Theses supervised by Dr. Öğr. Üyesi Buket Ünver
13 theses · Feyziye Schools Foundation Işık University
Ebeveynleşme ve kırılgan narsisizm arasındaki ilişkide kendiliknesnesi ihtiyaçlarının aracı etkisi ve savunma mekanizmalarının düzenleyici etkisi
Bu araştırmada ebeveynleşme ile kırılgan narsisizm arasındaki ilişkide kendiliknesnesi ihtiyaçlarına yönelimin aracı etkisi ve savunma mekanizmalarının düzenleyici etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmanın örneklemi, 18-65 yaş aralığındaki 308 gönüllü katılımcıdan (228 Kadın, 80 Erkek) oluşmaktadır. Araştırmanın amacı doğrultusunda katılımcılara Sosyodemografik Bilgi Formu, Ebeveynleştirilmiş Çocuk Ölçeği – Yetişkin Formu, Patolojik Narsisizm Envanteri, Kendiliknesnesi İhtiyaçları Envanteri, Savunma Biçimleri Testi sunulmuştur. Araştırma verilerini analiz etmek amacıyla Pearson Korelasyon, Bağımsız İki Örneklem T-test, ANOVA analizleri ve Process Makro Model 5 analizleri yapılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre kırılgan narsisizm düzeyinin cinsiyete göre farklılaştığı, kadınların erkeklere göre daha yüksek düzeyde kırılgan narsisizme sahip olduğu bulunmuştur. Kırılgan narsisizm ile yaş arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki saptanmış, yaş arttıkça kırılgan narsisizm düzeyinin azaldığı bulunmuştur. Ebeveynleşme düzeyinin cinsiyete göre farklılaştığı, kadınların erkeklere göre daha yüksek genel ve kardeş odaklı ebeveynleşme düzeylerine sahip oldukları bulunmuştur. Process Model 5 analizlerine göre hem genel ebeveynleşme hem de kardeş odaklı ebeveynleşme ile kırılgan narsisizm arasındaki ilişkide aynalanma - idealizasyon - ikizlik ihtiyacına yaklaşma ve idealizasyon - ikizlik ihtiyacından kaçınmanın anlamlı aracılık etki gösterdiği ancak aynalanma ihtiyacından kaçınmanın anlamlı aracılık etki göstermediği saptanmıştır; tüm modellerde savunma mekanizmalarının (matür, nevrotik, immatür) anlamlı düzenleyici etki etmediği görülmüştür. Son bölümde analizler sonucu elde edilen bilgiler literatür ışığında tartışılmıştır, çalışmanın kısıtlılıklarına değinilmiş ve gelecek çalışmalar için önerilere yer verilmiştir.
Olumsuz çocukluk çağı yaşantıları ve deprem sonrası travma ilişkisinde psikolojik sağlamlığın moderatör etkisi
Travmatik olayların kişiler üzerindeki psikolojik etkileri üzerine yapılan araştırmalar, başlangıçta travma sonrası stres tepkilerine odaklanmış olsa da bazı bireylerin bu tür deneyimlere karşı neden daha dirençli oldukları merak konusu olmuştur (Gibbs, 1989; Holgersen vd., 2011; Holen, 1990; Werner, 1989). Psikolojik sağlamlık olarak da adlandırılan bu direncin, travmatik deneyimlerle olan ilişkisi farklı değişkenlerle yapılan çalışmalar sayesinde daha da belirginleşmiştir. Psikolojik sağlamlığın algılanan sosyal destek, stresle baş etme tarzları, bütünlük duygusu gibi değişkenlerle ilişkili olduğu birçok çalışma tarafından ortaya konmuştur. Ayrıca, psikolojik sağlamlığı olumsuz yönde etkilediği de bilinen çocukluk çağı travmalarının, kişileri travmatik yaşantıların olumsuz etkilerine karşı daha açık hale getirdiği ve doğal afet veya diğer olumsuz yaşam olaylarına karşı kişilerin incinebilirliklerini arttırdığı belirtilmektedir (Coates vd., 2013; Lowe vd., 2015; Sakız ve Aftab, 2019; Taylor vd., 2010; Todd ve Worell, 2000). Bu çalışma ile hem algılanan sosyal destek düzeyi, stresle baş etme tarzları ve bütünlük duygusu gibi değişkenlerin psikolojik sağlamlık üzerinde yordayıcı gücü olup olmadığının hem de çocukluk çağı travmaları ve deprem sonrası deneyimlenen TSSB arasındaki ilişkide psikolojik sağlamlığın biçimlendirici bir etkisinin olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada, 6 Şubat 2023 tarihli ve Kahramanmaraş merkezli depremleri deneyimlemiş 140 katılımcı (%47 kadın) ve deprem bölgesi dışındaki kontrol grubunu oluşturan 240 katılımcı (%67 kadın) olmak üzere toplamda 346 katılımcıya ulaşılmıştır. Uygun örnekleme yöntemi ile veri toplanmıştır. Demografik Bilgi Formu, Yetişkinler için Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği, Çocukluk Çağı Travmaları Anketi, DSM-5 için Travma Sonrası Stres Bozukluğu Kontrol Listesi, Revize Edilmiş Tutarlılık Duygusu Ölçeği, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği ve Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği veri toplama araçları olarak kullanılmıştır. Analizler, SPSS paket programı ve AMOS programı ile gerçekleştirilmiştir. Kontrol grubu örnekleminde Revize Edilmiş Tutarlılık Duygusu, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek, Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeğinin alt boyutlarından olan Kendine Güvenli Yaklaşım, Çaresiz Yaklaşım, Boyun Eğici Yaklaşım ve Sosyal Destek Arama değişkenlerinin psikolojik sağlamlığı anlamlı bir şekilde yordadığı görülse de (p<.00) psikolojik sağlamlığın, çocukluk çağı travmaları ve TSSB arasındaki ilişkide biçimlendirici etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (β2= .27, p= .88). Benzer biçimde, deprem sahası örnekleminde Revize Edilmiş Tutarlılık Duygusu, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek, Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeğinin alt boyutlarından olan Kendine Güvenli Yaklaşım ve Boyun Eğici Yaklaşım değişkenlerinin psikolojik sağlamlığı anlamlı bir şekilde yordadığı görülmüş olup (p<.00) psikolojik sağlamlığın, çocukluk çağı travmaları ve TSSB arasındaki ilişkide biçimlendirici etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (β2= 1.09, p= .30). Gerçekleştirilen bu çalışma ile literatürde bahsi geçen değişkenlere dair araştırmaların bulgularının genellenebilirliklerini sorgulamaya ve daha kapsayıcı araştırma modelleri oluşturmaya fırsat sunabileceği düşünülmektedir. İleride yürütülecek araştırmalar için daha büyük ve çeşitli örneklemlerle çalışılması, psikolojik sağlamlığın etkisinin daha net görülebileceği boylamsal bir çalışmanın gerçekleştirilmesi, psikolojik sağlamlığı etkilediği bilinen iyimserlik, umutlu olma gibi kişilik özelliklerinin bağımsız etkilerinin de incelenmesi önerilmektedir.
Kekemeliği olan ve olmayan 18-24 yaş arası bireylerin erken dönem uyumsuz şemaları ile yaşam kaliteleri arasındaki ilişkide şema başa çıkma stratejilerinin aracı rolü
Bu araştırmada, kekemelik tanısı olan ve olmayan 18–24 yaş arası geç ergenlik dönemindeki bireylerde, erken dönem uyumsuz şemalar ile yaşam kalitesi arasındaki ilişkide şema başa çıkma stratejilerinin aracı rolü incelenmiştir. Araştırmaya 103'ü kekemelik tanısı olan, 110'u olmayan toplam 213 kişi katılmıştır. Veriler; Kişisel Bilgi Formu, Young Şema Ölçeği Kısa Form 3 (YŞÖ-KF3), Şema Başa Çıkma Ölçeği, Yaşam Kalitesi Ölçeği (SF-36) ve Kısa Semptom Envanteri (KSE) ile toplanmıştır. İstatistiksel analizlerde Ki-kare testi, Bağımsız Gruplar T-Testi, Pearson Korelasyon Analizi ve SPSS Process Macro v4.2 (Model 5) kullanılmıştır. Bulgular, "zedelenmiş otonomi", "zedelenmiş sınırlar", "aşırı uyarılmışlık" ve "kopukluk" şema alanlarının yaşam kalitesi üzerinde anlamlı ve negatif etkileri olduğunu; teslimiyet ve kaçınma stratejilerinin bu ilişkide aracı rol oynadığını ortaya koymuştur. Aşırı telafi stratejisinin ise aracılık etkisi bulunmamıştır. Ayrıca kekemelik tanısının, yalnızca "zedelenmiş sınırlar" şema alanı ile yaşam kalitesi arasındaki ilişkide düzenleyici (moderatör) bir rol üstlendiği belirlenmiştir. Yaşam kalitesi düzeyi, demografik ve klinik değişkenler açısından da değerlendirilmiştir. Kekemelik tanısı, cinsiyet ve kronik hastalık öyküsüne göre yaşam kalitesi düzeylerinde anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Ancak psikiyatrik veya psikolojik rahatsızlık tanısı olan bireylerin yaşam kalitesi düzeylerinin, bu tanıya sahip olmayan bireylere kıyasla anlamlı düzeyde daha düşük olduğu saptanmıştır. Psikolojik destek alma durumu ise yaşam kalitesi açısından anlamlı bir fark yaratmamıştır. Ek olarak, cinsiyet ile kekemelik tanısı arasında anlamlı bir ilişki bulunmuş; erkek bireylerde kekemeliğin görülme oranının kadınlara kıyasla belirgin şekilde daha yüksek olduğu görülmüştür. Eğitim düzeyi açısından, kekemelik tanısı olan bireylerin eğitim seviyelerinin görece daha düşük olduğu belirlenmiş ve bu durum kekemeliğin akademik yaşama olası olumsuz etkilerine işaret etmektedir. Çalışma durumu ile kekemelik arasında anlamlı bir ilişki saptanmamış olsa da literatür bu ilişkinin bireysel ve çevresel faktörlere bağlı olarak değişebileceğini göstermektedir. Bu bulgular, kekemeliğin yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda sosyal ve mesleki işlevsellik üzerinde de çok boyutlu etkiler doğurabileceğini ortaya koymaktadır. Elde edilen bulgular, kekemeliğin yüzeyde gözlemlenebilen bir konuşma bozukluğuna indirgenemeyeceğini; bireyin derin psikolojik yapısı, şemaları, bu şemalarla baş etme biçimleri ve psikiyatrik geçmişi gibi çok katmanlı içsel dinamiklerle şekillendiğini açıkça ortaya koymuştur. Özellikle teslimiyet ve kaçınma gibi başa çıkma stratejilerinin yaşam kalitesi üzerinde belirleyici bir etkiye sahip olması, psikolojik müdahalelerde yalnızca semptomlara değil; bu semptomların kökeninde yatan bilişsel ve duygusal yapıya odaklanılması gerektiğini göstermektedir. Bu doğrultuda, şema terapisi gibi yapısal yaklaşımlar, kekemelikle başa çıkan bireylerin yaşam kalitesini artırmada önemli ve dönüştürücü bir potansiyel taşımaktadır.
Ayrılma-bireyleşme düzeyinin borderline kişlik bozukluğu inançlarına etkisinde kişilerarası nörobiyoloji temelli prefrontal işlevlerin ve duygu düzenleme güçlüklerinin aracı rolü
Bu araştımada, klinik olmayan popülasyonda, ayrılma-bireyleşme güçlüğünün düzeyi ile borderline kişilik bozukluğu (BKB) inançları arasında kurulan yolda kişilerarası duygu düzenleme becerilerinin ve kişilerarası nörobiyoloji temelli prefrontal işlevlerin aracı etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bununla birlikte, katılımcıların sosyo-demografik değişkenlere göre BKB inançlarında bir farklılaşma sergileyip serilemediğinin araştırılması da çalışmanın amaçlarındandır. Çalışma yaşları 18-66 arasında değişen toplamda 400 katılımcı ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın amacı kapsamında Sosyo-Demografik Bilgi Formu, Ayrılma – Bireyleşme Envanteri, Kişilik İnanç Ölçeği – Kısa Form / Borderline Kişilik Bozukluğu Alt Ölçeği, Kişilerarası Duygu Düzenleme Ölçeği, Kişilerarası Nörobiyoloji Temelli Prefrontal İşlevler Ölçeği kullanılarak veri seti oluşturulmuştur. Araştırmanın sonuçlarına göre ayrılma-bireyleşme güçlüğü ile duygu düzenleme becerileri, prefrontal işlevler ve BKB inançları arasında anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Ek olarak BKB inançlarının bazı sosyo-demografik faktörlere göre farklılaştığı görülmüştür. Process ile yapılan aracı etki analizinin sonucuna göre ayrılma bireyleşme güçlüğü ve BKB inançları arasındaki ilişkide duygu düzenleme becerilerinin ve prefrontal işlevlerin aracı rolünün bulunduğu görülmüştür. Çalışmada BKB boyutsal bir perspektiften değerlendirilmiş ve işlevsel olmayan kişilik inançlarının ölçülmesi yoluyla incelenmiştir. Değişkenler arası ilişkiyi toplum örneklemiyle gerçekleştiren önceki araştırmaların sayısının sınırlı olması nedeniyle, bu araştırmanın literatüre katkı sağladığı düşünülmektedir. Son olarak, ulaşılan bulgular, mevcut alanyazın çerçevesinde tartışılmış, araştırmanın sınırlılıkları belirtilmiş ve gelecek çalışmalar için önerilere yer verilmiştir.
Psikotik bozukluk tanısı alan bireylerin bakım verenlerinde aile dayanıklılığının yordayıcıları: Algılanan aile bütünlük duygusu, duygu düzenleme güçlüğü ve bakım yükü
Amaç: Mevcut çalışmanın temel amacı, psikotik bozukluk tanısı almış bireylerin bakım verenlerinde aile dayanıklılığı düzeylerinin; algılanan aile bütünlük duygusu, duygu düzenleme güçlüğü ve bakım yükü değişkenleri tarafından yordanıp yordanmadığını incelemektir. Ayrıca, bakım verenlerin aile dayanıklılık düzeylerinin bazı sosyo-demografik özelliklerine göre farklılık gösterip göstermediği de araştırma kapsamında incelenmiştir. Yöntem: Araştırma, Türkiye genelinde psikotik bozukluk tanısı almış bireylere bakım veren 126 kişiyle yürütülmüştür. Veriler İstanbul'daki özel bir psikiyatri Hastanesi'nden onay alındıktan sonra veri toplamak amacıyla katılımcılara Sosyo-Demografik Bilgi Formu, Walsh Aile Dayanıklılık Ölçeği, Aile Bütünlük Duygusu Ölçeği-Kısa Form, Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği - Kısa Form ve Zarit Bakım Yükü Ölçeği uygulanarak yüz yüze toplanmıştır. Verilerin analizi korelasyon ve hiyerarşik regresyon yöntemleri ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Araştırma bulgularına göre, algılanan aile bütünlük duygusu değişkeni ve aile dayanıklılığı arasında pozitif yönlü anlamlı bir ilişki bulunmuş olup değişkenler arasında en güçlü yordayıcı olarak belirlenmiştir. Duygu düzenleme güçlüğü ve bakım yükü değişkenleri ile aile dayanıklılığı arasında ise anlamlı ve negatif yönlü ilişkiler gözlemlenmiştir. Ayrıca, aile dayanıklılık düzeyleri bazı sosyo-demografik değişkenlere göre (örneğin eğitim düzeyi, yardım alma durumu, gelir düzeyi) incelenmiş olup anlamlı farklılıklar göstermemiştir. Sonuç: Araştırma sonuçları, aile dayanıklılığının bireysel (duygu düzenleme becerileri) ve çevresel (aile bütünlüğü, bakım yükü) faktörlerle ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Bu kapsamda elde edilen bulgular, psikotik bozukluk tanısı almış bireylerin bakım sürecinde bakım verenlere yönelik müdahalelerde hem bireysel hem de ailesel düzeyde psikososyal desteklerin önemine işaret etmektedir. Literatürde bahsi geçen tüm değişkenlerin bir arada araştırıldığı çalışmaların eksikliği göz önünde bulundurulduğunda mevcut çalışmanın boşluğu doldurduğu söylenebilir. Öte yandan, bulgular önceki araştırmalar doğrultusunda yorumlandıktan sonra mevcut çalışmanın da sınırlılıklarına değinilerek gelecek çalışmalar için öneriler verilmiştir.
Benliğin farklılaşması ile psikolojik flört şiddeti arasındaki ilişkide kendini susturma ve zihinselleştirmenin aracı rolleri
Amaç: Bu çalışmanın amacı bireylerin benliklerinin farklılaşma düzeyleri ile psikolojik flört şiddeti uygulama ve maruz kalma davranışları arasındaki ilişkiyi incelemek ve bu ilişkide zihinselleştirme ve kendini susturmanın aracı rollerini ele almaktır. Ayrıca söz konusu kavramları farklı sosyodemografik değişkenler açısından da incelemek amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırmanın örneklemini 18-29 yaş aralığındaki 416 katılımcı oluşturmaktadır. Araştırmada Çok Boyutlu Duygusal İstismar Ölçeği, Benliğin Farklılaşması Envanteri Kısa Formu, Kendini Susturma Ölçeği ve Zihinselleştirme Ölçeği kullanılarak veriler çevrimiçi olarak paylaşılan ölçek formları aracılığıyla toplanmıştır. Bulgular: Çalışmanın sonuçlarına göre benliğin farklılaşmasnını, psikolojik flört şiddeti uygulama ve maruz kalma ve kendini susturma ile negatif yönde; zihinselleştirme ile pozitif yönde anlamlı ilişkisi bulunmuştur. Psikolojik flört şiddeti uygulama ve maruz kalmanın ise zihinselleştirme ile negatif, kendini susutmra ile pozitif anlamlı ilişkisi bulunmuştur. Ek olarak, psikolojik flört şiddeti uygulama ve maruz kalma davranışının bazı sosyodemografik değişkenlere göre farklılaştığı görülmüştür. Aracı etki analizi sonuçlarına göre benliğin farklılaşması ile psikolojik flört şiddeti uygulama arasındaki ilişkide hem kendini susturma hem de zihinselleştirmenin aracı rolü bulunurken benliğin farklılaşması ile psikolojik flört şiddetine maruz kalma arasındaki ilişkide yalnızca kendini susturmanın aracı rolü bulunmuştur. Sonuç: Mevcut araştırmada psikolojik flört şiddeti hem uygulama hem de maruz kalma davranışı benliğin farklılaşması, zihinselleştirme ve kendini susturma ile birlikte ele alınarak kapsamlı şekilde incelenmiştir. Literatürde psikolojik flört şiddetini bahsi geçen değişkenlerle inceleyen çalışmaların oldukça sınırlı olması sebebiyle güncel çalışmanın alanyazına katkı sağladığı düşünülmüştür. Elde edilen bulgular literatür doğrultusunda tartışıldıktan sonra mevctur araştırmanın sınırlılıklarına yer verilmiş ve son olarak gelecekte yapılacak çalışmalar için önerileri değinilmiştir. Anahtar Kelimeler: Benliğin Farklılaşması, Psikolojik Flört Şiddeti Uygulama, Psikolojik Flört Şiddeti Maruz Kalma, Kendini Susturma, Zihinselleştirme
Çocukluk çağı travmaları ve obsesif kompulsif bozukluk ilişkisinde mentalizasyon ve interosepsiyonun aracılık etkisi
Obsesif Kompulsif Bozukluk, dünya genelinde nüfusun %1 ila %3'ünü etkileyen ve kadınlarda erkeklerden daha sık görülen psikiyatrik bir bozukluktur (Brock vd. 2024; Fawcett vd., 2020; Ruscio vd., 2010). Obsesif Kompulsif Bozukluk tanılı bireylerde çocukluk çağı travmalarının olması hastalığın daha kötü seyri ile ilişkilendirilmiş, psikoterapide travmaları ele almanın önemli olabileceği vurgulanmıştır (Kessler vd., 2010; Kyrios vd. 2018). Literatür, bedenin psikolojik iyi oluş için önemini, travma alanındaki rolünü ve psikoterapilerde bir güvenlik üssü olarak kullanımına yönelik müdahalelerde kaynak olarak kullanılmasını vurgulamaktadır (Ogden vd., 2006; van der Kolk, 1994). Mentalizasyon ve interosepsiyon ilişkisinde ise literatür kısıtlı olmakla beraber kişinin kendi içsel durumlarına ilişkin anlayışının başkalarının içsel durumlarını anlamaya yardımcı olabileceği belirtilmektedir. Bu çerçevede interosepsiyon ile mentalizasyon arasındaki mekanizmaların aydınlatılmasının, interosepsiyonu destekleyerek mentalizasyonu geliştirmek amaçlı uygulamalara katkı sağlayabileceği vurgulanmıştır (Ondobaka vd., 2017). Bu çalışmada klinik örneklem ve kontrol grubunda çocukluk çağı travmalarının obsesif kompulsif bozukluk semptomları ile olan ilişkisinde mentalizasyonun ve interosepsiyonun seri çoklu aracı değişken rolünün incelenmesi amaçlanmıştır. Mayıs 2024-Mayıs 2025 tarihleri arasında NP Feneryolu Tıp Merkezi Psikiyatri Polikliniğine ayaktan tedavi görmekte olan OKB tanısı alan 66 yetişkin hasta ve aynı tarihler içerisinde herhangi bir psikiyatrik tanısı olmayan 62 birey araştırmaya dahil edilmiştir. Demografik Bilgi Formu, İçsel Algılayıcı Farkındalığın Çok Boyutlu Değerlendirmesi Ölçeği II, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği, Zihinselleştirme Ölçeği, Boyutsal Obsesif Kompülsif Bozukluk Ölçeği, Akut Stres Belirti Ölçeği-Yetişkin veri toplama araçları olarak kullanılmıştır. Toplanan veriler SPSS v.21 istatistik analiz programı ile istatistiksel analize tabi tutulmuştur. Yapılan analizler sonucunda hem obsesif kompulsif bozukluk grubunda hem de kontrol grubunda çocukluk çağı travmaları ile obsesif kompulsif bozukluk arasındaki ilişkide interosepsiyonun ve mentalizasyonun seri çoklu aracılık rolü anlamlı bulunmamıştır. Buna karşın, modele kontrol değişkeni olarak eklenen akut stres belirtileri, OKB grubunda OKB semptomlarının güçlü bir yordayıcısı olarak ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda akut stresin kontrol grubunda hem mentalizasyon kapasitesini azalttığı hem de OKB belirtilerini anlamlı biçimde artırdığı saptanmıştır. İleride yürütülecek araştırmalar için daha geniş örneklemlerle çalışılması, interosepsiyon ve mentalizasyonun etkisinin daha net görülebileceği boylamsal çalışmaların gerçekleştirilmesi, interosepsiyonun farklı boyutlarının da ölçülmesi önerilmektedir.
Erken dönem uyum bozucu şemalar ve dijital flört şiddeti arasındaki ilişkide olumlu duygu düzenleme güçlüğü ve olumsuz duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolü
Mevcut araştırmada erken dönem uyum bozucu şemaların dijital flört şiddeti ile arasındaki ilişkide olumlu duygu düzenleme güçlüğü ve olumsuz duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolünün incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın örneklemi, romantik ilişki içerisinde olan veya son 1 yılda romantik ilişkisi olmuş olan 18-30 yaş arası 298 bireyden oluşmaktadır. Araştırmanın verileri; Demografik Bilgi Formu (DBF), Siber Flört İstismarı Ölçeği (SFİÖ), Young Şema Ölçeği-Kısa Form (YŞÖ-KF3), Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği-Kısa Form (DDGÖ-16) ve Olumlu Duyguyu Düzenleme Güçlükleri Ölçeği (ODDGÖ) aracılığıyla toplanmıştır. Erken dönem uyum bozucu şemalar, olumlu duygu düzenleme güçlüğü, olumsuz duygu düzenleme güçlüğü ile uygulanan ve maruz bırakılan dijital flört şiddeti arasındaki ilişkiyi belirlemek için Pearson Korelasyon Analizi'nden yararlanılmıştır. Yapılan istatiksel analizler sonucunda, zedelenmiş sınırlar şema alanı ile hem uygulanan hem maruz kalınan dijital flört şiddeti arasında anlamlı ilişki bulunamamış, diğer temel değişkenler arasında pozitif yönlü ve anlamlı ilişkiler olduğu bulunmuştur. Olumlu duygu düzenleme güçlüğü ve olumsuz duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolünü belirlemek amacıyla Aracı Değişken Analizi yapılmıştır. Araştırma sonuçları, tüm şema alanları ile uygulanan ve maruz bırakılan dijital flört şiddetinde olumlu duygu düzenleme güçlüğünün kısmi aracı rolü olduğunu, kopukluk ve diğerleri yönelimlilik şema alanı ile maruz kalınan dijital flört şiddetinde olumsuz duygu düzenleme güçlüğünün kısmi aracı rolü olduğunu göstermiştir. Araştırmadan elde edilen bu bulgular ilgili literatür doğrultusunda tartışılmıştır. Araştırmanın sınırlılıklarına ve gelecek çalışmalar için önerilere yer verilmiştir.
Algılanan ebeveyn reddi ve borderline kişilik bozukluğu inançları arasındaki ilişkide reddedilme duyarlılığı ve öfkenin aracı rolü
Amaç: Bu çalışmanın temel amacı toplum örnekleminde algılanan ebeveyn reddi ile borderline kişilik bozukluğu (BKB) inançları arasında reddedilme duyarlılığı ve öfkenin aracı rolünün incelenmesidir. Aynı zamanda katılımcıların BKB inançlarına dair bulgularının bazı sosyo-demografik özelliklere göre farklılık gösterip göstermediğinin incelenmesi de araştırmanın amaçlarından biridir. Yöntem: Araştırma 18-72 yaş arası 550 katılımcı ile yürütülmüştür. Araştırmanın amacı doğrultusunda Sosyo-Demografik Bilgi Formu, Yetişkin Ebeveyn Kabul-Red Ölçeği/Kısa Form, Yetişkin Reddedilme Duyarlılığı Ölçeği, Sürekli Öfke ve Öfke İfade Tarzı Ölçeği-Sürekli Öfke alt ölçeği ve Kişilik İnanç Ölçeği/Kısa Türkçe Formu-BKB alt ölçeği aracılığıyla katılımcılardan online olarak veri toplanmıştır. Bulgular: Araştırma sonuçlarına göre algılanan anne reddi ile reddedilme duyarlılığı, öfke ve BKB inançları arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Benzer olarak algılanan baba reddi ile reddedilme duyarlılığı ve BKB inançları arasında; BKB inançları ile reddedilme duyarlılığı ve öfke arasında pozitif yönde anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Ancak, algılanan baba reddi ile öfke arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Ek olarak BKB inançlarının bazı sosyo-demografik değişkenlere göre farklılaştığı görülmüştür. Process ile yapılan aracı etki analizi sonucuna göre algılanan anne ve baba reddi ile BKB inançları arasındaki ilişkide reddedilme duyarlılığının aracı rolünün bulunduğu görülmüştür. Ancak, algılanan anne ve baba reddi ile BKB inançları arasındaki ilişkide öfkenin aracı rolünün bulunmadığı raporlanmıştır. Sonuç: Araştırmada BKB boyutsal perspektiften ele alınarak işlevsiz kişilik inançlarının ölçümü ile incelenmiş ve toplum örneklemi ile yürütülen geçmiş çalışmaların sınırlı sayıda olmasından dolayı mevcut araştırma ile literatüre katkı sağlandığı düşünülmektedir. Elde edilen sonuçlar literatür ışığında tartışıldıktan sonra mevcut araştırmanın sınırlılıklarına yer verişmiştir. Son olarak gelecekte yapılacak çalışmalar için de önerilere değinilmiştir.
Bireylerin Covid-19'a dair tükenmişliklerinin algıladıkları Covid-19 riski, dünyaya ilişkin varsayımları ve ebeveyn biçimleri ile ilişkisi
Mevcut çalışmanın temel amacı bireylerin Covid-19'a dair tükenmişlikleri ile algıladıkları Covid-19 riski, dünyaya ilişkin varsayımları (DİV) ve algılanan ebeveynlik biçimlerinin ilişkisinin incelenmesidir. Aynı zamanda, Covid-19 tükenmişliği üzerinde sosyodemografik değişkenler ve Covid-19'a dair değişkenlerin farklılaşmasının incelenmesi de araştırmanın diğer amacını oluşturmaktadır. Bu doğrultuda gerçekleştirilen çalışmanın örneklem grubunu 18-65 yaş aralığında yer alan 368 birey oluşturmaktadır. Çalışmanın veri toplama araçları katılımcılara sırasıyla Sosyodemografik Bilgi Formu, Koronavirüs Tükenmişlik Ölçeği (COVID-19-BS), Algılanan Covid-19 Risk Ölçeği (CPRS), Dünyaya İlişkin Varsayımlar Ölçeği (DİVÖ) ve Young Ebeveynlik Ölçeği (YEBÖ) şeklinde sunulmuştur. Çalışmanın hipotezlerini test etmek amacı ile Covid-19 tükenmişlik düzeyinin sosyodemografik özelliklere ve Covid-19 değişkenlerine göre farklılaşıp farklılaşmadığını görebilmek için t-test ve tek yönlü varyans analizi (ANOVA) uygulanmıştır. Ardından Covid-19 tükenmişlik düzeyinin; algılanan Covid-19 riski, dünyaya ilişkin varsayımlar ve algılanan ebeveynlik biçimleri ile ilişkisi Pearson korelasyon analizleri ile incelenmiştir. Son olarak sosyodemografik değişkenler, Covid-19 ile ilişkili değişkenler, algılanan Covid-19 riski, dünyaya ilişkin varsayımlar ve algılanan ebeveynlik biçimleri hiyerarşik regresyon analizine dahil edilmiştir. Yapılan istatistiksel analizlerin sonucunda sosyodemografik değişkenlerden kadın olmanın, çocuk sahibi olmamanın, düşük eğitim düzeyinin ve ekonomik durumu orta -alt ve orta-üste göre düşük ya da yüksek olanların, anne babası ile birlikte yaşayanların Covid-19 tükenmişlik düzeylerinin daha yüksek olduğu görülmüştür. Öte yandan Covid-19'a dair değişkenlerden pozitif tanı alanların, fiziksel/sosyal izolasyon yaşayanların, iş yerinde ve pandemi öncesine göre daha yoğun çalışanların, Covid-19 nedeniyle yakın kaybı yaşayanların ve yakın/yakınları risk grubunda olanların Covid-19 tükenmişliklerinin daha yüksek olduğu bulgulanmıştır. Ayrıca yapılan korelasyon analizleri incelendiğinde: Covid-19 tükenmişliği ile yaş arasında negatif yönde; algılanan Covid-19 riski ve bilişsel/duygusal alt boyutları ile pozitif yönde; DİV'in iyilik, adalet, şans ve kendilik değeri alt boyutları ve toplam DİV puanı ile negatif yönde; algılanan anne ebeveynlik biçimi ile pozitif yönde; algılanan baba ebeveynlik biçiminin ise küçümseyici/kusur bulucu, duygusal bakımdan yoksun bırakıcı, sömürücü/istismar edici ve kötümser/endişeli alt boyutları ile pozitif yönde anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Son olarak hiyerarşik regresyon analizine dahil edilen tüm değişkenlerin toplam varyansın %40.8'ini anlamlı olarak [F= 8.690, p<.001] açıkladığı görülmüştür. Mevcut bulgular ilgili literatür ışığında tartışılmış, çalışmanın sınırlılıklarına ve gelecek çalışmalar için önerilere yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Covid-19, Tükenmişlik, Covid-19 Tükenmişliği, Algılanan Risk, Algılanan Covid-19 Riski, Dünyaya İlişkin Varsayımlar, Algılanan Ebeveynlik Biçimleri
Çalışan bireylerin iş stresi ve tükenmişlik düzeyi arasında öz şefkatin aracı etkisi
Amaç: Bu araştırmanın amacı Türkiye'de çalışan 18-65 yaş arası çalışanların iş stresi ve tükenmişlik düzeyleri arasında öz şefkatin aracı etkisini araştırmaktır. Yöntem: Araştırmaya 18-65 yaşları arasında Türkiye'de çalışan 429 kişi katılmıştır. Veriler çevrimiçi anket olarak kartopu yöntemiyle toplanmıştır. Katılımcılara Bilgilendirilmiş Onam Formu, Sosyo-demografik Form, İş Stresi Değerlendirme Ölçeği, Öz Anlayış Ölçeği ve Kopenhag Tükenmişlik Ölçeği uygulanmıştır. Toplanan veriler SPSS 22.0 uygulaması ile analiz edilmiştir. Bulgular: Araştırmada iş stresi ve tükenmişlik arasında öz şefkatin kısmi aracı olduğu görülmüştür. Ayrıca, iş stresi ölçeğinin alt boyutları olan rol yükü, örgütsel norm ve uygulamalar, rol yetersizliği ve ast ilişkileri ile tükenmişlik arasında da öz şefkatin kısmi aracı etkisi olduğu görülmüştür. Pandemi döneminde iş yerlerinin aldığı sağlık önlemlerinin, iş yerinin sağlık desteğinin ve iş yerinin motivasyona yönelik çalışmalarının, çalışanların iş stresi puanları üzerinde anlamlı bir farklılık oluşturduğu ortaya konulmuştur. Evde çalışmak için fiziksel koşulları uygun olmayan, konsantrasyon sorunu çektiğini düşünen bireylerin de iş stresi düzeyleri diğer gruplara göre daha fazladır. Ayrıca iş-özel hayat dengesini kötü olarak tanımlayan bireylerin iş stresi düzeylerinde de anlamlı bir fark olduğu görülmüştür. Sonuç: Araştırmada iş stresi ve tükenmişlik düzeyleri arasında öz şefkatin aracı etkisi araştırılmış ve sonuçlar anlamlı bulunmuştur. İş stresinin çalışanlar üzerindeki olumsuz etkileri bilinmektedir. Bireylerin iş stresine bağlı tükenmişlik yaşamasını azaltmada öz şefkatin öneminin büyük olacağı düşünülmektedir
Ergenlerde algılanan psikolojik istismar ve sağlıklı yaşam biçimi davranışları arasındaki ilişkide duygusal özerkliğin ve öz şefkatin aracı rolü
Bu çalışmada 14-18 yaş arası ergenlerde algılanan psikolojik istismar ve sağlıklı yaşam biçimi davranışları arasındaki ilişkide duygusal özerkliğin ve öz şefkatin aracı rolleri araştırılmıştır. Ayrıca sosyodemografik değişkenlerden cinsiyet, yaş, sınıf, algılanan aylık gelir, kardeş varlığı, kardeş sayısı, psikolojik/psikiyatrik tedavi durumu, anne-babanın medeni durumu, anne-babanın yaşı ve anne-babanın eğitim düzeyinin ergenlerin sağlıklı yaşam biçimi davranışları üzerindeki rolü incelenmiştir. Çalışma, kartopu ve uygun örnekleme yöntemleri kullanılarak 14-18 yaşları arasında 217 ergen ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın veri toplama araçları sırasıyla; araştırmacılar tarafından hazırlanan Sosyodemografik Bilgi Formu, Duygusal Özerklik Ölçeği (DÖÖ), Psikolojik İstismar Ölçeği (PİÖ), Adolesan Yaşam Biçimi Ölçeği (AYBÖ) ve Öz Şefkat Ölçeği Kısa Formu (ÖŞÖ-K) şeklindedir. Çalışmada temel hipotezleri test etmek için aracı değişken analizi ve sosyodemografik değişkenlerin değerlendirilmesi için bağımsız örneklem t testi, tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ve Pearson korelasyon analizi yapılmıştır. Yapılan analizler sonucunda algılanan psikolojik istismar, duygusal özerklik, öz şefkat ve sağlıklı yaşam biçimi davranışları arasında anlamlı ilişkilerin olduğu görülmüştür. Duygusal özerkliğin ve öz şefkatin ergenlerde algılanan psikolojik istismar ve sağlıklı yaşam biçimi davranışları arasındaki ilişkiye tam aracılık ettiği tespit edilmiştir. Diğer yandan, ergenlerin sağlıklı yaşam biçimi davranışlarının tüm sosyodemografik değişkenler arasında yalnızca babaların yaşına göre anlamlı olarak farklılaştığı bulunmuştur. Ergenlerin babalarının yaşı artıkça sağlıklı yaşam biçimi davranışları düzeylerinin azaldığı görülmüştür.Psikolojik istismarın birey üzerindeki olumsuz etkileri bilinmektedir. Yapılan çalışmanın bulguları olumsuz etkileri olan psikolojik istismar için duygusal özerkliğin ve öz şefkatin koruyucu rollerini göstererek bu koruyucu faktörler bireylerin olumlu sağlık davranışlarına yönelmesini sağlamaktadır. Mevcut bulgular literatür ışığında tartışılarak araştırmanın sınırlılıklarına ve gelecek araştırmalar için önerilere değinilmiştir.
Yaşamı sürdürme nedenleri ile psikolojik iyi oluş arasında öz-şefkat ve bilinçli farkındalığın aracı rolü
Amaç: Bu çalışmanın temel amacı üniversite öğrencilerinde yaşamı sürdürme nedenleri ile psikolojik iyi oluş arasında öz-şefkat ve bilinçli farkındalığın aracı rolünün incelenmesidir. Bununla birlikte katılımcıların psikolojik iyi oluşuna ilişkin bulgularının sosyo-demografik özelliklere göre farklılık gösterip göstermediği de araştırılmıştır. Yöntem: Araştırma, 18-24 yaş aralığındaki 437 katılımcıdan oluşmuştur ve çevrimiçi bir ortamda yapılmıştır. Araştırmanın amacı doğrultusunda sırasıyla; Sosyo-Demografik Bilgi Formu, Yaşamı Sürdürme Nedenleri Envanteri, Bilinçli Farkındalık Ölçeği, Öz-Anlayış Ölçeği kullanılmıştır. Bulgular: Araştırma sonuçlarına göre yaşamı sürdürme nedenleri ile psikolojik iyi oluş; yaşamı sürdürme nedenleri ile öz-şefkat; öz-şefkat ile psikolojik iyi oluş; bilinçli farkındalık ile psikolojik iyi oluş arasındaki ilişki olumlu yönde bulunmuştur. Fakat yaşamı sürdürme nedenleri ile bilinçli farkındalık arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Bununla birlikte psikolojik iyi oluş düzeyinin belirli sosyo-demografik özelliklere göre farklılaştığı görülmüştür. Yapılan aracı değişken analizi sonucunda ise üniversite öğrencilerinde öz-şefkatin yaşamı sürdürme nedenleri ile psikolojik iyi oluş arasında kısmi aracı rolünün olduğu saptanmıştır. Sonuç: Araştırmamızın söz konusu değişkenlerinin geçmiş araştırmalarda sınırlı sayıda incelenmesi açısından literatüre katkı sağladığı düşünülmektedir. Mevcut çalışmanın sonuçları, sınırlılıkları ve çıkarımları ilgili literatür ışığında tartışılmış ve ileride yapılacak çalışmalar için öneriler sunulmuştur.