Theses supervised by Prof. Dr. Nüket Sandallı
20 theses · Yeditepe University
İstanbul'da yaşayan ilköğretim okulu öğrencilerinde dental erozyonun yaginliğinin, şiddetinin ve multifaktöriyel nedenlerinin incelenmesi
Son yıllarda, gelişen koruyucu diş hekimliği yaklaşımları sonucunda, diş çürüğü oluşumunda azalma ve buna bağlı olarak dişlerin ağız boşluğunda bulundukları sürelerde artış görülmektedir. Koruyucu diş hekimliğinde elde edilen bu ilerlemelerin yanı sıra, gelişen yeme içme endüstrisi ile birlikte asidik yiyecek ve içeceklerin üretiminde de bir artış dikkati çekmektedir. Çeşitliliği oldukça fazla olan bu ürünlerin, özellikle çocuklar tarafından çokca tüketilmesi, asidik etkenler yoluyla oluşan diş aşınmaları olarak tanımlanan dental erozyonun görülme sıklığını ve şiddetini arttırmaktadır. Çalışmamızda, İstanbul?da yaşayan ilköğretim okulu öğrencilerinde dental erozyon yaygınlığının, şiddetinin ve multifaktöriyel nedenlerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamız için Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Değerlendirme Komitesi?nden onay alınmıştır. Çalışmaya, İstanbul?daki 7 ilköğretim okulundan, yaşları 13 ? 15 arasındaki 503 çocuk dâhil edilmiştir. Yalnızca yasal vasilerinden yazılı onam alınan çocukların çalışmaya katılmasına izin verilmiştir. Çalışmanın gereç ve yöntemi aşağıdaki gibidir. 1) Çocukların diş yüzeyleri, steril pamuk tamponlar yardımıyla temizlenip kurulanarak, baş lambasının ışığı altında, ayna ve sond kullanılarak muayene edilmiştir. Muayene sonuçları; dental erozyon BEWE indeksi, diş çürükleri DMF indeksi ve dental plak Sillnes-Löe indeksi kullanılarak kayıt altına alınmıştır. 2) Muayenelerinin ardından çocukların; beslenme, ağız hijyeni uygulamaları, davranışsal alışkanlıkları, sportif faaliyetleri, ilgili sağlık sorunları ve sosyodemografik özelliklerini sorgulayan bir anket formu doldurmaları istenmiştir. 3) Muayene formu ile anket formu arasında istatistiksel değerlendirme yapılmıştır. Bulgulara bakıldığında, dental erozyon yaygınlığı %52 olarak hesaplanmıştır. İçecek gruplarından, taze sıkılmış meyve suyu dışında hiçbir değişken ile dental erozyon arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Günde 1 bardak taze sıkılmış meyve suyu tüketen çocuklarda görülen dental erozyon, tüketmeyenlere göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,05). Diş doktoru ziyaretinde bulunan çocuklarda görülen dental erozyon, hiç diş doktoru ziyaretine gitmemiş çocuklarla karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek ve şiddetli bulunmuştur (p<0,05). Diş sıkma ve gıcırdatma şikâyeti bildiren çocuklarda, diş sıkmadığını ve gıcırdatmadığını bildirenlere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek oranda dental erozyona rastlanmıştır (p<0,05). Fırça tipi, fırçalama sıklığı, fluorid tableti ya da fluoridli gargara kullanımı gibi ağız hijyen alışkanlıkları, düzenli yüzme gibi sportif faliyetler ve anne babanın eğitim düzeyleri ile dental erozyon arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmemiştir (p>0,05). Çocukların DMFT ve DMFS ortalamaları ile dental erozyon arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişkiye rastlanmamıştır (p>0,05). Sillness-Löe indeksine göre hesaplanan dental plak ortalaması ise, erozyonu olan çocuklarda olmayanlara oranla istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p<0,05). Sonuç olarak; dental erozyon, İstanbul?da yaşayan ilköğretim okulu öğrencilerinde yaygın olarak görülmektedir. Lezyonların büyük çoğunluğu mine seviyesinde ve üst çene kesici dişlerin dudak yüzeylerinde bulunmaktadır. Taze sıkılmış meyve suyu tüketimi, diş sıkma ve gıcırdatma, diş doktoru ziyareti ve dental plak dental erozyonu istatistiksel olarak anlamlı derecede etkilemektedir. Anahtar kelimeler: Dental erozyon, erozyon yaygınlığı, erozyon şiddeti, İstanbul.
Lizozim ve laktoferrin içeren yeni formulasyonların geliştirilmesi ve mutans streptokokları ile laktobasiller üzerindeki antibakteriyel etkilerinin in vitro koşullarda değerlendirilmesi
Üç yaşın altındaki çocuklarda, gelişmekte olan sürekli dişlerde fluorozis riski oluşturması nedeniyle fluoridli diş macunu ve uzun süre kullanımındaki yan etkileri ve sitotoksisitesi nedeniyle klorheksidinin kullanımı önerilmemektedir. Tükürük proteinlerinden Lizozim ve Laktoferrin içeren bir preparatın küçük çocuklarda diş çürüklerinin önlenmesi için bir çözüm getirebileceği düşünülmektedir. Antimikrobiyal ajanların, poloxamer ve lipozomal taşıyıcı sistemler ile topikal uygulamalarının ağız hastalıklarının tedavisinde etkili olduğu görülmüştür.Çalışmamızın amacı, Lizozim ile Laktoferrin içeren ve taşıyıcı sistem olarak Pluronic F-127 isimli Poloxamer ve/veya dondurularak kurutulan DOTAP içeren lipozom [Dondurularak kurutulan Lipozomal DOTAP (DLD)] kullanıldığı farklı formulasyonların, diş çürüğüne neden olduğu bilinen Streptococcus sobrinus, Streptococcus mutans, ve Lactobacillus acidophilus bakteri suşları üzerindeki antibakteriyel etkilerinin klorheksidin jel ile karşılaştırmalı olarak in vitro koşullarda değerlendirilmesidir.Çalışmamızdaki formulasyonlar; (1) Sorensen's Çözeltisi tampon olarak, (2) yalnız poloxamer 407'nin kullanıldığı jel şeklinde, (3) Lizozim ve Laktoferrinin tamponda çözdürülerek, (4) Lizozim ve Laktoferrin tamponda çözdürüldükten sonra poloxamer 407 ile birleştirilmesiyle, (5) DLD'nin tamponda çözdürülmesiyle, (6) poloxamer 407 tamponda dağıtıldıktan sonra DLD ile birleştirilmesiyle, (7) Lizozim ve Laktoferrin tamponda çözdürüldükten sonra DLD ile birleştirilerek, (8) Lizozim ve Laktoferrin çözdürüldükten ve poloxamer 407 içerisinde dağıtıldıktan sonra DLD'nin eklenmesiyle sekiz grup olarak hazırlanmıştır. Kontrol grubu olarak % 0,2'lik klorheksidin jel/gargara, pozitif kontrol grubu olarak boş hidroksiapatit diskler kullanılmıştır. Antibakteriyel etkinin değerlendirildiği birinci bölümde, çalışma gruplarının, Streptococcus sobrinus, Streptococcus mutans ve Lactobacillus acidophilus'a karşı antibakteriyel etki gösteren minimal inhibitör konsatrasyonları (MİK) belirlenmiştir. İkinci bölümde ise, 10 farklı grubun hidroksiapatit diskler üzerinde 24 saatlik Streptococcus sobrinus ve Streptococcus mutans biyofilm oluşumu üzerine etkileri değerlendirilmiştir.MİK deneyinde, poloxamer içermeyen formulasyonlar suşlara karşı etkili bulunmamıştır. Poloxamer 407 içeren formulasyonlar, Lizozim ve Laktoferrin içeriğinden bağımsız olarak suşlar üzerine inhibisyon göstermiştir. % 0,2'lik klorheksidinin diğer formulasyonlara oranla çok düşük konsantrasyonlarda etkili olduğu görülmüştür.Biyofilm deneyinde Poloxamer 407 ile hazırlanan jel formulasyonları S. sobrinus ve S. mutans biyofilmlerinin oluşumunu önlemede diğer deney gruplarına göre üstün bulunmuşlardır. Bu gruplar arasında en yüksek etkiyi her iki suş üzerinde de Lizozim, Laktoferrin içeren ve Poloxamerin kullanıldığı grup göstermiştir (p<0,05). % 0,2'lik klorheksidin diglukonat'ın biyofilm oluşumunu tam olarak önlediği görülmüştür.Çalışmamızda antibakteriyel etkinliği gösterilen formulasyonlarda bulunan maddelerin daha uzun süreli etkilerinin anlaşılabilmesi için, ileriki çalışmalarda bu maddelerin etkinliğinin kinetik olarak değerlendirilmesi ve sitotoksisitelerinin belirlenmesi gerektiği düşünülmektedir.Anahtar Kelimeler: Lizozim, Laktoferrin, taşıyıcı sistemler, antibakteriyel etki
Farklı remineralizasyon ajanlarının uygulandığı yapay çürük lezyonlu dişlerin yüzey sertlik değerlerinin karşılaştırılması ve sem görüntülerinin değerlendirilmesi
Diş çürüğü, dişin kuronal ve kök yüzeyinde sert dokuda, lokalize ve ilerleyici bir demineralizasyon sonucunda meydana gelen kronik bir hastalıktır. Modern diş hekimliğinin amacı; diş çürüklerinin tedavisinde invaziv tedavilerin yerine non-invaziv yaklaşımın benimsenmesi olmalıdır. Minede yeni başlayan başlangıç çürük lezyonlarının remineralize olabileceği klinik ve deneysel olarak gösterilmiştir. Fluorid iyonu, çürük oluşumunu önlemek ve başlangıç halindeki mine lezyonlarının remineralizasyonunu sağlamak amacıyla günümüzde yaygın olarak kullanılmaktadır. Fluoridin, remineralizasyonu arttırma özelliği nedeni ile başlangıç çürük lezyonlarının tedavisinde kullanılması önerilmektedir.HealOzone başlangıç çürük lezyonlarının tedavisinde non-invaziv bir yöntem olarak tercih edilmektedir ve özellikle pit-fissür çürüklerinde, kök yüzeyinde ve servikal bölgede kullanımı önerilmektedir. HealOzone'un diş çürüğünün ilerlemesini durdurabildiği veya yavaşlatabildiği bildirilmiştir. Ozon gazının tedavi amaçlı kullanımını sağlayan ve in-vitro ve in-vivo çalışmalar sonucunda geliştirilen ilk cihaz HealOzone'dur (Kavo®, Almanya). Kavitasyon oluşmamış pit ve fissür çürüklü dişler üzerinde 10 ya da 40 sn. ozon uygulamasının, mevcut diş çürüğü lezyonlarının remineralizasyonunu sağladığı bildirilmiştir. HealOzone uygulaması; ozon gazının, çürük lezyonu lezyonu üzerine direkt olarak uygulanması, ozon uygulamasının hemen ardından Remineralizasyon Solüsyonu ve diş macunu, ağız gargarası ve ağız spreyinden oluşan Hasta Kiti ile desteklenmesiyle sağlanmaktadır.Bu çalışmada, yapay çürük lezyonu oluşturulan, sürekli insan küçük ve büyük azı dişlerinde sodyum fluorid, amin fluorid ve HealOzone?Remineralizasyon Solüsyonu?Hasta Kiti uygulaması sonrasında mikrosertlik değerlerinin karşılaştırılması ve Taramalı Elektron Mikroskobu (SEM) görüntülerinin değerlendirilmesi amaçlandı.Bu amaçla, ortodontik amaçla çekilmiş 60 adet çürüksüz insan küçük ve büyük azı dişi çalışmaya dahil edildi. 60 adet diş, bukkolingual doğrultuda ikiye kesilerek 120 adet örnek elde edildi. 120 örnek kesik yüzeylerinden akrilik bloklara gömüldü. Dişlerin bukkal ve lingual yüzeylerinde 3x3 mm (yükseklik x genişlik) pencereler hazırlandı ve pencere dışında kalan doğal diş yüzeyleri aside dirençli verni ile boyandı. Örneklerin, başlangıç mikrosertlik ölçümleri yapılarak, mikrosertlik değerleri benzer olacak şekilde, 40'ar dişin bulunduğu 3 gruba ayırıldı. Bu 3 grup, remineralizasyon materyali uygulamalarına göre sodyum fluorid içerikli Duraphat (Grup A), amin fluorid içerikli Elmex (Grup B) ve HealOzone?Remineralizasyon Solüsyonu?Hasta Kiti (Grup C) olarak belirlendi. Öncelikle tüm örnekler, 2 gün süresince demineralizasyon solüsyonunda tutularak yapay çürük lezyonu elde edildi. Demineralizasyon solüsyonundan çıkarılan örnekler üzerinde tekrar mikrosertlik ölçümleri yapıldı. Sonrasında örneklere 14 gün boyunca pH siklusu uygulandı. pH siklusu uygulama sürecinde örneklere hem remineralizasyon materyalleri olan sodyum fluorid içerikli Duraphat (Grup A), amin fluorid içerikli Elmex (Grup B) ve HealOzone?Remineralizasyon Solüsyonu?Hasta Kiti (Grup C), hem de demineralizasyon solüsyonu sırasıyla uygulandı. Remineralizasyon materyallerinin uygulanması sonrasında örnekler üzerinde tekrar mikrosertlik ölçümleri yapıldı. Örnekler 14 gün süresince, vücut ısısını taklit edebilmek amacıyla 37?C etüv içinde tutuldu. Elde edilen başlangıç, demineralizasyon sonrası ve remineralizasyon sonrası mikrosertlik değerleri karşılaştırıldı. Bunun yanında Grup A, B ve C'den 40'ar örnek, ve yalnızca 2 gün demineralizasyon solüsyonunda tutularak yapay çürük lezyonu elde edilen 40 örnek üzerinde SEM incelemesi yapıldı. İstatistiksel analizler NCSS 2007 Statistical Software paket programı ile yapıldı.Çalışma sonucunda, Grup A, B ve C'de uygulanan remineralizasyon materyallerinin, demineralize diş yüzeyinin mikrosertlik miktarını istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttırdığı belirlendi. HealOzone (Grup C) uygulanan örneklerin mikrosertlik değerleri, Elmex (Grup B) uygulanan örneklerin mikrosertlik değerlerinden istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu. Bu tez çalışması sonucunda, tüm gruplarda uygulanan remineralizasyon materyallerinin, insan dişlerinde oluşturulan yapay çürük lezyonları üzerinde remineralizasyonu olumlu yönde etkilediği ileri sürülebilmektedir.Anahtar Kelimeler: yapay çürük lezyonu, demineralizasyon, remineralizasyon, HealOzone
Farklı kalınlıktaki süt dişi dentin dokusuna uygulanan değişik parametrelerdeki Er:YAG lazer uygulamasının pulpa odasında oluşturacağı sıcaklık artışı etkisinin incelenmesi
Diş sert doku hastalıklarının tedavisinde öncelikle olarak diş çürüğüne bağlı olarak değişime uğramış dokuların ortadan kaldırılması yer almaktadır. Diş çürüğünün ortadan kaldırılmasında kullanılan yöntemler, yıllar içerisinde birçok gelişme göstermiştir. Diş hekimleri tarafından en sık kabul gören ve geleneksel hale gelmiş bir yöntem olan yüksek hızda döner alet yönteminin, kolayca ve hızlıca çürük diş dokularını ortadan kaldırmasının yanı sıra, ses, basınç, titreşim, hassasiyet ve ısı artışı gibi birçok olumsuz özelliğe sahip olmaktadır. Bu olumsuz özellikler ise çürüğün temizlenmesinde alternatif tedavi yöntemlerinin arayışına neden olmuştur. Lazer ışığı, sağlık alanında 1960'lardan günümüze kadar, tanı, tedavi ve koruyucu hekimlik bölümlerinde uygulanmakta olup, çeşitli parametrelerinin değişimi ile başarılı şekilde kullanılmaktadır. Lazer, diş hekimliği alanında ise, gerek yumuşak gerekse sert doku uygulamalarında geleneksel yöntemlere alternatif oluşturarak, başarılı şekilde uygulanmaktadır. 1997 yılında FDA (Food and Drug Administration) tarafından, diş çürüğü temizleme yöntemi olarak kullanılması için onaylanan sert doku lazerlerinden Erbiyum: Yittriyum Alüminyum Garnet (Er:YAG) lazerler, Pedodonti alanında da diş sert doku uygulamalarında sıklıkla kullanılmaktadır. Er:YAG lazerlerin, pedodontistlere ağrısız ve temassız bir tedavi sunması ve çocuk hastalarda tedavi konforunu artırmasının yanı sıra, diş çürüğünü ortadan kaldırmasındaki etkinliği ve adeziv sistemlerin diş sert dokularına bağlanabilmesi için uygun diş yüzeyi oluşturduğu birçok çalışmada gösterilmiştir. Bu özelliklerinin yanı sıra süt dişi pulpa dokusuna olan histopatolojik etkilerinin incelendiği birçok araştırma bulunmaktadır.Bugüne kadar geliştirilen lazer kullanımıyla, sürekli dişlerde yüksek enerji düzeylerinde uygulanması sırasında karşılaşılan en büyük sorunun, diş sert ve yumuşak dokularında ısı oluşumu olduğu bildirilmiştir. Er:YAG lazerlerin, sürekli dişlerin pulpa odasında oluşturdukları ısı değişikliğini araştıran birçok in-vivo ve in-vitro çalışma bulunmaktadır. Fakat süt dişi pulpa dokusunda ısı değişikliğinin incelendiği çok az sayıda çalışma bulunmaktadır.Bu çalışmada, süt dişlerine, farklı parametrelerde uygulanan Er:YAG lazerler ve yüksek hızlı döner aletlerin, pulpa odasında oluşturdukları ısı değişikliklerinin değerlendirilmesi ve karşılaştırılması amaçlandı.Çalışmaya 60 adet süt ikinci azı dişi dahil edildi. Pulpa odasındaki sıcaklık ölçümlerinin yapılabilmesi için dişlerin kökler bölgesi, bukko-lingual yönde kesildi. Ölçümlerin yapılacağı dişlerin pulpa odaları çıkarıldı. Dişlerin bukkal yüzeyindeki mine dokusu kaldırıldıktan sonra sağlıklı dentin yüzeyinde, 5 W, 3,75 W, 2,25 W, 1,5 W çalışma parametrelerinde Er:YAG lazerle ve yüksek hızlı döner alet ile su soğutması altında hazırlanan sınıf 5 kavite preparasyonları gerçekleştirildi. Çalışmada pulpa odasında oluşabilecek ısı değişikliklerinin saptanması için pulpa odasının içine yerleştirilen, dijital termometreye bağlı termoçiftler kullanıldı. Kavite hazırlığının başlangıcı ile bitimi arasındaki pulpa odasının içerisinde ulaşılan sıcaklık değerleri arasındaki fark ve ulaşılan en yüksek sıcaklık değeri her bir örnek için kaydedildi.Çalışma sonucunda, 5 W ile çalışılan Er:YAG lazer grubunda, diğer çalışma gruplarından istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek pulpa sıcaklığı artışı gösterdiği saptandı. 1,5 W Er:YAG lazer grubu ise istatistiksel olarak anlamlı derecede en düşük sıcaklık artışı gösterdiği saptandı. Tüm çalışma gruplarında kavite hazırlığı derinliği arttıkça, pulpa odasındaki sıcaklık değerlerinin artış gösterdiği saptandı.Bu çalışmanın sonuçlarına göre, kavite hazırlığı sırasında kullanılan Er:YAG lazer ve döner alet uygulamasına ait pulpa odasındaki sıcaklık artışı değerlerinin, geri dönüşümsüz patolojik olaylara neden olabilecek kritik sıcaklık artış değeri olan 5,5 ºC'yi geçmediği görüldü. Bunun nedeninin ise tüm gruplarda su spreyi soğutmasının etkin bir şekilde kullanılması olduğu düşünüldü. Bu tez çalışması sonucunda, süt dişi dentin dokusundaki kavite hazırlığı için kullanılan Er:YAG lazer çalışma parametrelerinin, süt dişi pulpa dokusunu olumsuz etkileyecek bir sıcaklık artışına neden olmayacak şekilde güvenli olduğu ileri sürülebilir.
Süt dişlerinin kök kanal tedavisinde Diod Lazer ışınlaması, PAD uygulaması, ozon uygulaması ve sodyum hipoklorit irrigasyonunun antibakteriyel etkinliklerinin in vitro koşullarda karşılaştırılmalı olarak incelenmesi ve klinik başarı düzeylerinin değerlendirilmesi
Günümüzde diş çürüklerinin önlenmesi ve nötral oklüzyonun korunmasının önemi iyi anlaşıldığı halde, erken süt dişi kayıpları görülmeye devam etmektedir. Ancak bazı enfekte süt dişleri endodontik tedavi yapılarak düşme zamanına kadar fonksiyonda tutulabilmektedir. Pulpa tedavisinin temel amacı dişlerin ve dişleri destekleyen dokuların bütünlüğünü ve sağlığını korumaktır. Endodontik tedavinin en önemli hedefi kök kanal sisteminden mikroorganizma eliminasyonunu sağlamaktır. Endodontik tedavide başarılı bir sonuç elde edebilmek için mekanik şekillendirme ile birlikte antibakteriyel etkiye sahip kimyasal ajanların kullanımı gerekmektedir. Bu çalışma, süt dişi kök kanallarındaki antibakteriyel etkinin in-vitro koşullarda karşılaştırmalı olarak incelenmesi ve klinik başarı düzeylerinin değerlendirilmesi olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın amacı deneysel olarak E. faecalis ile enfekte edilmiş süt azı dişlerinin kök kanallarında, diod lazer ışınlaması, PAD uygulaması, ozon (O3) uygulaması ve sodyum hipoklorit (NaOCl) irrigasyonunun antibakteriyel etkilerinin in-vitro koşullarda karşılaştırmalı olarak incelenmesi ve bu uygulamalar ile kök kanal tedavisi gerçekleştirilen süt azı dişlerinde tedavinin başarısının klinik ve radyolojik olarak değerlendirilmesidir.Çalışmamızın in vitro bölümünde çürüğe bağlı enfeksiyon nedeniyle çekilmek zorunda kalan, radyografik muayenede fizyolojik ya da patolojik kök rezorpsiyonu görülmeyen süt kesici ve süt azı dişlerinden hazırlanan 110 adet kök kanalı kullanılmıştır. Kökler mine sement hizasından kuronlarından ayrıldıktan sonra, kanallar paslanmaz çelik K-tipi eğeler kullanılarak # 35'e kadar genişletilmiştir. Kök kanallarının apikal açıklıkları akışkan kompozit rezinlerle kapatılmış ve dişler akrilik rezin bloklara gömülmüştür. Otoklavda 1210C`de 15 dakika boyunca sterilize edilen örnekler Enterococcus faecalis (ATCC 29212) ile enfekte edilmiş ve 7 gün süresince inoküle edilmişlerdir.Kök kanalları pozitif kontrol, NaOCl, diod lazer, PAD ve ozon uygulanacak gruplarda 20'şer adet, negatif kontrol grubunda ise 10 adet kök kanalı bulunacak şekilde altı ayrı gruba ayrılmıştır. İlk grupta yer alan kök kanallarının dezenfeksiyonunda %5.25'lik NaOCl solüsyonu ile irrigasyon yapılmış, ikinci grupta yer alan kök kanalları 810 nm dalga boyundaki Diod lazer cihazı (HOYA ConBio Diodent II) kullanılarak ışınlanmıştır. Üçüncü gruptaki örneklerde PAD (FotoSan Cms dental, Copenhagen) yöntemi kullanılmış, dördüncü grupta yer alan örneklerin dezenfeksiyonunda ise Ozonytron-X (Ozonytron, Mymed, Germany) cihazı kullanılmıştır. Beşinci grup olan pozitif kontrol grubunda yer alan kök kanalları kanalda inoküle olan bakteri miktarının belirlenebilmesi için herhangi bir dezenfeksiyon uygulaması yapılmadan bekletilmiştir. Son grupta ise steril TSB besiyeri ekilen kök kanalları ise çalışma şartlarının sterilizasyonunu denetlemek amacı ile kullanılmıştır. Dezenfeksiyon işlemlerinden sonra her kök kanalından 15 sn temas süresi beklenerek steril kağıt konlarla örnekler alınmıştır. Mikrobiyolojik değerlendirme sonrası her ml'deki koloni oluşturan birimler (CFU/ml) sayılmıştır.Dezenfeksiyon işlemi uygulanmayan pozitif kontrol grubunda bakteri sayısı en yüksek olarak saptanırken, NaOCl ile irrigasyon yapılan kök kanallarındaki mikroorganizma sayısı ise tüm deney gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur (p=0,0001). Ayrıca tüm deney gruplarında saptanan mikroorganizma miktarları pozitif kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olarak saptanmıştır (p=0,0001). PAD ve ozon gruplarındaki mikroorganizma sayıları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmazken (p=0,367), diğer bütün grupların ikili karşılaştırmalarında anlamlı farklılık saptanmıştır. Diod lazer grubundaki örneklerde belirlenen mikroorganizma miktarları NaOCl grubuna yakın bulunurken, PAD ve ozon gruplarının antibakteriyel etkisinin daha düşük olduğu görülmüştür.Çalışmamızın klinik değerlendirme bölümünde ise Yeditepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı Kliniği'ne diş çürükleri nedeniyle başvuran, yaşları 4?8 yaş arasında değişen, sistemik olarak sağlıklı, iletişim kurulabilen, uyumlu hastalar arasından seçilen çocukların süt azı dişlerine dezenfeksiyon aşamasında NaOCl, Diod, PAD ve Ozon kullanılarak kök kanal tedavileri yapılmıştır. Kök kanal tedavileri tamamlanan dişlerin retorasyonunda paslanmaz çelik kuronlar kullanılmıştır.Kök kanal tedavileri tamamlanan dişler, klinik ve radyografik olarak 1 yıl süresince 3 aylık aralıklarla kontrol edilmişlerdir. Klinik ve radyografik kontrollerde, ağrı, mobilite, perküsyon hassasiyeti, şişlik, fistül oluşumu, patolojik iç ve dış rezorpsiyon, periapikal ve kökler arası radyolüsensi oluşumu kaydedilmiştir. 12 aylık klinik ve radyografik değerlendirme sonucunda bütün gruplardaki dişler %100 başarılı olarak değerlendirilmiştir.Çalışmamız diod lazer, PAD ve ozon uygulamalarının süt dişi kök kanallarında antibakteriyel etkinliklerinin NaOCl ile karşılaştırmalı olarak incelendiği ve bu uygulamaların süt azı dişlerinin kanal tedavilerindeki klinik başarısının bir yıllık takip ile değerlendirildiği ilk çalışma olma niteliğini taşımaktadır. İn vitro çalışmaların sonuçlarının klinik koşulları tam olarak yansıtmaması nedeni ile, bu çalışmanın klinik bölümünün bulguları ile in vitro bölüm bulgularının desteklenmesi amaçlanmıştır. Diod lazer ışınlaması, PAD ve ozon uygulamalarının in vitro koşullardaki antibakteriyel etkisi her ne kadar NaOCl irrigasyonuna göre daha düşük bulunsa da; tüm bu yöntemler kullanılarak yapılan süt dişi kanal tedavileri bir yıllık takip sonucunda klinik ve radyografik olarak değerlendirildiğinde başarılı olarak sonuç vermiştir.
Fluorid içeren rezin esaslı olan ve olmayan üç farklı cam iyonomer siman ve bir akışkan kompozit rezin materyalinin iki farklı rezin esaslı nano içerikli glaze materyali ile kaplanmasının, materyallerin fluorid salınım değerleri, yüzey pürüzlülüğü ve yüzey sertliği özelliklerine olan etkilerinin karşılaştırılması
Çocuk diş hekimliğinde sıklıkla kullanılan ve fluorid salınımı yapabilen restoratif materyaller, tükürük içerisinde düşük düzeyde fluorid iyonunun sürekli olarak bulunmasını sağlayarak çürük oluşumunun önlenmesine yardımcı olmaktadırlar. Diş tedavileri sırasında yapılan tüm restorasyonların uygun bir şekilde bitirilmesi ve cilalanması, restorasyon yüzeylerinin düzgünlüğünün sağlanması açısından büyük önem taşımaktadır. Bu amaca yönelik birçok cila materyali bulunmakla birlikte, en son aşama olarak restorasyonlar üzerine uygulanan ?rezin esaslı yüzey vernikleri (glaze materyalleri)? dikkat çekmektedir. Bu materyaller, restorasyonların yüzey pürüzlülüğünü azaltan ve restorasyonu dış etkenlere karşı koruyan materyaller olarak karşımıza çıkmaktadırlar.Bu çalışmanın amacı, nano içerikli ve rezin esaslı iki farklı yüzey verniğinin (G-Coat Plus/GC ve Easy Glaze/VOCO), 3 farklı cam iyonomer siman (EQUIA/GC, Ketac N100 /3M, Ionolux/VOCO) ve 1 akışkan kompozit rezin (Vertise Flow/KERR) üzerine kullanımlarının, materyallerin fluorid salınımlarına, yüzey pürüzlülüklerine ve yüzey sertliklerine olan etkilerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesidir.Çalışmamızda kullanılan dört grup restoratif materyallerinin her birinden 10 mm çapında ve 2 mm yüksekliğinde fluorid salınımı ölçümleri için 21'er adet, yüzey pürüzlülüğü ölçümleri için 20'şer adet, yüzey sertliği ölçümleri için ise 30'ar adet olmak üzere olmak üzere toplam 284 adet örnek hazırlanmıştır.Fluorid salınım ölçümleri için her bir restoratif materyalden hazırlanan 21'er adet örnek üç alt gruba ayrılmıştır. 7'şer adet örneğin tüm yüzeyleri G-COAT PLUS ile, 7'şer adet örneğin yüzeyi ise Easy Glaze ile kaplanmıştır. Geriye kalan 7 örneğin yüzeyine hiçbir uygulama yapılmamıştır. Hazırlanan örnekler 3 ml de-iyonize su içeren plastik test tüplerine konularak ölçüm zamanına kadar 37oC'lik etüvde bekletilmiştir. Materyallerin fluorid düzeyleri 1., 2., 3., 4., 7., 14., 21. ve 28. günlerde iyon selektif elektrod yöntemi ile ölçülmüştür. Kullanılan cihaz, Orion 720A+ ve kullanılan elektrod Orion Fluorid elektrodudur. En yüksek fluorid salınımı gerçekleştiren materyal 1. günde EQUIA materyali iken 2. gün ve sonraki günlerde en yüksek fluorid salınım Ketac N100 materyalinde gözlenmiştir. Glaze uygulanmış materyallerden fluorid salınımının glaze uygulanmamış materyallere göre daha düşük olduğu ve aralarındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür (p<0,01).Yüzey pürüzlülüğü ölçümleri için hazırlanan 20'şer adet örnek, 10'arlı iki alt gruba ayrılmıştır ve ?başlangıç? yüzey pürüzlülüğü değerleri kaydedilmiştir. Sonrasında 1200 grid silikon karbid kağıt kullanılarak su altında zımparalanmışlar ve ?cila sonrası? yüzey pürüzlülüğü değerleri ölçülmüştür. Bir gruptaki materyallere G-COAT PLUS, diğer gruptaki materyallere ise Easy Glaze uygulaması yapılmış ve ?glaze sonrası? yüzey pürüzlülüğü değerleri ölçülmüştür. Yüzey pürüzlülüğü ölçümleri ?Mahr Perthometer M1? yüzey profilometresi kullanılarak ölçülmüştür. Glaze uygulanmadan önceki materyallerin yüzey pürüzlülüğü değerlerinin EQUIA materyalinde en yüksek, Vertise Flow materyalinde en düşük olduğu bulunmuştur. Materyallerin ?başlangıç? yüzey pürüzlülüğü değerlerinin ?cila sonrası? yüzey pürüzlülüğü değerlerinden istatistiksel olarak anlamlı derecede az olduğu saptanmıştır (p<0,01). Glaze uygulanan materyallerin yüzey pürüzlülüğü değerlerininin ?cila sonrası? yüzey pürüzlülük değerlerinden istatistiksel olarak anlamlı derecede daha az olduğu saptanmıştır (p<0,001).Yüzey sertliği ölçümleri için hazırlanan 30'ar adet örnek üç alt gruba ayrılmıştır. 10'ar adet örneğin yüzeyi G-COAT PLUS glaze materyali ile, 10'ar adet örneğin yüzeyi ise Easy Glaze materyali ile kaplanmıştır. Geriye kalan 10 adet örneğin yüzeyine herhangi bir uygulama yapılmamıştır. Hazırlanan örnekler 24 saat süresince 370C'lik distile su içerisinde bekletilmişlerdir. 24 saatin sonunda örnekler 1200 grid silikon karbid kağıt kullanılarak su altında zımparalanmışlar ve bu şekilde glaze materyalleri yüzeyden uzaklaştırılmıştır. Her örnek yüzeyin 5 farklı noktasından ölçümler yapılmıştır. Örnekler aynı koşullarda saklanmış ve 7. gün ölçümleri için aynı işlemler tekrarlanmıştır. ?Buehler Hardness Testing Machine? cihazı kullanılarak yüzey sertliği testi gerçekleştirilmiştir. 24. saat ve 7. gün yüzey sertliği değerleri incelendiğinde glaze uygulanmış EQUIA gruplarının 24. saat ve 7. gün yüzey sertliği değerlerinin, glaze uygulanmamış gruba oranla istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüştür (p<0,001). Ayrıca Ketac N100 materyalinin G-COAT PLUS uygulanmış ve Easy Glaze uygulanmış gruplarının arasında 24. saat ve 7. günde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0,01, p<0,05).Bu çalışmada istatistiksel analizler NCSS 2007 paket programı ile yapılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiksel yöntemlerin (ortalama, standart sapma, median, interquartil range) yanı sıra çoklu grupların tekrarlayan ölçümlerinde Friedman testi, gruplar arası karşılaştırmalarda Kruskal Wallis testi, alt grup karşılaştırmalarında Dunn's çoklu karşılaştırma testi, ikili grupların karşılaştırmasında Mann-Whitney-U testi, grupların tekrarlayan ölçümlerinde ise Wilcoxon testi kullanılmıştır. Sonuçlar anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirilmiştir.Çalışmanın sonucunda, kullanılan tüm materyallerden fluorid salınımı gerçekleştiği ve bu salınımın deney süresince azalarak değişik sürelerde sıfırlandığı görülmüştür. Glaze materyallerinin fluorid salınımını anlamlı derecede azalttığı saptanmıştır (p<0,05). Tüm materyallerin yüzey pürüzlülük değerlerinin glaze uygulamalarından sonra anlamlı derecede düşüş gösterdiği görülürken; yüzey sertliği değerlerinin glaze uygulamalarından sonra EQUIA, Ketac N100 ve Vertise Flow materyallerinde artış gösterdiği görülmüştür (p<0,05).Anahtar Kelimeler: Cam iyonomer siman, rezin esaslı yüzey örtücüler, fluorid salınımı, yüzey pürüzlülüğü, yüzey sertliği.
Bifidobakterium bifidum DN-173010 içeren probiyotikli meyvalı yoğurt tüketen çocuklarda dental plaktaki ve tükürükteki ağız-diş sağlığı ile ilgili bakterilerin araştırılması
Son yıllarda probiyotik ürünlerin kullanımının hızla arttığı bilinmektedir. Probiyotik bakteriler, sahip olduğu özellikler nedeniyle ortamda bulunan patojen bakterilerle yer değiştirerek konağa zarar vermeyen ve yarar sağlayan bir ortam yaratmaktadırlar. Bu nedenle çok hızlı gelişim gösteren ve ileri yıllar için umut vaat eden bu ürünlerin ağız florası ve diş plağı üzerine etkileri son yıllarda araştırma konusu olmuştur. Çalışmamızda yer değiştirme terapisi ile, konağa yararlı bakterilerden olan Bifidobacterium bifidum DN ? 173 010 ' un çocuklarda ağız içinde ve dişlerin çevresindeki plak ve tükürük içerisinde bulunan mikroorganizmalar (m.o.) üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır.
Farklı pürüzlendirme teknikleri ile uygulanan iki farklı fissür örtücü materyallerinin kopma-bağlanma değerlerinin karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı; Er:YAG lazer ve/veya fosforik asit ile minenin pürüzlendirilmesi sonrası, bu pürüzlendirmelerin iki farklı fissür örtücü materyalinin mineye kopma-bağlanma kuvvetleri üzerine etkilerinin değerlendirilmesidir.
Fluorid içeren rezin esaslı olan ve olmayan dört farklı fissür örtücünün önceki ve yeniden yükleme yapıldıktan sonraki fluorid salınım değerleri ve salınım öncesi ve sonrası fiziksel özellikleri bakımından karşılaştırması
Çocuk diş hekimliğinde sıklıkla kullanılan ve fluorid salınımı yapabilen fissür örtücü materyalleri, dişlerin fissür ve çukurcuklarını örterek ve tükürük içerisinde düşük düzeyde fluoridin sürekli bulunmasını sağlayarak çürük oluşumunun önlenmesine yardımcı olmaktadır. Bu çalışmanın amacı fluorid içeren iki adet rezin esaslı olan ve iki adet rezin esaslı olmayan fissür örtücülerin (Clinpro-3MESPE, Embrace-PULPDENT, Fuji VII-GC, Ketac Molar-3MESPE) önceki ve yeniden yükleme yapıldıktan sonraki fluorid salınım değerleri ile salınım öncesi, sonrası ve yeniden yükleme yapıldıktan sonraki basma dayanıklılık ve yüzey pürüzlülüğü değerlerinin incelenmesidir.Çalışmamızda kullanılan dört grup fissür örtücü materyallerinin her birinden basma dayanıklılık ölçümleri için 21'er adedi 4 mm çapında ve 6 mm yüksekliğinde, yüzey pürüzlülük ölçümleri için ise 5'er adedi 8 mm çapında ve 2 mm yüksekliğinde olmak üzere toplam 104 adet örnek hazırlanmıştır. Hazırlanan örnekler 3 ml de-iyonize su içeren plastik tüplere konularak ölçüm zamanına kadar 37oC'lik etüvde bekletilmiştir. 21'er örnekten oluşan her bir gruptaki örneklerden 7'şer adedi 1.gün sonunda INSTRON 3345 cihazında kırılarak başlangıç basma dayanıklılık değerleri elde edilmiştir. Kalan materyallerden salınan fluorid düzeyleri 1.,2., 3., 7., 14., 21. ve 28. günlerde iyon selektif elektrod yöntemi ile ölçülmüştür. Tüm materyallerin fluorid salınımı yaptığı ve en yüksek salınımın ilk 24 saatte gerçekleştiği görülmüştür. Rezin esaslı olmayan fissür örtücü materyalleri ile rezin esaslı olan fissür örtücüler arasında fluorid salınım değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,0001). Tüm ölçüm günlerinde en yüksek fluorid salınımını gösteren materyalin rezin esaslı olmayan ?Fuji VII?; en düşük fluorid salınımını gösteren materyalin ise rezin esaslı olan ?Clinpro? olduğu izlenmiştir. 28. günün sonunda ikinci 7'şerlik grup kırılarak bir aylık fluorid salınımı sonucundaki basma dayanıklılık değerleri elde edilmiştir. Kalan üçüncü 7'şerlik gruba 29. günde %0,05'lik NaF (Sodyum Fluorid) içeren ağız gargarası uygulanmıştır. Ağız gargarasında bekletme işlemleri haftada bir kez olacak şekilde 29. ve 35. günlerde yapılmıştır. 42. gün sonunda %1,23'lük APF (Asidüle Fosfat Fluorid) jeli uygulaması yapılmıştır. Örneklerden ağız gargarası ve yüzeyel fluorid jeli uygulanarak fluoridle yeniden yükleme işlemi yapıldıktan sonra salınan fluorid değerleri ölçümleri 30., 31., 32., 35., 42., 43., 44., 45., 49., 56., 63. ve 70. günlerde, daha önceki uygulamalar ile aynı koşullarda gerçekleştirilmiştir. Bu son 7'şerlik grup ise 70. günde kırılmış ve fluoridle yüklenme sonucundaki basma dayanıklılık değerleri elde edilmiştir.Yüzey pürüzlülüğü ölçümleri için hazırlanan toplam 20 adet örneğin başlangıçtaki, 28 günlük fluorid salınım sonucundaki ve 70.günde fluoridle yeniden yüklenme sonucundaki yüzey pürüzlülüğü değerleri yüzey profilometresinde (Mahr Perthometer M1) ölçülerek elde edilmiştir. Materyallerin yüzey pürüzlülük değerlerinin başlangıçtan 70. güne doğru artış gösterdiği; ayrıca tüm ölçüm günlerinde materyaller arasında en yüksek yüzey pürüzlülük değerlerinin ?Fuji VII? grubunda, en düşük değerlerin ise ?Clinpro? grubunda olduğu görülmüştür. Tüm materyallerin başlangıç ve 70. gün yüzey pürüzlülük değerleri arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0,01,p<0,05).Bu çalışmada istatistiksel analizler GraphPad Prisma V.3 paket programı ile yapılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde Friedman, Kruskal Wallis, Dunn's çoklu karşılaştırma testlerinden yararlanılmıştır. Sonuçlar anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirilmiştir.Sonuç olarak, kullanılan fissür örtücü materyallerinin tümünden fluorid salınımı gerçekleştiği ve bu salınımın rezin esaslı olmayan fissür örtücülerde daha yüksek olduğu görülmüştür. Ağız gargarası uygulamasından sonra sadece rezin esaslı olmayan fissür örtücü materyallerin fluoridle yeniden yüklenebildiği; APF jel uygulamasından sonra ise tüm fissür örtücülerin fluoridle yeniden yüklenebildiği ve salınıma devam ettikleri saptanmıştır. Tüm materyallerin yüzey pürüzlülük değerlerinin yüzeyel fluorid uygulamalarından sonra anlamlı derecede artış gösterdiği; rezin esaslı olmayan fissür örtücü materyallerinin bu uygulamalardan daha fazla etkilendiği görülmüştür. Materyallerinin basma dayanıklılık değerlerinde zaman içerisinde düşüş meydana geldiği ve bu düşüşün, başlangıçta da düşük basma dayanıklılık değerine sahip olan rezin esaslı olmayan fissür örtücü materyallerinde daha belirgin olduğu görülmüştür.Anahtar Kelimeler: Fissür örtücü, fluorid salınımı, yeniden yükleme, yüzey pürüzlülüğü, basma dayanıklılığı.
Farklı rosteratif materyallerin başlangıçtaki ve fluoridli bir ağız gargarası ve diş macunu uygulaması sonrasındaki fluorid salınımlarının karşılaştırılmalı olarak incelenmesi
Nano özelliğe sahip rezin modifiye cam iyonomer ile submikron hibrit kompozit rezin materyallerinin su emilimi, su çözünürlüğü, esneklik katsayısı, eğilme dayanımlarının ve 18 aylık klinik takiplerinin değerlendirilmesi
Cam İyonomer Simanlar, fluorid salınımı yapabilmeleri ve fluoridle yeniden yüklenebilme özelliklerinin olması ve diş sert dokuları ile kimyasal olarak bağlanmaları; Kompozit Rezinler ise minimal preparasyona ihtiyaç göstermeleri ve estetik özellikleri ile günümüzde çocuk hastaların diş tedavilerinde sıklıkla kullanılır hale gelmişlerdir. Çocuk hastalarda kullanılacak olan ideal restoratif materyallerin belirlenmesinde in-vitro ve in-vivo çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmanın amacı, ilk kez nano özelliğe sahip olarak üretilmiş ve klinik kullanıma yeni sürülmüş olan bir rezin modifiye cam iyonomer siman (Ketac N 100-3M ESPE) ile bir submikron hibrit kompozit rezin materyalinin (Spectrum TPH3?Dentsply) su emilimi, su çözünürlüğü, esneklik katsayısı ve eğilme dayanımlarının in-vitro koşullarda incelenmesi ve 18 aylık klinik takiplerinin yapılmasıdır.Çalışmamızda kullanılan rezin modifiye cam iyonomer siman ve submikron hibrit kompozit materyallerinin her birinden ISO 4049:2000'e uygun olarak eğilme dayanımı ve esneklik katsayısı ölçümleri için 25 mm yüksekliğinde ve 2 mm çapında 10'ar adet örnek, su emilimi ve su çözünürlük ölçümleri için ise 15 mm çapında ve 1 mm derinliğinde 10'ar adet örnek olmak üzere toplam 40 adet örnek hazırlanmıştır. Eğilme dayanımı ve esneklik katsayısı ölçümleri için hazırlanan örnekler, INSTRON 3345 cihazına bağlanmış ve üç nokta eğilme dayanımı testi uygulanmıştır. Su emilimi ve su çözünürlük ölçümleri için hazırlanan örnekler eşit ağırlığa gelinceye kadar desikatör içerisinde bekletildikten sonra 7 gün boyunca distile suda, sonrasında yeniden desikatörde bekletilerek örneklerin ağırlık ve hacimleri ölçülmüştür.Çalışmanın klinik takip bölümünde, yaşları 7-15 arasında olan alt birinci büyük azı dişlerinde benzer büyüklükte I. sınıf mine çürükleri bulunan, 96 çocuk hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Yarım ağız çalışma düzenine uygun olarak her hastanın sağ ve sol alt birinci büyükazı dişlerine her iki materyal randomize bir şekilde uygulanmıştır. Restorasyonlar 1. hafta, 6. , 12. ve 18. aylarda modifiye USPHS (Ryge) krilerlerine uygun olarak skorlanmıştır. Hastaların tümüne tedavi öncesinde ve her kontrol seansında plak indeksi (Pİ), diştaşı indeksi (Dİ), oral hijyen indeksi (OHİ) ve gingival indeks (Gİ) değerleri kayıt edilmiş ve ağız hijyen eğitimi modeller üzerinde ve sözlü olarak anlatılmıştır. Hastalardan tüm birinci büyük azı dişlerinden ilk seansta ve 18. ay kontrollerinde paralel yöntem ile periapikal radyografiler, her kontrol randevusunda ise restorasyonların ağız içi fotoğrafları alınmıştır.Bu çalışmanın in-vitro ve in-vivo deneylerinin istatistiksel analizleri NCSS 2007 paket programı ile yapılmıştır. In-vitro deney verilerinin değerlendirilmesinde, tanımlayıcı istatistiksel yöntemlerin yanı sıra 1. gün, 1. hafta, 6. , 12. ve 18. ay Pİ, Dİ, OHİ ve Gİ ölçümlerini değerlendirmede Friedman testi, alt grupların karşılaştırılmasında Dunn's testi, ikili grupların karşılaştırılmasında Mann-Whitney-U testi, değişkenlerin birbirleri ile ilişkilerini belirlemede ise Pearson korelasyon testi kullanılmıştır. In-vivo deney verilerinin USPHS kriterlerini değerlendirmede ki-kare testi, ölçümün güvenilirliğini belirlemede ağırlıklı Kappa testi kullanılmıştır. Sonuçlar p<0,05 anlamlılık düzeyinde değerlendirilmiştir.Ketac N 100 materyalinin eğilme dayanımı ve esneklik katsayısı değerlerinin Spectrum TPH3 materyalinden istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük olduğu saptanmıştır (p<0.0001). Ketac N 100 materyalinin su emilim ve su çözünürlük değerlerinin Spectrum TPH3 materyaline oranla istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0.0001). Materyallerin su emilim ve su çözünürlük değerleri ile esneklik katsayı ve eğilme dayanımı değerleri arasında istatistiksel olarak pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır (p<0.0001). Hastaların başlangıç (1. gün) Pİ, Dİ, OHİ ve Gİ değerleri kontrol randevuları ile karşılaştırıldığında indeks değerlerinin düşüş gösterdikleri Pİ, Dİ ve OHİ değerlerinin başlangıç ve kontrol randevuları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu saptanmıştır (p<0.001). Ketac N 100 materyalinin kenar renkleşmesi, restorasyonda kırık oluşumu ve kenar uyumunun 12. ve 18. ay kontrollerinde Spectrum TPH3 materyaline göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha zayıf olduğu (p<0.01); anatomik form-aşınma parametresi açısından ise sadece 18. ay kontrolünde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşük olduğu saptanmıştır (p<0.01). 18 aylık klinik takip sonucunda sadece Ketac N 100 restorasyonlarının birinde restorasyonda oluşan kırık nedeniyle yenilenmiş ve çalışma dışında bırakılmıştır. Spectrum TPH3 restorasyonlarında ise hiçbir başarısızlık ile karşılaşılmamıştır. Klinik takip süresi boyunca restore edilen hiçbir dişte ikincil çürük veya vitalite kaybı gözlenmemiştir. ADA'nın arka dişlerin restorasyonunda kullanılan rezin esaslı materyallerin kabulu ile ilgili kılavuzuna göre Ketac N 100 restorasyonlarının 18 ay sonundaki klinik başarısı %98.5, Spectrum TPH3 restorasyonlarının başarısı ise %100 olarak belirlenmiştir.Sonuç olarak, nano-iyonomer materyalinin submikron hibrit kompozit materyaline göre yüksek su emilimi, su çözünürlüğü ve esneklik gösterdiği, eğilme dayanımının ise daha düşük olduğu belirlenmiştir. Spectrum TPH3 materyalinin Ketac N 100 materyaline oranla kenar uyumu, kenar renkleşmesi, restorasyonda kırık ve anatomik form-aşınma parametreleri açısından daha iyi bir klinik başarı gösterdikleri belirlenmiştir. 18 aylık klinik takip sonucunda I. sınıf kavitelerde her iki rezin esaslı restoratif materyalin de kabul edilebilir bir klinik başarı gösterdikleri görülmüştür. Ancak çalışmamızın uzun dönemli klinik takip çalışmaları ile desteklenmesi gerektiğini düşünmekteyiz.
Çocuk hastada genel anestezi süresince enerji değişimi ve hemodinamik değerlerin incelenmesi
Davranış problemi yaşayan ya da engelleri nedeni ile diş tedavilerinin genel anestezi altında yapılması gereken çocuklar, Pedodonti'de önemli bir yer teşkil etmektedirler. Bu noktada genel anestezi ve lokal anestezi kombinasyonu altında yapılan dental işlemler bir takım sorumlulukları da beraberinde getirmektedir. Hastalar tedavileri sırasında cerrahi travmaya maruz kalabilirler ve bu travma; organizmada travmanın büyüklüğü (restorasyon, amputasyon, çekim vb.) ile doğru orantılı olarak hasara neden olabilir. Belirtilen travma ve genel anestezi öncesinde yer alan 3 saatlik preoperatif açlık, çocukta bir stres yanıt oluşmasına neden olmaktadır. Ayrıca bu uyumsuz ya da engelli olan çocukların cerrahi beklentisi, ağrı duyma korkusu ve aileden ayrılma ile yüz yüze kalmaları; yaşlarına ve gelişimlerine göre değişik derecelerde kaygıya neden olabilmektedir. Bu durum da çocuklarda ayrıca strese neden olmaktadır.Perioperatif doku hasarı, nöroendokrin stres yanıt ile karakterizedir. Hasara yanıt; katekolaminler, kortizol, glukagon, tiroksin, anjiotensin, aldosteron, büyüme hormonu, adrenokortikotropik hormon, antidiüretik hormon ve tiroid stimüle edici hormonun artışı ile görülmektedir. İnsülin hormonu başlangıçta azalmakta, ancak büyüme hormonunun artan düzeyine bağlı olarak daha sonra da artabilmektedir. İnsülin düzeyinin azalmasına bağlı olarak kan şeker düzeyi de artmaktadır.Yeditepe Üniversitesi Dişhekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı'na dental tedavilerini yaptırmak üzere başvuran hastalar arasından kooperasyon problemi yaşayan ASA I sınıfı ve engelleri nedeni ile tedavi yaptıramayan ASA II sınıfı çocuk hastalar çalışma kapsamına alınmıştır. Çalışmaya dahil edilmek üzere yukarıda belirtilen kriterlere uygun 30 hasta, Şubat 2009 ? Nisan 2010 tarihleri arasında randomize olarak seçilmiştir. Çalışmaya dahil edilen çocuk hastaların ebeveynlerinden; tedavi öncesinde bilgilendirilmiş gönüllü olur onayı, gerekli tıbbi ve dental anamnez alınmıştır. Seçilen bu çocuk hastalar, 2 gruba (n:15) ayrılmıştır. A grubu, normal sağlıklı sadece diş tedavileri sırasında uyum problemi yaşayan ASA I sınıfı çocuk hastalardan, B grubu ise, mental retardasyon ve engeli bulunan ASA II sınıfı çocuk hastalardan oluşturulmuştur.Operasyon sırasında, olguların; inspiryumdaki oksijen miktarları, ekspiryumdaki karbondioksit miktarları (%35-%40) sabit tutulmaya çalışılarak ve uygun alveolar ventilasyon sağlanarak; kalp atım hızları, sistolik, diastolik ve ortalama arter basınçları, periferik ısı dereceleri ve kan şekeri değerleri belirli sürelerle kaydedilmiştir.Hastaların hemodinamik değerleri, periferik ısıları ve kan şekeri düzeyleri genel anestezi altında gerçekleştirilen operasyon başında, 30. dakikada, 60. dakikada ve operasyon sonunda kaydedilmiştir. Kan şeker değerleri dijital şeker ölçer (SmartScan?, Lifescan, Johnson&Johnson Co, Milpitos, CA, ABD) ile ölçülmüştür. Bu değerlerin sonucuna göre; genel anestezi ve lokal anestezi kombinasyonu altında diş tedavileri yapılan çocuk hastalarda ortaya çıkan stres yanıtın, çocuğun metabolizmasında yaptığı değişiklikler; hemodinamik değerler, periferik ısı derecesi ve kan şekeri düzeyi ile araştırılmıştır.Çalışmanın sonuçlarına göre; A grubunun tüm zamanlardaki kalp atım hızı ortalamaları, B grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. B grubunun Operasyon sonu sistolik arter basıncı ortalamaları, A grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. A grubunun Operasyon sonu periferik ısı ortalamaları, B grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur.A Grubunun tüm zamanlardaki kan şekeri ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı değişim gözlenmiştir. Operasyon başlangıcı kan şekeri ortalamaları, operasyon sonu kan şekeri ortalamalarından istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Operasyon sonu kan şekeri ortalamaları; 60. dk kan şekeri ortalamalarından istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuş, diğer zamanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir.B grubunun tüm zamanlardaki kan şekeri ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı değişim gözlenmiştir. Operasyon başlangıcı kan şekeri ortalamaları; 60. dk, operasyon sonu kan şekeri ortalamalarından istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Diğer zamanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir.Tüm grupların, tüm zamanlardaki kalp atım hızı değerleri ile lokal anestezi değerleri arasında negatif yönde istatistiksel olarak anlamlı ilişki gözlenmiştir.B grubunun Operasyon başlangıcı diastolik arter basıncı değerleri ile toplam işlem değerleri arasında anlamlı ilişki gözlenmiştir.A grubunun Operasyon sonu kan şekeri değerleri ile lokal anestezi değerleri arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı ilişki gözlenmiştir.Sonuç olarak; genel anestezi altında yapılan diş tedavileri süresince çocuğun hemodinamik değerlerinin, periferik ısı derecesinin ve kan şekeri düzeyinin takibi oldukça önemlidir ve bu değerlere; sadece operasyon başında ve sonunda değil operasyon sırasında da bakılması gerekmektedir.Anahtar Sözcükler: Genel anestezi, hemodinamik değerler, kan şekeri, lokal anestezi, stres
Restorasyon öncesi farklı sıcaklık değerlerine ısıtılan ya da soğutulan cam iyonomer esaslı beş farklı restoratif materyalin basma dayanımlarının ve fluorid salınım değerlerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi
Cam iyonomer simanlar, estetik özelliklerinin ve biyolojik uyumlarının iyi olması, kolay uygulanabilir olmaları, fluorid salınımı yapabilmeleri ve çürük önleyici özelliklerinin olması nedeni ile Çocuk Diş Hekimliğinde sıklıkla kullanılmaktadır. Ancak mekanik özelliklerinin düşük olması kullanım alanlarını daraltmaktadır. Cam iyonomer simanların mekanik özelliklerinin arttırılabilmesi için birçok çalışma yapılmıştır. Bu çalışmanın amacı, cam iyonomer esaslı beş farklı restoratif materyalin (rezin modifiye cam iyonomer simanlar [Photac Fil Quick Aplicap ve Fuji II LC Capsule], poliasit modifiye kompozit rezinler (kompomerler) [Dyract XP ve F2000] ve bir geleneksel cam iyonomer simanı [Ionofil Molar AC]), restorasyon öncesi soğutulması ya da ısıtılmasının materyallerin basma dayanımı değerleri ve fluorid salınım miktarları üzerine olan etkisinin değerlendirilmesidir. Çalışmada kullanılan cam iyonomer esaslı materyallerin her birinden 7'şer adet kapsül karıştırılmadan önce; 40°C olan sıcak su banyosunda su geçirmeyen plastik kap içine konarak 90 sn, 4°C olan buzdolabında 30 dk bekletildi ve bir grupta oda ısısında tutuldu. Basma dayanımı değerlerinin ölçümleri için her bir materyal grubundan karıştırma öncesi 3 farklı sıcaklıkta bekletilmiş olan materyal kapsülleri 4 mm çapında ve 6 mm yüksekliğinde olan kalıplar kullanılarak toplam 105 adet örnek hazırlandı. Hazırlanan örnekler 37°C'lik etüvde 24 saat bekletildikten sonra INSTRON 3345 cihazında kırılarak basma dayanımı değerleri elde edildi. Deney hızı 1.0mm minˉ¹ olarak belirlendi. Elde edilen değerler bilgisayar ortamında kaydedildi. Fluorid salınım miktarının ölçülebilmesi için de her bir materyal grubundan karıştırma öncesi 3 farklı sıcaklıkta bekletilmiş olan materyal kapsüllerinden 10 mm çapında ve 2 mm yüksekliğinde olan kalıplar kullanılarak toplam 105 adet örnek hazırlandı. Hazırlanan örnekler deiyonize su içeren plastik test tüplerine konularak ölçüm zamanına kadar 37°C'lik etüvde bekletildi. Materyallerin fluorid salınım miktararı 1., 2., 3., 4., 7., 14., 21. ve 28. günlerde iyon selektif elektrod yöntemi ile ölçüldü. Orion 720A+ cihazı ve Orion Fluorid elektrodu kullanıldı. Bu çalışmada istatistiksel analizler NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2007 Statistical Software (Utah, USA) paket programı ile yapılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiksel metotların (ortalama,standart sapma) yanı sıra çoklu grupların tekrarlayan ölçümlerinde tekrarlayan varyans analizi, alt grup karşılaştırmalarında Newman Keuls çoklu karşılaştırma testi gruplar arası karşılaştırmalarda tek yönlü varyans analizi alt grup karşılaştırmalarında Tukey çoklu karşılaştırma testi kullanılmıştır. Sonuçlar, anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirilmiştir. Rezin modifiye cam iyonomer siman (Photac Fil Quick Aplicap, Fuji II LC) örneklerinde ısıtmanın ya da soğutmanın basma dayanımı üzerinde etkisi görülmemiştir. Bu grupta kullanılan materyallerden birinde (Photac Fil Quick Aplicap) karıştırma öncesi soğutmanın, ısıtmaya ve oda ısısında bekletmeye göre fluorid salınım miktarını anlamlı derecede arttırdığı, diğer materyalde (Fuji II LC) ise sadece ısıtmanın fluorid salınım miktarını anlamlı derecede yükselttiği görülmüştür. Kompomerler grubundan bir materyalde (F2000) ısıtma ya da soğutmanın basma dayanımı değerleri üzerinde bir fark yaratmadığı, diğer materyalde (Dyract XP) ısıtmanın basma dayanımını anlamlı derecede arttırdığı görülmüştür. Bu gruptaki materyallerden birinde (Dyract XP) ısıtma ve soğutmanın fluorid salınım miktarları üzerinde anlamlı bir fark yaratmazken, diğer materyalde (F2000) sadece ısıtmanın anlamlı bir fark yarattığı görülmüştür. Geleneksel cam iyonomer siman materyalinde (Ionofil Molar AC) soğutma basma dayanımı değerlerini oda ısısındaki ölçümlere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşürmüştür. Bu grupta ısıtma ve soğutma materyalin fluorid salınım değerlerini oda ısısına göre anlamlı derecede yükseltmiştir. Bu çalışmanın sonucunda üretici firmaların, materyallerin kullanım talimatları arasında; ısıtılarak ya da soğutularak artan ya da azalan fiziksel, kimyasal ya da mekanik özellikleri olup olmadığını belirtmelerinin, klinik kullanımda; materyallerden en iyi şekilde yararlanmayı sağlayacağı görüşüne varılmıştır.
Fluorid bileşikleri ve linoleik asitle hazırlanan geçici simanın basma dayanımı, çözünürlük, fluorid salınımı, pH, radyo-opasite ve antimikrobiyal özelliklerinin araştırılması
Dis hekimi, dogru dental materyalin seçiminde, simanın fiziksel, kimyasal ve biyolojik özelliklerini oldugu kadar, çürük önleyici özelliginin olup olmadıgını da göz önünde bulundurmalıdır. Bu çalısmanın amacı, ideal özelliklere sahip bir siman materyali olusturmak ve yeni bir formüle göre hazırlanmıs ve içeriginde linoleik asit, çinko oksit, zeolit, titanyum dioksit, kalsiyum hidroksit, sodyum fluorid, kalay fluorid, titanyum tetrafluorid ve amonyum fluorid bilesikleri bulunan bes farklı simanın ve kontrol grubu olan çinko oksit öjenol simanının basma dayanımı, çözünürlük, fluorid salınımı, pH, radyoopasite ve antimikrobiyal özelliklerinin incelenmesidir. Standart boyutlarda örnekler hazırlanmıstır. Örnekler etüvde 24 saat bekletildikten sonra basma kuvveti uygulanmıstır. Çözünürlük ölçümü için hazırlanan örnekler distile suyun içersinde etüvde 24 saat bekletilmis, ardından desikatörde 24 saat bekletilmistir.Örneklerin 1., 2., 3., 7., 14., 21., 28., 35. ve 42. günlerde fluorid salınımı ölçülmüstür. Örneklerin 5., 10., 30., 60. ve 120. dak.'larda ve 24. ve 48. saatlerin sonunda pH ölçümü yapılmıstır. Örneklerin radyoopasiteleri optik densitometre ile ölçülmüstür. Antimikrobiyal etkinin degerlendirilmesinde S. mutans ATCC 25175 ve L. casei ATCC 4646 kullanılmıstır. Kontrol grubunun basma dayanımı ve çözünürlügü diger gruplardan anlamlı derecede yüksek bulunmustur. N grubunun flourid salınımı tüm günlerde anlamlı derecede en yüksek bulunmustur. Tüm grupların pH ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmistir. Kontrol grubu en yüksek radyoopasite degeri göstermistir. S. mutans üzerinde N grubu; L. casei üzerinde kontrol grubu en fazla antimikrobiyal etki göstermistir. Anahtar Kelimeler: Fluorid bilesikleri, linoleik asit, basma dayanımı, çözünürlük, fluorid salınımı, pH, radyoopasite, antimikrobiyal.
Bulkfil uygulamalı farklı yapıdaki restoratif materyallerin fiziksel özelliklerinin karşılaştırılması ve yüzey örtücü ile kaplanmalarının fiziksel özellikleri üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Süt dişlerinde kavite derinliklerinin, dişlerin anatomik yapılarına ve sert doku kalınlıklarının az oluşuna bağlı olarak belli bir düzeyde hazırlanmaları gereği dikkate alındığında bulkfil uygulamaların bu dişlerdeki klinik önemi klinisyenlerin dikkatini çekmeye başlamıştır. Bu çalışmanın amacı, bulkfil uygulamalı ve düşük polimerizasyon büzülmesi gösteren 2 farklı kompozit rezin (Tetric EvoCeram®/Ivoclar, SureFilTM/Dentsply), 1 geleneksel mikrohibrit kompozit rezin (Filtek™Z250/3MESPE) ile 2 farklı bulkfil uygulamalı ve yüksek viskoziteli cam iyonomer siman (ChemFil ®Rock/Dentsply, EQUIA™ Fil /GC) materyallerinin düşük viskoziteli rezin esaslı yüzey örtücü BisCover™LV ile kaplanmalarının, su emilimine, suda çözünürlüğe ve mikrosızıntıya etkilerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesidir. Çalışmada kullanılan kompozit rezin ve yüksek viskoziteli cam iyonomer siman materyallerinin her birinden su emilimi ve suda çözünürlük ölçümleri için 15 mm çapında ve 1 mm yüksekliğinde 100 adet örnek hazırlanmıştır. Her materyal grubu 10'ar örnekten oluşan iki alt gruba ayrılmıştır. Yüzey örtücü negatif alt grubundaki örneklere yüzey örtücü uygulanmamış, yüzey örtücü pozitif alt grubundaki örneklere uygulanmıştır. Su emilimi ve suda çözünürlük ölçümleri ISO 4049:2000'e uygun olarak yapılmıştır. Çalışmanın mikrosızıntı bölümünde 50 adet çürükten etkilenmemiş ve restorasyon bulunmayan üçüncü büyük azı dişi kullanılmıştır. 50 adet dişin bukkal ve lingual/ palatinal yüzeylerinde toplam 100 adet 5.sınıf kavite açılmıştır. 100 restorasyon 5 gruba, her grup 2 alt gruba ayrılmıştır. Alt gruplardan birinde yer alan restorasyonların üzerine yüzey örtücü uygulanmış, diğer alt gruba yüzey örtücü uygulanmamıştır. Tüm dişler hazırlandıktan sonra 24 saat distile suda bekletilmiştir. Bütün örneklere 5º- 55ºC arasında 1000 kez termosiklus uygulanmış, bu işlem sonrasında örnekler % 0.5'lik bazik fuksin çözeltisi içerisinde 24 sa bekletilmiştir. Dişler kesit alma cihazı ile bukko-lingual yönde restorasyonun ortasından geçecek şekilde kesildikten sonra, boya penetrasyon derecesi stereomikroskop (Leica MZ 16 FA, Swiss) ile okluzal ve gingival yüzeyler ayrı ayrı incelenmiş ve boya penetrasyon derecesi 0-3 skorları arasında değerlendirilmiştir. Yüzey örtücü negatif ve yüzey örtücü pozitif alt gruplarında yüksek viskoziteli cam iyonomerlerin su emilimi miktarının kompozit rezinlere oranla daha fazla olduğu, en yüksek su emilimi miktarınının ChemFil®Rock materyal grubunda olduğu tespit edilmiştir. Tüm materyal grupları arasında, hem yüzey örtücü negatif hem de yüzey örtücü pozitif alt gruplarında, su emilimi miktarının SureFilTM grubunda en düşük olduğu, diğer materyal grupları arasındaki farkın da istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Bulkfil uygulamalı kompozit rezin olan SureFilTM ve Tetric EvoCeram® materyal gruplarının su emilimi değerlerinin kompozit rezin materyali Filtek™Z250 materyal grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olduğu görülmüştür (p<0,05). Yüzey örtücü uygulamasının hiçbir materyal grubunda su emilimini istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azaltmadığı görülmüştür (p>0,05). Tüm materyal grupları arasında, her iki alt grupta da, en düşük suda çözünürlük bulkfil uygulamalı bir kompozit rezin olan Tetric EvoCeram® materyal grubunda elde edilirken, en yüksek değerin ise, aynı özelliklere sahip SureFilTM materyal grubunda olduğu görülmüştür. Yüksek viskoziteli, bulkfil uygulamalı cam iyonomer siman olan EQUIA™ Fil materyal grubunun, suda çözünürlük değerleri, hem yüzey örtücü negatif hem de pozitif alt gruplarında negatif değerler olarak hesaplanmıştır. Diğer materyal gruplarına göre farklılık gösteren bu bulgunun, EQUIA™ Fil materyal örneklerinin, suda bekletilmeleri sırasında çözünmek yerine, başlangıç ağırlık değerlerine göre ağırlık kazanmaları, yani materyalin kütlesinde bir artışın meydana gelmesi nedeniyle ortaya çıktığı düşünülmektedir. Materyal gruplarının su emilimi ve suda çözünürlük değerleri arasındaki ilişkiye bakıldığında ise, yalnızca Tetric EvoCeram® materyal grubunun yüzey örtücü negatif ve pozitif alt gruplarında istatistiksel olarak anlamlı ve pozitif yönde bir ilişki gözlenmiştir (r=0,739 p= 0,015). Yüzey örtücü uygulamasının tüm materyal gruplarında gingivalde ve oklüzalde mikrosızıntıyı azalttığı gözlenmiştir. Yüzey örtücü negatif ve pozitif alt gruplarında, en fazla mikrosızıntı ChemFil ®Rock materyal grubunda gözlenirken, en az mikrosızıntı Tetric EvoCeram® materyal grubunda saptanmıştır (p=0,0001).ChemFil ®Rock materyal grubunun mikrosızıntının gingivalde yüzey örtücü negatif alt grubunda şiddetli olarak skorlandığı örnek sayısının, yüzey örtücü pozitif alt grubundaki örneklere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu görülmüştür (p=0,014). Filtek™Z250 mikrohibrit kompozit rezin materyal grubunda ise, mikrosızıntının hafif olarak skorlandığı örneklerin sayısının yüzey örtücü pozitif alt grubunda yüzey örtücü uygulanmayan alt gruba göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu görülmüştür (p=0,021). Bu çalışmada mikrosızıntı özellikleri incelenen ve yüzey örtücü uygulamasının mikrosızıntıya etkisi değerlendirilen bulkfil uygulamalı kompozit rezinlerden Tetric EvoCeram® materyal grubunun, yüzey örtücü negatif ve pozitif alt gruplarında, diğer bulkfil uygulamalı kompozit rezin olan SureFilTM materyal grubuna göre, hem gingivalde hem de oklüzalde daha düşük mikrosızıntı gösterdiği belirlenmiştir. Benzer farklılıklar yüksek viskoziteli cam iyonomer siman materyal grupları arasında da görülmüş; ChemFil ®Rock materyal grubunun mikrosızıntı skorları hem gingivalde, hem de oklüzalde EQUIA™ Fil materyal grubundaki örneklerden daha yüksek bulunmuştur. Sonuç olarak, bu in vitro çalışmada çeşitli fiziksel özellikleri değerlendirilen bulkfil uygulamalı kompozit rezin ve cam iyonomer siman materyallerinin yüzey örtücü uygulanmasından bağımsız olarak su emilimi, suda çözünürlük ve mikrosızıntı değerlerinde görülen farklılıkların kimyasal yapılarından kaynaklandığı, materyallerin yapısal özelliklerinin ve kimyasal içeriklerinin fiziksel özellikleri üzerinde yüzey örtücü uygulamasına göre daha etkili olduğu düşünülmektedir.
Icon® materyali ile rezin infiltrasyon yöntemi sonucunda materyalin mikrosertliği, yapay çürük lezyonuna penetrasyonu ve AFM ile yüzey kalitesinin incelenmesi
Modern diş hekimliğinde başlangıç çürük lezyonların kontrol altına alınması hassaslığını koruyan bir konudur. Günümüzde bu lezyonlara yönelik bir çok tedavi çeşidi bulunmakla birlikte en etkin ve invazif olmayan teknik arayışı devam etmektedir. Yakın zamanda, düz ve ara yüzeylerdeki kavitesiz lezyonlara düşük viskoziteli rezinlerin penetrasyonu söz konusu olmuştur. Bu 'infiltran' materyaller demineralize olmuş mine dokusundaki mikroporları tıkayarak bakteri ve asitlerin geçişini engellemekte ve sonucunda lezyon ilerleyişini azaltılabilmekte veya durdurulabilmektedir. Çürük lezyonların infiltrasyonu; kavitasyonu bulunmayan, dentinin dış üçte birine kadar uzanan, remineralize olması beklenmeyen veya başka yöntemlerle durudurulamayacağı düşünülen mine lezyonların invazif olmayan tedavi seçenekleri arasında yer almaktadır. Icon®, piyasada bulunan tek infiltran materyali olup yalnıca rezin infiltrasyon işlemi için geliştirilmiştir. Rezin infiltrasyon tekniği yeni bir tedavi tekniğidir ve materyalin tam potansiyelini saptayabilmek adına daha çok çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmanın amacı, büyük bir örnek grubunda Icon® materyalinin mikrosertlik (VSN) değerlerini sağlam ve demineralize mine ile karşılaştırmak, penetrasyon kabiliyetini Taramalı Ekektron Mikroskobu (SEM) ve yüzey kalitesini (pürüzlülüğünü) Atomik Kuvvet Mikroskobu (AFM) ile değerlendirmektir. Bu amaçla, sığır dişlerinden elde edilen mine örnekleri rastgele bir şekilde 3 gruba ayrılmıştır: mikrosertlik (n=60), SEM (n=10) ve AFM (n=60). Mikrosertlik grubu; negatif kontrol (n=20), demineralizasyon (n=20) ve Icon® grubu olmak üzere üç alt gruba ayrılmıştır. AFM grubu da negatif kontrol (n=30) ve Icon® grubu olmak üzere iki alt gruba ayrılmıştır. Mikrosertlik grubunda, demineralizasyon ve Icon® örneklerinde, demineralizasyon penceresi oluşturmak adına, 4x4 mm boyutunda yapıştırmalar uygulanmış ve kalan tüm sağlam mine yüzeylerine aside dayanıklı şeffaf oje sürülmüştür. Uygun demineralizasyon süresinin saptandığı pilot çalışması sonucunda beyaz lezyonlar oluşturulmuştur. Icon® uygulamasını takiben her grubun mikrosertlik (VSN) değerleri ölçülmüştür. SEM grubu örneklerinin hazırlanmasında, mikrosertlik grubu ile aynı yöntem kullanılmıştır ve 10 tane mine örneğine 4x10 mm boyutunda yapıştırmalar uygulanmıştır. Demineralizasyonu takiben, üretici firmanın talimatlarına göre materyal uygulanmış ve örnekler SEM ile incelemeye yönelik platin ile kaplanmışlardır. AFM grubunda da mine örnekleri (n=60) mikrosertlik ve SEM gruplarındaki gibi hazırlanmışlardır. Negatif kontrol grubu cilalanarak yüzeye hiç bir uygulama yapılmamıştır. Icon® uygulamasını takiben örnekler AFM ile yüzey pürüzlülüğü açısından incelenmiş ve değerlendirilmişlerdir. Bu çalışmanın sonucunda, VSN açısından tüm gruplar arasında anlamlı farklılık olduğu görüldü (p=0,0001). Demineralizasyon grubunun VSN ortalamaları, kontrol ve Icon® gruplarından istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0,0001). Kontrol ve Icon® gruplarının VSN ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığa rastlanılmamıştır (p=0,073). Örneklerin SEM incelemesinde, Icon® infiltranı başarılı penetrasyon kabiliyeti göstermiştir ve kabul edilebilir bir yüzey kalitesi sergilemiştir. Pilot çalışmasındaki görüntülerde yıkım göstermiş olan prizma merkezlerinin ve mikroporlarının materyal tarafından tıkandığı gözlenmiştir. AFM görüntüleri incelendiğinde, Icon® grubunun kontrol grubuna göre oldukça pürüzlü yüzeylere sahip olduğu görülmüştür. AFM bulguları rakamsal olarak değerlendirildiğinde, Icon® grubunun kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek Sq (p=0,0001), Sa (0,0001), ortalama yükseklik (p=0,0001) ve maksimum deviasyon (p=0,01) değerlerine sahip olduğu görülmüştür. Bu tez çalşması sonucunda, Icon® materyalinin yüzey pürüzlülüğünün azaltılmasına yönelik daha çok çalışmanın yapılması gerektiği gözlenmiştir. Materyalin penetrasyon süresini azaltmaya yönelik çalışmaların yapılması özellikle çocuk hastalar için faydalı olacaktır.
Başlangıç çürüğü oluşturulmuş diş minesinde lazer ve fluorid uygulamasının yüzey mikrosertliğine, fluorid alınımına ve aside dirence etkilerinin araştırılması
Bu çalışmada yapay olarak başlangıç çürüğü oluşturulmuş mine yüzeyinde APF jeli ve Er:YAG lazer uygulamasının birlikte ve ayrı ayrı etkileri değerlendirilmiştir. Bu uygulamaların demineralizasyon ve remineralizasyon üzerinde etkileri çeşitli çalışma grupları kullanılarak karşılaştırılmıştır. Bu amaçla başlangıç çürüğü oluşturulmuş mine yüzeyinde mikrosertlik değişimi, yüzeyel fluorid alınımı ve asit uygulaması sonrası mineral kaybı değerlendirilmiştir. Çalışmada 15 adet sığır dişi yüzey mikrosertliğinin belirlenmesinde, 15 adet diş ise fluorid alınımı ve aside direncin belirlenmesinde kullanılmıştır. Dişlerin kuronları köklerinden ayrıldıktan sonra her biri 4 eşit parçaya ayrılmıştır ve toplamda 120 adet örnek elde edilmiştir. Yüzey mikrosertliği deneyinde kullanılan 60 örnek metal kalıplar içerisinde akrilik bloklara gömülmüştür. Zımparalama ve cilalama işlemleri sonrasında labial yüzeylerinde 3×3 mm'lik standart pencereler hazırlanmıştır. Kalan yüzeyler ise aside dirençli tırnak cilası ile kaplanmıştır. Başlangıç yüzey mikrosertliği ölçülerek Vickers sertlik değeri (VSN) hesaplanmıştır. Başlangıç çürüğü oluşturulduktan sonra minede yüzey mikrosertliği tekrar ölçülmüştür. Deney ve kontrol gruplarının oluşturulmasında demineralizasyon sonrası minede yüzey mikrosertliği değerlerine göre dengeli bir dağılım yapılmıştır ve her grupta demineralizasyon sonrası ortalama yüzey mikrosertliği değerlerinin birbirine yakın olmasına dikkat edilmiştir. Hazırlanan ve başlangıç çürüğü oluşturulan örnekler her grupta 12 örnek olacak şekilde 5 gruba ayrılmıştır. Hiçbir tedavi işlemi uygulanmamış olan Kontrol grubu (K), yalnız APF jeli uygulanan grup (F), önce Er:YAG lazer sonra APF jeli uygulanan grup (L+F), önce APF jeli sonra Er:YAG lazer uygulanan grup (F+L), yalnız Er:YAG lazer uygulanan grup (L) şeklinde belirlenmiştir. Deny gruplarında belirtilen tedaviler uygulandıktan sonra örnekler ve pH siklusuna maruz bırakılmış ve final yüzey mikrosertlik değerleri ölçülmüştür. KOH'ta çözünebilen fluorid alınımı deneyinde kalan 60 adet örnek kullanılmıştır. Mine örneklerine 3×3 mm'lik adeziv bantlar yapıştırıldıktan sonra kalan yüzeyler mavi mum ile kaplanmıştır. Bu deneyde mikrosertlik deneyinde belirlenen gruplara ek olarak demineralizasyon solüsyonunda bekletilmemiş bir kontrol grubu daha eklenmiş ve toplam 6 grup elde edilmiştir. Her mine örneği 1 ml 1 M potasyum hidroksit (KOH) solüsyonunda 24 saat bekletildikten sonra aynı miktarda TISAB III eklenerek fluorid ölçümleri yapılmıştır. Aside direncin belirlenmesinde, fluorid alınımı için belirlenen örnekler kullanılmıştır. Örnekler 30 sn boyunca 1 ml hidroklorik asitte bekletilmiştir. Diş minesinin içinde çözündüğü bu asit çözeltisi polietilen tüplere aktarıldıktan sonra Kalsiyum, Magnezyum ve Fosfor iyon konsantrasyonlarının analizi indüktiv kapling plazma kütle spektrometresi kullanılarak belirlenmiştir. Başlangıç çürüğü oluşturulmuş minede uygulanan tedavi yöntemlerinin tümünde yüzey mikrosertliği (VSN) değerlerinin, hiçbir işlem yapılmayan kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek olduğu görülmüştür. (p=0,0001). Bununla birlikte bu uygulamalardan sonra elde edilen yüzey mikrosertlik değerlerinin başlangıç değerlerine ulaşamadığı, istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük olduğu görülmüştür (p=0,0001). Diş minesinin yüzey mikrosertliğini arttırma konusunda en etkili yöntemin Er:YAG lazer uygulamasını takiben APF uygulaması olduğu belirlenmiştir. Bu grupta elde edilen VSN değerlerinin, sadece APF'nin Er:YAG lazer uygulamasından önce uygulandığı gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu belirlenmiştir.(p=0,033). KOH'ta çözünebilen fluorid konsantrasyonu verileri değerlendirildiğinde, kontrol ve deney grupları arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür (p=0,0001). En yüksek fluorid alınımının Er:YAG+APF ve en düşük değerin ise Er:YAG lazerin tek başına uygulandığı grupta olduğu saptanmıştır. Aside direncin değerlendirilmesinde, diş minesinde çözünen kalsiyum konsantrasyonunun sadece APF uygulanan grupta, diğer tüm gruplardan istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu görülmüştür. Deney grupları arasında ise, en yüksek kalsiyum konsantrasyonunun ise Er:YAG+APF grubunda olduğu bulunmuştur. Kontrol ve deney gruplarında belirlenen magnezyum ve fosfor konsantrasyonu ortalamaları arasında ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı görülmüştür. KOH'ta çözünebilen fluorid konsantrasyonu ile hidroklorik asitte çözünen diş minesinde belirlenen kalsiyum (r=-0,342 p=0,008) ve fosfor (r=-0,322 p=0,012) konsantrasyonları arasında istatistiksel olarak negatif yönde anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak; bu in vitro çalışmanın koşulları altında başlangıç çürüğü oluşturulmuş mine yüzeyinde Er:YAG lazer uygulamasını takiben APF uygulamasının yüzey mikrosertliği ve KOH'ta çözünebilen fluorid alınımını arttırdığı, bununla birlikte diş minesinin aside direnci üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir etkisi bulunmadığı görülmüştür. Bu nedenle, Er:YAG lazer uygulamasının farklı parametrelerinin incelendiği ve çeşitli fluorid preperatlarıyla birlikte kullanılmasının etkilerinin değerlendirildiği in vitro ve in vivo çalışmalara gereksinim olduğu düşünülmektedir.
Farklı cila yöntemlerinin yeni geliştirilmiş restoratif materyaller üzerinde fluorid salınımı, yüzey pürüzlülüğü ve bakteri adezyonuna olan etkisinin karşılaştırılması
Çocuk diş hekimliğinde sıklıkla kullanılan ve fluorid salınımı yapabilen restoratif materyaller; diş sert dokularının çevresinde, mikrobiyal dental plak ve tükürükte düşük düzeyde ve sürekli olarak fluorid iyonunun bulunmasını sağlayarak çürük oluşumunu engellemektedirler. Fluorid salınımı yapan restoratif materyallerde görülen dezavantajları gidermek ve özelliklerini geliştirmek amacıyla yapılan çalışmalar devam etmektedir. Restorasyonların başarılı ve uzun ömürlü olması için uygun bitirme ve cila işlemlerinin uygulanması gerekmektedir. Bunun için üretilmiş birçok bitirme ve cila sistemleri bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı, iki farklı cila sisteminin (Sof-Lex™/3M ve Enhance®/PoGo™/Dentsply), beş farklı restoratif materyal (BEAUTIFIL®II/Shofu, GCP Glass Fill/GCP, AmalgomerTM CR/Advanced Health Care, Dyract® XP/Dentsply, GC Fuji IX GP®/GC) üzerinde uygulanmalarının, materyallerin fluorid salınımlarına, yüzey pürüzlülüklerine ve bakteri adezyonuna olan etkilerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesidir. Çalışmada kullanılan beş farklı restoratif materyalin fluorid salınımı ölçümleri için her birinden 8 mm çapında ve 2 mm yüksekliğinde 21'er adet, yüzey pürüzlülüğü ölçümleri için her birinden 10 mm çapında ve 2 mm yüksekliğinde 21'er adet, bakteri adezyon deneyi için ise her birinden 8 mm çapında ve 2 mm yüksekliğinde 21'er adet olmak üzere olmak üzere toplam 315 adet örnek hazırlanmıştır. Tüm deneyler için her bir restoratif materyalden hazırlanan 21'er adet örnek üç alt gruba ayrılmıştır. 7'şer adet örneğin tüm yüzeyleri Sof-Lex™ ile 7'şer adet örneğin yüzeyi ise Enhance®/PoGo™ ile cilalanmıştır. Geriye kalan 7 örnek şeffaf bant ile hazırlandıktan sonra yüzeyine herhangi bir cila işlemi uygulanmamıştır. Fluorid salınım ölçümleri için hazırlanan örnekler 3 ml de-iyonize su içeren plastik test tüplerine konularak ölçüm zamanına kadar 37oC'lik etüvde bekletilmiştir. Materyallerin fluorid düzeyleri 1., 2., 3., 7., 14., 21. ve 28. günlerde iyon selektif elektrod yöntemi ile ölçülmüştür. Yüzey pürüzlülüğü deneyi "Mahr Perthometer M1" yüzey profilometresi kullanılarak, her bir örnek yüzeyinin 3 farklı noktasından ölçülerek gerçekleştirilmiş ve ortalama Ra değeri belirlenmiştir. Bakteri adezyon deneyi için örnekler hazırlandıktan sonra tüm materyaller ayrı ayrı paketlenip hidrojen peroksit (H2O2) gaz plazma sterilizasyon yöntemi ile steril edilmiştir. Örneklerin üzerinde kazanılmış pelikıl oluşması için örnekler steril tükürük ile inkübe edilmiştir. Pelikıl oluştuktan sonra örneklerin üzerine S. mutans kültüründen elde edilen bakteri süspansiyonu ilave edilmiş ve 4 saat 37oC'de inkübe edilmiştir. Materyallerin yüzeyinde görülen S. mutans yoğunluğu spektrofotometre ile ölçülmüştür. Bu çalışmada istatistiksel analizler NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2007 Statistical Software (Utah, USA) paket programı ile yapılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiksel metotların (ortalama, standart sapma) yanı sıra çoklu grupların tekrarlayan ölçümlerinde tekrarlayan varyans analizi, , alt grup karşılaştırmalarında Newman Keuls çoklu karşılaştırma testi gruplar arası karşılaştırmalarda tek yönlü varyans analizi, alt grup karşılaştırmalarında Tukey çoklu karşılaştırma testi kullanılmıştır. Sonuçlar, anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirilmiştir. Rezin bazlı materyallerde görülen fluorid salınımı, rezin bazlı olmayan materyallere göre düşük bulunmuştur. En yüksek fluorid salınımı ise tüm ölçüm günlerinde cam karbomer (GCP Glass Fill) materyal grubunun Sof-Lex™ alt grubunda meydana gelmiştir. Giomer (Beautifil II) materyal grubunun kontrol alt grubunda fluorid salınımının diğer alt gruplara göre daha yüksek olduğu görülmüştür. Cam karbomer (GCP Glass Fill) ve seramik ile güçlendirilmiş cam iyonomer siman (Amalgomer CR) materyal gruplarının Sof-Lex™ alt grubunda yer alan örneklerde meydana gelen fluorid salınımı, Enhance®/PoGo™ ve kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek olduğu görülmüştür (p<0.05). Kompomer (Dyract XP) materyal grubunun kontrol alt grubunda görülen fluorid salınımının diğer alt gruplara göre daha düşük olduğu belirlenmiştir. Geleneksel cam iyonomer siman (Fuji IX) materyal grubunun iki farklı cila sisteminin oluşturduğu alt gruplarda fluorid salınım miktarının kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu (p<0.05), bu iki grup arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı belirlenmiştir (p>0.05). En yüksek yüzey pürüzlülüğü değeri GCP Glass Fill materyalinin kontrol grubunda görülürken, en düşük yüzey pürüzlülüğü değeri Dyract XP materyalinin kontrol grubunda bulunmuştur. GCP Glass Fill materyali dışındaki materyal gruplarında kontrol alt gruplarında yer alan örneklerin yüzey pürüzlülüğü değerlerinin, iki farklı cila sistemine göre belirlenen alt gruplarda elde edilen yüzey pürüzlülüğü değerlerinden istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu saptanmıştır (p<0,01). Sof-Lex™ ve Enhance®/PoGo™ alt gruplarında yer alan materyal grupları arasında en yüksek yüzey pürüzlülüğü değeri ise Amalgomer CR materyal grubunun Enhance®/PoGo™ alt grubunda saptanmıştır. Materyal grupları arasında en fazla bakteri yoğunluğu Amalgomer CR materyal grubunun Enhance®/PoGo™ alt grubunda gözlenmiştir. Amalgomer CR materyal grubunun kontrol ve Sof-Lex™ alt grubunda yer alan örneklerin yüzeyinde görülen bakteri yoğunluğu değerleri açısından aralarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p>0.05). Enhance®/PoGo™ alt grubunda yer alan tüm materyal grupları arasında GCP Glass Fill materyalinde görülen bakteri yoğunluğu değerleri Beautifil II ve Amalgomer CR materyal gruplarından istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunurken (p<0.05), Amalgomer CR materyalinde görülen bakteri yoğunluğu değerleri GCP Glass Fill, Dyract XP ve Fuji IX materyal gruplarından istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0.05). Sonuç olarak; restoratif materyallere uygulanan cila sistemlerinin, materyallerin fluorid salınımı, yüzey pürüzlülüğü ve bakteri adezyonu üzerine olan etkilerinde materyallerin yapısal özellikleri ile ilişkili olduğu ve uygulanacak cila enstrümanının materyalin yapısına uygun seçilmesi gerektiği düşünülmektedir.
Lactobacıllus Reuteri' nin oral kolonizasyonunun hayvan modeli üzerinde incelenmesi
Probiyotik ürünlerin kullanımının son yıllarda hızla arttığı bilinmektedir. Probiyotik bakteriler, sahip olduğu özellikler nedeniyle ortamda bulunan patojen bakterilerle yer değiştirerek konağa zarar vermeyen ve yarar sağlayan bir ortam yaratmaktadırlar. Bu nedenle çok hızlı gelişim gösteren ve ileri yıllar için umut vaat eden bu ürünlerin ağız florası ve diş plağı üzerine etkileri son yıllarda araştırma konusu olmuştur. Çalışmamızda, L. reuteri' nin doğumdan itibaren oral mikrobiyolojik çerçeve içerisine dahil olabilme yeteneğinin in vivo koşullarda sıçanlar üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamız için Yeditepe Üniversitesi Deney Hayvanları Etik Kurulu' ndan onay alınmıştır. Tükürüklerinde S. mutans ve L. reuteri bulunmayan 1 aylık 24 adet Spraque Dawley sıçan rastgele üç gruba ayrılmıştır. İlk grup Kontrol grubu olarak belirlenmiştir. 2. ayda S. mutans ile infekte edildikten sonra 3. ,4. ve 5. aylarda tükürük mikrobiyolojik analizleri yapılarak S. mutans sayıları belirlenmiştir. İkinci grup Probiyotik I grubu olarak belirlenmiştir. 2. ayda S. mutans ile 3. ayda L. reuteri ile infekte edilmiştir. 3. ,4. ve 5. aylarda tükürük mikrobiyolojik analizleri yapılarak S. mutans ve L. reuteri sayıları belirlenmiştir. Probiyotik II grubu olarak belirlenen üçüncü grup ise 2. ayda L. reuteri ile 3. ayda S. mutans ile infekte edilmiştir. 3. ,4. ve 5. aylarda tükürük mikrobiyolojik analizleri yapılarak S. mutans ve L. reuteri sayıları belirlenmiştir. S. mutans sayıları, Kontrol grubu ve Probiyotik I grubunda 3. ve 4. ayda giderek artmış, 5. ayda azalmıştır. Probiyotik II grubunda 4. ayda artmış, 5. ayda azalmıştır. L. reuteri sayıları, Probiyotik I grubunda 4. ve 5. ayda giderek artmıştır. Probiyotik II grubunda da 3. ,4. ve 5. aylarda her ay artmıştır. Probiyotik I grubunda L. reuteri seviyeleri artarken, S. mutans seviyeleri Kontrol grubuna paralel olarak azalmıştır. Probiyotik II grubunda ise L. reuteri seviyeleri artarken, S. mutans değerleri Kontrol grubuna göre daha yüksek seviyede başlayıp tekrar azalmıştır. Bu nedenle, L. reuteri' nin `ilk kolonizasyon suşu? olarak tükürükte daha iyi bir kolonizasyon gösterdiği düşünülebilir. Sonuç olarak probiyotik suş L. reuteri ile daha fazla sayıda kolonizasyon çalışması yapılması uygundur.
Lizozim, laktoferrin ve taşıyıcı olarak poloksamer 407 içeren yeni formulasyonların biyouyumluluklarının in vitro koşullarda değerlendirilmesi
Üç yaşın altındaki çocuklarda, gelişmekte olan sürekli dişlerde fluorozis riski oluşturması nedeniyle fluoridli diş macunu ve uzun süre kullanımındaki yan etkileri ve sitotoksisitesi nedeniyle klorheksidinin kullanımı önerilmemektedir. Tükürük proteinlerinden Lizozim ve Laktoferrin içeren bir preparatın küçük çocuklarda diş çürüklerinin önlenmesi için bir çözüm getirebileceği düşünülmüş, poloksamer taşıyıcı sistemler kullanılarak geliştirilen yeni bir formulasyonun topikal uygulamalarının ağız hastalıklarının tedavisinde etkili olduğu görülmüştür. Bu nedenle, Lizozim, Laktoferrin ve taşıyıcı sistem olarak Pluronic F-127 isimli Poloksamer kullanılan, diş çürüğüne neden olduğu bilinen Streptococcus sobrinus, Streptococcus mutans ve Lactobacillus acidophilus bakteri suşları üzerindeki antibakteriyel etkileri kanıtlanmış farklı formulasyonlar geliştirilmiştir. Bu çalışmanın amacı, yeni geliştirilmiş bu formulasyonların biyouyumluluklarının klorheksidin jel ile karşılaştırmalı olarak in vitro koşullarda değerlendirilmesidir. Çalışmamızda kullanılan formulasyonlar: (1) pH:5.0 Sorensen's Tampon Çözeltisi, (2) %20 a/h Poloksamer 407 jel, (3) %10 a/h Poloksamer 407 jel, (4) Lizozim ve Laktoferrinin %20 konsantrasyondaki poloksamer 407 ile birleştirilmesiyle, (5) 4. grubun MİK değeri olacak şekilde Lizozim ve Laktoferrinin %10 konsantrasyondaki poloksamer 407 ile birleştirilmesiyle, (6) Sorensen's Çözeltisi (pH:7.0) negatif kontrol olarak, (7) Lizozim ve Laktoferrin tamponda (Sorensen's Çözeltisi pH:5.0) çözdürülerek yedi grup olarak hazırlanmıştır. Kontrol grubu olarak % 0.2'lik klorheksidin gargara kullanılmıştır. Mukozal membran iritasyonunun değerlendirildiği birinci bölümde, HET-CAM yöntemi kullanılarak tavuk embriyosu içeren yumurtalar üzerinde formulasyonların iritasyon skorları belirlenmiştir. İkinci bölümde ise, MTT test yöntemi kullanılarak formulasyonların L 929 hücre kültürü üzerine sitotoksik etkileri değerlendirilmiştir. Mukozal iritasyon testi iki farklı deney şeklinde yürütülmüş, her iki deneyde de gruplar zayıf ve orta derecede iritasyon göstermiş, grupların hiç birinde mukoza üzerine III ciddi derecede iritasyon gözlenmemiştir. Kontrol grubu olan klorheksidin gargaranın iritasyon seviyesi ile diğer gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farka rastlanmamıştır. Sitotoksisite deneyinde ise, klorheksidin gargara en düşük hücre canlılık oranlarının görüldüğü grup olarak saptanmıştır. pH değeri 7.0 olan Sorensen's Çözeltisi en düşük sitotoksisite değerlerini gösteren, biyouyumluluk seviyesi en yüksek grup olarak belirlenirken, diğer gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farka rastlanmamıştır. Bu çalışmada, deney gruplarından hiç biri ciddi derecede sitotoksisite veya mukozal iritasyon göstermemiştir. Ancak, maddelerin daha uzun süreli etkilerinin anlaşılabilmesi için, ileriki çalışmalarda bu maddelerin etkinliğinin kinetik olarak değerlendirilmesi ve hayvan deneylerinin yapılması gerektiği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Lizozim, Laktoferrin, Poloksamer 407, HET-CAM, sitotoksisite