeylerinin daha yüksek olduğu saptandı (p<0.05). Sonuç olarak yaptığımız çalışmada bağlanma stilleri ile kişiler arası duygu düzenleme stratejileri ve psikolojik iyi oluş arasında ilişki bulundu. Ayrıca, kayıtsız bağlanma stilinin ve saplantılı bağlanma stilinin psikolojik iyi oluş ile olan ilişkisinde, kişiler arası duygu düzenleme stratejilerinin aracı etkisi saptandı. Bulguların gelecekteki araştırmalara katkıda bulunacağı düşünülmektedir.
Romantik ilişkilerde genç yetişkin bireylerin bağlanma stilleri ile ilişki doyumu ve öznel iyi oluş düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bağlanma stilleri, ilişki doyumu ve öznel iyi oluş uzun yıllardır araştırmacılar tarafından üzerinde çalışılan önemli konulardır. Bağlanma, bireyin doğumundan ölünceye dek süren ve yakın ilişkilerini, ilişkilerinden elde ettikleri doyumu, öznel iyi oluş düzeylerini etkileyen unsurlardan biridir. Bu araştırma, romantik ilişki içerisinde bulunan genç yetişkin bireylerin bağlanma stilleri ile ilişki doyumu ve öznel iyi oluş düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla yapıldı. Aynı zamanda araştırma değişkenlerine ait veriler cinsiyet, birliktelik türü ve birliktelik sürelerine göre karşılaştırıldı. Araştırmanın örneklemini 18-35 yaş arası 250 kadın, 64 erkek olmak üzere toplam 314 kişi oluşturmaktadır. Araştırmaya Türkiye'nin her bölgesinden katılım sağlandı. Veri toplama araçları olarak Kişisel Bilgi Formu, Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri-II, İlişki Doyumu Ölçeği, Yaşam Doyumu Ölçeği ve Olumlu-Olumsuz Duygu Ölçeği kullanıldı. Araştırmadan elde edilen verilere göre, YİYE-II ölçek alt boyutlarından kaygılı ve kaçınmacı bağlanma ile ilişki doyumu ve öznel iyi oluş arasında orta düzeyde negatif yönde anlamlı bir ilişki olduğu saptandı(p<0.01). Bağlanma stilleri, ilişki doyumu ve öznel iyi oluşun cinsiyete göre karşılaştırıldığında arada anlamlı bir farklılığın olmadığı saptandı(p>0.05). Bağlanma stilleri, ilişki doyumu ve öznel iyi oluş birliktelik türü ve birliktelik sürelerine göre karşılaştırıldığında birliktelik türlerine göre bağlanma stilleri, ilişki doyumu ve öznel iyi oluşun anlamlı bir farklılık gösterdiği görüldü(p<0.05). Birliktelik süresine göre kaygılı ve kaçınmacı bağlanma düzeyleri anlamlı bir farklılık göstermektedir(p<0.05). Cinsiyet, birliktelik türleri ve bağlanma stili grupları arasında ilişki olup olmadığını saptamak için yapılan analiz sonucuna göre cinsiyetle bağlanma stilleri ve birliktelik türleri arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı(p>0.05). Birliktelik türleri ve bağlanma stili grupları arasında ise anlamlı bir ilişki olduğu saptandı(p<0.05). Sonuç olarak yapmış olduğumuz araştırmada; bağlanma stilleri ile ilişki doyumu ve öznel iyi oluş arasında anlamlı bir ilişki olduğu, bunun yanı sıra bağlanma stillerinin birliktelik türleri ve sürelerine göre farklılık gösterdiği bulundu. Ayrıca bağlanma stilleri, ilişki doyumu ve öznel iyi oluşun cinsiyete göre farklılık göstermediği saptandı. Araştırmadan elde edilen veriler ve analiz sonuçları ilgili literatür kapsamında tartışıldı ve gelecek araştırmalar için çeşitli önerilerde bulunuldu.
Pandemi sürecinde okul öncesi dönemdeki çocukların teknoloji bağımlılığı ve ekran maruziyetinin davranışları üzerinde etkisi
Bu araştırmanın amacı pandemi sürecinde okul öncesi dönemdeki çocukların teknoloji bağımlılığı ve ekran maruziyetinin davranışları üzerinde etkisini ölçmektir. Bu kapsamda Tekirdağ ilinde yaşayan 118 ebeveynden anket tekniği kullanılarak veriler toplanmıştır. Araştırmaya katılanların demografik verileri, yaşam koşulları, çocuklarına ait demografik veriler ve teknoloji bağımlılığına yönelik sorulara frekans analiz uygulanmıştır. Yapılan analizler sonrasında ulaşılan bulgulara göre; çocuğun odasında teknolojik cihaz olma, yöneldiği içerik, pandemide online eğitim süresi, online eğitimde ilgi süresi değişkenlerine göre çocukların davranışlarının farklılaşmadığı belirlenmiştir. Çocuğun teknolojik cihazlarla geçirdiği süreye göre okul öncesi davranış bozukluğu ölçeği ve alt boyutları değerlendirildiğinde; davranış boyutu (p=0.050), sosyal boyut (p=0.039) ve duygusal boyut (p=0.048) açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık belirlenmiştir (p<0.05). Çocuğun online eğitim alma durumu bağlamında ise online eğitim almayanların, duygusal boyut davranış bozukluklarının alanlara göre daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Çocuğun pandemi döneminde eğitim alma durumu değerlendirildiğinde; pandemide eğitim almayanların, duygusal boyut, davranış bozukluklarının alanlara göre daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Bu çerçevede araştırma sonucuna göre ebeveynleri ve okul öncesi öğretmenleri ekran tutum zaman dilimleri konusunda daha dikkatli olmalıdır.
Flört şiddetine maruz bırakılan üniversite öğrencisi kadınlarda travma sonrası stres belirtileri ve travma sonrası büyüme
Bu araştırma, flört şiddetine maruz bırakılan üniversite öğrencisi kadınların travma sonrasını stres belirtileri ve travma sonrası büyüme durumları arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini, 18-30 yaş aralığında ve üniversite öğrencisi olan, hiç evlenmemiş ve daha önce flört ilişkisi\ilişkileri olan 317 kadın oluşturmuştur. Veri toplamak amacıyla Kişisel Bilgi Formu, Şiddete Maruz Kalma Bilgi Formu, Romantik İlişkiyi Değerlendirme Ölçeği, Olayların Etkisi Ölçeği Gözden Geçirilmiş Formu ve Travma Sonrası Büyüme Ölçeği kullanılmıştır. Katılımcıların %48.3'ünün flört şiddetine maruz bırakıldığı görülmüştür. Flört şiddetine maruz bırakılan bu katılımcıların %10.5'i sadece fiziksel şiddete, %23'ü sadece cinsel şiddete, %15.8'i sadece psikolojik şiddete, %1.3'ü sadece ekonomik şiddete ve %49.3'ü birden fazla flört şiddeti türüne maruz bırakılmıştır. Analiz sonuçlarına göre; flört şiddetine maruz bırakılma ve travma sonrası stres belirtileri değişkenleri arasında yüksek ve pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur(r=0.63; p<0.01). Flört şiddetine maruz bırakılma ve travma sonrası büyüme değişkenleri arasında zayıf ve pozitif yönde istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki bulunmuştur(r=0.27; p<0.01). Travma sonrası stres belirtileri ile travma sonrası büyüme değişkenleri arasında zayıf ve pozitif yönde istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki bulunmuştur(r=0.24; p<0.01). Ölçek puan ortalamalarının katılımcıların flört şiddetine maruz bırakılma durumlarına göre istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık gösterdiği saptanmıştır(p<0.05). Ayrıca, flört şiddetine maruz bırakılma ortalamalarının maruz bırakılan şiddet türüne göre istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık gösterdiği saptanmıştır(p<0.01). Travma sonrası stres belirtileri ortalamalarının maruz bırakılan şiddet türüne göre anlamlı bir farklılık gösterdiği saptanmıştır(p<0.01). Travma sonrası büyüme ortalamalarının maruz bırakılan şiddet türüne göre istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık gösterdiği saptanmıştır(p<0.05). Sonuç olarak, flört şiddeti genç kadınların hayatında, travma sonrası stres belirtileri şeklinde zorlanmalara neden olduğu gibi travma sonrası büyüme gibi olumlu yönde değişimlere de neden olmuştur. Travma sonrası stres belirtilerinin tedavisi sağlanırken, travma sonrasındaki olumlu değişimlere de odaklanılmasının şiddete maruz bırakılmış kadınları güçlendireceği düşünülmüştür ve bu konunun farklı boyutları ile ele alındığı kapsamlı araştırmalara ihtiyaç olduğu görülmüştür.
Bir yangına maruz kalan ya da tanıklık eden yetişkinlerde ortaya çıkan bilişlerin travma sonrası büyüme ve travma sonrası stres semptomları üzerine etkisi
Afet kategorisinde yer alan orman yangınlarının görülme sıklığı son yıllarda dünyada ve ülkemizde artış göstermektedir. 28 Temmuz 2021-12 Ağustos 2021 tarihleri arasında ülkemizin 53 ilinde çıkan orman yangınlarından Muğla'nın Milas ilçesi gerek yanan alan, gerek ekonomik açıdan yangınlardan en fazla etkilenen ilçelerden biridir. Bu çalışmanın amacı yangına doğrudan maruz kalan yetişkinler ile tanıklık eden yetişkinlerin travma sonrası bilişlerinin, travma sonrası büyüme ve travma sonrası stres semptomları üzerine etkisini araştırmaktadır. Araştırma örneklemi 18-65 yaş aralığında yangına doğrudan tanıklık etmeyen Milas'ın merkezinde yaşayan 59 kişilik kontrol grubu ve yangına doğrudan tanıklık eden yangın bölgesinde yaşayan 59 kişilik araştırma grubundan oluşan toplamda 118 katılımcıdan oluşmaktadır. Veri toplama araçları olarak Katılımcı Bilgi Formu, Yangın Deneyimi Formu, Travma Sonrası Bilişler Ölçeği, Travmatik Stres Belirti Ölçeği ve Travma Sonrası Büyüme Ölçeği kullanılmıştır. Araştırmadan elde edilen verilere göre, travmatik stres belirtileri ile travma sonrası bilişler arasında yüksek ve pozitif yönde istatistiksel açıdan anlamlı ilişki bulunmaktadır (r=0.76, p<0.01). Travma sonrası stres belirtileri ile travma sonrası bilişlerin, kişinin kendisiyle (r=0.71, p<0.01) ve dünyayla ilgili olumsuz bilişleri(r=0.59, p<0.01) ve kendini suçlama(r=0.58, p<0.01) boyutları arasında yüksek ve pozitif yönde istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır. Travmatik stres belirtilerinin katılımcıların yangına doğrudan maruz kalma durumlarına göre istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık göstermediği saptanmıştır(p>0.05) ancak travmatik stres belirtilerinin alt boyutlarından yeniden yaşantılamanın yangına doğrudan maruz kalma durumuna göre anlamlı bir farklılık gösterdiği saptanmıştır(p<0.05). Analiz sonucuna göre travmatik stres belirti ölçeğinin alt boyutlarından olan yeniden yaşantılamanın katılımcıların tahliye edilme ve yangın sırasında yaşadıkları korku düzeylerine göre istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık gösterdiği saptanmıştır (p<0.05). Tahliye edilen bireylerin travma sonrası büyüme, kendilik algısında, yaşamın değerini anlamada ve inanç sisteminde değişim düzeylerinin yangına maruz kalmayan bireylerden daha yüksek olduğu saptanmıştır. Travma sonrası bilişler ve travma sonrası büyümede cinsiyete göre farklılık göstermediği bulgulanırken; travmatik stres belirti ölçeğinin alt boyutlarından olan uyarılma ve tepkiselliğin kadın katılımcılarda istatistiksel açıdan daha yüksek ve anlamlı bir farklılık gösterdiği saptanmıştır (p<0.05). Çalışmanın bulgularına göre travma sonrası bilişler ile travmatik stres belirtileri arasında yüksek ve pozitif yönde anlamlı ilişki bulunmaktadır. Ek olarak, yangına doğrudan maruz kalma durumu, yangın sırasında yaşanan korku ve tahliye edilmenin yeniden yaşantılanma alt boyutunun yangına maruz kalmayan gruba göre farklılık gösterdiği bulundu.
Romantik ilişkilerde bilinçli farkındalık, psikolojik iyi oluş ve ilişkisel mizahın ilişki doyumuna etkisinin incelenmesi
Bu çalışmada romantik ilişkisi olan bireylerde bilinçli farkındalık, psikolojik iyi oluş ve ilişkisel mizahın ilişki doyumuna etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada ayrıca romantik ilişkisi olan bireylerde ilişki doyumunun, bilinçli farkındalığın, psikolojik iyi oluşun ve ilişkisel mizahın bu bireylerin sosyodemografik değişkenlerine göre farklılaşıp farklılaşmadığı da incelenmiştir. Bu araştırmada nicel bir araştırma deseni kullanılmıştır. Araştırma modeli olarak ise ilişkisel tarama modeli tercih edilmiştir. Araştırmanın örneklemini romantik ilişki yaşayan 18-50 yaş arası 236 kadın, 87 erkek olmak üzere toplam 323 kişi oluşturmaktadır. Anket formunda kişisel bilgi formu, romantik ilişkilerde bilinçli farkındalık ölçeği, psikolojik iyi oluş ölçeği, ilişkisel mizah envanteri ve ilişki doyumu ölçeği kullanılmıştır. Araştırmadan elde edilen verilere göre; ilişki doyumu, , bilinçli farkındalık, psikolojik iyi oluş ve ilişkisel mizah arasında zayıf düzeyde pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu saptandı(p<0.01). İlişkisel mizah, ilişki doyumu ve psikolojik iyi oluş cinsiyete göre karşılaştırıldığında arada anlamlı bir farklılığın olmadığı saptandı(p>0.05). Bilinçli farkındalık düzeyleri cinsiyete göre karşılaştırıldığında anlamlı bir farklılık gösterdiği görüldü(p<0.05). Kadın katılımcıların bilinçli farkındalık düzeylerinin erkek katılımcılardan daha yüksek olduğu bulundu. Birliktelik süresine göre ilişisel mizah düzeyleri anlamlı bir farklılık göstermektedir(p<0.05). Birliktelik süresi 1 yıldan az ve 1-3 yıl arası olan bireylerin ortalamalarının 6 yıldan fazla süredir partneriyle birlikte olan bireylerden daha yüksek olduğu saptandı. Birliktelik türlerine göre ilişisel mizah ve ilişki doyumu düzeyleri anlamlı bir farklılık göstermektedir(p<0.05). Birliktelik türü flört olan bireylerin ilişki doyumu ortalamalarının birliktelik türü evli, sevgili ve nişanlı olan bireylerden daha düşük olduğu saptandı. Sonuç olarak yapmış olduğumuz araştırmada; ilişki doyumu, bilinçli farkındalık, psikolojik iyi oluş ve ilişkisel mizah arasında anlamlı bir ilişki olduğu bulundu. Araştırmadan elde edilen veriler ve analiz sonuçları ilgili literatür kapsamında tartışılmış ve gelecek araştırmalar için çeşitli önerilerde bulunuldu. Anahtar Kelimeler: Romantik İlişki, İlişki Doyumu, Bilinçli Farkındalık, Psikolojik İyi Oluş, İlişkisel Mizah.
Yetişkinlerde erken dönem uyumsuz şemalar, aleksitimi düzeyleri ve ilişki doyumu arasındaki ilişkilerin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, yetişkinlerde erken dönem uyumsuz şemalar, aleksitimi düzeyleri ve ilişki doyumu arasındaki ilişkilerin incelendi. Değişkenler arasındaki ilişkinin belirlenmesi amacıyla nicel araştırmalardan ilişkisel tarama modeli kullanıldı. Verileri toplamak için katılımcılara demografik bilgi formu, Young Şema Ölçeği Kısa Form 3, Toronto Aleksitimi Ölçeği ve İlişki Doyumu Ölçeği uygulandı. Araştırmanın örneklemini 18-65 yaş arasında olan ve ilişkisi bulunan 375 kişi oluşturmaktadır. Araştırmanın sonuçlarına göre, erken dönem uyumsuz şemalar ve aleksitimi ile ilişki doyumu arasında negatif yönlü anlamlı ilişki saptandı. Erken dönem uyumsuz şemalar ile aleksitimi arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki olduğu saptandı. Aleksitimi ve erken dönem uyumsuz şemalar değişkenlerinin ilişki doyumunu anlamlı olarak yordadığı belirlendi. İlişki doyumu incelenirken aleksitimi ve erken dönem uyumsuz şemalar göz ardı edilmemelidir.
Romantik ilişkisi olan bireylerin obsesif inanç ve şema modları ile ilişki doyumlarının incelenmesi
Bireylerin ilişki doyumlarını etkileyen birçok faktör bulunmaktadır. Bu faktörlerden bazılarının obsesif inanışlar, romantik ilişkideki obsesyon ve kompulsiyonlar ve şema modları olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Bu araştırma obsesif inanışların, şema modlarının, romantik ilişkideki obsesyon ve kompulsiyonların ve ilişki doyumunun birbirleri arasındaki ilişkileri incelemek amacıyla yapıldı. Araştırmanın örneklemini 18-65 yaş aralığında romantik ilişkisi olan 433 birey oluşturdu. Verileri toplarken araştırmacı tarafından oluşturulan Demografik Bilgi Formuna ek olarak Şema Mod Envanteri (ŞME), Obsesif İnanışlar Anketi-20 (OİA-20), Romantik İlişki Obsesyon ve Kompulsiyonları Ölçeği (RİOKÖ) ve İlişki Doyumu Ölçeği (İDÖ) kullanıldı. Araştırmada cinsiyet ile obsesif inanışlar ve şema modları arasında anlamlı bir fark olduğu saptandı. Eğitim düzeyi ile obsesif inanış ve kızgın çocuk modu arasında anlamlı bir fark olduğu görüldü. Romantik ilişki türünün obsesif inanışlar, şema modları, romantik ilişkideki obsesyon ve kompulsiyonlara göre farklılaştığı saptandı. Romantik ilişki süresinin bazı işlevsiz şema modlarına göre farklılaştığı bulundu. Çocuk sahibi olma durumunun obsesif inanış ve bazı şema modları açısından anlamlı bir fark gösterdiği saptandı. Yaş ile OİA-sorumluluk arasında pozitif yönde bir ilişki olduğu görülürken yaş ile bazı şema modları ve romantik ilişkideki obsesyon ve kompulsiyon arasında ise negatif yönde bir ilişki olduğu anlaşıldı. Obsesif inanışlar, şema modları ve romantik ilişkideki obsesyon ve kompulsiyonlar kavramlarının birbirleri ile arasında genel olarak r değerleri 0,197 ile 0,417 aralığında değişen pozitif yönde ilişki olduğu anlaşıldı (p<0,01). İlişki doyumunun OİA-tehdit öngörüsü, bazı şema modları ve romantik ilişki obsesyon ve kompulsiyon kavramlarıyla arasında ise negatif yönde bir ilişki olduğu saptandı. Romantik ilişki obsesyon ve kompulsiyonlarına incinmiş çocuk modunun pozitif yönde anlamlı bir etkisinin olduğu görülürken mutlu çocuk modunun ise negatif yönde anlamlı bir etkisinin oldu görüldü. Ayrıca dürtüsel çocuk modu başta olmak üzere bazı şema modlarının ve OİA-tehdit öngörüsünün romantik ilişki obsesyon ve kompulsiyonlarına pozitif yönde anlamlı bir etkisinin olduğu saptandı. Mutlu çocuk modunun ilişki doyumuna pozitif yönde anlamlı bir etkisinin olduğu RİOKÖ-ilişki doğruluğu ve partnere duyulan sevginin ise ilişki doyumuna negatif yönde anlamlı bir etkisinin olduğu görüldü. Bireylerin ilişki doyumu düzeylerinde şema modlarının ve romantik ilişkilerde obsesyon ve kompulsiyonların belirleyici rol oynadığı anlaşıldı. Araştırmadan elde edilen veriler ve analiz sonuçları ilgili literatür kapsamında tartışıldı ve gelecek araştırmalar için çeşitli önerilerde bulunuldu.
Romantik ilişkisi olan bireylerdeki duygusal bağımlılığa bağlanma stilleri ve duyguları ifade etmenin etkisi
Duygusal bağımlılık, bağlanma stilleri ve duyguları ifade etme romantik ilişkiler ile ilgili çalışmalarda önemli kavramlardır. Bağlanma stili ve duyguları ifade etme, romantik ilişki içindeki bireyin duygusal bağımlılığını etkileyebilmektedir. Bu araştırmada, romantik ilişkisi olan bireylerdeki duygusal bağımlılığa bağlanma stilleri ve duyguları ifade etmenin etkisini incelemek amaçlanmıştır. Ayrıca araştırma değişkenlerine ait veriler cinsiyet, romantik ilişki türü ve süresi, romantik ilişki ve ebeveynleriyle olan ilişkiyi değerlendirmelerine göre karşılaştırılmıştır. Araştırmanın örneklemini Türkiye'den romantik ilişki içerisinde olan 180 kadın ve 175 erkek olmak üzere 355 yetişkin birey oluşturmaktadır. Veri toplama araçları olarak Sosyodemografik Bilgi Formu, Duygusal Bağımlılık Ölçeği, Üç Boyutlu Bağlanma Stilleri Ölçeği ve Duyguları İfade Etme Ölçeği kullanılmıştır. Araştırmadan elde edilen verilere göre, bağlanma stili alt boyutlarından güvenli bağlanma, duyguları ifade etme alt boyutlarından olumlu duygu, olumsuz duygu ve duygusal bağımlılık arasında çok zayıf pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0.01). Duygusal bağımlılık, bağlanma stilleri ve duyguları ifade etme cinsiyete göre karşılaştırılmış, anlamlı bir farklılık bulunmuştur (p<0.05). Duygusal bağımlılık, bağlanma stilleri ve duyguları ifade etmenin birliktelik türü ve sürelerine göre karşılaştırılmış, anlamlı bir farklılık gösterdiği bulunmuştur (p<0.05). Duygusal bağımlılık, bağlanma stilleri ve duyguları ifade etmenin romantik ilişkilerini ve ebeveynlerini değerlendirmelerine göre karşılaştırılmış, anlamlı bir farklılık gösterdiği sonucuna ulaşılmıştır (p<0.05). Araştırmadan elde edilen veriler ve analiz sonuçları ilgili literatür kapsamında tartışılmış ve gelecek çalışmalar için çeşitli önerilerde bulunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Romantik ilişkiler, duygusal bağımlılık, bağlanma stilleri, duyguları ifade etme
Evlilik tutumunun mükemmeliyetçilik ve öz yeterlilik aracılığıyla yordanması
Bu araştırma, yetişkin bireylerde mükemmeliyetçilik ve öz yeterliliğin evlilik tutumu üzerindeki etkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışmaya 358 yetişkin birey katılmıştır. Araştırmada, Çok Boyutlu Mükemmeliyetçilik Ölçeği, Genel Öz Yeterlilik Ölçeği ve İnönü Evlilik Tutum Ölçeği kullanılmıştır. Sonuçlar, mükemmeliyetçilik ve öz yeterlilik ile evlilik tutumu arasında pozitif yönlü anlamlı ilişkiler olduğunu göstermiştir. Özellikle, kendine yönelik mükemmeliyetçilik ve sosyal odaklı mükemmeliyetçilik evlilik tutumunu anlamlı şekilde yordarken, başkalarına yönelik mükemmeliyetçilik ile evlilik tutumu arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Ayrıca, öz yeterlilik düzeyi yüksek bireylerin evlilik tutumlarının daha olumlu olduğu belirlenmiştir. Bulgular, bireylerin psikolojik özelliklerinin evlilik algıları ve tutumları üzerinde önemli bir etkiye sahip olduğunu göstermektedir. Bu doğrultuda, evlilik danışmanlığı süreçlerinde bireylerin mükemmeliyetçilik eğilimleri ve öz yeterlilik düzeylerinin dikkate alınması önerilmektedir.