Theses supervised by Prof. Dr. Emir Dönder
15 theses · Fırat University
Diyabetik ve nondiyabetik retinopatili hastalarda betatrophin ve kartonektin düzeyleri
Bu çalışmada diyabetik ve nondiyabetik retinopatisi bulunan hastalarda betatrophin ve kartonektin seviyeleri ile diyabetik retinopatinin erken dönemde tanı ve tespitinde olası rollerinin araştırılması hedeflenmiştir. Çalışmaya diyabetik retinopatisi (DR) olan 21 hasta, nondiyabetik retinopatisi (NDR) olan 21 hasta, diyabetik komplikasyonsuz (DK) olan 21 hasta ve 21 sağlıklı kontrol grubu olmak üzere toplam 84 kişi dahil edilmiştir. Hasta grubu: Fırat Üniversitesi Hastanesi İç Hastalıkları Anabilim ve bağlı Bilim Dallarındaki klinikler ile Göz Hastalıkları Anabilim Dalına başvuran hastaların değerlendirilmesine bağlı olarak oluşturulmuştur. Tüm katılımcıların demografik özellikleri, VKİ, HbA1c, glukoz, insülin, HOMA-IR, kan lipid düzeyleri, D vitamini, AST, ALT, Plt, üre, kreatinin, Hgb, IL-6, TNF-α, betatrophin ve kartonektin değerleri karşılaştırılmıştır. Gruplar arasında IL-6 açısından anlamlı farklılık görülmüştür (p=0,013). Bu farklılığın kontrol grubu ile diyabetik retinopati arasındaki farktan kaynaklandığı görülmüştür. Gruplar arasında TNF-α açısından anlamlı farklılık görülmüştür (p<0,001). Bu farklılığın kontrol grubu ile diyabetik retinopati arasındaki, kontrol grubu ile nondiyabetik retinopati arasındaki ve diyabetik komplikasyonsuz grup ile nondiyabetik retinopati arasındaki farktan kaynaklandığı görülmüştür. Gruplar arasında betatrophin açısından anlamlı farklılık görülmüştür (p=0,002). Bu farklılığın diyabetik retinopati ile diğer gruplar arasındaki farktan kaynaklandığı belirlenmiştir. Son olarak gruplar arasında kartonektin açısından anlamlı farklılık görülmüştür (p=0,002). Bu farklılığın kontrol grubu ile diğer gruplar arasındaki farktan kaynaklandığı belirlenmiştir. Sonuç olarak DR grubunda IL-6 ve betatrophin değerlerinin daha yüksek olduğu, kartonektin düzeyinin ise daha düşük olduğu görülmüştür. Diyabetik retinopati tanısı olan hastalarda bu moleküllerin değerlendirilmesi hastalığın tanısına yardımcı olacaktır ve bu konuda özellikle prospektif ve tanısal değeri ölçen çalışmaların yapılması faydalı olacaktır. Anahtar kelimeler: Betatrophin, kartonektin, diyabetik retinopati.
Deneysel diyabetik sıçan böbrek dokusunda adropin ve betatrofin üzerine vitamin D'nin etkileri
Diabetes Mellitus (DM) hiperglisemi ile karakterize olan heterojen bir metabolizma bozukluğudur. DM; karbonhidrat, lipid ve protein metabolizmasındaki bozukluklar ile hızlanmış aterosklerozla birlikte, mikrovasküler ve makrovasküler komplikasyonlarla seyreden kronik metabolik bir hastalıktır. Bu çalışmada; streptozotosin (STZ) ile oluşturulan deneysel diyabet modelinde sıçan böbrek dokusunda adropin, betatrofin ve apoptozis üzerine vitamin D'nin etkileri incelemek amacıyla yapılmıştır. Sekiz-on haftalık 41 adet Wistar albino cinsi erkek sıçanlar her grupta 7 hayvan olacak şekilde 5 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna herhangi bir uygulama yapılmadı. Buffer grubuna tek doz 0.1 M sodyum Buffer'ı ip uygulandı. Vitamin D grubuna günlük 200 IU/gün oral yolla Vitamin D uygulandı. Diyabet grubuna 50mg/kg tek doz STZ 0.1 M sodyum Buffer'ında çözdürülerek ip uygulandı. Glukoz düzeyi 250mg/dl üzerinde olanlar diyabetik kabul edildi. Diyabet+Vitamin D grubu 50mg/kg tek doz STZ 0.1 M sodyum Buffer çözdürülerek ip uygulandı. Diyabet oluşturulduktan sonra Vitamin D 200IU/gün oral yolla uygulandı. Deney sonunda tüm gruptaki sıçanlar dekapite edildi ve hızla böbrek dokuları çıkarılarak immünohistokimya ile TUNEL boyama yapıldı. Ayrıca tüm gruplara ait serum örneklerinden de total antioksidan status (TAS) ve total oksidan status (TOS) düzeyleri incelendi. Yapılan biyokimyasal ve histolojik incelemelerde serum TOS, TAS düzeyi ile TUNEL pozitifliği, adropin ve betatrofin immünreaktivitesi; Kontrol, Tampon ve Vitamin D gruplarında benzerdi. Kontrol grubuyla kıyaslandığında Diyabetik grupta TOS düzeyi ve TUNEL pozitifliği anlamlı olarak artarken TAS düzeyi, adropin ve betatrofin immünreaktivitesi belirgin olarak azalmıştı. Diyabetik grup ile kıyaslandığında ise Diyabet+Vitamin D grubunda TOS düzeyi ve TUNEL pozitifliği anlamlı olarak azalırken TAS düzeyi, adropin ve betatrofin immünreaktivitesi belirgin olarak artmıştı. Sonuç olarak, diyabetin komplikasyonlarını önlemek amacıyla vitamin D ilişkili tedavi yaklaşımlarının denenmesinin ve adropin ile betatrofin'in diyabetik nefropati patogenezinde yer alabileceğinden daha ileri araştırmaların yapılması gerektiği kanaatine varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Rat, diabetes mellitus, böbrek, adropin, betatrofin
Sklerodermalı hastalarda plazma ve tükürükte sklerostinin araştırılması
Sistemik skleroz (SSk), deri ve iç organların yaygın fibrozu ile giden kronik otoimmün inflamatuar bir hastalıktır. SSk etyolojisi tam olarak aydınlatılamamasına rağmen, etyolojisinde genetik ve çevresel faktörler sorumlu tutulmaktadır. Patogenezi kesin olarak bilinmemektedir. Hastalığın kollajen sentezini etkileyen faktörler, kapiller değişiklikler ve immünolojik mekanizmalar arasındaki etkileşmeler sonucu geliştiği düşünülmektedir. Sıklıkla genç kadınlarda görülmesi ve hastaların hayat kalitesini etkilemesi nedeniyle önemli psikososyal sorunlar eşlik etmektedir. SSk'da deride oluşan değişiklikler ve kontraktürler morbiditeyi, iç organ tutulumları ise hem morbiditeyi hem de mortaliteyi önemli ölçüde etkilemektedir. Sklerostin molekülü SOST geninin glikopeptid yapıda bir ürünüdür, büyük ölçüde osteositler tarafından salınır. Aynı zamanda, renal ve vasküler hücrelerden de salgılanır. Sklerostin Wnt sinyal yolağında inhibitör olarak görev almaktadır. Wnt sinyal yolağı embriyonik kök hücre gelişiminde, kemik metabolizmasında ve normal yetişkin homeostasisinde rol oynadığı bilinmektedir. Çalışmamızın amacı SSk hastalarında kan ve tükürükte sklerostin düzeylerinin belirlenmesi, sağlıklı gönüllülerle karşılaştırılması ve araştırılmasıdır. Literatürde SSk ile sklerostin arasında ilişki olduğunu gösteren yeterli çalışma yapılmamıştır. Sklerostinin SSk patogenezinde rol oynayabileceği düşünülmüştür. Çalışmamızda 35 SSk'lı hasta ile 35 gönüllü sağlıklı grup karşılaştırılmıştır. Kontrol grubuyla kıyaslandığında SSk'da kan ve tükürükte sklerostin düzeyi anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0.001) . Sonuç olarak, kronik otoimmün bir hastalık olan SSk 'da sklerostin düzeyleri artmaktadır. Wnt yolağı inhibitörü olan sklerostinin, SSk patogenezinde bilinen bir rolü yoktur. Elde ettiğimiz bulguları doğrulamak için daha fazla katılımcının olduğu çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Sistemik skleroz, Sklerostin, Wnt yolağı
Bozulmuş açlık glukozu, bozulmuş glukoz toleransı, metabolik sendrom ve Tip 2 diyabet tanısı almış hastalarda serum betatrophin düzeyleri
Diyabet, insülin eksikliği ya da insülin etkisindeki defektler nedeniyle organizmanın karbonhidrat (KH), yağ ve proteinlerden yeterince yararlanamadığı, sürekli tıbbi bakım gerektiren, kronik, geniş spektrumlu bir metabolizma bozukluğudur. Bozulmuş açlık glukozu; venöz plazma açlık glukozu 100 125 mg/dl (5,6 mmol-6,9 mmol/l) olarak değerlendirilir. Bozulmuş glukoz toleransı; açlık glukoz seviyesi <126 mg/dl (<7,0 mmol / l) iken OGTT sonrası 2. saat plazma glukozun 140-199 mg /dl (7,8 11,0 mmol / l) aralığında olması olarak değerlendirilir. Metabolik sendrom ise insülin direnciyle başlayan abdominal obezite, glukoz intoleransı veya diyabetes mellitus, dislipidemi, hipertansiyon ve koroner arter hastalığı (KAH) gibi sistemik bozuklukların birbirine eklendiği ölümcül bir endokrinopatidir. Bu çalışmamızda diyabetes mellitus, bozulmuş açlık glukozu, bozulmuş glukoz toleransı ve metabolik sendrom tanılı bireylerde betatrophin, İnterlökin-6, Tümör Nekroz Faktör-alfa düzeylerinin ve hastalıktaki olası rollerinin gösterilmesini amaçlanmaktadır. Çalışmada Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları ve Genel Dahiliye Bilim Dalı Poliklinikleri'ne başvuran 20 tane tip 2 Diyabetes Mellitus, 20 tane bozulmuş açlık glukozu, 20 tane bozulmuş glukoz intoleransı, 20 tane metabolik sendrom ve 20 tane sağlıklı bireyden oluşan kontrol grubu değerlendirmeye alındı. Hastalardan kan örnekleri alındı. Mevcut kanlardan betatrophin, açlık kan glukozu, tokluk kan glukozu, Hemoglobin A1c, High Density Lipoprotein, Low Density Lipoprotein, trigliserit, üre, kreatin, aspartat aminotransferaz, alanin aminotransferaz düzeylerin ölçümü yapılarak gruplar arasında karşılaştırma yapıldı. Mevcut bulgular eşliğinde kontrol grubu ile karşılaştırıldığında tip 2 DM, Bozulmuş Açlık Glukozu ve Bozulmuş Glukoz Toleransı grubunda betatrofin açısından belirgin bir yükseklik bulundu (p=0,017). Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında BGT ve Metabolik Sendrom grubunda TNF-a açısından belirgin bir yükseklik bulundu (p<0,001). Yine kontrol grubu ile karşılaştırıldığında MetS grubunda IL-6 açısından belirgin bir yükseklik bulundu (p=0,007). Sonuç olarak; Betatrophin, IL-6,TNF-alfa insülin direncini artırarak tip 2 DM oluşumuna katkıda bulunduğu görüldü ve bu nedenle gelecekte BAG, BGT ve tip 2 diyabet ile obezite ve MetS'a yönelik tedavi düzenlenmesinde rol alabilecekleri düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Betatrophin, IL-6, TNF-alfa, bozulmuş açlık glukozu, bozulmuş glukoz intöleransı
Tip 2 diabetes mellitus hastalarında neurogenin 3 ve sırtuin 1 gen polimorfizmi ve gen ekpresyonu'nun patogenezdeki rolünün incelenmesi
Diabetes Mellitus (DM) tüm dünyada en sık rastlanan endokrin hastalıklardan biridir. İnsülin hormon sekresyonu ve insülin etkisinin azlığı sonucu karbonhidrat, protein ve yağ metabolizmasında bozukluklara yol açan kronik metabolizma hastalığıdır. DM; pankreasın salgıladığı iki hormondan biri olan insülinin salgılanmaması, yetersizliği veya etkisizliği sebebi ile kan şeker düzeyinin normalin üzerinde bulunması sonucu teşhis edilir. SIRT-1 geni, glukoneogenez geninin indüksiyonunda ve glikolitik genin regresyonunda gereklidir. Yapılan çalışmalara göre SIRT-1 geni iskelet kasında insülin duyarlılığının geliştirilmesinde önemli bir rol oynar. Pankreatik adacık hücre diferansiyasyonu ve rejenerasyonu için temel helix-loop-helix transkripsiyon faktörü neurogenin 3 (Ngn3) kritik role sahiptir. Elde edilecek sonuçlarla Tip 2 DM hastalığına yatkınlık, Tip 2 DM hastalarında tedavinin etkinliği ve bunlara yönelik tedbirlerin alınması amaçlanmıştır. Bu çalışmada Neurogenin 3 ve SIRT-1 Gen polimorfizmi ve ekspresyonu ile Tip 2 DM hastalığına yatkınlık, tedavide etkinliği ve kontrol arasındaki ilişki araştırılmıştır. Bu çalışma Elazığ ili civarındaki Tip 2 DM tanısı almış 30 yaş üzeri gönüllü ve sadece oral antidiyabetik tedavi alan 10 erkek ve 10 bayan ve ilaç tedavisi almayan gönüllü 10 erkek ve 10 bayan toplam 40 hasta ve 30 yaş üzeri gönüllü 20 erkek ve 20 bayan toplam 40 kişilik kontrol grubu alındı. Çalışma gruplarında rutin kan tetkiklerine ek olarak Neurogenin 3 (Ngn3) ve Sirtuin1 (SIRT-1) gen polimorfizmi ve gen ekspresyonu çalışıldı. Çalışmamızda Tip 2 DM (n=40) ve kontrol (n=40) grupları SIRT1 rs7895833 geni ve Ngn3 rs4536103 gen bölgesi polimorfizmleri açısından karşılaştırıldı. SIRT1 rs7895833 ve Ngn3 rs4536103 gen bölgesi polimorfizimi oranları açısından bu iki grup arasında anlamlı bir fark yoktu (p=0,383). Sirtuin1 rs7895833 ve Ngn3 rs4536103 ekspresyon düzeyleri ve Tip 2 DM durumu ile SIRT1 rs7895833 ve Ngn3 rs4536103 gen polimorfizmleri arasında anlamlı bir ilişki tespit edilemedi. Fakat daha önce yapılan bazı çalışmalarda bu parametreler arasında ilişki tespit edilmiştir. Çalışmamız bölgemizde bu konuda yapılan ilk çalışma olması açısından önemlidir. Sonuç olarak; SIRT1 rs7895833 ve Ngn3 rs4536103 SNP bölgeleri expresyonu ve polimorfizmi açısından Tip 2 DM ve kontrol grubu arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Fakat her iki gen expresyonu ile BMI arasında negatif korelasyon tespit edilmiştir. Yapılan fonksiyonel çalışmaların yanında SIRT1'in genetik ve farmakolojik olarak inhibisyonunun insülin direncini indüklemesi ve Ngn-3'ün pankreas öncülünden beta hücreye dönüşümde önemli bir kritik rol üstlenmesi gelecekteki yeni nesil farmasotiklerin Ngn-3 ve SIRT 1 ekspresyonunu negatif veya pozitif olarak etkileyen yolakların hedef olarak kullanacaklarını göstermektedir. Sirtuin1 ve Ngn3 geni polimorfizmi genotip oranlarını ortaya koyması bakımından ilerde yapılacak çalışmalara katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Tip 2 DM, SIRT1 polimofizm, Ngn3 polimorfizm, SIRT1 ekspresyonu, Ngn3 ekspresyonu
Karbon tetraklorür ile oluşturulan deneysel karaciğer hasarında Benfotiamin'in karaciğer dokusu üzerine koruyucu etkilerinin incelenmesi
Karbon tetraklorür'ün tekrarlayan uygulamaları serbest radikal üretimine neden olarak karaciğer hasarı yapmaktadır. Karbon tetraklorür (CCl4 ) prooksidan aktiviteye sahip olmasının yanı sıra seçici hepatotoksik etkisinden dolayı deney hayvanlarında karaciğer hasarı oluşturmak amacıyla kullanılır. Benfotiamin, hücre içerisindeki oksidan ajanların etkisini azaltmaktadır ve hücre içinde etkin görev alan proteinleri oksidasyon reaksiyonuna karşı koruyarak antioksidan özellik göstermektedir. Bu çalışmada karbon tetraklorür ile oluşturulan deneysel karaciğer hasarında benfotiaminin karaciğer dokusu üzerine koruyucu etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada, 30 adet 8-10 haftalık Wistar albino cinsi erkek sıçanlar kullanıldı. Deney hayvanları her grupta 6 hayvan olacak biçimde 5 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna deney süresi olan 14 gün boyunca herhangi bir uygulama yapılmadı. Benfotiamin grubuna 14 gün boyunca Benfotiamin 70 mg/kg/gün dozunda oral verildi. Zeytinyağı grubuna deneyin 1. ve 8. günlerinde iki defa intraperitoneal (i.p.) yolla 2 ml/kg zeytinyağı verildi. CCl4 grubuna deneyin 1. ve 8. günlerinde iki defa i.p yolla 1ml/kg CCl4: zeytin yağı (1:2) oranında verildi. CCl4 + Benfotiamin grubuna ise deneyin 1. ve 8. günlerinde iki defa 1 ml/kg CCl4: zeytin yağı (1:2) oranında karışımı ve oral yolla 70 mg/kg/gün benfotiamin verildi. Deneyin sonunda tüm gruplardaki sıçanlar ketamin (75 mg/kg) + xylazine (10 mg/kg) i.p. uygulanarak anestezi altında dekapite edildi. Dekapitasyonun ardından sıçanların karaciğer dokuları hızla çıkarılıp % 10 formaldehit ile tespit edildikten sonra histolojik ve histokimyasal incelemeler için parafin bloklar hazırlandı. Karaciğer dokusunda MDA (Malondialdehid) çalışması için dokular çalışmanın sonuna kadar – 80 0 C de saklandı. Çalışmamızda kontrol grubu, Benfotiamin ve zeytin yağı grupları arasında bakılan parametrelerde anlamlı bir farklılık yoktu. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında CCl4 grubunda, MDA, apoptozis ve bax immünreaktivitesinde anlamlı olarak artış izlendi. CCl4 grubu ile karşılaştırıldığında CCl4 + Benfotiamin grubunda ise MDA, apoptozis ve bax immünreaktivitesinde anlamlı olarak azalma gözlendi. Sonuç olarak, CCl4'ün karaciğer dokusunda MDA, apoptozis ve bax immünreaktivitesini arttırdığı, tedavi olarak verilen benfotiamin'in bu parametreleri azalttığı görüldü. Gelecekte yapılacak daha ileri ve ayrıntılı çalışmalarla başta siroz olmak üzere karaciğer hasarının olduğu durumlarda benfotiamin ile ilişkili tedavi yaklaşımları denenebileceği kanaatine varılmıştır. Anahtar kelimeler: Sıçan, karbon tetraklorür, benfotiamin, apoptozis.
Doksorubisin uygulanmasının sıçan böbrek dokusunda meydana getirdiği değişiklikler üzerine benfotiamin'in koruyucu etkilerinin incelenmesi
ÖZET Antrasiklin grubunda yer alan doksorubisin, yapılan farklı çalışmalarda deney hayvanlarında önemli nefrotoksisiteye neden olmakta ve insanlarda da benzer toksik etkileri olabilmektedir. Bu çalışmada doksorubisin uygulaması ile böbrek dokusunda meydana gelen apoptotik değişiklikler ve benfotiaminin anti-apoptotik etkisinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmada 24 adet erişkin Wistar Albino tipi erkek sıçan kullanıldı. Deney hayvanları her grupta 6 hayvan olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. 14 günlük deney süresince Grup I'e herhangi bir uygulama yapılmadı. Grup II'ye 10 mg/kg intraperitoneal (i.p) tek doz doksorubisin, Grup III'e 10 mg/kg i.p tek doz doksorubisin ile birlikte benfotiamin 70 mg/kg/gün oral ve Grup IV'e ise sadece benfotiamin 70 mg/kg/gün oral olarak uygulandı. Deney sonunda sıçanlar dekapite edilerek böbrek dokuları çıkartıldı. Rutin ışık mikroskobu takibi yapılarak dokular parafin bloklara gömüldü. Bloklardan alınan kesitlere bax ve kaspaz-3 immunohistokimyasal boyamaları yapıldı. Elde edilen bulgular incelenerek fotoğraflandı. İmmünohistokimyasal boyamanın ışık mikroskobu altında incelenmesi sonucu; kontrol grubu ile karşılaştırıldığında doksorubisin grubunda bax ve kaspaz-3 immünreaktivitesinde belirgin bir artış varken, doksorubisin grubuna göre doksorubisin+benfotiamin grubunda ise belirgin olarak azalma izlendi. Doku malondialdehit (MDA) seviyeleri ise immünohistokimyasal bulgularla paralellik göstermekteydi. Bu çalışma ile doksorubisinin böbrek dokusunda meydana getirdiği apoptotik değişiklere karşı benfotiaminin anti-apoptotik özellik gösterdiği ve antioksidan etkiye sahip olduğu söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Doksorubisin, böbrek, apoptozis, benfotiamin.
Gebeliğin birinci, ikinci ve üçüncü trimesterlerinde oluşturulan deneysel hipotiroidinin nöral plastisite ve öğrenmeye etkisi
Tiroid Hormonu (TH) Merkezi Sinir Sistemi (MSS) gelişiminde çok önemlidir. Beyin gelişiminin kritik dönemlerinde TH yokluğu glial hücrelerin ve nöronların olgunlaşmasında gecikmeye neden olmaktadır.Çalışmalar sinir hücresi adezyon moleküllerinin (NCAM) beyin gelişimi ve sinaptik plastisitede önemli görevlerinin olduğunu ortaya koymaktadır. TH eksikliğinde adezyon moleküllerinin sentez ve salınımında anormallikler olduğu bildirilmektedir. Yapılan araştırmalar Glial Fibriller Asidik Protein (GFAP)'in astrosit olgunlaşmasında önemli belirteç olduğunu göstermiştir. Astrosit olgunlaşmasının eksikliğinde, GFAP düzeylerinin azaldığı bildirilmiştir.Çalışmamızda, gebeliğin 1., 2., 3. trimesterlerinde oluşturulan maternal hipotiroidinin erişkin dönemde yavru ratların hipokampuslarında GFAP ve NCAM ekspresyonu, dolayısıyla astrosit olgunlaşması, öğrenme ve hafızanın pekiştirilmesi fonksiyonlarına etkilerini araştırmayı amaçladık.Deneysel uygulamada; 1., 2., 3. trimesterlerde deneysel hipotiroidi oluşturulan anne rat yavrularından her grup için 15'er adet ve kontrol grubu yavru ratlardan 15 adet alındı. Böylece dört grup oluşturuldu. Ratlar doğumdan sonra 2.5 ay beslendiler. Öğrenme için, farelerde yaygın olarak kullanılan ve kabul gören Morris Water Maze testi kullanıldı. NCAM ve GFAP düzeyleri ise Western Blot yöntemi ile çalışıldı.Her dört grupta öğrenme yeteneğinin 1. günden 5. güne doğru giderek arttığı gözlendi, ancak bu artış kontrol grubu ve 1. trimester hipotiroidi grubunda 2. ve 3. trimester hipotiroidi gruplarına göre daha belirgindi.Çalışmamızda, yavru ratların hipokampuslarında GFAP düzeylerinde kontrol ve 1. trimester hipotiroidi gruplarına göre 2. ve 3. trimester hipotiroidi gruplarında belirgin azalma tespit ettik. Aynı şekilde NCAM'in alt izoformlarının (NCAM120, NCAM140, NCAM180) hepsinde kontrol ve 1. trimester hipotiroidi gruplarına göre 2. ve 3. trimester hipotiroidi gruplarında belirgin azalma tespit ettik.Çalışmamızın sonuçları maternal TH yetersizliğinin MSS maturasyonunu önlediği, öğrenme ve hafıza yetersizliğine neden olduğunu göstermektedir. Hipokampusta GFAP ve NCAM düzeylerinde 2. ve 3. trimester hipotiroidi gruplarında kontrol ve 1. trimester hipotiroidi gruplarına göre belirgin azalma olduğu görüldü. Sonuç olarak annede mevcut olacak bir tiroid hormon yetersizliğinin yavrularda ciddi bir şekilde psikomotor gelişimi etkileyeceği açıktır
Deneysel diabetik sıçan böbrek dokusunda Enalapril ve Losartan'ın Ghrelin İmmunreaktivitesi üzerine etkilerinin incelenmesi
Diabetes mellitus kan şekeri yüksekliği ile karakterize, karbonhidrat, protein ve lipid metabolizmalarının bozukluğu ile seyretmektedir. Dünyada giderek daha fazla sayıda insanı etkileyen diabetes mellitusun önemli morbidite ve mortalite nedenlerinden birisi de diabetik nefropatidir. Enalapril ve losartanın renal sistem üzerine oksidasyon yolaklarında inhibisyona neden olarak ve proteinüriyi azaltarak böbreği korudukları bilinmektedir.Ghrelin, büyüme hormonu (BH) salınımını uyaran ve böbrek dahil birçok dokudan salgılanan endojen bir peptiddir. Son zamanlarda, yeni düzenleyici bir peptid olan ghrelinin diabetes mellitus patogenezinde rol oynayabileceği vurgulanmaktadır.Bu çalışmada, diabetin önemli hedef organlarından birisi olan böbrek dokusundaki hasarda tedavi ajanı olarak kullanılan enalapril ve losartanın, BH salınımını uyarıcı bir molekül olan ghrelin immunreaktivitesi üzerine olan etkileri incelenmiştir.Çalışmada, 6 haftalık, 210 ? 20 gram ağırlığında Wistar albino cinsi 28 sıçan kullanıldı. Tüm gruplar 4 hafta süre ile standart rat yemi ve çeşme suyu ile beslendi. Kontrol grubuna (Grup 1) herhangi bir uygulama yapılmadı. Diğer 3 gruba ise 50 mg/kg olacak şekilde tek doz streptozocin 0, 1 M Fosfat-sitrat tamponunda (pH: 4, 5) çözdürülerek i.p olarak uygulandı. Deneysel diabetes mellitus oluştuktan sonra diabet grubu (Grup 2) belirlenip herhangi bir uygulama yapılmadı. Diabet+enalapril grubuna (Grup 3) 4 hafta süreyle 5 mg/kg/gün enalapril orogastrik sonda ile uygulandı. Diabet+losartan grubuna (Grup 4) 4 hafta süreyle 10 mg/kg/gün losartan orogastrik sonda ile uygulandı. Deney sonunda sıçanlar dekapite edildi ve böbrek dokuları çıkarıldı. Rutin ışık mikroskobu takibi yapılarak dokular parafin bloklara gömüldü. Bloklardan alınan kesitlere histolojik boyamalar yapıldı ve ghrelin immunreaktivitesi için avidin-biotin-peroksidaz yöntemi uygulandı.İmmunhistokimyasal boyamada, kontrol grubunda distal tübüllerde orta şiddette (++) ghrelin immunreaktivitesi izlendi. Deneysel olarak diabet oluşturulan sıçanlarda böbrek korteksinde distal tübüllerde şiddetli (+++) ghrelin immunreaktivitesi izlendi. Aynı şekilde bu grupta böbrek medullasındaki distal tübüllerde de şiddetli (+++) ghrelin immunreaktivitesi izlendi. Tedavi gruplarında (Grup 3 ve Grup 4) ise, böbrek korteks ve medullasında ghrelin immunreaktivitesi kontrollerdekine benzer bir görünümdeydi. Distal tübüllerde orta şiddette (++) ghrelin immunreaktivitesi izlendi.Diabetes mellitusun patogenezi ile ghrelin arasında bir ilişki vardır. Diabetik grupta ghrelin immunreaktivitesi artmıştır. Tedavi gruplarının her ikisinde de ghrelin immunreaktivitesinin diabetik gruba göre azaldığı saptandı. Bu çalışmanın sonucunda enalapril ve losartan uygulanmasının diabetik sıçanların böbrek dokusunda ghrelin ekspresyonu üzerinde etkili olduğu ve bu konuda diabette daha geniş kapsamlı çalışmaların yapılması gerektiği kanaatine varılmıştır.Anahtar Kelimeler : Diabetes mellitus, enalapril, losartan, ghrelin.
Deneysel diyabetik rat testis dokusundaki apoptotik değişiklikler üzerine vitamin D ve vitamin E'nin etkisinin araştırılması
Diabetes mellitus (DM), mikrovasküler ve makrovasküler komplikasyonlarla seyreden kronik metabolik bir hastalıktır. Diyabetik erkeklerde, artmış oksidatif strese bağlı olarak testislerde germ hücrelerinde apoptozisde artış meydana gelmekte ve testiküler fonksiyon bozuklukları ortaya çıkmaktadır. Son yıllarda vitamin D'nin antioksidatif etkilere sahip olduğu gösterilmiştir. Vitamin E ise çok önemli bir antioksidan olup, lipid peroksidasyonuna karşı ilk savunma hattını oluşturur.Bu çalışmada, streptozotosin (STZ) ile oluşturulan deneysel diyabet modelinde vitamin D ve vitamin E'nin, rat testis dokusundaki apoptotik değişiklikler üzerine koruyucu etkileri incelenmiştir.Çalışmada, 28 adet 8 haftalık Wistar albino cinsi erkek ratlar kullanıldı. Deney hayvanları her grupta 7 hayvan olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna (Grup I) herhangi bir uygulama yapılmadı. Diğer 3 gruba 50 mg/kg olacak şekilde tek doz STZ 0,1 M sodyum-sitrat tamponunda (pH: 4,5) çözdürülerek intraperitoneal (i.p) olarak uygulandı. Diyabet oluştuktan sonra diyabetik grup (Grup II) belirlenip herhangi bir uygulama yapılmadı. DM + vitamin D grubuna (Grup III), vitamin D (50 IU/kg/gün) ve DM + vitamin E grubuna (Grup IV) ise vitamin E (500 IU/kg/gün) 9 hafta süreyle oral yolla verildi. Deney sonunda ratlar dekapite edilerek testis dokuları çıkarıldı. Testis dokularına Hemotoksilen&Eozin ve TUNEL boyama yapıldı.Diyabetik grup, kontrol grubuna göre kıyaslandığında testis, kauda epididimis, ventral prostat ağırlıkları, sperm sayısı ve motilitesi (p<0.01) ile epididimis ve seminal bez ağırlığında (p<0.001) anlamlı derecede azalma mevcuttu. Diyabetik gruba göre DM + vitamin D grubu ve DM + vitamin E grubunda testis ağırlığı ve sperm motilitesi (p<0.01) ile epididimis ağırlığında (p<0.001) anlamlı derecede artış mevcuttu. Histolojik incelemelerde, diyabetik grupta atrofik tübüller, belirgin ödem, damarlarda konjesyon, sayıca azalmış ve yer yer disorganize germ hücreleri mevuttu. DM + vitamin D grubu ve DM + vitamin E grubunda ise kontrol grubuna yakın histolojik bulgular mevcuttu. TUNEL boyamada, diyabetik grupta apoptotik indekste anlamlı bir artış vardı (p<0.05). Diyabetik grup ile kıyaslandığında DM + vitamin D grubu ve DM + vitamin E grubunda apoptotik indekste anlamlı bir azalma vardı (p<0.05).Sonuç olarak, DM'ye bağlı oksidatif strese karşı vitamin D ve vitamin E'nin koruyucu etkilerinin gösterilmesi, diyabetin komplikasyonlarını önlemek amacıyla yeni tedavi yaklaşımlarının denenmesinin yararlı olabileceği kanatine varılmıştır.Anahtar kelimeler: Diabetes mellitus, vitamin D, vitamin E, apoptozis, testis.
Deneysel diyabetik sıçan böbrek dokusundaki değişiklikler üzerine Benfotiamin ve C vitamininin etkisinin araştırılması
Diabetes Mellitus (DM), mikrovasküler ve makrovasküler komplikasyonların görülebildiği kronik metabolik bir hastalıktır. Diabetik nefropatili hastalarda artmış oksidatif strese bağlı olarak glomerüler bazal membranlarda kalınlaşma, hipertrofi ve böbrek fonksiyon bozuklukları ortaya çıkmaktadır. Son yıllarda Benfotiamin'in antioksidatif etkilere sahip olduğu gösterilmiştir. Vitamin C ise çok önemli bir antioksidan olup, lipid peroksidasyonuna karşı savunmada etkilidir.Bu çalışmada, Streptozotosin (STZ) ile oluşturulan deneysel diyabet modelinde Benfotiamin ve Vitamin C'nin sıçan böbrek dokusundaki apoptotik değişiklikler üzerine koruyucu etkileri incelenmiştir.Çalışmada 28 adet 6 haftalık Wistar albino cinsi erkek sıçanlar kullanıldı. Deney hayvanları her grupta 7 hayvan olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna (Grup I) herhangi bir işlem yapılmadı. Diğer 3 gruba 50 mg/kg olacak şekilde tek doz STZ 0,1 M sodyum sitrat tamponunda (ph:4.5) çözdürülerek intraperitoneal (i.p.) olarak verildi. Diyabet oluştuktan sonra diyabetik grup (grup II) tespit edilerek herhangi bir işlem yapılmadı. DM + Benfotiamin grubuna (grup III) Benfotiamin 70 mg/kg/gün ve DM +Vitamin C grubuna (grup IV) ise Vitamin C (900 mg/kg/gün) 6 hafta süreyle oral olarak verildi. Deney sonrasında sıçanlar dekapite edilerek böbrek dokuları çıkarıldı. Böbrek dokularına Hematoksilen-Eozin ve Tunel boyama yapıldı.Çalışmamızda DM grubu sıçanların böbrek dokularında PAS boyaması sonucu glomerüllerde hipertrofi ve mezengial matriks artışı belirgin olarak görüldü. Tübüllerde dilatasyon, tübül epitellerinde ayrılma ve bozulmalar ile glukojenik vakuolizasyonu gösteren şeffaf görünümlü tübüller (Armani Ebstein lezyonları) gözlendi.Çalışmamızda Vitamin C verilen sıçanların böbrek glomerüllerinde diabetik gruptakine benzer şekilde belirgin mezengial matriks artışı ve gomerüler hipertrofi gözlendi. Yine bu sıçanların böbrek tübüllerinde diyabetik grupla karşılaştırıldığında daha az oranda tübüler dilatasyon, tübül epitellerinde ayrılmalar ve glukojenik vakuolizasyon izlendi. Ancak bu düzelme Benfotiamin grubu ile kıyaslandığında daha az belirgindi.Sonuç olarak, diyabete bağlı oksidatif strese karşı Benfotiamin ve C Vitamininin koruyucu etkisinin gösterilmesinin, diyabetin komplikasyonlarını engellemek açısından yeni tedavi yaklaşımlarının belirlenmesinde faydalı olabileceği kanaatine varılmıştır.Anahtar Kelimeler: Diabetes mellitus, benfotiamin, C vitamini, apoptozis, böbrek.
Behçet hastalığında serum IL-33 düzeyi ve IL-33 gen polimorfizmleri
Tekrarlayıcı mukokutanöz, oküler, kas-iskelet, gastrointestinal ve santral sinir sistem tutulumları ile karakterize, inflamatuar bir hastalık olan Behçet hastalığı (BH), ülkemizin de içinde bulunduğu bazı coğrafik alanlarda sık görülmektedir. Etiyopatogenezi tam olarak aydınlatılamamış olsa da immün aktivasyon, IL-1ß düzeyinde artış ve IL-1 gen polimorfizmleri ile hastalık arasındaki ilişkiler ortaya konulmuştur. IL-33, IL-1 ailesinden bir sitokindir. Romatoid artrit ve ülseratif kolit gibi inflamatuar hastalıklarda, IL-33 mRNA ekspresyonunun arttığı ve IL-33 gen polimorfizmlerinin alerjik rinit ve Alzheimer hastalığı gelişme risklerini etkiledikleri gösterilmiştir.Bu çalışmanın amacı, serum IL-33 düzeyi ve IL-33 gen polimorfizmlerinden rs1929992 (6.251.588 T>C) ve rs7044343 (6.254.208 C>T)'ün BH etiyopatogenezindeki olasılı rolünü araştırmaktır.Çalışmaya, 18 yaş ve üzeri BH tanılı 143 hasta ve 158 sağlıklı kontrol (SK) alındı. Serum IL-33 düzeyleri, ELISA yöntemi ile ölçüldü. IL-33 gen polimorfizmleri, real-time PCR ile çalışıldı.Behçet hastalığı grubu ile SK grubu arasında, serum IL-33 düzeyi ve çalışılmış olan IL-33 gen polimorfizmleri açısından anlamlı bir farklılık yoktu. Ancak, serum IL-33 düzeyi aktif BH grubunda inaktif BH grubundan düşüktü.Behçet hastalığı öncelikle Th1 aracılı bir hastalık, IL-33 ise Th2 tipi bir sitokindir. Serum IL-33 düzeyinin inaktif BH grubunda aktif BH grubundan yüksek bulunması, IL-33'ün BH patogenezinde rol alıyor olabileceğini düşündürmektedir. Fakat, çalışılmış olan IL-33 gen polimorfizmleri BH için risk faktörü oluşturmamaktadır.Anahtar Kelimeler: Behçet hastalığı, IL-33, IL-33 gen polimorfizmleri
Gebelik döneminde olusturulan deneysel hipotiroidinin 10., 15. gün ve yenidoğanda fetal beyin dokusunda glial fibriller asidik protein (GFAP) ve S100B protein ekspresyonuna etkisi
Tiroid Hormonları (TH) merkezi sinir sistemi (MSS) gelisiminde çok önemlidir.Beyin gelisiminin kritik dönemlerinde TH yoklugu glial hücrelerin ve nöronlarınolgunlasmasında gecikmeye neden olmaktadır. Maternal hipotiroidizmde psikomotor gelismegeriligi oldugu, çocukların intelligence quotient (IQ)'lerinde belirgin bir gerilik oldugubilinmektedir. TH'ler, hem nöronal hem de glial öncü hücrelerin yasamaları, çogalmaları vefarklılasmalarının düzenlenmesinde önemli etkilere sahiptir. Yapılan arastırmalarda GlialFibriller Asidik Protein (GFAP) ve S100B proteinin astrosit olgunlasmasında önemlibelirteçler oldugunu göstermistir. Astrosit olgunlasmasının eksikliginde, GFAP ve S100Bprotein düzeylerinin azaldıgı görülmüstür. Maternal hipotiroidizmin MSS gelismesine etkisiniarastıran çok sayıda çalısma mevcuttur. Ancak maternal hipotiroidizmin glial proteinlerüzerine etkisini arastıran çalısmalar çok azdır. Gebelik sırasında maternal TH'lerin glialproteinler üzerine etkisi tam olarak bilinmemektedir. Çalısmamızda, maternal hipotiroidininfetüs beyninde 10., 15. gün ve yenidogan döneminde GFAP ve S100B protein ekspresyonu,dolayısıyla astrosit olgunlasmasına yaptıgı etkileri arastırmayı amaçladık.Deneysel uygulama için; çalısmaya annesi deneysel olarak hipotiroidi (n:15) veannesi normal olan kontrol (n:15) grubundan olusturulmus ratlar alındı. Her grup 10., 15.gestasyonel gün ve yenidogan olmak üzere üç alt gruba ayrıldı. 10 ve 15 günlük fetüsbeyinleri ile yenidogan yavru beyinlerinde GFAP ve S100B proteinler Western Blot yöntemiile çalısıldı. Çalısmamızda; kontrol gruplarına göre hipotiroidi grubunda, fetüs ve yavru beyindokusunda, GFAP ve S100B protein olusumunu belirgin olarak azalmıs bulduk.Çalısmamızın sonuçları; maternal hipotiroidizmin, MSS'nin GFAP ve S100Bproteinlerinin ekspresyonunu degistirdigini ortaya koymaktadır. Bu degisiklik astrositolgunlasmasındaki geriligin bir nedeni olabilir. Annesi hipotiroidi olan yavru ratların fetüsbeyin gelisim döneminde, kontrol grubuna göre, nöronal ve glial degisiklikler, astrositolgunlasmasında ciddi gerilik oldugu görülmektedir.
Hipertansiyon tanısı olan hastalarda serum trimetilamin n-oksit (TMAO), asprosin ve nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin (NGAL) düzeyi ile hipertansif nefropati ilişkisi
ÖZET HİPERTANSİYON TANISI OLAN HASTALARDA SERUM TRİMETİLAMİN N-OKSİT (TMAO), ASPROSİN VE NÖTROFİL JELATİNAZ İLİŞKİLİ LİPOKALİN (NGAL) DÜZEYİ İLE HİPERTANSİF NEFROPATİ İLİŞKİSİ Hipertansiyon, sistolik kan basıncının 140 mmHg ve üzerinde ve/veya diyastolik kan basıncının 90 mmHg ve üzerinde olması şeklinde tanımlanır. Dünya çapında morbidite ve mortalitenin önde gelen değiştirilebilir risk faktörüdür. Dünyadaki en yaygın kardiyovasküler bozukluk hipertansiyon olup Dünya Sağlık Örgütü'ne göre dünya çapında 30-79 yaş arası 1,28 milyar yetişkini etkilemektedir. Koroner arter hastalığı, hemorajik ve iskemik inme, böbrek yetmezliği, kalp yetmezliği ve periferik vasküler hastalıklar açısından risk oluşturmaktadır. Hipertansiyon, son dönem böbrek hastalığının (ESRD) ikinci en yaygın temel nedeni olarak yer almaktadır. Renal replasman tedavisi gören tüm hastaların %30'unda hipertansif nefropati nedeniyle son dönem böbrek yetmezliği gelişmektedir. Çalışma grubu, 30-75 yaş aralığındaki bireylerden oluşturuldu. Hastalar, hipertansif nefropatisi olan ve olmayan hipertansif hastalar şeklinde 2 gruba ayrıldı. Çalışma grubu, HT tanısı olup hipertansif nefropatisi olan 31 kişi ve hipertansiyonu olup hipertansif nefropatisi olmayan 33 kişi olmak kaydıyla 64 hastadan oluştu. Kontrol grubu ise; non-hipertansif, ek hastalığı ve lipid metabolizma bozukluğu olmayan benzer yaş ve cinsiyetteki 22 sağlıklı bireyden oluştu. Hasta grubu : Fırat Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Genel Dahiliye Bilim Dalı poliklinik ve kliniğine başvurmuş hastaların geriye dönük dosya taramasından elde edilen verilere bağlı olarak oluşturuldu. TMAO, bir metabolit ve biyolojik olarak aktif bir molekül olup trimetilaminden (TMA) türetilir. TMA'nın besinsel kaynakları; kırmızı et, tuzlu su balığı, yumurta, süt ürünleri ve meyve, sebze ve tahılların bir kısmı gibi kolin, L -karnitin ve fosfatidilkolin açısından zengin gıdalardır. Asprosin, protein yapıda bir hormon olup salınımı açlık durumunda uyarılmakta ve hepatik glikoz üretimini indüklemektedir. Esas olarak beyaz yağ dokusundan salgılanmaktadır. NGAL, esas olarak aktif nötrofillerden salınan lipokalin ailesine ait bir proteindir. Hasar durumunda renal distal tüpten salındığı için NGAL, renal tübüler hasarın bir belirteci olarak gösterilebilir. Biz çalışmamızda, hasta grupları arasında TMAO, asprosin ve NGAL düzeylerini karşılaştırarak hipertansiyon ve hipertansif nefropatiyle bu moleküller arasındaki ilişkiyi saptamayı amaçladık. Çalışmamızda katılımcıların asprosin (p=0.002), TMAO (p=0.001) ve NGAL (p=0.020) ortanca değerleri arasında istatistiksel anlamlı farklılık saptandı. Katılımcıların plazma TMAO ortanca değerleri arasında istatistiksel anlamlı fark saptandı (p=0.001). Kontrol grubunun TMAO ortanca değeri hem nefropatili (p2-p3=0.006) ve hem de nefropatisi olmayan hipertansif hastalardan (p1-p3<0.001) istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı. Katılımcıların plazma Asprosin ortanca değerleri arasında istatistiksel anlamlı fark saptandı (p=0.002). Nefropatisi olmayan hipertansif hastaların asprosin ortanca değeri hem kontrol grubundan (p1-p3=0.001) hem de hipertansif nefropatili hastalardan (p1-p2=0.010) istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı. Katılımcıların plazma NGAL ortanca değerleri arasında istatistiksel anlamlı fark saptandı (p=0.020). Kontrol grubunun NGAL ortanca değeri nefropatisi olmayan hipertansif hastalardan istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı (p1-p3=0.006). Kontrol grubu ile nefropatisi olan hipertansif hastaların NGAL ortanca değerleri arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p2-p3=0.194). Benzer olarak nefropatisi olan ve olmayan hipertansif hastaların NGAL ortanca değerleri arasında istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı. Nefropatisi olan hipertansif hastaların TMAO ve NGAL değerleri arasında negatif anlamlı korelasyon saptandı (r:-0.368; p=0.042). Sonuç olarak, literatürdeki bazı çalışmaların aksine TMAO bizim çalışmamızda kontrol grubunda daha yüksek bulunmuş olup hipertansiyona karşı koruyucu olabileceğini söylebiliriz. NGAL, özellikle akut böbrek hasarının erken belirteci olarak değerlendirilen bir molekül olup çalışmamızda bilinenin aksine nefropatisi olan ve olmayan hastalarda kontrol grubuna kıyasla düşük bulunmuştur. Hasta sayımızın kısıtlı olması, tek merkezli çalışma olması sonuç çeşitliliğini etkilediğinden NGAL-hipertansif nefropati ilişkisi için daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Glukoz homestazı üzerinde etkili olan asprosin, nefropatisi olmayan hipertansif hastalarda yüksek saptandı. Asprosin, çalışma sonucumuza göre hipertansiyon patofizyolojisinde de yer alıyor olabileceğinden, daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. En nihayetinde, hipertansiyon dünya genelinde morbidite ve mortalitenin yaygın bir sebebidir. Hipertansif nefropati ise son dönem böbrek yetmezliğinin 2. en sık sebebi olup, bu hastalıklarla ilgili daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç duyulduğunu söyleyebiliriz. Anahtar Kelimeler : Hipertansiyon, Hipertansif nefropati, TMAO, Asprosin, NGAL
Tip 2 diyabet tanısı olan hastalarda serum trimetilamin N-oksit ve asprosin ile diyabetik nefropati ilişkisi
Diyabetes mellitus, özellikle Tip 2 diyabet, artan prevalansı ve komplikasyonları nedeniyle küresel ölçekte önemli bir halk sağlığı sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Diyabetik nefropati, Tip 2 diyabetli hastaların yaklaşık %40'ında görülen ve kronik böbrek hastalığının başlıca nedenlerinden biri olan mikrovasküler bir komplikasyondur. Bu çalışma, Tip 2 diyabet tanısı bulunan hastalarda serum TMAO ve asprosin düzeylerinin diyabetik nefropati ile ilişkisini belirlemek amacıyla yürütülmüştür. Çalışma grubu, 30-75 yaş aralığında yer alan, Tip 2 diyabet tanısı bulunan toplam 60 hastadan (diyabetik nefropatisi olan 30, nefropatisi bulunmayan 30) ve benzer yaş ile cinsiyetteki 30 sağlıklı kontrol bireyinden oluşmuştur. Hasta grubu, Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi, Genel Dahiliye Bilim Dalı poliklinik ve kliniğine başvurmuş hastaların geriye dönük dosya taraması sonucunda belirlenmiştir. Diyabetik nefropati, tam idrar tetkikinde + proteinüri ve/veya kreatinin >1.2 mg/dL kriterlerine göre tanımlanmıştır. TMAO, bağırsak mikrobiyotası tarafından sentezlenen trimetilaminin, karaciğerde FMO3 enzimi etkisiyle oksidasyonu sonucu oluşan biyolojik olarak aktif bir metabolittir. Asprosin ise, esas olarak beyaz yağ dokusundan salgılanan ve açlık durumunda hepatik glukoz üretimini artıran protein yapılı bir hormondur. Her iki biyobelirteç de, diyabetin patofizyolojisi ve ilgili kronik komplikasyonların gelişiminde rol oynayabilecek niteliktedir. Serum TMAO ve asprosin düzeyleri, ticari ELISA kitleri kullanılarak tayin edilmiş; elde edilen veriler IBM SPSS 27.0 programı ile istatistiksel analizlere tabi tutulmuştur. Analiz sonuçları, diyabetik nefropatisi bulunan hasta grubunda serum TMAO ve asprosin düzeylerinin, nefropatisi bulunmayan diyabetli hastalara ve sağlıklı kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede yüksek olduğunu göstermiştir (TMAO: p=0.001, asprosin: p=0.002). Ayrıca, bu biyobelirteçlerin düzeyleri ile glomerüler filtrasyon hızı (GFR) ve açlık plazma glukozu gibi renal ve metabolik parametreler arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyonlar saptanmıştır. Çalışmanın bulguları, serum TMAO ve asprosinin, Tip 2 diyabetli hastalarda diyabetik nefropatinin erken tanısı, risk sınıflandırması ve izlenmesinde potansiyel biyobelirteçler olarak kullanılabileceğini ortaya koymaktadır. Elde edilen sonuçlar, diyabetik nefropati gelişiminin önlenmesi ve tedavi stratejilerinin geliştirilmesi açısından klinik uygulamalara önemli katkılar sağlayabilir.