Theses supervised by Prof. Dr. Ersin Akarsu
11 theses · Gaziantep University
Diyabetik ayak ülseri olan hastalarda alt ekstremite arteriyel iskemisinin serum NLRP3 ve NRF-2 düzeyleri ile ilişkisinin araştırılması
Bu tez çalışmasında, diyabetik ayak ülseri hastalarında alt ekstremite arteriyel iskemi derecesi ile serum NLRP3 ve NRF-2 düzeylerinin hastalık şiddetiyle ilişkisi incelenerek, bu biyobelirteçlerin diyabetik ayak ülseri oluşumundaki yeri değerlendirildi. Çalışmamız, 1 Kasım 2023 ile 1 Haziran 2024 tarihleri arasında hastanemize başvuran 39 diyabetik ayak ülserli hasta, 42 diyabetik ancak ayak ülseri gelişmemiş hasta ve 41 sağlıklı gönüllü üzerinde gerçekleştirildi. Olgularda alt ekstremite iskemi durumunu değerlendirmek için ayak bileği brakiyal indeksi ve saturasyon probuyla ayak parmak periferik arter oksijen saturasyonu ölçüldü. Hastaların arteriyel akım paternleri ve alt ekstremite arteriyel akım hızları anterior ve posterior tibial arterden renkli doppler ultrasonografi ile değerlendirildi. Hastalarda diyabetik ayak yarası Wagner sınıflamasına göre de gruplandırıldı. Serum NLRP3 ve NRF-2 düzeyleri, alınan kan örneklerinden ELISA yöntemiyle ölçüldü. NLRP3 düzeyleri DM ayak grubunda (ortalama sırası 86,87), tip 2 DM grubu (ortalama sırası 63,21) ve kontrol grubuna (ortalama sırası 35,61) göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p<0,001). NRF2 düzeyleri DM ayak grubunda (ortalama sırası 34,58) tip 2 DM (ortalama sırası 2,38) ve kontrol gruplarına (ortalama sırası 86,21) göre anlamlı olarak daha düşük bulundu (p<0,001). DM ayak grubunda monofazik akım gösteren hastalarda bifazik ve trifazik akım görülenlere göre NLRP3 düzeyi anlamlı şekilde daha yüksekti (p=0,016). DM ayak grubunda kadın hastalarda erkeklere göre NLRP3 düzeyi daha yüksek bulundu (p=0,028). DM ayak grubundaki erkek hastalarda monofazik akım görülenlerde bifazik ve trifazik akım görülenlere göre NLRP3 düzeyi daha yüksek bulundu (p=0,044). DM ayak grubunda ≥40 yaş olan hastalarda <40 yaş hastalara göre NLRP3 düzeyi daha yüksek bulundu (p= 0,010). DM ayak grubunda ≥ 40 yaş monofazik akım görülen hastalarda bifazik ve trifazik akım görülenlere göre NLRP3 düzeyi daha yüksekti (p=0,031). Sonuç olarak, diyabetik ayak yarası olan hastalarda serum NLRP3 düzeyinin yüksek ve NRF2 düzeyinin düşük bulunması yanı sıra bunun doppler ultrasonografide alt ekstremite arteriyel iskemi bulgularıyla ilişkili olması bu moleküllerin diyabetik ayak yarası oluşumunda rolüne işaret etmektedir. Dolayısıyla diyabetik ayak yarası olan hastalarda bu molekülleri hedefleyerek yapılan müdahaleler ve kullanılacak ilaçlar olguların iyileşmesine katkı yapabilir. Anahtar Kelimeler: Diyabetik ayak, akım paterni, perifer arter hastalığı, NLRP3, NRF2 Destekleyen Kuruluş: GAÜN BAP Birimi (Proje Kodu: TF.UT.24.17)
Normal ve bozulmuş glukoz toleranslı obez hastalarda plazma GLP-1, C-RP ve adiponektin düzeyleri arasındaki ilişki
Obez kişilerde patofizyolojik değişiklikler içinde en önemlilerden biri kronik sistemik inflamasyonun varlığıdır. Çalışmamızın amacı; normal ve bozulmuş glukoz toleranslı obez hastalarda; inflamatuvar bir belirteç olan CRP, antiinflamatuvar özellikteki adiponektin ve Tip-2 DM patogenezinde önemli bir inkretin olan plazma GLP-1 düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır. Çalışmaya kliniğimize başvuran, vücut kitle indeksi (VKİ) ≥30 kg/m2 olan, normal glukoz toleranslı 30 hasta, bozulmuş glukoz toleranslı 30 hasta ve VKİ normal olan sağlıklı 20 kişi alındı. Tüm hastalardan ve kontrol grubundan serum adiponektin, GLP-1, açlık insülin, lipid profili, HbA1C ve CRP düzeyleri çalışıldı. Tüm kişilerin bel çevresi ölçüldü. İnsülin direnci (IR), Homeostasis Model Assesment (HOMA) indeksi kullanılarak belirlendi. Obez olgularda Oral Glukoz Tolerans Testi (OGTT) yapıldı. Gruplar yaş ve cinsiyet yönünden benzerdi. C-reaktif protein, GLP-1 ve adiponektin değerleri bakımından tüm gruplar arasında anlamlı farklılık gözlendi (sırasıyla, p=0.001, p=0.001, p=0.033). Alt grupların karşılaştırılmasında, NGT ve BGT obez hasta grubunda, sağlıklı kontrol grubuna göre; CRP anlamlı olarak yüksek, GLP-1 ise anlamlı olarak düşük saptandı (sırasıyla, p=0,001, p=0,001, p=0,001, p=0,001). BGT obez hasta grubunun adiponektin düzeyi, sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşüktü (p=0,010). Ancak NGT obez hasta grubu ile BGT obez hasta grubu arasında CRP, GLP-1 ve adiponektin açısından anlamlı fark saptanmadı. Korelasyon analizinde; NGT obez hasta grubunda, CRP ile VKİ ve bel çevresi arasında anlamlı pozitif korelasyon saptandı (sırasıyla, r=0,427, p=0,019 ve r=0,407, p=0,026). Diğer taraftan GLP-1 ve adiponektin ile diğer parametreler arasında anlamlı korelasyon saptanmadı. BGT obez hasta grubunda ise GLP-1 ile bel çevresi arasında negatif yönde anlamlı korelasyon mevcuttu (r=-0,380, p=0,038). Ancak CRP ve adiponektinle diğer parametreler arasında anlamlı korelasyon saptanmadı. Sonuç olarak; obez hastalarda CRP yüksekliği saptanması, obezitede bir inflamasyon varlığına işaret etmektedir. Obez olgularda CRP yüksekliği yanı sıra, GLP-1 ve adiponektin düzeylerinin azalmış olması, özellikle bozulmuş glukoz toleranslı hastalarda ilerde diyabete progresyon için bir belirteç olabilir. NGT obez hasta grubunda, CRP ile VKİ ve bel çevresi arasında anlamlı pozitif korelasyon, BGT obez hasta grubunda ise GLP-1 ile bel çevresi arasında anlamlı negatif korelasyon olması bu görüşü destekler niteliktedir. Anahtar Kelimeler: Diabetes Mellitus, Obezite, GLP-1, Adiponektin, CRP, Bozulmuş Glukoz Toleransı
Paratiroid adenomu tanılı hastalarda klinik, laboratuar ve görüntüleme bulgularının birbiriyle ilişkisi
Amaç: Paratiroid adenomu saptanmış ve opere edilmiş hastalarda klinik, laboratuar, radyolojik ve histopatolojik bulguların incelenmesi ve bu bulguların birbirleriyle ilişkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada Ocak 2010 – Aralık 2016 tarihleri arasında, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Bilim Dalı'nda primer hiperparatiroidi ön tanısı ile takip edilen 169 hasta incelendi. Histopatolojik sonuçları paratiroid adenomu olarak saptanmış olan ve cerrahi tedavisi başarılı olarak değerlendirilen 71 hasta ise ayrı olarak ele alındı. Hastaların başvuru semptomları, eşlik eden hastalık varlığı, USG bulguları, sintigrafi sonuçları, direkt grafileri, KMY ölçümleri, ameliyat raporları, patoloji raporları, biyokimyasal parametreler(intakt PTH, serum kalsiyum, albumin, fosfor, kreatinin, alkalen fosfataz, D vitamini, TSH, sT4, sT3, kalsitonin, 24 saatlik idrarda kalsiyum, 24 saatlik idrarda kreatinin ) için dosyalarda kayıtlı olan veriler incelendi. Bulgular: Paratiroid adenomu olan 71 hastanın 62'si(%87) kadın ve 9'u(%13) erkekti. Ortalama yaş 52 yıl olarak saptandı. Hastaların %35'i asemptomatik olarak başvurmuştu. Semptomatik hastalarda en sık görülen başvuru sebepleri halsizlik(%24) ve kemik ağrısı(%18) idi. Nefrolitiazis sıklığı %10 olarak saptanırken, patolojik fraktür olan hasta yoktu. El grafisi incelemelerinde %34 oranında subperisotal rezorpsiyon saptandı. Ön kol KMY ölçümlerinde %37 oranında osteoporoz görüldü. Hasta grubumuzda pankreatit vakası olmadığı tespit edildi. Eşlik eden hastalıklar arasında en sık hipertansiyon(%28), diabetes mellitus(%18) ve multinodüler guatr(%18) olduğu görüldü. Papiller tiroid karsinomu ile paratiroid adenomu birlikteliği %12,7 olarak saptandı ve %36 hastada aynı zamanda tiroidektomi de yapıldığı görüldü. Hastaların 2'sinde MEN1 sendromu ve 1'inde MEN2A sendromu vardı. D vitamini eksikliğinde serum intakt PTH düzeyinde anlamlı bir artış mevcuttu(p=0,010). İlk başvuruda bakılan serum intakt PTH ve kalsiyum düzeyi ile paratiroid adenomu boyutu arasında pozitif korelasyon mevcuttu(sırasıyla p=0,005, p=0,000). Ayrıca adenom ağırlığı ile serum intakt PTH düzeyi arasında da pozitif korelasyon saptandı(p=0,030). Sadece 1 hasta normokalsemik primer hiperparatiroidi tanımına uygundu. Serum Ca/P ile PTH düzeyi arasında pozitif korelasyon saptandı(p=0,037). Boyun USG incelemesinin paratiroid adenomu saptamada duyarlılığı %86,5 iken, 99mTcSestamibi sintigrafinin %92,6 olarak tespit edildi. USG ve 99mTcSestamibi sintigrafi sonuçlarının birbirini tamamlayıcı nitelikte olduğu görüldü. Sonuç: PHPT tanılı hastalarda osteoporoz ve nefrolitiazis en sık spesifik bulgulardı; ancak rutin taramalarda hiperkalsemi saptanması halinde, asemptomatik PHPT tanısı da akla gelmelidir. Başvuruda bakılan serum kalsiyum ve PTH düzeyi adenom boyutu hakkında fikir verebilir. PHPT ön tanısı ile tetkik edilen hastalarda mutlaka serum D vitamini düzeyine de bakılmalıdır. Paratiroid görüntülemesinde USG ve 99mTcSestamibi sintigrafi birlikte kullanılmalıdır. Paratiroidektomi öncesi değerlendirmede tiroid bezi de dikkatle incelenmelidir. Serum Ca/P ile intakt PTH düzeyi arasında pozitif korelasyon saptanmış olması normokalsemik hastalarda PHPT için tanısal ipucu verebilir. Bu konuda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Diyabetik ayak ülseri ile başvuran hastalarda alt ekstremite ampütasyonuyla bazı klinik ve laboratuvar bulguların ilişkisi
Diyabetik ayak ülserinde medikal ve cerrahi tedavi seçenekleri mevcuttur. Diyabetik ayaklı olgularda ampütasyon kararı ve seviyesi hastanın komorbiditeleri, performansı, doppler ultrasonografi bulguları ve klinik muayene sonuçlarıyla alınmakta olup sürecin nasıl sonlanacağını öngördüren objektif bir belirteç henüz kesin olarak ortaya konmamıştır. Bu çalışmada, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kliniğinde 2012-2017 yılları arasında diyabetik ayak ülseri tanısıyla takip edilen 400 hasta dahil edildi. Hastaların; yaş, cinsiyet, diyabet süresi, sigara içme öyküsü, diyabetik ayak ampütasyonu öyküsü, HT, KAH, PAH, SVO, retinopati, nöropati, nefropati varlığı, Wagner evresi, diyabetik yara kültüründe ne ürediği, ampütasyon öyküsü, HbA1C düzeyi, BUN, albumin, sedimentasyon hızı, CRP, total kolesterol, HDL, LDL, trigliserid, lökosit ve nötrofil değerlerinin ampütasyon ve yapılacak amputasyonun seviyesi için öngördürebilirliğini araştırmayı amaçladık. Alt ekstremite ampütasyonu ile erkek cinsiyet, KAH , PAH, HT, nefropati, nöropati varlığı, Wagner sınıflaması (evre>3), sigara içme öyküsü, diyabetik ayak ülseri öyküsü, diyabetik alt ekstremite ampütasyonu öyküsü ilişkiliydi. Alt ekstremite ampütasyonu yapılan hastalarda; yaş, diyabet süresi, sedimentasyon, CRP, lökosit sayısı, nötrofil sayısı, nötrofil/lenfosit oranı amputasyon yapılmayanlara göre daha yüksekti. Total kolesterol, albumin düzeyi, LDL düzeyi ve HDL düzeyi ise amputasyon yapılmayanlara göre amputasyon yapılanlarda daha düşüktü (p<0,05). Major ampütasyon ile başlıca ilişkili faktörler ise ayak ülserinin Wagner sınıflamasına göre evre 4-5 olması ve hastada diyabetik ayak ülseri öyküsünün olmasıydı. Major amputasyon olanlarda; sedimantasyon ve CRP değerleri minör amputasyon uygulananlara göre yüksekti, albumin değeri ise düşüktü. Sonuç olarak, tip 2 diyabetli hastalarda alt ekstremite ampütasyonuyla ilgili en önemli unsurlar PAH, Wagner evre 4-5 olması ve düşük albumin düzeyi olduğu kanısına varıldı. Major ampütasyona için en etkili faktörler ise diyabetik ayak öyküsü, Wagner evre 4-5 olması ve düşük albumin düzeyi olarak dikkati çekmekteydi. İncelenen diğer faktörlerin etkilerini daha iyi ortaya koymak için farklı hasta gruplarında karşılaştırmalı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Diyabet, Diyabetik ayak, Amputasyon, Risk faktörleri
Diyabetik ayak yarası nedeniyle izlenen hastalarda klinik bulgular ile tedavi maliyeti arasındaki ilişki
Giriş ve amaç: Diyabetik ayak, diyabetin kronik komplikasyonları arasında, hastanede en sık yatış gerektiren ve en uzun süre hastanede yatışa neden olan komplikasyonudur. Diyabetik ayak, hastanın yaşam kalitesini belirgin şekilde azaltmaktadır. Diyabetik ayakta maliyet, mortalite ve morbiditenin yüksek olmasından dolayı günümüzün en önemli halk sağlığı sorunlarından birisi haline gelmiştir. Multidisipliner bir yaklaşımla diyabetik ayak tedavisinin başarıyla yapılabilmesi ve tedavi maliyetlerinin düşürülmesi mümkündür. Çalışmamızın amacı, diyabetik ayak yarası nedeniyle izlenen hastalarda klinik bulgular ile tedavi maliyeti arasındaki ilişkiyi inceleyerek; her bir faktörün toplam maliyete etkisini saptamaktır. Gereç ve yöntem: Ocak 2012 – Mayıs 2018 tarihleri arasında, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma servisinde diyabetik ayak yarası nedeniyle yatışı olan 18 yaş üzeri, Tip 2 diabetes mellitus tanılı kadın ve erkek toplam 300 olgu dahil edildi. Yaş, cinsiyet, hemoglobin A1c, Wagner evresi, hastanede yatış süresi, vakumla yara tedavisinin maliyeti, tanısal görüntüleme tetkiklerinin maliyeti, günlük pansuman ve yara bakımının maliyeti, antibiyotik tedavisinin maliyeti, insulin tedavisinin maliyeti, amputasyon tedavisinin maliyeti, hastanede yatış maliyeti ve toplam maliyet retrospektif olarak incelendi. Her bir faktörün toplam maliyete etkisi belirlendi. Bulgular: Çalışmaya 300 hasta alındı. Erkek/kadın oranı 1.94 olarak saptandı. Olguların yaş ortalaması 62.6±11 yıl olarak saptandı. Hemoglobin A1c ortalaması %9.5± 2.4 olarak belirlendi. Hastaneye yatış süresi ortalaması 17.8±12.9 gün olarak saptandı; 37 hastada evre 1 ( % 12.33), 61 hastada evre 2 ( % 20.33), 110 hastada evre 3 ( %36.67), 52 hastada evre 4 (% 17.33 ) ve 40 hastada ise evre 5 (% 13.33 ) diyabetik ayak yarası mevcuttu. Diyabetik ayak yarası olan hastaların ortalama tedavi maliyeti, diyabetik ayak komplikasyonu olmayan diyabetli hastalara göre anlamlı derecede yüksekti (p<0.05). Diyabetik ayak tedavisinde yer alan unsurların toplam maliyete katkıları oran olarak incelendiğinde antibiyotik tedavisi %30.8'luk pay ile en fazla katkıyı oluşturuyordu. Diyabetik ayak ülserlerinin maliyet analizi yapıldığında; evre 1 ve evre 2 olgularda antibiyotik tedavisinin daha az kullanılmasına veya hiç kullanılmamasına bağlı olarak antibiyotik tedavisinin toplam maliyet üzerindeki etkisi daha az bulundu. Her hastadan yatış maliyeti hesaplandığı için ve hastaların yatış süresi uzun olduğundan maliyet analizi sonuçlarına göre toplam maliyeti en fazla etkileyen faktör yatış maliyeti idi (r=3.24). Toplam maliyeti yatış maliyetinden sonra en fazla etkileyenler sırasıyla tanısal görüntüleme tetkikleri (r=2.52) ve amputasyon tedavisi (r=2.14) idi. Sonuç: Diyabetik ayak oluşumunun önlenmesi hem toplumsal hem de ekonomik açıdan önemlidir. Multidisipliner bir yaklaşımla diyabetik ayak yaralarının tedavisinin başarıyla yapılması ve tedavi maliyetlerinin düşürülmesi mümkündür. Diyabetik ayak ülserlerinde erken evre lezyonları fark edip; tedavi ederek hastaneye yatışları ve yatış süresini azaltmak hastalığın tedavi maliyetini düşürmede etkili olacaktır. Anahtar Kelimeler: Diabetes mellitus, diyabetik ayak, tedavi maliyeti, multidisipliner yaklaşım.
Hashimoto tiroiditi ile tiroid nodül sitolojisi ve tiroid kanseri arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Hashimoto tiroiditinin (HT) papiller tiroid kanseri (PTK) riski üzerindeki etkisi halen belirsizliğini korumaktadır. Bu çalışmanın amacı, HT'ye eşlik eden tiroid nodülü olan hastalarda klinik, sonografik ve sitolojik bulguların; HT tanısı olmaksızın tiroid nodülü bulunan hastalardaki bulgularla karşılaştırılarak aralarında fark olup olmadığını belirlemek ve Hashimoto tiroiditinin tiroid nodüllerinin malignite risk kategorisi üzerine etkisi olup olmadığınıdeğerlendirmektir. Materyal-Metod: 2017-2019 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma kliniğinde nodül değerlendirmesi yapılan toplam 1200 hasta çalışmaya dahil edildi. HT tanısı, pozitif tiroid peroksidaz antikoru (anti-TPO) seviyesi ve ultrasonografide yaygın heterojenite bulguları ve/veya histopatolojide yaygın lenfositik tiroidit bulgularına göre konuldu. Hastalar HT ve non-HT olmak üzere 2 grupta değerlendirildi. Her iki gruptaki hastaların demografik verileri, tiroid bezi ve tiroid nodülünün sonografik özellikleri ve nodül sitolojisi özellikleri karşılaştırıldı. HT grubu ve non-HT grubu içerisinde tiroidektomi sonrası tiroid kanseri (papiller tiroid karsinomu, folliküler karsinom, medüller karsinom, anaplastik karsinom, primer tiroid lenfoması ve diğerleri) tanısı almış olgular belirlendi. Her iki grupta papiller tiroid karsinomuna ilişkin prognostik parametreler karşılaştırıldı. HT'nin nodül sitolojisi ve malignite riski üzerindeki etkisi araştırıldı. Bulgular: Hastalardan 943'ü (%78.9) ise HT olmayan tiroid nodülü (Non- HT grubu) 252'si (%21.1) HT'e eşlik eden tiroid nodülü (HT grubu), tanısı aldı. Non-HT grubundaki hastaların yaş ortalaması 47±13 yıl, HT grubundaki hastaların yaş ortalamaları 46±13 yıl idi. Non-HT grubundaki hastaların %84.9'u kadın, %15.1'i erkekti. HT grubundaki hastaların %89.3'ü kadın, %10.7'si erkekti. İndetermine sitoloji prevalansı HT grubunda non-HT grubuna kıyasladaha yüksekti (%18.60 ve %10.80, P = 0.001). PTK sıklığı da HT grubunda non-HT grubuna göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha yüksekti (%22.2 vs %5.7, p = 0.001). Bununla birlikte PTK'nin histopatolojik alt gruplarıyla Hashimoto tiroiditi arasında ilişki tespit edilmedi. Her ne kadar ortalama TSH düzeyleri HT grubunda daha yüksek olsa da, her iki grupta da yüksek TSH düzeyleri ile PTK görülme sıklığı arasında bir ilişki saptanmadı (sırasıyla, p = 0.341 ve p = 0.944). Sonuç: Çalışmamızda Hashimoto tiroiditi olgularında papiller tiroid karsinomunun Hashimoto tiroiditi olmayan hasta grubuna göre anlamlı olarak daha sık görüldüğü tespit edildi. HT grubunda tiroid nodül sitolojisinde Bethesda sınıflamasına göre kategori 5 (malignite şüphesi) sıklığı da, non-HT grubuna göre anlamlı olarak daha fazlaydı. Bulgularımıza göre, yaygın olarak heterojen bir sonografik patern ve/veya anti-TPO pozitifliğinin varlığı, tiroid nodüllerinde malignite riski değerlendirmesi için dikkate alınabilecek bir özellik olabilir. Sonuç olarak, özellikle HT'ye eşlik eden tiroid nodüllerinin sitolojik inceleme açısından dikkatli değerlendirilmesi akılcı bir yaklaşım olacaktır. Anahtar kelimeler: Hashimoto tiroiditi, papiller tiroid kanseri, tiroid nodülü
Diyabetik periferal nöropatisi olan tip 2 diyabetli hastalarda sinir ileti hızı ile UCP2 geni promoter bölgesinde bulunan -866G/A polimorfizminin ve A alleli sıklığının ilişkisi
ÖZETDiyabetik periferal nöropatisi olan tip 2 diyabetli hastalarda sinir ileti hızı ileUCP2 geni promoter bölgesinde bulunan -866G/A polimorfizminin ve A allelisıklığının ilişkisiDr. Z. Şebnem Aktaran, Uzmanlık Tezi, Endokrinoloji ve Metabolizma HastalıklarıBilim Dalı, Prof. Dr. Ersin Akarsu, Mayıs 2007, 64 sayfaDiyabetik periferal nöropati (DPN) gelişiminin bireysel olarak farklılık göstermesigenetik predispozisyonun da katkısı olduğunu düşündürmektedir. Bu nedenlediabetes mellitusta (DM) uncoupling protein 2 (UCP2) genin artmış ekspresyonu ilekarakterize -866G/A polimorfizmi ve A alleli sıklığının sinir ileti hızları (SİH) ve klinikfaktörlerle ilişkisi araştırıldı. Çalışmada 370 tip 2 DM'lu hastada subjektif nöropatisemptomları, nörolojik muayene ve elektrofizyolojik ölçümler değerlendirildi. DPNtanısı alan hastalar UCP2 genotipine göre Grup 1 (G/G) ve Grup 2 (G/A+A/A) olarakayrıldı. Klinik özellikler ve SİH karşılaştırıldı. SİH yavaşlamasında etkili olan bağımsızrisk faktörleri belirlendi. İstatistiksel analizde grup karşılaştırmalarında Mann WhitneyU-testi veya Fisher Kesin kikare testi, bağıntı analizinde Pearson korelasyonu,bağımsız risk faktörlerinin belirlenmesinde multiple regresyon analizi (MRA) veANOVA kullanıldı. DPN %46.2 oranındaydı ve HbA1c, DM süresi, DM başlama yaşıve diğer mikrovasküler komplikasyonlarla ilişkiliydi. DPN'li hastalarda kontrol grubunagöre UCP2 gende -866G/A polimorfizmi ve A alleli sıklığı yüksekti (p<0.004,p<0.009). Grup 2'de DM başlama yaşı erkendi (p=0.0001) ve retinopati oranı yüksekti(p=0.03). Motor (MCV) ve sensoriyal ileti hızı (SCV) Grup 1'e göre belirgin derecededüşüktü. MRA'de UCP2 genotipi ve HbA1C klinik faktörlerden bağımsız olarak MCVve SCV yavaşlaması ile ilişkiliydi. Sonuç olarak A alleli sıklığının DPN ve DMbaşlama yaşının erken olması ile birlikteliği genetik yatkınlığa dikkati çekiyordu.SİH'nın yavaşlamasında bağımsız risk faktörü olan UCP2 artışı ile karakterizegenotip mitokondriden enerji (ATP) üretimini azaltarak DPN gelişimine katkıdabulunabilir. Ayrıca artmış UCP2 kronik oksidatif stresin ve periferik sinirlerde enerjideplesyonun göstergesi olabilir. DPN'de genetik yatkınlığın araştırılmasının riskgrubunu belirlemede ve tedavide yeni görüşlere yol açacağı kanısındayız.Anahtar Kelimeler: UCPs, Diyabetik periferal nöropati, Oksidatif stres, Genpolimorfizmi
Papiller tiroid kanseri ve papiller mikrokanserin kilinik özellikler ve prognostik faktörler açısından karşılaştırılması
Papiller Tiroid Kanseri (PTK) en sık rastlanan endokrin kanser olmakla birlikte son yıllarda Papiller Mikrokanser (PMK) sıklığı da giderek artmaktadır. PMK çoğunlukla iyi prognoza sahip olmakla birlikte, bölgesel lenf nodlarına ve nadiren de uzak organlara metastaz yapabilir. Küçük bir grupta agresif seyrederek mortaliteden sorumlu olan PMK'nın klinik önemi ve nasıl tedavi edileceği tartışma konusudur.Çalışmamızda PTK ve PMK tanılı hastaları klinik özellikler ve prognostik faktörler açısından karşılaştırarak, takip ve tedavi yönteminin seçiminde etkili olabilecek özellikleri retrospektif olarak araştırdık.Çalışmaya 2005-2009 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma kliniğinde takip edilen PTK tanılı 81 (%68) hasta ve PMK tanılı 38 (%32) hasta olmak üzere toplam 119 hasta alındı. PTK ve PMK tanılı hastaların yaşı, cinsiyeti, özgeçmişi, tümör alt tipi, tümörün patolojik özellikleri, uygulanan cerrahi tedavi yöntemleri ve postoperatif cerrahi komplikasyonları hastaların arşiv kayıtları incelenerek birbiriyle kıyaslandı.Hastaların ortalama takip süresi PTK tanılı hastalarda 35,8 ± 26,4 ay iken, PMK tanılı hastalarda ise 35,4±28,1 ay idi. PTK tanılı hastaların %82'si PMK tanılı hastaların %81'i kadındı. PTK ve PMK tanılı hastalarda cinsiyet dağılımı açısından anlamlı fark yoktu (p>0,05). Çalışmamızda hastaların ortalama tanı yaşı 42,7±14,0 yıl idi. Erkeklerde ortalama tanı yaşı (47±12,8 yıl) kadınlara oranla (40,6±14,0 yıl) anlamlı derecede yüksekti (p<0,05). Prognostik faktör olarak bilinen; kapsül invazyonu, vasküler invazyon, lenf nodu metastazı, uzak organ metastazı, bilateralite ve multisentrisite açısından PTK ve PMK tanılı hastalar arasında istatiksel açıdan fark saptanmadı (p>0,05). Lenf nodu metastaz sıklığı, multisentrisite ve bilateralite saptanan PTK ve PMK tanılı hastalarda multisentrisite ve bilateralite saptanmayanlara göre anlamlı derecede yüksekti (p<0,05).Sonuç olarak; çalışmamızda kötü prognostik faktör olarak kabul edilen kapsül invazyonu, vasküler invazyon, lenf nodu metastazı, uzak organ metastazı, bilateralite ve multisentrisite açısından PTK ve PMK tanılı hastalar birbirine benzer özelliklere sahipti. Buna göre özellikle bilateral veya multisentrik olan PMK olgularının izlem ve tedavisinin PTK olgularına benzer yöntemlerle yapılması gerektiği kanısına varıldı.Anahtar kelimeler: Papiller tiroid kanseri, Papiller mikrokanser, Prognostik faktörler
Obezitede DIO2, PPARy, PDE8B gen polimorfizmlerinin prediyabet, metabolik parametreler ve tiroid fonksiyonları ile ilişkisi
Obezitede etyoloji multifaktöriyel olup, pek çok genetik bozukluk obezite ve ilişkili bozukluklardan sorumlu tutulmuştur. DIO2 (Deiyodinaz Tip 2); tiroid fonksiyonlarının düzenlenmesinde, PPAR? (Peroksizom prolifere-aktive edici reseptör-?); insülin direncinde, PDE8B (Fosfodiesteraz 8B) ise cAMP (siklik adenozin monofosfat) metabolizmasında rol alan genlerdir. Obezite-prediyabet ve obeziteye eşlik eden diğer metabolik hastalıklarda DIO2, PPAR? ve PDE8B genlerindeki polimorfizmlerin rolünü değerlendirmeyi amaçladık.Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma polikliniğine başvuran, prediyabetik obez hastalar (n=49), normoglisemik obez hastalar (n=54) ile normal kilolu normoglisemik kişiler (n=51) çalışmaya alındı. Katılımcıların antropometrik ölçümleri ve biyokimyasal tetkikleri yapıldı. Hasta ve kontrollerden alınan kan örneklerinde DIO2 Threonin92Alanin, PPAR? Prolin12Alanin ve PDE8B rs4704397 polimorfizmlerini belirlemek için DNA örnekleri PCR-RFLP yöntemi ile analiz edildi.DIO2' de Thr92 kontrol grubunda anlamlı yüksekti (p=0,001). Ancak metabolik parametreleri etkilememekteydi (p>0,05). PPAR?' da Pro12 ya da Ala12 bulunması obezite yada metabolik parametreleri etkilemiyordu (p>0,05). Bununla birlikte PDE8B rs4704397 pozisyonunda A alleli prediyabetik obez kişilerde, normoglisemik obez kişilere göre daha sık görülmekteydi (p=0,003).Sonuç olarak; obezitede prediyabet gelişimini etkileyen pek çok genetik bozukluk arasında özellikle tiroid hormonları üzerinden etkili olan DIO2 ve PDE8B gen polimorfizmlerinin rolü olabileceğini ve bunlarla ilişkili daha geniş çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.
Ötiroid hastalarda DIO2 gen polimorfizminin TRH uyarı testi ve obezite ile ilişkisi
Obezite ve TH'ları arasındaki ilişki çelişkilidir. Ancak TH etkisindeki azalma obeziteye yol açabilir. Bu çalışma obezitede DIO2 gen polimorfizminin rolünü araştırmak amacıyla yapıldıÇalışmaya 96 kişilik ötiroid obez hasta ile sağlıklı 90 kişi alındı. Bu iki grup DIO2 gen polimorfizmi ve bazal TSH yönünden karşılaştırıldı. Obez olgulara ayrıca TRH uyarı testi yapıldı. Bu testte 30. dakika TSH yanıtının; DIO2 gen polimorfizmi, allel frekansı ve bazal TSH seviyesi ile ilişkili olup olmadığı değerlendirildi. Ayrıca bir insülin direnci parametresi olan HOMA-İR ile DIO2 gen polimorfizmi arasında ilişki incelendiHasta ve kontrol grubunda genetik polimorfizm (p=0.396) ve allel frekans sıklığı (p=0.276) açısından fark saptanmadı. Hastalar DIO2 genotipine göre GG ve GA+AA şeklinde iki gruba ayrıldı. Bu iki grup arasında, VKİ (p=0.835), TRH uyarı testine verilen 30.dk TSH yanıtı (p=0.593), bazal TSH değerleri (p=0.881), ve HOMA-İR (p=0.886) yönünden fark saptanmadı. Hastalar TRH uyarı testine 30. dakikada verilen TSH yanıtına göre baskılı yanıt, normal yanıt, abartılı yanıt verenler şeklinde üç gruba ayrıldı. Bu üç grupta genetik polimorfizm (p=0.100), VKİ ortalamaları (p=0.977), HOMA-İR (p=0.603) ve vücut tipi (p=0.682) yönünden fark saptanmadı. Hastalar bazal TSH değerlerine göre: TSH<2.5 uIU/mL ve TSH?2.5 uIU/mL olarak iki gruba ayrıldı. TSH?2.5 olanlarda abartılı yanıt oranı (%40), TSH<2.5 olanlara (%4.7) göre anlamlı derecede daha yüksekti (p=0,001). TSH<2.5 olanlarda AA genotipinde 49 (%57.6), AG genotipinde 25 (%29.4), GG genotipinde 11 (%12.9) hasta vardı. TSH?2.5 olanlarda AA genotipinde 4 (%36.4), AG genotipinde 7 (%63.6) hasta vardı. TSH?2.5 olanlarda GG genotipinde hasta yoktu. TSH?2.5 olanlarda AG (%63.6) genotipinin fazla oluşu ve GG genotipinin olmaması dikkat çekiciydi (p=0.059). İki grup arasında VKİ (p=0.425) ve HOMA-İR yönünden fark saptanmadı (p=0.557). Hastaların bazal TSH değerleri ile TRH uyarı testine yanıt arasında pozitif korelasyon saptandı (r= +0.49, p=0.000). A allelinin bulunduğu grupla diğer grup arasında TRH uyarı testine verilen yanıt (p=0.442) ve bazal TSH değerleri (p=0.241) açısından fark saptanmadı.Sonuç olarak, DIO2 genindeki The92Ala polimorfizmi ile TRH uyarı testine verilen cevap ve obezite arasında ilişki bulunamadı. Diğer taraftan bazal TSH?2.5 uIU/mL olanlarda DIO2 enziminin genotip dağılımında AG allelinin fazla olması ve GG allelinin bulunmaması dikkate değer bir bulgu olabilir. Ayrıca obezite oluşumunu artırabilen bir faktör olarak TH yetersizliğinin tespiti için bazal TSH değeri 2.5 uIU/mL ile 4 uIU/mL arasında olanların TRH uyarı testiyle değerlendirilmesi yararlı gözükmektedir.Anahtar Kelimeler: Obezite, DIO2, Gen polimorfizmi, VKİ, HOMA-İR, TRH, TSH.
Graves hastalığında, propiltiourasil ve metimazol tedavisinin, serum oksidatif stres göstergeleri (TAS ve TOS) ve bir inflamatuar belirteç olan osteopontin düzeyleri üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Graves hastalığı; guatr, hipertiroidi ve Graves oftalmopatisi ile kendini gösteren otoimmün bir hastalıktır. Graves hastalarında TSH reseptörleri yabancı kabul edilip bu reseptörlere karşı antikor üretimi mevcuttur. Medikal tedavisinde metimazol ve propiltiourasil kullanılmaktadır. Osteopontin otoimmün hastalıkların patogenezinde önemli rolü olduğu düşünülen inflamatuar bir proteindir. Çalışmalarda çeşitli otoimmün hastalıklarda plazmada ve etkilenen dokularda osteopontin ekspresyonun arttığı gösterilmiştir. Graves hastalığında da yüksek olduğu gösterilmiştir. Graves hastalığı tedavisinde kullanılan propiltiourasil ve metimazol immün sistem üzerine doğrudan etkisi ile uzun süre remisyona katkıda bulunmaktadır. Çalışmamızda Graves hastalığında propiltiourasil ve metimazol tedavisinin serum osteopontin ve oksidatif stres üzerindeki etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmamızda kliniğimize başvuran ve yeni tanı konulan 60 Graves hastası ve kontrol grubu olarak 30 sağlıklı kişi alındı. Tüm Graves hastaları ve sağlıklı kontrol grubundan serum osteopontin, total antioksidan status (TAS) ve total oksidan stres (TOS) düzeylerini ölçmek için serum örneği alındı ve -80 0C'de saklandı. Sonrasında Graves hastalığı tedavisi için randomize olarak hastaların 30'una propiltiourasil, 30'una metimazol tedavisi başlandı. Ötiroidi sağlandıktan sonra tekrar serum örnekleri alındı ve -80 0C'de saklandı. Serum örneklerinde TAS, TOS ve osteopontin düzeyleri çalışıldı. Oksidatif stres indeksi (OSI) serum TOS düzeyini TAS düzeyine oranlayarak saptandı. Gruplar yaş ve cinsiyet yönünden benzerdi. Graves hastalarının osteopontin düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekti (p = 0.014). Antitiroid tedavi sonrası osteopontin düzeyleri tedavi öncesine göre anlamlı olarak azaldı (p = 0.002 ). Propiltiourasil tedavisi alan grupta osteopontin düzeyinde anlamlı bir azalma saptanırken metimazol kullanan grupta anlamlı azalma saptanmadı (sırasıyla, p = 0.002 ve p = 0.199). Propiltiourasil tedavisi alan grupta tedavi sonrasında TOS ve OSI düzeyinde önemli bir azalma saptanırken TAS düzeyinde yükselme gözlendi (sırasıyla p = 0.008, p = 0.001). Metimazol tedavisi alan grupta TAS, TOS ve OSI düzeyindeki azalma olmakla beraber istatistiksel olarak anlamlı değildi (p > 0.005). Graves hastalığında antitiroid ilaç tedavisinin oksidatif stres üzerine ve bir inflamatuar belirteç olan osteopontin üzerine iyileştirici etki gösterdiği, bu etkilerin propiltiourasilde metimazole kıyasla daha belirgin olduğu kanısındayız. Propiltiourasilin oksidatif streste ve osteopontin düzeylerinde daha fazla azalma sağlamış olması bu ilacın Graves hastalığında remisyon sağlamada daha etkili olabileceğini düşündürmektedir.