Theses supervised by Prof. Dr. Mahmut Akbolat
18 theses · Sakarya University
Nitelikli sağlık insan kaynağını yurt dışında çalışmaya iten faktörlerin belirlenmesine yönelik bir alan araştırması
Bu araştırmanın temel amacı sağlık sektöründe nitelikli insan kaynağının yurt dışına göçüne neden olan faktörlerin belirlenmesi ve bu faktörlerin ortadan kaldırılmasına yönelik politika önerileri sunulmasıdır. Bu noktada araştırmada yurt dışına göç eden sağlık profesyonellerinin deneyimleri ve yurt dışına gitmek isteyen sağlık profesyonellerinin göç niyetlerinde etkili olan itme ve çekme faktörleri belirlenmeye çalışılmıştır. Bu amaç doğrultusunda literatürden elde edilen bilgilerden yararlanılarak hazırlanan ve 64 sağlık profesyoneli ile gerçekleştirilen yarı yapılandırılmış görüşme formunun MAXQDA 2020 analiz programı ile analiz edilen sonuçlarına yer verilmiştir. Araştırma sonuçlarına göre sağlık profesyonellerini yurt dışına göç etmeye iten üç önemli itici faktör; mesleki faktörler (kötü çalışma koşulları, uzun çalışma süreleri, eksik kariyer fırsatları, mesleki tatminsizlik, eğitim-gelişim olanaklarının noksanlığı vb.), yasal/politik mevzuat (meslek yasalarının olmaması, çalışan haklarına önem verilmemesi, sağlık çalışanına karşı işlenen suçlara yönelik yaptırımların azlığı vb.), ekonomik faktörlerden (ekonomik gelişmişlik seviyesinin düşük olması, birikim yapma imkanının olmaması, düşük maaş ödemeleri vb.) oluşmaktadır. Sağlık profesyonellerinin göçünde etkili olan göçün üç önemli çekici faktörü ise demografik/sosyokültürel faktörler (yaşam kalitesi, sosyal haklar, sosyal faaliyet imkanları, aile ve arkadaşlara yakın olma fırsatı, farklı kültürleri tanıma fırsatı, farklı bir dil öğrenme avantajı vb.), mesleki faktörler (sağlık profesyoneli başına düşen hasta sayılarında iyileştirmeler, meslek örgütlerinin çalışan haklarını savunması, meslektaşlar arasında mobbingin olmaması, eğitim gelişim olanakları, mesleki tatmin vb) ve yasal/ politik mevzuattır (sağlık çalışanlarına yönelik işlenen suçlarda caydırıcı cezaların verilmesi, meslek yasalarının uygulanması, çalışan haklarının korunması, insan haklarına saygılı olunması vb.). Göçün avantajları noktasında toplumsal dokuya uyum faktörü; dezavantajları noktasında ise psikolojik faktörler önem arz etmektedir. Katılımcılar daha özgür, daha mutlu bir toplumda daha güvenli koşullarda çalışmanın ve yaşamanın önemini vurgulamaktadır. Sağlık profesyonellerinin yoğunluklu olarak üniversiteden mezun olmadan yurt dışına göç kararı aldıkları ve meslekte uzmanlaşmanın artmasıyla göç niyeti arasında negatif bir ilişki olduğu tespit edilmiştir. Araştırma sonuçlarına göre göç eden sağlık çalışanları ekonomik nedenlerden ziyade sosyokültürel faktörlere ve özellikle mesleki faktörlere yönelik memnuniyetsizliklerinden yakınmaktadır. Gelişmiş ülkelere oranla bilinçli hasta sayısındaki noksanlık sebebiyle çıkan sorunların hizmet kalitesini düşürdüğü ortaya çıkmaktadır. Sağlık profesyonelinin mesleki bilgisinin yok sayılması, hastalar tarafından şiddet görmesi, mobbinge uğraması gibi olumsuz durumları engelleyecek yasa ve politikaların uygulanmaması da hekimi göçe iten önemli faktörlerdendir. Yurt dışına göç eden sağlık profesyonellerinin Türkiye'deki gelişmelerden memnuniyetsizliği ve tersine bir göç düşünmemeleri de çalışmanın önemli sonuçlarından biridir. Anahtar Kelimeler: Nitelikli İnsan Kaynağı Göçü, Sağlık Profesyoneli Göçü, İtme ve Çekme Faktörleri, Beyin Göçü
Atriyal fibrilasyonlu hastalarda oral antikoagülanlara kıyasla yeni nesil antikoagülanların maliyet etkililiğinin değerlendirilmesi: Bir meta-analiz çalışması
Atriyal fibrilasyon, küresel ölçekte artan prevalansı, inme ve tromboembolik komplikasyonlarla ilişkili yüksek morbidite–mortalitesi ve sağlık sistemlerine getirdiği ekonomik yük nedeniyle kritik bir halk sağlığı sorunudur. Varfarin uzun yıllar standart antikoagülan tedavi olarak kullanılmış, ancak sık INR takibi gereksinimi ve etkileşim sorunları nedeniyle klinik uygulamada zorluklar yaratmıştır. Yeni nesil oral antikoagülanlar (NOAK'lar; dabigatran, rivaroksaban, apiksaban, edoksaban) daha öngörülebilir farmakolojik profil, sabit doz ve izlem kolaylığı ile hızla yaygınlaşmış, ancak yüksek ilaç maliyetleri nedeniyle maliyet-etkililiklerinin değerlendirilmesi gerekliliği doğmuştur. Türkiye bağlamında bu konuda meta-analitik bir sentez bulunmamaktadır. Bu tez çalışmasının amacı, AF yönetiminde NOAK'ların varfarine kıyasla maliyet-etkililiğini değerlendirmek ve uluslararası literatür bulgularını meta-analiz yoluyla birleştirerek artımlı maliyet-etkililik oranı (ICER) ve artımlı net fayda (INB) ölçütleri üzerinden politika yapıcılar için genellenebilir kanıt üretmektir. PRISMA rehberine uygun ve PROSPERO'ya (CRD42023447453) kayıtlı olarak yürütülen sistematik derleme ve meta-analizde; PubMed, Scopus, Web of Science, ScienceDirect, EBSCOhost, Cochrane Library, ClinicalTrials ve Wiley veritabanlarında yapılan taramalar sonucunda 14.637 kayıttan 105 çalışma kriterlere uygun bulunmuştur. Çalışmalardan elde edilen maliyet, QALY ve ICER verileri 2023 yılı satın alma gücü paritesi (PPP) ve TÜFE ile standardize edilmiştir. Dahil edilen yayınların metodolojik kalitesi ECOBIAS ile değerlendirilmiş; heterojenlik durumunda rastgele etkiler modeli uygulanmıştır. Yayın yanlılığı huni grafiği, Egger ve Begg testleriyle analiz edilmiştir. Meta-analiz bulguları, NOAK'ların yüksek gelirli ülkelerde varfarine kıyasla pozitif INB değerleriyle maliyet-etkili olma eğilimi gösterdiğini; düşük ve orta gelirli ülkelerde ise ilaç maliyetleri ve düşük ödeme istekliliği (WTP) eşikleri nedeniyle sıklıkla varfarin lehine sonuçların raporlandığını ortaya koymuştur. Analizlerinde apiksaban en güçlü maliyet-etkililik profilini sergilerken, edoksaban için sonuçların ülkeye göre değişken olduğu; dabigatran ve rivaroksaban için ise bağlama duyarlı bulgular elde edilmiştir. Sonuç olarak, gelişmiş ülkelerde NOAK'lar varfarine kıyasla daha maliyet-etkin bulunurken, gelişmekte olan ülkelerde varfarin daha maliyet-etkin bir seçenek olarak öne çıkmaktadır. Çin ise düşük WTP eşiği nedeniyle her iki tedavi seçeneğinin de maliyet-etkin bulunduğu istisnai bir örnek oluşturmaktadır. Kısa vadede düşük gelirli ülkelerde varfarin daha maliyet-etkin görünse de uzun vadede komplikasyonları azaltma potansiyeli nedeniyle NOAK'ların kullanımı önerilmektedir. Türkiye açısından ise, bu alanda ülkeye özgü ekonomik değerlendirme çalışmalarının yapılması, politika geliştirme süreci açısından önem arz etmektedir.
Sağlık hizmetlerine erişim: Kadınların meme ve rahim kanseri tarama hizmetlerine erişimine yönelik bir nitel çalışma
Kansere bağlı ölümler arasında kadınlarda ilk sırada meme kanseri dördüncü sırada ise rahim kanseri yer almaktadır. Dünya genelinde ise meme kanseri ikinci sırada rahim kanseri ise yedinci sırada kanser ölümlülüğünün nedenleri arasındaki önemlerini korumaktadır. Pek çok ülkede önemli bir halk sağlığı müdahalesi olarak bu kanser türlerine bağlı mortalite ve morbiditeyi azaltmak için kanser tarama programları yürütülmektedir. Ancak tarama programlarının etkinliği büyük oranda kadınların tarama yaptırma motivasyonlarına bağlıdır. Bu bağlamda meme ve rahim kanseri tarama hizmetlerine erişim son yıllarda araştırmacıların üzerinde durduğu önemli konulardan biri haline gelmiştir. Bu nitel tez çalışmasının amacı, kadınların meme ve rahim kanseri tarama hizmetlerine erişim hakkındaki görüşlerinden yola çıkarak erişimi zorlaştırıcı veya kolaylaştırıcı durumları keşfetmektir. Çalışma temel nitel araştırma desenine göre yürütülmüştür. Bu kapsamda Trabzon iline bağlı bir aile sağlığı merkezi ve bir Kanser Erken Teşhis, Tarama ve Eğitim Merkezine başvuran 19 kadınla bireysel ve altı kadınla odak görüşmesi gerçekleştirilmiştir. Görüşme için kavramsal çerçeve ve literatürden yararlanılarak oluşturulan yarı-yapılandırılmış görüşme formundan yararlanılmıştır. Görüşmeler katılımcının onayı alındıktan sonra ses kayıt cihazı ile kaydedilerek kelimesi kelimesine yazıya dökülmüştür. Elde edilen metinler her görüşmenin ardından deşifre edilerek araştırma soruları geliştirilmiştir. Görüşmeler araştırmacı tarafından yeni cevaplar gelmediği anlaşılana kadar devam etmiştir. Metinlerin analizinde NVivo 12 nitel analiz programı kullanılmıştır. Elde edilen metinlere, NVivo 12 nitel analiz yazılımı kullanılarak temaları, kategorileri ve kodları belirlemek için içerik analizi uygulanmıştır. Çalışma kapsamında elde edilen model altı tema ve 24 kategori altında toplanmıştır. Temalar kodlama sıklıklarına göre kadınların meme ve rahim kanseri tarama hizmetlerine erişimlerini zorlaştıran veya kolaylaştıran durumlar hakkındaki görüşlerini içeren "bireysel özellikler", "hizmet sunum sistemi", "psikolojik özellikler", "çevresel ve sosyokültürel yapı", "coğrafi özellikler" ve "sağlık politikasından" oluşmaktadır. Bireysel özellikler teması kapsamında genel olarak kadınlar kendilerinde risk görmemeleri nedeniyle tarama yaptırmaya gerek duymadıklarını belirtmiştir. Hizmet sunum sistemi teması kapsamında kadınlar en çok bekleme süreleri ve hizmet sunucunun tutum ve davranışları gibi konuların genel olarak taramaya erişimi zorlaştırıcı yönleri hakkında görüş bildirmiştir. Psikolojik özellikler teması kapsamında kadınların çoğu tarama öncesi, tarama süreci ve tarama sonrası korku ve kaygılarını dile getirmiştir. Çevresel ve sosyokültürel yapı teması kapsamında kadınlar genel olarak hizmet sunucu cinsiyetinin, coğrafi özellikler teması kapsamında mesafe ve ulaşımın ve sağlık politikası teması kapsamında ise finansman ve sağlık eğitiminin taramaya erişimi zorlaştırıcı ve kolaylaştırıcı yönleri hakkındaki görüşlerini ifade etmiştir. Sonuç olarak elde edilen bulgular literatürde yer alan araştırmalarla benzerlik ve farklılıklar göstermiştir. Bu çalışmaya özgü ortaya çıkan önemli bulgulardan bazıları kadınların kanser ve tarama hizmetleri hakkındaki doğru bildikleri yanlışlar, olumsuz doğum deneyimleri nedeniyle ortaya çıkan jinekolojik masa korkusu ve özellikle kırsal kesimde yaşayan kadınlar için yaz mevsiminde mevsimsel göçün başlaması ve tarımsal faaliyetlerin artması nedeniyle taramaya erişimde güçlük yaşamasıdır. Bu nedenle araştırmacıların bu konuda farklı bağlamlarda çalışmalar yapması, politika yapıcıların finansman, eğitim, iş gücü, tedarik ve personel eğitimlerine yönelik konularda iyileştirme yapması ve uygulayıcıların hasta merkezli hizmet sunumuna özen göstermesi önerilmektedir.
Hastanelerin idari ve mali birimlerinde görevli personelin kararlarının elektroensefelografi aracılığı ile incelenmesi
Bilişsel bir süreç olan bireysel karar verme, sağlık kuruluşlarının etkili ve verimli yönetilmesi bakımından kritik öneme sahiptir. Bireylerin karar verme davranışlarının beyin sinyalleri aracılığıyla ölçülmesine yönelik ekonomi, finans ve pazarlama gibi farklı alanlarda çalışmalar yapılmış olmasına rağmen sağlık yönetimi alanında bu yöntemi kullanan herhangi bir çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmanın amacı hastanelerin idari ve mali birimlerinde görevli sağlık çalışanlarının karar verme süreçlerinde beyinde meydana gelen elektrofizyolojik yanıtları araştırmak; söylem ve uygulama üzerinden rasyonel ve sezgisel karar verme davranışlarını belirlemektir. Çalışmaya, hastanelerin idari ve mali birimlerinde görev yapan sağlıklı kadın (n=32) ve erkek (n=24) katılımcılar dahil edilmiştir. Çalışma üç aşamada gerçekleştirilmiştir. İlk aşamada nitel araştırma yöntemi kullanılmıştır. Bu aşamada hastanelerin idari ve mali birim yöneticileri yapılan görüşmelerden elde edilen veriler analiz edilerek söylem ve uygulama analizinde kullanılacak kararlar ve bu kararların verilmesi sürecinde görülebilen hataların sonuçlarına ilişkin sözcükler ve uygulamalar belirlenmiştir. İkinci aşamada nicel yöntemlerden yararlanılarak çalışmaya katılan bireylere uygulanan bir anketle rasyonel ve sezgisel karar verme özellikleri belirlenmiştir. Son aşama, deneysel süreçlerden oluşmaktadır. Bu aşamada sözcüksellik etkisi altında sezgisel ve rasyonel karar vermeyi ölçmek için sözcükler içeren bir paradigma oluşturulmuştur. Bu paradigma, aynı zamanda kararların hastaneleri zarara uğratma riski taşıyan davranışlarla ilgili belge örnekleri içeren uygulama esnasında rasyonel karar verme sorularını da kapsamaktadır. Çekimlerden elde edilen beyin sinyalleri, olaya ilişkin osilasyonlar yöntemi kullanılarak analiz edilmiştir. Analizlerde tanımlayıcı istatistiksel yöntemler, tekrarlı ölçümler t testi, tekrarlı ölçümler ANOVA testi, bağımsız örnekler t testi, tekyönlü varyans analizi ve Kolmogorov Smirnov testi kullanılmıştır. Analizler %95 güven aralığında (p=0,05) gerçekleştirilmiştir. EEG analizlerinde delta ve theta yanıtlarından yararlanılmıştır. Delta yanıtları çoğunlukla anlık karar verme mekanizmaları, sezgi ve dikkat tahsis süreçleri ile ilişkilidir ve kognitif görevler sırasında frontal, santral ve parietal lokasyonlarda artmaktadır. Tetha yanıtları çoğunlukla çalışma belleği kapasitesi ve dolayısıyla hatırlanması gereken ögelerin sayısı ile ilişkilidir. Bellek çağrışımları ve geçmiş deneyimlerden öğrenilenleri hatırlamayı kolaylaştırır. Bu durum karar verme süreçlerini desteklemektedir. Rasyonel ve sezgisel karar verme davranışını değerlendiren bulgulara göre hem bölgesel olarak hem de soru tiplerine göre delta ve theta yanıtlarında anlamlı farklılıklar vardır. Rasyonel kararın uygulanması esnasında karar vermedeki tepki hızları sözcüksellik etkisinde sezgisel ve rasyonel karar verme türlerine göre farklılık göstermektedir. Kadınlar sözcüksel karar verme sırasında beynin parietal ve temporal bölgelerini; erkekler ise beynin santral bölgesini aktif olarak kullanmaktadır. Güç analizi bulgularına göre, sözcüksellik etkisi altında karar verirken beynin herhangi bir bölgesinde anlamlı bir yanıt gözlemlenmemesine karşılık, uygulama esnasında rasyonel karar verme davranışı sırasında frontal bölgede theta yanıtının ortaya çıkmaktadır. Çalışmanın sonuçları, karar verme sürecinde cinsiyet farklarının ve bölgesel beyin aktivitesinin kullanılabileceğini göstermektedir. Bu sebeple kritik karar verme gerektiren alanlarda EEG deneylerinden yararlanarak personel seçimi yapılabilir ve çalışanların kariyer planlarının yapılmasında bu deneylerin sonuçları kullanılabilir.
Defansif tıp uygulamaları, öncülleri ve sonuçları
Bu çalışmanın temel amacı defansif tıp uygulamaları, öncülleri ve sonuçlarına ilişkin hekim algılarının belirlenmesidir. Bu kapsamda çalışmada defansif tıp uygulamalarını, öncüllerini ve sonuçlarını ölçmeye yönelik ölçekler geliştirilmesi de amaçlanmaktadır. Çalışma yukarıdaki amaçlar doğrultusunda dört bölüm olarak tasarlanmıştır. Çalışmanın birinci bölümünde defansif tıp uygulamaları ile ilgili ulusal ve uluslararası yazın tartışılmıştır. İkinci bölümde alan yazından elde edilen bilgilerden yararlanılarak oluşturulan yarı yapılandırılmış bir form kullanılarak farklı branşlardan 21 hekim ile gerçekleştirilen ve NVIVO 11 programı yardımıyla analiz edilen derinlemesine mülakat sonuçları yer almaktadır. Üçüncü bölümde, araştırmanın birinci ve ikinci bölümlerinden elde edilen bilgilerden yararlanılarak defansif tıp uygulamaları, defansif tıp uygulamalarının öncülleri ve defansif tıp uygulamalarının sonuçlarına ilişkin hekim algılarının belirlenmesine yönelik ölçekler geliştirilmiştir. Çalışmanın son bölümünde ise araştırma kapsamında geliştirilen iki model test edilmiştir. Çalışmada veri toplama aracı olarak yarı yapılandırılmış mülakat formu ve geliştirilen ölçekler kullanılmıştır. Ölçekler Türkiye genelinde görev yapan 149.997 hekimden 1724'üne uygulanmıştır. Elde edilen verilerin geçerlilik ve güvenilirlik analizleri yapılmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistiksel yöntemler, korelasyon analizi ve çoklu regresyon analizi kullanılmıştır. Çalışma kapsamında yapılan derinlemesine mülakatlar sonucunda şikâyet ve dava edilme kaygısı, hasta şikâyet hatlarının baskısı, şiddet görme kaygısı, yönetimin desteğinin hissedilmemesi ve medyanın defansif tıbbın önemli öncülleri olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca hekimlerin pozitif defansif tıp kapsamında en fazla ekstra tetkik, ekstra görüntüleme, ekstra konsültasyon istedikleri; negatif defansif tıp kapsamında ise en fazla hastayı sevk uygulamasına başvurdukları bulunmuştur. Defansif tıbbın sonucu olarak ise hekimlerin en sık değindikleri durumlar defansif tıp uygulamalarının hastalar için risk oluşturması ve sağlık hizmetleri harcamalarını arttırmasıdır. Alan uygulaması ile elde edilen bulgular hekimlerin negatif defansif tıp uygulamalarına, pozitif defansif tıp uygulamalarından daha fazla başvurduğunu göstermektedir. Çalışmada negatif defansif tıp kapsamında en fazla hastayı sevk etme uygulamasına başvurulduğu görülürken; pozitif defansif tıp kapsamında en fazla ekstra tahlil ve görüntüleme isteme uygulamalarına başvurulduğu sonucuna ulaşılmıştır. Bu sonuçlar yapılan nitel araştırmanın sonuçları ile birbirini desteklemektedir. Çalışmanın bir diğer sonucuna göre hekimlerin defansif tıp uygulamasında en önemli öncüller sırasıyla çalışma çevresinden kaynaklı baskılar ve şikâyet ve dava edilme kaygısıdır. Ayrıca defansif tıbbın en önemli sonucunun sağlık sisteminin verimliliğini, etkililiğini ve kalitesini azaltması olduğu sonucu çalışmanın bir diğer sonucudur. Çalışmada geliştirilen modellerin test edilmesi sonucunda ise hekimlerin şikâyet ve dava edilme kaygısı, medya ve sosyal iletişim kanallarının baskısı, çalışma çevresinden kaynaklı baskılar, hekimin itibarını koruma kaygısı, şiddet görme kaygısı, alınan tıp eğitimi ve hasta odaklı davranma çabası ile pozitif ve negatif defansif tıp uygulamalarına yöneldikleri tespit edilmiştir. Ayrıca, defansif tıp uygulamalarının hekimler, hastalar ve sağlık sistemi açısından olumsuz sonuçları olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Çalışmanın sonuçları göz önüne alındığında defansif tıp uygulamalarına Türk hekimlerinin oldukça yaygın olarak başvurduğu ve bu uygulamaların birçok olumsuz sonucunun olduğu görülmektedir.
Katastrofik sağlık harcaması ve sağlık hizmetlerinde yoksunlaştırıcı etkisinin değerlendirilmesi
Katastrofik sağlık harcaması, cepten yapılan sağlık harcamalarının, hane halklarının temel yaşam ihtiyaçlarını karşılamalarını sağlayan harcamaları belirli bir oranda aşması durumunda ortaya çıkmaktadır. Bu durum arttıkça hane halklarını gittikçe yoksullaştıran bir etki yaratmaktadır. Sağlık hizmetlerinde yoksunluk ise katastrofik sağlık harcamasının nedenlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmada Türkiye'de gerçekleşen katastrofik sağlık harcamasının sağlık hizmetlerinde yoksunlaştırıcı etkisinin ortaya konulması ve sosyo-ekonomik faktörlerin katastrofik sağlık harcamasına etkisinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Ayrıca OECD ülkelerinin sağlık hizmetlerinde yoksunluk göstergelerinin Türkiye ile karşılaştırılarak seyri araştırılmaktadır. İkincil veriler kullanılarak gerçekleştirilen çalışmada, TÜİK, OECD ve Dünya Bankası'nın 2002-2018 yılları arasını kapsayan verilerinden yararlanılmıştır. Bu kapsamda TÜİK tarafından düzenli olarak toplanan hane halklarına ilişkin bilgilerin yanı sıra TÜİK, OECD ve Dünya Bankası'ndan bin kişiye düşen hekim sayısı, bir milyon kişiye düşen hastane sayısı ve yüz bin kişi başına düşen yatak sayısı gibi genel kabul görmüş kriterler kullanılmıştır. Ayrıca gelir eşitsizliği ile katastrofik sağlık harcaması arasındaki ilişkiyi ortaya koymak için Gini katsayısı ve yoksul hane oranından yararlanılmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistiksel yöntemler, en küçük kareler yöntemi ve TOPSİS yöntemlerinden faydalanılmıştır. Veriler %95 güven aralığında (p=0,05) analiz edilmiştir. Çalışmanın bulgularına göre katastrofik sağlık harcaması ve sağlık hizmetinde yoksunluk göstergeleri arasında istatistiksel bakımdan anlamlı ve negatif yönlü ilişkiler bulunmaktadır. Ayrıca sosyo-ekonomik faktörlerden olan Gini katsayısı ve yoksul hane oranı ile katastrofik sağlık harcaması arasında istatistiksel bakımdan anlamlı ve pozitif yönlü ilişki bulunmaktadır. Seçilen OECD ülkelerinin sağlık hizmetlerinde yoksunluk göstergeleri açısından İngiltere, Türkiye ve Amerika ülkelerinin dönemler itibariyle seyri değişmezken, Almanya, Kanada ve Meksika ülkelerinin dönemler itibariyle sağlık hizmetlerinde yoksunluk göstergelerindeki seyirleri değişmektedir. Sonuç olarak, sağlık hizmetlerinin sunumunda temel unsur kabul edilen sağlık hizmetlerinde yoksunluk göstergelerinin geliştirilmesi katastrofik sağlık harcamasının azaltılmasına katkı sağlamaktadır. Bu sebeple sağlık hizmet sunumunda sağlık hizmetlerine erişimin arttırılmasına yönelik olarak politika ve sağlık kurumlarında gerekli programların düzenlenmesi önerilmektedir.
İlişkisel pazarlama uygulamasının hastane bağlılığına etkisinde hasta memnuniyetinin aracı rolü
İlişkisel pazarlama sağlık kurumlarının varlığını devam ettirebilmesi, hastanın hastaneye bağlılığının oluşmasında ve sağlık kurumundan memnun olması bakımından önem arz etmektedir. Bu sebeple gerçekleştirilen tezin amacı, ilişkisel pazarlamanın hastane bağlılığına etkisinde hasta memnuniyetinin aracı rolünü ortaya koymaktır. Çalışmada ilişkisel pazarlamayı ölçmek için Abdullah ve Kanyan (2013) tarafından geliştirilen "İlişkisel Pazarlama Ölçeği"; hastane bağlılığını ölçmek için Price ve Arnould (1999) tarafından hizmet sektörü için geliştirilen ve Wang, Hsiao ve Huang (2011) tarafından sağlık hizmetlerine uyarlanan Hastane Bağlılığı Ölçeği; hasta memnuniyetini ölçmek için Ware vd., (1976) tarafından geliştirilen Marshall ve Hays (1994) tarafından kısa form haline getirilen "Hasta Memnuniyeti Ölçeği" ve katılımcıların sosyo demografik özelliklerinden oluşan bir anket formu kullanılmıştır. Elde edilen verilerin geçerlilik ve güvenilirlik analizleri yapılmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistiksel yöntemler, bağımsız örneklerde t testi, mann-whitney u testi, tek yönlü varyans analizi, ki-kare analizi, korelasyon analizi ve SPSS Process Macro 4. Model regresyon analizi kullanılmıştır. Çalışmadan elde edilen bulgulara göre, ilişkisel pazarlama ve alt boyutları ile hastaneye bağlılık ve hasta memnuniyeti ve alt boyutları arasında, hastaneye bağlılık ile hasta memnuniyeti ve alt boyutları arasında anlamlı bir ilişki bulunmaktadır. İlişkisel pazarlama ve alt boyutlarından olan empati, taahhüt ve iletişimin hastaneye bağlılık üzerinde etkisi bulunurken; güven boyutunun hastaneye bağlılık üzerinde etkisi yoktur. İlişkisel pazarlama ve alt boyutlarından olan güven ve taahhüdün hasta memnuniyeti üzerinde etkisi bulunurken; empati ve iletişim alt boyutlarının etkisi yoktur. Hasta memnuniyeti ve alt boyutlarından olan kişilerarası tutum, genel memnuniyet ve doktorla geçirilen zamanın hastaneye bağlılık üzerinde etkisi bulunurken, iletişim, teknik kalite, finansal kaygılar, erişim ve kolaylık alt boyutlarının etkisi yoktur. Ayrıca ilişkisel pazarlamanın hastane bağlılığı üzerinde etkisi vardır ve bu etki hasta memnuniyeti ile daha da artmaktadır. Yani ilişkisel pazarlamanın hastane bağlılığına etkisinde hasta memnuniyetinin aracı rolü bulunmaktadır. Katılımcıların cinsiyeti, medeni durumu, yaşı, hastalık durumu ve yaşadıkları yer ilişkisel pazarlama ve alt boyutlarında, hastaneye bağlılıkta ve hasta memnuniyeti ve alt boyutlarında anlamlı farklılık oluşturmazken; eğitim durumu ilişkisel pazarlama ve iletişim, empati, taahhüt alt boyutlarında, hastaneye bağlılık, hasta memnuniyeti ve alt boyutlarında anlamlı farklılık oluşturmazken, ilişkisel pazarlamanın alt boyutu olan güvende anlamlı farklılık oluşturmaktadır. Çalışmanın sonucuna göre ilişkisel pazarlama hastane bağlılığı ve hasta memnuniyeti oluşturmada önemli bir yere sahiptir. Bu sebeple sağlık kurumlarının ilişkisel pazarlama uygulamalarını benimsemeleri önerilmektedir. Çünkü ilişkisel pazarlama ile hastane bağlılığı ve hasta memnuniyetinin oluşması sağlanacaktır. Bu durum kurumların varlığını devam ettirebilmesi ve diğer sağlık kurumlarına nazaran daha avantajlı olmasını sağlayacaktır.
Medikal turizmde hastaların algılanan değer ve memnuniyet düzeylerinin yeniden hizmet alma tutumlarına etkisi
Geçmişten günümüze kadar her hastanın sağlık hizmeti konusundaki beklentileri değişiklik göstermiştir. Fakat sağlık hizmetlerine erişim internet ve ulaşım imkanları bakımından büyük avantajlar elde edilmesi ile birlikte kaliteli hizmet ihtiyacı duyan yabancı hastalar açısından oldukça kolaylaşmıştır. Ayrıca bu durum onların sağlık kuruluşu tercihlerine yansıyabilmektedir. Bu görüşten hareket edilerek yapılan bu tezin amacı, beklentileri günümüz koşullarına bağlı olarak her geçen gün değişen yabancı hastaların sağlık kuruluşları hakkındaki beklentilerini yakından gözlemleyebilmek ve diğer çalışmalardan farklı olarak hastaları yalnızca memnuniyet seviyeleri bakımından değil aynı zamanda algıladıkları değer bakımından inceleyerek hastaların hizmet aldıkları sağlık kuruluşunu yeniden tercih etme niyetlerini ortaya koymaktır. Araştırmada veri toplama aracı olarak anket formu kullanılmıştır. Formun ilk bölümünde katılımcıların sosyo-demografik özelliklerini belirlemeye yönelik soru formu bulunmaktadır. İkinci bölümde katılımcıların sağlık hizmetlerine ilişkin algıladıkları değeri belirlemeye yönelik olarak Özeloğulları (2009) tarafından geliştirilen 31 soruluk Algılanan Değer Ölçeği, üçüncü bölümde katılımcıların memnuniyet düzeylerini belirlemek amacıyla Ünal vd., (2018) tarafından geliştirilen 4 soruluk Hasta Memnuniyeti Ölçeği ve son bölümde hastaneden tekrar hizmet alma niyetini belirlemek amacıyla Çağlıyan (2017) tarafından geliştirilen 5 soruluk Yeniden Hizmet Alma Niyeti Ölçeği yer almaktadır. Verilerin analizinde SPSS (Statistical Package Programme For Social Sciences) 25 programı ile uygulanmış olup; ANOVA, bağımsız gruplar t-testi, Pearson Korelasyon Analizi, Doğrusal Regresyon Analizi, Çoklu Doğrusal Regresyon Analizi kullanılmıştır. Veriler %95 güven aralığında analiz edilmiştir. Çalışmanın sonuçlarına göre, jeopolitik konumu bakımından ülkemizin birçok ülkeye göre daha avantajlı bir konumda olması ve günümüzde sağlık hizmetleri sunumu açısından dünyada yükselen bir trend içerisinde bulunması büyük bir avantaj olarak görülmektedir. Fakat daha önce ülkemizden medikal turizm hizmeti almış olan ve beklentileri devamlı olarak değişen yabancı hastaların tekrar tercih etme düzeylerinin artırılabilmesi mümkündür. Sağlık hizmeti almış olan yabancı hastaların aynı sağlık kuruluşundan yeniden hizmet alabilmelerini sağlayabilmek amacıyla, sağlık kuruluşları hasta beklentilerininin ne derecede karşılanabildiğini belirleyebilmesi ve hasta beklentilerinin yeterli derecede karşılanmadığı durumlarda soruna gerekli müdahalelerde bulunabilmek amacıyla yeni araştırma planlamaları yapmaları önerilmektedir.
Bekleme sürelerinin ve hizmet sürelerinin hasta memnuniyeti üzerinde etkisi: Gazze örneği
Hasta memnuniyeti, sağlık kurumlarında kaliteli bir sağlık hizmeti sunumu ve bekleme sürelerinin azaltması bakımında önem arz etmektedir. Bu görüşe dayanarak, bu tezin amacı, polikliniklerden hizmet alan hastalara göre bekleme süresi ve hizmet süresinin kabul edilebilirliğinin aldıkları hizmetlerden memnuniyetleri üzerindeki etkisi olup olmadığını belirlemek ve katılımcıların sosyo-demografik özelliklerine göre hasta memnuniyeti, hasta perspektifinden kalite ve muayeneye özgü memnuniyette bir farklılık oluşturup oluşturmadığını ortaya koymaktır. Çalışmada veri toplama aracı olarak Larsson ve Larsson (2002) tarafından literatüre dayanılarak geliştirilen "Hasta Bakış Açısından Kalite Algısı" ölçeği; Marshall ve Hays (1994) tarafından geliştirilen "Hasta Memnuniyeti Anketi Kısa Formunu" ve Rubin ve arkadaşları tarafından geliştirilen "Ziyarete Özel Memnuniyet Anketi" kullanılmıştır. Çalışma, Filistin'de faaliyette bulunan yedi hastaneden hizmet alan 396 poliklinik hastası üzerinde gerçekleştirilmiştir. Elde edilen verilerin analizinde SPSS paket programından yararlanılmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistiksel yöntemler, korelasyon analizi, regresyon analizi, bağımsız örneklemlerde t testi ve tek yönlü varyans analizi kullanılmıştır. Analizler %95 güven aralığında gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın bulgularına göre, hasta memnuniyeti, hasta perspektifinden kalite ve muayeneye özgü memnuniyet arasında anlamlı ilişki bulunmaktadır. Hasta perspektifinden kalite, hasta memnuniyeti ve muayeneye özgü memnuniyet üzerinde anlamlı etkiye sahiptir. Ayrıca, hastanın sosyo-demografik özelliklerine göre hasta perspektifinden kalite algısında, cinsiyet bakımından yalnızca genel memnuniyet; yaş grupları ve eğitim durumuna göre birey odaklı yaklaşım bakımından farklılık oluşturduğu bulunmuştur. Hastanın sosyo-demografik özelliklerine göre hasta memnuniyetinde, cinsiyete göre genel memnuniyet, yaş gruplarına göre hasta memnuniyetinin tamamı ve alt boyutlarından teknik kalite, finansal durum ve kişilerarası tutum bakımından; eğitim durumlarına göre finansla durum bakımından farklılık oluşturduğu tespit edilmiştir. Hastanın sosyo-demografik özelliklerine muayeneye özgü memnuniyette cinsiyet, medeni durum, yaş ve eğitim durumu bakımından herhangi bir farklık bulunmamaktadır. Çalışmanın sonucuna göre, hasta memnuniyeti ve muayeneye özgü memnuniyet oluşturmada hasta perspektifinden kalite temel bir ölçü olarak kabul edilebilir. Bu nedenle, sağlık yöneticileri ve çalışanların hasta perspektifinden kalitenin nasıl algılandığına öncelik vermeleri önerilir. Ayrıca hastaların hastanelerden hizmet almada memnuniyetlerini etkileyen önemli faktörlerden biri bekleme süreleridir. Bu sebeple sağlık kuruluşları bekleme sürelerini olabildiğince kısaltmak için tedbirler almalıdır. Nihai olarak sağlık kurumları rekabet şartlarında devamlılık ve üstünlük sağlayabilmek için kalite ve memnuniyeti üst düzeyde tutmak için çalışmalar yapmalıdır.
Hemşirelerde merhamet yorgunluğunun tükenmişliğe etkisinde empatinin aracı rolü
Merhamet yorgunluğu ve tükenmişlik hemşireler üzerinde görülmesi muhtemel iki temel durumdur. Ayrıca, hemşirelik hizmetlerinde empatinin önemi göz ardı edilemez. Bu çalışmada bu üç kavram bir arada kullanılmaktadır. Bu kapsamda tezin temel amacı, hemşirelerde merhamet yorgunluğunun tükenmişliğe etkisi ve bu etkide empatinin aracı rolünü belirlemektir. Ayrıca çalışmada katılımcıların sosyo-demografik özelliklerinin merhamet yorgunluğu, empati ve tükenmişlik düzeylerinde bir farklılık oluşturup oluşturmadığı da incelenmektedir. Çalışmada veri toplama aracı olarak Pommier (2011) tarafından geliştirilen ve Akdeniz ve Deniz (2016) tarafından Türkçeye uyarlanan Merhamet Yorgunluğu Ölçeği, Gil-Monte ve Olivares Faúndez (2011) tarafından geliştirilen İspanyol Tükenmişlik Envanteri ve Spreng ve arkadaşları (2009) tarafından Toronto Empati ölçeği ile katılımcıların sosyo demografik özelliklerinden oluşan bir anket formu kullanılmıştır. Veriler yüz yüze anket yöntemiyle 02.01.2019-16.04.2019 tarihleri arasında toplanmıştır. Elde edilen verilerin geçerlilik ve güvenilirlik analizleri yapılmıştır. Verilerin analizinde IBM SPSS Statistics 22 ve AMOS 22 programından yararlanılarak tanımlayıcı istatistiksel yöntemler, korelasyon analizi, Process macro regresyon analizi, Bağımsız Örneklerde t Testi ve Tek Yönlü Varyans Analizi kullanılmıştır. Veriler %95 güven aralığında (p=0,05) analiz edilmiştir. Çalışmadan elde edilen bulgulara göre, merhamet yorgunluğu, tükenmişlik ve empati arasında istatistiksel bakımdan anlamlı ve pozitif yönlü ilişki vardır. Merhamet yorgunluğunun tükenmişlik ve empati üzerinde orta düzeyde pozitif etkisi bulunmaktadır. Empati tükenmişliği düşük seviyede etkilemektedir. Merhamet yorgunluğunun tükenmişlik üzerindeki etkisinde empatinin aracı rolü bulunmaktadır. Sonuç olarak merhamet yorgunluğunun tükenmişlik üzerindeki etkisini ortadan kaldırmak için hemşirelerin meslek içi eğitimlere tabi tutulması, motivasyonlarını ve örgütsel bağlılıklarını geliştirici önlemler alınması önerilmektedir.
Hekime ilk güvenin oluşmasında hizmet ortamının ve itibarın rolü
Güven, soyut bir kavram olmakla birlikte sağlık hizmetleri gibi bilgi asimetrisinin yüksek olduğu bir alanda alınan hizmetin devamlılığının sağlanması ve memnuniyet açısından önemli bir yere sahiptir. Bu savdan yola çıkılarak hazırlanan tezin amacı sağlık hizmetlerinde fiziksel faktörler ile itibar ve önerinin ilk güven üzerindeki etkisini ortaya koymaktır. Çalışma, Tekirdağ ilinde faaliyette bulunan bir özel hastanede gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın veri toplama aracı katılımcıların sosyo-demografik özellikleri Terres ve Basso (2018) tarafından geliştirilen Tasarım ve Sosyal Faktörleri Ölçeği; Dagger ve arkadaşları (2009) tarafından geliştirilen İlk Güven Ölçeği ve Terres ve Basso tarafından hazırlanan Hastaneye Güven Ölçeği ve Gilly ve arkadaşları (1998) tarafından geliştirilen itibar ölçeğinden oluşmaktadır. Anket uygulama sürecinde yüksek ve düşük koşullara göre özel iki senaryo hazırlanmış ve senaryolar katılımcılara okutulduktan sonra anket sorularına cevap vermeleri talep edilmiştir. Çalışma sonucunda senaryolardan yararlanılarak hekime ilk güven konusunda etkili olacak iki ayrı çalışma tasarlanmıştır. Ölçeklerin geçerlilik ve güvenilirlik analizleri yapılmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistiksel yöntemler, korelasyon ve regresyon analizleri kullanılmıştır. Çalışma 1'in bulgularına göre, yüksek senaryo durumunda tasarım faktörleri, sosyal faktörler, hastaneye güven ve hekime ilk güven ve hekime ilk güven ile itibar arasında anlamlı ilişki bulunmaktadır. Buna karşılık düşük senaryo durumunda tasarım faktörleri ile hekime ilk güven arasında anlamlı ilişki bulunmamaktadır. Tasarım faktörlerinin hem düşük hem de yüksek senaryo durumunda hastaneye güven, yüksek senaryo durumunda hekime ilk güven, üzerinde anlamlı etkisi bulunmaktadır. Düşük senaryo durumunda tasarım faktörlerinin hekime ilk güvende hastaneye güvenin aracı rolü bulunmamasına karşılık, yüksek senaryo durumunda anlamlı etkisi bulunmaktadır. Sosyal faktörlerin hem düşük hem de yüksek senaryo durumunda hastaneye güven ve hekime ilk güvende direk etkisi bulunmaktadır. Benzer şekilde her iki durumda da sosyal faktörlerin hekime ilk güvene etkisinde hastaneye güvenin aracı etkisi bulunmaktadır. Çalışma 2 'nin veri analizinden elde edilen bulgulara göre itibar, öneri ve hekime ilk güven arasında anlamlı ilişki bulunmaktadır. Düşük ve yüksek senaryo durumunda itibarın tavsiye üzerinde anlamlı etkisi bulunmaktadır. Benzer şekilde düşük senaryo durumunda itibarın hekime ilk güven üzerinde anlamlı etkisi bulunmasına karşılık; bu etki yüksek senaryo durumunda anlamlı bulunmamaktadır. Düşük senaryo durumunda itibarın hekime ilk güvene etkisinde tavsiyenin aracı rolü bulunmasına karşılık; aynı etki yüksek senaryo durumunda görülmemektedir. Çalışmanın sonuçlarına göre, düşük ve yüksek senaryo durumlarında tasarım ve sosyal faktörler, itibari hastaneye güven, hekime güven ve tavsiye arasında ilişki yoktur. Yani her senaryo durumunda farklı sonuç ortaya çıkmaktadır. Bu durumda sağlık kuruluşları kendi koşullarına göre yukarıda sayılan faktörleri dikkate almalıdır. Bununla birlikte sağlık hizmetlerinin sunumunda hem tasarım hem de sosyal faktörlerin iyi olması hastaların hekime duyulacakları ilk güveni etkilemektedir. Ayrıca itibar hastaların tavsiye eğilimini artırmaktadır. Bu sebeple sağlık kuruluşları hekime duyulan güveni geliştirmek ve hastaların tavsiye eğilimini geliştirmek için bir taraftan tasarım ve faktörlerini geliştirirken diğer taraftan sosyal faktörlere de ağırlık vermelidir. Ayrıca, hastanenin tavsiye edilebilirliğini geliştirmek için itibara önem vermelidirler.
Sağlık hizmetleri sunumunda hasta beklentilerinin belirlenmesi
Hasta beklentisi, hastaların tıbbi tedavi sürecinde ya da sonucunda oluşmasını beklediği bir öngörüdür. Beklentilerin neler olduğunu belirlemek ana amacı ile gerçekleştirilen çalışmanın iki amacı bulunmaktadır. Bunlardan ilki, hasta beklentilerine ilişkin literatür incelemesi yapılarak kapsamlı bir hasta beklenti modeli oluşturmaktır. İkincisi ise kardiyoloji kliniğinden hizmet alacak hastaların sağlık hizmeti alımında kimlerden neler beklediklerini belirlemek ve hasta beklentileri modelini test etmektir. Araştırmada ilk olarak hasta beklentileri modelini oluşturmak için konuya özgü 2009 – 2018 yılları arasında yayımlanan ulusal ve uluslararası literatür sistematik incelemeye tabi tutuldu. Bu kapsamda hasta beklentileri ile ilgili 5854 yayın belirlendi, PRISMA yönteminden yararlanılarak dahil ve hariç tutma kriterlerine uygun bulunan 62 makale araştırma kapsamında incelendi. İnceleme sonucunda hasta beklentileri 22 kategori, yedi tema (hizmete erişim, iletişim, bilgilendirme, destek olma, hasta onurunu koruma, otelcilik hizmetleri ve tedavi sonucundan beklentiler) ve dört boyut (sağlık kuruluşundan beklentiler, doktorlardan beklentiler, hemşirelerden beklentiler ve tedavi – bakım sürecinden beklentiler) altında gruplandırıldı. Bu süreçte hasta beklentilerine ilişkin konular tespit edilerek literatüre dayalı hasta beklentileri modeli geliştirildi. Ayrıca, literatür bilgisinden yararlanılarak çalışmada veri toplama aracı olarak kullanılan yarı yapılandırılmış görüşme formu oluşturuldu. Çalışmanın alan uygulaması 12 Ekim – 13 Kasım 2020 tarihleri arasında bir eğitim ve araştırma hastanesinin kardiyovasküler kliniğinden yatarak hizmet alacak ve kronik hastalık tanısı konulmuş hastalar üzerinde gerçekleştirildi. Görüşme formundan yararlanılarak söz konusu tarihler arasında kliniğe yatarak hizmet alan 26 hastanın 19'undan veri toplandı. Veriler, NVivo programı kullanılarak yönlendirilmiş içerik analizine tabi tutuldu. Araştırmanın bulgularına göre, hasta beklentileri yedi tema ve 23 kategori altında toplanmaktadır. Hasta beklenti kategorilerinden, doktor – hasta iletişimi, duygusal destek, hemşire – hasta iletişimi, tıbbi özen, yetkinlik, tedavi takibi ve tedavi sürecinde bilgilendirme hastalar tarafından en fazla vurgulanan kategorilerdir. En az vurgulanan beklenti kategorileri ise sosyal iyilik hali ve koordinasyon/konsültasyondur. Buna göre literatüre dayalı hasta beklentileri modelinin kardiyoloji hastalarının beklentileri ile uyumluluk gösterdiği fakat modelde yer almasına karşılık maliyet kategorisine ilişkin hastaların beklentilerinin olmadığı; buna karşılık sosyal iyilik hali ve hekim ve hemşire dışındaki diğer sağlık çalışanları ile hasta arasındaki iletişimle ilgili beklentilerinin olduğu bulundu. Sonuç olarak, kardiyovasküler hastalığı olanların tedavisi, bakım süreci ve sonucu açısından sağlık hizmetinden beklentileri genel olarak geliştirilen model ile uyumlu bulundu. Yalnızca modelde yer alan maliyet kategorisinin yerine hastaların iyilik hali ve iletişim beklentisi eklendi. Ayrıca hastaların daha çok iletişim, duygusal olarak desteklenme ve tıbbi açıdan özen gösterilmeye önem verdikleri belirlendi. Hasta beklentilerini dikkate alarak hizmet sunumunun planlanması ve hastalara beklentilerini karşılayacak niteliklere uygun hizmet sunulması hastaların tedaviye uyumunu ve hastaneden memnuniyetlerini artırması beklenmektedir. Ayrıca, benzer çalışmların farklı evren ve örneklerde yapılması ileri yönelik olarak sağlık politikalarının geliştirilmesinde kullanılabilecek veriler sağlaması bakımından önemli bulunmaktadır.
Türk sağlık finansman sisteminin mevcut durumu nedir ve nasıl geliştirilebilir? sektör aktörleri üzerine bir çalışma
Toplumun sağlık düzeyini geliştirmek için ihtiyaçlar sonsuz kaynaklar kıttır. Bu durum kaynakların etkili, verimli, hakkaniyete uygun ve sürdürülebilir bir şekilde toplanması, havuzlanması ve hizmet sunucularına tahsis edilmesi için sürekli yeni arayışları gerektirmektedir. Bu doğrultuda yapılan çalışmanın amacı; Türk sağlık finansman sisteminin güçlü ve zayıf yönlerine ilişkin paydaş görüşlerini almak, paydaş görüşlerinden yararlanarak geliştirilmesi gereken alanları belirlemek ve bu alanların geliştirilmesine yönelik öneriler sunmaktır. Çalışmada sektörde rol alan aktörlerin görüşlerini daha derinlemesine elde etmek amacıyla nitel araştırma yöntemlerinden yararlanılmıştır. Veri toplama aracı olarak literatürden de faydalanılarak oluşturulan yarı yapılandırılmış mülakat formu kullanılmıştır. Elde edilen veriler Nvivo programı yardımı ile içerik analizine tabi tutulmuştur. Yapılan analiz neticesinde, 'güçlü yönler', 'zayıf yönler' ve 'geliştirilebilecek yönler' olmak üzere toplam 3 tema ve 22 kategori oluşturulmuştur. Çalışmanın bulgularına bakıldığında, sistemin güçlü yönleri temasında en çok vurgulanan kategoriler; erişim ve hakkaniyet olmuştur. Sistemin zayıf yönleri altında ödeme yöntemleri ve sürdürülebilirlik en fazla üzerinde görüş bildirilen konulardır. Sisteme yönelik sunulan önerilerin yer aldığı geliştirilebilecek yönler temasında en çok üzerinde durulan kategoriler; toplanan fonun arttırılması (katkı payları, prim ödemeleri, kayıt dışılık), özel sigorta ile ilgili düzenlemeler, geri ödeme yöntemlerine yönelik düzenlemeler ve vatandaş bilincinin arttırılması olmuştur. Elde edilen temalara bakıldığında bazı ortak ifadelerin farklı temalar altında yer aldığı görülmektedir. Bu durum sistemin bir taraftan erişim ve hakkaniyet gibi konularda üstünlük sağlamasına karşılık diğer taraftan erişimi aşırı düzeyde kolaylaştırmanın ileride sürdürülebilirlik sorunları yaşanmasına sebep olabileceği öngörüsünden kaynaklanmaktadır. Çalışmada güçlü ve zayıf yönlerin her ikisinde de yer alan kategoriler olmakla birlikte, zayıf yönlerin geliştirilmesine yönelik sonuçlar öne çıkmaktadır. Bu sonuçlara göre, Türkiye'de sağlık hizmetleri finansman sisteminin zayıf yönlerinin ortadan kaldırılması için katkı paylarının arttırılması, SGK prim ödemelerinin arttırılması, kayıt dışı istihdamın önüne geçilmesi, sevk zincirinin geliştirilmesi, koruyucu hekimliğin geliştirilmesi, vatandaşların sağlık hizmetlerinin kullanımına yönelik bilinçlendirilmesi ve biyomedikal üretimde yerli üretimin arttırılması önerilmektedir.
Hasta-hekim güven iletişiminin ve öz-yeterliliğin tedaviye uyuma etkisi
Bu tez çalışmasında hasta-hekim güven iletişiminin ve hastanın öz-yeterliliğin tedaviye uyuma etkisinin belirlenmesi amaçlanmaktadır. Buna ek olarak katılımcıların sosyo-demografik özelliklerinin hasta-hekim güven iletişiminde, hastaların öz-yeterliliklerinde ve hastanın tedaviye uyumunda istatistiksel olarak anlamlı farklılık oluşturup oluşturmadığının ortaya konulması da hedeflenmektedir. Çalışmada veri toplama aracı olarak anket tekniği kullanılmıştır. Çalışma Sakarya'da göz hastalıkları alanında hizmet veren bir hastaneden 01.03.2021- 01.05.2021 tarihleri arasında hizmet almış olan ve herhangi bir kronik rahatsızlığı bulunan 357 hastaya uygulanmıştır. Çalışmada hasta-hekim arasındaki güven iletişimini ölçmek amacıyla Yılmaz (2005) tarafından geliştirilen 22 ifadeden oluşan "Hasta-Hekim Güven İletişimi Ölçeği", hastaların tedaviye uyumlarını ölçmek amacıyla Prenner (2001) tarafından geliştirilen ve 4 ifadeden oluşan "Tedaviye Uyum Ölçeği", hastaların öz yeterlilik algılarını ölçmek için Lee ve arkadaşları (2008) tarafından geliştirilen 5 ifadeden oluşan "Öz-Yeterlilik Ölçeği" ve katılımcıların demografik özelliklerini belirlemeye yönelik 10 sorudan oluşmaktadır. Verilerin analizinde IBM SPSS 24.0 ve IBM AMOS 21 paket programlarından yararlanılarak geçerlilik, güvenilirlik analizleri yapılmıştır. Elde edilen verilerin analizinde tanımlayıcı istatistiksel yöntemler, korelasyon analizi, ki-kare analizi, yapısal eşitlik modeli (YEM) analizi, bağımsız örneklemlerde t testi ve tek yönlü varyans analizi kullanılmıştır. Çalışmanın bulgularına göre hasta hekim güven iletişimi ile tedaviye uyum ve hasta hekim güven iletişimi ile sağlık öz-yeterliliği arasında pozitif yönlü ve anlamlı ilişki vardır. Ayrıca tedaviye uyum ile sağlık öz-yeterliliği arasında anlamlı ve pozitif yönlü ilişki vardır. Hasta-hekim güven iletişiminin bireylerin sağlık öz-yeterlilikleri üzerinde ve tedaviye uyum üzerinde anlamlı etkisi vardır. Benzer olarak katılımcıların sağlık öz-yeterliliklerinin de tedaviye uyumları üzerinde anlamlı etkisi bulunmaktadır. Ayrıca, hasta hekim güven iletişimin tedaviye uyuma etkisinde sağlık öz-yeterliliği aracı rol oynamaktadır. Hasta-hekim güven iletişiminin bireylerin sağlık öz-yeterlilikleri üzerinde ve tedaviye uyum üzerinde anlamlı etkisi vardır. Benzer olarak katılımcıların sağlık öz-yeterliliklerinin de tedaviye uyumları üzerinde anlamlı etkisi bulunmaktadır. Ayrıca, hasta-hekim güven iletişimin tedaviye uyuma etkisinde sağlık öz-yeterliliği aracı rol oynamaktadır. Katılımcıların sosyo-demografik özelliklerine göre hastaların tedaviye uyum değişkeni cinsiyet, medeni durum, yaş ve eğitim durumları bakımından istatistiksel açıdan farklılık göstermektedir. Hasta-hekim güven iletişimi değişkeninde yalnızca yaş bakımından farklılık bulunmasına karşılık, sağlık öz-yeterliliği değişkeninde katılımcıların sosyo-demografik özelliklerine göre herhangi bir farklılık göstermemektedir. Sonuç olarak katılımcıların tedaviye uyumlarının sağlanması ve öz-yeterlilik algılarında meydana gelebilecek artışların ortaya çıkmasında hasta-hekim güven iletişimi önemli bir faktördür. Bu nedenle sağlık yöneticilerine hastanın hekime güvenini arttıracak ve güven iletişimini geliştirebilecek şekilde açık iletişim kanalları oluşturmaları, sağlık personeline etkili iletişim ve güvene dayalı iletişim konularında bilinçlendirici eğitim programları düzenlemeleri önerilmektedir. Ayrıca çalışmanın sonuçlarına göre kronik rahatsızlığı olan bireylerin sağlık öz yeterliliklerini geliştirmelerine destek olacak eğitimler düzenlenmesi uygun bulunmaktadır.
Değer temelli sağlık hizmetlerine ilişkin paydaş görüşlerinin analizi
Türk sağlık sistemi içerisinde sağlık hizmetlerinde değer olgusuna ilişkin bir takım öncü çalışmaların yapıldığı görülmektedir. Fakat bu çalışmaların henüz istenilen seviyeye gelmediği ifade edilebilir. İstenilen seviyenin elde edilmesinde değer temelli sağlık hizmetleri önemli bir rol oynamaktadır. Dünya'da pek çok ülkenin bu sisteme geçişi ve gerçekleştirilen çalışmalar ile bu yaklaşımın küresel olarak bir zorunluluk haline geldiği görülmektedir. Bu yaklaşım sağlık çıktıları ve maliyetleri ile ilişkilendirilmekte ve her harcanan para için sonuçları göz önünde bulundurmaktadır. Bununla birlikte literatürde değer temelli sağlık hizmetlerine ilişkin bakış açısında bir uzlaşının olmadığı görülmektedir. Bu sebeple çalışmada ilk olarak literatür analizi gerçekleştirilmiştir. Daha sonra Türk sağlık sistemi içerisinde yer alan paydaşların konuya ilişkin görüşlerinin neler olduğu belirlenmeye çalışılmıştır. Literatür analizi kapsamına 2008 ile 2018 yılları arasında gerçekleştirilen ulusal ve uluslararası çalışmalar dahil edilmiştir. Bu analiz sonucunda toplam 169 akademik çalışma incelenmiş ve değer temelli sağlık hizmetlerinin tanımlarının nasıl yapıldığı, niçin gerekli olduğu, nasıl gerçekleştiği, paydaşların kimler olduğu ve nasıl ölçüldüğü sorularının cevapları aranmıştır. Ancak yapılan analiz neticesinde her bir soruya birbirinden farklı cevaplar verildiği; hatta bu soruların cevaplarının uygulandığı ülkeye ve zamana göre değişebildiği belirlenmiştir. Daha sonra çalışma kapsamında Türk sağlık sisteminde yukarıdaki soruların cevapları sağlık hizmet sunucuları, sağlık politikacıları ve üçüncü taraf ödeyicilerden alınmıştır. Bu üç paydaş grubunun tercih edilmesinde farklı roller üstlenmeleri sebebiyle olguya farklı çerçevelerden bakabilme olasılıkları etkili olmuştur. Paydaş görüşlerinin daha kapsamlı incelenebilmesi için çalışma temel nitel araştırma olarak tasarlanmıştır. Çalışmada veri toplama amacıyla derinlemesine mülakat yönteminden yararlanılmıştır. Paydaşlar ile yapılan mülakatlar, Kasım 2020 ile Mart 2021 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Sağlık hizmet sunucuları ile 7, üçüncü taraf ödeyicileri ile 5 ve sağlık politikacıları ile 7 olmak üzere toplam 19 kişi ile derinlemesine mülakatlar yapılmıştır. Mülakatlarda veri toplama aracı olarak literatürden yararlanılarak oluşturulan yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılmıştır. Tüm mülakatlar kayıt altına (ses veya video) alınmıştır. Toplam kayıt süresi 1247 dakikadır. Ses ve video kayıtları öncelikle Word ortamına aktarılmış ve daha sonra Nvivo 12 programı ile içerik analizine tabi tutulmuştur. Araştırma bulguları her bir araştırma sorusuna özel olarak değerlendirilmiş ve her bir soru için ayrı kategori ve temalar tespit edilmiştir. Araştırma kapsamında toplam 21 tema oluşmuştur. Bu temaların üçü değer temelli sağlık hizmetleri nedir sorusu ile ilişkilendirilmiştir. Bu soruya ilişkin ortaya çıkan temalar entegrasyon, sağlık çıktıları ve maliyetleri düşürme temalarıdır. Değer temelli sağlık hizmetleri niçin gereklidir sorusuna ilişkin olarak beş tema ortaya çıkmış ve temalar; anlık çözümler sunulması, sağlık hizmeti sunum problemleri, yükselen maliyetler, bütüncül bakış eksikliği ve sürdürebilirlik olarak tespit edilmiştir. Bir sonraki araştırma sorusu Türk sağlık sistemi içerisinde değer temelli sağlık hizmetlerinin nasıl gerçekleştirebileceği ile ilişkilidir. Bu soruya ilişkin ortaya beş tema ortaya çıkmıştır. Bu temalar gözlem ve önleme, yeni sistem tasarımı, bütünleşik uygulama birimleri, sağlık hizmeti kullanım kültürü ve destekleyici kurumların varlığıdır. Oluşturulacak olan değer temelli sağlık hizmetlerinin nasıl ölçüleceğine ilişkin olarak toplam iki tema belirlenmiştir. Bu temalar tanımlamalarda da olduğu gibi sağlık çıktıları ve sağlık hizmeti maliyetleri ile ilişkilidir. Son olarak değer temelli sağlık hizmeti paydaşları hizmet sunucuları, politikacılar, tıbbi dernekler, Sosyal Güvenlik Kurumu, sağlık teknolojileri değerlendirme ve özel sağlık sigortası kuruluş temaları belirlenmiştir. Temalara ve kategorilere ilişkin olarak katılımcıların yoğunlukları farklılık göstermektedir. Ayrıca tespit edilen temalar literatür ile benzerlik ve farklılıklar göstermektedir. Farklılıkların sebebi her sağlık sisteminin kendisine has özelliklerinin olmasında kaynaklanmaktadır. Bu çalışma literatüre yer alan çalışmaları bir bütün olarak incelemesi noktasında katkı sağlamaktadır. Sağlık Bakanlığı politikaları arasında doğrudan yer almasa da sağlığı daha değerli hale getirme ve sağlığın nasıl getirebileceğinin anlaşılmasına yardımcı olacağı düşünülmektedir. Son olarak, paydaşlar ortak bir amaç etrafında toplanmalı ve olgunun Türk sağlık sistemine uygunlanmasına ilişkin eylem planları hazırlanmalıdır. Bu sayede mevcut problemler çözüme kavuşacak ve sistem tüm paydaşlar için daha değerli hale gelecektir.
COVID-19 kliniklerinde çalışan personelin iş aile çatışması ve iş stresinin yaşam doyumuna etkisi
İş stresi ve iş aile çatışması, sağlık sektörünün önemli problemlerindendir. Bu duruma son yüzyılın en büyük pandemilerinden biri de eklenince önemi bir kat daha artmıştır. Zira pandemi döneminde Covid-19 hastaları ile birlikte en büyük risk altındaki grubu sağlık çalışanları oluşturmuştur. Bir taraftan iş yükü artarken bir taraftan da çalışma koşullarında ciddi bozulmalar meydana gelmiştir. Dolayısıyla bu dönemde iş stresi ve iş aile çatışmasının sağlık personeli üzerindeki etkisin daha da artması ve bunun sonucunda sağlık çalışanlarının yaşam doyumlarının bu süreçten olumsuz etkilenmesi beklenmektedir. Dolayısıyla iş stresi, iş aile çatışması ve yaşam doyumu kavramlarına ilişkin bu çalışmanın pandemi döneminde ön saflarda görev yapan personele uygulanması, çalışmayı özgün ve değerli kılmaktadır. Çalışmanın amacı, Covid-19 Pandemisi sürecinde görev yapan sağlık personelinin iş aile çatışması ve iş stresinin yaşam doyumuna olan etkisinin incelenmesidir. Çalışmanın evrenini Sakarya ilinde faaliyetini sürdüren ve pandemi döneminde büyük oranda hasta yükünü taşıyan Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Yenikent Devlet Hastanesi ve Toyotasa Acil Yardım Hastanesinin Covid-19 pandemisi kliniklerinde çalışan toplam 1300 sağlık çalışanından oluşmaktadır. Çalışmanın örneklemi çalışmanın yapıldığı üç hastanede görev yapan sağlık çalışanı dikkate alınarak tabakalı örnekleme ve kolayda örnekleme yöntemleri kullanılarak seçilen 421 kişiden oluşmaktadır. Çalışmada veri toplama aracı olarak anket formundan yararlanılmıştır. Anket formu katılımcıların sosyo-demografik özellikleri ile Netenmeyer, Boles ve McMurrian (1996) tarafından geliştirilen İş-Aile Yaşam Çatışması Ölçeği, Cohen ve Williamson (1988) tarafından geliştirilen Algılanan İş Stresi Ölçeği, Diener ve arkadaşları (1985) tarafından geliştirilen Yaşam Doyumu Ölçeği ve bu çalışma için danışmanla birlikte geliştirilen Covid-19 Duygu Durum Ölçeğinden oluşmaktadır. Verilerin analizinde IBM SPSS Statistics 22 ve AMOS 22 programlarından yararlanılmıştır. Geçerlilik ve güvenilirliği hesaplanan verilerin analizinde tanımlayıcı istatistiksel yöntemler, korelasyon analizi, yol analizi, Bağımsız Örneklerde t Testi ve Tek Yönlü Varyans Analizi kullanılmıştır. Veriler %95 güven aralığında (p=0,05) analiz edilmiştir. Çalışmanın bulgularına göre iş stresi ile Covid duygu durumu arasında pozitif ve yaşam doyumu arasında negatif yönlü ilişki bulunmaktadır. Buna karşılık iş aile çatışması ile diğer değişkenler arasında anlamlı ilişki bulunmamaktadır. İş stresinin Covid duygu durumu üzerinde pozitif ve yaşama doyumu üzerinde negatif etkisi bulunmaktadır. Buna karşılık iş aile çatışmasının Covid duygu durumu ve yaşam doyumu üzerinde anlamlı etkisi bulunmamaktadır. Ayrıca iş stresinin yaşam doyumu üzerindeki etkisinde Covid duygu durumunun aracı rolü bulunmaktadır. Katılımcıların cinsiyetleri ve toplam çalışma sürelerine göre iş stresi, iş aile çatışması, Covid duygu durumu ve yaşam doyumunda anlamlı fark bulunmamaktadır. Buna karşılık katılımcıların medeni durumlarına göre iş aile çatışması ve yaşam doyumu; unvanlarına göre iş stresi; yaş gruplarına göre iş stresi, Covid duygu durumu ve yaşam doyumu; eğitim durumuna göre iş stresi ve yaşam doyumu; halen çalıştıkları kurumda çalışma sürelerine göre iş stresi ve Covid duygu durumunda anlamlı fark bulunmaktadır. Çalışmanın sonuçlarına göre sağlık çalışanlarının iş stresini azaltıcı önlemlerin alınması büyük önem arz etmektedir. Ayrıca Covid -19 hastalarına hizmet vermelerine rağmen hemşirelerin iş stresi düzeyi daha yüksektir. Bu durumda hastaya doğrudan hizmet sunmanın etkili olduğu düşünülmektedir. Bu sebeple özellikle ön saflarda mücadele eden sağlık çalışanlarının yaşam konforunu artırıcı önlemlerin alınması önerilmektedir.
Şiddet görme korkusu ile öz yeterlilik arasındaki ilişki: Sağlık çalışanları üzerine bir araştırma
Şiddet ve şiddet görme korkusu sağlık hizmeti organizasyonlarının en önemli sorunlarındandır. Sağlık iş görenleri açısından iş bırakmaya kadar tepkilerle karşılaşılan bu durum otoritenin yapmış olduğu birçok düzenlemeye rağmen günceldeki yerini korumaya devam etmektedir. Şiddetle mücadele etmede sağlık çalışanlarının mesleki ve kişisel yetkinlikleri önemli faktörlerden biridir. Öz yeterliliği yüksek olan bireylerin sorun çözme ve başarı göstergelerinin yüksek olması sağlık hizmeti sunumunda karşılaştıkları sorunların çözümünde önemli bir faktör olarak görülmektedir. Bu bakış açısı ile planlanan çalışmanın amacı, sağlık çalışanlarının şiddet görme korkusu ile öz yeterlilikleri arasındaki ilişkiyi incelemektir. Çalışmanın evrenini Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin acil servis ve anestezi yoğun bakım servisinde çalışan ve şiddet görme riskinin daha yüksek olan 235 sağlık çalışanı (hekim-hemşire) oluşturmaktadır. Çalışmanın örneklemini kolayda örnekleme yöntemi ile ulaşılan 158 (%67,23) sağlık çalışanı oluşturmaktadır. Çalışmada veri toplama aracı olarak anket yöntemi kullanılmıştır. Anket formu katılımcıların sosyo-demografik özellikleri, Rogers (1994) tarafından geliştirilen Şiddet Görme Korkusu Ölçeği ve Schwarzer ve Jerusalem (1995) tarafından geliştirilen Öz yeterlilik Ölçeği'nden oluşmaktadır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistiksel yöntemler, korelasyon analizi, regresyon analizi, Mann- Whitney U testi ve Kruskal Wallis-H testi kullanılmıştır. Veriler %95 güven düzeyinde (p=0,05) analiz edilmiştir. Çalışmanın bulgularına göre şiddet görme korkusu ve öz yeterlilik arasında negatif yönlü bir ilişki bulunmaktadır. Çalışmada şiddet görme korkusunun öz yeterliliğe etkisi genel olarak anlamlı bulunmuştur. Katılımcıların şiddet görme korkusu ve öz yeterlilik düzeylerinde cinsiyet, medeni durum, yaş, iş deneyimi ve eğitim durumları yönünden fark bulunmamaktadır. Buna karşılık katılımcıların unvanları ve daha önce iş yerinde şiddet görme durumlarına göre şiddet görme korkusunda anlamlı fark bulunmaktadır. Çalışmada öne çıkan sonuçlara göre katılımcıların büyük bir kısmı şiddet görme korkusu yaşamaktadırlar. Şiddet görme korkusu ile öz yeterlilikler arasındaki negatif yönlü ilişki bulunmaktadır. Bu sonuca göre, sağlık çalışanlarının sağlık kuruluşlarında yaşadıkları şiddet ve buna bağlı olarak gelişen şiddet görme korkusu, sağlık çalışanlarının öz yeterliliklerini olumsuz etkilemektedir. Bu sebeple insan hayatını dahi etkileyebilen önemli bir hizmeti sunan sağlık çalışanlarının şiddet ve şiddet görme korkusunu ortadan kaldıracak güvenli iş ortamlarının hazırlanması ve şiddete azaltacak iş koşullarının geliştirilmesi önem arz etmektedir.
İnformal iletişim ve otoriter liderlik ile sapma davranışı arasındaki ilişki: Sağlık profesyonelleri üzerine bir araştırma
Araştırmanın amacı; sağlık çalışanları arasındaki informal iletişimin ve otoriter liderliğin çalışanların yapıcı ve yıkıcı sapma davranışı üzerindeki etkisini tespit etmektir. Çalışmanın evrenini Kocaeli ilinde faaliyette bulunan hastanelerde görevli sağlık çalışanları oluşturmaktadır. Nicel yöntem kullanılan çalışmanın örneklemi 503 sağlık çalışanından oluşmaktadır. Çalışmada veri toplama aracı olarak katılımcıların sosyo-demografik özelliklerini belirlemeye yönelik ifadeler ve dört ölçekten oluşan bir anket formu kullanıldı. İnformal iletişim kanallarının kullanımının katkılarını ölçmek amacıyla Johnson ve arkadaşları (1994) tarafından geliştirilen "İnformal İletişim Kanalları", yapıcı sapma davranışını ölçmek amacıyla Galperin (2012) tarafından geliştirilen "Yapıcı Sapma Davranışı", yıkıcı sapma davranışını ölçmek amacıyla Bennett ve Robinson (2000) tarafından geliştirilen "Yıkıcı Sapma Davranışı" ve otoriter liderlik algısını ölçmek amacıyla Chiang (2012) tarafından geliştirilen "Otoriter Lider Davranışı" ölçekleri kullanıldı. Çalışmada kullanılan verilerin geçerlilik ve güvenilirlik analizleri yapılarak verilerin analizinde tanımlayıcı istatistiksel yöntemler, korelasyon analizi, çoklu regresyon analizi ve MANOVA analizi kullanıldı. Çalışmanın bulgularına göre informal iletişim ile otoriterlik liderlik ve yıkıcı sapma davranışı arasında anlamlı ilişki bulunmamasına karşılık otoriter liderlik davranışı ile yapıcı sapma ve yıkıcı sapma davranışı arasında anlamlı ilişki bulunmaktadır. Benzer şekilde informal iletişim kanallarının kullanımı yapıcı sapma davranışını olumlu yönde etkilemesine karşılık yıkıcı sapma davranışı üzerinde anlamlı bir etkisi bulunmamaktadır. Ayrıca otoriter liderlik davranışı yapıcı ve yıkıcı sapma davranışı üzerinde anlamlı bir etkiye sahip değildir. Katılımcıların sosyo-demografik özelliklerine eğitim ve meslek değişkenlerine göre informal iletişim; yaş, hizmet süresi, eğitim, meslek ve hastane türü yapıcı sapma davranışı; hizmet süresi ve eğitim değişkenine göre yıkıcı sapma davranışında anlamlı fark vardır. Çalışmanın sonuçları otoriter liderliğin yapıcı ve yıkıcı sapma davranışını etkilemediğini, buna karşılık informal iletişim kanallarının yapıcı sapma davranışına pozitif etkisi olduğunu göstermektedir. Bu sonuçlara göre çalışanların kendilerini rahat hissetmeleri için informal iletişim kanallarını kullanmaları özendirilmeli ve otoriter liderlik yerine çalışanların daha kolay iletişim kurmasını sağlamak için post modern yönetim anlayışına uygun liderlik modellerinin benimsenmesi önerilmektedir.