Theses supervised by Prof. Dr. Vesile Sonay Evik

10 theses · Galatasaray University

DoctorateOpen AccessTR

Kriminoloji ve Ceza Hukuku boyutuyla "çevreci terörizm"

Çevreci terörizm (eco-terrorism) kavramı, radikal çevreci grupların çevreye ve hayvanlara zarar veren faaliyetlere yönelik gerçekleştirdikleri eylemleri nitelendirmek üzere ABD‟nin önde gelen sanayi ve iş dünyası çevreleri tarafından ortaya atılan ve yine bu çevrelerin lobicilik faaliyetleri sayesinde federal ve eyalet ceza kanunlarında özel bir suç tipi olarak düzenlenen hukuki bir kavramdır. Bu kavram, ilk bakışta düşünülenin aksine, çevreye veya hayvanlara karşı işlenen suçları değil, çevrenin ve hayvanların savunulması saik ve amacıyla gerçekleştirilen suç teşkil eden eylemleri ifade etmektedir. Çevreci hareket içerisinde azınlığı oluşturan radikal çevreci hareket, benimsediği taktik ve stratejiler ile pragmatik çevreci hareketten ayrılmaktadır. Stratejik olarak radikal çevreci hareket, çevreye ilişkin bir sorunu tek başına değil, bu soruna sebep olan tüm etkenlerle birlikte ele alır ve çevresel sorunları sebeplerini ortadan kaldırarak önlemeyi hedefler. Sanayileşmeyi ve kapitalizmi günümüzde yaşanan ekolojik krizin temel nedeni olarak gören ve bu sistemin tüm kurumlarına karşı sert bir muhalif tutum sergileyen radikal çevreci hareketin hedefinde, sanayileşme ve kapitalizmin en önemli araçları olan özel mülkiyet ve şirketler yer almaktadır. Öncelikli hedefi çevreye ve hayvanlara yönelik zararlı faaliyetler olan ekotaj kapsamında, laboratuarlar, biyomedikal araştırma merkezleri, kürk ve diğer hayvansal ürünler üreten tesisler ve bunları satan giyim mağazaları, et, süt ve balık üretim tesisleri, kimya ve kozmetik sektörü, ilaç şirketleri, sirkler, baz istasyonları, mezbahalar, çiftlikler, kayak tesisleri, GDO‟lu gıda üretim tesisleri, her türlü avcılık faaliyeti, sportif arazi araçları (SUV) satan galeriler, inşaat şirketleri, kereste fabrikaları, et restorantları ile bu faaliyetlerde görev alan kişiler, bu tür faaliyetleri destekleyen iş ortakları, bankalar, taşımacılık şirketleri, vb. hedef alınmıştır. Bu hedefe yönelik başvurulan taktikler, barışçıl fakat kanuna aykırı nitelikteki sivil itaatsizlik eylemlerinden ağır şiddet ve tehdit eylemlerine varıncaya kadar geniş bir yelpazeye yayılmaktadır. Fakat bu hareketin radikal olarak anılmasının asıl sebebi, başvurulan taktiklerden ziyade benimsenen köktenci stratejidir. Çevresel saik ve amaçlarla gerçekleştirilen eylemlerin daha ziyade çevreye ve hayvanlara zararlı faaliyetlerde kullanılan araç ve gereçler ile iş makinelerini hedef alması nedeniyle bu tür eylemler için literatürde ekotaj "ecotage" kavramı kullanılmıştır. Ancak radikal çevrecilerin işlemiş oldukları suçlar yalnızca mala zarar verme niteliğindeki eylemlerle sınırlı kalmamış, -istatistiksel olarak istisnai de olsakişilerin hayatına ve sağlığına yönelik şiddet ve tehdit eylemlerine de başvurulduğu kayıtlara geçmiştir. Bu nedenle çalışmamızda dar ve geniş anlamda ekotaj ayırımı yapılarak, dar anlamda ekotaj kavramı altında maddi konusu eşya olan eylemler, geniş anlamda ekotaj kavramı altındaysa maddi konusu insanlar olan eylemler ele alınmıştır. Fakat istatistiksel olarak bakıldığında ekotaj, çoğunlukla mala yönelik tahrip ve şiddet eylemleri şeklinde gerçekleştirilmiştir. Ekotaj eylemlerinin politikacıların dikkatini çekmesi ve terör suçu şeklinde kabul edilmesinde, daha ziyade özel sektörün uğramış olduğu yüzlerce milyon doları bulan mali zararın etkisi olmuştur. Literatürde kriminoloji, adi suçluluk, terörizm, protest eylemler ve temel hak ve özgürlükler bağlamlarında ele alınan radikal çevreci hareketin ilk kez tüm boyutlarıyla bir arada ele alındığı bu çalıĢmanın temel sorunsalı, çevreci terörizm olarak nitelendirilen ekotaj eylemlerine 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu‟nun uygulanıp uygulanamayacağıdır. Çözümü aranan diğer hukuki sorunlar ise; çevrenin ve hayvanların hukuki değeri, bu değerlerin korunması saik ve amacıyla işlenen suçlarda meşru müdafaa, zorda kalış hali ve hakkın icrası hukuka uygunluk nedenlerinin uygulanabilirliği, bu saik ve amacın; cezanın belirlenmesinde, haksızlık hatasında, haksız tahrikte, geçici nedenlerde ve af kurumunun uygulanmasında fail lehine dikkate alınabilirliği gibi ceza hukukunun genel hükümlerini ilgilendiren sorunlardır. Çalışmamızda kullandığımız yöntemler ise şu şekildedir. Radikal çevreci hareketin kriminolojik olarak incelendiği ilk bölümde literatürdeki çeşitli yazılı kaynaklardan yararlanılmıştır. Bu kapsamda failler ve eylemlerle ilgili kriminolojik istatistiklere, mülakatlara, EUROPOL ve FBI gibi güvenlik birimlerinin raporlarına, ekotaja başvuran grupların yayınlamış oldukları dokümanlara başvurulmuştur. Ceza hukuku bakımından yapacağımız değerlendirmelere temel sağlaması için, ilk bölümde ekotaj eylemleriyle ilgili ampirik verilerden olabildiğince yararlanılmıştır. Çevreci terörizme ilişkin suç politikası sürecini etkileyen etmenleri ortaya koyabilmek için ABD Senatosu alt komisyonlarında hazırlanan raporlar incelenmiştir. Hukuki yönden federal ve eyalet düzeyinde çıkarılan ceza kanunları ve ilgili yargı kararları incelenmiştir. Çalışmamızın temel sorunsalı bakımından ikinci bölümde 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu, doktrin ve yargı kararları ışığında ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır. Bu kapsamda tüm terör suçlarının suç analiz yöntemine göre incelenmesi mümkün ve gerekli görülmediğinden, terör ceza hukuku sistemimiz terör tanımındaki unsurlar üzerinden ortaya konulmuş, ayrıca mehaz Alman Ceza Kanunu‟ndan karşılaştırmalı olarak yararlanılması gereken konularda Alman doktrinine ve yargı kararlarına başvurulmuştur. Bu yöntemlerle cevap aradığımız çalışmamızın sorunsalına ilişkin ulaşılan kriminolojik ve hukuki sonuçlar şu şekildedir: Kriminolojik açıdan radikal çevreci hareketin ortaya çıkışında olgusal, politik ve felsefi nedenlerin rolü bulunmaktadır. Olgusal neden, varlığı günümüzde bilimsel olarak kanıtlanan ve etkilerini dünyanın birçok bölgesinde çeşitli şekillerde gösteren ekolojik krizdir. Bu olguyu hazırlayan süreçte antroposantrik (insan merkezli) felsefi düşünce sistemlerinin, sanayi devriminin, küreselleşmenin ve liberal kapitalist düzenin büyük rolü bulunmaktadır. Bu düzen karşıtlığı radikal çevrecilerin politik saikidir. Derin ekoloji ve biyomerkezcilik gibi doğa merkezci felsefi yaklaşımlar ise radikal çevrecilerin felsefi saikleridir. Değerler sisteminin merkezine insan yerine doğayı koyarak farklı bir paradigma yaratan bu yaklaşımlar ile doğa ve hayvanlar adına meşru müdafaa düşüncesi meşrulaştırılmaktadır. Dolayısıyla radikal çevreci hareket ve ekotaj, doğa merkezci ve insan merkezci paradigmalar arasındaki gerilimlerin bir ürünüdür. Yapısal (morfolojik) olarak radikal çevreci hareket; kolektif oluşum türü olarak grup, yapılanma modeli olarak yatay yapılanma (lidersiz direniş, hücre) şeklinde ortaya çıkmaktadır. Kategorik olarak bu yapısal görünüme sahip grupların örgüt olarak kabul edilebilmesi için, örgütün koordinasyon işlevini ve emir-komuta zincirini yerine getiren bir yöneticinin varlığı şarttır. Ancak her türlü otoritenin reddine dayanan anarşizm düşüncesinin etkisindeki bu tür oluşumlarda yönetici ve lider gibi otorite figürleri de bulunmamaktadır. Keza hücreler arası eşitliğe dayanan yatay yapılanma modelinin benimsenmesinde, tüm canlı yaşamların eşitliği ilkesine dayanan biyomerkezcilik düşüncesinin de etkisi vardır. İnsan ve doğa merkezci paradigmalar arasındaki gerilim pozitif hukukta da kendini göstermiştir. Felsefi dayanakları itibariyle insan merkezci, devlet teorisi yönüyle bireyci ve liberal nitelikteki hukuk düzenlerinde radikal çevreci hareket, sistem dışı ve gayrimeşru ilan edilmiştir. Bu gerilimler ilk olarak suç politikası alanına yansımıştır. Ekotaj eylemleri ABD kanunlarına göre suç teşkil eden eylemler olmalarına rağmen daha ağır bir kınama, tedbir ve yaptırım içeren terör kanunlarına konu edilmiştir. Çevreci terörizme ilişkin suç politikasını etkileyen genel neden "terörle savaş" doktrininin güvenlikçi politikaları iken, asıl ve özel neden ise doğaya ve hayvanlara zarar veren faaliyetleri yürüten ve bu nedenle ekotajın hedefinde yer alan sanayi ve iş dünyasının çıkarlarıdır. Çevreci terörizm kavramının mucidi olan iş adamlarının, Senato alt komisyonlarındaki çalışmalara çevreci terörizm uzmanı sıfatıyla katılması ve suç politikasının kapitalist bir mantığın ürünü olarak ortaya çıkması, şüphesiz kapitalizmin öncülüğünü yapan bir ülkede ve üye dağılımının büyük çoğunluğunun iş adamlarından oluştuğu bir Kongre‟de sürpriz görülmemelidir. Dolayısıyla kriminolojik olarak ekotajın aksine çevreci terörizm olgusu, insan davranışlarını, bu davranışlara etki eden nedenleri ve süreçleri açıklayan teoriler üzerinden değil, ancak ceza adalet sisteminin ve devletin işleyişine dair güç ve çatışma eksenli bir bakış açışı sunan radikal (Marksist) kriminoloji teorisi ile açıklanabilir. Toplumda egemen siyasi ve ekonomik statüleri elde eden grupların, sapıcı ya da sapıcı olmayan davranışları belirlediğini kabul eden bu teoriye göre suç teşkil eden davranış; güç, servet ve yüksek statüye sahip egemen grupların, inanç, istek ve beklentileri doğrultusunda belirlenmektedir. Öyleyse çevreci terörizm, sistem tarafından yapılan bir damgalamadan ibarettir. Hukuki açıdan ele alındığında ise ekotaj eylemlerinin Türk hukukuna göre terör suçu olarak kabul edilemeyeceği sonucuna ulaşılmıştır: Manevi unsur bakımından faillerin doğanın korunmasına ilişkin felsefi, dini ve politik saiklerinin bir önemi bulunmamakla birlikte, çevreci otokrasi/diktatörlük yönetim düzenini kurma ya da doğa dinlerini devlet düzenine yerleştirme amaçları bakımından devletin anayasal demokratik ve laik düzeni kapsamında terör amaçları gündeme gelebilecektir. Keza çevreye ve hayvanlara zarar veren faaliyetleri durdurma ve çevresel sorunlara ilişkin kamuoyu oluşturma amacının da bir terör amacı olarak kamu düzenini bozma amacına yönelmesi mümkündür. Ancak bu amaçlar propagandadan öteye geçmemektedir. Örgüt unsuru bakımından yöneticisi bulunmayan ve dikey hiyerarşiden ziyade yatay yapılanmayı benimseyen grupların suç örgütü olarak kabul edilemeyeceği sonucuna varılmıştır. Dolayısıyla ekotajın nispi terör suçları katalogunda yer alan adi suçları oluşturduğu hallerde dahi terör suçu söz konusu olmayacaktır. Aynı sonuca ağır cebir-şiddet eylemi gerektiren mutlak terör suçları bakımından da ulaşmak mümkündür. Kanunda kategorik olarak aranmasa da, Yargıtay‟ın yerleşmiş içtihatlarında ağır cebir-şiddet eylemi gerektiren suçlarda vahim eylemin varlığı bakımından ülke çapında organize bütünlük aranmaktadır. Yalnız kurt Unabomber vakası vahim eylemin çoğu kriterini taşısa da, bu eylemler örgüt faaliyeti kapsamında işlenmediğinden vahim eylem kategorisinde değerlendirilemeyecektir. Öte yandan salt mülkiyete yönelik doğrudan kastla işlenen şiddet eylemleri ile bu eylemlerin olası kast kapsamında insan bedenine verdikleri zarar neticeleri de mutlak terör suçlarını oluşturmayacaktır. Bu kategoride yer alıp da vahim eylem niteliği aranmayan ve özel kastın gerekli olmadığı cebir-şiddet niteliğindeki Cumhurbaşkanına suikast suçunu konu bakımından oluşturmasa da, pratikte ekotajı terörizme yaklaştıran en yakın örnekler Hollandalı politikacı Pim Fortuyn‟in öldürülmesi ile dönemin İngiltere başbakanı Thatcher‟a gönderilen bombalı paket eylemi olmuştur. Son olarak mutlak terör suçu kapsamında cebir ve vahim eylem niteliğinde olmayan ve doğrudan kastın yeterli olduğu askeri tesisleri tahrip suçu bakımından ise pratikte bu nitelikte bir ekotaja rastlanmadığını belirtmek gerekir. Ekotajla ilgili uygulanabilecek ceza hukuku genel hükümler kurumları ise; barışçıl nitelikteki sivil itaatsizlik eylemleri bakımından hakkın icrası hukuka uygunluk nedeni olarak toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı, sahipli hayvanı koruma bakımından üçüncü kişi adına meşru müdafaa ve zorda kalış halidir. TCK‟da yer alan çevreye karşı suçlar ile Kara Avcılığı Kanunu‟ndaki suçları işleyen faillerin suçüstü halinde geçici olarak yakalanması suretiyle çevre ve sahipsiz hayvanlar lehine genel anlamda bir savunma da kanun hükmünü ifa (CMK. md. 90/1) kapsamında mümkündür. Çevre ve sahipsiz hayvanlar adına gerçekleştirilen eylemlerin zorda kalış haline dayandırılması ise, kamusal hukuki değerlerin zorda kalışa müsait hukuki değerler arasında kabul edilmemesi (md. 25/2) nedeniyle mümkün değildir. Bu maddenin ACK. md. 34‟te olduğu gibi sahipsiz hayvanları ve çevreyi kamusal hukuki değer kapsamında koruyacak şekilde genişletilmesini suç ve ceza politikasına yönelik bir öneri olarak düşünmek gerekir. Öte yandan ekotajla ilgili olarak haksız tahrik, cezanın belirlenmesi ve bireyselleştirilmesi ve af kurumlarının fail lehine uygulanabilmesi mümkünken, haksızlık hatası ve geçici neden olarak kitle psikolojisinin uygulanamayacağı sonucuna varılmıştır. Sonuç olarak ekotaj eylemlerinin ABD‟de olduğu gibi olay bazlı terörizm şeklinde nitelendirilmesinden ziyade, birçok AB ülkesinde olduğu gibi olay bazlı ekstremizm (single-issue extremism) şeklinde nitelendirilmesinin Türk hukukundaki duruma daha uygun düşeceği sonucuna ulaşılmıştır.

Ceza hukukuEkotajHayvan hakları+7
Erdem İzzet Külçür
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Yapay zekâ teknolojilerinin ceza muhakemesinde kişisel veri toplanmasına etkileri

Günümüzde yapay zekâ teknolojileri ile sınırsız veri toplama ve bu verileri analiz etme mümkün hale gelmiştir. Profilleme teknolojileri veri analizinde en sık kullanılan teknolojilerdir. Profilleme ile farklı veri tabanlarından süzülen sınıfsal, ekonomik ve sosyal veriler ile kişilere ilişkin karakter özellikleri değerlendirilmekte, bu özelliklerin toplum için risk teşkil edip etmediği belirlenmektedir. Bu teknolojilerin ceza muhakemesinde kullanımı, ceza muhakemesini adeta "riskli kişilere" karşı mücadele aracına dönüştürmüştür. Bu durum kuşkusuz ki pek çok hak ve özgürlüğü aşındırma ihtimali barındırır. Tez kapsamında öncelikli olarak profillemeye karşı kişisel verilerin korunması boyutu ele alınmıştır. Tezin kapsamı, özellikle makine öğrenmesi ile gittikçe karmaşık bir yapıya kavuşan risk analiz teknolojileri ile sınırlanmıştır. Bu tür profilleme yöntemlerine ilişkin çeşitli hak ve düzenlemeler ilk olarak kişisel verileri koruma kanunlarında yapılmıştır. Tezin temel sorunsalı, profilleme teknolojilerinin ceza muhakemesinde kullanılması halinde, muhakeme sürecinde kişisel verileri koruma normlarından yararlanmanın mümkün olup olmadığıdır. Elbette ceza muhakemesi alanında bu teknolojilerin kullanılması, muhakemenin temel ilkeleri ve mevcut tedbirlerin niteliklerini incelemeyi gerektirir. Bu nedenle profilleme teknolojileri kişisel verileri koruma normlarının yanı sıra ceza muhakemesi ilke ve kuralları çerçevesinde de incelenmiştir. Profilleme teknolojilerinin hukuki niteliği ve bu teknolojiler ile varılan sonuçların delil değeri üzerinde durulmuştur. Tezde araştırma yöntemi olarak kişisel verileri koruma mevzuatı ve bunun yanı sıra ceza muhakemesi düzenlemeleri, farklı hukuk sistemlerindeki örnekleriyle birlikte ele alınmıştır. Bu husustaki temel makale ve kitaplar taranmış, ardından ilgili Yargıtay kararları, Anayasa Mahkemesi kararları ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları incelenmiştir. Bunun yanı sıra profilleme teknolojileri ve bunların delil değeri ile ilişkilendirilebilecek çeşitli ülkelerdeki içtihatlar da ayrıntılı şekilde incelenmiştir. Son olarak bu teknolojilerin nasıl kullanıldığı ve ne şekilde uygulanması gerektiğini gösteren sivil toplum örgütleri raporları ve AB bünyesindeki tavsiye kararları incelenmiştir. Risk analizi yapan profilleme uygulamaları, teknoloji ile hukuku birleştiren bir alandır. Temel kavramlar ve profilleme teknolojilerinin çalışma şekli anlaşılmaksızın bunlara ilişkin hukuki düzenleme yapılması mümkün değildir. Bu nedenle ilk bölümde öncelikle yapay zekâ, algoritma ve makinelerin öğrenme süreci üzerinde durulmuş, hangi öğrenme yöntemlerinin ceza muhakemesi ve kişisel verilerin korunması mevzuatı ile uyumlu olacağına ışık tutulmuştur. Ardından ceza adaletinde kullanılan profilleme teknolojileri ayrıca ele alınmıştır. Bunlar suç işlenecek yeri ve suç işleyecek kişileri tespit eden profilleme teknolojileri olarak ikiye ayrılmış, dayandıkları modellere ilham veren "kırık camlar teorisi" ve "suç mahalline dönüş teorisi" gibi kriminolojik teoriler açıklanmıştır. Ayrıca bu teknolojilerin hangi verilere dayanarak risk analizi yaptıkları irdelenmiştir. Tartışılan bu hususlar, ceza muhakemesinde Avrupa ve Amerika'da kullanılmakta olan profilleme teknolojilerinin, dolaylı olarak belirli bir sınıfa, yaşam tarzına, hayat görüşüne sahip kişileri ve bu kişilerin yoğunlukla yaşadığı mahalleleri risk grubu olarak tespit ettiğine işaret etmektedir. Profilleme teknolojileri, kişinin suç teşkil eden davranışlarından değil bizzat kişiliğinden yola çıkmaktadır. Bu durum, kişiler üzerinde daimi etkiler doğurabilmektedir. İlgili teknolojilerin sınırlandırılması bu nedenle büyük önem taşımaktadır. Sınırlandırma rejimi açısından öncelikle, profilleme teknolojilerinin işleyiş şekline ilişkin kurallar getiren kişisel verileri koruma düzenlemeleri dikkate alınmıştır. Bu bağlamda, Avrupa Birliği bünyesinde Avrupa Birliği Genel Veri Koruma Tüzüğü ("GDPR") ve 2016/680 sayılı Kolluk Direktifi öncül düzenlemeleri oluşturmaktadır. Türkiye'de ise Kişisel Verileri Koruma Kanunu ("KVKK") kapsamında profilleme sürecine ve genel olarak tüm veri işleme süreçlerine ilişkin önemli düzenlemeler bulunmaktadır. Bu düzenlemelerin kapsam alanına girebilmek için kuşkusuz ki öncelikle kişisel veri işlenmesi söz konusu olmalıdır. Tez kapsamında, günümüzde anonim veri ve belirli bir kişiye işaret eden veri şeklinde ayrımın geçersiz hale geldiği vurgulanmıştır. Profilleme sürecinin en başında, henüz belirli bir kişiye işaret etmeyen pek çok veri, farklı veri tabanlarındaki verilerin birleştirilmesi ve analiz edilmesi ile kişileri belirlenebilir kılmakta veya üzerlerinde hukuki sonuçlar doğurmaktadır. Bu nedenle, AB bünyesindeki içtihatlar, tavsiye kararları ve 29. Çalışma grubu raporları da dikkate alınarak kişisel veri kavramı, günümüzdeki teknolojiler kapsamında daha geniş şekilde değerlendirilmiştir. Ardından ceza muhakemesi sürecinde dahi profillemenin çoğunlukla özel şirketler tarafından gerçekleştirildiği vurgulanmıştır. Bu nedenle AB kapsamında GDPR hükümleri önem taşımaktadır. Ancak kolluğun veya adli mercilerin, ceza muhakemesi sırasında adli amaçla veri işlediği durumlarda, özel bir düzenleme olan 2016/680 sayılı Direktif uygulanacaktır. İlgili mevzuatların profilleme ile ilişkilendirilebilecek düzenlemeleri detaylı şekilde ele alınmış, pek çok ülkede ceza muhakemesi alanında sevk edilen COMPAS, SyRI, PSA, Static 99 gibi uygulamaların, bu mevzuatlarda yer alan amaç sınırı, asgari düzeyde veri işleme ve orantılılık gibi ilkelere aykırılıkları tespit edilmiştir. Ayrıca kişilerin münhasıran otomatik şekilde alınan kararlara tabi tutulmama hakkı masaya yatırılmıştır. Türkiye özelinde ise KVKK kapsamında profillemeye ilişkin düzenlemeler AB bünyesindeki düzenlemelerle karşılaştırmalı şekilde ele alınmıştır. KVKK ile öngörülen yargı mercileri, kolluk ve savcılar tarafından veri işlenmesi halinde uygulanacak sınırlamalar ve istisnalar açıklanmış, Kanun'da bırakılan boşlukların AB mevzuatında olduğu gibi ayrı bir düzenleme ile doldurulmadığı vurgulanmıştır. Kişisel verileri koruma kanunları kuşkusuz ki önemli ilkeleri, yükümlülük ve hakları düzenlemektedir. Ancak profilleme teknolojilerinin ceza muhakemesinde kullanımı için, temel hak ve özgürlükleri sınırlayan bu teknolojiler mutlaka kanunla düzenlenmelidir. Bu hususta öngörülebilir bir kanuni düzenleme bulunup bulunmadığı değerlendirilmeden önce, profillemenin ceza muhakemesindeki yeri tespit edilmeye çalışılmıştır. İkinci bölümde ilkin bu teknolojilerin koruma tedbiri olarak kabul edilip edilemeyeceği değerlendirilmiştir. Bu bağlamda profilleme ile benzerlik gösteren adli arama, önleme araması, fizik kimlik tespiti gibi tedbirler üzerinde durulmuştur. Ardından koruma tedbirlerinin amaçları ve temel nitelikleri açıklanmış, profilleme teknolojilerinin koruma tedbirlerinden nasıl farklılaştığı vurgulanmıştır. Bu bölümde ayrıca profilleme teknolojileri ile güvenlik tedbirleri arasındaki benzerlik ve farklılıklar değerlendirilmiştir. Nitekim güvenlik tedbirleri de profilleme teknolojileri gibi failin tehlikeliliğine yoğunlaşır, gelecekte işlenebilecek suçlara karşı toplumu koruma amacı güder. Bu amaçla faili topluma yeniden kazandırmaya yoğunlaşır. Bu sırada failin hakları kısıtlandığından, güvenlik tedbirlerine ilişkin sınırlar, kanun ile öngörülmüştür. Profilleme teknolojileri ise amaçları ve uygulanma usulleri yönünden güvenlik tedbirlerinden uzaklaşmaktadır. Son olarak profilleme ile ulaşılan sonuçların delil niteliği üzerinde durulmuştur. Pek çok yabancı içtihat profilleme teknolojilerinin hükme esas alınıp alınamayacağı konusunda farklı sonuçlara ulaşmaktadır. Ayrıca henüz profilleme teknolojilerinin belirlediği risk puanlarının hangi delil türü kapsamında ele alınması gerektiği açıklık kazanmamıştır. Bu nedenle tez kapsamında delillerin müşterek özellikleri ele alınmış, ardından delil türlerinden profilleme ile ilişkilendirilebilecek olanlar irdelenmiştir. Bu bağlamda profilleme teknolojileri tanık beyanları ile karşılaştırılmış, profillemenin daha ziyade kişilik tanıklığı ile benzeştiği gözlemlenmiştir. Ardından profilleme teknolojileri ile varılan sonuçların bilimsel delil veya bilirkişi görüşü olarak ele alınıp alınamayacağı tartışmaya açılmıştır. Bu tür teknolojiler ile varılan sonuçlar açısından en önemli husus bunların hukuka uygunluğunun incelenmesidir. Nitekim bu inceleme, verilerin toplanmasından analiz edilmesine kadar tüm aşamaları kapsamakta, kişisel verileri koruma mevzuatı ile ceza muhakemesi kuralları arasında bir kesişim noktası oluşturmaktadır. Başka bir deyişle, hukuka uygun delil incelemesi, ceza hâkimlerinin delillerin kişisel verilerin korunması mevzuatına uygun elde edilip edilmediğini değerlendirmesini gerektirmekte, tez kapsamında ele alınan tüm ilke ve kuralları bir araya getirmektedir. Sonuç olarak yapay zekâ teknolojileri arasında ceza muhakemesi üzerinde en fazla dönüştürücü etkiye sahip profilleme teknolojileri farklı boyutlarıyla ele alınmıştır. Profilleme ile oluşturulan gruplamalar ve verilen risk puanları, Avrupa ve Amerika'da kişilere ceza hukuku yaptırımlarının uygulanmasına yol açmakta, ayrıca bankalar, sigorta şirketleri, işverenler, göç idareleri gibi pek çok kurumla paylaşılarak ömür boyu damgalayıcı bir etki doğurmaktadır. Kişilerin toplumdan tecritine yol açan bu uygulamalara ilişkin tüm önemli hususlar sonuç bölümünde yeniden vurgulanmıştır. Bu bölümde son olarak, fiilden yola çıkan ve insan haklarına saygılı şekilde maddi gerçeği arayan hümanist bir ceza muhakemesini yeniden tesis etmek adına profilleme teknolojilerinin kullanımına ilişkin yeni bir norm önerilmiştir.

Ceza muhakemesi hukukuCeza yargılamasıKişisel veri+4
Irmak Erdoğan
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
11
DoctorateOpen AccessTR

Ceza muhakemesinde pazarlık yöntemleri ve kovuşturmaya alternatif bir yöntem olarak seri muhakeme usulü

Tez çalışmasının konusu, ceza muhakemesinde pazarlık yöntemleri ile Türk ceza muhakemesinde kovuşturmaya alternatif bir yol olarak düzenlenen seri muhakeme usulüdür. Günümüzde Anglo-Sakson ceza adalet sistemleri ile birlikte Kıta Avrupası ceza adalet sistemlerinde, şüpheli/sanık ile savcının anlaşmasına dayanan, cezada indirim sağlayan ve mahkemelerin onayına tabi olan pazarlık yöntemlerinin uygulanmasına izin verilmektedir. Anglo-Sakson ceza muhakemesi sistemlerinde süreç içerisinde uygulamanın bir ürünü olarak ortaya çıkan yöntemler, özellikle 21. yüzyılın başlarından itibaren birçok ülkede yasal zemine kavuşturulmuştur. Böylece ceza muhakemesinin hızlandırılması ve özellikle mahkemelerin iş yükünün azaltılması amaçlanmaktadır. Türk ceza muhakemesi sisteminde de karşılaştırmalı hukuktaki gelişmelere paralel şekilde, muhakemenin basitleştirilmesi ve hızlandırılması ile ceza adalet sisteminin etkinliğinin sağlanması amaçlarıyla değişiklikler yapılmış ve geleneksel ceza muhakemesine alternatif teşkil eden yeni yöntemler kabul edilmiştir. 7188 sayılı Kanun ile daha önce muhakeme sistemimizde yer almayan yeni bir yöntem, seri muhakeme usulü adıyla Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 250. maddesinde düzenlenmiştir. Çalışmanın amacı, son yıllarda birçok ülkede uygulama alanı bulan iddia pazarlığını ve pazarlığın Türk hukukundaki görünüm şekli olan seri muhakeme usulünü tüm yönleriyle ele almaktır. Bu doğrultuda ceza muhakemesi sistemleri, olağan ceza muhakemesinin yürüyüşü ve muhakemeye katılan süjelerin hak, yetki ve görevleri ortaya konulduktan sonra iddia pazarlığının ceza muhakemesi sistemlerinde doğuşu, gelişimi, diğer alternatif yöntemlerden farkları, kabul edilme gerekçeleri, eleştirilen yönleri, karşılaştırmalı hukuktaki modeller incelenmekte ve ayrıca pazarlık bazı temel hak ve ilkeler yönünden değerlendirilmektedir. İddia pazarlığının genel çerçevesi ortaya konulduktan sonra, Türk ceza muhakemesi sisteminde yeni uygulanmaya başlayan ve iddia pazarlığının Kıta Avrupası sisteminde dönüştürülmüş örneklerinden biri olan seri muhakeme usulü inceleme konusu yapılmaktadır. Bu çerçevede seri muhakeme usulünün sisteme dâhil edilme süreci ve gerekçeleri ile hukuki niteliği üzerinde durularak, yasal düzenlemeler kapsamında şartları ve uygulanması, karşılaştırmalı hukuktaki benzer modellerden de yararlanılarak tüm yönleriyle ele alınmakta ve bu konularda çeşitli eleştiriler ve öneriler getirilmektedir. Farklı ülkelerde uygulanan pazarlık yöntemleri, temel bazı ortak özellikler taşısa da uygulandıkları ceza muhakemesi sistemlerine bağlı olarak kendine özgü bazı özellikler göstermektedir. Nitekim ceza muhakemesi alanında bu yöntemlerin özellikleri ve uygulanması, ülkede geçerli olan muhakeme sistemi ve kuralları ile yakından ilişkilidir. Aynı zamanda ceza muhakemesinin yürüyüşüne ilişkin esaslar ve muhakeme süjelerinin ceza muhakemesindeki konum, yetki ve görevleri her bir sistemde farklılık göstermektedir. Bu hususlar ise ülkede uygulanan alternatif yöntemlere ilişkin kuralların şekillenmesinde ve uygulanmasında dikkate alınmaktadır. İtham sisteminin geçerli olduğu Anglo-Sakson ceza adalet sistemleri ve işbirliği sisteminin geçerli olduğu Kıta Avrupası ceza adalet sistemleri farklı özellikler göstermektedir. Kural olarak iddia, savunma ve yargılama faaliyetlerinden oluşan ceza muhakemesinde, suç şüphesi üzerine araştırmalar başlamakta ve belirli şüpheye ulaşan muhakemede mahkeme tarafından yargılama yapılarak hüküm verilmektedir. Ceza davası açılarak uyuşmazlığın mahkeme önüne getirilmesi, ülkelerde benimsenen sisteme göre kamu davasının mecburiliği veya maslahata uygunluk ilkeleri çerçevesinde şekillenmektedir. Mahkeme huzurunda yapılan yargılamalarda, doğrudan doğruyalık, sözlülük, alenilik ve maddi gerçeğin araştırılması ilkeleri geçerlidir. Geleneksel ceza muhakemesine yargılama makamı olarak hâkim/mahkemeler, iddia makamı olarak savcı, bireysel savunma süjesi olarak şüpheli/sanık, savunma makamı olarak müdafi ve ayrıca mağdur ile suçtan zarar gören katılmaktadır. İddia pazarlığı, en temel şekliyle daha az ceza alma veya daha hafif bir suçla itham edilme karşılığında şüpheli/sanığın kabulüne dayanan ve iddia ile savunma makamları arasında gerçekleşen anlaşmanın mahkeme tarafından onaylanması üzerine şüpheli/sanık hakkında hüküm kurulmasını ifade etmektedir. İddia pazarlığının tarihi gelişimi dikkate alındığında, yöntemin pratik ihtiyaçların bir ürünü olarak Anglo-Sakson sistemlerinde ortaya çıkıp uygulamada gelişim gösterdiği, yüksek mahkeme kararları ile meşruiyet kazanmaya başladığı ve daha sonra yasal zemine kavuşturulduğu görülmektedir. İddia anlaşması genellikle daha hafif bir ceza, daha az ceza gerektiren bir suç ile itham veya savcılık ile işbirliği karşılığında yapılmaktadır. Temel olarak ceza muhakemesini hızlandırma amacı doğrultusunda mahkeme önünde yargılanmaya alternatif bir yol olan pazarlık yöntemleri, ceza muhakemesinde uygulanan bazı alternatif çözüm yolları ile benzer özellikler gösterse de mağduru ve toplumu tatmin etmeye veya faili toplumu kazandırmaya yönelik amaçlar taşımamaktadır. Bu bakımdan ceza uyuşmazlığının mahkeme önünde çözümlenmesine alternatif teşkil eden, onarıcı adalet yaklaşımı taşıyan ve şüpheli/sanığın iradesine bağlı olarak uygulanan diversiyon uygulamalarından, uzlaşma, önödeme ve kamu davasının açılmasının ertelenmesi yöntemlerinden ayrılmaktadır. Aynı zamanda ceza kararnamesi ve etkin pişmanlık uygulamalarından farklıdır. Başta zaman ve kaynak tasarrufunun sağlanarak iş yükünün azaltılması olmak üzere iddia pazarlığının birtakım faydaları üzerinde durulmaktadır. Bunlar ceza muhakemesi sistemlerinde iddia pazarlığı ve benzeri yöntemlere yer verilmesinin temel gerekçelerini oluşturmaktadır. Bununla birlikte, pazarlık yöntemleri özellikle ceza adalet sistemlerinde önemli sakıncalar doğurması ve bazı temel hak ve ilkeleri ihlal etmesi gerekçeleriyle eleştirilmektedir. Bu noktada günümüzde pazarlık yöntemlerinin birçok ceza adalet sisteminde yer bulması nedeniyle uygulanmasının tamamen yasaklanması gerçekçi bir yaklaşım olarak değerlendirilemeyeceğinden, iddia pazarlığında muhakemenin adilliğini sağlayan birtakım güvencelerin getirilmesi önem arz etmektedir. Anglo-Sakson sisteminde ortaya çıkan iddia pazarlığı, Anglo-Sakson ülkelerinde geniş şekilde uygulama alanı bulmaktadır. Bugün Amerika Birleşik Devletleri'nde iddia pazarlığı, ceza uyuşmazlığını çözüme kavuşturmak bakımından sistemin temelini oluşturmakta ve mahkeme/jüri önünde yargılama yapılması istisna teşkil etmektedir. Aynı zamanda İngiltere ve Kanada'da da ceza muhakemesi sistemlerinin tamamlayıcı bir parçası olarak uygulanmaktadır. Kıta Avrupası ülkeleri ise pazarlık yöntemini, kendi muhakeme sistemlerine uygun şekilde dönüştürmüştür. Bu kapsamda Kıta Avrupası ülkelerinden İtalya, Fransa, Almanya, İsviçre ve İspanya gibi ülkelerde yöntemlerin adlandırılması ve birtakım özellikleri farklı olsa da iddia pazarlığının görünüm şekilleri uygulama alanı bulmaktadır. Kıta Avrupasındaki uygulama ağır nitelikte olmayan suçlarla ve ceza konusunda anlaşma yapılması ile sınırlandırılmakta, pazarlık için genellikle suç ikrarına değer atfedilmişken bazı ülkelerde cezanın kabul edilmesi yeterli görülmekte, yasal düzenlemelerde cezada yapılacak azami yasal indirimler belirlenmekte, anlaşma çoğunlukla savcı ve şüpheli/sanık ile müdafi arasında gerçekleşmekte ve mahkeme tarafından denetlenerek onaylanmakta ve ayrıca genellikle anlaşma öncesi yasal bir müzakere sürecine yer verilmemektedir. Şüpheli/sanığın kabulüne bağlı olan iddia pazarlığına benzer yöntemler, ad hoc mahkemeler olan Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi yargılamalarında uygulanmış ve henüz tek bir örnek dava olsa da Uluslararası Ceza Mahkemesi önünde de suç ikrarına dayalı iddia pazarlığı yöntemi kullanılmıştır. Avrupa ülkelerinde pazarlığın görünüm şekli olan alternatif yolların uygulanmasının AİHS ile güvence altına alınan hakları ihlal edip etmediği, AİHM tarafından adil yargılanma hakkı yönünden incelemektedir. Adil yargılanma hakkı kapsamındaki haklardan feragat edilmesini geçerli kabul eden AİHM, bu yöntemlerin belirli güvenceleri sağlamak koşuluyla adil yargılanma hakkının gerekleriyle uyumlu olduğu sonucuna ulaşmaktadır. Buna göre, pazarlık dava konusu olaylar ve yasal sonuçlar tam olarak anlaşıldıktan sonra ve gönüllü bir şekilde kabul edilmeli ve aynı zamanda pazarlığın içeriği ile taraflar arasında kabul edildiği yöntemin adil olup olmadığı yeterli bir yargısal denetime tabi olmalıdır. Pazarlığın uygulanması durumunda mahkeme huzurunda genel hükümlere göre bir yargılama yapılmamakta ve şüpheli/sanığın ceza muhakemesinde sahip olduğu birtakım temel hak ve ilkelerden feragat etmesi gerekmektedir. Bu çerçevede iddia pazarlığının; çatışma içerisinde olduğu iddiası ile ön plana çıkan adil yargılanma hakkı, masumiyet karinesi, kendi kendini suçlamaya zorlanamama ve susma hakkı ile birlikte, ceza muhakemesi ilkelerinden kamu davasının mecburiliği ilkesi, alenilik ilkesi, maddi gerçeğin araştırılması ilkesi ile doğrudan doğruyalık ve sözlülük ilkeleri yönünden değerlendirilmesi önem arz etmektedir. Türk ceza muhakemesi sisteminde, dünyadaki gelişmelere paralel şekilde ve iş yükünün azaltılması ile muhakemenin kısaltılması ve hızlandırılması amaçlarıyla bazı önemli değişiklikler yapılmıştır. Bu kapsamda mahkeme huzurunda gerçekleşen kovuşturma evresine alternatif bir yöntem olarak seri muhakeme usulü, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 250. maddesinde hüküm altına alınmış ve ayrıca 250. maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esasların belirlenmesi amacıyla yürürlüğe giren Ceza Muhakemesinde Seri Muhakeme Yönetmeliği, seri muhakeme usulüne ilişkin düzenlemeler getirmiştir. Seri muhakeme usulü; sınırlı sayıda suç bakımından uygulama alanı bulan, şüphelinin savcının seri muhakeme usulünün uygulanmasına ilişkin teklifini kabul etmesine sonuç bağlayan, cezada indirim yapılmasını sağlayan ve mahkemenin denetim ve onayına tabi olan özel ve istisnai bir muhakeme yöntemidir. Böylece şüpheli, mahkeme huzurunda yargılanma gibi ceza muhakemesindeki bazı haklarından feragat etmekte ve ceza muhakemesi kamu davası açılmadan önce, soruşturma evresi sonunda mahkûmiyet hükmü ile sonuçlandırılmaktadır. Esas olarak muhakeme ekonomisine hizmet eden seri muhakeme usulü, özellikleri nedeniyle birçok açıdan eleştirilmekle birlikte, seri muhakeme usulü kavramının seçilmesi dahi eleştiri konusu yapılmaktadır. Türk ceza muhakemesi sistemine yabancı olan bu yöntemin karşılaştırmalı hukukta yer alan pazarlık yöntemlerine benzer yönleri bulunduğu ve genel olarak Fransız ceza muhakemesinde uygulanan suçluluğun ön kabulü üzerine duruşma yönteminden dönüştürüldüğü düşünülmektedir. Seri muhakeme usulü, iddia pazarlığının çeşitlerinden ceza pazarlığının görünüm şekli olarak nitelendirilebilecek sui generis bir ceza muhakemesi kurumudur. Soruşturmadan sonuç çıkarma aşamasında iddianame düzenlemek için yeterli delile ulaşıldığı ve kamu davasının açılmasının ertelenmesine karar verilmediği takdirde, savcı tarafından seri muhakeme usulünün uygulanması zorunludur. Aynı zamanda 250. maddede sayılan sınırlı sayıda suç bakımından uygulama alanı bulur ve önödeme ve uzlaştırma kapsamındaki suçlar hakkında uygulanamaz. Seri muhakeme kapsamındaki suçlar, genellikle topluma karşı işlendiği kabul edilen suçlar arasından seçilmiştir ve basit, belirli bir önem derecesinin altında ve ispatı kolay suçlar olarak nitelendirilmektedir. Kanunda listelenen suçlar bakımından seri muhakeme usulü kapsamındaki suçların, suç olmaktan çıkarma eğilimi açısından değerlendirilmesinin ve gerekirse idari yaptırım gerektiren eylemlere dönüştürülmesinin daha uygun bir çözüm yolu olduğu düşünülmektedir. Kovuşturma öncesi alternatif bir çözüm yolu olarak öngörülen seri muhakeme usulü, kovuşturma evresinde mahkeme tarafından uygulanamaz. Ancak bu durum, iddianame kabul edildikten sonra suçun seri muhakeme kapsamında olduğunun anlaşılması ve kovuşturma evresinde suçun niteliğinin değişmesi hallerinde bazı adaletsiz sonuçlar yaratacak niteliktedir. Seri muhakeme usulünün uygulanabilmesi için kamu davasının açılmasının ertelenmesine karar verilmemiş olması gerektiğinden, bu yöntemin genellikle mükerrirler bakımından uygulama alanı bulacağı düşünülmekte ve bu durum eleştiri konusu yapılmaktadır. Seri muhakeme usulünün uygulanması için gerekli şartlar sağlanmışsa, savcı öncelikle şüpheliyi davet etmektedir. Bununla birlikte, şüphelinin talebi üzerine uygulanma olanağı da bulunmaktadır. Davet edilen şüpheli öncelikle, seri muhakeme usulü hakkında bilgilendirilmelidir. Her ne kadar kolluk görevlilerinin de bilgilendirme yapabileceği düzenlenmiş olsa da bilgilendirmenin soruşturmadan sonuç çıkarma aşamasında savcı tarafından yapılması esas olmalı ve bilgilendirme kapsamında dava konusu olaylar ve yasal sonuçlar; ayrıntılı, kapsamlı ve şüphelinin anlayacağı şekilde öğretilmelidir. Bilgilendirme aşamasından sonra savcı, seri muhakeme usulünün uygulanmasını şüpheliye teklif etmektedir. Bu noktada teklifin yazılı olmasına veya tutanağa bağlanmasına ilişkin bir düzenleme öngörülmediğinden, savcının teklife ilişkin görüşme esnasında da yaptırımı belirleme olanağına sahip olduğu değerlendirilmektedir. Usulün uygulanabilmesi için şüphelinin teklifi özgür iradesi ile kabul etmesi gerekmektedir. Şüpheli teklifi değerlendirerek usulün uygulanmasını kabul edebileceği gibi, reddetme imkânına da sahiptir. Şüphelinin kabulü, suçun ikrar edilmesi anlamına gelmemektedir. Şüphelinin kabule, serbestçe ve gönüllü olarak karar vermesi gerektiğinden özgür iradeyi sakatlayacak yöntemler uygulanamaz. Bununla birlikte, seri muhakeme usulünde şüphelinin indirimli ceza alacak olmasının dahi özgür iradenin oluşumunu etkileyebileceği değerlendirilmektedir. Teklifin yapılması sırasında müdafi bulunması zorunlu olmasa da teklifin müdafi huzurunda kabul edilmesi, seri muhakeme usulünün geçerlilik koşullarından biridir. Böylece ceza muhakemesi sisteminde yeni bir zorunlu müdafilik durumu yaratılmıştır. Ancak hakların etkin olarak kullanılabilmesi bakımından bilgilendirme ve teklif aşamaları da dâhil olmak üzere, seri muhakeme usulünün tüm aşamalarında zorunlu olarak müdafi hazır bulunmasına imkân sağlanmalıdır. Ayrıca avukat yardımından yararlanma hakkının etkinliğinin sağlanabilmesi açısından müdafiin dosyayı inceleyebilmesi ve şüpheli ile görüşebilmesi gerekmektedir. Şüpheli Türkçe bilmiyorsa veya engelli ise; bilgilendirme, teklif, kabul ve mahkeme önündeki aşamaların tümünde bulunmak üzere tercüman atanacaktır. Şüphelinin teklifi kabul etmesi halinde kabul tutanağı düzenlenmekte; teklifin reddi üzerine ise soruşturmaya genel hükümlere göre devam edilmekte ve kural olarak şüpheli hakkında iddianame düzenlenmektedir. Seri muhakeme usulünde teklif konusu yaptırım savcı tarafından belirlenmektedir. Seri muhakeme usulüne getirilen en önemli eleştirilerden biri, yargısal bir görev olan yaptırımı belirleme ve cezada indirim yapma yetkisinin savcıya tanınmış olmasıdır. Savcı, Türk Ceza Kanunu'nun 61. maddesinin birinci fıkrasında belirtilen hususları göz önünde bulundurarak temel cezayı tespit edebilmekte ve şartları bulunduğu takdirde zincirleme suça ilişkin hükümleri uygulayabilmektedir. Temel cezanın belirlenmesinde birinci fıkrada yer verilen ölçütler dışında yalnızca zincirleme suça ilişkin hükümlerin uygulanmasına olanak sağlanmış olması eleştiri konusudur ve özellikle cezanın belirlenmesinde teşebbüs ve iştirak hükümlerinin uygulanamayacak olması çeşitli sorunlar yaratmaktadır. Cezanın belirlenmesinden sonra cezada yarı oranında indirim yapılması zorunludur. Aynı zamanda savcı koşulları var ise belirlediği yaptırıma ilişkin olarak hükmün açıklanmasının geri bırakılması hükümlerini uygulama, belirlediği hapis cezasını seçenek yaptırımlara çevirme veya erteleme ve ayrıca güvenlik tedbiri belirleme yetkisine sahiptir. Teklifin kabul edilmesi üzerine savcı tarafından talepname düzenlenerek, görevli ve yetkili mahkemeden şüpheli hakkında seri muhakeme usulünün uygulanması talep edilmektedir. Denetim ve onay makamı olan mahkeme, kanunda belirtilen belirli hususlar yönünden yaptığı incelemeden sonra talepnamenin iade edilmesini gerektiren bir hal bulunmadığı kanaatinde ise, şüpheliyi müdafi huzurunda dinleyerek kararını vermektedir. Anayasa Mahkemesi, mahkemenin şartlar sağlandığı takdirde talepte belirlenen yaptırım doğrultusunda hüküm kurma zorunluluğuna ilişkin hükmü iptal ederek, talebin etkin bir yargısal denetime tabi olması gerektiğini ifade etmiştir. Bunun üzerine yapılan kanun değişikliği ile mahkemeye, dosyadaki deliller mahkûmiyet kararı verilmesini gerektirdiği takdirde hüküm kurma ve sınırlı da olsa yaptırımı değiştirme yetkisi tanınmıştır. Mahkeme tarafından teklif ve kabule ilişkin şartların gerçekleştiği, eylemin seri muhakeme usulü kapsamında olduğu ve dosyadaki delillere göre mahkûmiyet kararı verilmesi gerektiği kanaatine varılması halinde, talepte belirlenen yaptırımdan daha ağır olmamak üzere hüküm kurulmaktadır. Bu koşulların gerçekleşmediği kanaatine varılması halinde ise talep reddedilmektedir. Talebin reddi halinde dosya savcılığa gönderilmekte ve soruşturma genel hükümlere göre sonuçlandırılmaktadır. Seri muhakeme usulünde kurulan mahkûmiyet hükmü, mahkeme huzurunda yapılan yargılama sonucunda verilen hüküm ile aynı sonuçları doğurmaktadır. Her ne kadar kanunda düzenlenmemiş olsa da yönetmelik uyarınca, seri muhakeme usulüne ilişkin bilgilendirme ve teklifin, şartları var ise SEGBİS yöntemi veya istinabe yoluyla yapılabilmesi kabul edilmektedir. Ancak bu yolların kullanılmasının istisnai niteliği göz önünde bulundurulmalıdır. Seri muhakeme usulünde mağdur, yalnızca hükmü bilme ve bu hükme karşı kanun yoluna başvurma hakkına sahiptir. Seri muhakeme kapsamındaki bazı suçlar bakımından ayrıca gerçek kişilerin de mağdur veya suçtan zarar gören olabilmesi ve benzer yöntemler bakımından karşılaştırmalı hukuktaki suçların kapsamının genişletilmesi eğilimi dikkate alındığında, seri muhakeme usulünde mağdurun bilgilendirilmesi ve/veya dinlenilmesine izin verilerek sürece dâhil edilmesi uygun olacaktır. Bu kapsamda mağdurların hak ve yetkilerinin yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir. Şüpheli, gönüllülüğün esas olduğu seri muhakeme usulünün uygulanmasına yönelik iradesinden vazgeçebilme imkânına sahiptir. Bu durumda soruşturma evresi genel hükümlere göre sonuçlandırılmaktadır. Seri muhakeme usulünün herhangi bir sebeple tamamlanamaması veya uygulanamaması halinde, şüphelinin kabul beyanının ve usulün uygulanmasına dair belgelerin kullanılmasını yasaklayan özel bir delil yasağı düzenlemesi getirilmiştir. Bu noktada bu bilgi ve belgelerin dosyadan ayrı tutulmasına yönelik bir düzenleme getirilmesinin ve delil yasağı düzenlemesinin kapsamının genişletilmesinin uygun olacağı değerlendirilmektedir. Ceza Muhakemesi Kanunu'nda seri muhakeme usulünün uygulanamayacağı bazı özel durumlar kabul edilmiştir. Bu kapsamda iştirak halinde işlenen suçlarda şüphelilerden birinin seri muhakeme usulünün uygulanmasını kabul etmemesi; seri muhakeme usulü kapsamına giren bir suç ile bu kapsama girmeyen bir suçun birlikte işlenmesi; yaş küçüklüğü, akıl hastalığı ile sağır ve dilsizlik hallerinin bulunması ve ayrıca resmî mercilere beyan edilmiş olup da soruşturma dosyasında yer alan adreste bulunmama veya yurt dışında olma ya da başka bir nedenle şüpheliye ulaşılamaması durumlarında, seri muhakeme usulü uygulanamamaktadır. Seri muhakeme usulünün uygulanamayacağı hallere ilişkin düzenlemeler, genel olarak yerinde görülmekle birlikte birtakım tartışmaları da beraberinde getirmektedir. Seri muhakeme usulünün uygulanması halinde savcı tarafından iddianame düzenlenmediği gibi, bu kapsamdaki suçlar bakımından usulün uygulanmasına başvurulmadan iddianame düzenlenmiş ise iddianamenin iadesine karar verilir. Bu doğrultuda seri muhakeme usulü aynı zamanda bir ceza muhakemesi şartıdır. Seri muhakeme usulünde verilen hükme karşı, genel hükümler uyarınca itiraz kanun yoluna başvurulması kabul edilmektedir. Hükme karşı istinaf kanun yoluna başvurma hakkının tanınmaması ve itiraz yoluna başvurmanın çeşitli sakıncalar doğurması genellikle eleştiri konusu yapılmaktadır. Kanun yoluna ilişkin olarak ceza muhakemesi sistemi ile uyumlu bir düzenleme getirilmesi gerekmektedir. Bununla birlikte, şartlarının bulunması halinde kanun yararına bozma ve yargılamanın yenilenmesi gibi olağanüstü kanun yollarına başvurulması mümkündür. Sonuç olarak, seri muhakeme usulünün uygulanmasında sorun teşkil eden ve ceza muhakemesi sistemine aykırı olduğu gerekçesiyle eleştirilen hususların, genellikle yöntemin kovuşturma evresine alternatif olarak düzenlenmesinden kaynaklandığını söylemek mümkündür. Ceza muhakemesi sistemine de uygun olacak şekilde, seri muhakeme usulünün kovuşturma evresini hızlandıran bir yöntem olarak öngörülmesinin ve şartları varsa kovuşturma evresinin başında mahkeme tarafından uygulanmasına imkân sağlanmasının daha yerinde olacağı düşünülmektedir.

Ceza muhakemesi hukukuCeza yargılamasıKamu hukuku+3
Yeşim Yılmaz
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

İşlenemez suç

İşlenemez suç, failin hareketinin elverişsizliği veya suçun konusunun yokluğu nedeniyle suç neticesinin meydana gelmesinin imkansız olduğu durumları ifade eder. Türk Ceza Kanununda işlenemez suç düzenlenmemiştir. Bu nedenle Türk hukukunda işlenemez suçun cezalandırılması mümkün değildir. Buna karşılık doktrinde konu kendine yer bulmuş ve özellikle işlenemez suçun cezalandırılıp cezalandırılmaması gerektiği hususunda pek çok görüş ortaya konulmuştur. İşlenemez suçun görünüş şekillerini oluşturan hareketin elverişsizliği ve suçun konusunun yokluğunun ne şekilde tespit edileceği ile işlenemez suçun cezalandırılıp cezalandırılmaması gerektiği meselesi tezimizin konusunu oluşturmaktadır. Çalışmamıza ilk olarak işlenemez suç konusunun kavramsal çerçevesinin belirlenmesi ile başlanmıştır. Bu çerçevede doktrinde tartışmalı olarak görülen, konunun terminolojik olarak ne şekilde adlandırılması gerektiği meselesine ve devamında kavramın tanımına yer verilmiştir. Bu doğrultuda konunun terminolojik olarak karşılaştırmalı hukukta ne şekilde adlandırıldığı ve kavramın tanımsal olarak içeriği de, konunun tarihsel gelişimiyle birlikte ele alınmıştır. Çalışmamızda, işlenemez suçun kavramsal çerçevesini belirleyebilmek için, kurumun hukuki niteliğinin tespiti bağlamında benzer ceza hukuku kavramlarıyla ilişkisi de açıklanmıştır. Bu noktada, işlenemez suç ile yakından ilişkisi olan hata, mefruz suç ve teşebbüs konuları detaylı olarak ve özellikle işlenemez suç ile olan ilişkisi çerçevesinde değerlendirilmiştir. Bu başlık altında ayrıca çalışmamızın bütününde yararlandığımız Alman ceza hukuku doktrininde ileri sürülen görüşler çerçevesinde, teşebbüsün elverişli ve elverişsiz teşebbüs olarak düzenlendiği Alman Ceza Kanununda hüküm ihtiva eden ve işlenemez suç kavramı ile oldukça benzerlik taşıyan elverişsiz teşebbüs bahsine de çalışmamızda işlenemez suç ile ilişkisi yönünden yer verilmiştir. İşlenemez suçun kavramsal çerçevesinde yer verdiğimiz çalışmamızın birinci bölümünün sonunda işlenemez suçun, suç genel teorisi içerisinde incelenmesi gerekeceği de izah edilmiştir. Çalışmamızın ikinci bölümünün konu olarak iki kısımdan oluştuğunu söylemek mümkündür. İkinci bölümün konu olarak ilk kısımda işlenemez görünüş şekilleri olarak nitelendirdiğimiz, hareketin elverişsizliği ve suçun konusunun yokluğu hallerinin ortaya çıkış şekilleri ve bunların belirlenmesine yönelik öne sürülen teoriler, Türk ve Alman hukuku doktrininde yer alan görüşler yer almaktadır. İkinci kısımda ise, işlenemez suç açısından özellik arz eden ajan provokatörün varlığının işlenemez suça sebebiyet verip vermeyeceği ve işlenemez suç karşısında meşru savunmanın mümkün olup olmayacağı meseleleri ele alınmıştır. Doktrinde işlenemez suçun görünüş şekillerinden birisi olarak hareketin elverişsizliğinin tespitine ilişkin objektif ve sübjektif teoriler ileri sürülmüştür. Objektif teori, klasik objektif teori ve tehlike teorisi olarak da anılan yeni objektif teori olarak iki başlık altında incelenmiştir. Objektif teorilerin odak noktası temel olarak, suç ile korunan hukuki değer üzerinde yaratılan tehlikedir. Objektif teorilerin en eski varyantlarından birini oluşturan ve temeli Feuerbach'a dayanan klasik objektif teoriye göre elverişlilik, failin hareketinin suçun kanuni tanımında yer alan zarar veya tehlike neticesini meydana getirmeye elverişli olmasını ifade eder. Bu değerlendirmeyi mutlak ve nisbi olarak soyut şekilde yapan klasik objektif teori bu yönüyle eleştirilmiş ve bu teorinin eksikliklerini gidermek ve Alman İmparatorluk Mahkemesi tarafından da savunulan ve giderek daha önemli hale gelen sübjektif teoriye de karşı çıkmak amacıyla yeni objektif teori formülize edilmiştir. Somut tehlike teorisi olarak da anılan bu teori ile, suç ile korunan hukuki değerin zarar veya tehlikeye uğrama ihtimalini ex post olarak değerlendiren klasik objektif teorinin aksine bu ihtimali ex ante olarak değerlendirilmesi gerektiği ileri sürülmüştür. Elverişliliğin tespiti hususunda Türk hukukunda yer alan görüşler ile Yargıtay'ın bu konudaki yaklaşımını açıkladıktan sonra elverişliliğin tespiti hususundaki görüşümüze değerlendirme kısmında yer vermiş bulunmaktayız. Bizim de katıldığımız görüş olan somut tehlike teorisine göre, hareketin elverişliliği değerlendirmesinin ex ante olarak yapılması gerekir. Buna göre, hareketin gelişmesi ve sonrasında öğrenilebilecek durumlar nazara alınmadan (zira ex post bir değerlendirme ile hareketten sonra ortaya çıkan bir imkansızlık suça teşebbüse mahal verebilecektir) ve objektif bir biçimde somut olayın özellikleri göz önünde bulundurularak değerlendirme yapılması yerinde olacaktır. Bu çerçevede ortalama bir insanın deneyimlerine ve "büyük sayılar yasası" olarak adlandırılan teori uyarınca hayatın olağan akışına göre, istatiksel olarak ve çoğunlukla gerçekleşmesi muhtemel durumlar dahilinde ve failin somut olaya ilişkin özel bilgisi de ele alınarak, neticenin meydana gelmeye uygun olup olmadığının tespit edilmesinin doğru olacağı kanaatindeyiz. Akabinde suçun konusunun yokluğu sebebiyle işlenemez suç konusuna geçilmiştir. Konuya giriş olarak öncelikle suçun konusu ile neyin kastedildiği açıklanmıştır. Suçun konusunun yokluğunun belirlenmesinde önem taşıyan suçun maddi ve hukuki konusu ayrımına değinilerek, suçun konusu ile ifade etmek istediğimizin suç ile korunan hukuki değer anlamında suçun hukuki konusu olmadığı; suçun konusu ile kastedilenin hareketin üzerinde gerçekleştiği insan veya şey olarak suçun maddi konusu olduğu belirtilmiştir. Suçun konusunun yokluğunun tespiti hususunda mutlak - nisbi yokluk ayrımı ile ex ante - ex post ayrımına yer verilmiştir. Nihayetinde doktrinde yer alan görüşler ve bu görüşlerin değerlendirilmesi suretiyle görüşümüz ortaya konulmuştur. İkinci bölümün konu olarak ikinci kısmını oluşturan işlenemez suçta özellik arz eden hallerden, ajan provokatörün varlığının işlenemez suça sebebiyet verip vermeyeceği meselesi hususuna genel olarak yer verildikten sonra çalışmamızda, spesifik olarak ajan provokatörün işlenemez suça etkisi ele alınmıştır. Hemen ardından işlenemez suçta özellik arz eden ikinci bir hal olarak, işlenemez suç karşısında meşru savunmanın mümkün olup olmayacağı meselesine yer verilmiştir. Sanıyoruz ki, tezimizin belki de en önemli noktalarından birini işlenemez suçun cezalandırılabilirliği meselesi oluşturmaktadır. Ceza hukukunun da temel sorularından birini oluşturan ceza kavramı ve cezanın amacı, konumuz açısından da oldukça önem arz etmektedir. Bu nedenle işlenemez suçun cezalandırılabilirliği meselesinin irdelendiği üçüncü bölümümüz, ceza kavramı ve cezanın amacını açıklamaya yönelik ileri sürülen teoriler ile başlamaktadır. Cezanın amacına ilişkin geçmişten günümüze pek çok görüş ileri sürülmüştür. Bu görüşleri, mutlak ceza teorileri, nisbi ceza teorileri ve karma teoriler olarak sınıflandırmak mümkündür. Ünlü filozoflar Kant ve Hegel'in savunucuları olduğu mutlak ceza teorileri cezanın intikam ve kefaret amacı taşıdığı düşüncesiyle şekillenmiştir. Buna karşılık, nisbi ceza teorileri cezanın geleceğe yönelik olduğuna ve suç işlenmesinin önlenmesi için ceza verilmesi gerektiğine ilişkin görüşler içermektedir. Cezanın geleceğe yönelik olması hususunda nisbi ceza teorileri kendi içerisinde özel önleme ve genel önleme teorileri olarak iki görüşe ayrılmıştır. Özel önleme teorisine göre cezanın muhatabı faildir. Özel önleme teorisinin temsilcilerinden von Liszt'e göre ceza, her şeyden önce failin yeniden suç işleyerek ceza adalet sistemine dahil olmasını önlemelidir. Nisbi teorilerden bir diğeri olan genel önleme teorisine göre ise cezanın muhatabı toplumdur. Teoriye göre, suç işleyen kişiye ceza verilerek bunun psikolojik etkisinin topluma yansıtılması hedeflenmektedir. Böylelikle toplumdaki potansiyel suç faillerini caydırmak amaçlanmaktadır. Caydırıcılık doktrini olarak anılan, genel önlemenin bu görünümüne negatif genel önleme alt başlığı altında yer vermiştir. Buna karşılık pozitif genel önlemede ise, suç işleyen kişiye ceza verilmesi suretiyle toplum nezdinde pozitif bir etki uyandırarak, toplumda hukuk düzeninin geçerliliğine ve uygulanabilirliğine olan güveni tesis etmek ve dolayısıyla bireylerin yasalarla uyumunu güçlendirmek hedeflenmektedir. Mutlak teorilerin katı ve salt adaleti sağlamaya yönelik tutumunun sakıncaları ile nisbi teorilerin cezada orantısızlığı karşısında her iki teorinin zayıf yönlerinden kaçınmak üzere karma teori ortaya çıkmıştır. Modern ceza hukukunda bugün çoğunlukla kabul gören karma teoriye göre, birleştirici bir yöntem izlenmek suretiyle cezanın hem kefaret amacı taşıması gerektiği hem de cezanın önleyici etkisi ile birlikte failin ıslah edilmesi amacının da güdülmesi gerektiği savunulmaktadır. Nitekim Türk Ceza Kanununda cezanın amacının da bu yönde şekillendiğini söylemek mümkündür. Çalışmamızda cezanın amacını açıklayan teorilere yer verdikten sonra işlenemez suçun cezalandırılması probleminin ne şekilde çözümlenmesi gerektiğine ilişkin teorilere yer verilmiştir. İtalya'da Romagnosi tarafından kurulduğu düşünülen ve Feuerbach, Mittermainer, Rossi, Carrara, Carmignani ve Ortolan tarafından geliştirilen objektif teoriye göre işlenemez suç, cezalandırılmamalıdır. Neticenin meydana gelmesinin imkansız olduğu işlenemez suç halinde, yalnızca failin suç işleme iradesini göstermesi, failin cezalandırılması için yeterli görülmemektedir. Buna karşılık sübjektif teorinin savunucusu, Alman İmparatorluk Mahkemesi yargıcı Maximilian von Buri'ye göre, işlenemez suç failinin cezalandırılmasında belirleyici olan faktör, failin suç işleme iradesini göstermesi nedeniyle daha fazla suç işlemeye yatkın olmasıdır. Bu görüşe göre işlenemez suçun cezalandırılması için hukuk düzeni tarafından korunan hukuki değerin objektif olarak tehlikeye girmiş olmasından ziyade, failin bu düzene karşı olan iradesini hareketleri ile dış dünyaya yansıtmış olması yeterli görülmektedir. Alman doktrininde düalist felsefeyi benimseyen Schmidhäuser ve onu takip eden Alwart ise, işlenemez suçun doğrudan kastın varlığı halinde yahut failin hareketinin suçun konusunu somut tehlike altına sokması halinde cezalandırılabileceği görüşünü dile getirmiştir. Schmidhäuser'a göre, failin hareketi ex post olarak somut tehlike meydana getirmeye elverişsiz ise işlenemez suç cezalandırılmamalıdır. Mezger tarafından ileri sürülen, sübjektif teorinin modifikasyonu olarak görülen ve Alman doktrininde hakim görüşü oluşturan etki teorisi de failin tehlikeliliğini esas almakta; ancak teori, bu tehlikeliliği somut olay bakımından değil, hareketin toplum üzerinde yarattığı etkiye göre belirlemektedir. Böylelikle, failin hareketi neticeyi meydana getirmeye elverişli olsun veya olmasın, işlenemez suçun failin suç işleme iradesini ortaya koymuş olması nedeniyle cezalandırılması gerektiği teori taraftarlarınca savunulmuştur. İşlenemez suçun cezalandırılıp cezalandırılmaması hususunda Türk hukukunda da pek çok farklı görüş mevcuttur. Bu görüşlerin ortak noktasını, işlenemez suç cezalandırılsın veya cezalandırılmasın, işlenemez suça kanunda yer verilmesi gerekliliği teşkil etmektedir. Bununla birlikte Türk hukukunda baskın görüşün işlenemez suç halinde faile ceza verilmesi ve/veya güvenlik tedbiri uygulanması yönünde olduğu söylenebilecektir. Üçüncü bölümün sonunda ise, işlenemez suçun cezalandırılıp cezalandırılmaması gerektiğine ilişkin görüşümüzün yer aldığı değerlendirme kısmı yer almaktadır. Konuyla ilgili kanaatlerimize yer verdiğimiz değerlendirme kısmında, işlenemez suçun cezalandırılmasının yalnızca failin suçlu iradesinin esas alınması suretiyle gerekçelendirilmesinin, düşüncenin cezalandırılması anlamına gelebilecek olduğunu ve bunun temel hak ve özgürlükler açısından birtakım sakıncalı sonuçları da beraberinde getireceğini ifade ettik. Bununla birlikte, objektif teorinin esas alınması ise, hareketin neticeyi meydana getirmeye suçun konusunun yokluğu veya hareketinin elverişsizliği nedeniyle müsait olmadığını bilmeden hareket eden failin, suç işlemeye yönelik düşüncesini suç işleme iradesini ortaya koyarak eyleme geçirmiş olduğunun ve bu nedenle failin tehlikelilik arz ettiği gerçeğinin bertaraf edilmesine sebep olacağı düşünülmektedir. Bu nedenle işlenemez suç cezalandırılmalı mıdır sorusuna vereceğimiz cevap, işlenemez suç failinin objektif olarak cezalandırılmasının mümkün olmadığı yönündedir. Buna karşılık, failin suç işleme iradesini göstererek gerçekleştirmiş olduğu eylemlerle tehlikeliliğini ortaya koymuş olması sebebiyle, güvenlik tedbirlerinin önleyici ve ıslah edici özelliğini vurgulamak suretiyle önerimiz, Türk doktrininde de çoğunluğun görüşüne uygun olarak işlenemez suça kanunda yer vermenin ve hakime, faile güvenlik tedbiri uygulaması hususunda fiilin tehlikeliliği ölçüsünde takdir yetkisi tanınmasının yerinde olacağı yönündedir.

Ceza hukukuElverişsiz teşebbüsKamu hukuku+1
Büşra Erdem
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Haberleşmenin gizliliğini ihlal suçu (Türk Ceza Kanunu Md. 132)

Çalışmanın konusu "Haberleşmenin gizliliğini ihlal" suç tipinin incelenmesidir. 01.06.2005 yürürlük tarihli 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun "Özel Hükümler" adlı ikinci kitabının "Kişilere Karşı Suçlar" başlıklı ikinci kısmının "Özel Hayata ve Hayatın Gizli Alanına Karşı Suçlar" başlıklı dokuzuncu bölümünde yer alan 132. maddesinde "Haberleşmenin gizliliğini ihlal" suçu üç fıkra halinde düzenlenmiştir. Maddenin birinci fıkrasında suçun basit hali olarak nitelendirilebilecek olan kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğini ihlal etmesi şeklindeki suç tipi düzenleme altına alınmıştır. Birinci fıkranın ikinci cümlesinde ise bu suç tipinin nitelikli haline yer verilmiş olup, gizlilik ihlalinin kayda alma eylemi ile gerçekleştirilmesi halinde cezanın bir kat artırılacağı hükme bağlanmıştır. Maddenin ikinci fıkrasında ise bağımsız olarak kişiler arasındaki haberleşme içeriklerinin hukuka aykırı olarak ifşa edilmesi eylemi suç olarak düzenlenmiş ve daha ağır yaptırım uygulanacağı öngörülmüştür. Maddenin üçüncü fıkrasında ise yine ayrı bir suç tipi öngörülerek kişinin kendisiyle yapılan haberleşme içeriğini diğer tarafın rızasını almaksızın hukuka aykırı olarak ifşa edilmesi eyleminin yaptırımı belirlenmiştir. Devamında yer alan ikinci cümlede suçun basın yayın yolu ile işlenmesi halinde de aynı cezaya hükmonulacağı düzenlenmiştir. Modern çağda teknolojinin hızlı gelişmesi neticesinde bireylerin özel haberleşmelerinin gizliliğinin korunması giderek daha da önemli hale gelmektedir. Gelişen dünyada her şeyin dijitalleşmesi sonucunda bireylere ait haberleşme içeriklerinin dijital ortamlarda saklanabilir ve kolay ele geçirilebilir hale gelmesi, haberleşme özgürlüğüne yönelik büyük bir risk haline gelmiştir. Öte yandan sosyal meydanın gücünü artırması, müdahaleye uğrayan haberleşme içeriğinin çok kısa sürede oldukça fazla kişi tarafından öğrenilmesine yol açmaktadır. Bu sebeple bireylerin haklarına müdahalenin bu denli kolaylaşması karşısında 5237 sayılı TCK'nın 132. maddesinde düzenlenen suç tipi son derece önem arz etmektedir. Bu çalışmada haberleşmenin gizliliğini ihlal suçu araştırılarak düzenlemenin eksik ve yerinde görülen tarafları incelenmiştir. Ancak çalışmanın ikinci bölümünde yer alan suç tipinin incelenmesinden önce haberleşme hakkının, kavramının, araçlarının ve sair hususların açıklanması gerekmiştir. Çalışmanın birinci bölümünde genel kapsamda haberleşme kavramı, tanımı, kapsamı, haberleşme türleri incelenmiştir. Haberleşme kavramının etimolojik ve hukuki anlamlarının açıklanması akabinde haberleşme türlerine yer verilmiştir. Bu bağlamda çalışmanın konusu olan haberleşme hakkının çeşitli kanunlarda ve hukuki metinlerde nasıl koruma altına alındığına değinilmiştir. Haberleşme kavramının kapsamının belirlenmesi sonrasında haberleşme özgürlüğüne yer verilerek uluslararası hukuk alanında ne şekilde düzenlendiği hakkında çalışılmıştır. Bu bölümde özellikle AİHS kapsamındaki korumaya önem verilmiş olup, sözleşmenin 8/2. maddesinde yer alan istisnai düzenleme detaylı olarak açıklanmıştır. Sözleşme ile taraf devletlere yüklenen haberleşme özgürlüğüne saygı gösterilmesinin hangi koşullar ile sınırlandırılabileceği ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Ayrıca AİHM'in konuya ilişkin kararları örnek olarak gösterilmiştir. Uluslarüstü hukukta korumanın tamamlanması ile ulusal hukukumuzda ceza ve özel hukuk alanında haberleşme hakkını korumaya yönelik düzenlemeler araştırılmıştır. En temelde Anayasada yer alan ilgili hüküm ve çeşitli kanunlarda haberleşme hakkına ilişkin olarak düzenlenen hükümler tespit edilerek ayrı başlıklar altında irdelenmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde ise, TCK'nın 132. maddesinde düzenlenen suç tipine yönelik ayrıntılı açıklamalara yer verilmiştir. Öncelikle 765 sayılı eski TCK'da bu suça karşılık gelen hükme değinilmiş, 5237 sayılı TCK ile getirilen yeniliklerden bahsedilmiştir. Sonrasında ise 5237 sayılı TCK'nın 132. maddesinde düzenlenen suç hakkında genel bilgiler ve suçla korunan hukuki değer kavramına ilişkin bilgiler verilmiştir. Çalışmanın devamında suçun unsurları, maddi unsur, manevi unsur, hukuka aykırılık unsuru üst başlıkları çerçevesinde irdelenmiş, bahse konu unsurlarda özellik gösteren hususlar alt başlıklara ayrılarak detaylı olarak araştırılmıştır. Bu kapsamda suçun maddi unsuru olan konu, fail, mağdur, hareket ve netice hususları incelenmiştir. TCK md. 132'de düzenlenen suç tipi açısından öenm arz eden hukuka uygunluk nedenleri başlıklar altında ele alınmıştır. Ayrıca suça etki eden nitelikli haller açıklanmış, doktrinde yer alan eleştiri ve görüş ayrılıklarına yer verilmiştir. Suçun unsurlarının tamamlanmasının ardından suçun özel görünüş biçimleri olan teşebbüs, iştirak, içtima halleri izah edilmiş ve akabinde suçun yaptırımı açıklanmıştır. Ayrıca suçun yargılama aşamasına ilişkin özellik arz eden hususlar incelenerek bölüm tamamlanmıştır. Son olarak ise tezin konusu olan suç ile benzerlik gösteren başkaca suçlar ayrı başlıklar altında incelenmiş olup, aralarındaki ilişki kapsamında benzer ve farklı yönleri araştırılmıştır. Anahtar Kelimeler: Haberleşme, Haberleşme Özgürlüğü, Haberleşmenin Gizliliği, Haberleşme Hakkının Korunması, Haberleşmenin Korunmasının Hukuki Temelleri, Haberleşmenin Korunmasına İlişkin Düzenlemeler, Haberleşmenin Gizliliğini İhlal, Özel Hayat, Kişilere Karşı Suçlar.

Haberleşmenin gizliliğini ihlalTürk Ceza KanunuÖzel hayat+2
Kamile Yılmaz Arısoy
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda iddianamenin iadesi

Bu tez çalışması, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 174. maddesinde düzenlenen iddianamenin iadesi kurumunun tarihi gelişimini, amacını, iddianamenin iadesi nedenlerini, iadeye sebep teşkil etmeyen halleri ve iddianamenin iadesi kararına karşı başvurulabilecek kanun yollarını ele almaktadır. Birinci bölümde, ceza muhakemesinde soruşturma evresine yer verilmektedir. Öncelikle soruşturma evresi kavramının ne olduğu ve soruşturma evresinin özellikleri anlatılmaktadır. Ardından soruşturma evresinin idarecisi sıfatına sahip Cumhuriyet Savcısının görevlerine değinilmektedir. Bu bölümün son kısmında da soruşturma evresinin son bulması halleri ile kamu davasının açılması konusu ele alınmaktadır. İkinci bölümde, kamu davasının açılması için ana belge görevi gören iddianamenin ne olduğuna yer verilerek Ceza Muhakemesi Kanununun 170. maddesinde düzenlenen iddianamenin zorunlu unsurları tek tek anlatılmaktadır. Devamında, iddianamenin sunulduğu görevli ve yetkili mahkeme tarafından değerlendirilmesinin hangi süre içinde ve nasıl yapılması gerektiği açıklandıktan sonra, iddianamenin kabulüne karar verilmesi halinde başlayan kovuşturma evresi ve yargılama faaliyeti işlemlerine kısaca değinilmektedir. Üçüncü ve son bölümde de tez çalışmasının başlığına ismini veren iddianamenin iadesi kurumu anlatılmaktadır. Öncelikle iddianamenin iadesi kurumunun Türk ceza muhakemesi hukukundaki tarihi gelişimine değinilerek 1412 sayılı Ceza Muhakemesi Usulü Kanunu dönemi ile 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu dönemleri ayrı ayrı incelenmektedir. Devamında, iddianamenin iadesinin amacı, iade kararını vermeye hangi makamın yetkili olduğu ve iddianamenin incelenmesi sonucu eksikliklerinin mevcut olması halinde iadesine karar verildiği dönemin bir "ara muhakeme" evresi olup olmadığı yönündeki tartışmalara değinilmektedir. Ardından, Ceza Muhakemesi Kanununun 174. maddesinin 1. fıkrasında düzenlenen iddianamenin iadesi nedenleri tek tek ele alınmaktadır. Bu bölümün son kısmında da iddianamenin iadesi kararı verilemeyecek durumlar ile iade kararına karşı başvurulabilecek kanun yolları açıklanarak çalışma sonlandırılmaktadır. 1412 sayılı Ceza Muhakemesi Usulü Kanununun yürürlükte kaldığı yıllar boyunca çok sayıda değişikliğe uğraması, ülkenin geldiği aşamada güncel ve modern bir ceza muhakemesi kanununa ihtiyacın arttığını göstermiştir. Buna istinaden yeni bir ceza muhakemesi kanunu hazırlanarak Ceza Muhakemesi Usulü Kanunundaki kimi maddelerin yenilenmesi, kimilerinin ise ilk defa ceza muhakemesi sistemimize eklenmesi yoluna gidilmiştir. Ceza Muhakemesi Usulü Kanunu dönemindeki alışkanlıkların hemen bırakılması kolay olmamış ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun yürürlüğe girdiği ilk yıllarda çokça hatalı uygulamalar yapılmıştır. Bu konuya dair doktrin görüşlerinin büyük ölçüde yol göstermesi ve içtihat niteliğindeki Yargıtay kararlarının uygulamacı hâkim, savcı ve avukatlara ışık tutması ile yeni kanun sistemi ve mantığının oturması sağlanmıştır. Çalışmamızda da iddianamenin iadesi konusuna ilişkin hem doktrin görüşlerine hem de Yargıtay kararlarına yeri geldikçe değinilmektedir. 1412 sayılı Ceza Muhakemesi Usulü Kanununun ardından 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile getirilen yeni sistemdeki en köklü değişikliklerden biri, Cumhuriyet Savcılarının soruşturma evresinin bir nevi "patronu" ilan edilmesi olmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 160. maddesine göre, ihbar veya başka bir suretle suç işlendiği haberini alan Cumhuriyet Savcısı, bu konuda kamu davası açıp açmamaya karar vermek üzere işin gerçeğini araştırmaya başlamaktadır. Suç haberinin alınmasından, iddianamenin kabulüne kadar geçen soruşturma evresinde, Cumhuriyet Savcısı ve emrindeki adli kolluk görevlilerinin büyük bir titizlik, dikkat ve özenle çalışarak soruşturmayı yürütmesi gerekmektedir. Cumhuriyet Savcısı, yaptığı araştırma sonucunda yeterli şüpheye ulaşır ve kamu davasının açılması koşulları oluşursa Ceza Muhakemesi Kanununun 170. maddesine uygun şekilde bir iddianame hazırlayıp mahkemeye sunmaktadır. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile getirilen bir diğer önemli değişiklik, kamu davasının açılıp açılmaması noktasında Cumhuriyet Savcısına takdir yetkisi tanınmasıdır. Cumhuriyet Savcısı soruşturma evresinin sonunda, suç işlediği iddia olunan şüphelinin, iddia edilen suçu işlediğine dair yeterli şüphe uyandıran delil elde edememişse, Ceza Muhakemesi Kanununun 172. maddesine istinaden şüpheli hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar, diğer bir adıyla "takipsizlik kararı" verebilmektedir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile yürürlüğe giren bir diğer önemli kurum da bu tez çalışmasının konusunu oluşturan "iddianamenin iadesi" kurumudur. Ceza Muhakemesi Kanununun 174. maddesinde hüküm altına alınan bu yeniliğin, Kanunun yürürlüğe girdiği ilk yıllarda henüz hukuk sisteminin uygulayıcıları tarafından doğru bir şekilde anlaşılamamış olması, çok sayıda hatalı iddianamenin iadesi kararlarının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Özellikle 2005-2007 yılları arasında çıkan pek çok Yargıtay kararı, iddianamenin zorunlu unsurlarının neler olduğu ve iddianamenin hangi nedenlerle iadesine karar verilip hangi nedenlerle iade edilemeyeceğine dair katkı sağlamış ve hâkim ve savcılara bu konuda yol gösterici olmuştur. Yine aynı yıllarda doktrindeki ceza hukukçuları tarafından da birçok kitap ve makale kaleme alınmış ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile hukuk sistemine giren "iddianamenin iadesi" kurumuna dair görüşleriyle sistemin işlerliğine katkı sağlamışlardır. Bu çalışmada da iddianamenin iadesi kurumunun yürürlüğe girmesinden itibaren oluşan doktrin görüşleri ve Yargıtay kararlarına bolca yer verilmektedir. Hakkında suç isnadı yapılan kişinin, isnat edilen suçu işleyip işlemediğinin araştırılması ile Cumhuriyet Savcısı nezdinde yeterli şüphe uyandıracak delillerin elde edilmesi halinde, Cumhuriyet Savcısı tarafından soruşturma evresinde yapılan işlemlerin özetlenip toplanan delillerin tartışıldığı yazılı bir belge olan "iddianame" hazırlanmaktadır. Bu metnin içeriğinde şüpheliye isnat edilen suçun unsurları ve şüpheli hakkında uygulanması talep edilen kanun maddelerinin gösterilmesi yasal zorunluluktur. Aksi halde yasal unsurların bulunmadığı ya da şüphelinin hakkındaki suç isnadının ve aleyhindeki delillerin anlaşılmadığı bir iddianame, Ceza Muhakemesi Kanununun 174. maddesi uyarınca iade edilmektedir. 1412 sayılı Ceza Muhakemesi Usulü Kanunundan farklı olarak 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda ceza yargılaması iki ana evreye ayrılmaktadır: Soruşturma ve kovuşturma. Yetkili makamlar tarafından suç işlendiğinin öğrenilmesi anından başlayarak iddianamenin kabulüne karar verilmesine kadar geçen evre, soruşturma evresidir. İddianamenin kabulü kararı verilmesi ile kovuşturma evresine geçilmekte ve kovuşturma evresi, yargılamayı yapan mahkeme tarafından sanığa isnat edilen suça dair verilecek hükmün kesinleşmesine kadar devam etmektedir. Doktrinde kimi yazarlara göre, Cumhuriyet Savcısı tarafından hazırlanan iddianamenin sunulduğu mahkemece incelenip değerlendirildiği, eksik kısımların ya da hatalı noktaların tespit edilmesi halinde iddianamenin iadesi kararı verilen ve iade kararı verilmesi halinde Cumhuriyet Savcılığınca bu karara karşı itiraz kanun yoluna başvurulan evre, "ara muhakeme evresi" şeklinde adlandırılmaktadır. Bizim de katıldığımız diğer görüş ise, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun sistematiğine ve iddianamenin iadesine yönelik maddelerin lafzına bakıldığında, iddianamenin iadesi konusunun ele alındığı evrenin "soruşturma" evresinin içinde kaldığı yönündedir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 170. maddesine göre iddianamede bulunması gereken unsurlar; suçun işlendiği yönünde yeterli şüphe olması; iddianamenin davaya bakmakla görevli ve yetkili mahkemeye hitaben hazırlanmış olması; iddianamenin içeriğinde şüphelinin kimliği, varsa müdafiinin bilgileri, maktul, mağdur ya da suçtan zarar gören kişinin kimliği, varsa kanuni temsilcisi ya da vekilinin bilgileri, şikâyette ya da ihbarda bulunan kişinin kimlik bilgilerinin yazılması; şikâyet tarihine, suçun işlendiği yer ve zamana ve şüphelinin gözaltı ve tutukluluk durumu ile bunların sürelerine ilişkin bilgilerin yazılması; yüklenen suça uygulanması talep edilen kanun maddelerinin gösterilmesi ve suçun delillerinin gösterilmesidir. Bu sayılan unsurların eksikliği, Ceza Muhakemesi Kanununun 174. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendine göre iddianamenin iadesi sebebi teşkil etmektedir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 174. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendine göre, suçun sübutuna doğrudan etki edecek mevcut bir delil toplanmadan iddianamenin hazırlanmış olması, iddianamenin iadesi için bir diğer nedendir. Bu hüküm ile yargılamayı yapacak olan mahkemece iddianamenin iadesi kararı verilerek söz konusu eksikliğin Cumhuriyet Savcısı tarafından soruşturma aşamasında giderilmesi teminat altına alınmaktadır. İddianamenin iadesi nedenlerinden bir diğeri, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 174. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendine göre, soruşturma safhasında suçun önödemeye, uzlaştırmaya ya da seri muhakeme usulüne tabi olması halinde, bu usuller uygulanmaksızın iddianamenin tanzim edilmiş olmasıdır. Suçun önödeme, uzlaştırma ya da seri muhakeme usulüne tabi bir suça ilişkin olup olmadığının takdiri Cumhuriyet Savcısına aittir. Bir diğer iddianamenin iadesi nedeni ise, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 174. maddesinin 1. fıkrasının (d) bendine göre, soruşturulması veya kovuşturulması izne veya talebe bağlı olan suçlarda, izin alınmaksızın veya talep olmaksızın iddianame hazırlanmış olmasıdır. Yetkili makamlardan alınması gereken iznin alınmadığının yahut Adalet Bakanlığından talep olmamasına rağmen işlem başlatıldığının, iddianameyi inceleyen mahkeme tarafından tespit edilmesi halinde, iddianamenin iadesine karar verilmektedir. 1412 sayılı Ceza Muhakemesi Usulü Kanununda olmayan, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile getirilen ve Cumhuriyet Savcılarına yeni bir bakış açısı kazandıran diğer bir önemli değişiklik ise, Cumhuriyet Savcısının soruşturma aşamasında yalnız şüphelinin aleyhine olan delilleri değil, lehine olan delilleri de toplaması gerektiği hususudur. Bu durum Ceza Muhakemesi Kanununun 170. maddesinin 5. fıkrasında hüküm altına alınmakta ve lehe delillerin de ileri sürülmemesi, iddianamenin iadesi sebebi olmaktadır. İddianamenin sunulduğu mahkeme, Cumhuriyet Savcısının iddianamede yapmış olduğu nitelendirmeden farklı bir hukuki nitelendirme yapıyorsa bu durum iddianamenin iadesi için bir sebep oluşturmamaktadır. Ceza Muhakemesi Kanununun 174. maddesinin 2. fıkrasında garanti altına alındığı üzere, suçun hukuki nitelendirmesi sebebiyle iddianame iade edilememektedir. Zira bu durum, Cumhuriyet Savcısının takdir yetkisine müdahale niteliği taşıyacaktır. Soruşturma evresine ait deliller ile birlikte görevli ve yetkili mahkemeye sunulmasından itibaren 15 gün içinde iadesine karar verilmeyen iddianameler, kabul edilmiş sayılmaktadır. Burada verilen 15 günlük süre, kesin süredir. Bu süre içinde iade işleminin yapılmaması halinde, mahkemece artık iddianamenin iadesi kararı verilememekte ve söz konusu iddianame kabul edilmiş sayılmaktadır. İddianamenin iadesi kararı üzerine Cumhuriyet Savcısı, kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiyorsa, belirtilen noksanlıkları gidererek yeni bir iddianame tanzim edebilir. Bu durumda artık ilkinden farklı bir iddianame söz konusu olacağından, hazırlanan bu ikinci iddianamede de eksiklikler varsa, mahkemece bu yeni iddianame de iade edilebilmektedir. Ancak Ceza Muhakemesi Kanununun 174. maddesinin 4. fıkrasında hüküm altına alındığı üzere, mahkeme ilk iade kararında göstermediği bir sebebe dayanarak ikinci iddianamenin iadesine karar verememektedir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 174. maddesinin 5. fıkrasında, iddianamenin iadesi kararına karşı iki hafta içinde Cumhuriyet Savcılığınca itiraz edilebileceği hususu düzenlenmektedir. Cumhuriyet Savcısının itirazını inceleyen merci, itirazın kabulüne karar verirse, iddianameyi kabul edip kovuşturma işlemlerine başlaması için dosyayı ilgili mahkemeye göndermektedir. Cumhuriyet Savcısının itirazının reddine karar verilir ise, takipsizlik kararı verme yahut iddianamedeki noksanlıkları gidermenin yanında, Cumhuriyet Savcısının bu ret kararına karşı kanun yararına bozma yoluna başvurma hakkı da vardır. İddianamenin iadesi kurumunun 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile getirilmesindeki amaç, kişilerin haksız yere "sanık" konumuna getirilip senelerce yargılanmalarına engel olmak, unsurları bakımından tam bir iddianame ile kovuşturmanın en kısa sürede verimli şekilde tamamlanmasını sağlamak, adaletin tesisinin sürüncemede kalmaması ve makul sürede yargılanma hakkı için "tek celselik yargılama" ilkesinin hayata geçirilmesidir. Çalışmamızda, iddianamenin iadesi kurumunun ceza muhakemesi sistemine girdiği ilk yıllardan bugüne kadar geçirdiği değişiklikler ve güncel mevzuatımızdaki hali detaylı olarak anlatılmaktadır. Çalışmada anlatılan konulara yönelik doktrindeki farklı görüşlere ve Yargıtay kararlarına karşılaştırmalı olarak sıklıkla yer vererek konunun daha iyi anlaşılmasına çalışılmaktadır. Bu tezde, ceza muhakemesi hukuku alanında akademik çalışmalar yapan doktrin görüşlerinin yanında, uygulamacı olan hâkim, savcı ve avukat yazarların da görüşlerine yer verilerek iddianamenin iadesi konusuna ilişkin kapsamlı bir çalışma yapılması hedeflenmektedir.

Oya Akbulut Özen
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Vergi kaçakçılığı suçları

Bu çalışma, Türk vergi ceza hukukunun ana bileşeni olan vergi kaçakçılığı suçlarını incelemektedir. İki bölümden oluşmaktadır: (i) İlkin bu suçlara eski fakat az kullanılan hukuki araştırma yöntemleri kullanılarak yeni bir bakış açısı getirilmeye çalışılmıştır. Özellikle von Savigny'nin ilk iki kanonu, yani gramatik ve tarihi yorum yöntemleri, geniş biçimde kullanılmıştır. Bu bağlamda "kaçakçılık" düşüncesinin ve ilgili terminolojinin gelişimi izlenmiştir. Filolojik çalışmalar ve karşılaştırmalı hukuk perspektifinden bakış, geç Osmanlı döneminden erken Cumhuriyet dönemine uzanan bir dizi yanlış anlamanın oldukça sorunlu bir vergi kaçakçılığı algısının yerleşmesine yol açtığını göstermektedir. Bu çalışma, bu suçlar hakkındaki vergi kaçırma ile vergiden kaçınma arasındaki ayrım gibi çağdaş meselelerin ancak bu uzun zamandır yerleşik ancak yanlış oluşturulmuş kaçakçılık fikrinin düzeltilmesiyle mümkün olabileceği sonucuna varmıştır. (ii) Çalışma, ikinci olarak, vergi kaçakçılığı suçlarını pozitif hukuk açısından incelemektedir. Bu doğrultuda önce kuralların geri planındaki maliye ve ceza politikaları tartışılmış ve daha sonra yararlı bir araç olan Alman suç teorisi (Verbrechenslehre) kullanılarak suçlar yapısal olarak sökülmüş ve suçun her bir unsuru yalıtılarak derinlikli bir şekilde incelenmiştir. Bu salt ceza hukuku bakış açısıyla vergi uygulamacıları ve vergi avukatlarının yaşadığı bazı karışıklıklara çözüm aranmıştır.

Türk ceza hukukuTürk vergi hukukuVergi ceza hukuku+2
Aykut Alp Kapusuzoğlu
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
10
DoctorateOpen AccessTR

Ceza muhakemesi hukukunda tanık beyanının güvenilirliği

Ceza muhakemesi hukukunda tanık beyanı, tanığın olayı yanlış hatırlama ya da yalan beyanda bulunma ihtimali nedeniyle tartışmalı bir delil türü olsa da tanık beyanı pek çok olayda tek ya da belirleyici delil olarak karşımıza çıkması nedeniyle yaygın olarak başvurulan bir delil türüdür. O hâlde bu delil türünden vazgeçmek mümkün olmadığına göre, güvenilirliğini artırmak tek çözüm yolu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle bu doktora tezi, tanık beyanının güvenilirliğini artırmaya yönelik hukuki çözüm önerileri getirmeyi amaçlamaktadır. Tanık beyanının güvenilirliğini artırmak bir zorunluluksa da bunun ceza muhakemesi hukukunun temel prensipleri ile çelişki oluşturmayacak bir yöntem belirlenerek yapılması gerekir. Bu nedenle çalışmanın birinci bölümünde ceza muhakemesi hukukunda delillere hâkim olan ilkeler ve delil türleri ele alınmakta, böylece tanık beyanının ceza muhakemesi hukukundaki yeri tespit edilmektedir. Tanık beyanının güvenilir olmamasının nedenlerini anlamadan bu delil türünün güvenilirliğini artırmanın yolları üzerinde düşünebilmek mümkün değildir. Bu nedenle, çalışmanın ikinci bölümü tanık beyanıyla ilgili adli psikoloji alanında yürütülen araştırmalara özgülenmekte ve bu alanda yapılan güncel çalışmalar özetlenmektedir. Çalışmanın üçüncü bölümünde tanığın hak ve yükümlülükleri bakımından ceza muhakemesi kanununda yer alan düzenlemeler, beyanın güvenilirliği bağlamında incelenmektedir. Son bölümde ise tanığın çağrılmasından beyanının değerlendirilmesine kadar geçen muhakeme sürecine ilişkin düzenlemeler, tanık beyanının güvenilirliği kapsamında ele alınmaktadır. Çalışmanın üçüncü ve dördüncü bölümlerinde aynı zamanda, mevzuatımızda yer alan söz konusu hükümlerin tanık beyanının güvenilirliğini değerlendirmek bakımından varsa eksikliklerinin neler olduğu tespit edilmekte ve buna ilişkin çözüm önerileri sunulmaktadır.

Şeyma Cebeci Bingöl
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Ceza Hukukunda kriminolojik tehlikelilik

Sosyal bir varlık olarak insan, toplumu oluşturan diğer bireylerin kendisine yönelik düşüncelerini ve planlarını hep öğrenmek isteğinde olmuştur Zira doğadan ve diğer bireylerden kaynaklanan tehlikelere yönelik korku var oluşundan beri insanlığın peşini bırakmadığı gibi, günümüzde de tehlikenin yok edilmesi isteğinin toplumu oluşturan bireylerde bulunduğu söylenebilir Bu durum, henüz bir zarar ortaya çıkmadan, suç işlenmeden önce müdahale edilip korkulan durumun gerçekleşmesini önlemek amacıyla yürürlüğe giren çeşitli düzenlemelerle ceza hukukuna da yansımıştır. Risklerin ve risklere yönelik duyulan korkunun artması, bu arzuyu daha da güçlendirmiş, özgürlüklere müdahale oluşturan çeşitli tedbirlerin meşruluğunu sağlamak bakımından "zararı önlemek" kavramı yürürlüğe giren çeşitli düzenlemelerin gerekçesini oluşturmuştur. Tehlikelilik her şeyin başında tahmin gerektiren sübjektif bir yargıdır. Karmaşık bir varlık olan insanın davranışlarını yüzde yüze yakın bir olasılıkla öngörmek mümkün kabul edilmese de teknolojinin gelişimi ile bu alanda da çeşitli ilerlemeler kaydedilmiş ve bireylerin gelecekte suç işleme ihtimaline ilişkin tespitlerde bu teknolojik araçlar da kullanılmaya başlanmıştır. Öngörmeye ilişkin bu teknolojik gelişmeler mevcut değilken dahi, ceza hukuku tarihi incelendiğinde failin "tehlikeli" hâlde bulunuyor olmasına bir önem atfedildiği görülmektedir. Nitekim bugün bazı hukuk sistemlerinde fail hakkında çeşitli önleyici tedbirlerin ya da güvenlik tedbirlerinin uygulanmasının gerekçesini bu hâl oluşturmaktadır. "Ceza" kadar eski bir tarihi olmayan güvenlik tedbirlerine başvurmanın koşullarından biri suçlunun tehlikelilik hâlidir. Yine "itiyadi suçlular", "mükerrirler" veya "cinsel suçlular" gibi tehlikeli suçlu olarak kabul edilen suçluların cezasının ağırlaştırıldığı, bu kişiler hakkında uygulanacak ceza türünün değiştirilebildiği veya ceza yanında güvenlik tedbirlerine hükmolunduğu görülmektedir. Tehlikeli olarak kabul edilen suçluların, cezanın infazından sonra dahi denetlenebileceği mekanizmalarla karşılaşılmaktadır. 5237 sayılı TCK m. 58 "suçta tekerrür ve özel tehlikeli suçlular" başlığını taşımaktadır. Bu madde ile kanun koyucu suçlular arasında bir kategori oluşturarak "tehlikeliliği" normatif bir özellik olarak kabul etmiştir. TCK sistematiğinde cezanın yanı sıra bir diğer yaptırım türü olarak kabul edilen güvenlik tedbirlerinin, uygulanma koşulu olarak da kişinin tehlikeli olması şartı aranmaktadır. Bunlar kanun metninde açıkça tehlikeliliğe atfedilen sonuçlardır. Bununla birlikte bir kısım kanuni düzenlemede açıkça "tehlikelilik" ya da "tehlikeli suçlu" ibaresi kullanılmıyor olsa da öngörülen düzenlemeler bu anlayışın bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Örneğin, CGTİHK m. 107'de düzenlenen "koşullu salıverilme" kurumundan yararlanmanın koşullarından birini oluşturan "iyi hâlli olma" kişinin suç işlemeyeceğine ilişkin bir değerlendirmeyi gerektirmektedir. Bunun dışında hapis cezasının ertelenmesi veya hükmün açıklanmasının geri bırakılması gibi kurumlara başvurulabilmesinin koşulu olan kişinin mahkemede "tekrar suç işlemeyeceğine yönelik bir kanaat oluşturması" bir nevi tehlikelilik hâli göstermemesi gerekliliğine işaret etmektedir. Dolayısıyla tehlikeli olmanın yanı sıra "tehlikeli olmama" da hukukumuz bakımından önem taşımaktadır. Tehlikelilik ceza hukukunda pek çok kararı etkilemekle birlikte, kavrama Türk hukukunda genellikle güvenlik tedbirleri ile ilişkisi kapsamında değinilmektedir. Ancak konunun tüm yanlarıyla ve bütünlükçü bir bakış açısıyla ele alınmasına yönelik istek bu çalışmanın gerçekleştirilmesindeki esas sebebi oluşturmaktadır. Zira kişilerin tehlikeliliğine karşı alınan tedbirler, sadece bir yaptırım türü olan güvenlik tedbirleriyle sınırlı değildir. Dolayısıyla tehlikelilik, sadece güvenlik tedbirleriyle sınırlı ve bağlantılı olarak değil, başlı başına bir konu olarak ele alınmalıdır. Kavramın nasıl tanımlanması gerektiğinden, böyle bir tespitin nasıl yapılacağına kadar aydınlatılması gereken pek çok nokta söz konudur. Bu tezle Türk ceza hukukuna yapılması arzu edilen katkı, tehlikeliliğe ilişkin temel meselelere bir açıklama getirmektir. Bu sebeple çalışma öncelikle tehlikeliliği kavramsal açıdan incelemek amacındadır. Bunun yanında kategorik olarak "tehlikeli" olarak kabul edilen suçlu gruplarını incelemek çalışmanın bir diğer amacını oluşturmaktadır. Suçlunun kişiliğini incelemek suç ve ceza kavramları kadar kadim bir tarihe sahip olmasa da bugün ceza hukukunun ayrılmaz bir parçasıdır. Özellikle pozitivist okulla birlikte suçlulara yönelik sınıflandırmalar önemli hâle gelmiştir. Türk hukukunda TCK m. 58 kapsamında mükerrirler, itiyadi suçlular, suçu meslek edinen kimseler ve örgüt mensubu suçlular "tehlikeli" olarak nitelendirildiğinden çalışmamızda bu gruplar ve bunların yanında cinsel suçlular incelenmiştir. Zira her ne kadar bu madde kapsamında tehlikeli suçlu kategorisinde yer almasalar da cinsel suçlulara yönelik olarak öngörülen tedbirlerin farklılığı ve ağırlığı, onların diğer suçlulardan farklı bir muameleye tabi tutulduğu ve kanun koyucu tarafından tehlikeli olarak kabul edildiğine dair önemli bir göstergedir. İncelenecek bu ana konuların ışığında "Ceza Hukukunda Kriminolojik Tehlikelilik" başlıklı çalışmamız "Tehlikelilik Kavramı ve Kavrama İlişkin Temel Meseleler", "Özel Tehlikeli Suçlular" ve "Tehlikeliliğin Sonuçları" başlıklı üç bölümden oluşmaktadır.

Ceza infaz hukukuTürk ceza hukuku
Selin Alpaslan
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Ceza muhakemesi hukukunda video kamera kayıtları

Bu çalışma farklı amaçlarla video kameralar aracılığı ile alınan kayıtların Türkiye'de ceza muhakemesi hukukunda kullanılmasına ilişkin güncel uygulamanın ortaya çıkardığı sorunların temel hak ve hürriyetler gözeterek incelenmesi ve çözüm önerilerinin paylaşılması amacıyla hazırlanmıştır. Bu bakımdan sadece ülkemizde değil, dünyada da bu kayıtların muhakeme işlemlerinde kullanıldığı, kameraların nerelere yerleştirilebileceği, ne süre ile kayıt yapacağı ve hatta bu kayıtların ne süre ile saklanacağı güncel olarak tartışılan bir konu haline gelmiştir. Bu nedenle çalışma kapsamında Türkiye'de video kamera kayıtlarına ilişkin mevzuat, görüşler ve uygulamalar, diğer ülkelerin ve uluslararası kurum, kuruluş ve mahkemelerin kararları ile karşılaştırılarak ele alınacak, böylelikle mevzuatımız ile güncel uygulamamızın yalnızca kamera kayıtlarını değil, bunların yakın ilişki içinde olduğu hakları da ne derece gözettiği irdelenmeye çalışılacak, somut görüşler ve çözüm önerileri sunulacaktır. Çalışma bu değerlendirmeler ışığında dört bölüm halinde tasarlanmıştır. İlk bölüm konu ile ilgili kavramların açıklanmasına ayrılmış olup, çalışmanın ikinci bölümü ceza muhakemesi hukukunda bir işlemi desteklemek için alınan kamera kayıtlarına ayrılmıştır. Tespit edildiği üzere kamera kayıtları, bazen bir kişinin beyanının kaydedilmesi, bazen de fiziksel bir durumun kayda alınması için kullanılabilmektedir. Çalışmanın üçüncü bölümü ceza muhakemesi hukukunda video kamera kayıtlarının önemli bir görünümü olan gizli soruşturma tedbirlerine ayrılmıştır. Bu bakımdan hem teknik araçlarla izleme koruma tedbiri, hem de gizli soruşturmacı tedbiri ile kamera kaydı alınması öngörülen haller mevzuattaki gelişmeler, öğretideki tartışmalar ve güncel uygulamalar değerlendirilecek, farklı ülkelerin uygulamalarının ülkemizdeki tartışmalar bakımından da fayda sağlayabilecek yaklaşımlarına işaret edilmiştir. Çalışmanın dördüncü ve son bölümü ceza muhakemesi kanununda doğrudan düzenlenmeyen ancak dolaylı olarak etki doğurabilecek video kamera kayıtlarına ayrılmıştır.

Yalım Yarkın Özbalcı
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
10

Other supervisors