Theses supervised by Prof. Dr. Bülent Yıldırım

10 theses · Akdeniz University

Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnflamatuar barsak hastalıklarında serolojik markerların rolü

Amaç: İnflamatuar barsak hastalıklarının ayırıcı tanısında bazı serolojik markerların önemini değerlendirmek. Arka plan: İnflamatuar barsak hastalıklarının tanısında klinik, laboratuar, endoskopik ve radyolojik bulgular gereklidir. ANCA, ASCA, Anti-Goblet antikoru ve Ekzokrin Pankreas antikoru gibi noninvazif serolojik belirteçlerin inflamatuar barsak hastalıklarının tanısında rolü artmaktadır. Bu çalışmada ANCA, ASCA, Anti-Goblet antikoru ve Ekzokrin Pankreas antikoru düzeylerinin ülseratif kolit ve Crohn hastalığı tanılı hastalarda pozitiflik oranları ve ayırıcı tanı açısından katkısı değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Etik Kurul onayı alındıktan sonra, AÜTF Gastroenteroloji Polikliniğine ardarda başvuran 122 inflamatuar barsak hastalığı tanılı hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya alınan 122 hastanın 70'i (%57.3) ülseratif kolit, 52'si (%42.7) Crohn hastasıydı. Antikor titreleri için hastalardan kan örnekleri alınarak 2500 rpm'de 10 dakika santrifüj edilmesinin ardından elde edilen serumlar eppendorflar içine alınarak -20°C'de donduruldu ve çalışmaya dek saklandı. Antikor pozitiflikleri immünflöresans yöntemi ile çalışıldı ve değerlendirildi. Hastaların demografik ve klinik verileri SPSS 17.0 programı ile analiz edildi. Frekans analizleri olarak kategorik değişkenler için ki-kare, sürekli değişkenler için Mann-Whitney U testleri kullanıldı. Değişkenler arası rölatif risk tayinini gerçekleştirmek için binary lojistik regresyon analizi kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan ülseratif kolit ve Crohn hastalarında, anti-TNF tedavi kullanımı Crohn hastalarında daha yaygındı. Geçirilen atak sayısı ülseratif kolit hastalarında daha fazla olmakla beraber, Crohn hastalarının ilk şikayetten tanı konulana kadar geçirdiği süre daha uzundu. Çalışmaya alınan Crohn hastalarının hastalık tutulum alanı ülseratif kolit hastalarından karşılaştırmalı olarak daha genişti. Çalışmaya alınan 70 ülseratif kolit hastasından 18'inde (%25.7) ANCA pozitiftir. Crohn hastalarından (n=52) sadece 2 hastada ANCA pozitif bulundu. 122 hastalık çalışma grubunda 2 hastanın Anti-Goblet antikoru pozitif bulunmuştur. Her iki hasta da ülseratif kolit hastası olup her iki hastanın da aynı zamanda ANCA antikorları pozitiftir. Çalışma grubunda 70 ülseratif kolit hastasının 4'ünde ASCA pozitif bulunmuştur. 52 Crohn hastasının 24'ünde ASCA pozitiftir (%46). 70 ülseratif kolit hastasının 1'inde Ekzokrin Pankreas antikoru pozitif bulunmuştur. 52 Crohn hastasının 15'inde Ekzokrin Pankreas antikoru pozitiftir (%28.8). Çalışmamızda, ekzokrin pankreas antikoru, Crohn hastalığının ÜK'dan ayırıcı tanısında %95.5 özgüllük ve %93.5 pozitif prediktif değerde bulunmuş olup, ASCA ise Crohn hastalığının ÜK'dan ayırıcı tanısında %94.2 özgüllük ve %85.7 pozitif prediktif değerde bulunmuştur. Çalışma grubunda ASCA pozitiflik frekansı, ekzokrin pankreas antikor pozitifliğinden daha sıktır. ASCA ve Ekzokrin Pankreas antikorlarının ortak kullanımı, herhangi birinin pozitifliği göstergeç olarak kabul edildiğinde, tek başına ASCA'nın kullanılmasına göre özgüllük ve pozitif prediktif değer açısından benzer, duyarlılık ve negatif prediktif değeri daha yüksektir. Sonuç: Çalışmamızda ülseratif kolit hastalığının Crohn'dan ayırıcı tanısından ANCA, Crohn hastalığının ülseratif kolit hastalığından ayırıcı tanısında ASCA ve Ekzokrin Pankreas antikorları yüksek özgüllük ve pozitif prediktif değerlere sahip olduğu gösterilmiştir. Ancak antikorların hasta popülasyonlarında pozitiflik oranlarının düşük olması, sadece pozitif olduklarında anlamlı olmaları nedeniyle klinik kullanımları kısıtlıdır. Çalışma sonuçları literatürdeki diğer çalışmalar ile uyumludur. Bu çalışma klinik tanısı kesin olan hastalarda yapılmış olsa da, literatürde sınıflandırılmamış İBH hastalarında da bu antikorların pozitifliklerinin Crohn veya ÜK lehine sınıflandırma sağlayabileceğine dair yayınlar mevcuttur; sınıflandırılmamış İBH hastalarında da bu antikorların kullanımı ile ilgili ileri çalışmalar gereklidir.

AntikorlarBiyobelirteçlerCrohn hastalığı+3
Mehmet Bakırtaş
Akdeniz University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Beyin natriüretik peptit'in kronik karaciğer hastalıklarında oluşan asit takip ve tedavisindeki yeri

Giriş ve Amaç: Sirozun bir çok organ ve sistemleri etkileyen semptom ve bulguları içerdiği gösterilmiştir. Bu yüzden sirozda plasma pro-BNP düzeyleri hemodinamik dolaşımdan dolayı artmıştır. Sirozda pro-BNP düzeyleri kardiyak disfonksiyondan bağımsız olarak asit sıvı derecesinden etkilenebilir. Siroz hastalarındaki asit sıvı derecesi ile pro-BNP düzeylerini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 47 siroz hastası ve başlangıçta ve ortalama 3 ay sonra kontrole geldiğinde bakılan plazma pro-BNP düzeyleri ile ilaç tedavisi alan asit sıvı miktarları arasındaki ilişki değerlendirildi. Bulgular: Hem başlangıçta hem de kontrolde asit sıvısı olan hastalarda plazma pro-BNP düzeyleri anlamlı bir şekilde artmıştır Öte yandan diüretik tedavisi alan asiti olan başlangıç siroz hasta grubunda ve kontrolde asit mayisi artmış ve sabit kalmış siroz hasta grubunda plazma pro-BNP düzeylerinde anlamlı bir artış tesbit edilmiştir (Başlangıç grubunda 137,04  69 pg/ml p<0,05 kontrol grubunda 160,78  76 pg/ml p<0,05). Ayrıca yine bu grupta kontrole geldiğinde batında asit sıvı miktarı azalan asit sıvı miktarı kaybolan hastada plazma pro-BNP düzeyleri asit sıvı miktarı ile birlikte değişkenlik göstermiştir. Asit sıvısında artmış ve değişmemiş diüretik alan hasta grubunda ise pro-BNP düzeyi artmıştır ve artış anlamlıdır. Sonuç: Başlangıç siroz hastalarında plasma pro-BNP düzeyleri anlamlı yüksek bulundu. Siroz hastalarında oluşan asit sıvı miktarı ile plasma pro-BNP düzeyleri arasında daha da anlamlı bir ilişki vardı. Asit sıvının tedavisi sonrası kontrole gelen hastaların pro-BNP düzeyleri asit miktarı ile bağlantılı değişkenlik gösterdi (p<0.05). Asit miktarı artmış grupta ise plasma pro-BNP düzeyi artmış fakat artış anlamlıdır. (p<0.05). Anahtar Kelimeler: Siroz, pro-BNP, Asit

Özlem Çakın
Akdeniz University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anti-TNF ajan kullanan hastalarda HBV enfeksiyonu reaktivasyonunun araştırılması

Giriş ve Amaç̧: TNF-α'nın enfeksiyonlar ile mücadeledeki etkileri anti-TNF tedavi ile baskılanır. Bu anti-TNF ajanları kullanan hastalarda HBV enfeksiyon reaktivasyonu, bu ajanların kullanımını sınırlandıran bir neden olarak gözükmektedir. Bu çalışmada çeşitli endikasyonlar ile Anti-TNF ajan kullanan hastalarda HBV reaktivasyon oranının araştırılarak ilaçların güvenilirliğini değerlendirmeyi amaçladık. Hastalar ve Yöntem: Çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji ve Hepatoloji Bilim Dalında takipli, 1 Ocak 2015-1 Ocak 2023 tarihleri arasında poliklinikte çeşitli endikasyonlar ile anti-TNF ajan başlanmış, 18 yaş ve üzeri 291 (164 erkek, 127 kadın ortalama yaş 40±14.01) hasta dahil edilmiştir. Olgular anti-TNF tedavi öncesi HBV serolojisi bakılmış ve sonrasında en az 6 ay boyunca düzenli olarak poliklinik kontrollerine gelerek kontrolleri yapılmış hastalardır. Bulgular: Çalışmaya alınan olguların 164'ü (%56.4) erkek ve 127'si (43.6) kadındı. Yaş ortalaması 40,27±13,99 idi. Hastaların 169'si (%57,9) Crohn ve 122'i (%42,1) ÜK hastasıydı. Bu hastaların 167'si(%57,4) İnfiliximab, 112'si(%38.5) Adalimumab ve 12'si(%4,1) Sertolizumab kullanmaktaydı. Çalışmaya dahil edilen hastaların 3'ü (%1) Kronik HBV (HbsAg pozitif) ve 63'ü (%21) iyileşmiş/çözünmüş HBV enfeksiyonuna (HbsAg negatif, Anti HBc pozitif) sahip hastalardı. Kronik HBV hastaların tamamı anti-viral tedavi almaktaydı. İyileşmiş HBV enfeksiyonu olan hastaların ise 3'ü (%4,7) antiviral profilaksi almaktaydı. Bu hastaların hiçbirinde HBV reaktivasyonu saptanmamıştır. Sonuç̧: Yapılan bu çalışmada Anti-TNF ajan kullanan hastalarda HBV reaktivasyonu saptanmamıştır. Literatürde yapılan küçük vaka serilerinde de benzer sonuçlar görülmüştür. Kronik HBV enfeksiyonu olan hastalarda anti-viral profilaksi verilmelidir. İyileşmiş HBV enfeksiyonu olan hastalarda ise anti-viral profilaksi verilmesi açısından görüş birliği sağlanmamıştır.

Fatih Eroğlu
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ülseratif kolitli hastalarda C-reaktif protein/albümin oranının endoskopi sonuçları ile birlikte değerlendirilmesi

Ülseratif Kolitli Hastalarda C-Reaktif Protein/Albümin Oranının Endoskopi Sonuçları İle Birlikte Değerlendirilmesi Amaç: Çalışmamızda ülseratif kolit tanılı hastaların klinik aktif ve remisyon dönemlerindeki C-Reaktif Protein albümin oranlarının endoskopi sonuçları ile birlikte değerlendirip bu oranın endoskopik aktivite ve klinik aktiviteyi belirlemedeki rolünü araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Antalya Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Gatroenteroloji servisi ve kliniğinde Ocak 2020 ve Aralık 2023 tarihleri arasında takipleri yapılan 18 yaş üstü toplamda 455 hastanın hastane veri tabanında kayıtlı bilgileri taranıp retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Dışlama kriterlerini karşılayan 63 hasta çalışmadan çıkarılmıştır. Sonuç olarak endoskopik, klinik ve patolojik bulgular dayanarak ÜK tanısı konulmuş olan klinik aktif 142, klinik remisyonda 58, hem klinik aktif hem klinik remisyonu tespit edilmiş 192 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmada hastaların yaş, cinsiyet, kronik hastalıkları, ülseratif kolit için kullandığı ilaçları(steroid harici), klinik aktif ve remisyonda oldukları dönemde, hemogram-parametreleri(hemoglobin,nötrofil,lenfosit,monosit,trombosit)CReaktif Protein, albümin, sedimentasyon hızı, kolonoskopide ülseratif kolit tutulum yaygınlığı ,endoskopik mayo skorları, biyopsi sonuçları incelenmiştir. Bulgular: Çalışmaya 209 (%53,3) erkek ve 183 (%46,7) kadın hasta dahil olurken hastaların ortalama yaşı 46,65±15,17 olarak saptandı. Tüm klinik aktif dönem hastalarının ortalama CRP/Albümin oranı 6,92 iken ortanca değeri 1,6 (5,41) tüm klinik remisyon dönemi hastalarının ortalama CRP/Albümin oranı 0,49 iken ortanca değeri 0,30 (0,41) olarak saptandı.Klinik aktif dönemindeki hastalarda CRP/Albümin oranı anlamlı ölçüde yüksek gözlendi (p<0,001). Ayrıca hem klinik 68 aktif hem de klinik remisyon dönemi de takip edilen 192 hasta kendi arasında karşılaştırıldı. Klinik aktif dönemdeki hastaların ortalama CRP/Albümin oranı 5,9 iken ortanca 1,6 (4,5) olarak saptandı ve klinik aktif hastaların CRP/Albümin oranı anlamlı ölçüde yüksek gözlendi (p<0,001). Ayrıca klinik aktivitenin belirlenmesinde 0,93 kesme değeri için hassasiyet %65,6 özgüllük %87,8 olarak belirlenmiştir. Endoskopik Mayo skoruna göre CRP, ESR, CRP/Albümin değerleri arasından yapılan korelasyon analizinde pozitif korelasyon saptadık. CRP/Albümin'in klinik aktif dönemde Mayo skoru 2 olan hastalar için eğri altında kalan alan 0,627 olarak saptanırken kesme değeri 1,55 için hassasiyet %65,8 ve özgüllük %58,4 olarak saptandı. Kolonoskopi tutulum yaygınlığı ile inflamatuar parametreler arasında yaptığımız korelasyon analizinde CRP(p<0,001),ESR(p<0,001) ve CRP/Albümin (p<0,001) için pozitif korelasyon saptadık. Kolonoskopi tutulum yaygınlığına göre tutulum ayırt etmede CRP/Albümin'in 0,85 kesme değeri ile eğri altında kalan alan 0,685 olup bu değer için hassasiyet %66,7 özgüllük %60,4 olarak saptandı. Montreal endoskopik tutulum yaygınlığı ve endoskopik Mayo skoru arasında anlamlı fark gözlendi. Sonuç: CRP/Albümin oranı ile klinik aktivite, endoskopik aktivite ve endoskopik tutulum yaygınlığı arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. CRP/Albümin oranı ÜK hastalarında kullanılabilecek basit, ucuz ve kolay hesaplanabilir bir parametredir. Bu parametrenin klinikte daha yaygın kullanılabilmesi için çok merkezli prospektif tasarımlı daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Ülseratif kolit, CRP, Albümin, CRP/Albümin oranı, Hastalık aktivitesi, Endoskopik aktivite

Cemil Kocar
Akdeniz University
2025
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mide endoskopik biyopsisinde nöroendokrin hücre hipeplazisi ve h. pylori birlikteliği saptanan hastalarda h.pylori eradikasyon tedavisi sonrası kontrol endoskopi ile nöroendokrin hücre hiperplazisinin mevcudiyetinin araştırılması

Amaç: Nöroendokrin hücre hiperplazisi ve H. Pylori birlikteliği olan hastalardan H. Pylori eradikasyon tedavisi alan hastalarda kontrol endoskopilerinde NEHH mevcudiyetini saptayarak nöroendokrin hücre hiperplazisi ile H .Pylori ilişkisini saptamayı amaçladık. NEHH premalign bir lezyon kabul edilmekte olup böylece nöroendokrin tümör oluşumunun engellemesinde de H. Pylori eradikasyonun öneminin olup olmadığını saptamayı amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji Bilim Dalında takipli, 01.03.2015 – 01.03.2022 tarihleri arasında üst GIS endoskopisi yapılmış ve mide biyopsi materyallerinin patolojik incelemesinde NEHH ve H.Pylori birlikteliği saptanmış, 18 yaş ve üzeri toplam 100 ( 46 erkek, 54 kadın ortalama yaş 54± 14,07) hasta dahil edilmiştir. Hastaların ilk endoskopileri ve en az 6 ay ara ile yaptırdıkları ikinci endoskopilerinin patolojik verileri karşılaştırılmıştır. İstatiksel yöntem: Sürekli değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu Kolmogorov Smirnov testi ile incelenmiştir. Çalışmada yer alan kategorik değişkenler frekans (n) ve yüzde (%) ile sürekli değişkenler ortalama±standart sapma (SS), medyan (IQR 25-75) ve minimum-maximum değerleri ile sunulmuştur. Parametrik test varsayımları sağlanmadığı bağımsız iki grup ortalama karşılaştırmalarında Mann Whitney U testi, varsayımların sağlandığı bağımsız iki grup ortalama karşılaştırmalarında ise Independent Samples T test uygulanmıştır. Kategorik değişkenlerin analizinde ise Pearson Ki kare testi ve Fisher exact test kullanılmıştır. Bulgular: Yapılan bu çalışmada NEHH ve H. Pylorisi olan hastalarda %55'i kadın olup istatiksel olarak anlamlı bir fark yoktur. Eradikasyon sonrası H. Pylori görülmeyen hastalarda kronik ppi kullanımı (%62,1), eradikasyon sonrası H. Pylori görülen hastalarda ise %40,5' dir (p=0,033). Eradikasyon sonrası NEHH saptanmayan hastalarda ise kronik ppi kullanımı %47,05 olup istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı.H2 reseptör blokörü, NSAİİ ve aspirin kullanımında iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı. Eradikasyon sonrası H. pylori saptanan grupta iki endoskopi arası süre 10 ay , H. Pylori saptanmayan grupta 11 ay olup benzerdir. Endikasyon sonrası nehh görülen grupta söz konusu süre 9 ay olarak ölçülmüşken, nehh görülmeyen grupta bu değer 12 ay olarak saptandı. Eradikasyon sonrası H. Pylori varlığına göre ya da NEHH varlığına göre karlılaştırıldığında yaş ve cinsiyet farkı istatiksel olarak anlamlı saptanmadı. Eradikasyon sonrası NEHH görülen hastalar ve NEHH görülmeyen hastalar arasında yaş ve cinsiyet farkı istatistiksel olarak anlamlı saptanmadı. Eradikasyon sonrası NEHH görülme durumuna göre ortaya çıkan iki hasta grubunda kullanılan ilaçlar ve alerji öyküsünün varlığı kapsamında istatistiksel açıdan herhangi bir farklılığa rastlanmamıştır Eradikasyon sonrası H. Pylori olan hastaların %50'sinde nehh var iken %50'sinde yoktur. Eradikasyon sonrası H. Pylori olmayan hastaların ise %58,6'sında nehh yok iken %41,4'ünde vardır (p=0,392) . Sonuç: NEHH ve H.Pylori ile hastalarda yaş ve cinsiyet açısından anlamlı farklılık saptanmadı.NEHH ve H. Pylori saptanan hastalarda H. Pylori eradikasyonu sonrası yapılan endoskopilerde NEHH varlığı devam eden grupta iki endoskopi arası sürenin 9 ay, NEHH görülmeyen grupta ise ortalama 12 ay süre olması, NEHH düzelmesini daha anlamlı değerlendirmek için yapılacak çalışmalarda iki endoskopi arasındaki sürenin en az 12 ay olması konusunda yol gösterici oldu. Eradikasyon sonrası H. Pylori olmayan hastaların %58,6'sında NEHH olmayıp istatiksel olarak anlamlı olmasa da eradikasyon sonrası NEHH gerileyen olgu sayısı daha fazla olduğu için, daha fazla hasta sayısı ile geniş kapsamlı bir çalışmaya ihtiyaç vardır Anahtar Kelimeler: Nöroendokrin hücre hiperplazisi, H.pylori,Nöroendokrin tümör

BiyopsiEndoskopiEnteroendokrin hücreler+4
Şükrü Tansuhan Çetiner
Akdeniz University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anti-hcv pozitif hastalarda tedavi sonrası klinik , görüntüleme ve laboratuar verilerinin retrospektif incelenmesi

GİRİŞ: Dünya çapında 71 milyondan fazla insanın HCV ile kronik olarak enfekte olduğu bilinmektedir. Hepatit C ilerleyen dönemde siroz , hepatoselüler kanser ve ekstra hepatik bulgular oluşturabilen bir virüstür .KVY elde edilen hastalarda bu tip etkilerin oluşması engellenebilmektedir. Bu çalışmada anti-HCV pozitif hastaların kontrolünde HCV RNA istenme sıklığını ve tedavi sonrası görüntüleme ve laboratuvar tetkiklerinin takibini araştırdık. YÖNTEM: Çalışmamız retrospektif tek merkezli bir çalışma olup Akdeniz Üniversite Hastanesi gastroenteroloji polikliniğine başvuran hastaların verileri elektronik ortamda taranarak yapılmıştır. Polikliniğimize başvuran anti-HCV pozitif gelen hastaların takibinde istenen parametreleri, kaçında HCV RNA istendiğini, HCV RNA yüksekliği saptandıktan sonra kaçının tedavi aldığını, kaç hastanın tedavi sonrası klinik laboratuvar ve görüntüleme olarak değişiklikler gösterdiğini kaç hastada KVY elde edildiğini araştırdık. BULGULAR: Çalışmamızda 150 hepatit C hastasına ilişkin özellikler araştırılmıştır. Çalışma grubunun yaş ortalaması 57,44±17.22 olup grubun %50'sini kadınlar %50'sini erkekler oluşturmaktadır. Hastaların genotip sıklığına bakıldığında en fazla olmak üzere %52,00'ının 1B ve %35,33'ünün 1A olduğu bulunmuştur. KVY bakılan hastalarda %95,45'inde kronik viral yanıt sağlanmıştır, Tedavi rejimlerinde ALT değerlerinin 0. Gün ve 3. Aya göre zamanla değişimi incelenmiştir. Glekaprevir + Pibrentasvir (p=0,007), Ritonavir + Ombitasvir + Paritaprevir + Dasabuvir (p<0,001), Sofosbuvir +Ledipasvir +Rıbavırın (p=0,002), Sofosbuvir+Ledipasvir (p<0.001), Sofosbuvir+Ribavirin (p=0,018), Ritonavir + Ombitasvir + Paritaprevir + Ribavirin +Dasabuvir (p=0,001) ve İnterferon Rejiminde (p<0,001) 3. ayda ALT değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir azalma bulunmuştur. SONUÇ: HCV tespit edilebilen hastalarda tedavi ile yüksek oranda KVY sağlanabileceği, tedavi alan hastaların karaciğer enzimlerinde anlamlı düzelmeler olduğu bu da ilerleyen süreçte tespit edilip düzenli tedavi alan hastaların komplikasyon gelişme riskini azaltacağını göstermiştir.

Akif Orhan
Akdeniz University · Gastroenteroloji Enstitüsü
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karaciğer transplantasyonu planlanan hastalarda sarkopeni değerlendirilmesi

Siroz ve son dönem karaciğer hastalıkları son yılların önemli bir mortalite ve morbidite sebeplerindendir. Siroz ve karaciğer hastalıklarında görülen sarkopeni ise hastaların klinik sonuçları ve sağ kalımları üzerine önemli bir rol üstlenmektedir. Bu çalışmada amacı karaciğer transplantasyonu yapılmış son dönem karaciğer yetmezliği hastalarında sarkopeninin prevelansının belirlenmesi ve bir prediktif değer olarak tanımlanıp tanımlanmayacağı amaçlanmaktadır. Çalışma, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Organ Nakli Merkezinde 2017-2018 yılları arasında karaciğer transplantasyonu uygulanmış olan 103 hasta dahil edilerek ve hasta dosyaları ile hastane veritabanından toplanan hasta verileri ile retrospektif olarak yapıldı. Hastaların yaş, kilo, hastalık süresi, vücut kütle indeksi, Child-Pugh ve MELD skorları, siroz komplikasyonlarının varlığı ve laboratuvar bulguları analiz edildi. Karaciğer transplantasyonu yapılan siroz hastalarında çekilen Abdominal BT sonucuna göre psoas alanı ve SMI, paraspinal kas alanı ve SMI ile abominal kas ve SMI ölçümlerine göre %34 ile 41 arasında ortalama 38,2 hastada (%37) sarkopeni saptanmıştır. Karaciğer transplantasyonu yapılan son dönem karaciğer yetmezliği hastalarında saptanan sarkopeni; yaş, kilo, VKİ, hastalık süresi, Child-Pugh ve MELD skorlaması, laboratuvar bulguları ve siroz komplikasyonlarından olan asit, ensefalopati, varis kanaması ve hepatoselüler kanser ile ilişkisi saptanmamıştır. Sonuç olarak bu çalışmaya göre son dönem karaciğer yetmezliğine sahip olan hastalarda görülen sarkopeninin hiçbir klinik ve biyokimya sonuçlarında bir prediktif değeri olmadığı açığa çıkarılmıştır. Anahtar Kelimeler: Siroz, sarkopeni, kronik karaciğer hastalığı, karaciğer transplantasyonu, psoas alanı, psoas SMI

KaraciğerKaraciğer hastalıklarıKaraciğer nakli+2
Ilham Sadırov
Akdeniz University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tedavide biyolojik ajan kullanılan chron hastalarında remisyon primer ve sekonder direnç oranlarının retrospektif olarak belirlenmesi ve bu oranlara etki eden faktörlerin tespiti

Crohn hastalığı(CH) sindirim sisteminin fokal, asimetrik, transmural tutulumla seyreden ağızdan anüse kadar tüm gastrointestinal sistemi tutabilen, aynı zamanda ekstraintestinal bulgular da verebilen bir inflamatuvar bir hastalıktır. CH'nin tedavisinde kullanılan biyolojik tedaviler, CH'nin doğal seyrini değiştirdiğine yönelik kanıtlar nedeniyle hastalığın daha erken dönemlerinde kullanılmaya başlanmıştır. Biyolojik ajan olarak ülkemizde anti-TNF etkililer (Adalimumab, İnfliksimab, Sertolizumab) ve anti-integrinler ilaç grubundan Vedolizumab kullanılmaktadır. Biyolojik ajanların kullanıldığı hastalarda remisyon görülebildiği gibi bu tedavilere karşı primer direnç, sekonder direnç de görülebilmektedir. Bizim çalışmamızda biyolojik ajan tedavi başarısızlığına neden olan, hasta, hastalık ve ilaçla ilişkili faktörlerin daha iyi tanımlanması ve hastalık seyrinde etkili; cerrahi gibi, diğer tedavi modalitelerinin ve psikiyatrik komorbiditelerin oranlarının ortaya konması, bu paremetrelerin remisyon ve direnç oranlarına varsa etkilerinin saptanması amaçlanmıştr. 1 Ocak 2010 – 1 Şubat 2020 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Erişkin Gastroenteroloji Polikliniği'nde ve kliniğinde CH tanısıyla takip edilmiş adalimumab, infliksimab, sertolizumab, vedolizumab tedavisini en az 12 hafta düzenli olarak almış hastalar çalışmaya dahil edildi. Bu kriterlere uyan 152 hastanın yaş, cinsiyet, takip süresi, ilk tanıdan ne kadar süre sonra biyolojik ajan başlandığı, ilk başvuruda direnç görüldüyse direnç anlarında ve remisyondaki crp değerleri, ilaç tolerasyon durumları, CH komplikasyonuna bağlı operasyon öyküleri, varsa biyolojik ajan yanında verilen konvansiyonel immunsupresif durumları, her bir ilaç için kullanım sırasına göre primer sekonder direnç ya da remisyon sonlanımlarından hangisinin görüldüğü, varsa kronik psikiyatrik ilaç kullanımı, hastaların Montreal sınıflamasına göre sınıflaması verileri çıkarılmış ve uygun istatistiki yöntemlerle karşılaştırma yapılmıştır. Biyolojik ajanlar arasında ilk ilaç olarak ya da direnç durumunda 2. sıra ve 3. sıra ilaç olarak kullanıldıklarında remisyona sokma oranları açısından bir fark olmadığı görülmüştür. Biyolojik ajanlara direnç öyküsü olan hastalar ile tek ajanla remisyon indüklenmiş hastaların kronik psikiyatrik ilaç kullanım oranları karşılaştırıldığında direnç öyküsü bulunanlarda daha fazla psikiyatrik ilaç kullanımı görülmüştür; yüzde 27,7 – yüzde 14,4 ( p= 0.02 ). Jenerik İnfliksimab ve biyobenzer infliksimab kullananlarda diğer biyolojik ajanlarla karşılaştırıldığında ilacı tolere edememe oranının daha yüksek olduğu görülmüştür (yüzde 10,4ve 10,6) ( p değeri 0.04 ). İlk sıra biyolojik ajanla remisyon indüksiyonu sağlanan hastalarla en az bir kez biyolojik ajana karşı direnç öyküsü olan hastaların hastalık lokalizasyonu karşılaştırıldığında; direnç öyküsü olanlarda daha yüksek oranlarda ileokolonik tutulumlarının olduğu saptanmıştır ( yüzde 66.3 – yüzde 48,7) ( p = 0.01 ). İlk sıra biyolojik ajanla remisyon indüksiyonu sağlanan hastalarla en az bir kez biyolojik ajana karşı direnç öyküsü olan hastaların hastalık davranışı parametreleri karşılaştırıldığında; striktür yaratan tipte hastalığın direnç öyküsü bulunan hastalıklarda anlamlı olarak daha yüksek olduğu görülmüştür; yüzde 47,6 – yüzde 26,1 ( p = 0.01 ). Tek ajanla remisyon indüklenen hastalarda ise striktür ya da penetrasyon yaratmayan tipte hastalık daha sık görülmüştür(yüzde 56.3 – yüzde 32.7) ( p= 0.01 ) . Cerrahi öyküsü olan grupta biyolojik ajanın başlanma zamanlaması cerrahi öyküsü olmayan gruba göre daha geçtir .(51,77±44,01ay- 33,23±28,84 ay). (p =0.01) Remisyon anındaki CRP değerleri ilk başvuru anındaki ve primer ya da sekonder direnç anındaki CRP değerlerina göre anlamlı şekilde düşük bulunmuştur.

AdalimumabCrohn hastalığıRetrospektif çalışmalar+6
Haydar Güven Kayalı
Akdeniz University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Morbid obez hastaların gastroduodenal mukozasında trpv1, ghrelin ve vip düzeylerinin belirlenmesi

Bu çalışmada, VİP (vazoaktif intestinal peptit), TRPV1 (transient receptor potential vanilloid-1 channels), ghrelinin gastroduodenal mukoza düzeyleri ve serum ghrelin düzeyi ile morbid obezitenin ilişkisini ortaya koymaya çalıştık. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Endoskopi Ünitesinde, obezite cerrahisi öncesi preoperatif değerlendirme veya başka bir endikasyonla biyopsileri alınmış VKİ (vücut kitle indeksi) 40 kg/m2'nin üzerinde olan 46 olgu ve herhangi bir endikasyonla yönlendirilmiş ve biyopsileri alınmış, dışlama kriterlerine sahip olmayan VKİ 18-25 kg/m2 arasında olan 20 olgu çalışmamıza alındı. Serum ghrelin ve dokulardaki VİP düzeyleri ELİSA (Enzyme-Linked ImmünoSorn-bent Assay) yöntemi kullanılarak tespit edildi. Dokularda TRPV1 ve ghrelin antikorları ile immünhistokimyasal boyama yapıldı. Gruplar arasında yaş ve cinsiyet açısından istatistiksel anlamlı fark yoktu. Serum ghrelin düzeyleri iki grup arasında benzerdi ve tüm olgular incelendiğinde serum ghrelin seviyeleri ile fundus, antrum ve duodenum dokularından bakılan ghrelin düzeyleri arasında korelasyon yoktu. Doku ghrelin düzeylerinde de iki grup arasında anlamlı fark çıkmadı. Hem serum hem de doku ghrelin düzeylerinin yaş, cinsiyet, diyabetes mellitus (DM), hipertansiyon (HT), proton pompa inhibitörü (PPİ) ve sigara kullanımı gibi durumlardan etkilenmediği görüldü. Fundus, antrum ve duodenum dokularından bakılan VİP seviyeleri her iki grup arasında istatistiksel anlamlı düzeylerde farklı değildi. Ancak genel olarak doku VİP düzeyi ortalamaları morbid obez grupta daha fazla iken bu fark özellikle duodenumda daha belirgindi. Normal VKİ'ne sahip bireylerde duodenal VİP düzeyi gastrik mukozaya göre düşükken, morbid obezlerde bu düşme izlenmedi. Yaş, cinsiyet, DM, HT, PPİ ve sigara kullanımı gibi durumlar da doku VİP düzeylerinde anlamlı değişikliğe neden olmadı. Fundusta; parietal, şef, foveolar, antrumda; mukus, foveolar ve duodenumda; mukus, goblet, absorbtif hücreler TRPV1 antikoru ile boyanma düzeyleri açısından değerlendirildi. Morbid obez hasta grubu ile kontrol grubu arasında bu hücrelerin TRPV1 antikoru ile boyanması açısından anlamlı fark saptanmadı. Hücrelerin birbirleri arasında TRPV1 antikoru ile boyanmaları açısından ise genel olarak istatistiksel anlamlı farklar vardı. Fundusta parietal, antrumda foveolar ve duodenumda absorbtif hücre bulundukları dokularda en fazla TRPV1 bulunduran hücrelerdi. Foveolar ve mukus hücreleri gibi hücrelerin farklı doku düzeylerinde farklı seviyelerde TRPV1 içerdikleri saptandı. Yaşın artmasıyla hücrelerdeki TRPV1 antikoru ile boyanma miktarı da genel olarak artmaktaydı. 45 yaş ve üzeri olgularda 45 yaş altı olgulara göre, fundustaki şef, antrum ve duodenumdaki mukus hücrelerinde bu artış istatistiksel anlamlı düzeydeydi. HT'si olan olgularda fundus şef ve duodenum mukus hücrelerinde, DM'si olanlarda ise sadece duodenum mukus hücrelerinde TRPV1 ile boyanmanın anlamlı düzeylerde arttığını belirledik. Cinsiyetin yanı sıra PPİ, nöropsikiatrik ilaç ve sigara kullanımları, hücrelerin TRPV1 antikoru ile boyanma durumuna etki etmemişti. Çalışmamızda morbid obez grupta istatistiksel anlamlılığı olmasa da ortaya çıkarılan değişikliklerin obeziteyle ilişkisini gösterebilmek için, daha fazla katılımlı, insanlarda yapılacak çalışmalar gerekmektedir. Ayrıca bu tarz çalışmalara, obezitenin patofizyolojisine biraz daha ışık tutmak, obeziteden korunmak ve yeni tedavi stratejilerini bulabilmek için ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Morbid Obezite, Fundus, Antrum, Duodenum, Ghrelin, Vazoaktif İntestinal Peptit (VİP), TRPV1, Kapsaisin

Antrum-gastrikDuodenumGhrelin+4
Ünal Ataş
Akdeniz University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnflamatuvar bağırsak hastalığında kemik kaybına yol açan prediktif faktörler

İBH, gastrointestinal kanalın kronik tekrarlayıcı inflamatuvar patolojileri olup intestinal tutulumun yanı sıra ekstra-intestinal manifestasyonlarla da seyreden sistemik hastalıklardır. Ekstra-intestinal ya da komplikasyon olarak adlandırılan bulgular kimi zaman ilk bulgu ya da şikayet olurken kimi zaman da altta yatan intestinal bozukluktan daha ciddi oranda morbiditeye neden olurlar. İBH'da ki sorunlardan biri de kemik mineral hastalıkları olan osteoporoz ve osteomalazidir. Osteoporoz daha sık olarak görülmektedir. Bu çalışmanın amacı İBH'da kemik kaybına yol açan prediktif faktörleri ve İBH'da osteoporoz sıklığını ortaya koymaktır. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı Gastroenteroloji Bilim Dalında Ocak 2014-Aralık 2018 tarihleri arasında takip edilen inflamatuvar bağırsak hastalığı olan olgulardan herhangi bir döneminde kemik mineral yoğunluğu ölçümü yapılmış 97 hasta çalışmaya dahil edildi. Araştırmaya dahil etme kriterlerini karşılayan (18 yaşından büyük olmak, belirtilen tarihler arasında kemik mineral yoğunluğunun ölçülmüş olması ve inflamatuar bağırsak hastalığı tanısının olması) tüm hastaların verileri analizlerle çalışmaya alındı. KMY ölçümünde DEXA yöntemi WHO ve ECCO önerilerine göre değerlendirilerek normal, osteopeni, osteoporoz olarak 3 bağımlı değişken grubu oluşturuldu. İBH alt grubu olan ÜK ve CH olma durumu, yaşı, hastanın cinsiyeti, aktif sigara tüketimi olup olmadığı, hastanın azalmış fiziksel aktivitesinin olup olmadığı, hastalık aktivasyon skoru, kortikosteroid (mg) uygulanma süresi(ay) ve dozu (mg), akut faz reaktan seviyeleri ESH (mm/saat), CRP (mg/dl) bağımsız değişkenler olarak çalışmaya alındı. Araştırmada veri girişi ve değerlendirme "Statistics Package for Social Sciences" (SPSS 20.0) İstatistiksel Bilgisayar Paket Programı kullanılarak yapılmıştır. Yapılan analizlerde grupların karşılaştırılması ki kare-man whitney u ve krusker walls testleri ile çoklu karşılaştırma lojistik regresyon analizi ile yapılmıştır. Analizlerden elde edilen p değeri 0.05'ten küçük olduğundan istatiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Çalışmaya katılanların 27'si (%27,8) erkek, 70'i (%72,2) kadın cinsiyettedir. Çalışmaya alınan hastaların inflamatuar bağırsak hastalığı grubuna göre değerlendirildiğinde ülseratif kolit tanısı almış vaka sayısının 63 (%64.9), Crohn Hastalığı tanısı almış vaka sayısının 34 (%35.1) olduğu görülmüştür. Çalışmaya dahil edilen 97 hastanın DEXA sonuçlarına göre KMY normal olanların sayısının 13 (%13.4)-osteopeni olanların 44 (%45.4)-osteoporoz olanların 40 (%41.2) olduğu belirlenmiştir. Çalışmamızda ülseratif kolit ve crohn hastalarında normal kemik yoğunluğu, osteopeni ve osteoporoz olma durumuna göre istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Cinsiyete göre normal kemik yoğunluğu, osteopeni ve osteoporoz olma durumuna göre istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Hastaların DEXA sonucu osteoporoz olması ile inflamatuvar hastalığın aktivasyon derecesi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p<0.001). Osteoporoz hastalığı olan katılımcıların yaş ortalamasının normal DEXA sonucu olan hastalardan istatistiksel olarak anlamlı oranda daha yüksek olduğu belirlenmiştir (p=0.011). DEXA sonucu osteoporoz olan katılımcılarda, osteopeni olan ve normal DEXA sonucu olanlara göre sigara kullanım süresi istatistiksel olarak anlamlı oranda daha yüksek bulunmuştur (p=0.009). DEXA sonucu ile BKİ arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0.05). DEXA sonucu osteoporoz hastalığı olan katılımcılarda DEXA sonucu normal olanlara göre sedimentasyon değeri (p=0.011), crp düzeyi (p=0.026) istatistiksel olarak anlamlı oranda daha yüksek bulunmuştur. Çalışmada DEXA sonucu osteoporoz olanlarda osteopeni ve normal olanlara göre kortikosteroid kullanım süresi anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0.001). Araştırmada DEXA sonucu osteoporoz olanlarda osteopeni ve normal olanlara göre kullanılan kortikosteroid dozu (mg) anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0.001). Osteoporoz kortikosteroid kullanan grupta 5,04 kat, crp düzeyi ≥0,5mg olan grupta 5,79 kat daha fazla görülmektedir. Osteoporoz azalmış fizksel aktivitesi olan grupta normal fiziksel aktivitesi olanlara göre 29,39 kat daha yüksek bulunmuştur. Osteoporoz hastalık derecesi orta/ağır hastalık olanlarda 12,75 kat sigara kullananlarda 1,42 kat daha yüksektir. Sonuç olarak çalışmamızda İBH komplikasyonu olarak gelişebilen osteoporoza etki eden prediktif faktörler ortaya konmuştur. İBH'da osteoporoz önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Bu açıdan riskli hastalarda uygun yöntemle osteoporozun tanımlanması, osteoporoza etki edecek prediktif faktörlerin tanımlanması, düzeltilebilir-önlenebilir prediktif faktörlerin minumuma indirgenmesi gerekmekte ve bu hastalar osteoporoz için uygun tedavi algoritmaları ile tedavi edilmelidir.

BağırsaklarKemik hastalıklarıKemik ve kemikler+4
Kurtuluş Vural
Akdeniz University
2019
10

Other supervisors