Theses supervised by Dr. Öğr. Üyesi Deniz Yıldız
21 theses · İstanbul Gelişim University
Tipik gelişim gösteren ve özel gereksinimi olan çocuk ebeveynlerinin öz şefkat düzeyleri ile ebeveynlik stresi arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırmada, Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) tanılı çocukların ebeveynleri ile tipik gelişim gösteren çocukların ebeveynlerinin ebeveynlik stresi ve öz-şefkat düzeyleri arasındaki ilişkilerin incelenmesi ve bu psikolojik değişkenlerin ebeveynlerin bazı demografik özelliklerine göre farklılaşıp farklılaşmadığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Betimleyici ve ilişki arayıcı desenle yürütülen araştırmanın örneklemini, çocuğu tipik gelişim gösteren 30 ebeveyn ile çocuğu OSB tanılı olan 30 ebeveyn olmak üzere toplam 60 katılımcı oluşturmaktadır. Veriler, Sosyodemografik Veri Formu, Ebeveyn Stres Ölçeği ve Öz-Duyarlılık Ölçeği ile toplanmış; analizlerde SPSS 27.0 kullanılmıştır. Gerçekleştirilen MANOVA sonucunda, iki grup arasında öz-şefkat ve ebeveynlik stresinden oluşan çok değişkenli yapı açısından anlamlı bir fark bulunmamıştır. Tek değişkenli incelemeler de bu bulguyu destekleyerek, bağımlı değişkenlerin hiçbirinde grup temelinde anlamlı bir farklılaşmanın olmadığını göstermiştir. Bu sonuç, tipik gelişim gösteren ve OSB tanılı çocuklara sahip ebeveynlerin öz-şefkat ve ebeveynlik stresine ilişkin genel psikolojik profillerinin benzer düzeylerde seyrettiğini ortaya koymaktadır. Her iki grupta yapılan korelasyon analizleri, ebeveynlik stresi ile öz-şefkat arasında anlamlı ve negatif yönlü bir ilişki olduğunu göstermiştir. Tipik gelişim grubunda bu ilişki daha çok öz-şefkatin öz-yargılama ve aşırı özdeşleşme boyutlarıyla bağlantılıyken, OSB grubunda özellikle öz-sevecenlik ve bilinçlilik boyutlarıyla ilişkili olarak ortaya çıkmıştır. Bu bulgu, her iki grupta da öz-şefkat düzeyi arttıkça ebeveynlik stresinin azaldığını, ancak ilişkide baskın alt boyutların ebeveyn grubuna göre değişkenlik gösterdiğini ortaya koymaktadır. Demografik değişkenler açısından, ebeveynin eğitim düzeyinin her iki grupta da ebeveynlik stresini anlamlı biçimde etkilediği belirlenmiştir; eğitim düzeyi düşük olan ebeveynler daha yüksek stres bildirmiştir. Ayrıca çocuğun yaşı ile öz-şefkat arasında negatif yönlü anlamlı bir ilişki bulunmuş, çocuğun yaşının artmasıyla ebeveynlerin öz-şefkat düzeyinde azalma görülmüştür. Bu durum, uzun süreli bakım yükünün psikolojik yıpranma ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Tipik gelişim gösteren çocuğa sahip ebeveynlerde öz şefkatin alt boyutları ebeveynin eğitim durumu, mesleği, bir işte çalışma durumu, aylık ortalama geliri ve çocuk sayısıyla ilişkili bulunmuştur. OSB tanılı çocuğa sahip ebeveynlerde ise öz-şefkat, ebeveynin medeni durumu, diğer çocuklarla ilgilenme durumu ve engelli çocuğun yaşı ile ilişkili bulunmuştur. Araştırmanın bulguları genel olarak, iki ebeveyn grubunun öz-şefkat ve stres düzeylerinde anlamlı bir farklılık göstermediğini, ancak bu değişkenlerin her iki grupta da benzer demografik ve psikososyal etkenlerden etkilendiğini ortaya koymaktadır. Bu doğrultuda, özellikle düşük eğitim düzeyine sahip ebeveynlere yönelik bilgilendirme ve destek programlarının yaygınlaştırılması; çocuğun yaşı ilerledikçe artan bakım yükünü azaltmak amacıyla uzun vadeli psikososyal destek uygulamalarının geliştirilmesi, eğitim düzeyi düşük olan ebeveynlerde stresin daha yüksek olduğu dikkate alınarak bu gruba yönelik rehberlik ve bilgilendirme hizmetlerinin, artırılması, danışmanlık programlarının tasarlanması önerilmektedir.
Serebral palsili ve sağlıklı çocukların ebeveynlerinde evlilik uyumu ve anne babalık görevlerinde öz yeterlilik
Bu araştırma, sağlıklı ve Serebral Palsili (SP) çocuklara sahip ebeveynlerin evlilik uyumu ve ebeveynlik görevlerinde özyeterlilik düzeyleri üzerindeki etkilerini incelemektedir. Araştırma, nicel araştırma yöntemlerinden tarama modeli kullanılarak yürütülmüştür. Araştırmaya toplamda 120 ebeveyn (60 sağlıklı çocuk ebeveyni ve 60 SP'li çocuk ebeveyni) katılmıştır. Katılımcılardan sosyo-demografik bilgi formu, evlilik uyumu ölçeği ve anne-babalık görevlerinde özyeterlilik ölçeği aracılığıyla veri toplanmıştır. Araştırma bulgularına göre, sağlıklı çocuk sahibi ebeveynlerin evlilik uyumu puanı (x̄=43.65, sd=11.406) SP'li çocuk sahibi ebeveynlerin evlilik uyumu puanından (x̄=32.93, sd=13.614) anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (t=-4.674, p<.01). Sağlıklı çocuk sahibi ebeveynlerin genel özyeterlilik puanı (x̄=224.12, sd=27.753), SP'li çocuk sahibi ebeveynlerden (x̄=207.68, sd=48.898) anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (t=-2.264, p=0.025). Duygusal yeterlilik, duyarlı tepki verme, koruma, disiplin/kısıtlama yapma, oyun, öğretme ve günlük işler gibi alt boyutlarda da gruplar arasında anlamlı farklar gözlemlenmiştir. SP'li çocuk sahibi ebeveynlerin evlilik uyumu ve ebeveynlik görevlerinde özyeterlilik seviyelerinin sağlıklı çocuk sahibi ebeveynlerden daha düşük olduğu saptanmıştır. Bu sonuçlar, çocukların sağlık durumunun ebeveynlerin psikososyal uyumu ve ebeveynlik rollerini önemli ölçüde etkilediğini göstermektedir.
9-14 yaş arası öğrencilerin dijital oyun bağımlılık düzeylerinin benlik algısı üzerindeki etkisinin incelenmesi
Bağımlılığın her türünün insanlar üzerinde fiziksel ve psikolojik olumsuz etkilerinin olduğu konusunda genel bir kanaat söz konusudur. Dijital oyun bağımlılığı da bağımlılık türlerinden biridir. Bu bağımlılık türü teknolojinin gelişmesi ile birlikte son 20 – 30 yıl içerisinde ortaya çıkmış ve her geçen gün hızlı bir artış göstermektedir. Çocukların dijital oyun bağımlılıkları da onların fiziksel ve psikolojik gelişimlerini olumsuz yönde etkilemektedir. Bu etkilerden biri de benlik algıları üzerinde olmaktadır. Bu çalışma ile 9-14 yaş arası öğrencilerin dijital oyun bağımlılık düzeylerinin benlik algısı üzerindeki etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırma nicel araştırma şeklinde tasarlanmıştır. Araştırmanın evrenini İstanbul ilinin bir ilçesinde Millî Eğitim Bakanlığı'na bağlı okullarda ortaöğretim düzeyindeki öğrenciler, örneklemini ise bu okullardaki 359 öğrenci oluşturmuştur. Araştırmanın verileri ölçek yöntemi ile yüz yüze görüşülerek toplanmıştır. Verilerin toplanmasında Demografik Bilgi Formu, Çocuklar İçin Bilgisayar Oyun Bağımlılığı Ölçeği ve Çocuklar İçin Benlik Algısı Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin analizi SPSS 22 paket programıyla analiz edilmiştir. Araştırma sonucunda erkek öğrencilerin kız öğrencilere göre daha yüksek dijital oyun bağımlılığı olduğu, yaş grupları, kardeş sayıları ve anne- baba birlikte olma durumları açısından anlamlı bir farklılığın olmadığı tespit edilmiştir. Ayrıca anne eğitim durumunun bir etkisi tespit edilemezken, baba eğitim durumu açısından anlamlı farklılık tespit edilmiştir. Dijital oyun oynama süresi ile benlik algısı arasında anlamlı ilişkilerin olduğu, oyun süresinin artmasıyla benlik algısı ve alt boyutlarında negatif ilişkilerin olduğu bulgulanmıştır. Araştırmadan elde edilen bulgular neticesinde çocukların dijital oyun bağımlılıklarının onların benlik algıları ile ilişkisi nedeniyle, bireylerin psikososyal gelişimini olumsuz yönde etkileyebileceği göz önünde bulundurularak, çocukların farklı aktivitelere yönlendirilmeleri önerilmektedir.
Down sendromu ve otizm spektrum bozukluğu tanısına sahip çocukların annelerinin post travmatik büyüme ve başa çıkma stilleri arasındaki ilişkinin karşılaştırılması
Özel gereksinimli bir çocuğa sahip olmak, ebeveynler için yoğun stres, belirsizlik ve duygusal zorlanmalar içeren bir yaşam deneyimidir. Otizm spektrum bozukluğu ve Down sendromu, gelişimsel ve davranışsal özellikleri bakımından farklılık gösterdiğinden, ebeveynlerin başa çıkma süreçlerini ve psikolojik uyumlarını çeşitli biçimlerde etkileyebilmektedir. Literatür, zorlu yaşam olaylarının yalnızca olumsuz etkilerle sınırlı olmadığını; bireylerde kişisel güçlenme, yaşamın anlamına ilişkin farkındalık ve ilişkilerde derinleşme gibi olumlu değişimlere de zemin hazırlayabildiğini göstermektedir. Bu olumlu değişim, posttravmatik büyüme kavramıyla açıklanmaktadır. Bu araştırmada, otizm ve Down sendromu tanılı çocuğa sahip annelerin posttravmatik büyüme düzeyleri ile başa çıkma stilleri arasındaki ilişkinin karşılaştırlması amaçlanmıştır. Araştırmanın örneklemini belirli kurum ve dernekler aracılığıyla ulaşılan 87 anne oluşturmuştur. Veriler Posttravmatik Büyüme Envanteri, Başa Çıkma Tutumları Ölçeği ve demografik bilgi formu ile toplanmıştır. Bulgular, annelerin posttravmatik büyüme düzeylerinin orta-yüksek aralıkta olduğunu; aktif ve problem odaklı başa çıkma stillerinin daha yüksek posttravmatik büyüme ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Otizm grubundaki annelerin duygusal odaklı ve yüklenme niteliğindeki başa çıkma stratejilerini daha sık kullandıkları, Down sendromu grubundaki annelerin ise daha fazla kabullenme eğilimi gösterdikleri belirlenmiştir. Ayrıca ROC analizleri, posttravmatik büyüme düzeylerinin Otizm spektrum bozukluğu (OSB), Down sendromu (DS) ve kontrol gruplarını anlamlı düzeyde ayırt etmediğini ortaya koymuştur. Sonuç olarak, özel gereksinimli çocuğa sahip annelerde başa çıkma biçimlerinin travmatik deneyimlerden anlam çıkarma ve büyüme süreçlerinde belirleyici bir rol oynadığı görülmektedir. Bu doğrultuda ebeveynlere yönelik müdahalelerde, başa çıkma becerilerinin güçlendirilmesine odaklanılması önerilmektedir.
Çocuklardaki besin reddinin yetişkinlerdeki seçici yeme davranışı ve ebeveyn tutumları değişkenleri açısından incelenmesi
Çocuklardaki besin reddinin yetişkinlerdeki seçici yeme davranışı ve ebeveyn tutumları değişkenleri açısından incelenmesinin amaçlandığı bu çalışmada nicel araştırma yöntemlerinden olan ilişkisel tarama deseni kullanılmıştır. Çalışmanın örneklemini İstanbul ilinde ikamet eden 300 2-6 yaş arası çocuk ebeveyni oluşturmaktadır. Veri toplama aracı olarak Kişisel Bilgi Formu, Çocuk Besin Reddi Ölçeği (ÇBRÖ), Ebeveyn Tutum Ölçeği (ETÖ) ve Yetişkinlerde Seçici Yeme Anketi (YSYA) kullanılmıştır. Çalışmada elde edilen veriler SPSS 22 ile analiz edilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre; katılımcıların Çocuk Besin Reddi Ölçeği (ÇBRÖ) puan ortalaması 25,00±9,35 olarak belirlenmiştir. Neofobi alt boyutunda ortalama 9,90±4,14 olarak saptanmıştır. Seçici Yeme puanları ortalaması 15,09±6,09'dur. Ebeveyn Tutum Ölçeği (ETÖ) ortalama puan 139,55±15,40'tır. ETÖ ölçeğinde Demokratik Tutum alt boyutu ile ÇBRÖ arasında; Demokratik Tutum alt boyutu Seçici Yeme alt boyutu arasında anlamlı ve negatif yönlü bir ilişki olduğu; ETÖ ölçeğinde İzin Verici Tutum alt boyutu ile ÇBRÖ; İzin Verici Tutum alt boyutu ile Seçici Yeme arasında anlamlı ve pozitif yönlü bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Ölçeklerin tüm alt boyutları arasında da anlamlı ve pozitif yönlü bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Kız ve erkek çocukları arasında seçici yeme puanında anlamlı farklılık bulunmuş, erkek çocuklar daha yüksek puanlar almıştır. Yalnızca neofobi alt boyutunda anne-baba dışında bakım vereni bulunan çocuklarda anlamlı düzeyde daha yüksek puan alındığı belirlenmiştir. Okula gitme durumlarına göre besin reddi puanları arasında fark yoktur. Katılımcıların gelir, sigara kullanma ve evde karar alma durumlarına göre de besin reddinde anlamlı farklılık yoktur. Ancak ebeveynlerin tat, doku ve yaşı gibi durumlarına göre farklılıklar belirlenmiştir. YSYA ve ÇBRÖ arasında pozitif bir ilişki bulunmuş, alt boyutlar arasında da benzer ilişkiler saptanmıştır. Bu bulgular, çocuklardaki besin reddi ile ebeveyn tutumları ve yetişkinlerdeki seçici yeme davranışı arasında anlamlı ilişkiler olduğunu, özellikle demokratik tutumun koruyucu, izin verici tutumun ise risk artırıcı bir rol oynayabileceğini ortaya koymaktadır.
Üniversite öğrencilerinin yeme tutumu ile bağlanma stilleri ve benlik saygısı arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı üniversite öğrencilerinin yeme tutumu ile bağlanma stilleri ve benlik saygısı arasındaki ilişkiyi incelemektir. Ölçme araçlarından elde edilen veriler (IBM SPSS 26.0) kullanılarak test edilmiştir. Araştırmada elde edilen bulgular doğrultusunda üniversite öğrencilerinin yeme tutumları ile bağlanma stilleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı pozitif yönde ilişki tespit edilmiştir. Yeme tutumları ile hem yakın ilişkilerde yaşantılar ölçeği hem de bu ölçeğin alt faktörü olan kaçınmacı bağlanma stili arasında anlamlı ve pozitif ilişki olduğu görülmüştür. Fakat kaygılı bağlanma stili ile yeme tutumları arasında bir ilişki bulunsa da bu istatistikse olarak anlamlı düzeyde değildir. Üniversite öğrencilerinin benlik saygıları ile bağlanma stilleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı negatif yönde ilişki olduğu bulunmuştur. Benlik saygıları ile hem yakın ilişkilerde yaşantılar ölçeği hem de bu ölçeğin alt faktörü olan kaçınmacı bağlanma stili ve kaygılı bağlanma stili arasında anlamlı ve negatif ilişki tespit edilmiştir. Üniversite öğrencilerinin yeme tutumları ile benlik saygıları arasında istatistiksel açıdan anlamlı negatif yönde ilişki tespit edilmiştir.
Üniversite öğrencilerinin yeme tutumu ile bağlanma stilleri ve benlik saygısı arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı üniversite öğrencilerinin yeme tutumu ile bağlanma stilleri ve benlik saygısı arasındaki ilişkiyi incelemektir. Ölçme araçlarından elde edilen veriler (IBM SPSS 26.0) kullanılarak test edilmiştir. Araştırmada elde edilen bulgular doğrultusunda üniversite öğrencilerinin yeme tutumları ile bağlanma stilleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı pozitif yönde ilişki tespit edilmiştir. Yeme tutumları ile hem yakın ilişkilerde yaşantılar ölçeği hem de bu ölçeğin alt faktörü olan kaçınmacı bağlanma stili arasında anlamlı ve pozitif ilişki olduğu görülmüştür. Fakat kaygılı bağlanma stili ile yeme tutumları arasında bir ilişki bulunsa da bu istatistikse olarak anlamlı düzeyde değildir. Üniversite öğrencilerinin benlik saygıları ile bağlanma stilleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı negatif yönde ilişki olduğu bulunmuştur. Benlik saygıları ile hem yakın ilişkilerde yaşantılar ölçeği hem de bu ölçeğin alt faktörü olan kaçınmacı bağlanma stili ve kaygılı bağlanma stili arasında anlamlı ve negatif ilişki tespit edilmiştir. Üniversite öğrencilerinin yeme tutumları ile benlik saygıları arasında istatistiksel açıdan anlamlı negatif yönde ilişki tespit edilmiştir.
Çocukluk çağı travma öyküsüne sahip yetişkin bireylerde kolektivist başa çıkma stillerinin travma sonrası büyümeyle olan ilişkisinin incelenmesi
Giriş: Yaşamın ilk yılları, hayata bakış açımızın şekillendiği yaşlardır. Bu dönem travmaya uğrama açısından da oldukça hassas bir dönemdir. Yaşanabilecek travmalar kişinin yetişkin yaşamını etkilemekte ve dünyaya bakış açısını şekillendirmektedir. Erken dönem travmaya uğramanın olumsuz sonuçları olabileceği gibi kişiler travma sonrası büyüme göstererek olumlu bir gelişim fırsatı da deneyimleyebilmektedirler. Yaşanan travmalarda uygulanan başa çıkma stilleri, travmatik olay sonrası büyümede etkili olabilmektedir. Özellikle toplulukçu kültürlerde, yaşanan travma sonrası kolektivist başa çıkma stillerinin uygulandığı görülmektedir. Kolektivist başa çıkma stilleri travma sonrası büyümeye eşlik etmektedir. Amaç: Bu tez çalışması, çocukluk çağı travma öyküsüne sahip yetişkin bireylerde kolektivist başa çıkma stilleri ile travma sonrası büyüme arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Yöntem: Tez çalışmasının örneklemini 18-65 yaş arası 756 yetişkin birey oluşturmaktadır. Katılımcılara Bilgilendirilmiş Onam Formu, Demografik Bilgi Formu, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (CTQ-33), Kolektivist Başa Çıkma Stilleri Envanteri (KBÇSE) ve Travma Sonrası Büyüme Envanteri (TSBE) uygulanmıştır. Elde edilen verilerin analizi IBM SPSS 22.0 programı ile yapılmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan katılımcıların 678'ini (%89.7) kadın, 78'ini (%10.3) erkek katılımcı oluşturmaktadır. Travma puanları ile kolektivist başa çıkma stilleri alt faktörleri aile desteği, din-maneviyat, kabul ve yeniden yapılandırma ile travma sonrası büyüme arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Travma puanları ile kolektivist başa çıkma stilleri alt faktörlerinden özel duygusal paylaşımlar ve kaçınma-ayrışma ile travma sonrası büyüme arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Travma sonrası büyüme puanları ile kolektivist başa çıkma stilleri alt faktörlerinden aile desteği, özel duygusal paylaşımlar, din-maneviyat ve kabul ve yeniden yapılandırma arasında pozitif yönde anlamlı ilişki bulunmuştur. Kolektivist Başa Çıkma Stilleri Envanteri değerlendirildiğinde, en sık başvurulan baş etme yönteminin kaçınma-ayrışma, en az başvurulan yöntemin ise aile desteği olduğu görülmüştür. Son olarak çocukluk çağında travmaya uğrama oranının kadınlarda erkeklerden fazla olduğu ancak travma sonrası büyüme skorlarının her iki cinsiyet grubunda da benzer olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Sonuç: Çocukluk çağı travma öyküsüne sahip yetişkin bireylerde kolektivist başa çıkma stilleri ile travma sonrası büyüme arasında anlamlı bir ilişki olduğu ortaya çıkmıştır.
Psikolojik yardım almaya ilişkin tutumun, kendini damgalama, stres düzeyi ve utanç faktörleri ile arasındaki ilişki: Bir Y kuşağı incelemesi
Bu ilişkisel araştırmada, psikolojik yardım alma tutumunu etkilediği düşünülen, kendini damgalama, stres düzeyi ve utanç faktörleri ile demografik veriler ele alınarak aralarındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Tüm bu faktörlerle yapılan çalışmadaki bir diğer amaç da örneklemin Y kuşağı üzerinden yapılmasıdır. Araştırma kapsamında psikolojik yardım almada kendini damgalama ölçeği (PYAKDÖ), psikolojik yardım almaya ilişkin tutum ölçeği-kısa form (YAİTÖ-KF) (Fisher ve Farina, 1995), algılanan stres ölçeği (ASÖ), (COHEN, Kamarck ve Mermelsrtein,1983), Utandıran diğeri-2 (UDÖ) (Matos ve ark, 2015) kullanılmıştır. Araştırmanın örneklemi kar topu tekniğiyle seçkisiz dağıtılan ölçeklerde Y kuşağı grubuna ait olan bireylerin verileri seçilerek araştırmada kullanılmıştır. Araştırmanın örneklemini Y kuşağından seçilen 94 erkek ve 311 kadın birey oluşturmuştur. Verilerin analizinde ve değerlendirilmesinde IBM SPSS 22.0 programı kullanılmıştır. Araştırmanın bulgular ışığında psikolojik yardım alma tutumunda duyulan utanç, stres ve kendini damgalama faktörlerinin sosyo demografik veriler ile anlamlı ilişki içinde bulunduğu görülmüştür. Kendini damgalamayı utancın yordadığı sonucuna ulaşılmıştır. Psikolojik yardım almaya ilişkin ölçekte stres, utanç ve kendini damgalama, hiyerarşik regresyon analizi sonuçlarına göre stresin, psikolojik yardım alma tutumunu yordamadığı ancak kendini damgalamanın ve utancın psikolojik yardım almayı yordadığı sonucuna ulaşılmıştır. Algılanan stres skorlarını yordamayla ilişkili hiyerarşik regresyon analizi yapıldığında, kendini damgalama, utanç ve psikolojik yardım alma tutumunun anlamlı seviyedeki etkileri fark edilmiştir. Kendini damgalama skorlarını utanç skorlarının anlamlı seviyede yordadığı sonucuna ulaşılmıştır. Tüm bu ilişkiler ve analizler Y kuşağı örnekleminde ortaya konmuştur. Bireylerin psikolojik yardım alma tutumları konusundan seçilen değişkenler, Y kuşağının yardım alma davranışı üzerinde bize ayrıntılı bilgi sunmaktadır. Tüm bu araştırmalar ışığında utanç, algılanan stres ve kendini damgalamanın kendi içindeki birbirlerini yordama durumları, benzer şekilde psikolojik yardım alma tutumu ile stres, kendini damgalama ve utanç arasında da görülmektedir. Anahtar kelimeler: Psikolojik Yardım Alma Tutumu, Kendini Damgalama, Stres Düzeyi, Utanç, Y Kuşağı
Üniversite öğrencilerinin sosyal medya bağımlılıklarının depresyon ve benlik saygısı ile ilişkisinin incelenmesi
Bu araştırmada, üniversite öğrencilerinde sosyal medya kullanımı, depresyon ve benlik saygısı düzeyleri arasındaki ilişki incelenmiştir. Araştırmada yaş ortalaması 27,22±9,58 olan 390 katılımcı (221 kadın ve 169 erkek) anketlere yanıt vermiş ve değişkenler elde edilen veriler doğrultusunda incelenmiştir. Katılımcılara Sosyodemografik Bilgi Formu, Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri ve Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği uygulanmıştır. Verilerin incelenmesinde, bağımsız örneklem t-testi, tek yönlü ANOVA, Pearson Korelasyonu ve çoklu regresyon analizleri kullanılmıştır. Araştırmada elde edilen bulgulara göre, katılımcıların medeni durum, eğitim düzeyi, sosyal medyada paylaşım sıklığı, internette oyun oynama, sohbet etme, sosyal ağları takip etme, sosyal medyayı arkadaşlarla iletişim, yeni arkadaşlar edinme, bilgi edinme, vakit geçirme ve para kazanma amaçlarıyla kullanma durumu değişkenleri bakımından depresyon, benlik saygısı ve sosyal medya bağımlılığı alt boyut puanlarında anlamlı farklılıklar olduğu görülmüştür. Paylaşım sıklığı her gün olan, boşanmış olanlar, düşük gelir düzeyine sahip olanlar, lisansüstü öğrenciler, internet kullanım amaçları oyun, eğlence, sohbet ve sosyal ağlar olan katılımcıların depresyon ve sosyal medya bağımlılığı puanları anlamlı düzeyde daha yüksek; benlik saygısı ise daha düşüktür. Ayrıca, katılımcıların sosyal medya bağımlılığı alt boyut puanları ile depresyon arasında pozitif yönlü; benlik saygısı ile arasında negatif yönlü ve anlamlı ilişki bulunmuştur. Ayrıca, sosyal medya bağımlılığı tolerans ve iletişim alt boyutları depresyon ve benlik saygısı puanları tarafından anlamlı düzeyde yordanmaktadır. Araştırmada elde edilen bulguların, problemli sosyal medya kullanımıyla ilişkili olabilecek psikososyal faktörlerin anlaşılmasında önemli olduğu ve dijital yaşamın içerisinde olduğumuz bu dönemlerde problemli kullanımın önüne geçmek açısından katkı sağlayabileceği öngörülmektedir. Anahtar Kelimeler: Benlik Saygısı, Depresyon, Sosyal Medya
Psikolojik danışmanların öz yeterlilikleri ile iş doyumu ilişkisinin ve bu ilişkide öz şefkatin aracılık rolünün incelenmesi
Araştırmanın temel amacı, okul psikolojik danışmanlarında öz yeterliğinin ve iş doyumunun sosyo-demografik özellikler açısından incelenmesi ve öz yeterlik ile iş doyumu arasındaki ilişkide öz şefkatin aracılık rolünün araştırılmasıdır. Betimleyici ve ilişki arayıcı tipteki bu çalışma İstanbul ilinde yaşayan özel ve kamuya ait anaokulu, ilkokul, ortaokul, ortaöğretim ve rehberlik araştırma merkezinde çalışan psikolojik danışmanlar ile yürütülmüştür. Araştırma katılımcıları gönüllülük esasına dayalı olarak araştırma ölçeklerine web tabanlı uygulamayla ulaşılabilen 193'ü kadın 64'ü erkek olmak üzere toplam 257 psikolojik danışmandan oluşmaktadır. Araştırma verilerini toplamak amacıyla Kişisel Bilgi Formu, İş Doyumu Ölçeği, Öz Şefkat Ölçeği ve Psikolojik Danışman Öz yeterlik Ölçeği kullanılmıştır. Toplanan verilerin analizinde betimsel istatistikler, t-testi, varyans analizi, korelasyon katsayıları, regresyon analizi, çoklu aracılık analizi ve bootstraping yönteminden yararlanılmıştır. Psikolojik danışmanların iş doyumlarının cinsiyete, aylık ortalama gelir düzeyine, mezun olunan bölüme, çalıştığı kurum türü ve kademesine, katıldıkları meslek değiştirme isteği değişkenine göre anlamlı olarak farklılaştığı sonucuna ulaşılmıştır.Ayrıca psikolojik danışmanların öz yeterlik puanlarında kurum türü, mesleki kıdem ve meslek değiştirme isteği değişkenine göre anlamlı farkın olduğu görülmüştür. Öz yeterliğin iş doyumu üzerindeki etkisi pozitif ve anlamlı iken öz yeterliğin öz şefkat üzerindeki etkisi anlamlı bulunmamıştır. Bununla birlikte, öz şefkatin iş doyumu üzerindeki etkisi pozitif yönde ve anlamlı olarak bulunmuştur. Bu nedenle psikolojik danışmanların öz yeterlik ve iş doyumu ilişkisinde öz şefkatin aracılık rolü saptanamamıştır. Yapılan analiz sonucunda psikolojik danışmanların öz yeterliği ve iş doyumu ilişkisinde öz şefkatin aracı rolü bulunmadığı fakat öz şefkatin öz sevecenlik ve öz yargılama alt boyutlarının aracı rolü olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Psikolojik danışmanların öz sevecenliği arttıkça öz yeterliklerinin arttığı bu durumun psikolojik danışmanların iş doyumunu pozitif yönde etkilediği görülmüştür. Psikolojik danışmanların iş doyumlarının arttırılması için öz yeterlik ve öz şefkat ile ilgili çalışmaların yapılması önerilebilir
Evli bireylerde cinsel doyum ve evlilik uyumunun benlik saygısı ile ilişkisinin araştırılması
Bu araştırmada, evli bireylerde cinsel doyum ve evlilik uyumunun benlik saygısı ile ilişkisine bakılmış, aynı zamanda 18-45 yaş aralığında olan, ikame ettiği şehir fark etmeksizin kadın ve erkek olmak üzere 350 evli birey ile anket çalışması yapılmıştır. Bireylere araştırmanın değişkenlerini ölçmek üzere Golombok- Rust Cinsel Doyum Ölçeği, Çift Uyumu Ölçeği ve Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği online olacak şekilde uygulanmıştır. Araştırmada benlik saygısı değişkeninin evlilik uyumu ve cinsel doyum arasındaki ilişkiye ne derece etki ettiğini ve değişkenler arası ilişkiselliğini ortaya koymak amaçlanmıştır. Literatürde bulunan daha önce yapılmış çalışmalar nispeten düşük örneklem sayısı ile sınırlı tutulmuş olduğundan mevcut araştırma, örneklem sayısını arttırarak birçok coğrafi bölgeden bireye ulaşmış olup söz konusu değişkenler arasında anlamlı ilişkiler ortaya koymuştur. Araştırma bulguları doğrultusunda, erişkin bireylerde evlilik uyumu ile benlik saygısı arasında anlamlı ilişkiler saptanmış, kadın ve erkek cinsel doyum düzeyleriyle evlilik uyumunun düşük düzeyde bağlantılı olduğu sonucu elde edilmiştir. Bu sayede evli bireylerin evlilik uyumunda ve cinsel yaşamlarında benlik saygısı ile birlikte sosyodemografik değişkenlerin rolüne dikkat çekilerek elde edilen bulguların tasarlanan hipotezler bağlamında tartışılmasının bilime fayda sağlayacağı düşünülmüştür.
Evli kadınlar benlik algısı ve evlilik doyumunu erken dönem uyumsuz şemalar ile ilişkisi
Şema kuramı, erken dönem uyum bozucu şemaların oluşmasında, çocukluk çağının olumsuz yaşantılarına merkezi bir önem vermiştir. Erken dönem uyumsuz şemalar, bireylerin hayatının ileriki dönemlerinde duygu, düşünce, davranış ve ilişki kurma anlayışlarını etkilemektedir. Bu araştırmada evli kadınlarda erken dönem uyumsuz şemaların evlilik doyumu ve benlik algısı arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu araştırma doğrultusunda hazırlanan çalışma, betimsel desende bir araştırma olup ilişkisel tarama modeline göre gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın çalışma grubunu yaşları 24-65 aralığında değişen 394 evli kadın oluşturmaktadır. Katılımcılara Kişisel Bilgi Formu, Young Şema Ölçeği Kısa Form-3 (YŞÖ-KF3), Evlilik Doyum Ölçeği (EDÖ), ve Sosyal Karşılaştırma Ölçeği (SKÖ) uygulanmıştır. Verilerin analiz edilmesinde IBM SPSS 25 programları kullanılmıştır. Gruplar arası farklılaşmanın belirlenmesi için bağımsız örneklemler için T-test ve tek yönlü varyans analizi (ANOVA) kullanılmıştır. Değişkenler arası ilişkilerin değerlendirilmesinde de Pearson Korelasyon Katsayısı ve Çoklu Doğrusal Regresyon Analizi teklikleri uygulanmıştır. Araştırma bulguları değerlendirildiğinde Erken Dönem Uyumsuz Şemalar ile Evlilik Doyumu arasında anlamlı bir ilişki olduğu, Evlilik Doyumu puanı arttıkça şemaların puanların azaldığı görülmektedir. Ayrıca Benlik Algısı ile Onay Arayıcılık, Yüksek Standartlar, Karamsarlık, Dayanıksızlık, Sosyal İzolasyon, Duyguları Bastırma, Kusurluluk, İç İçe Geçme ve Terk Edilme arasında orta seviye negatif bir ilişkisi olduğu görülmektedir. Ayrıca Sosyal Karşılaştırma Ölçeği ile Evlilik Doyumu Ölçeği arasında orta seviye pozitif bir ilişki olduğu saptanmıştır. Çalışma bulguları doğrultasında, bireylerin uyumsuz şemalarıyla çalışmanın evlilik uyumu ve benlik algısı açısından da önemli olacağı söylenebilir. Çalışma, evli erkekler de dahil edilerek ve daha geniş örneklemlerle tekrarlanması önerilir. Anahtar Kelimeler: Şema, Erken Dönem Uyumsuz şemalar, Evlilik doyumu, Benlik Algısı, Evli Kadınlar
COVID-19 pandemisi döneminde sağlık çalışanlarının kaygı ile depresyon düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
SARS virüsüyle benzerliği sebebiyle SARS-Cov-2 adı verilen, Aralık 2019'da Çin'in Wuhan bölgesinde görülen bir virüs, bu bölgede başlayıp bütün dünyayı etkisi altına alarak bir pandemi haline dönüşmüştür. Daha sonra Covid-19 özel adıyla anılan bu virüsün yarattığı salgının, birinci elden kucaklayıcısı sahada bulunan sağlık çalışanlarından oluşmaktadır. Sağlık çalışanları, salgınla mücadelede en önemli meslek grubunu oluşturduğu için üzerinde durulması ehemmiyet kazanan bir gruptur. Bu meslek grubunun salgın sebebiyle depresyona ve kaygıya sürüklenmesi oldukça muhtemeldir. Bu çalışma, salgın döneminin en fazla hassasiyet gösterilmesi gereken grup olan sağlık çalışanlarının depresyonları, kaygıları ve depresyon ile kaygıları arasındaki ilişkiyi başka değişkenlerle birlikte incelemeyi amaçlamaktadır. Sağlık çalışanlarının kaygı ve depresyonları cinsiyet, medeni durum, maaş, meslekte geçirilen süre, branş, salgının sebep olduğu maddi kayıp, salgın sebebiyle barınma biçimindeki zorunlu değişiklik ve daha önce alınmış psikolojik bir rahatsızlık tanısının olup olmaması gibi değişkenlerle birlikte incelenmiştir. Araştırma, İstanbul ilinden rasgele olarak 338 katılımcının katılımıyla gerçekleşmiştir. Katılımcılardan Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ve kişisel bilgi formu aracılığıyla veriler toplanmıştır. Veriler Statistical Package for the Social Science (SPSS) yardımı ile analiz edilmiştir. Elde edilen verilerin analizi sonucunda pandemi döneminde sahada bulunan sağlık çalışanlarının depresyonları ve kaygıları arasında pozitif yönlü anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Özellikle bekar, çocuksuz, nispeten daha düşük maaşa sahip, salgın sebebiyle maddi kayıp yaşamış ve salgın sebebiyle yaşam alanlarını değiştirmek zorunda kalmış sağlık çalışanlarının hem depresyon hem de anksiyete puanları diğer katılımcılara oranla daha yüksek bulunmuştur.
Erkek AMATEM hastalarında opioid ve alkol kullanım bozukluğunun çocukluk çağı travmalarıyla ilişkisi
Opioid ve alkol maddelerinin ilk olarak kullanımına tıp alanında, çeşitli hastalıkların tedavilerde rastlanmaktadır. Opioid ve alkolün Dünyada ve Türkiye'de kötüye kullanımı ise zamanla artış göstermiştir. Bahsi geçen bu maddelerin kötüye kullanımını tetiklemekte olan birçok faktör bulunmaktadır. Çocukluk çağında yaşanmış olan istismar ve ihmal durumları da bu faktörler arasındaki yerini almaktadır. İhmal ve istismar durumlarının çocukluk döneminde oluşturmuş olduğu etkiye çocukluk çağı travmaları adı verilmektedir. Çocukluk çağında yaşanmış olan travmalar; duygusal istismar, fiziksel istismar, cinsel istismar, ekonomik istismar ve ihmal olmak üzere beş ayrı türde incelenmektedir. Bu araştırmada amaç; çocukluk çağında yaşanmış olan travmatik olayların, opioid ve alkol kullanımı ile ilişkisinin incelenmesini sağlamaktır. Bahsi geçen amaca ulaşabilmek için survey adı verilen araştırma modeli kullanılmıştır. Alkol bağımlısı olan 30 kişi ve opioid bağımlısı olan 30 kişi üzerinde toplam 60 erkek katılımcı üzerinde araştırma gerçekleştirilmiştir. Araştırma örneklemindeki bireylerin 18'i 20-30 yaş arası, 15'i 31-40 yaş arası, 9'u 41-50 yaş arası, 14'ü 51-60 yaş arası, 4'ü 60+ yaşındadır. Bu bağlamda araştırmaya katılan kişilerin çoğunluğu 20-30 yaş arası bireylerdir. Araştırmanın sonucunda elde edilen verilere göre çocukluk döneminde yaşanılan cinsel istismar, duygusal istismar, fiziksel istismar, duygusal ihmal, fiziksel ihmal gibi olayların bağımlılık profilinde etki sahibi olduğu görülmüştür. Çalışmanın sonucunda, bağımlı hastalarda opioid ve alkol kullanımı ile çocukluk çağı travmaları arasında anlamlı bir ilişki saptanmış olup, bu sonucun gelecek çalışmalara ışık tutması ve geliştirilmesi beklenmektedir. Çalışmanın örnekleminin çoğaltılması ile daha güvenilir sonuçlar elde edilebileceği düşünülmektedir.
COVID-19 pandemisi sırasında evli bireylerin algıladıkları stres düzeyleri ve çözüm odaklı düşünme becerileri ile evlilik uyumları arasındaki ilişkinin incelenmesi
2019 yılında başlayan ve hızla tüm dünyaya yayılan Covid-19 pandemisinin bireyler üzerinde fizyolojik etkileri kadar ekonomik, sosyal ve psikolojik birçok etkileri de ortaya çıkmaktadır. Covid-19 pandemisi ile zorlaşan hayat koşulları, bireyler üzerindeki stresin artması, evlilik ilişkilerini de olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Bu bilgiler doğrultusunda bu çalışmada Covid-19 pandemisi sırasında evli kişilerin evlilik uyumu, çözüm odaklı düşünme becerileri ve algıladıkları stres düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Aynı zamanda evlilik uyumu, çözüm odaklı düşünme becerisi ve algılanan stres düzeyinin katılımcıların demografik bilgilerine göre farklılık gösterip göstermediği incelenmiştir. Araştırma 25-65 yaş aralığında olan, 388 (266 kadın, 122 erkek) evli kişi ile online anket çalışması yapılarak yürütülmüştür. Örnekleme kartopu yöntemiyle ulaşılmıştır. Araştırmada veri toplama araçları olarak Demografik Bilgi Formu, Evlilikte Uyum Ölçeği (EUÖ), Çözüm Odaklı Envanter ve Algılanan Stres Ölçeği (ASÖ) kullanılmıştır. Bu araştırmadan elde edilen bulgularda; evlilik uyumu ile cinsiyet, evlilik süresi, çocuk sahibi olma, gelir düzeyi ve psikiyatrik hastalığa sahip olma puanları arasında anlamlı düzeyde bir farklılık olduğu ancak Covid – 19 hastalığına yakalanma puanları arasında anlamlı düzeyde bir farklılık olmadığı saptanmıştır. Çözüm odaklı düşünme ile cinsiyet, evlilik süresi, çocuk sahibi olma arasında anlamlı bir farklılık olmadığı ancak gelir düzeyi, psikiyatrik hastalığa sahip olma ve Covid – 19 hastalığına sahip olma arasında anlamlı farklılık olduğu saptanmıştır. Algılanan stres düzeyi puanları ile cinsiyet, evlilik süresi, gelir düzeyi arasında anlamlı bir farklılık olduğu fakat çocuk sahibi olma, psikiyatrik hastalığa sahip olma, Covid – 19 hastalığına yakalanma arasında anlamlı düzeyde bir farklılık olmadığı saptanmıştır. Çözüm odaklı düşünme ile evlilik uyumu arsında pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır. Çözüm odaklı düşünme düzeyi ile algılanan stres düzeyi arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır. Algılanan stres düzeyi ile evlilik uyumu arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır. Son olarak, algılanan stresin çözüm odaklı düşünme ile evlilik uyumu arasındaki ilişkiye tam aracılık ettiği saptanmıştır. Diğer bir deyişle; çözüm odaklı düşünme ile evlilik uyumu arasındaki ilişkide algılanan stres düzeyinin evlilik uyumunu daha baskın olarak etkilediği saptanmıştır. Covid – 19 pandemisinin kişilerin algıladıkları stres düzeyi, çözüme yönelik düşünme becerileri ve evlilik uyumları üzerindeki etkilerini daha iyi anlayabilmek için daha geniş örneklemle ve Covid – 19 hastalığını geçirmiş kişilerle daha fazla çalışmanın yapılması yararlı olacaktır.
Bireyin bağlanma stili ile eş seçimi arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bağlanma, bakıma muhtaç olarak dünyaya gelen bireyin yaşamında ihtiyaçlarını karşılayan ve birey için önem arz eden kişilere karşı oluşturduğu derin ve kalıcı duygusal bağ olarak tanımlanmaktadır. Yaşamın ilk evrelerinde oluşarak gelişen bağlanma stili fazla değişime uğramadan yetişkinlik dönemlerine aktarılmaktadır. Bağlanma stilinin eş seçimini de etkileyeceği düşünülmektedir. Bu çalışmada, bireyin bağlanma stili ile eş seçimi arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırma verileri Covid-19 salgını nedeniyle katılımcılardan çevrimiçi şekilde toplanmıştır. Katılımcılar çalışmaya gönüllülük esasına göre katılım sağlamışlardır. Çalışma kapsamında yararlanılan veri toplama araçları şunlardır; Sosyodemografik Bilgi Formu, Eş Seçme Stratejileri Envanteri (ESSE) ve İlişki Ölçekleri Anketidir (İÖA). Gönüllü olan katılımcılara, sosyodemografik özelliklerin öğrenilmesi amacıyla "Sosyodemografik Bilgi Formu" doldurtulmuştur. Araştırma sürecinde elde edilen veriler IBM SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 21.0 paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. Ölçekler ve alt boyutları arasındaki ilişkinin incelenmesi için Pearson korelasyon katsayısı kullanılmıştır. Alt boyutlar ile demografik veriler arasındaki ilişkiler incelenirken normal dağılım varsayımı altında bağımsız örneklem t testi ve tek yönlü ANOVA testi kullanılmıştır. Araştırma dahilinde sosyodemografik bilgi formu ve anket sorularını yanıtlayan 202'si (%51.0) kadın, 194'ü (%49.0) erkek olmak üzere toplam 396 katılımcı ile çalışılmıştır. Araştırmaya en çok 19-27 yaş arası bireyler katılım sağlamıştır. Yapılan analiz sonuçlarına göre, bağlanma stilleri ve eş seçme stratejileri cinsiyetler arasında anlamlı farklılık göstermiştir. İlişki Ölçekleri Anketi'nin bağlanma stili alt boyutları ile ESSE alt boyutları arasında anlamlı ilişkiler saptanmıştır; 'Güvenli bağlanma' ile ESSE 'dini-siyasi benzerlik' ve 'sosyoekonomik düzey' alt boyutları arasında istatistiksel olarak anlamlı, pozitif yönde, orta düzeyde ilişki olduğu gözlemlenirken, 'saplantılı bağlanma', 'korkulu bağlanma' ve 'kayıtsız bağlanma' ile ESSE 'aile kurumu ve güven', 'fiziksel özellik' ve 'aşk' alt boyutları arasında istatistiksel olarak anlamlı, pozitif yönde, orta veya iyi düzeyde ilişki olduğu saptanmıştır. Çalışmamızın bulgularından hareketle, bireyin bağlanma stillerinin, bireyin eş seçme stratejileri ile ilişkili olabildiği söylenebilir. Bu doğrultuda, bireyin hayatında halihazırda oldukça önemli yer tutan anne-baba ilişkileri ve onlarla kurulan sağlıklı bağlanma örüntülerinin, bireyin hayatındaki ve seçimlerindeki önemi tekrar görülmüştür. Yapılacak olan benzer çalışmalarda daha geniş örneklemlere ulaşılmasının yararlı olacağı düşünülmektedir.
COVID-19 salgın sürecinde ergenlerin psikolojik sağlamlıkları ile depresyon ve somatik belirtileri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Covid-19, Aralık 2019'da Çin'in Wuhan bölgesinde ortaya çıkan, kısa sürede birçok ülke gibi Türkiye'de de etkisini gösteren ve ekonomi, siyaset, sosyal hayat, sağlık sektörü gibi çeşitli birçok alan mühim sorunlara yol açan, şu ana kadar maruz kalınan diğer salgınları etkileri sebebi ile geride bırakan bir virüs olarak kaynaklara geçmiştir. Her yaş dönemini farklı şekilde etkisine alan salgının ergenliğin zorlu süreçlerinden geçen bireyi ne şekilde etkileyeceği düşünülerek bu çalışmanın yapılması uygun bulunmuştur. Çalışmanın temeli; Covid-19 salgın sürecinde ergenlerde psikolojik sağlamlık ile depresyon ve somatik belirtiler arasındaki ilişkinin anlamlı olup olmadığının incelenmesi üzerine oturtulmuştur. Araştırmaya Türkiye'de çeşitli illerde yaşamakta olan 14-17 yaş arası 417 öğrenci katılmıştır. Araştırmanın verileri DSM V Düzey-2 Bedensel Belirtiler Ölçeği 11-17 Yaş Arası Çocuk Formu, Ergen Psikolojik Dayanıklık Ölçeği ve Kutcher Ergen Depresyon Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Verilerin analizinde Bağımsız Örneklem T-Testi, ANOVA ve Korelasyon Analizi kullanılmıştır. Araştırma sonucunda ergenlerin psikolojik sağlamlık düzeyleri ile depresyon ve bedensel belirtiler düzeyleri arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Bu çalışma hipotezlerini doğrulamıştır. Salgın hastalıkların insanlığı bir çok yönden etkilediği bilinmektedir. Bu sebeple Covid-19 salgının insanlar üzerindeki etkilerini farklı değişkenler açısından incelemenin fayda sağlayacağı düşünülmektedir. Ayrıca psikolojik sağlamlık kavramı özellikle ülkemizde birçok açıdan inecelenmeyi bekleyen bakir bir alandır. Yapılacak yeni çalışmalara iyi bir kaynak olabileceği düşünülmektedir.
Üniversite öğrencilerinde bilinçli farkındalık düzeyinin algılanan stres ve sağlık anksiyetesi ile ilişkisinin incelenmesi
Giriş ve Amaç: Bilinçli farkındalık bireyin dış ve iç faktörler karşısında zihinsel farkındalığı olarak ifade edilmektedir. Stres ise kişi ve dış çevreden meydana gelen, kişinin baş etmekte zorlanabileceği bir durum ve iyilik halinin risk altına girmesi olarak tanımlanmaktadır. Sağlık anksiyetesi bir rahatsızlık durumu yokken, ciddi bir hastalığın varlığı düşüncesi ve korkusunun olması olarak ifade edilmektedir. Sağlık anksiyetesi bulunan bireyler bedenlerindeki küçük bir farklılığı abartılı bir biçimde yorumlamaktadırlar. Bu tanımlar kapsamında bu araştırmanın amacı üniversite öğrencilerinin bilinçli farkındalık düzeyinin, algılanan stres ve sağlık anksiyetesi düzeyleriyle ilişkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın örneklem seçimi basit-rastgele örneklem seçimi türüne göre yapılmıştır. Araştırma örneklem grubunu İstanbul Gelişim Üniversitesi ve İstanbul Haliç Üniversitesinde öğrenim gören ve gönüllülük esasına göre seçilen 400 lisans öğrencisi oluşturmaktadır. Veriler katılımcılara bilgisayar üzerinden yöneltilen online anketler aracılığıyla elde edilmiş olup araştırma dahilinde Sosyodemografik Bilgi Formu, Bilinçli Farkındalık Ölçeği, Algılanan Stres Ölçeği ve Sağlık Anksiyetesi Ölçeği kullanılmıştır. Toplanan veriler SPSS paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: Araştırmadan elde edilen bulgu sonuçlarına göre Sağlık Anksiyetesi Ölçeği ile Algılanan Stres Ölçeği puanı arasında yüksek düzeyde pozitif yönlü, Bilinçli Farkındalık Ölçeği puanı arasında ise orta düzeyde negatif yönlü bir ilişki olduğu saptandı. Bilinçli Farkındalık düzeyi ile Algılanan Stres düzeyinin ilişkisi incelendiğinde bilinçli farkındalığın algılanan stresi anlamlı derecede yordadığı görülmektedir. Algılanan stres düzeyi ile cinsiyet değişkeni arasında anlamlı bir ilişki olup olmadığı incelendiğinde kadınların algılanan stres düzeylerinin anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptanmıştır. Algılanan stres, bilinçli farkındalık ve sağlık anksiyetesi düzeyleri ile gelir durumu değişkeni incelendiğinde, yüksek geliri olan grupta algılanan stres düzeyinin düşük, bilinçli farkındalık düzeyinin yüksek olduğu saptanırken, sağlık anksiyetesi açısından anlamlı farklılık bulunmamıştır. Sonuç: Çalışma sonuçlarına göre bilinçli farkındalık düzeyinde artış meydana geldikçe sağlık anksiyetesi ve algılanan stres düzeylerinde azalma olmaktadır. Bu bağlamda sağlık anksiyetesi ve algılanan stres düzeyi yüksek olan bireyler için bilinçli farkındalık çalışmaları ve eğitimlerinin faydalı olabileceği düşünülmektedir.
WISC-IV sonuçlarına göre normal ve üstün yetenekli olarak değerlendirilen altı-on yaş arasındaki çocukların sosyal uyum ve beceri düzeylerinin aile hayatı ve çocuk yetiştirme tutumları ile ilişkisi
Giriş ve Amaç: Üstün yetenek, bireylerin belirli alanlarda ileri düzeyde olmasını ifade etmektedir. Üstün yetenekli bireylerin çevrelerini diğer bireylerden farklı şekilde algıladıkları bilinmektedir. Erken yaşantıda desteklenen üstün yetenekli bireyler gelecek yaşantılarında var olan potansiyellerini sergileyebilme olanağına sahip olmaktadır. Sosyal beceriler kişinin sosyal yaşantıyı anlaması ve duygu durumuna göre hareket edebilmesi olarak ifade edilmektedir. Bireyin sağlıklı bir yaşam sürmesi, sosyal, duygusal, bilişsel, motor ve dil becerilerinin gelişebilmesi için eğitim önemlidir ve bu eğitimin ilk başladığı kurum ise ailedir. Aile ortamı ve anne baba tutumları bireylerin sosyal uyum ve becerilerini büyük oranda etkilemektedir. Bu bilgiler kapsamında araştırmanın amacı; üstün yetenekli olan çocukların sosyal uyum ve beceri düzeylerinin normal zihin düzeyinde olan çocukların sosyal uyum ve beceri düzeylerinden farklılaşıp farklılaşmadığını ortaya koymak ve sosyal uyum ve beceri düzeylerinde anne baba tutumlarının etkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu araştırma ilişkisel tarama modeli baz alınarak uygulanmıştır. Örneklem seçimi basit-rastgele örneklem seçimi türüne göre yapılmıştır. Araştırmanın evrenini 6-10 yaş arası çocuk bireyler oluşturmaktadır. Araştırmanın örneklemini ise 6-10 yaş arası 90 çocuk birey oluşturmaktadır. Araştırmada veri toplama aracı olarak Sosyodemografik Veri Formu, Sosyal Uyum Ve Beceri Ölçeği (SUBÖ), Aile Hayatı ve Çocuk Yetiştirme Tutum Ölçeği (PARI) ve Wechsler Çocuklar İçin Zekâ Ölçeği-IV (WISC-IV) kullanılmıştır. Toplanan veriler SPSS paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: Araştırmadan elde edilen bulgu sonuçlarına göre bütün katılımcıların Sosyal Uyum ve Beceri Ölçeği (SUBÖ) Dikkat ve Hareketlilik, Onay İhtiyacı alt boyutları ile Aile Hayatı ve Çocuk Yetiştirme Tutumları Ölçeği (PARI) Aşırı Kontrol / Aşırı Annelik alt boyutu arasında pozitif yönde ilişki olduğu saptanmıştır. Sosyal Uyum ve Beceri Ölçeği (SUBÖ) Dikkat ve Hareketlilik alt boyutu ile Aile Hayatı ve Çocuk Yetiştirme Tutumları Ölçeği (PARI) Sıkı Disiplin ve Aşırı Kontrol alt boyutu arasında ise pozitif yönde ilişki olduğu sonucu elde edilmiştir. Sosyal Uyum ve Beceri Ölçeği (SUBÖ) ve alt boyutlarından Sosyal ilişki, Duygu Durumu, İçe Dönüklük, Engellenme Eşiği ve Dürtüsellik ile Aile Hayatı ve Çocuk Yetiştirme Tutumları Ölçeği (PARI) Demokratik Tutum ve Eşitlik Tanıma alt boyutu arasında negatif yönde ilişki olduğu görülmüştür. SUBÖ Onay ihtiyacı alt boyutu ile PARI Sıkı Disiplin alt boyutu arasında ise pozitif yönde ilişki olduğu saptanmıştır. Üstün zekâ aralığında olan bireylerin ve normal zekâ aralığında olan bireylerin SUBÖ dikkat ve hareketlilik alt puanları ile PARI aşırı kontrol, sıkı disiplin, ev kadınlığını reddetme alt boyutları arasında pozitif yönde ilişki olduğu sonucu elde edilmiştir. Sonuç: Çalışma sonuçlarına göre, çocukların zekâ seviyesinden bağımsız olarak, ebeveynler demokratik tutum sergilediğinde, çocukların sosyal uyum ve beceri düzeylerinde artış meydana gelmektedir. Bu kapsamda çocukların sosyal uyum ve becerilerini arttırmak adına anne baba tutumları üzerine yapılacak olan eğitim ve çalışmaların yararlı olabileceği düşünülmektedir.
Çocuk ve ergenlerin öfke kontrol düzeyleri üzerinde ebeveyn tutumlarının etkisi
Giriş ve Amaç: Öfke her insanda var olan ve bireyin ruh halini gösteren duygulardan biridir. Günlük hayatımızda önemli bir yere sahip olan öfke, doyurulmamış isteklere, istenmeyen sonuçlara ve karşılanmayan beklentilere verilen son derece doğal, evrensel bir tepkidir. Öfke farklı yoğunluklarda yaşanabilmektedir. Bazen kısa süreli, orta yoğunlukta ve hatta bu düzeyde yararlıyken, bazen de sürekli, şiddetli ve yıkıcı olabilmektedir. Öfke kontrolüne en önemli etki yaratan unsurlardan birisi olarak düşünülen ebeveyn tutumlarının incelenmesi ise çalışmanın amacını yansıtmaktadır. Yöntem: Araştırma, tarama yöntemi ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın örneklemini 8-18 yaş arasındaki çocuk ve ergenlerden meydana gelen 412 katılımcı oluşturmaktadır. Araştırmada araştırmacı tarafından hazırlanan sosyo-demografik veri formu, Sürekli Öfke (SL-Öfke) ve Öfke İfade Tarzı Ölçeği (Öfke-Tarz) Ölçeği ve Ebeveyn Tutum Ölçeği kullanılmıştır. Araştırma verilerinin analizinde betimsel analizler, T-Test ve ANOVA testi ile korelasyon analizleri kullanılmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan çocuk ve ergenler %41.7 oranında 11-15 yaş aralığındadır. Araştırmada sürekli öfke alt boyutu ile izin verici tutum (r: 0,191; p<0,05), koruyucu tutum (r: 0,145; p<0,05) ve demokratik tutum (r: 0,102; p<0,05) arasında düşük düzeyli ve pozitif yönlü, otoriter tutum ile (r: 0,341; p<0,05) orta düzeyli ve pozitif yönlü, Kontrollü öfke alt boyutu ile koruyucu tutum (r: 0,333; p<0,05) ve demokratik tutum (r: 0,537; p<0,05) arasında orta düzeyli ve pozitif yönlü ilişki olduğu, dışa vurulan öfke alt boyutu ile izin verici tutum (r: 0,219; p<0,05), koruyucu tutum (r: 0,145; p<0,05) ve demokratik tutum (r: 0,140; p<0,05) arasında düşük düzeyli ve pozitif yönlü, otoriter tutum ile (r: 0,348; p<0,05) orta düzeyli ve pozitif yönlü ilişki olduğu ve içte tutulan öfke alt boyutu ile izin verici tutum (r: 0,218; p<0,05), koruyucu tutum (r: 0,157; p<0,05), demokratik tutum (r: 0,263; p<0,05) ve otoriter tutum ile (r: 0,138; p<0,05) arasında düşük düzeyli ve pozitif yönlü ilişki olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Araştırmada öfke kontrol düzeyleri ile ebeveyn tutumlarının yaş, ekonomik düzey, anne-baba öğrenim düzeyine göre farklılaştığı tespit edilmiştir. Aynı zamanda çalışma sonucunda sürekli öfke, kontrollü öfke, içte tutulan ve dışa vurulan öfke düzeyleri ile ebeveyn tutumları arasında ilişki olduğu tespit edilmiştir.