Theses supervised by Doç. Dr. İbrahim Başak Dağgülü
14 theses · Yıldız Technical University
Mimari tasarım yaklaşımı olarak sıfır enerji bina kavramı ve ülkemizde uygulanabilirliği üzerine bir araştırma
1970'li yıllarda yaşanan enerji krizinden sonra enerji arz güvenliği sorunu, enerji kullanımının her geçen gün artması, kaynakların hızla tükenmesi ve gözle görülür çevresel değişimler insanları yeni enerji kaynaklarını aramaya teşvik etmiştir. Dünyada yaşanan enerji sıkıntısı diğer tüm profesyonel disiplinlerde olduğu gibi mimarlık alanının da araştırma sahasına girmiştir. Bu durum yeni tasarım anlayışlarının benimsenmesine neden olmuştur. Bu bağlamda sıfır enerji bina kavramı ortaya çıkmış ve birtakım teknolojik sistemler geliştirilip uygulamaya konulmuştur. Ülkemizde; yasal düzenlemelerdeki eksiklikler, teknolojinin yetersizliği ve insanların konu ile ilgili bilinçsizliğinden dolayı mevcut teknolojik sistemler yeteri kadar uygulama alanı bulamamış veya geliştirilememiştir. Bunun yanı sıra sıfır enerji amaçlı sistemlerin ülkemizde sınırlı sayıda uygulanmasının nedenlerinden biri de yerel şartlar etkisi altında göstereceği performansın bilinememesidir. Bu yüzden değerlendirme kriteri olarak enerji verimliliği sağlayan sistemlerin gerçekte ne kadar verimli ya da hangi şartlarda daha etkin olduğu ve bu etkinin sistem maliyeti ile düşünüldüğünde de sürekliliği gibi konular günümüz bilimsel çalışmaları ile kanıtlanmalıdır. Ülkemizde ise bu alanda genelde incelme ve irdeleme çalışmaları yapılmış olup bu sistemler hakkında teknik bilgi edinilmiştir. Bunların yanında sıfır enerji amaçlı sistemlerin doğrudan uygulanabilirliği ve maliyet analizi gibi konuların yeteri kadar tartışılmış olmaması önemli bir eksikliktir. Bu kapsamda sıfır enerjili binaların ülke çapında uygulanabilirliğinin incelenerek uygulama alanlarını genişletilmeli ve potansiyel yatırımcılara ve kullanıcılara öncülük etmesi sağlanmalıdır.
Mimarlıkta sembolizm ve simgesel anlam
Sembolizm, insanın kendini ifade etmek, düşünce ve hissiyatlarını somutlaştırabilmek için kullandığı en önemli yöntemlerden biridir. Evrenselleşmiş sessiz bir konuşma lisanı olan sembol, genelde dinsel, felsefi ve estetik açıdan yorum yapıp duygu ve düşünceleri yansıtan bir sistemdir. Farklı dönem ve kültürlerde, farklı unsurları simgelemek üzere çeşitli eleman ve tasarım yöntemleri kullanılmıştır. Bu bağlamda, en sık kullanılan sembollerden olan sayı ve geometri unsurlarıyla geliştirilen semboller, önemli simgesel anlamlar içermektedir. Sayılar, taşıdıkları gizli ve soyut manalarla sembolizmin en iyi ifade şekillerindendir. Sayıbilimi, doğanın birliğini algılama ve kavramanın en iyi yoludur. Sayılar, varlıkların esası ve tüm bilimlerin temelidir. Sayı sembolizmi ise, neredeyse tarih kadar eskidir ve en eski örneklerine Eski Mısır ve Babil'de bile rastlarız. Birçok felsefeciye göre, dünyanın yaradılışı sayılara dayanır. Bazı mezheplerde de sayıların dünyanın yaradılışının sırrı olduğuna ve Allah'ın dünyayı geometriyi kullanarak yarattığına inanırlar ve şekillerin ve dolayısıyla geometrinin sayılara göre ortaya çıktığına inanmaktadırlar. Bu bakımdan, simgesel bakışın gelişimini etkileyen temel öğelerden diğeri de geometridir. Geometri bir tasarım aracı olarak, insan ve doğa dahil olmak üzere, tüm varlıkları etkilemektedir. Tüm varlıklar, simetri ve benzerlik kuralları gibi matematik kuralları ve geometri vasıtasıyla değerlendirilebilen formlar şeklindedir. Aslında şekiller, alanların sınırlarını belirlemekle oluşur. Bu sınırlar ise, sayılar vasıtasıyla belirlenir. Sayı ve şekillerin dışında sembolik anlamlara sahip olan ve insanın varoluşundan beri doğayla ilişkisi nedeniyle birçok din ve kültürde önem taşıyan diğer semboller doğa, hayvanlar ve bitkilerdir. Bu öğeler de yıllarca insanların çeşitli sanat eserlerinde simgesel bakışını etkileyip gelişmesine neden olmuştur. Geçmişte, doğa tüm yönleriyle insan için kutsal ve gizemli bir öze sahipti. Günümüzde ise doğa biçimleri her kültür için farklı önem ve değere sahiptir. Güneş, ağaç, deniz, orman, vs. çeşitli bölge ve kültürlerde bulunan ve felsefi ifadesi ve biçimlendirmesi sanatçı ve mimar için önemli bir esin kaynağı olan simgelerdir. İnsanoğlu bu sembolleri en açık şekilde ifade edip bakış açısını nesillerce farklı kültürlerdeki insanlara aktarabilmek amaçlı, farklı sanat eserlerinden yararlanmıştır ve çevresinde bulunan kaynakları da kendini ifade etme doğrultusunda kullanmayı amaçlamıştır. İlk çağ insanları mağara duvarlarına yaptıkları resimlerle varlıklarını göstermeye çalışmıştır. O dönemden günümüze kadar yüzyıllar geçmesine rağmen bu sembol ve işaretlerle arasındaki bağlantıyı kesmeyerek değişik iletişim sistemleri geliştirmiştir. Bu işaretler zamanla nesnelerin görselleştirilmesi ile zenginleşip tüm kültürlerde ortak anlamlar oluşturan sembolik ifadelere dönüşmüştür. Bu bakış açısı zamanla gelişip mimariye de yansımıştır. Mimari, mimarın sanatını sergilediği bir arenadır ve mimar sanatını yansıtmak ve düşüncelerini ifade etmek için çeşitli sembollerden yararlanmıştır. Diğer sanat dallarında olduğu gibi, mimaride de sayı ve geometri sembolik anlamda etkin bir şekilde kullanılmıştır. Bu yöntemler, gizli veya bariz şekilde yapılarda kullanılıp belirli anlamlar yüklenmiştir. Böylece sembollerin özellikle dini mimari tasarımında önemli bir rol oynadığı ortaya koyulmuştur. Dini yapılarda, ister maddi ister sembolik bakımdan insan ve Tanrı arasındaki bağlantıyı kurmak hedeflenmiştir. Sembolizmin sanat ve mimari konusundaki geçmişi çok eskiye dayansa da, zaman içinde bu anlayışın değişmesine neden olmuştur. Buna rağmen, simgesel anlamın ifade ve etkisi günümüzde de birçok eserde görülebilmektedir. Bu çalışmada sembolizmin temelini oluşturan ve özellikle eski dönemlerde sıkça kullanılan sayı ve geometrinin sembolik anlamda mimari üzerindeki etkisi üzerinde durulmuştur. Ayrıca bu sembollerin kaynak ve oluşum şekilleri ve içerdikleri anlamlar incelenerek, farklı sanatlar üzerindeki etkisi değerlendirilmiştir. Daha sonra ise, bu simgelerin farklı mimari akımlarındaki önemi incelenip bu öğelerin yapıların biçimlenişi üzerindeki etkisi örneklerle desteklenmiştir.
Mimarlıkta sembolizm ve simgesel anlam
Sembolizm, insanın kendini ifade etmek, düşünce ve hissiyatlarını somutlaştırabilmek için kullandığı en önemli yöntemlerden biridir. Evrenselleşmiş sessiz bir konuşma lisanı olan sembol, genelde dinsel, felsefi ve estetik açıdan yorum yapıp duygu ve düşünceleri yansıtan bir sistemdir. Farklı dönem ve kültürlerde, farklı unsurları simgelemek üzere çeşitli eleman ve tasarım yöntemleri kullanılmıştır. Bu bağlamda, en sık kullanılan sembollerden olan sayı ve geometri unsurlarıyla geliştirilen semboller, önemli simgesel anlamlar içermektedir. Sayılar, taşıdıkları gizli ve soyut manalarla sembolizmin en iyi ifade şekillerindendir. Sayıbilimi, doğanın birliğini algılama ve kavramanın en iyi yoludur. Sayılar, varlıkların esası ve tüm bilimlerin temelidir. Sayı sembolizmi ise, neredeyse tarih kadar eskidir ve en eski örneklerine Eski Mısır ve Babil'de bile rastlarız. Birçok felsefeciye göre, dünyanın yaradılışı sayılara dayanır. Bazı mezheplerde de sayıların dünyanın yaradılışının sırrı olduğuna ve Allah'ın dünyayı geometriyi kullanarak yarattığına inanırlar ve şekillerin ve dolayısıyla geometrinin sayılara göre ortaya çıktığına inanmaktadırlar. Bu bakımdan, simgesel bakışın gelişimini etkileyen temel öğelerden diğeri de geometridir. Geometri bir tasarım aracı olarak, insan ve doğa dahil olmak üzere, tüm varlıkları etkilemektedir. Tüm varlıklar, simetri ve benzerlik kuralları gibi matematik kuralları ve geometri vasıtasıyla değerlendirilebilen formlar şeklindedir. Aslında şekiller, alanların sınırlarını belirlemekle oluşur. Bu sınırlar ise, sayılar vasıtasıyla belirlenir. Sayı ve şekillerin dışında sembolik anlamlara sahip olan ve insanın varoluşundan beri doğayla ilişkisi nedeniyle birçok din ve kültürde önem taşıyan diğer semboller doğa, hayvanlar ve bitkilerdir. Bu öğeler de yıllarca insanların çeşitli sanat eserlerinde simgesel bakışını etkileyip gelişmesine neden olmuştur. Geçmişte, doğa tüm yönleriyle insan için kutsal ve gizemli bir öze sahipti. Günümüzde ise doğa biçimleri her kültür için farklı önem ve değere sahiptir. Güneş, ağaç, deniz, orman, vs. çeşitli bölge ve kültürlerde bulunan ve felsefi ifadesi ve biçimlendirmesi sanatçı ve mimar için önemli bir esin kaynağı olan simgelerdir. İnsanoğlu bu sembolleri en açık şekilde ifade edip bakış açısını nesillerce farklı kültürlerdeki insanlara aktarabilmek amaçlı, farklı sanat eserlerinden yararlanmıştır ve çevresinde bulunan kaynakları da kendini ifade etme doğrultusunda kullanmayı amaçlamıştır. İlk çağ insanları mağara duvarlarına yaptıkları resimlerle varlıklarını göstermeye çalışmıştır. O dönemden günümüze kadar yüzyıllar geçmesine rağmen bu sembol ve işaretlerle arasındaki bağlantıyı kesmeyerek değişik iletişim sistemleri geliştirmiştir. Bu işaretler zamanla nesnelerin görselleştirilmesi ile zenginleşip tüm kültürlerde ortak anlamlar oluşturan sembolik ifadelere dönüşmüştür. Bu bakış açısı zamanla gelişip mimariye de yansımıştır. Mimari, mimarın sanatını sergilediği bir arenadır ve mimar sanatını yansıtmak ve düşüncelerini ifade etmek için çeşitli sembollerden yararlanmıştır. Diğer sanat dallarında olduğu gibi, mimaride de sayı ve geometri sembolik anlamda etkin bir şekilde kullanılmıştır. Bu yöntemler, gizli veya bariz şekilde yapılarda kullanılıp belirli anlamlar yüklenmiştir. Böylece sembollerin özellikle dini mimari tasarımında önemli bir rol oynadığı ortaya koyulmuştur. Dini yapılarda, ister maddi ister sembolik bakımdan insan ve Tanrı arasındaki bağlantıyı kurmak hedeflenmiştir. Sembolizmin sanat ve mimari konusundaki geçmişi çok eskiye dayansa da, zaman içinde bu anlayışın değişmesine neden olmuştur. Buna rağmen, simgesel anlamın ifade ve etkisi günümüzde de birçok eserde görülebilmektedir. Bu çalışmada sembolizmin temelini oluşturan ve özellikle eski dönemlerde sıkça kullanılan sayı ve geometrinin sembolik anlamda mimari üzerindeki etkisi üzerinde durulmuştur. Ayrıca bu sembollerin kaynak ve oluşum şekilleri ve içerdikleri anlamlar incelenerek, farklı sanatlar üzerindeki etkisi değerlendirilmiştir. Daha sonra ise, bu simgelerin farklı mimari akımlarındaki önemi incelenip bu öğelerin yapıların biçimlenişi üzerindeki etkisi örneklerle desteklenmiştir.
Mimarlıkta sembolizm ve simgesel anlam
Sembolizm, insanın kendini ifade etmek, düşünce ve hissiyatlarını somutlaştırabilmek için kullandığı en önemli yöntemlerden biridir. Evrenselleşmiş sessiz bir konuşma lisanı olan sembol, genelde dinsel, felsefi ve estetik açıdan yorum yapıp duygu ve düşünceleri yansıtan bir sistemdir. Farklı dönem ve kültürlerde, farklı unsurları simgelemek üzere çeşitli eleman ve tasarım yöntemleri kullanılmıştır. Bu bağlamda, en sık kullanılan sembollerden olan sayı ve geometri unsurlarıyla geliştirilen semboller, önemli simgesel anlamlar içermektedir. Sayılar, taşıdıkları gizli ve soyut manalarla sembolizmin en iyi ifade şekillerindendir. Sayıbilimi, doğanın birliğini algılama ve kavramanın en iyi yoludur. Sayılar, varlıkların esası ve tüm bilimlerin temelidir. Sayı sembolizmi ise, neredeyse tarih kadar eskidir ve en eski örneklerine Eski Mısır ve Babil'de bile rastlarız. Birçok felsefeciye göre, dünyanın yaradılışı sayılara dayanır. Bazı mezheplerde de sayıların dünyanın yaradılışının sırrı olduğuna ve Allah'ın dünyayı geometriyi kullanarak yarattığına inanırlar ve şekillerin ve dolayısıyla geometrinin sayılara göre ortaya çıktığına inanmaktadırlar. Bu bakımdan, simgesel bakışın gelişimini etkileyen temel öğelerden diğeri de geometridir. Geometri bir tasarım aracı olarak, insan ve doğa dahil olmak üzere, tüm varlıkları etkilemektedir. Tüm varlıklar, simetri ve benzerlik kuralları gibi matematik kuralları ve geometri vasıtasıyla değerlendirilebilen formlar şeklindedir. Aslında şekiller, alanların sınırlarını belirlemekle oluşur. Bu sınırlar ise, sayılar vasıtasıyla belirlenir. Sayı ve şekillerin dışında sembolik anlamlara sahip olan ve insanın varoluşundan beri doğayla ilişkisi nedeniyle birçok din ve kültürde önem taşıyan diğer semboller doğa, hayvanlar ve bitkilerdir. Bu öğeler de yıllarca insanların çeşitli sanat eserlerinde simgesel bakışını etkileyip gelişmesine neden olmuştur. Geçmişte, doğa tüm yönleriyle insan için kutsal ve gizemli bir öze sahipti. Günümüzde ise doğa biçimleri her kültür için farklı önem ve değere sahiptir. Güneş, ağaç, deniz, orman, vs. çeşitli bölge ve kültürlerde bulunan ve felsefi ifadesi ve biçimlendirmesi sanatçı ve mimar için önemli bir esin kaynağı olan simgelerdir. İnsanoğlu bu sembolleri en açık şekilde ifade edip bakış açısını nesillerce farklı kültürlerdeki insanlara aktarabilmek amaçlı, farklı sanat eserlerinden yararlanmıştır ve çevresinde bulunan kaynakları da kendini ifade etme doğrultusunda kullanmayı amaçlamıştır. İlk çağ insanları mağara duvarlarına yaptıkları resimlerle varlıklarını göstermeye çalışmıştır. O dönemden günümüze kadar yüzyıllar geçmesine rağmen bu sembol ve işaretlerle arasındaki bağlantıyı kesmeyerek değişik iletişim sistemleri geliştirmiştir. Bu işaretler zamanla nesnelerin görselleştirilmesi ile zenginleşip tüm kültürlerde ortak anlamlar oluşturan sembolik ifadelere dönüşmüştür. Bu bakış açısı zamanla gelişip mimariye de yansımıştır. Mimari, mimarın sanatını sergilediği bir arenadır ve mimar sanatını yansıtmak ve düşüncelerini ifade etmek için çeşitli sembollerden yararlanmıştır. Diğer sanat dallarında olduğu gibi, mimaride de sayı ve geometri sembolik anlamda etkin bir şekilde kullanılmıştır. Bu yöntemler, gizli veya bariz şekilde yapılarda kullanılıp belirli anlamlar yüklenmiştir. Böylece sembollerin özellikle dini mimari tasarımında önemli bir rol oynadığı ortaya koyulmuştur. Dini yapılarda, ister maddi ister sembolik bakımdan insan ve Tanrı arasındaki bağlantıyı kurmak hedeflenmiştir. Sembolizmin sanat ve mimari konusundaki geçmişi çok eskiye dayansa da, zaman içinde bu anlayışın değişmesine neden olmuştur. Buna rağmen, simgesel anlamın ifade ve etkisi günümüzde de birçok eserde görülebilmektedir. Bu çalışmada sembolizmin temelini oluşturan ve özellikle eski dönemlerde sıkça kullanılan sayı ve geometrinin sembolik anlamda mimari üzerindeki etkisi üzerinde durulmuştur. Ayrıca bu sembollerin kaynak ve oluşum şekilleri ve içerdikleri anlamlar incelenerek, farklı sanatlar üzerindeki etkisi değerlendirilmiştir. Daha sonra ise, bu simgelerin farklı mimari akımlarındaki önemi incelenip bu öğelerin yapıların biçimlenişi üzerindeki etkisi örneklerle desteklenmiştir.
Mimari paralaks yorumuyla ara mekan kavramı
Ara kavramı, birçok açıdan incelenebileceği gibi mimari alanda da kendisine yeni bir kimlik kazanarak, insan yaşayışlarının tariflenmesinde, yorumlanmasında ve bu yaşayışların biçimlenme aşamasında edindiği roller ile karşımıza çıkmaktadır. "Ara mekan" kavramı, insanın var oluşundan itibaren farkında olunarak ya da olunmadan meydana gelmiş bir kavram olmuştur. Günümüz mimarisinde, kapitalizmin de etkisi ile, birtakım mimari kavramlar anlamını yitirme aşamasına gelmiş, mimarideki ontoloji, gerçek yaşamın gerçek pratikleri içerisinde radikal anlamda sarsılmıştır. Mimarlık ürünü tek ve özel bir nesne olmak yerine, "kitlesel" ve "alelade / gündelik" bir metaya dönüşmüştür. Bu dönüşüm içerisinde "ara mekan" algısı da değişmiş ve bu algıyla beraber, ara mekanlar yanlış tanımlamaların ya da tanımsızlıkların bir parçası olmuştur; halbuki ara mekanlar, içlerinde barındırdıkları anlamların gizli dinamizmi ile beraber komşulukları, iletişim ve etkileşimleri sağlayabileceği gibi mekan-zamansal sürekliliklerin kurulmasında da büyük rollere sahiptir. Araların, tasarımlarda, içlerinde barındırdıkları potansiyellerini gösterebilmeleri ve aralara "bilinçli üretimlerden arta kalan" mekan bakışının dışına çıkabilmesi için "paralaks kavramı" yorumu ile ara mekanları ele almak gerekir. Paralaks kavramı, görsel sanatlardan astrolojiye, dinden felsefeye, fizikten sosyolojiye, birçok alanda kavramsal bir temel olurken, mimari alanda da Zizek'in "mimari paralaks" tanımlamalarıyla desteklenerek kendisine yeni bir kimlik bulmuştur. Çalışmada, ara mekanların sınırsızlığı ve kodlanmış birtakım kuralların dışında yer alışı üzerinde durulur; farklı bakış açılarıyla belirttiği ayrım, özdeşlik, komşuluk, birliktelik gibi kavramlar üzerinden araların biçimlenişleri anlatılır. Bunların yanı sıra paralaks yorumu getirilen ara mekanların, süreç içerisinde bir değerlendirmesi yapılarak, bu süreçler içerisinde ara mekanların kazandığı ya da kaybettiği anlamlar irdelenir. Bir tasarıma holistik olarak yaklaşmanın, o mekanlarda yaşayan ya da o mekanları tecrübe eden insanlara da farklı deneyimler sunabileceği ve mimarlığın arzusunu ön plana çıkartabileceği sorgulatılır. Zizek'in de söylediği: "Planlarınızı yaptığınızda yumuşak adımlar atın, çünkü sizin binalarınızda yaşayıp onlara bakacak insanların hayalleri üzerinde yürüyorsunuz", cümlesi, tam olarak verilmesi gereken mesaja ışık tutar. Anahtar Kelimeler: Ara mekan, paralaks, spandrel, sınırlar, etkileşimler, mekansal biçimlenişler, modern mimari, postmodern mimari.
Mimari paralaks yorumuyla ara mekan kavramı
Ara kavramı, birçok açıdan incelenebileceği gibi mimari alanda da kendisine yeni bir kimlik kazanarak, insan yaşayışlarının tariflenmesinde, yorumlanmasında ve bu yaşayışların biçimlenme aşamasında edindiği roller ile karşımıza çıkmaktadır. "Ara mekan" kavramı, insanın var oluşundan itibaren farkında olunarak ya da olunmadan meydana gelmiş bir kavram olmuştur. Günümüz mimarisinde, kapitalizmin de etkisi ile, birtakım mimari kavramlar anlamını yitirme aşamasına gelmiş, mimarideki ontoloji, gerçek yaşamın gerçek pratikleri içerisinde radikal anlamda sarsılmıştır. Mimarlık ürünü tek ve özel bir nesne olmak yerine, "kitlesel" ve "alelade / gündelik" bir metaya dönüşmüştür. Bu dönüşüm içerisinde "ara mekan" algısı da değişmiş ve bu algıyla beraber, ara mekanlar yanlış tanımlamaların ya da tanımsızlıkların bir parçası olmuştur; halbuki ara mekanlar, içlerinde barındırdıkları anlamların gizli dinamizmi ile beraber komşulukları, iletişim ve etkileşimleri sağlayabileceği gibi mekan-zamansal sürekliliklerin kurulmasında da büyük rollere sahiptir. Araların, tasarımlarda, içlerinde barındırdıkları potansiyellerini gösterebilmeleri ve aralara "bilinçli üretimlerden arta kalan" mekan bakışının dışına çıkabilmesi için "paralaks kavramı" yorumu ile ara mekanları ele almak gerekir. Paralaks kavramı, görsel sanatlardan astrolojiye, dinden felsefeye, fizikten sosyolojiye, birçok alanda kavramsal bir temel olurken, mimari alanda da Zizek'in "mimari paralaks" tanımlamalarıyla desteklenerek kendisine yeni bir kimlik bulmuştur. Çalışmada, ara mekanların sınırsızlığı ve kodlanmış birtakım kuralların dışında yer alışı üzerinde durulur; farklı bakış açılarıyla belirttiği ayrım, özdeşlik, komşuluk, birliktelik gibi kavramlar üzerinden araların biçimlenişleri anlatılır. Bunların yanı sıra paralaks yorumu getirilen ara mekanların, süreç içerisinde bir değerlendirmesi yapılarak, bu süreçler içerisinde ara mekanların kazandığı ya da kaybettiği anlamlar irdelenir. Bir tasarıma holistik olarak yaklaşmanın, o mekanlarda yaşayan ya da o mekanları tecrübe eden insanlara da farklı deneyimler sunabileceği ve mimarlığın arzusunu ön plana çıkartabileceği sorgulatılır. Zizek'in de söylediği: "Planlarınızı yaptığınızda yumuşak adımlar atın, çünkü sizin binalarınızda yaşayıp onlara bakacak insanların hayalleri üzerinde yürüyorsunuz", cümlesi, tam olarak verilmesi gereken mesaja ışık tutar. Anahtar Kelimeler: Ara mekan, paralaks, spandrel, sınırlar, etkileşimler, mekansal biçimlenişler, modern mimari, postmodern mimari.
Mimari paralaks yorumuyla ara mekan kavramı
Ara kavramı, birçok açıdan incelenebileceği gibi mimari alanda da kendisine yeni bir kimlik kazanarak, insan yaşayışlarının tariflenmesinde, yorumlanmasında ve bu yaşayışların biçimlenme aşamasında edindiği roller ile karşımıza çıkmaktadır. "Ara mekan" kavramı, insanın var oluşundan itibaren farkında olunarak ya da olunmadan meydana gelmiş bir kavram olmuştur. Günümüz mimarisinde, kapitalizmin de etkisi ile, birtakım mimari kavramlar anlamını yitirme aşamasına gelmiş, mimarideki ontoloji, gerçek yaşamın gerçek pratikleri içerisinde radikal anlamda sarsılmıştır. Mimarlık ürünü tek ve özel bir nesne olmak yerine, "kitlesel" ve "alelade / gündelik" bir metaya dönüşmüştür. Bu dönüşüm içerisinde "ara mekan" algısı da değişmiş ve bu algıyla beraber, ara mekanlar yanlış tanımlamaların ya da tanımsızlıkların bir parçası olmuştur; halbuki ara mekanlar, içlerinde barındırdıkları anlamların gizli dinamizmi ile beraber komşulukları, iletişim ve etkileşimleri sağlayabileceği gibi mekan-zamansal sürekliliklerin kurulmasında da büyük rollere sahiptir. Araların, tasarımlarda, içlerinde barındırdıkları potansiyellerini gösterebilmeleri ve aralara "bilinçli üretimlerden arta kalan" mekan bakışının dışına çıkabilmesi için "paralaks kavramı" yorumu ile ara mekanları ele almak gerekir. Paralaks kavramı, görsel sanatlardan astrolojiye, dinden felsefeye, fizikten sosyolojiye, birçok alanda kavramsal bir temel olurken, mimari alanda da Zizek'in "mimari paralaks" tanımlamalarıyla desteklenerek kendisine yeni bir kimlik bulmuştur. Çalışmada, ara mekanların sınırsızlığı ve kodlanmış birtakım kuralların dışında yer alışı üzerinde durulur; farklı bakış açılarıyla belirttiği ayrım, özdeşlik, komşuluk, birliktelik gibi kavramlar üzerinden araların biçimlenişleri anlatılır. Bunların yanı sıra paralaks yorumu getirilen ara mekanların, süreç içerisinde bir değerlendirmesi yapılarak, bu süreçler içerisinde ara mekanların kazandığı ya da kaybettiği anlamlar irdelenir. Bir tasarıma holistik olarak yaklaşmanın, o mekanlarda yaşayan ya da o mekanları tecrübe eden insanlara da farklı deneyimler sunabileceği ve mimarlığın arzusunu ön plana çıkartabileceği sorgulatılır. Zizek'in de söylediği: "Planlarınızı yaptığınızda yumuşak adımlar atın, çünkü sizin binalarınızda yaşayıp onlara bakacak insanların hayalleri üzerinde yürüyorsunuz", cümlesi, tam olarak verilmesi gereken mesaja ışık tutar. Anahtar Kelimeler: Ara mekan, paralaks, spandrel, sınırlar, etkileşimler, mekansal biçimlenişler, modern mimari, postmodern mimari.
Dünyada ve ülkemizde cezaevi mimarlığı ve güncel tasarım ölçütlerinin irdelenmesi
Cezaevinin bir yapı türü olmadığı dönemlerde, farklı amaçlarla yapılmış yapılar (saray, kale, hisar, kule, tersane, çeşitli devlet görevlilerinin konutları vb) hapsetme amacıyla kullanılmıştır. Suçlunun cezalandırılması için yapılan ilk yapı örneği 16. yüzyılda ortaya çıkmış, ihtiyaç ve fonksiyon yönünden 18. yüzyılda değerlendirilerek tasarlanmıştır. İnsani değerlerin, suçlunun topluma tekrar kazandırılması gerekliliği 20. yüzyılda düşünülmüş ve artık bu kapsamda tasarımlarla günümüze kadar gelinmiştir. Tarihten günümüze yapılan birçok cezalandırma yöntemi, cezaevi tasarımı yapılmıştır. Suçlunun cezalandırılması, insani ihtiyaçlarının karşılanması ve topluma zararlı değil yararlı bir bireye dönüştürülerek ıslah edilmesi amacına ulaşılamamıştır. Çok sayıda ve büyük alanlarda yeralan, mali olarak büyük bütçeler gerektiren cezaevlerinin işletilmesi de en az yapımı kadar özel çaba gerektirmektedir. Geliştirilen standartlar ve kurallarla en ince ayrıntısına kadar düşünlen düzenlemeler, her bölge, kültür, inanış ve toplum için aynı sonucu veremeyeceği gerçektir. Türkiye'de Osmanlı Dönemi'nde farklı amaçlarla yapılmış yapılar, kiralık ev ve dükkanlar, kadınlar için din görevlilerinin evleri hapsetmek amacıyla kullanılmıştır. Cumhuriyet Dönemi'nin ilk zamanlarında önceden bu amaçla kullanılan yapılar restore edilmiş, sonraları Adalet Bakanlığı kapsamında harflendirme sistemiyle oluşturulmuş tipler kullanılmıştır. 2000 yılı sonrası yapılan cezaevleri Avrupa Cezaevi Standartları'na uygun olarak tasarlanmıştır. İlgili meslek guruplarının (mimar, din görevlisi, cezaevi idarecisi, hukukçu, sosyolog, psikolog...) bir araya gelmeden bireysel olarak yaptıkları tasarımların başarıya ulaşamadığı örneklere tarihte çokça rastlanılmaktadır. İlgili disiplinleri bir araya getirerek, yapılan örnekleri akıl süzgecinden geçirerek "suçlunun cezalandırılması, insani ihtiyaçlarının karşılanması, topluma faydalı bireylere dönüştürülmesi" sıralanmasının sağlandığı kurumlar yapılmasına zemin hazırlayacak bir çalışma oluşturmak amaçlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Cezaevi, hapishane, mahpus, suç, suçlu, mahkûm, mahpes, ceza
Çevre odaklı mimari tasarım yaklaşımı kapsamında yeşil çatılar ve Türkiye ölçeğinde uygulanabilirliği üzerine bir araştırma
20.yüzyılın ikinci yarısında karşılaşılan ciddi çevre sorunları, enerji kullanımına, doğanın ve tüm kaynaklarının korunmasına dair yeni politikaların geliştirilmesini zorunlu kılmıştır. İnsanoğlunun varoluşunun sebebi olan doğal çevrenin, yine insan tarafından yapılan müdahalelerle zarar gördüğü gerçeği hakkındaki farkındalık, temelde "sürdürülebilirlik" kavramı çerçevesinde gelişen ve çeşitlenen yaklaşımları ortaya çıkarmıştır. Bir yandan ekolojik tahribat giderek derinleşirken, diğer yandan çevrenin korunmasına ilişkin çözüm önerileri, her bilgi alanı için dikkati çeken bir araştırma konusu haline gelmiştir. Çevresel sorunların sorumlularından birinin yüksek oranda binalar ve inşaat sektörünün olduğunun anlaşılmasıyla mimarlık camiası da, "ekolojik yapı", "sürdürülebilir çevre", "yenilenebilir enerji", "yeşil mimari", "akıllı bina", "iklimsel kontrol", "enerji verimliliği" vb. gibi bir dizi yeni kavramla tanışmıştır. Bu doğrultuda sürdürülebilir mimarlığa dair araştırmalar ve gelişen teknoloji çerçevesinde çatı yüzeyleri, enerji korunumuna katkı veren bir bileşen olarak ele alınmaya başlanmıştır. Bu noktada "yeşil çatı"lar, hava kalitesini iyileştiren, kentsel ısınmayı azaltan, yağmur suyunun farklı kullanımlarına olanak tanıyan, bir aktivite ve yaşam alanı olarak da kullanım sağlayan önemli sistemlerdir. Yeşil çatıların kullanımı oldukça eski devirlere kadar uzanmakla birlikte günümüzün metropol kentlerinde, özellikle Türkiye'de kullanımlarının azlığı dikkati çekmektedir. Çevredeki enerji dengesine olumlu katkılarının yanı sıra uygulama alanlarının henüz tam gelişmemiş olması, konuyu araştırmaya ve incelemeye değer kılmaktadır. Özellikle son yıllarda Türkiye'de de artan oranda önemsenmeye başlayan binalarda enerji korunumu ilkesi ve buna ilişkin çeşitli sertifikalandırma sistemlerinde (LEED, BREAM vb.) yeşil çatılar önemli bir avantaj taşımaktadırlar. Tasarım ve üretim sürecinde rol alan kişilerin yeşil çatı sistemleri hakkında fikir sahibi olmalarını sağlamak, ülke koşullarına uygun bitkilendirilmiş sistemlerini tartışmak ve bu konudaki farkındalığı arttırmak gerekmektedir. Bu doğrultuda bu çalışma ulusal ve uluslararası ölçekteki araştırmalar ve örnekler üzerinden yeşil çatı sistemlerini irdeleyerek, sürdürülebilirlik açısından avantajlarını değerlendirmek; ülkemizdeki uygulamalar için bir altyapı oluşturmayı ve bu konudaki çalışmalara katkı koymayı hedeflemektedir.
Çevre odaklı mimari tasarım yaklaşımı kapsamında yeşil çatılar ve Türkiye ölçeğinde uygulanabilirliği üzerine bir araştırma
20.yüzyılın ikinci yarısında karşılaşılan ciddi çevre sorunları, enerji kullanımına, doğanın ve tüm kaynaklarının korunmasına dair yeni politikaların geliştirilmesini zorunlu kılmıştır. İnsanoğlunun varoluşunun sebebi olan doğal çevrenin, yine insan tarafından yapılan müdahalelerle zarar gördüğü gerçeği hakkındaki farkındalık, temelde "sürdürülebilirlik" kavramı çerçevesinde gelişen ve çeşitlenen yaklaşımları ortaya çıkarmıştır. Bir yandan ekolojik tahribat giderek derinleşirken, diğer yandan çevrenin korunmasına ilişkin çözüm önerileri, her bilgi alanı için dikkati çeken bir araştırma konusu haline gelmiştir. Çevresel sorunların sorumlularından birinin yüksek oranda binalar ve inşaat sektörünün olduğunun anlaşılmasıyla mimarlık camiası da, "ekolojik yapı", "sürdürülebilir çevre", "yenilenebilir enerji", "yeşil mimari", "akıllı bina", "iklimsel kontrol", "enerji verimliliği" vb. gibi bir dizi yeni kavramla tanışmıştır. Bu doğrultuda sürdürülebilir mimarlığa dair araştırmalar ve gelişen teknoloji çerçevesinde çatı yüzeyleri, enerji korunumuna katkı veren bir bileşen olarak ele alınmaya başlanmıştır. Bu noktada "yeşil çatı"lar, hava kalitesini iyileştiren, kentsel ısınmayı azaltan, yağmur suyunun farklı kullanımlarına olanak tanıyan, bir aktivite ve yaşam alanı olarak da kullanım sağlayan önemli sistemlerdir. Yeşil çatıların kullanımı oldukça eski devirlere kadar uzanmakla birlikte günümüzün metropol kentlerinde, özellikle Türkiye'de kullanımlarının azlığı dikkati çekmektedir. Çevredeki enerji dengesine olumlu katkılarının yanı sıra uygulama alanlarının henüz tam gelişmemiş olması, konuyu araştırmaya ve incelemeye değer kılmaktadır. Özellikle son yıllarda Türkiye'de de artan oranda önemsenmeye başlayan binalarda enerji korunumu ilkesi ve buna ilişkin çeşitli sertifikalandırma sistemlerinde (LEED, BREAM vb.) yeşil çatılar önemli bir avantaj taşımaktadırlar. Tasarım ve üretim sürecinde rol alan kişilerin yeşil çatı sistemleri hakkında fikir sahibi olmalarını sağlamak, ülke koşullarına uygun bitkilendirilmiş sistemlerini tartışmak ve bu konudaki farkındalığı arttırmak gerekmektedir. Bu doğrultuda bu çalışma ulusal ve uluslararası ölçekteki araştırmalar ve örnekler üzerinden yeşil çatı sistemlerini irdeleyerek, sürdürülebilirlik açısından avantajlarını değerlendirmek; ülkemizdeki uygulamalar için bir altyapı oluşturmayı ve bu konudaki çalışmalara katkı koymayı hedeflemektedir.
Çevre odaklı mimari tasarım yaklaşımı kapsamında yeşil çatılar ve Türkiye ölçeğinde uygulanabilirliği üzerine bir araştırma
20.yüzyılın ikinci yarısında karşılaşılan ciddi çevre sorunları, enerji kullanımına, doğanın ve tüm kaynaklarının korunmasına dair yeni politikaların geliştirilmesini zorunlu kılmıştır. İnsanoğlunun varoluşunun sebebi olan doğal çevrenin, yine insan tarafından yapılan müdahalelerle zarar gördüğü gerçeği hakkındaki farkındalık, temelde "sürdürülebilirlik" kavramı çerçevesinde gelişen ve çeşitlenen yaklaşımları ortaya çıkarmıştır. Bir yandan ekolojik tahribat giderek derinleşirken, diğer yandan çevrenin korunmasına ilişkin çözüm önerileri, her bilgi alanı için dikkati çeken bir araştırma konusu haline gelmiştir. Çevresel sorunların sorumlularından birinin yüksek oranda binalar ve inşaat sektörünün olduğunun anlaşılmasıyla mimarlık camiası da, "ekolojik yapı", "sürdürülebilir çevre", "yenilenebilir enerji", "yeşil mimari", "akıllı bina", "iklimsel kontrol", "enerji verimliliği" vb. gibi bir dizi yeni kavramla tanışmıştır. Bu doğrultuda sürdürülebilir mimarlığa dair araştırmalar ve gelişen teknoloji çerçevesinde çatı yüzeyleri, enerji korunumuna katkı veren bir bileşen olarak ele alınmaya başlanmıştır. Bu noktada "yeşil çatı"lar, hava kalitesini iyileştiren, kentsel ısınmayı azaltan, yağmur suyunun farklı kullanımlarına olanak tanıyan, bir aktivite ve yaşam alanı olarak da kullanım sağlayan önemli sistemlerdir. Yeşil çatıların kullanımı oldukça eski devirlere kadar uzanmakla birlikte günümüzün metropol kentlerinde, özellikle Türkiye'de kullanımlarının azlığı dikkati çekmektedir. Çevredeki enerji dengesine olumlu katkılarının yanı sıra uygulama alanlarının henüz tam gelişmemiş olması, konuyu araştırmaya ve incelemeye değer kılmaktadır. Özellikle son yıllarda Türkiye'de de artan oranda önemsenmeye başlayan binalarda enerji korunumu ilkesi ve buna ilişkin çeşitli sertifikalandırma sistemlerinde (LEED, BREAM vb.) yeşil çatılar önemli bir avantaj taşımaktadırlar. Tasarım ve üretim sürecinde rol alan kişilerin yeşil çatı sistemleri hakkında fikir sahibi olmalarını sağlamak, ülke koşullarına uygun bitkilendirilmiş sistemlerini tartışmak ve bu konudaki farkındalığı arttırmak gerekmektedir. Bu doğrultuda bu çalışma ulusal ve uluslararası ölçekteki araştırmalar ve örnekler üzerinden yeşil çatı sistemlerini irdeleyerek, sürdürülebilirlik açısından avantajlarını değerlendirmek; ülkemizdeki uygulamalar için bir altyapı oluşturmayı ve bu konudaki çalışmalara katkı koymayı hedeflemektedir.
Dünyada ve ülkemizde cezaevi mimarlığı ve güncel tasarım ölçütlerinin irdelenmesi
Cezaevinin bir yapı türü olmadığı dönemlerde, farklı amaçlarla yapılmış yapılar (saray, kale, hisar, kule, tersane, çeşitli devlet görevlilerinin konutları vb) hapsetme amacıyla kullanılmıştır. Suçlunun cezalandırılması için yapılan ilk yapı örneği 16. yüzyılda ortaya çıkmış, ihtiyaç ve fonksiyon yönünden 18. yüzyılda değerlendirilerek tasarlanmıştır. İnsani değerlerin, suçlunun topluma tekrar kazandırılması gerekliliği 20. yüzyılda düşünülmüş ve artık bu kapsamda tasarımlarla günümüze kadar gelinmiştir. Tarihten günümüze yapılan birçok cezalandırma yöntemi, cezaevi tasarımı yapılmıştır. Suçlunun cezalandırılması, insani ihtiyaçlarının karşılanması ve topluma zararlı değil yararlı bir bireye dönüştürülerek ıslah edilmesi amacına ulaşılamamıştır. Çok sayıda ve büyük alanlarda yeralan, mali olarak büyük bütçeler gerektiren cezaevlerinin işletilmesi de en az yapımı kadar özel çaba gerektirmektedir. Geliştirilen standartlar ve kurallarla en ince ayrıntısına kadar düşünlen düzenlemeler, her bölge, kültür, inanış ve toplum için aynı sonucu veremeyeceği gerçektir. Türkiye'de Osmanlı Dönemi'nde farklı amaçlarla yapılmış yapılar, kiralık ev ve dükkanlar, kadınlar için din görevlilerinin evleri hapsetmek amacıyla kullanılmıştır. Cumhuriyet Dönemi'nin ilk zamanlarında önceden bu amaçla kullanılan yapılar restore edilmiş, sonraları Adalet Bakanlığı kapsamında harflendirme sistemiyle oluşturulmuş tipler kullanılmıştır. 2000 yılı sonrası yapılan cezaevleri Avrupa Cezaevi Standartları'na uygun olarak tasarlanmıştır. İlgili meslek guruplarının (mimar, din görevlisi, cezaevi idarecisi, hukukçu, sosyolog, psikolog...) bir araya gelmeden bireysel olarak yaptıkları tasarımların başarıya ulaşamadığı örneklere tarihte çokça rastlanılmaktadır. İlgili disiplinleri bir araya getirerek, yapılan örnekleri akıl süzgecinden geçirerek "suçlunun cezalandırılması, insani ihtiyaçlarının karşılanması, topluma faydalı bireylere dönüştürülmesi" sıralanmasının sağlandığı kurumlar yapılmasına zemin hazırlayacak bir çalışma oluşturmak amaçlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Cezaevi, hapishane, mahpus, suç, suçlu, mahkûm, mahpes, ceza
Dünyada ve ülkemizde cezaevi mimarlığı ve güncel tasarım ölçütlerinin irdelenmesi
Cezaevinin bir yapı türü olmadığı dönemlerde, farklı amaçlarla yapılmış yapılar (saray, kale, hisar, kule, tersane, çeşitli devlet görevlilerinin konutları vb) hapsetme amacıyla kullanılmıştır. Suçlunun cezalandırılması için yapılan ilk yapı örneği 16. yüzyılda ortaya çıkmış, ihtiyaç ve fonksiyon yönünden 18. yüzyılda değerlendirilerek tasarlanmıştır. İnsani değerlerin, suçlunun topluma tekrar kazandırılması gerekliliği 20. yüzyılda düşünülmüş ve artık bu kapsamda tasarımlarla günümüze kadar gelinmiştir. Tarihten günümüze yapılan birçok cezalandırma yöntemi, cezaevi tasarımı yapılmıştır. Suçlunun cezalandırılması, insani ihtiyaçlarının karşılanması ve topluma zararlı değil yararlı bir bireye dönüştürülerek ıslah edilmesi amacına ulaşılamamıştır. Çok sayıda ve büyük alanlarda yeralan, mali olarak büyük bütçeler gerektiren cezaevlerinin işletilmesi de en az yapımı kadar özel çaba gerektirmektedir. Geliştirilen standartlar ve kurallarla en ince ayrıntısına kadar düşünlen düzenlemeler, her bölge, kültür, inanış ve toplum için aynı sonucu veremeyeceği gerçektir. Türkiye'de Osmanlı Dönemi'nde farklı amaçlarla yapılmış yapılar, kiralık ev ve dükkanlar, kadınlar için din görevlilerinin evleri hapsetmek amacıyla kullanılmıştır. Cumhuriyet Dönemi'nin ilk zamanlarında önceden bu amaçla kullanılan yapılar restore edilmiş, sonraları Adalet Bakanlığı kapsamında harflendirme sistemiyle oluşturulmuş tipler kullanılmıştır. 2000 yılı sonrası yapılan cezaevleri Avrupa Cezaevi Standartları'na uygun olarak tasarlanmıştır. İlgili meslek guruplarının (mimar, din görevlisi, cezaevi idarecisi, hukukçu, sosyolog, psikolog...) bir araya gelmeden bireysel olarak yaptıkları tasarımların başarıya ulaşamadığı örneklere tarihte çokça rastlanılmaktadır. İlgili disiplinleri bir araya getirerek, yapılan örnekleri akıl süzgecinden geçirerek "suçlunun cezalandırılması, insani ihtiyaçlarının karşılanması, topluma faydalı bireylere dönüştürülmesi" sıralanmasının sağlandığı kurumlar yapılmasına zemin hazırlayacak bir çalışma oluşturmak amaçlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Cezaevi, hapishane, mahpus, suç, suçlu, mahkûm, mahpes, ceza
Geriatri hastanelerinin tasarım ilkeleri üzerine bir araştırma
"Geriatri" kelimesi yaşlı tıbbı anlamına gelmektedir. "Tıpta geriatri" ise yaşlı bireylerin sağlıklarını korumayı, yaşlı bireylerde sık görünen hastalıkları teşhis ve tedavi etmeyi, yaşlı bireylerin sosyal ve bağımız bireyler olarak hayatlarına devam etmelerini amaçlayan bilim dalıdır. Geriatri hastaneleri ise geriatrik hasta grubunun fizyolojik ve psikolojik ihtiyaçları doğrultusunda tasarlanmış bakım ve tedavi hizmeti veren kurumlardır. Bu tez kapsamında da geriatri hastanelerini genel tasarım kriterleri araştırılıp sunulmuştur. Tezin ikinci bölümünde yaşlılık, yaşlılığın fizyolojik ve psikolojik etkileri, yaşlılara hizmet veren kurumlar ve geriatri hastaneleri hakkında temel tanımlar ve bilgiler verilmiştir. Ayrıca Türkiye'de hastane projelerinde uyulması gereken standart ve yönetmeliklerin nerelerden bulunabileceği ile ilgili bilgiler verilmiştir. Üçüncü bölüm geriatri hastanelerinin tasarım kriterlerinin ele alındığı bölümdür. Bu bölümde yapı formunun belirlenmesinde dikkat edilmesi gereken kriterler ve cephe tasarımında dikkat edilmesi gereken konulara değinilmiş, mimari planlama aşamasında uyulması gereken zorunluluklar açıklanmıştır. Geriatri hastanelerinin fonksiyon olarak sahip olması gereken birimler listelenmiş, bu birimler arası ilişkiler ilişki matrisi ile açıklanmıştır. Bölümde ayrıca genel hastanelerin mekan düzenleme kriterleri belirtilerek geriatri hastanelerine özgü durumlar ayrıca açıklanmıştır. Üçüncü bölümün devamında; birim mekân anlamında incelemeler yapılmış, birim mekân fonksiyonları, mekânsal gereklilikleri, mekân donatıları üzerinde durulmuştur. Son olarak da iç mekânlarda yapılacak düzenlemeler hakkında bilgi verilmiştir. Sonuç bölümünde ise genel anlamda bilgiler toparlanmış, ileriki çalışmalar için bazı öneriler verilmiştir. Anahtar kelimeler: Geriatri hastanesi, yaşlı, tasarım