Theses supervised by Prof. Dr. Selahaddin Bakan

11 theses · İnönü University

DoctorateOpen AccessTR

Türkiye'de neo-liberal politikaların uygulanmasında devlet insiyasi ve iktisadi rolü: Anavatan Partisi (1983-1989) ve AK Parti(2003-2011) dönemlerinin karşılaştırılması

21. yüzyıla girerken dünyada büyük değişim rüzgarlarının estiği kabul edilmektedir. Bu değişim rüzgarının iki önemli faktörünün, neo-liberalizm ve küreselleşme olduğu söylenebilir. Her iki olgu da tüm toplumları etkilemiş, özellikle ulus-devletler üzerine önemli tesirler oluşturmuştur. Dünyada 1970'lerin sonuna doğru tıkanma yaşayan kapitalist sistem, yeni arayışlar içine girmiş ve aradığını "Yeni Sağ"da bulmuştur. Birleşik Krallık ve ABD'de başlayan neo-liberalizm önce gelişmiş ülkelerde, sonrada az gelişmiş ülkelerde etkisini göstermiştir. Ancak asıl gelişimini Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu düzenin oluşması ve bu düzenle eşanlı olarak gelişen küreselleşme ile birlikte gerçekleştirmiştir. Tek kutuplu ve küreselleşen bu yeni dünya sisteminde Türkiye'nin duruşu iç politikası nedeniyle dönem dönem farklılıklar göstermiştir. Türkiye, 1980 sonrasında yeni dünya düzenine entegre olma noktasında değişim-dönüşüm yaşamıştır. Önceki dönemlerden farklı olduğu kabul edilen bu değişim-dönüşümde en büyük rolü Turgut Özal liderliğindeki Anavatan Partisi ile Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Adalet ve Kalkınma Partisi'nin oynadığı söylenebilir. Sağcı ve muhafazakâr yönleriyle bilinen her iki partinin iktidarlarında, devletin neo-liberal politikalarını uygulama ve küresel sisteme siyasi ve iktisadi bakımdan eklemlenme çabaları dikkatleri çekmiştir. Uygulanan politikalarla Türkiye, geleneksel devlet anlayışını terk ederek, rekabetçi bölgesel güç olma fırsatını yakalamıştır. Anahtar Kelimeler: Devlet, Neo-liberalizm, Yeni Sağ, Küreselleşme, Anavatan Partisi, Adalet ve Kalkınma Partisi.

Adalet ve Kalkınma PartisiAnavatan PartisiDevlet politikaları+5
Şaban Öztürk
İnönü University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Batı Avrupa'da ırkçılık ve yabancı düşmanlığı

Coğrafi keşiflerle birlikte farklı insan toplulukları ve kültürlerinin keşfi sonucu ırkçı düşüncenin doğuşu, Batı Avrupalı düşünürlerce kavrama bilimsel çerçeve çizilmesi çabalarıyla mümkün olmuştur. Bireysel ihtiyaçları karşılamanın ötesinde artı üretime geçilmesi dolayısıyla tüketim kavramının boyut değiştirmesi ve niteliklerinin değişmesi, piyasa kavramının da anlam ve çeşitliliğinin değişmesi ve gelişmesi sürecini beraberinde getirecektir. Kölelik düzeninin kamuoyu nezdinde meşruiyetini sağlama işlevini görmek üzere yapılan araştırmalar sonucu geliştirilen bilimsel ırkçılık teorileri, büyük ekonomik getirilerin önündeki engelleri kaldırmayı başarmıştır. Piyasalardaki etkin rolü tarihsel deneyimlerle sabit olan ırkçılık ve yabancı düşmanlığı olguları günümüz insan hakları ideali doğrultusunda politikalarla bertaraf edilse de toplumsal olarak yerleşik bir konum kazanabilmiştir. Bununla birlikte mevcut sosyolojik yapı, kavramların genel olarak piyasa ekonomisinde ve popülist politikada kullanımına da olanak sağlamaktadır. Bu çalışmada, Batı Avrupa ülkelerinin ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile mücadele mekanizması izah edilmeye çalışılacaktır.

Amsterdam AnlaşmasıBatı AvrupaDüşmanlık+2
Cemile Neslihan Aydın
İnönü University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Türk siyasal hayatında Abdullah Gül

1991 yılında Refah Partisi Kayseri milletvekili seçilen Abdullah Gül, 2007 yılına kadar beş dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde milletvekilliği yapmıştır. Abdullah Gül ilk olarak Milli Görüş Hareketi'nin bir partisi olan Refah Partisi'nden milletvekili seçilerek Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yer almıştır. 2000 yılında Milli Görüş Hareketi'nin bir partisi olan Fazilet Partisi'nde iken, Milli Görüş Hareketi içerisinde bir ilki gerçekleştirmiş ve Hareketin lideri Necmettin Erbakan'a karşı bayrak açıp onun desteklediği aday olan Recai Kutan'ın karşında Fazilet Partisi Genel Başkan adayı olmuştur. 2001 yılında Türk Siyasal Hayatı'nın yaklaşık son yirmi yılına damgasını vuran Adalet ve Kalkınma Partisi'nin kuruluşunda önde gelen isimlerden birisi olmuştur. 2002 ve 2003 yıllarında Başbakanlık, 2003 yılından 2007 yılına kadar Dışişleri Bakanlığı yapmıştır. 2007 yılında Cumhurbaşkanı adayı olmuş fakat CHP'li milletvekilleri Cumhurbaşkanlığı seçimi toplantısına katılmadıkları için kriz çıkmış ve bir süre Cumhurbaşkanı seçilememiştir. 2007 yılında erken seçime gidildikten sonra kriz çözülmüş ve 2007 yılında Türkiye Cumhuriyeti 11. Cumhurbaşkanı seçilen Abdullah Gül, bu görevi 2014 yılına kadar yapmaya devam etmiştir. Abdullah Gül'ün, kendisinden sonra Cumhurbaşkanı olan, Adalet ve Kalkınma Partisi'ni beraber kurduğu ve Türkiye Cumhuriyeti devlet yönetiminde yıllarca birlikte yol yürüdüğü Recep Tayyip Erdoğan ile yolları ayrılmış, 2018 yılında muhalefetin Cumhurbaşkanı adayı olma ihtimali gündeme gelmiş fakat aday olmamış, sonrasında 2020 yılında Ali Babacan'ın genel başkanlığında kurulan Demokrasi ve Atılım Partisi'ni desteklediğini açıklamıştır. Abdullah Gül'ün Erdoğan ile yollarının ayrılmasında kırılma noktası, 11 Ağustos 2014 tarihindeki AK Parti MKYK toplantısında AK Parti Genel Başkanlığı seçiminin yapılacağı AK Parti Olağanüstü Kongresi'nin tarihinin Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanlığı görevini teslim tarihinden yalnızca bir gün öncesi olan 27 Ağustos 2014 tarihinde yapılması kararının alınması olduğu değerlendirmesi yapılabilir. Abdullah Gül'ün 1991 yılında milletvekili seçilmesinden günümüze kadarki siyasi hayatına bakıldığında Abdullah Gül'ün, Türk Siyasal Hayatı'nın önemli bir aktörü olduğu söylenebilir.

BiyografiGül, AbdullahSiyasi hayat+2
Mustafa Karaca
İnönü University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Göçmen karşıtlığının siyasete etkisi: Anglosakson ülkeleri-Kıta Avrupası karşılaştırması

Göç konusu, çağdaş toplumlarda tartışmalı bir konu haline gelmeyi ve dünya çapında siyasi gündemi şekillendirmeyi sürdürmektedir. Bu araştırma, göçmen karşıtı duyguların ve politikaların hem Anglosakson hem de Kıta Avrupası üzerindeki etkilerini inceleyerek, iki gelenekteki pratiklerin karşılaştırmalı bir analizini sunmaktadır. Araştırma bunu yaparken göçün, siyasi, sosyal ve ekonomik boyutlarına inerek, bu iki gelenekteki göçmen karşıtı hareketlerin nedenler, sonuçlar, benzerlikler ve farklılıklarına ışık tutmayı amaçlamaktadır. Araştırma, göçmen karşıtı anlatıların kamuoyu, siyasi söylem ve politika oluşturma üzerindeki etkisini analiz etmek için kapsamlı bir bilimsel literatür incelemesinden yararlanmıştır. Popülist aşırı sağ partilerin yükselişine ve göçmen karşıtı duyguları körüklemedeki rollerine özel önem verilmiştir. Bu amaçla araştırmada neoliberalizm, küreselleşme ve bunun yarattığı göç ve eşitsizliklere odaklanılarak bunların günümüz göç krizlerine ve yabancı düşmanlığına etkileri de tartışılmıştır. Çalışmada göçmen karşıtlığının siyasete etkisini belirleyebilmek amacıyla Dünya Değerler Araştırması (WVS), Avrupa Değerler Araştırması (EVS) ve Küresel Parti Araştırması (GPS) verileri ampirik olarak analiz edilmiştir. Araştırma, ekonomik şikayetler, kültürel kaygılar, güvenlik endişesi ve ırksal tehdit algısı dahil olmak üzere göçmen karşıtı hareketlerin büyümesine katkıda bulunan temel ajitasyon unsurlarını tanımlamıştır. Ek olarak, ajitasyon araçları olarak ele alınan medyanın ve siyasi retoriğin kamuoyunu şekillendirme ve göçmen karşıtı anlatıları sürdürmedeki rolü vurgulanmıştır. Sonuçlar, göçün bir kriz halini almasında neoliberal küreselleşmenin etkili olduğunu göstermektedir. Neoliberal düzenin oluşturduğu eşitsizliklerin ve yarattığı endişelerin günah keçileri olarak göçmenlerin işaret edilmesinde medya ve aşırı sağın aracılık rolü üstlendiği tespit edilmiştir. Öte yandan sosyal devlet anlayışının var olduğu Kıta Avrupası ülkelerinde, neoliberal düzenin tesis edildiği Anglosakson ülkelerinden farklı olarak göçmen karşıtı partilerin anaakım olamadığı da ortaya konmuştur. Fakat söz konusu partiler anaakım partileri etkileyebilmiş ve anaakım siyasette göçmen karşıtı partilerin popülist retoriğini kullanmalarına yol açabilmiştir. Sonuçlar ayrıca ekonomik şikâyet, güvenlik kaygısı, kültürel tepki ve ırksal tehdit algısı gibi ajitasyon unsurlarının aşırı sağ partiler ve medya gibi ajitasyon araçları aracılığı ile göçmen karşıtlığı oluşturmada ve böylece aşırı sağ partilere desteği arttırmada etkili olduğunu göstermiştir. Araştırma böylece göçmenlere yönelik düşmanca tutumun dinamiklerini ortaya koymuş ve bu anlayışın ortadan kalkması için birtakım önerilerde bulunmuştur.

AnglosaksonAvrupa ülkeleriAşırı sağ+7
Mehmet Nazım Uygur
İnönü University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

PKK terör örgütü ile mücadele stratejisi olarak "Kayyım" uygulaması

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kırk yıla yakın bir süredir mücadele ettiği PKK (Partiya Karkerên Kurdistanê) terör örgütünü etkisiz kılmak için, örgütün değişen hareket tarzına karşı sürekli yeni stratejiler geliştirilmektedir. Türkiye 2015 yazıyla beraber sokak olaylarını içeren şiddetli bir terör dalgasıyla karşılaşmıştır. PKK, bölgede yeniden güçlenebilmek için geliştirdiği yeni stratejisinin içerisinde belediyeleri kendine hedef seçerek, bölgedeki birçok belediyede örgütsel yapılanmaya gitmiştir. Bu süreci önceki dönemlerden ayıran temel özellik, PKK'nın bölgedeki Halkların Demokratik Partisi (HDP) ve Demokratik Bölgeler Partili (DBP) belediyelerin kaynaklarını kullanmaya başlamasıdır. Belediyeler bir taraftan sözde özerklik ilan ederken diğer taraftan belediye başkanları aracılığıyla kurumu ve imkânlarını yasadışı amaçlar için kullanmaya başlamışlardır. Görevi vatandaşların mahalli ihtiyaçlarını karşılamak olan belediyeler, özerk yönetimler haline getirilmeye çalışılmış, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 3.maddesinde tanımlanan "Türkiye'nin devleti ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne kasteden araçlar" olarak kullanılmaya başlanmıştır. Belediyelerin karar organları istisnai durumlar dışında ancak seçimle değişebilirken, PKK'nın yeni stratejisi karşısında 2016 yılında çıkarılan 674 sayılı KHK ile kaynaklarını terör örgütlerine kullandıran belediyelere "kayyım" olarak ifade edilen belediye başkan vekilleri görevlendirilmiştir. Kayyım görevlendirmeleri ile terör örgütüne belediyeler üzerinden kaynak akışı engellenmiş, askeri operasyonlarla birlikte PKK'nın etkinliği kırılmıştır. Türk yönetim sistemine terörle mücadele açısından yeni bir uygulama olarak giren kayyım uygulamasının PKK ile mücadelede etkin bir mücadele stratejisi olması amaçlanmaktadır. Başlangıçta ciddi eleştirilere maruz kalan kayyım uygulamasının zaman içerisinde belediyeleri işlevsizleştiren bir uygulama olmadığı, terör örgütüne giden kamu kaynaklarını vatandaşların kullanımına açan, terörün mali kaynaklarını keserek örgütün etkinliğini kıran ve oluşturduğu güvenli ortamla bölgedeki huzuru ve yatırımları arttıran bir uygulama olduğu görülmüştür. Kayyım uygulaması, yıllardır bölge insanına zulmeden PKK'ya karşı bugüne kadar uygulanan stratejik mücadele yöntemlerinden biri olarak terörizmle çok yönlü mücadelede örnek bir uygulama halini almıştır. Bu çalışmada, kayyım uygulamasının gerekçelerinin uluslararası hukuk normlarıyla ne düzeyde örtüştüğü, terör örgütüne giden kaynakların engellenerek bunların vatandaşların hizmetine ve bölgenin gelişimine kanalize edilmesiyle birlikte ne türden değişimlerin meydana geldiği, yerel demokrasiye aykırı bir uygulama olarak görülen kayyım uygulamasının yerel demokrasi üzerinde nasıl bir etkide bulunduğu ve kayyım uygulamasının sonuçları itibariyle PKK terör örgütü ile mücadelede etkin bir strateji olup olmadığı üzerinde durulacaktır. Anahtar Kelimeler: PKK Terör Örgütü, Terörle Mücadele, Güvenlik, Kayyım, Belediyeler

BelediyelerGüvenlikKayyım+5
Olgun Öner
İnönü University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Çağdaş İslam siyaset düşüncesinde özgürlük teolojileri

Sömürgecilik süreci ile başlayan "nahda" hareketlerinin devamı olabilecek nitelikte, 20. yüzyılın önemli iki düşünürü Seyyid Kutub ve Ali Şeriati'nin toplumların felahı için kurdukları İslam temelli siyasal-toplumsal formülasyonları siyaset teorisi dâhilinde incelenmiştir. Kurtuluş odaklı düşünen iki düşünür insanların nasıl bir toplumsal yapıda yaşaması gerektiğini, temelini varoluşçu öğelere dayanan bir çözümleme ile kurarak bir siyasal alan düşüncesi ortaya koymuşlardır. Bu bağlamda çalışmada "siyasal" olan kavramı ontolojik düzeyde incelenmiş ve daha sonra siyasalın siyaset boyutuna geçilirken ara alan olarak "egemenlik" kavramı siyasal ile dinsel olanın bağlantısını kurmak için ortaya konmuştur. Bu minvalde 19. yy. sonrası toplumsal ve siyasal sitemler üzerinde hakim siyasal ve iktisadi paradigma olan Liberalizm'in herkes için iyi olanın nasıl sağlanacağına tarafsız kamu alanı noktasında getirdiği cevaplar incelenmiştir. Bu cevapların insani, toplumsal ve siyasal manada yarattığı krize karşı başlatılan yeniden düşünme tarzı siyasal alanda bir çözüm olarak dine yeniden dönüş tartışmalarını başlatmıştır. Çalışma bu bağlamda 1960'lı yılların sonlarından itibaren yükselişe geçen özgürlük teolojisinin yaşanan laiklik krizine ve sonrasında "dinin dönüşü" tartışmalarına karşı bir çözüm olarak belirdiği düşünülerek açıklanmış ve çalışmada özgürlük teolojisi analitik bir araç olarak kullanılmıştır. Çalışma toplumsal ve siyasal bazda yaşanan bu liberal krize karşı İslam ülkelerinde durumun ne olduğu sorgusundan hareketle, İslam düşünürlerinin görüşlerini özgürlük teolojisinin sınırları içinde incelenmeye almıştır. Ortak iyinin nasıl sağlanabileceğine ve nasıl iyi bir siyasal yapılanma ile kurtuluşa ulaşılır konusuna yönelik olarak sundukları projeler değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Siyasal, Özgürlük Teolojisi, Islah, Kutub, Şeriati.

Din-siyaset ilişkileriIslahSeyyid Kutub+5
Zuhal Çelik
İnönü University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Siyasal düşünürlerin devlete dair düşüncelerinin devletçilik ve bireycilik açısından karşılaştırmalı analizi

Siyasal düşünce tarihinde devlet, toplum ve birey birbirinden hiçbir zaman bağımsız olmamıştır. Bireyin devlet ile ilişkisi, toplumun devlet ile ilişkisi veya bireyin toplum ile ilişkisi, devlet yönetim sistemlerini etkilediği gibi hak ve özgürlük alanlarını da etkilemiştir. Bu kapsamda devletçilik ve bireycilik kuramları, çağlar arası farklılık göstermiştir. İlkçağ ve ortaçağ siyasal arenasında devlet emreden, birey ise boyun eğen konumda olmasına rağmen modern çağ ile birlikte bu durum değişiklik arz etmiştir. Özellikle geleneksel düşüncelerden kopuş farklılıkları daha da derinleştirmiştir. Modern çağ ile birlikte bu derinlik kendini birey hak ve hürriyetlerinde daha çok hissettirmiştir. Her ne kadar modern çağda da birey, ekseriyetle toplumsal olan içerisinde eritilse de özgürlük alanlarının korunması gerektiğine dair düşünceler de ortaya konulmuştur. Aynı şekilde modern çağda ekilen tohumların meyvesi demokratik düzenler ekseninde yakınçağda kendini daha çok hissettirmiştir. Çalışmada siyasal düşünürlerin devletçilik ve bireycilik düşüncelerinin taşıdığı manayı belirlemek için karşılaştırmalı analizler yapılmıştır. Antik Yunan'dan yakınçağa kadar analiz edilen dönemlerde özellikle çağlarının çerçevesini yansıtan düşünürlerin tercih edilmesine özen gösterilmiştir. Bu bağlamda farklı dönemlerde siyasal düşünürler tarafından ortaya konulan devletçilik ve bireycilik düşüncelerinin vurgulandığı çalışmada, özellikle ortaya konulan kuram ve görüşlerin, devletçilik ve veya bireycilik düşünce sistemlerinin hangi tarafında yer edindiği vurgulanmaya çalışılmıştır. Neticede geleneksel devlet yapılarından modern devlet yapılarının teşekkül ettirilmesi sürecine doğru ilerleme aşamasında fikirsel değişikliklerin meydana geldiği saptanmıştır. Geleneksel devlet yapılarında yönetimsel otoriteler için inançsal boyutun etkisi belirleyici iken modern devlet sisteminde daha çok toplumsal gerçekliklerden yola çıkılarak oluşturulmuş devlet mekanizması mevcuttur. Ancak modern devletin gelişim sürecinde birey hak ve hürriyetleri bağlamında önemli kazanımlar elde edilse de devletin müdahale alanının muhafaza edildiği saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Devlet, Birey, Toplum, Devletçilik, Bireycilik, Siyasi Düşünürler, Kolektivizm, İktidar.

Nevzat Narçiçek
İnönü University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Ulus-devletin kültürel dışlayıcılğı: Anayasal yurttaşlık bağlamında Alevilerin eşit yurttaşlık taleplerine yönelik bir saha araştırması

Fransız Devrimi'ne dek sabit bir kültürle ilişkilendirilmeyen yurttaşlık, ulusun meşruiyetin yegâne kaynağı olarak ortaya çıkmasıyla birlikte topluluğun kültürel olarak homojenleştirilmesi çabalarından kuşkusuz en çok etkilenen kurum olmuştur. Çünkü bu tarihlerden itibaren çoğunluk kültürü egemen hale gelerek ulusal kültür şeklinde kodlanmış, yurttaşlık da bu ulusal kültürün benimsetilmesinde ve yeniden üretilmesinde en önemli araç olmuştur. Öte yandan bu çaba beraberinde, ulusal kültürün dışında kalanların azınlık olmasına yol açmıştır. Azınlıklardan kimliklerinin kendilerine özgü boyutlarını ulusal kültür lehine geri plana atmaları beklenmiş, kamusal alana dâhil olacaklarsa farklılıklarından arınmaları gerektiği düşüncesi azınlıkları tercih yapmaya zorlamıştır. Bu kültürel tekelcilik ve dışlayıcılık, azınlıkların çoğunlukla birlikte yurttaşlık ekseninde eşit bir şekilde yaşamalarını engellemiştir. Türkiye'de de cumhuriyet ilan edilmeden önce başlayan fakat ulus-devlet formuna geçişle birlikte hızlanan bir kültürel tekelci anlayış hâkim olmuş ve yurttaşlık da çoğunlukçu ulusal kültürün üretilmesi, yeniden üretilmesi ve bu kültürün dışında kalanlara benimsetilmesi açısından en işlevsel kurum olarak görülmüştür. Toplumsal pratiğe bakıldığında etnik olarak Türk, inançsal olarak Hanefi ve dilsel olarak da Türkçe konuşanlar dışındaki toplulukların durumu hep karmaşık, belirsiz ve eşitsiz olmuştur. Bu pratik karşısında Aleviler de Türklükleri dolayısıyla ulus dairesine çağrılırken makbul inanca mensup olmamaları nedeniyle de dışlanmışlardır. Bu çalışmanın amacı da Aleviler örneğinde çoğunluk kültürüne dayalı makbul yurttaş pratiklerinin yarattığı eşitsizliklere odaklanarak azınlıkların hem kültürel kimliklerini devam ettirmek hem de kamusal alanda eşitlikçi bir düzende çoğunluk ile bir arada yaşayabilmek için yurttaşlık üzerinden ne tür stratejiler ürettiklerini incelemektir. Bu maksatla "eşit yurttaşlık" vurgusunun içeriğine bakılmıştır. Azınlık bir grup olarak Alevilerin eşit yurttaşlığa dair düşüncelerini açıklamakta ise Jürgen Habermas'ın anayasal yurttaşlık kavramından yararlanılmıştır. Etnografik bir araştırma yöntemine dayanan bu çalışmada, veri toplama tekniği olarak ise yapılandırılmamış seçkin görüşmesi kullanılmıştır.

AlevilerAnayasal vatandaşlıkAzınlıklar+3
Oğuzhan Koca
İnönü University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye – KKTC ilişkileri: Kıbrıs Barış Harekâtı ve Doğu Akdeniz politikası

1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti kurulduktan sonra eşit iki halk olarak yaşayan Türk ve Rum toplumlarının düzeni istenildiği gibi gitmemiştir Kıbrıs'taki Türkler, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin yönetiminden dışlanmış ve adada 'Enosis' düşüncesini gerçekleştirmek isteyen Rumlar, adayı Yunanistan'a bağlamak için önce İngiliz yönetimine sonra da Türklere karşı kanlı faaliyetlerde bulunmuştur. Kıbrıs'ta Türklere karşı yapılan saldırılar artmaya devam etmiş ve devamında 15 Temmuz darbesi EOKA-B tarafından gerçekleştirilmiştir. Kıbrıs Cumhuriyeti'nin garantörlerinden olan Türkiye Cumhuriyeti de adadaki bozulan düzeni tekrar tesis etmek için adaya müdahale kararı almıştır. Müdahale kararı alınırken yasal dayanak olarak İttifak ve Garanti Antlaşması'nın Türkiye'ye verdiği yetki gösterilmiştir. Dönemin ABD Başkanı Johnson Türkiye'nin Kıbrıs'a müdahalesini engellemek için 5 Haziran 1964 yılında İnönü'ye sert bir mektup yazmıştır. Bu mektup Türkiye ile ABD ilişkilerinde yeni bir döneme geçilmesinde etkili olmuştur. Türkiye, ismi daha sonradan Avrupa Birliği olacak olan Avrupa Ekonomik Topluluğu ile 1963 yılında ilişkilerine başlamıştır. Kıbırs Barış Harekâtı yapıldıktan sonra Türkiye ile AB arasında Kıbrıs sorunu hep gündeme gelmiştir. Kıbrıs sorunu Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği konusunda en büyük engel olarak yerini almıştır. 2004 yılında yapılan referandumda Rumların Annan Planı'nı reddetmesi üzerine durum daha da karmaşık bir hâl almıştır. Kıbrıs Barış Harekâtı'ndan sonra özellikle 2000'li yıllardan itibaren Doğu Akdeniz'in önemi daha çok artmıştır. Doğu Akdeniz'de bulunan devletler hem deniz alanlarından hem de bölgede bulunan hidrokarbon kaynaklarına sahip olmak için sürekli mücadele etmektedirler. Deniz alanlarının paylaşımı noktasında 1958'de Cenevre Karasuları ve Bitişik Bölge Sözleşmesi ve sonra 1982'de Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi yapılmıştır. Akdeniz'den hak iddia eden devletler paylaşımları belirtilen kriterlere göre yapması gerekmektedir. Ancak Doğu Akdeniz'deki bazı devletler daha fazla pay alabilmek için uluslararası hukuku bilinçli olarak görmezden gelmektedir. GKRY, Yunanistan, İsrail, Mısır, Lübnan kendi aralarında anlaşma yaparken; Türkiye ise öne KKTC ile sonra da Libya ile deniz alanları sınırlandırma anlaşması yapmıştır. Farklı devletlerin yaptığı birbirinden bağımsız anlaşmalar Doğu Akdeniz'de çatışmalara neden olmuştur. Anahtar Kelimeler: Kıbrıs, Türkiye, Barış Harekâtı, KKTC, Doğu Akdeniz

Barış harekatıDoğu AkdenizKıbrıs+5
Hakan Güler
İnönü University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Liberalleşme sürecinde Türkiye'de ulaştırma sektörünün siyasal iktisat (ekonomi politik) analizi

Ulaştırma, bir ülkenin sosyo-ekonomik alanına etki eden en önemli hizmet sektörlerinden biridir. İçerisinde barındırdığı fonksiyonel ve yapısal özellikler sayesinde devletin ulaştırma sektöründeki işlevselliğini de arttırmaktadır. Ulaştırma bileşenlerinin rekabetçi özelliğinden ziyade tamamlayıcı özelliği dikkate alınarak oluşturulan ulaştırma politikalarının, diğer sektörlerdeki gelişmelerle beraber ülkenin sosyo-ekonomik alanına önemli katkı sağladığı bir gerçektir. Bu çalışmada, öncelikle ulaştırma sektörünün fonksiyonel ve yapısal özellikleri betimlenerek tarihsel süreç içerisinde siyasal iktisadi değişim çerçevesinde liberalleşen ulaştırma sektörünün Türkiye'deki dönüşümünün analizi ortaya konmuştur. Bilhassa, 1980 sonrası ve AB'ye aday ülke pozisyonu ile liberalleşen Türkiye'nin ulaştırma politikalarının, ülke sosyo-ekonomik alanına olan yansımaları, özel sektör ile ilişkileri ve küresel olarak oluşturulmak istenen ticaret yolları içerisindeki konumu üzerinde tartışılarak, Türkiye'nin coğrafi konumu itibariyle ulaştırma sektörü açısından önemli bir konumda olduğu ve bu nedenle Türkiye'de uygulamada hayat bulmuş ve bulacak büyük ulaştırma projelerin hem ulusal, hem bölgesel hem de küresel ölçekte sosyo-ekonomik etkilerinin olumlu yönde olduğu ortaya çıkmıştır.

Kamu-özel sektör ilişkileriKanal İstanbulLiberalleşme+4
Özkan Ayaz
İnönü University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Türkiye'de güvenlik kültürünün inşası ve güvenlikleştirme: Kemalistler

Bu tez çalışması, Türkiye'nin siyasal yaşamında baskın bir ideolojik aktör olan Kemalistlerin, 'rejimin güvenliğini sağlama', 'iktidarlarını koruma ve sürdürme' ve 'ideolojilerini egemen kılma' hedefleri doğrultusunda güvenlikleştirmeyi, siyaseti ve toplumu kurgulamanın bir aracı olarak nasıl benimsediğini analiz etmeyi amaçlamaktadır. Çalışmada; ordu, siyasi elit, bürokrasi, sivil toplum kuruluşları, siyasal kurumlar, medya ve akademisyenler, Kemalist güvenlikleştirmenin tarafları olarak belirlenmiştir. Türkiye'de Kemalist güvenlikleştirmeyi ortaya koymak kadar, güvenlikleştirmeye uygun meşru zemini üreten "güvenlik kültürünü" ve "güvenlik söylemini" ortaya çıkaran dinamikleri aşikar hale getirmenin, en az güvenlikleştirme kadar önem arz ettiği düşüncesi üzerinden çalışma; Türkiye'de güvenlik kültürünün tarihsel, kültürel ve ontolojik temeller üzerine inşa edildiğini vurgulamaktadır. Bu şekilde çalışma; güvenlikleştirmenin hâkim bilgi ve iktidar ilişkilerinden, devletin kimliğinden ve ideolojisinden, siyasi ve stratejik kültüründen bağımsız düşünelemiyeceğine dikkat çekmeyi amaçlamaktadır. Çalışmada ayrıca, güvenlik kültürünün güvenlikleştirmeyi kolaylaştırıcı ve meşrulaştırıcı bir unsur olarak, iktidar kurucu yanını ve söylemsel işleyişini ortaya koymak hedeflenmektedir. Bu bağlamda tez çalışmasında; "Türkiye'de güvenlikleştirme, Kemalistler tarafından hem aşağıdan yukarıya hem de yukarıdan aşağıya bir süreçle inşa edilmiştir" temel hipotezi sınanmaktadır. Çalışmada, güvenlikleştirme sürecinin nasıl inşa edildiğini ortaya koymak amacıyla süreç analizi kullanılmakta ve süreç analizi güvenlikleştirme sürecini başlatan söylemlerin analizi ve içerik analizi ile desteklenmektedir. Ayrıca tez çalışması; 1923-2000 yılları arası Türk siyasal hayatında meydana gelen meseleleri, "irtica, İslam, gericilik ve farklı etnik kimlikler" olarak belirlenen temel referans nesnelere yönelik tehditler ve Kemalist güvenlikleştirmenin dönemsel karakteristiği bağlamında incelemektedir. Bu tez çalıması ile Türkiye'de Kemalist güvenlikleştirmenin siyasi, hukuki ve kültürel yansımasının; Türkiye'de demokrasi kültürü yerine güvensizlik kültürünün derinleşmesi ve çatışmacı bir toplum yapısının kalıcı hale gelmesi olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Güvenlikleştirme, Türkiye, Güvenlik Kültürü, Kemalizm.

Canan Katılmış
İnönü University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00

Other supervisors