Theses supervised by Prof. Dr. Turan Set
13 theses · Karadeniz Technical University
Sağlık çalışanlarının mevsimsel grip aşısı bağışıklanması hakkındaki bilgi tutum ve davranışları ile sağlık algısı ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada; sağlık çalışanlarının mevsimsel grip aşısı bağışıklanması hakkındaki bilgi tutum ve davranışları ile sağlık algısı ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve yöntem: Çalışma, Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi'nde Ekim 2020 ile Mart 2021 tarihleri arasında kesitsel, tanımlayıcı tipte bir araştırma olarak yürütüldü. Çalışmaya Farabi Hastanesi'nde görev yapmakta olan toplam 391 doktor ve hemşire dahil edildi. Gönüllü katılımcılara yüz yüze anket yöntemi ile "sağlık çalışanlarının mevsimsel grip aşısı bağışıklanması hakkındaki bilgi tutum ve davranışları ile sağlık algısı ilişkisi anketi" uygulandı. Veri analizinde SPSS 22.0 istatistik paket programı kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak alındı. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 32,3±7,6 yıldı. Katılımcıların %5,9'u her yıl düzenli mevsimsel grip aşısı olduğunu belirtti. Grip aşısına karşı en sık aşılanmama nedenleri; çok sık grip geçirmeme ve aşının etkinliğine inanmama idi. Katılımcıların yaşları arttıkça her yıl düzenli aşı olma olasılığının da arttığı görüldü. Düzenli aşı yaptıranlar, aşıyı yakınlarına daha çok önermekteydi. Grip aşısı yaptırma durumuna göre sağlık algısı ölçeğinden alınan ortalama puanlar farklılık göstermedi. Sonuç: Çalışmamızda sağlık çalışanlarının grip aşısı yaptırma oranlarının düşük olduğu belirlendi. Çalışmamızın neticesinde, hedeflenen aşılanma oranlarına ulaşabilmek için sağlık çalışanlarına farkındalıklarını arttırmaya yönelik eğitimler ve uygulamaların yapılması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
Erişkinlerde tip 2 diyabet riskinin değerlendirilmesi
Amaç: Kronik metabolik bir hastalık olan tip 2 diyabet, dünya çapında önemli bir halk sağlığı sorunudur. Riskli bireylerin belirlenmesi, hastalık oluşumu ve hastalığın komplikasyonlarının gelişiminin azaltılması için önemlidir. Bu çalışma erişkin bireylerin diyabet riskinin değerlendirilmesi amacı ile gerçekleştirilmiştir. Gereç ve yöntem: Kesitsel-tanımlayıcı tipte olan bu çalışmamızı Aralık 2020 ile Mayıs 2021 arasında Trabzon ili Kalkınma bölgesindeki üç aile sağlığı merkezinde gerçekleştirdik. Çalışmaya 18 yaş ve üzeri, daha önce diyabet tanısı almamış olan 392 kişiyi dâhil ettik. Araştırmacılar tarafından katılımcıların antropometrik ölçümleri yapıldı. Araştırmacılar tarafından geliştirilmiş olan, katılımcıların sosyodemografik özellikleri ilgili soruları ve Finlandiya Diyabet Risk Skoru (FINDRISK) ölçeğini içeren anket formu yüz yüze uygulanmıştır. Bulgular: Katılımcıların %52,0'si kadın, %66,6'sı evliydi. Katılımcıların yaş ortancası 34 (IQR: 27-45) olup; beden kitle indeksi (BKİ) ortancası 27,2 (IQR: 24,1-31,4) kg/m²'dir. Tüm katılımcıların bel çevresi ortalaması 94,2 ± 13,8 cm (min:58, max:132) olup; kadınlarda bel çevresi ortancası 88 (IQR:80-102) cm iken, erkeklerde bel çevresi ortancası 97 (IQR:92-104) cm ölçülmüştür. Tüm katılımcıların FINDRISK ölçeğinden aldıkları toplam puan ortancası 9 (IQR: 5-12) olarak bulunmuştur. Bireylerin %16,3'ünün yüksek ve çok yüksek diyabet risk düzeyinde olduğu belirlenmiştir. Sonuç: Aile hekimlerinin erişkin bireylerde diyabet yönünden tarama yapmaları hastalıkla mücadelede önemlidir. Hızlı ve kolay uygulanabilen, ucuz ve anlaşılır bir tarama yöntemi olan FINDRISK ölçeğinin, diyabet riski olan kişilerin belirlenmesi amacıyla kullanılması önerilmektedir.
Aile hekimliğinde hipertansiyon yönetimine hasta bakışı
Amaç: Hipertansiyon, aile hekimliğinde karşılaşılan en yaygın kronik hastalıktır. Bu araştırmanın amacı; aile hekimliğinde hipertansiyon yönetimine hasta bakışının değerlendirilmesidir. Gereç ve yöntem: Çalışmamız; kesitsel ve tanımlayıcı nitelikte olup, Trabzon ilindeki 4 farklı aile sağlığı merkezinde, Aralık 2020 ile Nisan 2021 tarihleri arasında yapılmıştır. Çalışmaya 1 yıldan uzun süredir esansiyel hipertansiyonu olan, 18 yaş üstü 384 hasta dahil edilmiştir. Katılımcılara, araştırmacılar tarafından hazırlanan "Birinci Basamakta Hipertansiyon Yönetimine Hasta Bakışını Değerlendirme Anketi" yüz yüze görüşme yöntemiyle uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamızdaki katılımcıların yaş ortalaması 60,1 (±10,3) yıl olup %56,8'i kadınlardan oluşuyordu. Hastaların aile hekimliğinde HT tanısı alma oranı %6,5 (n=25) iken, HT tedavisi başlanma oranı ise %5,7'dir (n=22). Hipertansiyon takibinde aile hekimliğine başvurma oranı ise %18,8 (n=72) olarak bulunmuştur. Hastaların HT tanı, tedavi ve takibinde en sık başvurduğu branş dahiliye iken ikinci sırada kardiyoloji gelmekteydi. Dahiliyede tanı alan hastaların yaş ortalaması , ve HT süresi kardiyoloji ve aile hekimliği ile kıyaslandığında anlamlı derecede yüksekti (p=0,000). Kardiyolojide takip edilen hastalar, diğerlerine kıyasla HT takibine daha düzenli gidiyordu (p=0,000). Hastaların %55,5'i (n=213) HT tedavisinin aile hekimleri tarafından yapılmadığını düşünüyordu, bu oran kardiyolojide takip edilen hastalarda, diğerlerine kıyasla anlamlı derecede yüksekti (p=0,001). Sonuç: Hipertansiyon tanı, tedavi ve takibinde aile hekimliğinin istenilen etkinlikte olmadığı görülmüştür. Hastaların büyük kısmının, hipertansiyon tedavisinin aile hekimi tarafından yapılmadığını düşündüklerini, bu konuda aile hekimlerine yeterince güvenmediklerini ve başka bir uzmana gitme gerekliliği duyduklarını tespit ettik.
Hipotiroidi hastalarının levotiroksin kullanımı konusundaki bilgi durumları
Hipotiroidi Hastalarının Levotiroksin Kullanımı Konusundaki Bilgi Durumları Amaç: Hipotiroidi toplumda yaygın görülen endokrin bir hastalıktır ve levotiroksin ile tedavi edilmektedir. Bu çalışmanın amacı levotiroksin kullanan hastaların ilaç kullanımı konusundaki bilgi durumunu değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Çalışmamız; kesitsel ve tanımlayıcı nitelikte olup Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı'nda Temmuz 2021 ile Ekim 2021 tarihleri arasında yapılmıştır. Çalışmaya Aile Hekimliği ve Endokrinoloji polikliniklerine başvuran, levotiroksin kullanan, 18 yaş üstü 384 hasta dahil edilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik özellikler ve levotiroksin doğru kullanımıyla ilgili bilgileri ölçmek amacıyla araştırmacılar tarafından hazırlanan anket formu, yüz yüze görüşme yöntemiyle uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamızdaki 384 katılımcının yaş ortalaması 46,5 (±13,6) yıl olup %90,4'ü (n=347) kadınlardan oluşuyordu. %98,2'lik (n=377) oranla en çok sayıda katılımcının doğru bildiği önerme LT4'ün kahvaltıdan en az 30 dakika önce aç karnına alınması gerektiği bilgisiydi. %31,0'lık (n=119) oranla en az sayıda katılımcının doğru bildiği önerme ise kalsiyum, demir gibi ilaçlar kullanılacak ise LT4 ile arasında en az 4 saatlik zaman farkı bırakılması gerektiğiydi. Bu önermeye verilen cevaplar ile yaş (p=0,000), eğitim durumu (p=0,002), meslek (p=0,000) ve kalsiyum kullanımı (p=0,000) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı. %33,1'lik (n=136) oranla en çok sayıda katılımcının yanlış bildiği önerme ise LT4 yan etkilerinin sorgulandığı önermeydi. Önermeye verilen cevaplar ile yaş (p=0,019), eğitim durumu (p=0,000), meslek (p=0,003), tiroid cerrahisi öyküsü (p=0,047) ve takipli olunan hekim (p=0,004) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı. Sonuç: Çalışmamızda katılımcıların levotiroksin kullanımı konusunda bilgi düzeylerinin düşük olduğu görülmüştür. Çalışmamızın neticesinde tedavinin önemli bir bileşeni olan ilaç uyumunun artırılması için hastalara ilaç kullanımı, olası etkileşim ve yan etkiler konusunda ayrıntılı bilgi verilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Hipotiroidi, Levotiroksin, İlaç uyumu, Tedavi uyumu
Serum ferritin düzeyleri ile depresyon ilişkisi
Amaç: Demir eksikliği ve depresyon önemli halk sağlığı sorunlarıdır. Bu çalışmanın amacı, demir eksikliği ile depresyon arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç ve yöntem: Bu çalışma, Karadeniz Teknik Üniversitesi Aile Hekimliği polikliniğinde kesitsel bir araştırma olarak yürütüldü. Serum ferritin düzeyi düşük 146, serum ferritin düzeyi normal 162 olmak üzere toplam 308 kişi çalışmaya dâhil edildi. Gönüllü katılımcılara demografik bilgiler anketi ve Beck depresyon Ölçeği (BDÖ) uygulandı. Çalışma için etik kurul onayı alındı. Bulgular: Katılımcıların %76'sı kadın olup, katılımcıların BDÖ skoru ortalaması 11,4 ± 7,1'dir. Katılımcıların %16'sında anemi, %14'ünde depresyon öyküsü vardı. Yaş grupları, serum ferritin düzeyi, cinsiyet, depresyon öyküsü ve anemi; BDÖ skorunu etkileyen önemli değişkenler olarak bulundu (p< 0,05). Serum ferritin düzeyi düşük olanların (n=146), %13,7'sinde (n=20) orta şiddetli depresif belirti ve %5,5'inde (n=8) ağır şiddetli depresif belirti gözlendi. Serum ferritin düzeyi düşük olanların %28,8'inde (n=42) depresyon tespit edilirken, ferritin düzeyi normal olanların %6,2'sinde (n=10) depresyon tespit edildi. Depresyon prevalansı kadınlarda (%18,8) erkeklere (%10,8) oranla daha fazla bulundu. Ayrıca anemisi olanların %34,7'sinde depresyon varken, anemisi olmayanların %13,5'inde depresyon vardı. Sonuç: Demir eksikliği olan hastalar birçok uzmanlık dalı tarafından değerlendirilmektedir. Fakat hastaların genellikle duygudurum değerlendirilmesi yapılmamaktadır. Çalışmamızda ferritin düzeyi düşük kişilerde, ferritin düzeyi normal olan kişilere göre BDÖ skoru daha yüksek, depresif belirtiler daha şiddetli ve depresyon daha sık olarak tespit edildi. Çalışmamızın sonuçları demir eksikliği olan hastaların duygudurum değerlendirilmesinin yapılmasının gerekliliğini destekler niteliktedir. Anahtar kelimeler: Ferritin, Demir eksikliği, Depresyon, Beck depresyon ölçeği
Beden kitle indeksi ve dürtüsellik ilişkisi
Amaç: Obezite ülkemizde ve dünyada giderek artan bir sağlık problemidir. Obezitenin dürtüsellikle ilişkisi bulunduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Dürtüsellik; önceden düşünmeden ya da bilinçli karar almadan hızlı eyleme geçme eğilimi olarak tanımlanır. Çalışmamızın amacı beden kitle indeksi (BKİ) ile dürtüsellik arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Gereç ve Yöntem:Çalışma KTÜ Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Polikliniğinde gönüllü hastalar arasında Kasım-Aralık 2019 tarihlerinde kesitsel tanımlayıcı bir çalışma olarak yapıldı. Katılımcılara sosyodemografik bilgiler anketi ve Barratt Dürtüsellik Ölçeği -11 Kısa Formu (BIS-11 ) uygulandı. Boy ve kiloları ölçülerek BKİ'leri kaydedilen toplam 400 katılımcının verileri analiz edildi. Veriler SPSS paket programı ile analiz edildi. Numerik değişkenler normal dağılım açısından Kolmogorov Smirnov-z testi ile değerlendirildi. Tanımlayıcı istatistikler ve Spearmen korelasyon analizi kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak alındı. Bulgular: Katılımcıların 274'ü (%68,5) kadın, 126'sı (%31,5) erkek ti. Ortanca yaş 22 (IQR: 20-29) olarak hesaplandı. Katılımcıların BKİ'leri ile toplam dürtüsellik skoru arasında pozitif korelasyon saptandı (r = 0,442, p< 0,001). Benzer şekilde motor dürtüsellik (r = 0,358, p< 0,001), dikkat dürtüselliği (r = 0,274, p< 0,001) ve plan yapmama (r = 0,398, p< 0,001) puanları ile BKİ değerleri arasında da pozitif korelasyon saptandı. Sonuç: BKİ ile dürtüsellik arasında kuvvetli pozitif bir ilişki olduğu görüldü. Bu sonuç obezite temelinde dürtüselliğin önemli bir yer tutabileceğini düşündürmektedir. Dolayısıyla dürtüselliğe yönelik tarama ve tedavilerin geliştirilmesi, obeziteyle mücadele açısından faydalı olabilir. Anahtar Sözcükler: Dürtüsellik, Beden Kitle İndeksi, Obezite,
Ortaokul çağındaki öğrencilerin obezite farkındalıklarının profesyonel spor yapma durumları ve ders başarıları açısından incelenmesi
Amaç: Kronik bir hastalık olan obezite tüm dünyada önemli bir halk sağlığı sorunudur ülkemizde sıklığı hızla artmaktadır. Bu artışın önüne geçilmesi için gerekli önlemlerin alınmasına çocukluk ve adolesan dönemde başlanması önemlidir. Bu çalışma ortaokul çağındaki öğrencilerin obezite farkındalıklarını belirlemek ve bu farkındalığın spor yapma veya ders başarısı ile olan ilişkisini incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Gereç ve yöntem: Çalışma Trabzon il merkezi 20.04.2023 ile 20.05.2023 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Ortahisar ilçesindeki Atatürk Ortaokulu, Mimar Sinan Ortaokulu ve Pelitli 75. Yıl Cumhuriyet Ortaokulunda eğitim görmekte olan ortaokul çağındaki 224 lisanslı spor yapan öğrenci ve aynı sınıfta eğitim görmekte olan 411 kontrol grubu üzerinde toplam 635 öğrenci ile yapıldı. Katılımcılara sosyodemografik özelliklerini, spor geçmişini ve okul başarılarını inceleyen bilgi formu, çocuklar için obezite farkındalık ölçeği doldurtuldu. Verilerin analizinde IBM SPSS 26.0 programı kullanıldı. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 12,4±0,0 yıldı. Beden Kitle İndekslerinin (BKİ) 20,7±0,1 kg/m² idi. Sunulan çalışmada sporcuların kontrol grubuna göre yaşları ve boyları arasında anlamlı fark yoktur (p>0,05). Sporcu grubunun kilo ortalaması 43,5±0,4, kontrol grubunun kilo ortalaması 47,6±0,3 (p<0,001). Sporcuların obezite farkındalığı 30,6±0,0, kontrol grubunun 26,2±0,0 olarak saptandı (p=0,010). Obezite farkındalığı beslenme alt boyut puanları sporcularda 21,8±0,0 kontrol grubunda 20,3±0,0, sporcularda anlamlı olarak yüksektir (p<0,001). Çalışmada sporcuların genel başarı notu (84,3±0,13) kontrol grubuna (86,0±0,04) kıyasla anlamlı şekilde düşüktür (p<0,001). Spor yapılan süre ile obezite farkındalığı arasında pozitif yönde güçlü derecede korelasyon vardır (p<0,001). Sonuç: Çalışmanın sonucunda sporcuların kontrol grubuna kıyasla obezite farkındalıklarının yüksek, okul başarılarının düşük olduğu görülmüştür. Spor ile geçirilen süre arttıkça ve spor başarısı yükseldikçe obezite farkındalıkları artmaktadır. Öğrencileri erken yaşlarda spora yönlendirmek, obezite farkındalıkları yüksek ve sağlıklı bireyler olmalarına faydası olurken ders başarılarını artırmak için derslere ayrılan sürenin artırılması ve okul dışında destekleyici eğitim almaları önerilebilir. Anahtar Sözcükler: Obezite, Farkındalık, Ortaokul, Ders başarısı, Fiziksel aktivite
Sigara kullanan 18-40 yaş arası bireylerde sigara bırakmada kardiyovasküler risk değerlendirmesi ile 5A-5R yaklaşımının karşılaştırılması
Amaç: Sigara kullanımı dünya çapında önemli bir halk sağlığı problemidir. Bu çalışmada; sigara bırakma üzerine kardiyovasküler risk değerlendirmesi ile 5A-5R yaklaşımı arasında fark olup olmadığının incelenmesi, kardiyovasküler risk değerlendirmesinin sigara bırakma davranışındaki etkileri, güçlü ve açık bir şekilde bir kez yapılan sigara bırakma tavsiyesinin sigara bırakma üzerine etkisinin gözlemlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Müdahale şeklinde olan çalışmamızı Haziran 2023 ile Temmuz 2023 tarihleri arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Aile Hekimliği polikliniğinde yapılmıştır. Çalışmaya 18-40 yaş arası en az bir yıldır 10 adet/gün sigara kullanan ve 6 ay içerisinde lipid profili bakılmış olan gönüllü bireyler dahil edilmiştir. 164 katılımcı 1:1 olacak şekilde sırasıyla rastgele tahsis edilmiştir. Her iki gruba da araştırmacılar tarafından hazırlanan sosyodemografik özellikleri ve sigara kullanım durumlarını sorgulayan bir anket formu yüz yüze doldurulmuştur. Kontrol grubuna 5A-5R stratejisi, Müdahale grubuna ise 2019 ESC/EAS kılavuzu ile gençlerde 10 yıllık kardiyovasküler riski hesaplanarak sigara bırakması açık bir şekilde önerilmiştir. 6 ay sonunda telefon veya yüz yüze görüşerek sigara kullanım durumları öğrenilmiştir. Bulgular: Toplam 164 katılımcının yaş ortancası 33 (IQR:25-37) yıl idi. Katılımcıların %58,5 (n=96)'ini erkekler oluşturmaktaydı. Katılımcıların %61,6 (n=101)'sına son poliklinik muayenesinde sigara kullanımı sorulmamış idi. Katılımcıların %36 (n=59)'sına daha önce herhangi bir bölüm tarafından sigara bırakma önerisi yapılmamıştı. Altı ay sonunda bir gün dahi olsa sigara bırakmayı deneyen katılımcı sayısı kontrol grubunda %29,3 (n=24) iken müdahale grubunda %42,7 (n=35) idi (p=0,073). Sonuç: Uygulanan kardiyovasküler risk hesabı kullanılarak yapılan sigara bırakma önerisi, 5A-5R modeli kadar sigara bırakma denemesine sebep olmuştur. Her başvuru bir fırsat olarak değerlendirilmelidir. Anahtar Kelimeler: Sigara, Sigara bırakma, Kardiyovasküler risk, Motivasyonel görüşme
Erişkin bireylerde beslenme okuryazarlığı ile obezite ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Obezite prevalansı dünyada ve Türkiye'de giderek artan ciddi bir sağlık sorunudur. Bu çalışmada beslenme okuryazarlığı ile obezite ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız; kesitsel nitelikte olup Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı'nda Aralık 2023 ile Nisan 2024 tarihleri arasında yapılmıştır. Çalışmaya Aile Hekimliği polikliniklerine ve üniversitemize bağlı eğitim Aile Sağlığı Birimine başvuran 18-64 yaş arası 328 hasta alınmıştır. Katılımcılar VKİ<30 ve VKİ≥30 olacak şekilde 2 gruba ayrılıp; katılımcılara sosyodemografik özellikler ve Yetişkinlerde Beslenme Okuryazarlığı Değerlendirme Aracı'nı (YBOYDA) içeren bir anket formu, yüz yüze görüşme yöntemiyle uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda katılımcıların yaş ortalaması 35,1±12,7 yıl, hesaplanan VKİ'lerinin ortalaması 29,2±6,9 kg/m2 idi. Katılımcıların %67,7 (n=222)'sini kadınlar oluşturmaktaydı. Gruplar (Grup 1:VKİ < 30 ve Grup 2:VKİ ≥ 30) karşılaştırıldığında; yaş (p=0,000), medeni durum (p=0,000), çocuk sayısı (p=0,000), eğitim durumu (p=0,000), kronik hastalık varlığı (p=0,000) açısından gruplar arasında anlamlı fark vardı. Grupların YBOYDA ölçeğinden aldıkları puanlar değerlendirildiğinde obez olan grubun besin grupları (p=0,004), porsiyon miktarları (p=0,03) ile sayısal okuryazarlık ve gıda etiketi okuma (p=0,000) alt bölümlerinde diğer gruba göre yeterli puan alma oranları anlamlı derecede düşüktü. Sonuç: Çalışmamızda erişkinlerde VKİ arttıkça YBOYDA ölçeğinden alınan puanın azaldığı, obez olan bireylerde obez olmayanlara göre beslenme okur yazarlığı düzeyinin daha düşük olduğu saptanmıştır. Çalışmamızın neticesinde obezitenin önüne geçmede kişilerin ve toplumun beslenme okur yazarlığı seviyesinin arttırılmasının önemli olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Obezite, beslenme, okuryazarlık, sağlık okuryazarlığı
İlköğretim çağındaki çocukların ebeveynlerinin çocuklarına yönelik akılcı ilaç kullanım durumlarının değerlendirilmesi
Amaç: Bilinçsiz ve yanlış ilaç kullanımı toplum sağlığını etkileyen en önemli sorunlardandır. Hastaların hekime danışmadan, eski deneyimleri, internet, tanıdık tavsiyeleri, diğer sağlık çalışanları veya medya kanalı aracılığı ile denetimsiz ilaç kullanmaları ve tedaviyi tamamlamadan bırakmaları bize akılcı ilaç kullanımına gerekli önemin verilmediğini göstermektedir. Çocuklarda akılcı ilaç kullanımı konusunda ebeveynlerin tutumları oldukça önemlidir. Bu çalışmanın amacı çocuklarından birincil derecede sorumlu olan ebeveynlerin çocuklarının hastalıklarında akılcı ilaç kullanımına yönelik tutumlarının belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı nitelikteki çalışmamız Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Polikliniği'nde ve Karadeniz Teknik Üniversitesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı'na bağlı Ortahisar Beşirli 51 No' lu Eğitim Aile Hekimliği Birimi'nde Mayıs 2024 ile Temmuz 2024 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Çalışmamıza ilköğretim çağında (6-14 yaş aralığında) çocuğu bulunun 384 ebeveyn dahil edilmiştir. Verilerin toplanmasında sosyodemografik bilgiler anketi ve Akılcı İlaç Kullanımına Yönelik Ebeveyn Tutum Ölçeği kullanılmıştır. Anket formları yüz yüze görüşme tekniği ile uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda 242'si anne (%63) ve 142'si baba (%37) olan toplam 384 katılımcının yaş ortalaması 39,1±6,6 yıl idi. Ebeveynlerin AİKYETÖ toplam puan ortalaması 173,5±16,6, Doğru ve Bilinçli Kullanım alt boyut puan ortalaması 132±11,8, Etkili ve Güvenli Kullanım alt boyut puan ortalaması 41,4±8 olarak bulundu. Cinsiyet, yaşanılan yer, eğitim durumu, meslek, reçetesiz ilaç kullanım durumu ile ölçek puan ortalamaları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p<0,05). Sonuç: Çalışmamıza katılan ebeveynlerin akılcı ilaç kullanımı tutum düzeyleri olumlu olmakla birlikte reçetesiz ilaç kullanım oranı (%76,8) yüksektir. Çocuklarda akılcı ilaç kullanımı konusunda ebeveynlerin bilgilendirme çalışmalarının yaygınlaştırılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Akılcı ilaç kullanımı, Ebeveyn, Tutum.
Sağlık kuruluşuna başvuru ile sağlık okuryazarlığı düzeyi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Sağlık okuryazarlığının, sağlık hizmetlerine başvuruda etkili olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada sağlık kuruluşuna başvuru ile sağlık okuryazarlığı düzeyi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız; kesitsel nitelikte olup Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı'nda Mart-Ekim 2024 tarihleri arasında yapılmıştır. Çalışmaya Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği polikliniklerine ve Eğitim Aile Sağlığı Birimine başvuran okuryazarlığı olan 18 yaş ve üzeri 328 hasta alınmıştır. Katılımcılara sosyodemografik özellikler ve Türkiye Sağlık Okuryazarlığı Ölçeğini (TSOY-32) içeren bir anket formu, yüz yüze görüşme yöntemiyle uygulanmıştır. Başvuru sayıları e-nabız üzerinden değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza alınan katılımcıların yaş ortancası 44 (IQR:28,5-59,0) yıl, %61,6'sı (n=202) kadın, %90,2'si (n=296) sağlık dışı meslek gruplarından, %49,1'i (n=161) üniversite mezunuydu, %52,7'sinin (n=173) kronik hastalığı yoktu ve %35,1'i (n=115) yüksek sağlık okuryazarlığına sahipti. Katılımcıların son bir yıldaki toplam başvuru sayısı ortancası 16 (IQR:10-23) iken birinci basamak 7,5 (IQR: 4-13) ve üçüncü basamak 0 (IQR: 0-1) olarak saptandı. Son bir yıl içindeki toplam başvuru sayısının birinci basamak yüzdesi ortancası 48 (IQR:33,3-66,6) ve üçüncü basamak yüzdesi ortancası 0 (IQR:0,0-5,2) idi. Sağlık okuryazarlığının yüksek/düşük olması ile yaş (p=0,334), cinsiyet (p=0,966), meslek (p=0,278), eğitim durumu (p=0,350) ve kronik hastalık varlığı (p=0,281) arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Sağlık okuryazarlığının yüksek/düşük olması ile toplam başvuru sayısı (p=0,743), birinci basamak başvuru sayısı (p=0,155) ve üçüncü basamak başvuru sayısı (p=0,381) arasında ilişki izlenmedi. Sonuç: Çalışmamızda 18 yaş ve üzeri bireylerde sağlık okuryazarlığı düzeyi ile sağlık kuruluşuna başvuru arasında anlamlı ilişki görülmemiştir. Sağlık hizmetlerine başvuruları etkileyen faktörlerin belirlenmesi için daha fazla çalışma yapılmasına ihtiyaç olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Sağlık Okuryazarlığı, Sağlık Hizmetleri, Sağlık Hizmetleri İhtiyaçları ve Talebi, Birinci Basamak Sağlık, Aile Hekimliği, Hasta Tercihi
Sağlık çalışanı olan ve olmayan kadınlarda meme kanseri bilgi ve farkındalık düzeylerinin değerlendirilmesi
SAĞLIK ÇALIŞANI OLAN VE OLMAYAN KADINLARDA MEME KANSERİ BİLGİ VE FARKINDALIK DÜZEYLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ Amaç: Çalışmamız sağlık çalışanı olan ve olmayan kadınlarda meme kanseri bilgi ve farkındalık düzeylerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Tek merkezli, kesitsel, tanımlayıcı olan çalışmamız Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı'nda 20-70 yaş arası kadınlar üzerinde yüz yüze anket yöntemiyle yürütülmüştür. Anketin birinci bölümünde; bireylerin sosyodemografik özellikleri sorgulanmıştır. Anketin ikinci bölümünde; Geniş Kapsamlı Meme Kanseri Bilgi Testi kullanılmıştır. Anketin üçüncü bölümünde; Meme Kanseri Farkındalık Ölçeği kullanılmıştır. Çalışmaya her bir grup için 164 olmak üzere toplam 328 kişi katılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak alınmıştır. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 36,4±11,9 yıl olarak bulunmuştur. Katılımcıların büyük çoğunluğu kendi kendine meme muayenesi (KKMM) (%90,5) ve klinik meme muayenesi (KMM) (%86,6) kavramlarından haberdardı; sağlık çalışanlarının meme kanseri farkındalığı sağlık çalışanı olmayanlara göre anlamlı şekilde daha yüksekti (p<0,001). KKMM yapma sıklığı genellikle düşük olup, katılımcıların %25,9'u hiç KKMM yaptırmamaktaydı; %59,8'i ise hiç KMM olmamıştı. Katılımcıların yalnızca %3,7'si tam farkındalığa sahipken, %96,3'ü kısmi farkındalık göstermekteydi. Bilgi düzeyleri açısından yaş arttıkça genel bilgi puanları azalmaktaydı. MKFÖ toplam puanı ile GKMKBT toplam puanı arasında pozitif ve anlamlı ilişki bulundu (r=0,116; p=0,036). Sağlık çalışanı olup olmamak, farkındalık ve bilgi puanlarını belirgin şekilde etkilememiştir. Sonuç: Sağlık çalışanlarının bilgi düzeylerinin yüksek olmasına rağmen, farkındalık ve tarama davranışlarında belirgin bir üstünlük göstermediği saptanmıştır. Erken tanı, hastalığın seyri ve tedavi başarısı açısından birinci basamak sağlık hizmetlerinin rolü büyüktür. Bu nedenle, eğitim ve tarama programlarının teşvik edilmesi büyük önem taşımaktadır. Anahtar kelimeler: Meme kanseri, KKMM, KMM, Bilgi düzeyi, Farkındalık düzeyi, Tarama, Aile Hekimliği
Diyabetes mellitus'un uyuz hastalığı üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışma diyabetes mellitus (DM) hastalığının uyuz hastalığı üzerine etkisini araştırmak amacıyla yapıldı. Yöntemler: Bu çalışmaya ait veriler Trabzon ili Araklı ilçesi 61.03.001 nolu Aile Hekimliği Birimi Aile Hekimliği Bilgi Sisteminden alındı. 2009-2023 yıllarını içeren, 6266 hastanın muayene kayıtları çalışmaya dahil edildi. Araştırma analitik bir gözlemsel yöntem olan vaka-kontrol çalışması olarak tasarlandı. Çalışmada birimimizdeki uyuz hastalığının; görülme sıklığı, cinsiyet, muayene yaşı, muayene yılları ve kırsal-kent lokalizasyonu bakımından geriye dönük olarak analiz edildi. Çalışmamızın ana konusu olan DM'un uyuz hastalığı üzerine etkisi analiz edildi. Bulgular: Cinsiyete göre kadın hastaların %14'ünün (n=3202), erkek hastaların ise %11,3'ünün (n=3064) uyuz tanılı olduğu bulundu. Gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p=0,001). Çalışmaya dahil olan 6266 kişinin muayene sırasındaki yaşlarının analizinde; uyuz hastalarının muayene yılları ortancası 2020 yılı IQR (Q3-Q1): 4 (2022-2018) ve uyuz olmayanların ortancası da 2016, IQR (Q3-Q1): 6 (2019-2013) olarak tespit edildi. Uyuz hastalarının geldiği yerlerin kırsal-kent olarak analizinde, kırsal alan lehinde olduğu saptandı (p<0,001). DM'lu hastaların %9,2 'sinin uyuz tanılı, DM olmayan hastaların ise %13'ünün uyuz tanılı olduğu bulundu (p=0,011). DM varlığına göre uyuz hastalığı sıklığına ilişkin korelasyon analizinde anlamlı bir fark olmadığı görüldü (p=0,168). Sonuç: Çalışmamızda DM varlığında uyuz hastalığının daha az olduğu sonucuna varıldı. Birimimiz verilerine göre uyuz hastalığı; kadınlarda, genç yaşlarda ve kırsal bölgelerde daha sık olduğu görülmektedir. Araştırmamızda yıllar içinde uyuz sıklığı giderek artış gösterdi. Çalışmamızın sonucunda uyuz hastalığının bölgemizdeki öneminin giderek arttığı düşünülebilir.