Theses supervised by Prof. Dr. Süheyla Ünal

10 theses · İnönü University

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Müzik lisans eğitiminin dikkat eksikliği belirtileri ve çalışma belleği üzerine etkileri

Müzik Lisans Eğitiminin Dikkat Eksikliği Belirtileri ve Çalışma Belleği Üzerine Etkileri Amaç: Bu çalışmada müziğin dikkat eksikliği belirtilerine ve çalışma belleği işlevine etkileri özbildirim ölçekleri ve nöropsikolojik testler aracılığıyla araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Araştırma Şubat 2014- Haziran 2014 tarihleri arasında müzik alanında özel yetenek sınavıyla öğrenci alan İnönü Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Eğitim Fakültesi Müzik Eğitimi ve Devlet Konservatuarı Müzik Eğitimi bölümlerinde gerçekleştirilmiştir. Lisans düzeyinde müzik eğitimi almakta olan ve Şubat ayı başında çalışmaya girmeyi kabul eden, 18-30 yaşlar arasında, sigara dışında madde kullanımı olmayan, nörolojik hastalık tanısı almamış, psikiyatrik açıdan duygudurum bozukluğu, psikotik bozukluk tanı ve tedavileri olmayan 104 öğrenci çalışmaya dahil edilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, Yetişkin DEHB Ölçekleri (Atilla Turgay ve ASRS) uygulanmasının ardından Wechsler Bellek Ölçeği ve Stroop testini içeren standardize bir nöropsikolojiktest bataryası uygulanmıştır. 1. sınıf ve 4. sınıflar arasındaki farka bakılarak müzik eğitiminin uzun süreçte çalışma belleği ve dikkat üzerine etkileri araştırılmıştır. Ayrıca 1. sınıflara 5 ay sonra WMS-R sayı menzili ve WMS 3 mental kontrol testleri uygulanmış, sonuçlar istatiksel olarak karşılaştırılmıştır. Bulgular: 21-22 yaş grubunda 18-20 yaş grubuna göre AT DE klinik değerlendirme ölçeği puanı anlamlı yüksek saptanmıştır. Katılımcıların cinsiyet, medeni hal, el tercihine göre erişkin dikkat eksikliği ölçek puanlarında istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır. Çocukluk travmasına maruz kalanlarda AT DE ölçeği puanı anlamlı yüksek bulunmuştur. AT DE ölçeği puanları 4. sınıfta anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Çalabildikleri çalgı sayısına göre erişkin dikkat eksikliği ölçek puanlarında anlamlı fark saptanmamıştır. Ana çalgı grubuna göre telli çalgı grubunda katılımcıların AT DE ölçek puanları anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Sağ elliler Stroop testi 4. aşamasını istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde daha uzun sürede tamamlamışlardır. Cinsiyete göre Stroop testi 2.,3.,4. aşamaları açısından istatistiksel açıdan belirgin bir fark saptanmazken, WMS-R'nin 'üçerli sayı sayma' ve 'yedişer geri sayma' aşamalarında erkek cinsiyet lehine anlamlı fark saptanmıştır. Madde deneyimine göre Stroop testinde istatiksel anlamlı bir fark saptanmamış ancak WMS-R testi 3. aşaması olan 'üçer ileri sayma' aşamasında anlamlı fark saptanmıştır. 4. Sınıf öğrencileri Stroop testi 3. aşamasını ve WMS 3 mental kontrol testlerinden 'günleri geri sayma' hariç diğerlerini anlamlı daha kısa sürede tamamlamışlardır. ≥23 yaş grubundaki öğrenciler WMS 3 mental kontrol 'üçer ileri sayma' aşamasını anlamlı kısa sürede tamamlamışlardır. Ana çalgı grubuna göre WMS-R ve WMS 3 mental kontrol testinde 'üçerli ileri sayma' aşamasını telli çalgılar grubu anlamlı uzun sürede tamamlamıştır. Görsel-uzaysal gecikmeli bellek ölçümünde 4-5 enstrüman çalan grup anlamlı daha iyi performans göstermiştir. WMS-R ve WMS 3 mental kontrol testi 5 ay sonra tekrarlandığında 1. sınıf öğrencilerinin 'günleri geri sayma' ve 'üçer ileri sayma' aşamalarını anlamlı daha kısa sürede tamamladığı saptanmıştır. Tartışma: Örneklem grubumuzda lisans eğitimi süresince uygulanan 4 yıl süreli sistematik müzik eğitiminin çalışma belleğinde gelişme sağlarken, sadece müzikle uğraşı deneyiminin anlamlı düzeyde katkı sağlamadığı gözlenmektedir. Bu sonuç düzenli, yoğun ve sistemli müzik pratiğinin biliş üzerinde olumlu etkisi olduğunu düşündürmektedir. Sonuç: Müzik eğitiminin bilişsel işlevler etkisi üzerine etkilerini araştıracak daha fazla sayıda çalışmaya ihtiyaç bulunmaktadır. Sistemli müzik uygulamalarının çalışma belleği ve yürütücü işlevler gibi önemli bilişsel etkileri olduğunun doğrulanması halinde, müzik eğitiminin ve terapisinin uygun indikasyon alanlarında uygulanmasının yararlı olacağı öngörülebilir. Anahtar Kelimeleri: Dikkat, çalışma belleği, müzik eğitimi

BellekMüzikMüzik eğitimi+1
Bahar Yeşil
İnönü University
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Madde psikozu ve şizofreni hastalarında yürütücü işlev bozuklukları

Amaç: Çalışmamızda madde kullanımına bağlı psikoz (MP) tanılı hastalarda ve şizofreni (ŞİZ) tanılı hastalarda özellikle yürütücü işlev bozukluklarının farklı alanlarda bozulduğu hipotezini test etmeyi amaçladık. Şizofrenide birincil sorunun frontal kortekste yürütücü işlev bozukluğu iken, madde psikozunda ortaya çıkan bilişsel sorunların korteks altı bölgelerdeki bozuk işleyişe ikincil olarak geliştiğini öngörmekteyiz. Materyal Metod: Bu çalışmada psikiyatri kliniğinde DSM-5 kriterlerine göre MP tanısı nedeniyle yatarak tedavi gören 30 erkek hasta ile DSM-5 kriterlerine göre ŞİZ tanısı nedeniyle yatarak tedavi gören 30 erkek hastanın dosyaları geriye dönük olarak incelenmiştir. Hastalar yaş ve eğitim durumları eşleştirilerek seçilmiş, MP hastalarına ve ŞİZ hastalarına rutin uygulanan yürütücü işlev testlerinin (Stroop testi, WMS-R (Wechsler Memory Scale Revised), Sayı Menzili ölçeği, WMS 3 (Wechsler Memory Scale) Mental Kontrol ölçeği) sonuçları karşılaştırılmıştır. Bulgular: ŞİZ grubu ve MP grubunun Stroop testlerinden elde edilen sonuçların birbirleriyle ilişkisine bakıldığında, Stroop2 değerleri ŞİZ grubunda MP'ye oranla yüksek bulundu. Stroop Spontan Düzeltme ve Stroop Yanlış alt testleri ise MP grubunda ŞİZ grubuna oranla daha yüksek bulundu. Diğer testlerde her iki hasta grubu arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmamızın verileri ŞİZ grubunun algı hedefini değiştirme işlevindeki bozulmaların MP grubuna göre daha yüksek olduğuna ve dikkat edilen uyaranlarla edilmeyenlerin paralel işleme sürecinde MP grubunda ŞİZ grubuna göre daha yüksek düzeyde bozulma olduğuna işaret etmektedir.

BilişBiliş bozukluklarıMadde kullanım bozuklukları+2
İsmail Reyhani
İnönü University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif kompulsif bozukluğu olan hastaların gray'in pekiştirme duyarlılık kuramına göre incelenmesi

AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, obsesif-kompulsif bozukluğu (OKB) olan hastalarda Davranışsal İnhibisyon Sistemi / Davranışsal Aktivasyon Sistemi (DİS /DAS)'ın duyarlılığı arttıkça kaçınmanın arttığı hipotezini test etmektir. YÖNTEM: DSM-5 kriterlerine göre OKB olan 30 hasta ve 30 sağlıklı gönüllü çalışmaya dahil edildi. Kontrol grubu, hasta grubu ile yaş, cinsiyet, medeni durum, meslek ve eğitim düzeyi açısından eşleştirilmiş sağlıklı denekler arasından rastgele seçildi. Tüm katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, Davranışsal İnhibisyon Sistemi / Davranışsal Aktivasyon Sistemi (DİS / DAS) ölçeği, Boyutsal Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (BOKÖ) ve Anksiyete Duyarlılığı İndeksi - 3 (ADI-3) uygulandı. Sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmamızda OKB ve sağlıklı kontrol grubunun DİS / DAS puanları karşılaştırıldığında, OKB hastalarında toplam DİS puanı daha yüksekti. Cinsiyet açısından karşılaştırıldığında, toplam DİS skoru erkek hastalarda sağlıklı erkek kontrollere göre anlamlı derecede yüksek iken, kadın hastalarda bu fark anlamlı düzeye ulaşmadı. Kadınlarda farkın anlamlı düzeyde olmamasının nedeni, sağlıklı kadınlarda da DİS puanlarının yüksek olmasıydı. DAS- dürtü puanı kadın hastalarda sağlıklı kadınlardan daha yüksekti. OKB'li hasta grubunda BOKÖ-kaçınma düzeyi ile DİS/DAS ölçek puanları arasında korelasyon bulunmamaktaydı. BOKÖ-kaçınma düzeyi, kadın hastalarda DİS ile pozitif, erkek hastalarda DAS-dürtü ile negatif korelasyon göstermekteydi. Kadınlarda BOKÖ toplam puanı arttıkça DAS-dürtü puanı artmaktaydı. Her iki cinsiyette de BOKÖ- toplam puanı arttıkça kaçınma artmaktaydı. TARTIŞMA: Çalışmamızda OKB hastalarında DİS/DAS Ölçeği puanları ile kaçınma toplam puanı arasında korelasyon olmadığı tespit edilmiştir. Bu sonuç DİS/DAS duyarlılığı arttıkça kaçınmanın artacağı şeklindeki hipotezimizi doğrulamamaktadır. Ancak veriler cinsiyet değişkeni üzerinden analiz edildiğinde fark oluşması literatür açısından yeni bir bulgudur. Kadınlarda DIS'le artan kaygı, kaçınmayı arttırırken, erkeklerde DAS-Dürtünün devreye girmesi kaçınmayı azaltıyor görünmektedir. Kadın hastalarda DAS-dürtü düzeylerinin sağlıklı kadınlardan daha yüksek olması ve BOKÖ toplam puanı arttıkça DAS-Dürtü puanının artış göstermesi hastalığın belirti şiddeti arttıkça DAS'la ilgili aktif kaçınma ve dürtüselliğin devreye giriyor olabileceğini düşündürmektedir. SONUÇ: OKB'de bozulmuş bilişsel-davranışsal süreçlerin ve başa çıkma stratejilerinin kadınlarda erkeklerden farklı olabileceği akılda bulundurulmalıdır. Anahtar sözcükler: obsessive compulsive disorder, davranışsal inhibisyon sistemi, davranışsal aktivasyon sistemi, kaçınma, cinsiyet

CinsiyetDavranışsal aktivasyon sistemiDavranışsal inhibisyon sistemi+7
Ali Batuş
İnönü University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Travma sonrası kahırlanma bozukluğunun anksiyete hastalarında klinik gösterimi ve eştanılı hastalıklar

Giriş: Kişinin kendine yapılan haksızlık olarak nitelendirdiği kontrol edemeyeceği ve hayatını artık eski haline geri döndüremeyeceği şeklinde algıladığı yaşam olayı sonrasında depresif duygudurumu, öfke, intikam duygularına neden olan altı ayın üzerinde işlevselliği bozan kahır duygusuyla karakterize tedavide direnç ve uzamaya neden olabilen tabloya travma sonrası kahırlanma bozukluğu denilmiştir. Bu tablo henüz tanı kılavuzlarında bulunmamaktadır. Ancak klinisyenler açısından önem arz etmektedir. Gereç ve Yöntem: Anksiyete polikliniğine gelen hastalar standardize kahırlanma bozukluğu maddeleri göz önünde bulundurularak değerlendirilmiştir. Sonrasında toplamda 344 kişiden oluşan örneklemde öz değerlendirme ölçekleri uygulanmıştır. Bulgular: Kahırlanma bozukluğu anksiyete polikliniğine gelen DSM-5 tanılı ve tanısız semptomatik kişilerde %47,3 ve %4,6 olmak üzere %51.9 oldukça yüksek oranda olduğu tespit edilmiştir. Bunun dışında sağlıklı gönüllülerde %0.8 oranında patolojik olmayan düzeyde kahır duygusu olduğu tespit edilmiştir. Kadınlarda ev hanımlığı erkeklerde özel şirkette çalışan olmakla kahırlanma bozukluğu arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Semptomlar ve kahırlanma bozukluğu şiddeti arasında pozitif korelasyon vardır. Tartışma: Çalışmada kahırlanma bozukluğunun anksiyete polikliniğine başvuran örneklemde oldukça yaygın olduğu tespit edilmiştir. Yüksek DSM-5 eş tanıları diğer ülkelerde yapılan çalışmalarla benzerdir. Türkiye'de kahırlanma bozukluğunu psikiyatri pratiğinde araştıran ilk araştırma olması açısından önem taşımaktadır. Literatürle sosyodemografik açıdan özellikler arasında kültür farkı nedeniyle oluşan farklar ve bazı benzerlikler mevcuttur. Stresör çeşiti ve sayısı arttıkça kahırlanma bozukluğu arttığı tespit edilmiştir. Yine kültürel farklılık nedeniyle cinsiyete göre stresörün tipinde farklılık ön plana çıkmıştır. Kadınlar için ev hanımlığı, erkekler için özel şirkette çalışmak kahırlanma bozukluğu gelişimi için risk olabilir. Hastalık süresi ile kahırlanma bozukluğunun pozitif korele olması kronisitenin işlevsellikteki önemini ifade etmektedir. DSM-5 tanısı olmayıp semptomatik olan kişilerde yüksek kahırlanma bozukluğu oranı saptanması klinikte tedavisi yetersiz kalan popülasyonu gösteriyor olabilir. Sonuç: Klinik pratiğimizde travma sonrası kahırlanma bozukluğu yaygındır. Psikopatolojinin tanı ve tedavisinde eştanılı durum ya da tek başına tanı olarak göz önünde bulundurulmalıdır. Kahırlanma bozukluğu için özel terapötik müdahaleler mevcuttur ve tedavi planlarına eklenmesinin tedavi başarısını arttırdığı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: travma sonrası kahırlanma bozukluğu, anksiyete, psikiyatri polikliniği, eştanı

AnksiyeteKomorbiditePsikolojik travma+2
Bahar Kılıç
İnönü University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanseri tanılı hastalarda, dindarlık düzeyi ile psikolojik dayanıklılık ve travma sonrası büyüme arasındaki ilişkinin araştırılması

Amaç: Çalışmamızda travmatik bir yaşam olayı özelliği taşıyan meme kanseri tanılı hastalarda dindarlık düzeyi ile travma sonrası büyüme ve hastaların psikolojik dayanıklılıkları arasında ilişkinin incelenmesi, ana başlıklara ek olarak da hastaların umut düzeylerinin ve mevcut psikiyatrik durumlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Çalışmamıza meme kanseri tanılı 138 kadın hasta ve hasta grubuyla cinsiyet, yaş ve eğitim düzeyi olarak eşleştirilmiş 138 sağlıklı gönüllü alınmıştır. Katılımcılar tarafından Genel Sağlık Anketi, Sosyodemografik Veri Formu, Yetişkinler için Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği, Beck Umutsuzluk Ölçeği, İslamî Dindarlık Ölçeği, Travma Sonrası Büyüme (Gelişim) Ölçeği özbildirim formatında uygulanmıştır. Travma maruziyeti olmadığı için sağlıklı katılımcı grubunda Travma Sonrası Büyüme Ölçeği uygulanmamıştır. Bulgular: Hasta ve kontrol grubu arasında dindarlık düzeyi, psikolojik dayanıklılık, genel sağlık anketi ve umutsuzluk düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Dindarlık düzeyi ile travma sonrası büyüme arasında, hem toplam puanlar bazında hem de çeşitli alt boyutlar bazında pozitif bir ilişki olduğu saptanmıştır. Çalışmamızın diğer ana inceleme alanı olan dindarlık ve dayanıklılık arasında ise herhangi bir ilişki saptanmamıştır. Hasta grubunda umut düzeyinin kontrol grubuna yakın düzeyde olduğu gözlenmiştir. Tartışma: Dinȋ değerlendirme faktörlerinin; hastalığı ve süreci anlamlandırma, gerekçelendirme, kontrol hissi sağlama, yaşadığı olayı yeniden değerlendirebilme, dinî katılım sayesinde sosyal destek alabilme gibi etkilerinden dolayı travmayla aktif-adaptif başetme ve travma sonrası büyüme üzerine pozitif katkısının olduğu ifade edilebilir. Dayanıklılık, çocukluk ve gençlik döneminde gelişim gösteren; erişkinlikte ise görece stabil bir gidişat izleyen bir yapıdır. Bu nedenle çalışmamıza alınan erişkin katılımcıların dayanıklılıkları üzerine dinȋ değerlerin harhangi bir etkisi gözlenmemiştir. Hastaların umut puanlarının yüksek olmasında, kanser tedavisindeki gelişmelerin ve remisyon oranlarının artması, özellikle erken tanıda iyi prognoz belirtileri, hastaların sosyal destek sistemlerinin iyi olması, doğru bilgiye daha kolay erişilebilmesi gibi nedenlerin etkili olduğu düşünülebilir. Sonuç: Dindarlık-psikiyatri ilişkisinin özellikle de müslüman toplumlarda ve klinisyenler tarafından daha çok araştırılmasına; verilerin ışığında hastaların yararına olarak tıbbi müdahalelerde nasıl kullanılabileceği konusunda çalışmaların arttırılmasına ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: din, dindarlık, meme kanseri, travma sonrası büyüme, psikolojik dayanıklılık

DinDindarlıkMeme neoplazmları+2
Mahmut Akyüz
İnönü University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hekimlerde iş doyumu ve tükenmişlik sendromunun aleksitimi ve bazı sosyodemografik değişkenlerle ilişkisi

ÖZET Hekimlerde iş doyumu ve tükenmişlik sendromunun aleksitimi ve bazı sosyodemografik değişkenlerle ilişkisi. Bu çalışmada Malatya ili merkezinde çalışan hekimlerin iş doyumu ve tükenmişlik düzeylerinin aleksitimi ve bazı sosyodemografik değişkenlerle ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya Malatya il merkezinde bulunan sağlık ocakları, Malatya Sosyal Sigortalar Hastanesi, Malatya Devlet Hastanesi, İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Turgut Özal Tıp Merkezi'nde çalışmakta olan 95 pratisyen, 123 araştırma görevlisi, 81 uzman ve 85 öğretim görevlisi/üyesi olmak üzere 384 hekim katılmıştır. Çalışmada, katılımcılar tarafından doldurulan Sosyodemografik Veri Toplama Formu, İş Doyumu Ölçeği (İDÖ), Maslach Tükenmişlik Ölçeği (MTÖ) ve Toronto Aleksitimi Ölçeği TAÖ) kullanılmıştır İş doyumu (İD) düzeyleri öğretim görevlisi/üyesi hekimlerde ve meslekte çalışma süresi 6-10 yıl ve >11 yıl olanlarda daha yüksek saptanmıştır (F: 5.09, PO.001, F.8.35, PO.001). Kadınların duyarsızlaşma (DYS) ve kişisel basan (KB) düzeyleri daha düşük bulunmuştur (P<0.005, P<0.05). Yaşı 40 ve üzerinde olanların KB düzeyleri daha yüksektir (P<0.01). ÖSYS'de ilk tercihi tıp fakültesi olanların duygusal tükenme (DT) ve DYS düzeyleri daha düşük (PO.05), KB düzeyleri ise daha yüksek bulunmuştur (PO.01). Günlük çalışma süresi 9 saat ve üzerinde olanların DT (P<0.001), DYS (PO..005) ve KB düzeyleri daha yüksek bulunmuştur (P<0.01). Şans oyunu oynayanların KB düzeyleri daha yüksektir (PO.01). Hekimlikle ilgili ek işi olanların DT ve DYS düzeyleri daha yüksek bulunmuştur (P<0.01). Son 6 ay dışında psikiyatrik yardım almış olanların KB düzeyleri daha düşük bulunmuştur (P<0.05). Araştırma görevlisi ve uzman hekimlerin DT ve DYS düzeyleri daha yüksektir (F: 9.54, PO.0001; F:9.36, PO.000I). Meslekte çalışma süresi 6- 10 yıl olanların DT düzeyleri düşük (F:8.35, PO.001), 5 yıl ve daha az olanların da DYS düzeyleri yüksek bulunmuştur (F: 8.50, PO.001). Aleksitimi puanlan ile DYS ve DT puanlan arasında pozitif, KB puanlan arasında ise negatif; DYS puanlan ile DT puanlan arasında pozitif, KB ve İD puanlan arasında ise 53negatif; DT puanlan ile İD ve KB puanlan arasında negatif; İD puanlan ile KB puanlan arasında pozitif korelasyon bulunmuştur (PO.0001). Bu çalışmanın sonuçlan, hekimlik mesleğinde tükenmişlik sendromu, iş doyumu ve aleksitimi düzeylerini araştıran çalışmalann bulgulannı desteklemektedir.

Rıfat Karlıdağ
İnönü University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Görme engellilerde ruhsal belirtilerin, yaşam doyumunun ve stresle baş etme tarzlarının araştırılması

Amaç: Çalışmanın birincil amacı görme kaybı ile psikiyatrik belirti ilişkisinin aydınlatılması, ikincil amacı ise görme engelli bireylerde yaşam doyumu düzeyleri ile stresle baş etme tarzlarının araştırılmasıdır.Gereç ve Yöntem: Araştırmaya, Haziran 2009-Eylül 2009 tarihleri arasında, adreslerine ulaşılabilen toplam 110 görme özürlü kişi alınmıştır. Veri toplama aracı olarak; sosyodemografik veri formu, Kısa Semptom Envanteri; Yaşam Doyum Ölçeği; Stresle Baş Etme Tarzları Anketi kullanılmıştır. Katılımcılardan araştırmacı gözetiminde bir anketör yardımı ile yüzlerine okuma yöntemi ile toplamda 130 anket sorunun yanıtlanması istenmiştir. Verilerin istatistiksel analizi SPSS 12 paket programı ile yapılmıştır.Bulgular: Katılımcıların sadece %17'si kronik fiziksel bir rahatsızlıktan ve %5'i kronik ruhsal rahatsızlıktan söz etmiştir. Katılımcıların psikiyatrik belirti dağılımlarına bakıldığında; KSE alt ölçekleri arasında özellikle kişiler arası duyarlılık, hostilite ve paranoid belirti puanlarının kısmen daha yüksek olduğu görülmüştür. Yaşam doyumlarına bakıldığında genel olarak yaşam doyum oranlarının orta ve yüksek düzeylerde seyrettiği görülmüştür. Yaşam doyum oranları sosyodemografik verilerden eğitim düzeyi ve bir işi olma durumu ile istatistik olarak anlamlı düzeyde ilişkili bulunmuştur. Stresle baş etme tarzlarına bakıldığında ise görme engellilerin %50'sinin kendine güvenli yaklaşım tarzını kullandıkları görülmektedir. Katılımcıların stresle baş etme tarzları ile psikiyatrik belirti grupları arasındaki ilişki değerlendirildiğinde, stresle baş etme tarzları ile sadece hostilite grubu arasında anlamlı ilişki görülmüştür.Sonuç: Fiziksel ve ruhsal sağlık açısından görme engellilerin iyi düzeyde olduğu belirlenmiştir. Bu konuda çelişkili sonuç bildiren birçok çalışma olmakla birlikte, bulgularımız özellikle ruhsal sağlık açısından engellilerle diğer insanların benzer olduğunu bildiren çalışmalarla örtüşmektedir. Bulgularımız görme duyusundan mahrum kalmanın bireyi daha şüpheci, hostil ve duyarlı kılıyor olabileceğini düşündürmektedir. Beklenenin aksine yaşam doyum düzeylerinin genel anlamda iyi düzeyde olması literatürle uyumludur. SBTÖ verileri görme engellilerin genel anlamda stresle baş etmede olumlu tarzları kullandıklarını ve streslerini yönetebildiklerini göstermektedir. Kronik ruhsal rahatsızlığı olmayanlarda stresle baş etme tarzı olarak kendine güvenli yaklaşım kullanımının daha fazla görülmesi literatürle örtüşmekte, görme engellilerin direnme gücü ve allostatik uyumu açısından bize önemli bir veri sunmaktadır. Hostilite puanları dışında görme engellilerin stresle baş etme tarzları ile psikiyatrik belirtileri arasında ilişki olmadığını ve birbirlerini etkilemediğini düşündürmektedir. Hostilite puanları yüksek grubun stresle baş etme tarzı olarak sosyal desteğe başvurma tarzını daha çok kullandıkları görülmüştür. YDÖ düzeyleri ile SBTÖ arasındaki ilişkiye bakmak için katılımcı sayımız yeterli olmamıştır.Anahtar Kelimeler: Görme engelli, hedonik uyum, yaşam doyumu, YDÖ, stresle baş etme tarzı, SBTÖ, kısa semptom envanteri, KSE

Belirti ve semptomlarEngelli kişilerGörme+7
Kenan Temiz
İnönü University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Panik bozukluğu ve major depresif bozuklukta bağlanma boyutlarının araştırılması

Amaç: Bu çalışmada, erken yaşantıların bağlanmada kaygı ve kaçınma üzerine etkili olduğu, bağlanmada kaygı ve kaçınmanın major depresyon (MD) tanısı alanları, panik bozukluğu (PB) tanısı alanlardan ayırt edeceği hipotezini test etmek üzere kurgulanmıştır. Ayrıca, iki tanı grubunun da kontrol grubuna oranla daha yüksek düzeyde kaygı ve kaçınma göstereceği beklenmektedir.Yöntem: Bu araştırma, Ekim 2009 ile Ekim 2011 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi Psikiyatri kliniğine başvuran DSM-IV-TR tanı ölçütlerine göre panik bozukluğu ve major depresyon tanısı almış hastalar ile yaş, cinsiyet ve eğitim durumu açısından eşleştirilmiş kontrol grubu ile yapılmıştır. Bu süre içinde çalışma kriterlerini karşılayan 100 panik bozukluğu tanısı almış hasta, 100 major depresyon tanısı almış hasta ve 145 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya alınmıştır. Panik bozukluğu, Major depresyon tanısı DSM-IV-TR kriterlerine göre düzenlenmiş olan yapılandırılmış görüşme formu (The Structured Clinical Interview for DSM-IV-TR: SCID-I) kullanılarak saptanmıştır. Çalışmaya katılanlar yapılacak işlem konusunda bilgilendirilmiş ve onamları alınmıştır. Araştırma projesi, İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu tarafından onaylanmıştır.Bulgular: MD ve PB grubunun sağlıklı kontrollere göre istatiksel olarak anlamlı olarak daha yüksek bağlanmada kaygı ve kaçınma puanına sahip olduğu gösterildi. MD grubunun hem sağlıklı kontrollerden hem de PB grubuna göre istatiksel olarak anlamlı daha yüksek bağlanmada kaygı puanına sahip olduğu gösterildi. MD ve PB grubu arasında bağlanmada kaçınma puanı arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadığı gösterildi. MD grubunda 6 aydan az anne sütü almış olmak istatiksel olarak anlamlı fark oluşturduğu gösterildi. Erken dönem yaşantılarının bağlanmada kaygı ve kaçınmayı istatiksel olarak anlamlı olarak etkilemediği gösterildi.Sonuçlar: Bu çalışma, Malatya örnekleminde bağlanma boyutlarının araştırıldığı ilk çalışmadır. En dikkat çeken yanı MD grubunda 6 aydan az anne sütü almış olmanın gösterilmesiydi. Bir diğer önemli olanda bağlanmada kaygı ve kaçınmanın MD grubunda yüksek çıkmasıydı. MD grubunda kaçınma boyutunun yüksek çıkması kültürel dinamiklerle açıklanabilmektedir. PB grubunda sağlıklı kontrollere göre bağlanmada kaygı ve kaçınma puanı yüksek, bağlanmada kaygı puanı ise MD grubundan düşük çıkması Malatya örnekleminin Türkiye örneklemi ile uyumlu olduğunu gösterdi. Bulunan bu sonuçlar önceki çalışmalar ile uyumludur. Sonuçta MD, PB ve sağlıklı kontrollerde bağlanma boyutlarının farklılaştığını Malatya örnekleminde göstermiş bulunmaktayız.

AnksiyeteBağlanmaDepresyon+1
Serdal Özdemir
İnönü University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Antisosyal kişilik bozukluğunda yenilik arayışı ve dopamin reseptör D4 polimorfizmi ilişkisinin araştırılması

Amaç: Antisosyal kişilik bozukluğu hem toplumsal yaşamda hem de hukuki alanlarda pek çok soruna neden olan, özellikle diğer kişilerin haklarına karşı saldırgan tutumlar, suç işlemeye eğilim, vicdan azabı çekmeme gibi özelliklerle belirli bir bozukluktur. Etiyolojisinde olumsuz aile tutumları, yetersiz ilgi ve disiplinle büyütülme, aile içinde şiddet gibi çevresel faktörlerin yanı sıra genetik yatkınlığın da rolü olduğu kabul edilmektedir. Bu çalışmada antisosyal kişilik bozukluğunun etiolojisinde rol oynayabileceği düşünülen dopamin reseptör D4 polimorfizmini ve bununla ilişkili bir mizaç özelliği olan yenilik arayışını sağlıklı gönüllülerle karşılaştırmak amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya DSM-IV tanı ölçütlerine göre ASKB tanısı konulan, 18?45 yaş arası 50 erkek hasta alınmıştır. Tüm katılımcıların tanısı, yarı yapılandırılmış görüşme ile DSM-III-R Yapılandırılmış Klinik Görüşmesi Türkçe Versiyonu (SCID-II) uygulanarak konulmuştur. Veri toplama aracı olarak; sosyodemografik veri formu ve Cloninger'in Mizaç ve Karakter Envanterinin Türkçe'ye uyarlanmış versiyonu (Türkçe TCI) kullanılmıştır. Hasta grubunun tamamlanmasından sonra benzer sosyodemografik özelliklere sahip 50 erkek katılımcı kontrol grubu olarak çalışmaya alınmıştır. Katılımcılardan alınan kan örneklerinde SAS-PCR yöntemi ile DRD4 -521 C/T substitisyonuna bakılmıştır.Bulgular: Çalışmaya alınan bireylerin yaş ortalaması 23,9 (SD 3.015), ASKB grubunun yaş ortalaması 22,6 (SD 3.068) ve kontrol grubunun yaş ortalaması 25,1 (SD 2.402) olarak bulunmuştur. Kontrol grubunun eğitim düzeyi, düzenli bir işte çalışma oranları ve maddi gelirleri ASKB grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. ASKB grubunda yetersiz bir ilgi ve disiplinle büyütülme, fiziksel şiddete maruz kalma, ailede psikiyatrik hastalık, boşanmış ya da parçalanmış aileden gelme, çocukluğunda anneden uzun süreli ayrılık oranları kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmuştur. Her iki grubun alel ve genotip frekansları arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. ASKB grubunda yenilik arayışı puanları kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmuştur. Tüm grupta yenilik arayışı puanları ile -521C/T polimorfizmi arasında bir ilişki bulunamamıştır. ASKB grubunda yüksek belirsizlik korkusu puanları ile -521C allelinin varlığı arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır.Sonuç: Çalışmamızın sonuçları ASKB da yenilik arayışının kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek olduğunu desteklemektedir. -521C/T SNP ile YA arasında bir ilişkinin gösterilememesi kişilik gelişiminde genetik faktörlerin değişen oranlarda etkili olabileceğini, etnik farklılıkların bu etkiyi belirleyebileceğini göstermektedir. -521C/T SNP ile serotonerjik sistem tarafından düzenlenen ?belirsizlik korkusu? puanları arasında ilişki bulunması farklı mizaç özellikleri üzerinde etkili olduğu düşünülen belirli nörotransmitter sistemlerinin birbirleri ile etkileşimleri sonucunda diğer mizaç özellikleri üzerinde de belirleyici olabileceğini düşündürmektedir.

Antisosyal kişilik bozukluklarıDopamin
Zeynep Elyas
İnönü University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üretim ve hizmet sektöründe çalışan işçilerde ruhsal sağlık düzeyi, ruhsal belirti dağılımı, algılanan sağlık, iş doyumu, yaşam doyumu ve sosyodemografik özelliklerinin karşılaştırılması

ÖZETÜRETİM VE HİZMET SEKTÖRÜNDE ÇALIŞAN İŞÇİLERDE RUHSAL SAĞLIK DÜZEYİ, RUHSAL BELİRTİ DAĞILIMI, ALGILANAN SAĞLIK, İŞ DOYUMU, YAŞAM DOYUMU VE SOSYODEMOGRAFİK ÖZELLİKLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASIAmaç: Üretim ve hizmet sektöründe çalışan işçilerde ruhsal sağlık düzeyi, ruhsal belirti dağılımı, algılanan sağlık düzeyi, iş doyumu, yaşam doyumu ve sosyodemografik özelliklerinin karşılaştırılması, çalışanların ruh sağlığı profilinin kesitsel olarak belirlenmesi, risk etkenlerinin saptanması hedeflenmiştir.Gereç ve Yöntem: Çalışmanın amacı yazılı ve sözlü olarak sunulduktan ve gönüllü katılımcılardan yazılı onay alındıktan sonra sosyodemografik veri formu, Genel Sağlık Anketi (GSA), Yaşam Doyum Ölçeği (YDÖ), Algılanan Sağlık Ölçeği, İş Doyumu Ölçeği (İDÖ), Kısa Semptom Envanteri (KSE) uygulanmıştır.Bulgular: Çalışmaya %5,8'i (17) kadın, % 94,2'si (274) erkek olmak üzere toplam 291 işçi alındı. Çalışmaya katılan işçilerin %44,7'si (130) temizlik, %55,3'ü (161) tekstil fabrikası işçisidir. Örneklemin yaş ortalaması 31,78'dir. Üretim sektöründe eğitim yılı yüksek olanların oranı daha fazladır. Hizmet sektöründe çalışanların %57'si ilkokul ve ortaokul mezunu iken üretim sektöründe çalışanların %61'i lise ve üzeri okul mezunudur. Yaşam Doyumu ve iş doyumu açısından iki sektör karşılaştırıldığında hem yaşam doyumunun hem de iş doyumunun üretim sektöründe çalışanlarda anlamlı derecede daha yüksek olduğu gözlenmiştir. Kısa Semptom Envanteri ölçeğinin tüm alt ölçeklerinde iki sektör arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Kısa Belirti Envanterinde rahatsızlık ciddiyeti indeksi ortalaması hem genel toplamda, hem de her iki sektörün ortalamalarında kesme noktasının üzerinde yer almaktaydı. GSA puanı ile yaşam doyumu arasında negatif bir ilişki vardı ve GSA puanı arttıkça bireyin yaşam doyumu azalmaktaydı. İş doyumu ile Belirti Toplamı İndeksi arasında negatif ilişki bulundu. Bireyin yaşam doyumu arttıkça Belirti Toplamı İndeksi puanı anlamlı olarak azalmaktaydı.Sonuç: Çalışmamızda yaşam doyumu ile iş doyumu arasındaki ilişkinin pozitif olduğu ve bireyin iş doyumunun artışına bağlı olarak, yaşam doyumunun arttığı görülmüştür. Bu iki değişken arasında anlamlı bir ilişki olması, yaşam doyumu içerisinde iş doyumunun önemli bir yeri olduğunu göstermektedir. KSE'de rahatsızlık ciddiyeti indeksi ortalamasının hem genel toplamda, hem de her iki sektörün ortalamalarında kesme noktasının üzerinde yer alması ve çalışanların psikiyatrik rahatsızlıklar açısından risk oluşturacak düzeyde ruhsal belirtiye sahip olduklarını göstermektedir. İşsizlik kaygısı, iş güvencesi olmaması, ücretlerin yoksulluk sınırının dahi altında olmasının altta yatan en önemli nedenler olduğu düşünülmektedir.Anahtar kelimeler: işçi, üretim sektörü, hizmet sektörü, ruhsal sağlık, ruhsal belirti, algılanan sağlık, iş doyumu, yaşam doyumu, kısa semptom envanteri

Mutlu Dağdelen
İnönü University
2008
00

Other supervisors