Theses supervised by Dr. Öğr. Üyesi Hatice Boynukalın Şenkardeşler
15 theses · İstanbul 29 MayIs University
Kadri Paşa'nın (Ö. 1888) el-Ahkâmü'ş-şer'iyye'si ile Hukûk-ı Aile Kararnâmesi'nin nikâh bölümü çerçevesinde mukayesesi
Bu çalışma, 19. yüzyıl Mısır'ında kanunlaştırma alanındaki çalışmalarıyla tanınan ve bürokratik olarak önemli vazifelerde bulunan Muhammed Kadri Paşa'nın (ö. 1888) İslâm aile hukuku alanında ilk kanunlaştırma teşebbüsü olan el-Ahkâmü'ş-şer'iyye fî'l-ahvâli'ş-şahsiyye (AŞ) adlı eseri ile Osmanlı Devleti'nde Tanzimat sonrasındaki kanunlaştırma faaliyetlerinin son halkası sayılan ve İslâm aile hukukunda ilk kanun metni kabul edilen 1917 tarihli Hukûk-ı Âile Kararnâmesi'nin (HAK) mukayesesi üzerine binâ edilmiştir. Mezkûr iki metnin, aile hukuku konularını içermesi ve muhtevalarının kapsamlı olması hasebiyle söz konusu mukayese, "nikâh" bahsi özelinde gerçekleştirilmiştir. Araştırma iki ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde; önce 19. yüzyılda Mısır'daki kanunlaştırma hareketlerinin oluşumunu etkileyen faktörler, AŞ'nin müellifi Muhammed Kadri Paşa ve zikredilen eseri hakkında bilgi verilmiştir. Ardından mukayeseye konu olan HAK'nin içeriğinden ve özelliklerinden bahsedilmiştir. Bölüm sonunda ise yazıldıkları dönem, metot, sistematik yapı ve muhteva açısından bu iki metnin karşılaştırması yapılmıştır. Çalışmanın esasını oluşturan ikinci bölümde; Kadri Paşa'nın nikâh bölümünde yer verdiği konular çerçevesinde AŞ ve HAK'de mukayeseye uygun maddeler tespit edilerek bunların ayrıntılı değerlendirmesi yapılmıştır. Bölüm içerisinde yer alan başlıklarda konuyla ilgili giriş bilgileri verildikten sonra ayrıntılı karşılaştırma tabloları sunulmuş, devamında ise söz konusu metinlerdeki maddelerin mukayese ve değerlendirmeleri bu tablolardan hareketle gerçekleştirilmiştir.
Hanefi mezhep içi tercih usûlü çerçevesinde Mültekâ'l-Ebhur'daki tercih ifadelerinin değerlendirilmesi (Büyû' ve icâre örneği)
Mezheplerin teşekkül süreçlerini tamamlamaları ile birlikte mezhep birikiminin değerlendirilip, mezhep içerisinde tercihe şayan görüşün seçilmesi işlemi fukahânın sıklıkla başvurduğu bir hüküm aktarma yöntemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Zaman içerisinde belli bir sistematiğe oturtulan bu yöntem esnasında kullanılan lafız ve kalıplar aynı süreçte terimleşmiş ve "alâmâtü'l-fetvâ/sıyağu't-tercih" adı altında mezhep terminolojisi içerisindeki yerini almıştır. Osmanlı âlimlerinin önde gelen isimlerinden biri olan İbrâhîm el-Halebî de (v. 956/1549) Mültekâ'l-ebhur isimli eserinde mezhepte tercih edilen hükmü öne çıkarırken muhtelif tercih lafızları kullanma yolunu seçmiştir. Mezkûr eserdeki râcih görüşlerin Hanefi mezhep içi tercih usûlüne uygunluğu bağlamında incelendiği bu çalışma, giriş, iki bölüm ve sonuç kısımlarından oluşmaktadır. Çalışmanın giriş bölümünde araştırmanın öneminden, amacından, kapsamından ve kaynaklarından bahsedilmektedir. Birinci bölümde, çalışmanın ana konusuyla direkt bağlantısı bulunan Hanefilerde mezhep içi tercih usûlü ile ilgili genel bir çerçeve sunulmaya çalışılmaktadır. Bu itibarla evvela mezhep içi tercihin tanımı ve kısımlarından bahsedilip daha sonra sarih tercih lafızları, iltizami tercih metotları ve sarih tercih lafızları arasındaki hiyerarşiye değinilmektedir. İkinci bölümde öncelikle Halebî'nin hayatı ve eserleri ile birlikte bilhassa çalışmanın konusu olan Mültekâ hakkındaki bilgilere yer verilmektedir. Daha sonra Mültekâ'nın büyû' ve icâre kitabında yer alan sarih tercih lafızları mezhep içi tercih usulü bağlamında değerlendirilmektedir. Ayrıca Halebî'nin Mültekâ'yı telifi esnasında yararlandığı eserlerin kendi aralarındaki tercih farklılıklarına ve bu eserlerde yer alan müftâ bih kalıpların müellif tarafından ne şekilde kullanıldığı hususuna temas edilmeye çalışılmaktadır. Sonuç kısmında ise çalışmamız neticesinde elde edilen veriler sıralanarak tercih lafızlarına dair bilgilerin tablo halinde sunumu yapılmaktadır.
Cüllâbî'nin Kitabü's-Salat adlı eserinin tahkiki ve incelenmesi (eserin başından mescid babına kadar)
Bu çalışma, kaynaklarda hakkında yeterli bilgi bulunmayan ve hicrî VI. yüzyılda (XI-XII.) vefat ettiği düşünülen Hanefî mezhebi fakihi Ebû Muhammed Tâhir el-Cüllâbî'nin temizlik ve namaz konusuna dair telif ettiği Kitâbü's-salât adlı eser üzerinde yapılmıştır. Müellif eserinde ağırlıklı olarak Hanefî mezhebine müntesip fakihlerin görüşlerine itimat etmekle beraber zaman zaman sahabe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiînin sözleri ve Malikî ile Şafiî mezhebi imamlarının görüşlerine değinmiştir. Kitâbü's-salât'ın adı birçok Hanefî mezhebi müellefatında geçmekte ve yaptıkları nakillerde onu kaynak gösteren müelliflerin sayısı yirmiyi aşmaktadır; dolayısıyla Kitâbü's-salât bir müracaat kaynağı konumundadır. Bununla beraber eser gerektiği gibi şöhret kazanmamıştır. Çalışmada, eser ve müellifi tanıtılmış; Kitâbü's-salât, Ebü'l-Leys es-Semerkandî'nin (ö. 373/983) Mukaddime fi's-salât isimli eseri ile mukayese edilmiştir. Daha sonra yazma nüshalarından dört nüshaya dayanılarak Kitâbü's-salât'ın bir bölümü tahkik edilmiştir. Anahtar Kelimler: Ebû Muhammed Tâhir, Cüllâbî, Kitâbü's-salât, Salâtü'l-Cüllâbî
İslam hukukunda kâr ve kaynakları
Kâr malda girişimcinin faaliyeti sonrası bir artışın meydana gelmesi anlamı taşıdığından bu artışın kaynağının ne olduğu İslâm hukuku açısından önem arz eder. Hanefî mezhebine göre kârın kaynağı mal (sermaye), amel (emek) ve damân olmak üzere üçtür. Söz konusu kaynakların kabulü fukahâ arasında ihtilaflıdır. Bu çalışmanın temel amacı mezhepler tarafından kabul edilen kâr kaynaklarının neler olduğunu ve bu kaynakların akit şirketlerinin kabul, kuruluş ve ortaklar arası kâr paylaşımı hususunda nasıl bir etkiye sahip olduğunu tikel örnekler üzerinden açıklamaktır. Tez giriş, iki bölüm ve sonuç kısımlarından oluşmaktadır. Birinci bölümde kârın mahiyeti ortaya koyulmuş ve tez boyunca sıkça atıf yapılacak kavramlar izah edilmiştir. İkinci bölümde ise bey' akdinde kâra ilişkin hükümler ve akit şirketlerinde kârın kaynakları ile bağlantılı hususlar ele alınmıştır.
Hanefî ve Şâfiîler'in ibadet konularındaki ihtilaflarına hâkim olan usûl kuralları (Tecrîd ve Tahsîn adlı hilaf eserleri özelinde)
Hanefî ve Şâfiîler arasındaki fıkhî ihtilafın anlaşılması ancak iki mezhebin fıkıh usulündeki görüşlerinin bilinmesiyle mümkündür. Zira her ne kadar mezhepler arasındaki ihtilaflar, özünde mezhep âlimlerinin fer'î meselelere verdikleri hükümlere dayanıyor olsa da, bu hükümler tarih süresince mezhepleri temsil eden usûl kurallarıyla tartışılmış ve bunlar vesilesiyle anlaşılmıştır. Bu usûl kuralları fürû fıkhın tamamında benimsenen metotlar haline gelmiş ve mezheplerin hareket noktalarını temsil etmiştir. Dolayısıyla tarihi arka planda fürû fıkhın ifade edilmesi ve mezhep görüşlerinin gelişimi bu usûl kurallarıyla sağlanmıştır. Klasik ve çağdaş araştırmalarda bu iki mezhebin ihtilaflarıyla ilişkili olan usûl kurallarını inceleyen eserler bulunmasına karşın, her iki mezhebin fürû fıkhın hangi alanlarında, hangi usûl kurallarına sıkça atıf yaptıkları araştırılmaya muhtaçtır. Buna bağlı olarak bu araştırmanın ana gayesi Hanefî ve Şâfiîler'in ibadet konularında ihtilaf ettikleri fıkhî hükümlere hâkim olan usûl kurallarını tespit etmek, sonrasında ise Kudûrî'nin (v. 428/1037) Tecrîd ve Gazzâlî'nin (v. 505/1111) Tahsînu'l-meâhiz adlı hilaf eserlerinde bu kurallarla ilişkili fer'î meseleleri karşılaştırmalı olarak göstermektir.
Fakihlerin tedaviye bakışı ve fetvâda tıbbî bilginin yeri
İslâm dininin ilk yıllarından itibaren tıp biliminde kaydedilen gelişmeler, fıkhî meselelere dair düşünce ve yaklaşımları etkilemiştir. Geçmişten günümüze tıp alanında kaydedilen gelişmeler, fıkhın bazı konularını yakından ilgilendirmektedir. Tıp sahasında araştırma yapan hekimlerin ortaya koydukları çalışmalar, tedavi yöntemleri ve tedavide kullandıkları malzemelerin niteliği -haram ve necis maddeden üretilmesi gibi- fetvâ sürecinde müftünün göz önünde bulundurduğu konulardandır. İslâm'ın geldiği ilk andan itibaren fakihler, tedavinin mükellef açısından hangi yönüyle fıkhî hükmü de ilgilendirdiği meselesine eserlerinde yer vermişler ve fetvâ sürecinde tıbbî bilgiye ihtiyaç duymuşlardır. Bu çalışmada konunun bu iki yönüne dikkat çekilecektir. Öncelikle birinci bölümde fakihlerin tıbbî bilgiyi fetvâlarında ne kadar kullandıkları ele alınacak ve bununla ilgili olarak fukahânın tedaviye yaklaşımlarına yer verilecektir. Bu yaklaşımlar, tedavi olmayı uygun görenler, teşvik edenler, zorunlu görenler ve tedavi tevekkül ilişkisi bağlamında konuyu ele alan alimler başlıkları altında incelenecektir. Bu noktada özellikle tedaviyi tevekkülle ilişkili ele alan alimlerin eserleri incelendiğinde tedaviye mesafeli yaklaştıkları anlaşılmakla birlikte bu dönemdeki tedavi anlayışının çağdaş dönemden oldukça farklı ve kısıtlı olduğu dikkat çekmektedir. İkinci bölümde ise tıp ve fetvâ ile ilgili konular ele alınırken tıbbî bilginin nasıl kullanıldığına odaklanılacaktır. Bu bağlamda ele alınacak temel meseleler: İbadetlere, aile hukukuna, beyin ölümüne, bedene müdahaleye ve haram maddeyle tedaviye dair fetvâlarda tıbbî bilginin kullanımı olacaktır.
Yirminci yüzyılda taklid ve mezhep tartışmaları: Hucendî-Bûtî örneği
Fıkıh tarihi boyunca içtihatla bağlantılı olarak taklid etrafında birçok tartışma cereyan etmiştir. Erken dönemlerden itibaren süregelen ve ortaya çıkışlarıyla birlikte mezhepleri de kuşatan bu tartışmalar, belirli dönemlerde güç ve etki bakımından kendilerini daha fazla hissettirmiştir. Özellikle 19. ve 20. yüzyıllara gelindiğinde taklid ve mezhep olguları üzerindeki tartışmalar yoğunlaşmış, bu çerçevede içtihat ve taklid başlığı taşıyan birçok eser kaleme alınmıştır. Bu bağlamda Hucendî ve Bûtî, konuya ilişkin dikkat çekici çalışmalar yapan iki mütefekkir olarak öne çıkmıştır. Japonya'da yeni Müslüman olan mühtedilerin mezheplere dair sordukları soruya bir cevap olarak eserini telif eden Hucendî taklidi, delile dayanmayan bir görüşü itibara alıp onu takip etmek şeklinde izah etmekte, neticede Müslümanların tamamına hitap eden nasların muhatapları tarafından geri planda bırakılmasını hoş görmemektedir. Bu çerçevede taklidin bir tür işlerlik zeminini tesis eden mezhepleri de çeşitli yönlerden eleştirmektedir. Bûtî ise taklidi adeta (bilen bilmeyen ilişkisi açısından) insan fıtratının tabii bir neticesi olarak görmekte, mutlak taklid karşıtlığını ve bu çerçevede genel mezhep eleştirisini doğru bulmamaktadır. Bu maksatla Hucendî'ye ve genel anlamda selefiyyeye reddiyede bulunarak çalışmamıza konu olan eserini telif etmiştir. Bu çalışmada, aslen Orta Asya Hucend'den olup ömrünün önemli bir dönemini Haremeyn'de geçiren Muhammed Sultân el-Hucendî ile yakın dönem Suriye'sinden önemli ilim adamı Muhammed Saîd Ramazân el-Bûtî'nin taklid ve mezhep olgusu etrafında ortaya koydukları yaklaşımlar konuya ilişkin telif etmiş oldukları eserler bağlamında mukayeseli olarak ele alınmıştır. Böylelikle yakın dönemde birçok akademik çalışmaya konu olan ve halen de olmaya devam eden bir meselenin, eserleriyle topluma tesir eden iki âlim üzerinden bir inceleme ve değerlendirmesinin yapılması amaçlanmaktadır.
Memlük dönemi yargısında sıhhate hüküm ve mûcebe hüküm
İslam hukukunda yargı kararlarının tescili meselesi, ilk dönemlerden itibaren fukaha tarafından ele alınmış müstakil bir çalışma konusudur. Memlükler dönemine gelindiğinde, dört mezhepten kâdılkudât atanması sonucu yargı sisteminin çok mezhepli hale gelmesi, farklı mezhep mahkemelerinde alınan kararların nasıl diğer mahkemeleri de bağlayıcı hale getirileceği ve bu kararların nasıl tescil edileceğini gündeme getirmiştir. Bu bağlamda Memlükler döneminde tescilde kullanılan sıhhate hüküm ve mûcebe hüküm kavramları etrafında küçük çaplı bir literatür oluşmuştur. Bu çalışmada, öncelikle sıhhate hüküm ve mûcebe hüküm literatürünün ortaya çıkma gerekçeleri incelenmekte, literatürün kapsamı tespit edilmeye çalışılmaktadır. Devamında, Zeynüddin İbn Nüceym'in metinleri merkeze alınarak kavramların nasıl bir fıkhî istidlal mantığı içerisinde kullanıldığı ele alınmaktadır. Son olaraksa, bu kavramlarla tescil edilmiş Memlükler döneminden kalma hukuki vesikalar göz önüne alınarak, kavramların pratikte nasıl bir fonksiyona matuf olarak kullanılmış olabileceği değerlendirilmektedir.
Kâdî Şüreyh'in nikâh akdine dair görüşlerinin Hanefî mezhebindeki görüşlerle mukayesesi
Râşid Halifeler döneminden başlayarak Kûfe'de yaklaşık 60 yıl boyunca kadılık vazifesinde bulunan Kâdî Şüreyh, bağımsız ictihadlarda bulunan âlim bir şahsiyet olarak öne çıkar. İslâm hukukunun erken dönemine önemli katkılarda bulunduğu tespit edilen Kâdî Şüreyh'in fıkhî görüşleri, daha sonra bazı âlimleri de etkilemiştir. Bu etkiden en fazla nasibini alanlar ise genellikle Hanefî mezhebinin kurucu müctehidleri olmuştur. Nitekim nikâh akdi ve onunla ilgili meseleler bağlamında incelenen toplam 27 meseleden 19'unda Şüreyh ile Hanefî fakihlerin benzer yaklaşımlar sergilediği; 8 meselede ise farklı görüşlere sahip oldukları görülmüştür. Şüreyh ve Hanefî müctehidlerinin aynı çevrede yaşamaları, aynı fıkıh geleneğinden beslenmeleri ve benzer ilmî çevrede bulunmaları, görüşleri arasındaki uyumu sağlayan temel unsurlar olarak değerlendirilmiştir.
Yirminci yüzyılda taklid ve mezhep tartışmaları: Hucendî-Bûtî örneği
Fıkıh tarihi boyunca içtihatla bağlantılı olarak taklid etrafında birçok tartışma cereyan etmiştir. Erken dönemlerden itibaren süregelen ve ortaya çıkışlarıyla birlikte mezhepleri de kuşatan bu tartışmalar, belirli dönemlerde güç ve etki bakımından kendilerini daha fazla hissettirmiştir. Özellikle 19. ve 20. yüzyıllara gelindiğinde taklid ve mezhep olguları üzerindeki tartışmalar yoğunlaşmış, bu çerçevede içtihat ve taklid başlığı taşıyan birçok eser kaleme alınmıştır. Bu bağlamda Hucendî ve Bûtî, konuya ilişkin dikkat çekici çalışmalar yapan iki mütefekkir olarak öne çıkmıştır. Japonya'da yeni Müslüman olan mühtedilerin mezheplere dair sordukları soruya bir cevap olarak eserini telif eden Hucendî taklidi, delile dayanmayan bir görüşü itibara alıp onu takip etmek şeklinde izah etmekte, neticede Müslümanların tamamına hitap eden nasların muhatapları tarafından geri planda bırakılmasını hoş görmemektedir. Bu çerçevede taklidin bir tür işlerlik zeminini tesis eden mezhepleri de çeşitli yönlerden eleştirmektedir. Bûtî ise taklidi adeta (bilen bilmeyen ilişkisi açısından) insan fıtratının tabii bir neticesi olarak görmekte, mutlak taklid karşıtlığını ve bu çerçevede genel mezhep eleştirisini doğru bulmamaktadır. Bu maksatla Hucendî'ye ve genel anlamda selefiyyeye reddiyede bulunarak çalışmamıza konu olan eserini telif etmiştir. Bu çalışmada, aslen Orta Asya Hucend'den olup ömrünün önemli bir dönemini Haremeyn'de geçiren Muhammed Sultân el-Hucendî ile yakın dönem Suriye'sinden önemli ilim adamı Muhammed Saîd Ramazân el-Bûtî'nin taklid ve mezhep olgusu etrafında ortaya koydukları yaklaşımlar konuya ilişkin telif etmiş oldukları eserler bağlamında mukayeseli olarak ele alınmıştır. Böylelikle yakın dönemde birçok akademik çalışmaya konu olan ve halen de olmaya devam eden bir meselenin, eserleriyle topluma tesir eden iki âlim üzerinden bir inceleme ve değerlendirmesinin yapılması amaçlanmaktadır.
Memlük dönemi yargısında sıhhate hüküm ve mûcebe hüküm
İslam hukukunda yargı kararlarının tescili meselesi, ilk dönemlerden itibaren fukaha tarafından ele alınmış müstakil bir çalışma konusudur. Memlükler dönemine gelindiğinde, dört mezhepten kâdılkudât atanması sonucu yargı sisteminin çok mezhepli hale gelmesi, farklı mezhep mahkemelerinde alınan kararların nasıl diğer mahkemeleri de bağlayıcı hale getirileceği ve bu kararların nasıl tescil edileceğini gündeme getirmiştir. Bu bağlamda Memlükler döneminde tescilde kullanılan sıhhate hüküm ve mûcebe hüküm kavramları etrafında küçük çaplı bir literatür oluşmuştur. Bu çalışmada, öncelikle sıhhate hüküm ve mûcebe hüküm literatürünün ortaya çıkma gerekçeleri incelenmekte, literatürün kapsamı tespit edilmeye çalışılmaktadır. Devamında, Zeynüddin İbn Nüceym'in metinleri merkeze alınarak kavramların nasıl bir fıkhî istidlal mantığı içerisinde kullanıldığı ele alınmaktadır. Son olaraksa, bu kavramlarla tescil edilmiş Memlükler döneminden kalma hukuki vesikalar göz önüne alınarak, kavramların pratikte nasıl bir fonksiyona matuf olarak kullanılmış olabileceği değerlendirilmektedir.
Fakihlerin tedaviye bakışı ve fetvâda tıbbî bilginin yeri
İslâm dininin ilk yıllarından itibaren tıp biliminde kaydedilen gelişmeler, fıkhî meselelere dair düşünce ve yaklaşımları etkilemiştir. Geçmişten günümüze tıp alanında kaydedilen gelişmeler, fıkhın bazı konularını yakından ilgilendirmektedir. Tıp sahasında araştırma yapan hekimlerin ortaya koydukları çalışmalar, tedavi yöntemleri ve tedavide kullandıkları malzemelerin niteliği -haram ve necis maddeden üretilmesi gibi- fetvâ sürecinde müftünün göz önünde bulundurduğu konulardandır. İslâm'ın geldiği ilk andan itibaren fakihler, tedavinin mükellef açısından hangi yönüyle fıkhî hükmü de ilgilendirdiği meselesine eserlerinde yer vermişler ve fetvâ sürecinde tıbbî bilgiye ihtiyaç duymuşlardır. Bu çalışmada konunun bu iki yönüne dikkat çekilecektir. Öncelikle birinci bölümde fakihlerin tıbbî bilgiyi fetvâlarında ne kadar kullandıkları ele alınacak ve bununla ilgili olarak fukahânın tedaviye yaklaşımlarına yer verilecektir. Bu yaklaşımlar, tedavi olmayı uygun görenler, teşvik edenler, zorunlu görenler ve tedavi tevekkül ilişkisi bağlamında konuyu ele alan alimler başlıkları altında incelenecektir. Bu noktada özellikle tedaviyi tevekkülle ilişkili ele alan alimlerin eserleri incelendiğinde tedaviye mesafeli yaklaştıkları anlaşılmakla birlikte bu dönemdeki tedavi anlayışının çağdaş dönemden oldukça farklı ve kısıtlı olduğu dikkat çekmektedir. İkinci bölümde ise tıp ve fetvâ ile ilgili konular ele alınırken tıbbî bilginin nasıl kullanıldığına odaklanılacaktır. Bu bağlamda ele alınacak temel meseleler: İbadetlere, aile hukukuna, beyin ölümüne, bedene müdahaleye ve haram maddeyle tedaviye dair fetvâlarda tıbbî bilginin kullanımı olacaktır.
Hanefi mezhep içi tercih usûlü çerçevesinde Mültekâ'l-Ebhur'daki tercih ifadelerinin değerlendirilmesi (Büyû' ve icâre örneği)
Mezheplerin teşekkül süreçlerini tamamlamaları ile birlikte mezhep birikiminin değerlendirilip, mezhep içerisinde tercihe şayan görüşün seçilmesi işlemi fukahânın sıklıkla başvurduğu bir hüküm aktarma yöntemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Zaman içerisinde belli bir sistematiğe oturtulan bu yöntem esnasında kullanılan lafız ve kalıplar aynı süreçte terimleşmiş ve "alâmâtü'l-fetvâ/sıyağu't-tercih" adı altında mezhep terminolojisi içerisindeki yerini almıştır. Osmanlı âlimlerinin önde gelen isimlerinden biri olan İbrâhîm el-Halebî de (v. 956/1549) Mültekâ'l-ebhur isimli eserinde mezhepte tercih edilen hükmü öne çıkarırken muhtelif tercih lafızları kullanma yolunu seçmiştir. Mezkûr eserdeki râcih görüşlerin Hanefi mezhep içi tercih usûlüne uygunluğu bağlamında incelendiği bu çalışma, giriş, iki bölüm ve sonuç kısımlarından oluşmaktadır. Çalışmanın giriş bölümünde araştırmanın öneminden, amacından, kapsamından ve kaynaklarından bahsedilmektedir. Birinci bölümde, çalışmanın ana konusuyla direkt bağlantısı bulunan Hanefilerde mezhep içi tercih usûlü ile ilgili genel bir çerçeve sunulmaya çalışılmaktadır. Bu itibarla evvela mezhep içi tercihin tanımı ve kısımlarından bahsedilip daha sonra sarih tercih lafızları, iltizami tercih metotları ve sarih tercih lafızları arasındaki hiyerarşiye değinilmektedir. İkinci bölümde öncelikle Halebî'nin hayatı ve eserleri ile birlikte bilhassa çalışmanın konusu olan Mültekâ hakkındaki bilgilere yer verilmektedir. Daha sonra Mültekâ'nın büyû' ve icâre kitabında yer alan sarih tercih lafızları mezhep içi tercih usulü bağlamında değerlendirilmektedir. Ayrıca Halebî'nin Mültekâ'yı telifi esnasında yararlandığı eserlerin kendi aralarındaki tercih farklılıklarına ve bu eserlerde yer alan müftâ bih kalıpların müellif tarafından ne şekilde kullanıldığı hususuna temas edilmeye çalışılmaktadır. Sonuç kısmında ise çalışmamız neticesinde elde edilen veriler sıralanarak tercih lafızlarına dair bilgilerin tablo halinde sunumu yapılmaktadır.
Kadri Paşa'nın (Ö. 1888) el-Ahkâmü'ş-şer'iyye'si ile Hukûk-ı Aile Kararnâmesi'nin nikâh bölümü çerçevesinde mukayesesi
Bu çalışma, 19. yüzyıl Mısır'ında kanunlaştırma alanındaki çalışmalarıyla tanınan ve bürokratik olarak önemli vazifelerde bulunan Muhammed Kadri Paşa'nın (ö. 1888) İslâm aile hukuku alanında ilk kanunlaştırma teşebbüsü olan el-Ahkâmü'ş-şer'iyye fî'l-ahvâli'ş-şahsiyye (AŞ) adlı eseri ile Osmanlı Devleti'nde Tanzimat sonrasındaki kanunlaştırma faaliyetlerinin son halkası sayılan ve İslâm aile hukukunda ilk kanun metni kabul edilen 1917 tarihli Hukûk-ı Âile Kararnâmesi'nin (HAK) mukayesesi üzerine binâ edilmiştir. Mezkûr iki metnin, aile hukuku konularını içermesi ve muhtevalarının kapsamlı olması hasebiyle söz konusu mukayese, "nikâh" bahsi özelinde gerçekleştirilmiştir. Araştırma iki ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde; önce 19. yüzyılda Mısır'daki kanunlaştırma hareketlerinin oluşumunu etkileyen faktörler, AŞ'nin müellifi Muhammed Kadri Paşa ve zikredilen eseri hakkında bilgi verilmiştir. Ardından mukayeseye konu olan HAK'nin içeriğinden ve özelliklerinden bahsedilmiştir. Bölüm sonunda ise yazıldıkları dönem, metot, sistematik yapı ve muhteva açısından bu iki metnin karşılaştırması yapılmıştır. Çalışmanın esasını oluşturan ikinci bölümde; Kadri Paşa'nın nikâh bölümünde yer verdiği konular çerçevesinde AŞ ve HAK'de mukayeseye uygun maddeler tespit edilerek bunların ayrıntılı değerlendirmesi yapılmıştır. Bölüm içerisinde yer alan başlıklarda konuyla ilgili giriş bilgileri verildikten sonra ayrıntılı karşılaştırma tabloları sunulmuş, devamında ise söz konusu metinlerdeki maddelerin mukayese ve değerlendirmeleri bu tablolardan hareketle gerçekleştirilmiştir.
Cüllâbî'nin Kitabü's-Salat adlı eserinin tahkiki ve incelenmesi (eserin başından mescid babına kadar)
Bu çalışma, kaynaklarda hakkında yeterli bilgi bulunmayan ve hicrî VI. yüzyılda (XI-XII.) vefat ettiği düşünülen Hanefî mezhebi fakihi Ebû Muhammed Tâhir el-Cüllâbî'nin temizlik ve namaz konusuna dair telif ettiği Kitâbü's-salât adlı eser üzerinde yapılmıştır. Müellif eserinde ağırlıklı olarak Hanefî mezhebine müntesip fakihlerin görüşlerine itimat etmekle beraber zaman zaman sahabe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiînin sözleri ve Malikî ile Şafiî mezhebi imamlarının görüşlerine değinmiştir. Kitâbü's-salât'ın adı birçok Hanefî mezhebi müellefatında geçmekte ve yaptıkları nakillerde onu kaynak gösteren müelliflerin sayısı yirmiyi aşmaktadır; dolayısıyla Kitâbü's-salât bir müracaat kaynağı konumundadır. Bununla beraber eser gerektiği gibi şöhret kazanmamıştır. Çalışmada, eser ve müellifi tanıtılmış; Kitâbü's-salât, Ebü'l-Leys es-Semerkandî'nin (ö. 373/983) Mukaddime fi's-salât isimli eseri ile mukayese edilmiştir. Daha sonra yazma nüshalarından dört nüshaya dayanılarak Kitâbü's-salât'ın bir bölümü tahkik edilmiştir. Anahtar Kelimler: Ebû Muhammed Tâhir, Cüllâbî, Kitâbü's-salât, Salâtü'l-Cüllâbî