Theses supervised by Prof. Dr. Akif Emre Öktem
17 theses · Galatasaray University
Uluslararası yatırım hukukunda adil ve hakkaniyetli muamele
Bu çalışmada, uluslararası yatırım hukukunda adil ve hakkaniyetli muamele kavramı incelenmiştir. Çalışma altı ana bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm olan ''Yatırım Antlaşmalarında Adil ve Hakkaniyetli Muamele'' kısmında, adil ve hakkaniyetli muamele standardının yatırım antlaşmalarındaki ifade ediliş şekilleri ve bunun sonuçları değerlendirilmiştir. İkinci bölüm olan ''Adil ve Hakkaniyetli Muamele Standardının Özellikleri'' kısmında, adil ve hakkaniyetli muamele standardının temel özellikleri ve teamül bir niteliğe sahip olup olmadığı değerlendirilmiştir. Üçüncü bölüm olan ''Adil ve Hakkaniyetli Muamele Standardının Temellendirilmesi'' kısmında, adil ve hakkaniyetli muamele standardının temellendirilirken kullanılan kavramlar incelenmiştir. Dördüncü bölüm olan ''Adil ve Hakkaniyetli Muamele Standardı ve Diğer Yatırım Koruma İlkeleri'' kısmında, adil ve hakkaniyetli muamele standardının; uluslararası asgari standart, tam koruma ve güvenlik, kamulaştırma ve ayrımcılık kavramlarıyla aralarındaki benzerlik ve farklılıklar tartışılmıştır. Beşinci bölüm olan ''Adil ve Hakkaniyetli Muamele Standardının Unsurları Kapsamına Girebilecek Durumlar'' kısmında, adil ve hakkaniyetli muamele standardının alt unsurları detaylandırılarak standardın sınırları incelenmiştir. Altıncı ve son bölüm olan ''Adil ve Hakkaniyetli Muamele Standardının Değerlendirilmesinde Dikkate Alınabilecek Özel Durumlar'' kısmında, adil ve hakkaniyetli muamele standardı hakem heyeti tarafından yorumlanırken, ev sahibi devlet özelinde göz önünde bulundurabileceği durumlar ve insan haklarının olası etkisi değerlendirilmiştir. Çalışmanın ilk bölümünde, adil ve hakkaniyetli muamele standardının geçtiği ilk antlaşmalar kronolojik sırayla incelendikten sonra, bu kavramın günümüzde uluslararası yatırım antlaşmalarında nasıl ifade edildikleri ve bu ifade ediliş şekillerinin hükmün yorumlanmasına ilişkin olası etkileri tartışılmıştır. Ardından, bazı önemli yatırım antlaşmaları ve de Türkiye'nin taraf olduğu yatırım antlaşmalarındaki adil ve hakkaniyetli muamele maddeleri detaylı şekilde incelenmiştir. Bölümün son başlığında ise en çok gözetilen ulus kaydı maddesi aracılığıyla adil ve hakkaniyetli muamele maddesinin kullanılabilirliği tartışılmıştır. Günümüzde, yabancı yatırımlara adil ve hakkaniyete uygun muamele sağlama standardı, yatırım antlaşmalarının büyük çoğunluğunda yer almakta olup yalnızca sınırlı sayıda yatırım antlaşmasında standarda atıf yoktur. Ancak, adil ve hakkaniyetli muamele standardı kesin anlamı sorgulanmaya açıktır ve yatırım antlaşmasındaki ifade ediliş şekli standardın özelliklerinin belirlenmesi açısından çok önemlidir. Adil ve hakkaniyetli muamele standardının yatırım antlaşmalarında en sık karşılaşan formülasyonlar: Uluslararası hukuka veya başka herhangi bir kritere atıfta bulunmaksızın, niteliksiz veya özerk AHM; Uluslararası hukuktan az olmamak kaydıyla veya uluslararası hukuka göre adil ve hakkaniyetli muamele standardı; Uluslararası teamül hukuku kapsamında yabancılara yönelik asgari muamele standardıyla bağlantılı adil ve hakkaniyetli muamele standardı; Ek maddi içeriğe sahip bir liste yaklaşımı ile ifade edilen adil ve hakkaniyetli muamele standardı şeklindedir. Niteliksiz ve özerk bir adil ve hakkaniyetli muamele standardının sübjektif yorumlara açık olduğu ve açık bir dizi yasal reçeteyi ifade etmediği açıktır. Uluslararası hukuka yapılan atıf ile nitelendirilen adil ve hakkaniyetli muamele standardı ise yalnızca asgari bir koruma seviyesine işaret etmekte, ancak bir tavan oluşturmamakta bu sebeple geniş yorumlamaya açık bir yapıya sahip olmaktadır. Uluslararası teamül hukuku kapsamında asgari muameleye atıfta bulunularak düzenlenen adil ve hakkaniyetli muamele standardı yatırımcıya daha sınırlı bir koruma sağlamakta ve ev sahibi devletin sorumluluğu için yüksek eşikler aramaktadır. Liste yaklaşımı ise hakemler ve olası uyuşmazlığı tarafları için belli düzeyde bir öngörülebilirlik sağlarken, aynı zamanda listenin genişliği veya darlığı sebebiyle yatırımcının korunması düzeyinin farklılaşmasına yol açabilmektedir. ECT, NAFTA, CETA antlaşmalarındaki adil ve hakkaniyetli muamele standardı hükümlerinin giderek detaylandırılıp daha dar hale getirilerek yatırımcıya yapılan korumanın sınırlandırıldığı tespit edilmiştir. Türkiye'nin, yatırım antlaşmalarında adil ve hakkaniyetli muamele standardı hükmüne yer vermeyen veya sadece önsözde adil ve hakkaniyetli muamele standardına atıf yapan antlaşma pratiğinden uzaklaşarak, adil ve hakkaniyetli muamele standardını asgari standartla eş tutan ve bunu da liste ile detaylandıran bir yaklaşıma doğru geçiş yaptığı gözlemlenmiştir İlk bölümün son alt başlığında, en çok gözetilen ulus kaydı maddesine dayanılarak sağlanacak adil ve hakkaniyetli muamele standardı koruması için, yatırım antlaşmasının ve en çok gözetilen ulus kaydı hükmünün bu tür bir ithalata izin verecek şekilde olması gerektiği tespit edilmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde, adil ve hakkaniyetli muamele standardının mutlak bir standart olduğu ve birden çok eylem veya eylemsizliğin bir araya gelip kümülatif bir etkiyle de standardın ihlal edileceği belirtilmiştir. Adil ve hakkaniyetli muamele standardının muğlak ve esnek bir özelliği sahip olduğu ve bu sebeple hakemlerin takdir yetkisine kapı araladığı gözlemlemiştir. Hakemlerin takdir yetkisini kullanırken eski yatırım tahkimi kararlarının nasıl bir etkisi olduğu tartışılmıştır. Bu bölümde, aynı zamanda adil ve hakkaniyetli muamele kavramının yorumlanırken karşılaştırmalı kamu hukukuna nasıl ve neden başvurulduğu tartışılmış ve standardın hukukun üstünlüğü kavramıyla arasındaki bağa değinilmiştir. Bölümün sonunda, adil ve hakkaniyetli muamele standardının uluslararası teamül hukukundaki yeri tartışılmış ve teamül niteliğine sahip olup olmadığı incelenmiştir. Adil ve hakkaniyetli muamele standardı muğlaklığı ve genelliği sebebiyle, yatırımcıların, ev sahibi devletlerin ve uluslararası tahkim mahkemelerinin deneyimleri ışığında gelişmeye izin verecek bir esnekliğe sahiptir. Bu esneklik, hakemlerin takdir yetkisini genişletse de yatırım tahkimi kararlarının meşruiyeti açısından karardaki gerekçenin niteliği ve ikna ediciliği önem taşımaktadır. Öte yandan, yatırım tahkiminde emsale uygunluk zorunluluğu olmasa da, hakem heyetlerinin bir yatırım uyuşmazlığını karara bağlarken ilgili içtihatlara sıklıkla atıf yapıp kararını gerekçelendirdiği gözlemlenmektedir. İkinci bölümün son alt başlığında, adil ve hakkaniyetli muamele standardının teamül niteliği olup olmadığı incelenmiştir. Adil ve hakkaniyetli muamele standardı nerdeyse bütün yatırım antlaşmalarında yer alması sebebiyle genel, yaygın ve temsil edici bir niteliği sahiptir. Ancak, adil ve hakkaniyetli muamele standardı hükmünün ifade ediliş şeklinin farklılıklarının, ilgili ev sahibi devlet eyleminin standardı ihlali edip etmediği konusunda belirgin şekilde farklılaştırması sebebiyle adil ve hakkaniyetli muamele standardı yatırım antlaşmalarında yeknesak özelliğine sahip değildir. Öte yandan, incelenen ev sahibi devletlerin mevzuatları, yatırım kanunları, şirketler ve bireyler ile arasında yapılan sözleşmelerinde adil ve hakkaniyetli muamele standardına yer verilmemesi sebebiyle, adil ve hakkaniyetli muamele standardına yönelik opinio juris bulunmadığı gözlemlenmiştir. Bu sebeplerden dolayı, adil ve hakkaniyetli muamele standardının teamül niteliği bulunmamaktadır. Çalışmanın üçüncü bölümünde, adil ve hakkaniyetli muamele standardı temellendirilmesi tartışılacaktır. Yatırım tahkimi hakem heyetlerinin yaklaşımları incelendiğinde, karşılaştırmalı hukuk, adil ve hakkaniyetli muamele standardının bir hukuk kuralı olarak niteliğini belirlemekten ziyade içeriğini ortaya koymak için kullanılmaktadır. Hakem heyetleri, bütün iç hukuk sistemlerini detaylıca inceleyip sonuca varmasa da, kararının gerekçesini kuvvetlendirmesi için bazı ülkelerin iç hukukuna atıf yaptığı görülmektedir. Hukukun üstünlüğü ile adil ve hakkaniyetli muamele standardı arasındaki ilişki hakkında farklı görüşler bulunmaktadır. Adil ve hakkaniyetli muamele standardının, hukukun üstünlüğünün normatif bir ifadesi olduğunu öne sürünler olduğu gibi, hukukun üstünlüğünün, yatırım hukukunun kasıtlı olarak muğlak bıraktığı konuları aydınlatmak yerine belirsizleştiren bir kavram olduğunu öne sürenler de mevcuttur. Ancak, hakkında getirilen eleştirilere rağmen hukukun üstünlüğü, adil ve hakkaniyetli muamele standardı temellendirilmesi için kullanılan diğer formüllerle kıyaslandığında, kamu hukuku alanındaki ulusal hukuk sistemlerinden türetilen veya uluslararası hukuk sistemi içinde oluşturulan ve daha sonra yatırım antlaşmalarının yorumlanmasında dikkate alınan genel hukuk ilkelerinin tanımlanmasına yönelik argümanlar için tanımlayıcı bir rol oynayabilir. Çalışmanın dördüncü bölümünde, adil ve hakkaniyetli muamele standardının, uluslararası yatırım hukukunda sıkça uyuşmazlıklarda tartışma konusu olan uluslararası asgari standart, tam koruma ve güvenlik, kamulaştırma ve son olarak ayrımcılık kavramlarıyla arasındaki ilişkiler detaylandırılmıştır. Özellikle uluslararası asgari standart ile adil ve hakkaniyetli muamelenin birbirine eş kavramlar olup aslında aynı durumları kapsadığını belirten görüşler değerlendirilmiştir. Her ne kadar tarihsel süreci esas alarak adil ve hakkaniyetli muamele standardı ve asgari standardı eş gören yazarlar ve yatırım tahkimi kararları olsa da bir yatırım antlaşmasının tarafları ''adil ve hakkaniyete uygun muamele'' ifadesini, iyi bilinen ''uluslararası teamül hukukundaki asgari muamele standardı'' kavramını ifade etmek için kullanıldığını açıkça belirtmediyse, bir varsayım olarak adil ve hakkaniyetli muamele ile uluslararası asgari standart eşitlenmemelidir. Tam koruma ve güvenlik maddesinin, yasal güvenlik de dahil olarak ifade edildiği yatırım antlaşmalarında, adil ve hakkaniyetli muamele standardı ile tam koruma ve güvenlik hükümlerinin kapsamları tartışılmıştır. Pratikte, çoğu yatırım antlaşması zaten adil ve hakkaniyetli muamele standardı kabul ettiğinden, tam koruma ve güvenliğin hukuki güvenliği ve düzenleyici çerçevenin istikrar ve öngörülebilirliğini kapsayıp kapsamadığının bir davanın sonucunu etkilemesi pek olası değildir. Uluslararası yatırım uyuşmazlıklarında kamulaştırma iddiaları için aranan ispat eşiğinin yüksek olması sebebiyle yerini adil ve hakkaniyetli muamele standardının ihlali iddialarına bıraktığına ilişkin yaklaşımlar, kamulaştırma ve adil ve hakkaniyetli muamele standardı kavramlarının özellikleri detaylandırılarak incelenmiştir. Adil ve hakkaniyetli muamele standardının geniş kapsamı, hakemlerin doğrudan ve dolaylı kamulaştırmalar için ilgili test kapsamında mümkün olandan daha geniş bir faktör yelpazesini dikkate almalarını sağlamaktadır. Adil ve hakkaniyetli muamele standardı, ''haksız'' veya ''adaletsiz'' olduğu düşünülen çeşitli ev sahibi hükümet eylemlerine karşı koruma sağlarken, kamulaştırma hükümleri genellikle yalnızca bir yatırımcının yatırımının veya mülkünün alınmasına odaklanması sebebiyle adil ve hakkaniyetli muamele standardı ile kamulaştırma farklı özellik ve sonuçları olan kavramlardır. Dördüncü bölümün son alt başlığında, ayrımcılık ve adil ve hakkaniyetli muamele standardı arasındaki benzerlik ve farklılıklara değinilmiş ve bu iki kavramın yatırım tahkimi hakem heyetleri tarafından tek başlık altında mı yoksa ayrı ayrı mı değerlendirilmesi gerektiği tartışılmıştır. Adil ve hakkaniyetli muamele standardını kavramsal olarak ulusal muamele veya en çok gözetilen ulus kaydı yükümlülükleri yoluyla ayrımcılık yapılmamasından ayıran temel nokta, ilişkisel muameleye karşı ilişkisel olmayan muameledir. Sonuç olarak, adil ve hakkaniyetli muamele standardı, ulusal muamele standardından bağımsız ve ilişkisel olmayan bir özelliğe sahiptir. Çalışmanın beşinci bölümünde, adil ve hakkaniyetli muamele standardının hangi alt başlıkları kapsayabileceği ve bu alt başlıkların ne gibi durumları içerdiği detaylandırılmıştır. Adil ve hakkaniyetli muamele standardı kapsamında; Adaletin reddi, taciz ve güç istismarı yasağı, ayrımcılık ve keyfilik, makuliyet, orantılılık, iyi niyet, şeffaflık, istikrar ve öngörülebilirlik, kanunilik ve tutarlılık ile son olarak meşru beklentiler kavramı incelenmiştir. Adaletin reddi kapmasında hakem heyetleri bir temyiz mahkemesi gibi hareket etmeyecek ve yerel bir mahkemenin kararının hatalı olup olmadığına veya hukukun başka bir görüşün tercih edilip edilmeyeceğine karar vermeyecektir. Bununla birlikte, olağan bir hata ile hukukun üstünlüğüne aykırı ağır bir adaletsizlik arasında fark bulunmaktadır. Bu fark, üçüncü bir tarafın, tarafsız bir yargıcın söz konusu sonuca nasıl ulaşmış olabileceğini anlamasının mümkün olmadığı durumlarda aşılmış olacaktır. İşte bu gibi durumlarda adil ve hakkaniyetli muamele kapsamında adaletin reddi söz konusu olacaktır. Orantılılık testi hakemlere egemen politika kararlarını ikinci kez değerlendirmek için çok fazla takdir yetkisi sağlayabilir. Orantılılık kavramının hakem heyetleri tarafından uygulanmasındaki önemli eksikliklere rağmen, bu kavramın kararların meşruiyetini ve denetim standardının tanımını güçlendirmek için itici güç sağladığı ileri sürülebilir. Orantılılık, hakemlere, yatırımcıların yasal istikrara ilişkin meşru beklentileri ile devletlerin düzenleme yapma haklarını tartmak için en uygun araçlardan biri olup, devletlere de makuliyet gibi açık uçlu kavramlardan daha katı bir çerçevede takdir marjı tanımaktadır. Adil ve hakkaniyetli muamele kapsamındaki yeri ve ağırlığı konusunda en fazla tartışma olan kavram meşru beklentilerdir. Meşru beklentilerin ileri sürülmesi için oldukça katı şartlar getiren AB hukukunun aksine, yatırım tahkimi hakem heyetleri, yatırımcıların adil ve hakkaniyetli muamele standardının koruması altına girebilecek beklentilerinin kapsamına ilişkin çok daha geniş bir yorum getirmiştir. Ancak, son zamanlarda yapılan yatırım antlaşmalarında giderek meşru beklentileri sınırlandırmakta hatta bazı antlaşmalarda direkt olarak koruma kapsamı dışında bırakmaktadır. Ev sahibi devletlerin, düzenleme hakkına yönelik kısıtlamaların üstesinden gelmek için böyle bir yolu tercih ettiği açıktır. Çalışmanın altıncı bölümünde, ev sahibi devletlerin özel koşulları, başarısız devlet (failed state) ile çökmekte olan devlet (failing state), gelişmekte olan devletler ve ekonomik kriz halindeki devletler olarak incelenmiştir. Bu bölümde, hakem heyetlerinin, insan hakları ve uluslararası çevre hukukuna ilişkin antlaşmaların, adil ve hakkaniyetli muamele standardını yorumlanmasına olan olası etkileri incelenmiştir. Hakem heyetleri, devletlerin içinde bulunduğu özel durumları, adil ve hakkaniyetli muamele standardının ihlali iddialarına ilişkin değerlendirmelerinde ele almada genel olarak tutarsız ve yetersiz bir yaklaşım benimsemişlerdir. Bazı kararlarda, ev sahibi devlette hüküm süren siyasi, sosyoekonomik, kültürel ve tarihi koşullar da dahil olmak üzere tüm koşulların dikkate alınması gerektiğini belirtilmiş, bazı kararlarda ise bu özellikler sorumluluk ve tazminata ilişkin değerlendirmelerde göz ardı edilmiştir. Ev sahibi devletin özel koşullarının tamamıyla göz ardı edilmesi adil bir sonuca ulaşıldığı konusunda ikna edici olmayacaktır. Aynı zamanda, special and differential hükmü aracılığıyla da ev sahibi devletin özel koşullarının dikkate alınması gerekliliği antlaşma kapsamında koruma altına alınabilmektedir ve bu gibi maddeler aracılığıyla ev sahibi devletin hareket alanını genişletme yaklaşım geçmişe oranla daha fazla görülmeye başlanmıştır. Çalışmanın son bölümünün son alt başlığında sistemik entegrasyon incelenmiştir. Uluslararası insan hakları ve çevre hukukunun, VAHS m. 31(3)(c) uyarınca yatırım antlaşmaları için anlam çıkarmak için uygun bir referans noktası olup olmadığı, insan haklarının taraflar arasındaki ilişkilerde uygulanabilir ilgili uluslararası hukuk kuralları oluşturup oluşturmadığına bağlıdır. Bu noktada, bir uluslararası hukuk kuralı olmalıdır ve bu kural taraflar arasındaki ilişkide ilgili ve uygulanabilir olmalıdır. Bağlayıcı bir taahhüt niteliği taşımayan normlar, bağlayıcı uyuşmazlık çözümü yoluyla uygulanabilir olmadıkları için, bir antlaşmada yer alsalar dahi kural niteliği taşımazlar. Genel olarak, çevre hukuku ve insan hakları hukukuna ilişkin ilkelerin birçoğu bağlayıcı olmayan esnek kurallarda (soft law) yer almaktadır. Bu durum, bu ilkeler özelinde m.31(3)(c) uygulanabilirliği önünde bir engel teşkil etmektedir.
Hazar'ın hukuki statüsü sorunu
Hazar'ın hukuki statüsü sorunu politik sebeplere dayanmakla birlikte, meselenin hukuki boyutu da büyük önem arz etmektedir. Zira konuya farklı açılardan yaklaşan ve farklı tezleri savunan Hazar devletleri kendi iddialarını hukuki açıdan temellendirmeye çalışmaktadır. Sorunun çözümünün hukuka uygun bir şekilde gerçekleştirilmesi gerektiği ise her kes tarafından kabul görmektedir. Biz bu çalışmamızda Hazar Denizi'nin hukuki statüsü sorununu objektif bir şekilde araştırmaya, sorununun nelerden kaynaklandığını, bununla ilgili tarihte ve günümüzde uygulamanın nasıl olduğunu, meselenin çözümü için hangi yolların ve yöntemlerin bulunduğunu ve problemin halledilmesiyle ilgili olarak bu güne kadar atılmış olan adımları incelemeye çalıştık.
Uluslararası kamu hukukunda ulus-aşırı şirketlerin insan hakları ihlalleri nedeniyle doğrudan sorumlu tutulmasının hukuksal temelleri
The regimes based on self-regulation and market regulation prove to remain ineffective in the face of human rights violations perpetrated by transnational corporations who acquired enormous power due to the neo-liberal policies adopted by States and the phenomenon of economic globalization. Furthermore, accountability mechanisms under domestic law systems cannot function effectively against abusive transnational corporations, which results in inadequate redress for the victims and impunity of those responsible. However, since corporations already have human rights obligations, especially with regard to the peremptory norms of international human rights law and humanitarian law, they shall be held responsible before international judicial or quasi-judicial institutions, which will be established and authorized as complementary mechanisms to domestic human rights protection systems.
Çevre hakkı kavramı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin çevre hakkına yaklaşımı
Bu çalışmada çevre hakkı, ulusal hukuk ve uluslararası hukuk düzleminde incelenmeye çalışılmıştır. Çevre hakkının araçları olarak çevresel bilgilenme hakkı, çevresel katılma hakkı ve çevresel başvuru hakkı irdelenmiştir. Diğer taraftan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin çevre hakkına yaklaşımına ve çevre hakkının korunmasına sunduğu katkıya yer verilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin çevre hakkını korumadaki sınırlılıklarına da değinilmiştir.
Ekonomik ve endüstriyel siber espiyonaj'a karşı Uluslararası Hukuk yolları
This study joins a vibrant discussion in the social sciences about one of the challenging issues of cyber security in particular, cyberespionage, as well as appropriate legal responses that might be adopted by victim States. The aim of this study is to investigate and identify economic and industrial cyberespionage and to offer and analyze effective domestic and international legal responses. First of all, we have witnessed a digital revolution which affects the existing traditional social, economic, political and legal systems around the world globally. This revolution has transformed our interaction with societies and environments. As it is the rule for all new developments, they can offer society an opportunity to ease struggles, but new beginnings are not always clear and certainly not simple. Individuals seek to embrace vast opportunities offered by information technologies as long as they perceive them safe. However, such revolutions have to be addressed by legal mechanisms in order to balance privacy and the need for security. In this sense, scholars and law makers seek for effective legal mechanisms to regulate the new realm called cyberspace. There are basically two mainstream views: 1) this space is free from the control of real space sovereigns, but also traditional legal structures are insufficient to regulate this area, 2) this space is no different than space, air and sea; it has physical dimensions and components, therefore existing legal structures are adequate to offer protection. We will adopt and discuss hybrid views which indicate that existing legal structures are sufficient, but we also need new approaches at some point. This thesis is composed of two main chapters namely, 1) Cyberspace, espionage and cyberespionage, 2) Tackling economic and industrial cyberespionage. In the first chapter, challenges inherent to defining and regulating cyberspace and espionage activities are presented. This shows that international legal scholars have different opinions about deciding whether intelligence activities are permitted or restricted by international law when they are conducted in times of peace or war. The thesis then discusses the legality of wartime and peacetime espionage activities. Regarding peacetime espionage activities, we will analyze customary international principles which allow or restrict such activities. Although international law is oblivious to espionage activities during peaceful times, there are several incidents and attempts to regulate this area especially in peacetime. For example, U-2 reconnaissance flights paved the way for the signing of the Treaty on Open Skies as conclusion of confidence and security building measures. Therefore, we envisaged the same procedure can occur with regards to cyberespionage. However, due to the proliferation of cyberespionage operations, states and corporations strongly look for international regulations or mechanisms to protect their strategic interests. This thesis further identifies cyberespionage and the changing features of espionage, such as its purpose and targets, methods and means, and actors and incidents. Basically, this is to show that modern day espionage activities can not be compared to those people are used to seeing in James Bond or other Hollywood movies. Although espionage seems to have been accepted as a tool adopted by parties of war in times of conflict, actually, espionage and its techniques, mechanisms and tools are dual-use in nature. This nature has been understood, observed and experienced within the past decade as a result of the proliferation of technology, which paves the way for cyber weapons, attacks, crimes and espionage. We will explain the changing features of espionage in the face of evolving technology. For instance, one of the significant tools frequently adopted by cyberespionage is called APT, Advanced Persistent Threat, which is a sophisticated technique used by hackers to extract large amounts of data from targeted industries over a long period of time. This type of attack is well-tailored for intended sectors or computer networks and has advanced capabilities to extract data and compromise the targeted entity. Such an adversary can spend years to exfiltrate documents from the targeted entity without being spotted. In a detailed central section, the thesis provides an evaluation of cyberespionage under international legal theory. Here, the thesis supports rational choice and game theory rather than classical approaches. We consider the application of rational choice and game theory for explaining the logic behind cyberespionage and cyber attacks. In other words, the actors in cyberspace act and decide rationally in the case of choosing their targets therefore, their choices eventually create a norm or offer a way for creating a norm. Thus, we conclude that confidence and security building measures can be proposed regarding activities or inactivity of the actors adopting cyberespionage techniques. The second chapter is devoted to the domestic and international legal tools appropriate to adopt in cases of cyberespionage incidents. We accepted and built our analysis upon the fact that cyberespionage activities are a kind of cyber attack, which violates intellectual property rights, trade secrets and confidentiality, integrity and sometimes availability of the targeted networks. Many states do not have specific regulations dedicated to tackle cyberespionage so, traditional legal approaches offer to apply regulations covering intellectual property crimes for such activities. Therefore, regulations related to the protection of trade secrets and cybercrimes are domestic legal tools if any private network is targeted by cyberespionage. There are also specific regulations to penalize economic and industrial espionage. Those regulations exist only under the American legal system, so we will also analyze these regulations as well. With regards to domestic regulations, we comparatively analyzed the Turkish and American legal systems in terms of protection of trade secrets and computer crimes. In terms of international legal responses, we have compared legal responses given and discussed previous sections on wartime and peacetime cyberespionage activities. However, peacetime cyberespionage activities and the appropriate legal responses are the focal points of the study, as they are frequently applied. We argued that cyberespionage activities should be accepted as a form of use of force considering their extremely adverse effects. Moreover, cyber operations need not amount to use of force within the meaning of article 2/4 of the UN Charter to be internationally wrongful, such operations can violate certain obligations and principles of customary international law either. In this sense, cyberespionage activities violate the binding customary principles of international law, which prohibits interference with the sovereignty and domestic affairs of other states. A state bears international legal responsibility for a cyber operation attributable to it and which constitutes a breach of an international obligation. The basic legal argument to invoke state responsibility with regard to economic cyberespionage is state sovereignty, which also covers the very concept of economic sovereignty. Whether the operation targets public or private infrastructures, states have sovereignty over both of them. We will argue that cyberespionage operations provide sufficient legal grounds to invoke state responsibility and adopt appropriate measures compatible with internationally wrongful acts, which are considered retorsion and countermeasures covering diplomatic and economic sanctions. Therefore, the first mechanism is declaring responsibility of states for illegitimate acts and taking appropriate measures. Furthermore, we have identified that cyberespionage activities are also conducted before or during bilateral or multilateral treaty negotiations. In this sense, the thesis argues that the Vienna Convention on the Law of Treaties can provide protection against and play a significant deterrent role for such activities, as they violate the good faith principle and limit the parties' ability to negotiate freely and fairly. Therefore, such violations can trigger invalidity of the treaty by fraud, which is adopted by the Vienna Convention on the Law of Treaties. To illustrate, we have investigated the Timor-Leste vs. Australia case. With regard to the case, violation of both treaty law obligations and established international law norms and principles (inviolability of diplomatic premises, good faith in negotiations, state sovereignty and non-intervention) provide concrete legal basis to assert illegality of cyberespionage. However, establishing the legal and factual link between espionage and fraudulent conduct is complex and problematic due to the lack of any precedent. Lastly, as economic and industrial cyberespionage activities target intellectual properties, we have discussed legal measures adopted by the Trade-Related Aspects of Intellectual Property Rights (TRIPS) Agreement. Within the limits of World Trade Organization (WTO) agreements, the interpretation of the preamble of the TRIPS Agreement include economic cyberespionage operations within the agreement. As in the commentary of the Article 39 of the TRIPS, "a manner contrary to honest commercial practices" has been explained as a "breach of contract, breach of confidence and inducement to breach, and includes the acquisition of undisclosed information by third parties who knew, or were grossly negligent in failing to know, that such practices were involved in the acquisition." Pursuant to the wording of the article, it should be acknowledge that cyberespionage operations are kind of manner contrary to honest commercial practices. However, obligations created by the WTO are only effective and binding within the territories of the parties. Therefore, we have concluded that the WTO dispute resolution mechanism is politically "the most appropriate and effective forum", but legally, parties of the WTO and TRIPS should first agree on international norms and principles explicitly restricting economic cyberespionage operations under WTO agreements. To this end, in case of extraterritorial responses, states may adopt certain measures in accordance with international laws. For instance, declaring such activities as internationally wrongful acts and deploy countermeasures; seek for treaty law responses accordingly such as terminating bilateral treaties due to fraudulence; or apply international forums such as the WTO. In order to respond to cyberespionage activities legally, we should consult legal documents for definitions, criminalization, and punishments for individuals and legal entities. This thesis offers, States and corporations targeted by economic and industrial cyberespionage, several effective legal measures on confronting such activities, and thus make a small contribution to improve the legal literature on this subject.
Uluslararası Ceza Hukukunda zamanaşımı: Soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları
Statutory limitations always constitute an obstacle for international criminal law to fight impunity. Thus, many (inter)national judicial authorities have developed ways not to apply them on international crimes, by relying either on domestic provisions or directly on international law. To achieve imprescriptibility of international crimes, post-WWII era witnessed domestic experiments such as suspension of statutory limitations, extension of these time-limits, or abrogation of these statutes altogether. Accordingly, a considerably large number of criminal trials took place to convict their authors. For crimes committed during communist regimes or military juntas, the courts took the same approach. During the Cold War, international community agreed upon various documents which aimed the punishment of these criminals. Even though these instruments did not always provide imprescriptibility for their respective crimes, the (non-)judicial bodies ruling on these issues enlightened our topic. Human rights mechanisms also evolved into a "helping hand" for this aim. On the other hand, the conventions which were enacted to govern this area did not attract enough States to be parties to them. After an examination of these (inter)national documents and case-law, it is safe to deduce that (i) genocide has always been accepted to be imprescriptible, (ii) crimes against humanity has evolved to be so, and (iii) war crimes are still subject to domestic provisions. Therefore, in respect to criminal prosecutions, if the 1915 (alleged) Atrocities constitute (a) genocide, they cannot prescribe; (b) crimes against humanity, they had already become time-barred by the time such a rule has evolved; or (c) war crimes, such a prosecution would be subject to national laws.
Uluslararası İnsan Hakları Hukukunda hakikat hakkı
20. yüzyıl boyunca yaşanan ağır ve kitlesel insan hakları ihlallerinin ardından, benzer ihlallerin gelecekte bir daha yaşanmaması için, hesap verebilirliğin sağlanması ve hakikatlerin açığa çıkarılması çabaları artmıştır. Geçmiş ihlallere dair hakikati öğrenme talebi, 20. yüzyılın son çeyreğinde uluslararası hukukta hakikat hakkı olarak tanınmış ve güvenceye alınmıştır. Hakikat hakkı, mağdurların ve toplumun ağır insan hakları ihlallerinin gerçekleşmesine yol açan olayları, ihlalleri doğuran sebepleri ve faillerin kimliğini öğrenme hakkını ifade eder. Bu çalışma, geçmişte yaşanan ağır insan hakları ihlallerine ilişkin hakikatin açığa çıkarılması talebinin, uluslararası insan hakları hukukunda temel bir hak olarak normatifleşme sürecini incelemeyi amaçlamaktadır.
Silahlı çatışma ve iç karışıklık sonrası dönemlerde insan haklarının korunmasında Birleşmiş Milletler'in rolü
Çalışmanın ilk bölümünde, önce bir toplumu sarsan tüm şiddet olayları ele alınmıştır. Bunun ardından, şiddetin yaşandığı dönemlerin hemen ertesinden gelen ve çatışma sonrası dönem olarak adlandırılan sürece değinilmiştir. Özellikle çatışma sonrası toplumdaki yeniden inşa faaliyetleri incelenmiştir. İkinci bölümde ise, öncelikle çatışma sonrası dönemlerde genel olarak insan haklarının durumu ortaya konulmuştur. Bunun ardından, ikinci olarak Birleşmiş Milletler'in bu dönemde insan haklarının korunmasıyla ilişkili faaliyetleri anlatılmıştır. Nihayet son bölümde ise, bu konuda dünyada güncel bir örnek olduğu için incelenmek üzere seçilen Kolombiya örneği, çalışma kapsamında değerlendirilmiştir.
Olağanüstü hallerde derogasyon: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile uluslararası medenî ve siyasî haklar sözleşmesinin karşılaştırmalı incelemesi
Olağan dönemlerde olduğu gibi devletlerin çeşitli sebeplerle maruz kaldıkları olağanüstü hallerde de kişi hak ve hürriyetlerinin korunması büyük önem arz etmektedir. Bir taraftan karşı karşıya olunan tehditle mücadele etmek suretiyle kamu düzeninin tekrar tesisi diğer taraftan kişi hak ve hürriyetlerine riayet edilmesi devletler açısından önemli bir zorluk oluşturmaktadır. Bu noktada devletin geleceği ve toplumsal çıkar ile bireysel hak ve özgürlükler arasındaki dengeyi sağlamak amacıyla öngörülen derogasyon hükümleri, insan hakları sözleşmelerinin en önemli maddelerinden birini oluşturmaktadır. Devletlerin olağanüstü halleri bahane etmek suretiyle insan hakları sözleşmeleri altındaki yükümlülüklerinden sapması ve bu kapsamda kişi hak ve özgürlüklerini ihlal etmesi, derogasyon meselesini uluslararası insan hakları hukuku açısından son derece önemli hale getirmektedir. Bu kapsamda, bireysel hak ve özgürlükler ile toplumsal çıkarlar arasında denge kurmayı amaçlayan derogasyon hükümlerinin sözleşme organlarının içtihatları ışığında analizinin insan hak ve hürriyetlerinin olağanüstü dönemlerde de azami seviyede korunmasına katkı sunacağı değerlendirilmektedir.
Milletlerarası yatırım hukukunda yolsuzluk
İkinci Dünya Savaşı sonrasında milletlerarası sermayenin sınırlara takılmadan serbest dolaşımını destekleyen yeni dünya düzeninin ortaya çıkması ile birlikte yolsuzluk da hızla önem kazanan milletlerarası yatırım hukukunda yeni görünümler ve yeni sorunlarla yerini almıştır. Bu çalışma kapsamında hızla gelişmekte olan milletlerarası yatırım hukukunda yolsuzluğun tanımı, durumu, çıkardığı sorunlar, bunlara ilişkin çözümler ve nihayet yolsuzluğun gelişmekte olan bu hukuk dalındaki geleceği inceleme konusu yapılmıştır.
Uluslararası ceza mahkemesi statüsü'ndeki uluslararası suçlarda zamanaşımı ve zamanaşımı meselesinin karşılaştırmalı hukuktaki yeri
Bu çalışmada, İkinci Dünya Savaşı sırasında işlenen suçların yargılamalarında gündeme gelen ve önemli bir sorunsal oluşturan zamanaşımı meselesi, çekirdek uluslararası suçlar olarak anılan Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü'nde yer alan soykırım suçu, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarında incelenmiş ve karşılaştırmalı hukuktaki yeri değerlendirilmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanması: Türkiye örneği
Bir mahkemeye başvururken başvurucunun temel amacı dava sonucunda elde edeceği karardan öte kararın işaret ettiği ihlalin ortadan kaldırılmasıdır. İhlalin ortadan kaldırılması için çeşitli mekanizmalar vardır. İç hukukta kararların uygulanması icra daireleri ve kolluk marifeti ile yapılmaktadır. Uluslararası hukukta iç hukuktaki gibi bir icra birimi ve kolluk gücü olmadığından kararların uygulanması daha büyük zorluklar içerir. Türkiye'nin yargılama yetkisini tanıdığı AİHM de bu zorluluklarla yüzleşmektedir. Bu tez, genel çerçevede uluslararası hukukta ihlal kararlarının uygulanmasını incelemeyi amaçlamaktadır. Bu bağlamda, özellikle AİHM'in tespit ettiği hak ihlallerinin nasıl ortadan kaldırılacağı ve ihlal kararlarının nasıl uygulanacağı açıklanmaya çalışılmıştır. Mevcut durumda Türkiye'de AİHM kararlarının nasıl uygulandığı ve uygulamada çıkan sorunlar belirlenmeye gayret edilmiştir. Bu amaçla, öncelikle uluslararası hukukta ihlallerin ortadan kaldırılması ve tekrarlanmaması için belirlenen temel ilkeler ortaya konmaya çalışılmıştır. Tezin ilk kısmında ihlalin ortadan kaldırılması için devletlerin sorumlulukları, uluslararası mahkeme kararları ve uluslararası metinlerle açıklanmaya çalışılmıştır. Uluslararası hukukta bir ihlal durumunda, sorumlu devletin ihlali durdurma, onarma ve tekrarlanmama garantisini vermesi gerekir. Bu sistemin temel özelliği giderimleri niteliklerine göre ayırmaktır. Ayrımın temeli ise ihlalin sürecine dayanmaktadır. Eğer ihlal devam ediyorsa durdurma giderim tedbiri uygulanacaktır. İhlal sona ermiş ise öncelikle eski hale iade, sonrasında tatmin ve tazmin yöntemine başvurulacaktır. Eğer geleceğe yönelik ihlallerin engellenmesi gerekiyorsa tekrarlanmama garantisi verilecektir. Giderim tedbirleri bir bütün olup bunların adeta bir hekimin hastanın uygun tüm tedavileri gerektiği şekilde tek tek veya toplu olarak uygulayacağı bir sistemdir. Özellikle tazminatın asıl ve birincil giderim yöntemi olduğu düşüncesi, yanlış olmanın dışında insan hakları düşüncesi ile taban tabana zıt bir kabuldür. İlk bölümün ikinci kısmında Avrupa Konseyi sisteminde kararların uygulanma usulü ortaya konmaya çalışılmıştır. Bu bölümde konu ile doğrudan ilgili pilot dava usulü ve kararların uygulanmadığının tespiti için AİHM'e gönderilmesini içeren "ihlal prosedürü", Bakanlar Komitesinin kararların uygulanmasının denetim usulü ve uygulanmaması durumunda ne tür tedbirler aldığı açıklanmıştır. Kararların uygulanmaması Avrupa Konseyi'nin temel sorunlarından biri olarak durmaktadır. Avrupa Konseyi bağlamında uzmanlar ve yetkililer dava yoğunluğunun insan hakları sistemi tıkamaya başladığını ve sisteminin çökmesine sebep olabileceğini ifade etmektedir. Bunu engellemek için alınacak en önemli tedbir, kararların etkin bir şekilde uygulanmasıdır. Avrupa Konseyi yapısı gereği oydaşmacı bir sistemdir. Yani üyelerinin insan hakları, demokrasi ve hukukunun üstünlüğü çerçevesinde iş birliğine dayanan, üyelerin birbirleri ve Avrupa Konseyi organları ile çok boyutlu iş birliğine ve teşvikine dayanan bir sistemdir. Bu anlamda Avrupa Birliği gibi ekonomik ve siyasi bir birliğe dayanan, regülasyon ve yaptırım ile standartları uygulatan bir yapıdan oldukça farklıdır. Avrupa Konseyi sisteminde kararların uygulanmaması sorununun çözümü iş birliği ve teşvike dayanmaktadır. Kararların uygulanması, Avrupa Konseyi organları olan Bakanlar Komitesi, Parlamenterler Meclisi ve İnsan Hakları Komiseri ile Kararların İcrası Dairesi gibi birimleri içine alan, üye devletler ve üye devletlerin yasama, yargı ve yürütmenin etkin bir şekilde iş birliğini gerekli kılar. Kararların İcrası Dairesi tarafından tespit edilen uygulanmama sorunlarının Bakanlar Komitesinin denetimi ve baskısı, Parlamenterler Meclisinin araştırma, rapor ve soruşturmaları ve İnsan Hakları Komiserinin teşvik ve çözüm önerileri ile taraf devletlerin yasama, yürütme ve yargı organları ile kurulan çok boyutlu ilişki ile çözülebilecektir. Avrupa Konseyi'nde kararların uygulanması önemli oranda Bakanlar Komitesinin siyasi denetimi yolu ile sağlanmaktadır. Bu anlamda pilot dava usulü, kararların uygulanması usulüne hukuki bir bakışı ifade etmektedir. Pilot dava usulü, AİHM'in 2004 yılından verdiği Broniowski/Polonya kararından beri uyguladığı bir yargılama usulüdür. Pilot dava usulü, dinamik yorum metodunun en orijinal uygulamalarından biridir. AİHM, Sözleşme kapsamında düzenlenen farklı usulleri bir araya getirerek yeni bir usul ortaya koymuştur. AİHM bu pilot dava usulünü benimsemesinin en temel iki sebebinden biri iş yükünün altından kalkılamayacağı kadar artmasıdır. Diğer sebep ise kararların etkin bir şekilde uygulanmamasıdır. Pilot dava usulü konusunda yaşanan başka önemli bir sorun da tekrarlanan davaların dondurulması ve iç hukukta yeni oluşturulan başvuru yolu sebebi ile davaların düşürülmesidir. AİHM'in pilot dava uygulaması sonucu bu davalar tekrar iç hukuka geri dönmektedir. Eğer gerekli giderim sağlanamaz ise AİHM'in bu davaları tekrar incelemesi gerekecektir. Başarı şansı düşük olan ve taraf devletin kapsamlı bir çözüm önerisi getirmediği davalarda ise tekrarlanan davaların iç hukuka geri gönderilmesi yerine ihlale karar verilmesi başvurucuların hakkını korumak anlamında daha etkili bir yoldur. Pilot dava uygulamasının özellikle esasa ilişkin yaygın ihlal durumunda önemli sorunlar bulunmaktadır. Aslında bu davada her biri tam olarak diğerlerinin kopyası olmadığı aksine her davanın kendine özel bir hikâyesinin olduğu bir seri ihlal durumu vardır. Bu farklı ihlalleri tek bir pilot kararla çözmek kolay değildir. Aksine birbirinden farklı birçok durumu görmezden gelerek standart bir çözüm bulunması ihlalin görünmez olması sonucunu doğurmaktadır. Kararların uygulanmadığının tespiti için AİHM'e gönderme usulüne, 14 No'lu Protokolün yürürlüğe girdiği 2010 yılından beri iki kez başvurulmuştur. Önemli bir araç olmakla birlikte yaygın bir şekilde kullanılması durumunda bu müessese de itibardan düşecektir. Son bölümde Türkiye'de kararların nasıl uygulandığı ve uygulama konusunda çıkan sorunlar ortaya konmaya çalışılmıştır. Bu bölümde tüketici bir şekilde bütün kararları incelemek yerine yaygın ve sistematik sorunlara karşılık gelen ihlal grupları örnekleme metodu ile seçilmeye gayret gösterilmiştir. Kararların uygulanmasında karşılaşılan sorunlara çözüm önerileri getirilmeye çalışılmıştır. Taraf devletler, AİHS 1. maddesine göre Sözleşme'deki hakları yetki sınırları içinde herkese tanıyacağını ve 46. maddeye göre AİHM kararlarını uygulayacağını açıkça kabul etmişlerdir. Dolayısı ile taraf devletler, Sözleşme'yi imzalayarak uluslararası anlamda AİHM kararlarını uygulamayı taahhüt etmiştir. İç hukuk açısından bakıldığında ise AİHS, Anayasa'nın 90. maddesine göre kanun hükmündedir. Dolayısıyla AİHS 1. ve 46. maddesi kapsamında Türkiye'nin kararlara uyma yükümlülüğü iç hukuk anlamında da bağlayıcıdır. Ayrıca Anayasa'nın 90/son maddesinde anlaşıldığı üzere temel hak ve özgürlükleri düzenleyen bir uluslararası sözleşme olan AİHS ile kanunlar arasında çıkan ihtilaflarda AİHS hükümlerinin uygulanacağı düzenlenmiştir. Dolayısıyla AİHS ve AİHM kararları Türk iç hukukunda da bağlayıcıdır. Türkiye, aleyhine en çok ihlal kararı verilen ve kararları uygulamayan ülkelerin başında gelmektedir. Konseyin en eski üyelerinden olmasına rağmen ihlal yoğunluğu açısından Sözleşme'ye 90'lı yıllarda dâhil olan eski komünist ülkeler kategorisindedir. AİHM Büyük Dairesini,11.7.2022 tarihli Kavala/Türkiye "ihlal prosedürü" kararı Türkiye'nin kararları uygulanmaması sorununu yeni bir boyuta taşımıştır. Türkiye, kararları uygulamadığının AİHM tarafından resmi olarak tespit edildiği ikinci ülke olmuştur. Türkiye'nin Kavala/Türkiye kararını uygulamamaya devam etmesi durumunda, Avrupa Konseyi üyeliğinin durdurulması ve üyelikten çıkarılması gündeme gelebilecektir. Türkiye'nin başarılı şekilde uyguladığı kararlar genellikle usule ilişkin spesifik ihlal kararlarıdır. Örneğin DGM'nin asker üyesinin kaldırılması gibi. Bunun dışında usule ilişkin kapsamlı sorunlar konusunda bazı tedbirler alınsa da kapsamlı çözüm getirilmesi noktasından uzaktır. Önemli ihlal gruplarını oluşturan esasa ilişkin ihlallerin çoğu sistematik ve yapısal bir soruna işaret etmektedir. Bu sorunlar konusunda pek çok mevzuat değişikliği ve kimi idari tedbirler alınsa da sorunun gerçek anlamda çözülmesi mümkün olmamıştır. Sorunların çözümünü engelleyen en önemli sebeplerden birisi giderimlerin bir bütün olarak algılanmaması ve sorunlara arızi çözümler bulunmasıdır. Bunların başında pek çok önemli ihlal durumunu ortadan kaldırma için sadece tazminat ödemekle yetinmesi gelmektedir. Türkiye'de var olan "unutma kültürü", kararların uygulanmaması sorununa çözüm bulunamamasının en önemli sebeplerinden birisidir. Bu ise mağdurlar için ilk giderim olan haksızlığın dile getirilmesini engellemektedir. Kendini ifa edememe, mağdurlar açısından açık bir yara gibi çözümün diğer aşamalarına geçilmesini engellemektedir. Makul olmayan uzun yargılama sürelerinde asıl giderim yargılamanın bir an önce sonuçlandırılmasıdır. Buna yönelik olarak belirli süreleri geçen davalar için öne alma, duruşma aralarını kısa tutma, istinaf mahkemesince incelenme gibi özel giderim mekanizması bulunması gerekir. Ancak bunlardan sonra ödenecek bir tazminat faydalı olacaktır. Yine benzer şekilde zorunlu göç durumunda mağdurlara tazminat ödemekle yetinmek sorunu görmezden gelmek anlamına gelecektir. Öncelikle mağdurlar açısından gerçeği bilme hakkının kullanılması gerekir. Bu bağlamda zorunlu göçün aydınlatılması için hakikat komisyonlarının kurulması gerekir. Bundan sonraki en önemli aşama faillerin cezalandırılmasıdır. Bu iki konu kalıcı bir çözüm için ön şarttır. Daha sonra mağdurların ve çocuklarının rehabilite edilmesi ve köye dönmek isteyenlere imkân tanınması gerekmektedir. Ancak bu şartlar meydana geldikten sonra eksik kalan ve başka şekilde telafisi olmayan ihlaller için tazminat ödenmesi mümkündür. Bütüncül bir bakış açısı olmadan sadece tazminat ödenmesi çoğu durumda mağdurlar açısından sus payı olarak algılanmaktadır. Sorunun temellerine inilmeden bulunan çözümler ise uzun vadede başka sorunlara kaynaklık etmektedir. Türkiye'nin kararların uygulanması konusunda yaşanan önemli bir sorun devletin negatif yükümlülüğü konusundaki anlayış sorunudur. Bunun en güzel örneği TCK ve Terörle Mücadele Kanun'unda yapılan değişikliklerde "tahkir, tezyif ve sövme kastı bulunmaksızın, sadece eleştirmek maksadıyla yapılan düşünce açıklamaları cezayı gerektirmez" ve "haber verme sınırlarını aşmayan veya eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz" şeklindeki değişikliktir. Aslında ifade özgürlüğünü geliştirmek amacı ile yapıldığı belirtilen bu değişiklikler aksi bir sonuç doğurmaktadır. İfade özgürlüğünün sınırlamanın asıl, özgürlüğün istisna olması sonucunu doğurmaktadır. Bu sorunun aşılmasının yolu ise kanunlarda ifade özgürlüğünü sınırlayan hükümler, "özgürlük asıl-sınırlama istisnadır" ilkesine göre tekrar gözden geçirilmesidir. Kararların etkin bir şekilde uygulanmasını engelleyen en önemli sebeplerden birisi de ilgili makamların ve kamuoyunun gerekli kararlılığı ve iradeyi göstermemesidir. İhlale sebep olan birçok dava yapısal bir sorundan kaynaklanmaktadır. Bu sorunların çözümü ise ancak kapsamlı ve uzun vadeli bir program uygulanması ile mümkündür. Kararların etkin bir şekilde uygulanabilmesi için yürütmenin ve hükümetin kararlı bir şekilde süreci takip etmesi, geniş halk kitlelerini rahatsız edecek kimi durumda ikna ve rehberlik etmesi, sürecin sağlıklı şekilde ilerlemesi için hayati bir öneme sahiptir. Olması gerekenin aksine olarak Türkiye'de yaygın şekilde AİHM kararları, yürütme makamları ve yöneticilerce eleştirilmektedir. Her ne kadar bu ifadeleri genellikle Avrupa Konseyi kurumları nezdinde resmi olarak dillendirilmese de kararların uygulanması sürecini baltalamaktadır. Bir kısım AİHM kararları sistematik ve yaygın bir soruna işaret etmektedir. Bu tür bir sorunun çözümü de yıllarca sürecek bir programla mümkün olabilir. Fakat kararların uygulanması konusunda yöneticilerin olumsuz söylem ve tutumları bu çalışmaların altını oymaktadır. Siyasilerin bu söylemlerinden yargı erkinin de etkilendiği sıklıkla görülmektedir. Siyasiler tarafından yapılan açıklamalardan sonra tutuklanma ve daha önce salınan kişilerin tekrar tutuklandığı örnekler görülmektedir. Benzer şekilde AİHM kararlarını etkisiz kılacak yargı kararları da bu açıklamaların ardından alınmaktadır. Aslında bu durum Türk yargı sisteminin bağımsızlık ve tarafsızlık sorununu açıkça göstermektedir. Hâkim ve savcı atamalarının objektiflikten uzak olması, hâkim ve savcıların yer değiştirme ve terfilerinin güvence sisteminin yetersizliği görevlerini yaparken bağımsız karar almalarını engellemektedir.
Uluslararası hukukta iklim değişikliğinin denizler üzerindeki etkileri
"Uluslararası Hukukta İklim Değişikliğinin Denizler Üzerindeki Etkileri" başlıklı bu tezin içeriğinde iklim değişikliğinin denizler üzerindeki etkilerine ve bu etkiler sonucunda ortaya çıkan sonuçlara hangi uluslararası hukuk kurallarının ne şekilde uygulanabileceği ve mevcut uluslararası hukuk kurallarının yeterli olup olmadığı ele alınmıştır. Bu amaçla üçe bölünen çalışmada iklim değişikliği rejimi, uluslararası deniz hukuku ve uluslararası hukukun diğer ilgili alanları incelenerek bazı sonuçlara ulaşılmaya çalışılmıştır. Çalışmanın ilk bölümünde iklim değişikliği-uluslararası hukuk ilişkisinin daha iyi anlaşılabilmesi için öncelikle "İklim değişikliği nedir ve uluslararası hukuk içerisine nasıl dahil olmuştur?" sorusu kapsamında iklim değişikliği kavramı tanımlandıktan sonra iklim değişikliği kavramının uluslararası çevre hukuku olarak belirleyebileceğimiz kurallara ne şekilde yansıdığı ortaya koyulmuştur. İklim değişikliğinin uluslararası hukuk için önem arz eden yönünün insan kaynaklı olarak atmosferde sera gazlarının birikimine neden olan yönü olduğu tespit edilerek bunun tüm devletleri ilgilendiren küresel bir çevre sorununa yol açtığının bilimsel tespitinin yapılma süreci ortaya koyulmuş; bu çevre sorunuyla mücadele edebilmek için sera gazı salımlarına karşı mücadelenin uluslararası hukuk düzenine konu olmasına ilişkin tarihsel sürecin uluslararası çevre hukukunun tarihsel gelişim süreciyle nasıl etkileşimde bulunduğu görülmüştür. Geçmiş dönemde uluslararası çevre hukukunun iklim değişikliğiyle mücadele konusunda yetersiz kalması, kuramsal olarak iklim değişikliğine neden olan sera gazlarının olumsuz etkilerinin yansıdığı atmosferin korunması konusuna bağlı tartışmalar sırasında, bağımsız bir iklim sistemini koruma rejiminin oluşması ile sonlanmıştır. Böylece iklim değişikliğinin uluslararası hukukta neden atmosferin korunmasından ayrı bir rejim olarak yer bulduğu görülmüş; "Uluslararası hukuk içerisinde çevrenin korunması açısından başlı başına bir iklim sistemi rejimi mi yoksa atmosferi bütünsel olarak ele alan bir hukuk düzeni mi bulunmaktadır?" sorusu cevaplanmıştır. Aslında bu durum iklim değişikliği konusunda çevrede mekânsal korumaya yönelik bakış açısını içerecek atmosferin korunması konusundaki bir genel çerçeve yerine yararcı bir yaklaşımla çevre sorununun bizatihi kendisini hedef alan bir hukuki rejim oluşturma yönünde tercih yapıldığını; iklim değişikliğinin doğurduğu çözüm arayışının bir sonucu olarak uluslararası hukuk kuramlarında ortaya çıkan ve doğrudan sorunu odak alan korumacı "insanlığın ortak kaygısı" kavramının, daha mekânsal bir kavram olan "insanlığın ortak mirası" kavramıyla nasıl bir ilişki içerisinde olduğunu da göstermektedir. 1992 yılında iklim değişikliği konusunda ilk uluslararası andlaşma olarak BMİDÇS akdedilmiş; bu çerçeve andlaşmanın etrafına zamanın koşullarına göre iklim değişikliği ile mücadeleyi güçlendirmek için yeni uluslararası andlaşmalar olarak KP ve PA eklenmiştir. "İklim değişikliğini ilgilendiren uluslararası hukuk düzenlemeleri nelerdir?" sorusunun cevabı da bu üç uluslararası andlaşmanın düzenlemeleriyle birlikte bu düzenlemelerin yörüngesinde şekillenen uluslararası hukukun diğer kaynakları olmaktadır. İklim değişikliği rejimi olarak adlandırdığımız bu düzenin zaman içerisinde gösterdiği gelişim, yalnızca olumlu okunmamalı; tersinden yorumlanınca, iklim değişikliği rejiminin en başta oluşturulan çerçevesinin aslında güçsüz ve yetersiz olduğunu da ortaya çıkarmaktadır. Ancak rejimin gelişiminin zamana yayılması rejimdeki andlaşmalara taraf olan devlet sayısını arttırmış; fikir birliğini olumsuz etkileyen kimi tartışmalara rağmen rejim kapsamındaki eylemlerin hukuki meşruiyetini arttırmıştır. "İklim değişikliği ile ilgili düzenlemeler iklim değişikliği ile mücadelede yeterli midir yoksa bunların eksik yanları var mıdır?" sorusu tam da bu kapsamda devreye girmektedir. Evet, iklim değişikliği ile ilgili düzenlemelerin eksik yanları vardır; bu nedenle ilgili düzenlemeler sürekli geliştirilmeye çalışılmaktadır. "İklim değişikliği ile ilgili düzenlemelerin sınırları nelerdir? Denizlerle bağlantısı var mıdır?" sorusu bu gelişimler kapsamında düşünüldüğünde ilginç bir paradoks ortaya çıkmaktadır. Doğrudan iklim değişikliğini hedef alarak bu çevre sorununa odaklanmaya yönelerek mekânsal bir yaklaşımı tercih etmeyen ve sorun çerçevesinde daha yararcı olmayı amaçlayan iklim değişikliği rejimi, dengesini korumayı amaçladığı iklim sisteminin mekânsal yaygınlığına erişememiş; özellikle denizlere ilişkin hükümler konusunda zayıf kalmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde, uluslararası deniz hukuku ve denizlerin iklim değişikliği ve iklim değişikliği rejimiyle bağlantısı incelenmiştir. Denizler iklim sisteminin bir parçası olarak gezegenin gaz, ışınım ve ısı döngüsünde önemli bir yere sahiptir. Bilimsel araştırmalar sonucunda iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinin atmosferin yanı sıra denizler üzerinde de pek çok etkisi bulunduğu keşfedilmiştir. Peki "İklim değişikliğinin denizlere etkileri nelerdir?" sorusunun cevabı da olacak bu etkiler nelerdir? İklim değişikliği konusunda uluslararası siyasi ve hukuki organlara yol gösterici bilimsel kuruluş HİDP'e göre bunlar deniz sıcaklıklarının artması, denizlerdeki oksijenin azalması, denizlerin asitlenmesi, deniz buzu boyutlarının azalması ve deniz seviyesinin değişmesi olarak sayılmıştır. Denizlerde meydana gelen tüm bu değişimler denizler üzerinde iklim değişikliğine karşı koruma tedbirlerinin alınabilmesi açısından "Uluslararası deniz hukukunda iklim değişikliği ne şekilde yer bulmuştur?" sorusunu doğurmuştur. Uluslararası deniz hukukunun tarihsel oluşum süreci ve yapısı incelendiğinde iklim değişikliğinin uluslararası deniz hukukunda uzun süre yer bulmadığı hatta uluslararası deniz hukuku geliştirilirken ve böyle bir olasılığın varlığının farkında olunmasına rağmen tümüyle dikkate alınmadığı görülmüştür. İklim değişikliğinin denizler açısından tümüyle dikkate değer kabul edilmesi 1980'li yılların sonuna denk gelmekte; bu yıllarda özellikle deniz seviyesinin değişmesi kapsamındaki deniz seviyesinin yükselmesi sorununun konu olarak BM Genel Kurulu önüne geldiği görülmektedir. Bu yıllar uluslararası deniz hukukunun en temel düzenlemesi ve denizlerin anayasası olarak da adlandırılan BMDHS'nin hükümlerinin belirlendiği tarihin sonrasına rastlamaktadır. Bu nedenle iklim değişikliği ile uluslararası deniz hukuku arasındaki bağlantıyı belirlerken öncelikle daha başlangıç noktalarını içerecek lafzi, teleolojik ve sistematik bağlantı üzerinden bir inceleme yapılmak zorunda kalınmıştır. Böylece uluslararası deniz hukukunun normları, terimleri, kavramları ve amacıyla iklim değişikliği rejimindeki normların, terimlerin, kavramların ve amacının sistematik bir bütünlük içerisinde yorumlanma açısından birbirilerine ne derece geçişken olduğunun tespiti yapılmış; bu noktalarda bulunabilecek sorunların yalnızca düzenlemelerin içerikleri özelinde olabileceğinden hareketle uluslararası deniz hukukunun iklim değişikliğiyle ilgili düzenlemelerinin daha derinlemesine analizi aşamasına geçilmiştir. "Uluslararası deniz hukukunun hangi konuları iklim değişikliği ile mücadeleyi ve iklim değişikliği rejiminden doğan yükümlülükleri ilgilendirmektedir?" sorusunu uluslararası deniz hukuk açısından analiz ederken BMDHS'de yer alan kısımlar üzerinden düşünülerek iklim değişikliğinin denizlerde neden olduğu değişikliklerin sorun yaratacağı konular olan doğal kaynaklar ve deniz çevresinin korunması ile deniz çevresinde yaşanan coğrafi değişimler sonucunda etkilenen esas çizgiler ve deniz yetki alanları konuları iklim değişikliği açısından ele alınarak uluslararası deniz hukukunun bu konulardaki güncel tartışmaları kapsamında detaylandırılmıştır. Böylece "Denizlerdeki değişimlerin yol açtığı sorunların bir bütün olarak deniz alanlarının belirlenmesi ve deniz çevresinin korunması gibi konulara etkisi nedir?" sorusu da cevaplanabilmiştir. Denizlerdeki doğal kaynakların ve deniz çevresinin korunması kapsamında kirlilik, deniz canlı kaynaklarının korunması, biyolojik çeşitliliğin korunması ve tüm bu konuların kutuplar özelinde bir kez daha ele alınması üzerinden bir başlıklandırma yapılmıştır. Bundan sonra ortaya çıkan soru "Uluslararası deniz hukuku bahsedilen konularda iklim değişikliği ile mücadeleye ve iklim değişikliği rejimi kapsamında getirilen yükümlülüklere uygun mu düzenlenmiştir?" sorusu olmuştur. Kirlilik kaynakları açısından bakıldığında atmosfer aracılığıyla kirlilik konuyla doğrudan ilgili olmakla birlikte iklim değişikliği rejiminin temel amaçları olan iklim değişikliğini azaltma ve iklim değişikliğine uyum kapsamında en çok gelişim gösteren alanın UDÖ düzenlemeleri aracılığıyla gemi kaynaklı kirlilik olduğu görülmüş; deniz yatağı faaliyetlerden kaynaklanan ve denizlere boşaltım yapılması yoluyla kirlilik alanlarında da bazı gelişmelerin ve deniz jeomühendisliğiyle ilgili yeni tartışmaların bulunduğu görülmüştür. İlginç olan husus iklim değişikliğine neden olan temel faaliyetler karalarda gerçekleşmesine rağmen kara kökenli kirlilik düzenlemeleri konusundaki gelişimin en geriden gelmesidir. Deniz canlı kaynakları konusunda ise konu biraz daha bölgesel balıkçılık yönetimlerinin ilgisi dahilindedir. Deniz biyolojik çeşitliliğinin korunması konusu ise 2023 yılıyla birlikte yeni bir andlaşma metninin oluşturulduğu ve gelişmelerin bulunduğu bir alandır. Kutup bölgelerinde Güney Kutup Bölgesi'nde Antarktika'daki egemenlik iddialarının dondurulması nedeniyle çevreyi korumada uluslararası yönetimin; Kuzey Kutup Bölgesi'nde ise kıyı devletlerinin iş birliğine dayanan bir anlayış içerinde, deniz çevresinin korunmasında iklim değişikliğini de hesaba katan girişimlerinin bulunduğu görülmüştür. Doğal kaynakların ve deniz çevresinin korunması tüm devletlerin ortak çıkarı olduğundan bu konuda bazı küçük sorunlar dışında iklim değişikliğinin uluslararası deniz hukuku sistemiyle bütünleştirilmesi yolunda yoğun çabaların bulunduğu söylenebilir. İklim değişikliğinin daha büyük sorunlara yol açacağı konu ise deniz çevresindeki değişimler sonucunda esas çizgilerin ve deniz yetki alanlarının değişmesidir. Bu konuda devletlerin çıkarları farklılaşmakta ve mevcut deniz alanı hesaplama ve sınırlandırma sistemi çok ince bir dengede bulunduğundan öğretideki tartışmaların ve UHK'nin yaptığı çalışmaların ötesine geçilememiştir. Bu kapsamda yapılan incelemede ana karalar, deniz alanları, adalar, kıyı devletinin hakları ve buzla kaplı bölgeler üzerine bir başlıklandırma yapılmış; her başlığı ilgilendiren sorunların kara-deniz alanlarının belirlenmesi üzerinden esas çizgiler kaynaklı olduğu görülmüştür. İlgili başlıklar içerisinde uluslararası deniz hukukunun konuyla ilgili hükümlerinin deniz seviyesinin yükselmesinden mağdur olan devletler lehine veya aleyhine kullanılabilecek olanları tartılmıştır. Çalışmanın üçüncü bölümünde iklim değişikliği ile mücadele konusundaki hakların ve yükümlülüklerin uluslararası deniz hukukundan doğan haklar ve yükümlülüklerle beraber incelenmesi sonucunda ortaya çıkan sorunlara yönelik uluslararası hukukun farklı konularıyla bağlantılı olarak ortaya koyulan çözüm önerileri incelenmiştir. Bölüm içerisinde iklim değişikliğinin denizler üzerindeki etkilerinin doğurduğu sorunlar uluslararası çevre hukuku, iklim değişikliği rejimi ve uluslararası deniz hukuku kurallarıyla bağlantılı olarak devlet olma kuramları, kişilerin korunmasına ilişkin kurallar, uluslararası hukukun kaynakları, uluslararası hukukta sorumluluğa ilişkin kurallarla uluslararası yargı organları ve uyuşmazlık çözüm mekanizmaları kapsamında ele alınmıştır. Bu şekilde bir inceleme yapılmasının nedeni iklim değişikliğinin denizler üzerindeki olumsuz etkilerinden doğan sonuçların yalnızca uluslararası çevre hukuku, iklim değişikliği rejimi ve uluslararası deniz hukuku açısından ele alınmasının yetersiz olacağından hareketle özellikle esas çizgiler ve deniz alanlarındaki değişimlere bağlı olarak bazı devletlerin varlıklarının ve unsurlarının kısmen veya tamamen tehlike altına girmesi nedeniyle bağlantılı konuların da ele alınması gereğinin ortaya çıkmasıdır. Böylece devlet olma kuramları açısından "İklim değişikliğinin denizlerde meydana getirdiği değişiklikler sonucunda devlet unsurlarında kayba uğrama durumunda devlet olma niteliği veya devletin unsurları nasıl korunabilir?" sorusu öncelikli olarak gündeme gelmiştir. Deniz seviyesinin yükselmesinin devleti oluşturan belirli bir toprak parçası unsurunu etkilediği durumlarda devletin varlığının tehlikeye girmesinin temel sebebi uluslararası hukukta devletin bir unsurunu oluşturan "ülke"nin varlığının tamamen kara ülkesine yani toprak varlığına bağlanmış olmasıdır. Kara ülkesi olmayan devletin veya hükümetin devamı mümkün olsa da bunun diğer devletlerin insafına kalmış olması; kara ülkesinin korunması için kullanılabilecek kendi kaderini tayin hakkı ve neye sahipsen ona sahip kal (uti posssidetis) ilkesi gibi kuramların hem değişen coğrafi koşullar sonrası nasıl uygulanacağının belli olmaması hem de bağlayıcı bir karar için başvurulması son derece güç olan uluslararası yargı organları ve uyuşmazlık çözüm mekanizmalarının kararları üzerinden yaptırıma bağlanabilecek olması göz önüne alındığında uluslararası hukukun devlet olma kuramları doğrultusunda kara kaybına uğrayacak devletler açısından sınırlı bir mücadele alanı içerdiğini göstermektedir. Bu durum kara ülkesinde kayıp yaşayan devletlerin uluslararası hukuk içerisindeki bağlayıcı olmayacak tavsiye niteliğindeki kararlara ve uluslararası toplumun kamuoyunu çekebilecek yöntemlere yönelmesine neden olduğu gibi bu devletlerin kara ülkelerini korumak için kendilerinin tedbirler almasına neden olmakta, ancak iklim değişikliğine uyum kapsamında da değerlendirilebilecek bu tedbirlerin masrafı ilgili devletlerin gücünü aşmaktadır. Kara ülkesinin korunamadığı durumlarda devletin diğer unsurlarının ve öncelikli olarak o kara ülkesi üzerinde yaşam süren kişilerin korunması gerekecektir. Böylece kişilerin korunmasına ilişkin kurallar kapsamında "Yerinden edilme, göç, sığınma, mülteci ve vatandaşlık hukukunun veya insan hakları hukukunun bir rolü olabilir mi?" sorusu değer kazanmaktadır. Yapılan incelemeler sonunda yerinden edilme kapsamında en korunaklı hukuki statüyü mülteci statüsünün içerdiği görülse de kara kaybına uğrayacak özellikle ada devletlerinde yaşayan insanların mülteci statüsünü mevcut durumlarına göre statü kaybı olarak gördüğü; bu nedenle devletlerinin kara ülkesinin varlığı üzerinden vatandaşlıklarının korunmasını talep ettikleri görülmektedir. Devletin kara ülkesinin varlığının sağlanamayacağı durumlarda ortaya koyulan bir başka ve belki de ehveni şer çözüm yolu nüfusun mültecilik statüsü yerine bir başka devletin vatandaşlığına geçiş yapması gibi görünse de bu olasılıkta kara ülkesi kaybolan devletin nüfusu kalmayacağından doğal kaynaklar üzerinde hak iddiasında bulunmasının da zorlaşacağı; hatta kara ülkesi kaybolan devletten kalan alanların vatandaşlığına geçilen ülkenin taleplerine konu olabileceği üzerinde durulmuştur. Devlet olma kuramlarındaki sıkışmayı aşmanın bir yolu konuyu ilgilendiren uluslararası hukuk kaynaklarında bazı uyarlamalar yapmak ya da kaynak oluşturma yöntemleri üzerinden yeni çözüm önerileri ortaya koymak olmaktadır. Bu kapsamda uluslararası andlaşmalar açısından "Mevcut uluslararası andlaşmalar iklim değişikliği nedeniyle denizlerde yaşanan değişimlere nasıl uyarlanabilir veya uyarlanamama durumunda andlaşma askıya alınabilir ya da andlaşmadan çekilinebilir mi?" sorusunun cevabı düşünülmüştür. İklim değişikliği rejiminde veya uluslararası deniz hukukunda bir uyarlama veya değişiklik yapılması fikri yıllardır mümkün olmamış; iklim değişikliği rejiminde yeni uluslararası andlaşma yapma yoluna başvurulurken, uluslararası deniz hukukunda BMDHS'deki değişimden uzak durularak ek andlaşmalar ve güncel duruma göre yorumlar yapılarak sorunlar çözülmeye çalışılmıştır. Andlaşmalardan çekilme veya andlaşmaların sona ermesi açısından iklim değişikliğinin neden olduğu deniz seviyesini yükselmesinin şartların esaslı değişimine yol açtığı yönünde bir iddiada da ilgili iddiada bulunan devletlerin tek başına hareket etme imkânı bulunmamaktadır. Bu yolla andlaşmalarda kara ülkesi kaybolan devletler "Bu konuda, uluslararası teamül hukukuna giden yeni devlet uygulamalarının oluşması mümkün müdür?" sorusu üzerinden BMDHS'ye aykırı görünen devlet uygulamaları yoluyla haklarını korumaya çalışıp uluslararası teamül oluşturma yolunu deneyebilecekse de yaptıkları uygulamaların ne kadar destek alacağı ve yaygın uygulama oluşturup oluşturmayacağı belirsizdir. Toprak kaybının bu kadar gündemde olduğu mevcut durum BM'nin de dikkatini çekmiş; BM Genel Kurulu'nun yıllardır aldığı kararlara ek olarak BM Güvenlik Konseyi kararlarında da sıklıkla iklim değişikliği ve iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinin yer bulduğu görülmüştür. Bunun yanı sıra BM Güvenlik Konseyi iklim değişikliğini kara ülkelerinde neden olduğu zararlar kapsamında öncelikle Afrika'daki çatışmalar üzerinden bir uluslararası güvenlik sorunu olarak belirlemeye çabalasa da 2021 yılında bu yöndeki kararın alınması Rusya vetosuyla reddedilmiştir. Bu nedenle "Uluslararası örgütlerin ve özellikle BM'nin verdiği ve vereceği kararlarla rolü ne olacaktır?" sorusu hala masada durmaktadır. İklim değişikliğinin denizler üzerindeki olumsuz etkilerinin yukarıda belirtildiği şekilde çözülemediği durumda devletlerin sorumluluğu ve yargı yollarıyla uyuşmazlık çözüm yollarının kullanımı gündeme gelecektir. Uluslararası hukukta sorumlulukla ilgili kuralların iklim değişikliği konusuna uygulanabilirliği "İklim değişikliği nedeniyle denizlerde meydana gelen değişimlerden kaynaklanan zararlı etkiler için uluslararası sorumluluk mekanizmaları devreye girebilir mi?" sorusunun karşılığıdır. Bu noktada "Uluslararası çevre hukukunda, iklim değişikliği rejiminde ve uluslararası deniz hukukunda sorumluluk neye göre belirlenmektedir? Bu alanlardaki yükümlülükler kapsamındaki ihlallerden doğan zararların giderilmesi için onarımın sağlanabilmesi mümkün müdür?" sorusuna cevap vermek gerekirse iklim değişikliği rejiminde sorumluluğa ilişkin düzenlemelerin yalnızca ortak ama farklılaştırılmış sorumluluklar üzerinden olduğu ve devletin sorumluluğuna ilişkin geleneksel kurallara doğrudan yer verilmediği görülmektedir. Uluslararası çevre hukukunda ise daha çok zarar vermeme yükümlülüğü üzerinden uluslararası teamüle bağlı bir sorumluluk yapısı bulunmaktadır. Uluslararası deniz hukukunda ise sorumluluğun her alanıyla ilgili yöntemlerin bağlantılı olduğu konuya göre kullanılabileceği görülmektedir. Bu durumda iklim değişikliği rejimine dönülerek rejimdeki yükümlülüklerden kimin sorumlu olduğunun tespiti yapıldığında, devletler herkese karşı sorumlu olduğundan, devletin sorumluluğu mekanizması devreye girecektir. Bu kapsamda öncelikle uluslararası hukuka aykırı bir eylemin; sonrasında bu eylem devlete atfedilirken arada bir nedensellik bağının bulunması gerekmektedir. Dolayısıyla öncelikle devletin eylemi hukuka aykırı olmalıdır. Ancak iklim değişikliği rejiminde planlanmış sınırlar içinde yer alan belli miktar sera gazı salımı yapmanın hala hukuka uygun olduğu görülmektedir. Devlete atfetme açısından önleme yükümlülüğü ve beklenen özeni gösterme devreye girebilse de iklim değişikliğinde sorumluluğun uygulanmasında en temel sorun nedensellik bağının kurulması olmakta; iklim değişikliğine neden olan faaliyetler ile iklim değişikliği nedeniyle denizlerde ortaya çıkan değişimlerin birbirilerine bağlanması önem kazanmaktadır. Sera gazı salımları hem her devletin gerçekleştirdiği hem de her devletin zarar gördüğü süreklilik içeren bir eylem olduğundan bu noktada bilimsel hesaplamalarla hangi devletin hangi devlete ne kadar zarar verdiğinin; denizlerde ne kadar olumsuz etkiye neden olduğunun tespit edilmesi gerekecektir. Ancak bu yöndeki hesaplamaların kesin ve net olarak yapılması son derece zordur. Zararın tespitinin zorluğu zararların onarımını da zorlaştırmaktadır. Onarım için sıralı ve kademeli olarak eski hale getirme, tazminat ve manevi tatmin yolları bulunsa da örneğin kutuplardaki buzların erimesi gibi bazı durumlarda eski hale getirme veya tazminat hesaplama mümkün olmamakta; anlamsız kalmaktadır. Aslında iklim değişikliği rejiminde gelişmiş ülkelere yüklenen mali destek yükümlülükleri bu bağlamda gelişmiş devletlerin tarihsel sorumluluğuna bağlı a priori bir tazminat sistemi gibi işlemektedir. PA'da öngörülen Kayıp ve Zarar Mekanizması'nın da sorumluluk ve tazminat konularının kapsamı dışında tutulmaya çalışıldığı düşünüldüğünde, bu mekanizmanın da uyum konusundaki mali yükün giderilmesinde bir rolü olmalıdır. Ancak buradaki sorun daha önce de belirtildiği üzere uyumun zorlaşmasıyla masrafların da artacağı ve bunun karşılanıp karşılanamayacağı üzerine odaklanmaktadır. Uluslararası yargı organları ve uyuşmazlık çözüm mekanizmaları açısından "Tüm bu meselelerin ele alınmasında uluslararası deniz hukukunun, uluslararası çevre hukukunun ve iklim değişikliği rejiminin uyuşmazlıkların çözülmesine ilişkin kısımları yeterli midir? Yoksa uyuşmazlıkların çözülmesinde başka mekanizmalara mı ihtiyaç duyulacaktır? Örneğin bir uluslararası çevre hukuku mahkemesine gerek duyulmakta mıdır? Yoksa genel nitelikli bir yargı organı olan UAD'ın yanı sıra hakemlik kurumu ile iklim değişikliği denetim ve uzlaştırma mekanizmaları veya UDHM'nin etkin rol alması mümkün müdür? Eğer mümkünse bu çözüm yolları yeterli olacak mıdır yoksa diğer olasılıklara mı başvurulması gerekecektir?" gibi sorulara yanıt olarak uluslararası çevre hukukunun kendine özgü yargı yolu veya uyuşmazlık çözüm mekanizması bulunmamakla birlikte iklim değişikliği rejiminde ve uluslararası deniz hukukunda çeşitli yargı yollarının ve uyuşmazlık çözüm mekanizmalarının mevcut olduğu belirtilebilir. Bunlardan iklim değişikliği rejiminin uzlaştırma mekanizması henüz çalıştırılamamış; uyuşmazlıkların çözüm yolu UAD veya tahkim üzerinde yoğunlaşmıştır. Uluslararası deniz hukukunun ise çözüm yollarını daha serbest bıraktığı görülse de yine UAD veya tahkimin yanı sıra UDHM veya özel tahkime de yer verdiği görülmektedir. Bu noktada temel sorun devletlerin bağlayıcı karar alacak yargı organı veya mekanizmalara bu konu dahilinde başvurmak için rıza ve yarışan yargı yetkisi engeline takılma ihtimalidir. Nitekim bu ihtimaller öngörüldüğünden henüz bu ihtimaller gündeme gelmeden şimdiden öncelikle UAD ve UDHM'den danışma görüşü isteme yoluna başvurulmuş bulunulmaktadır. Mevcut durumda iklim değişikliği ve iklim değişikliğinin denizler üzerindeki etkileri konusunda uluslararası toplumun uluslararası hukuk düzeninin geleceği için bu iki danışma görüşüne bel bağladığı görülmektedir. Ancak gerek UAD gerekse UDHM tarafından verilecek danışma görüşleri tavsiye nitelikleri nedeniyle genellikle uluslararası andlaşma düzenlemelerinin hâkim olduğu bu konuda uluslararası hukukun ve andlaşmaların yorumundan öteye gidemeyecek gibi görünse de az da olsa yeni bir yol haritası oluşturma ihtimali de bulunmaktadır.
Devletin ülke dışında işlenen suçları yargılama yetkisi
Tez konusu, devletin ülke dışında işlenen suçları yargılama yetkisidir. Tez çalışmasının konu ve kavramları ise egemenlik, yargı yetkisi, ülke ve ülke dışında işlenen suçların yargılanmasıdır. Egemenlik, kural koyma ve kuralları uygulama kudretidir. Uluslararası hukukta geçerli olan devletlerin eşit egemenliği ilkesi gereğince bir devlet, egemenlik yetkilerini kural olarak sadece kendi ülkesel sınırları dahilinde kullanabilir. Yargı yetkisinin bu şekilde kullanılması mülkilik ilkesi olarak adlandırılmaktadır. Devletler ülkeleri dışında işlenen suçları ise şahsilik, koruma ve evrensellik ilkeleri kapsamında yargılamaktadırlar. Ülke dışında işlenen suçlar, ulusal ve uluslararası mahkemeler tarafından yargılanmaya konu edilmektedir. Bu nedenle ulusal mahkemeler tarafından yapılan yargılamalar ile uluslararası ceza mahkemeleri incelenmiştir. Tezde ayrıca ülke dışında işlenen suçların yargılanması ile ilgili olarak Almanya, Fransa, Belçika, İspanya, Hollanda ve Danimarka'nın mevzuat ve uygulamaları ile Türk hukuku mukayeseli olarak incelenmiştir.
Uluslararası hukukta iç savaşın düzenleme altına alınması
21. yüzyılda uluslararası ilişkileri gerekçelendiren başlıca ahlâkî, felsefî ve siyâsî önermelerin üzerine inşa edildiği normatif zemin, namı diğer uluslararası hukuk, aşırılıklar çağının ilk yarısında vuku bulan iki büyük topyekûn savaş felaketi üzerine erişilen uluslararası uzlaşıdan mirastır. Yarım yüzyıl boyunca savaşın tahakkümü altında tecrübe edilen akıl almaz yıkımın ertesinde, 25 Nisan 1945 tarihinde toplanan San Fransisko Konferansı'na katılan devletlerin öncülüğünde akdedilen 26 Haziran 1945 tarihli Birleşmiş Milletler Şartı dâhilinde tescil bulan bu uzlaşı, her ne pahasına olursa olsun, uluslararası ilişkilerde savaşın engellenmesi ve önlenmesi gerekliliğini savunan idealist düşünce temelinde inşa edilmiştir. Bu üstün ideali hayata geçirebilmek için, Şart'a taraf devletler, uluslararası uyuşmazlıklarını barışçıl yollarla çözüme kavuşturmayı taahhüt etmekle kalmamış, ayrıca, o güne değin devlet egemenliği ile sıkı sıkıya bağlı görülen uluslararası ilişkilerinde askerî kuvvete başvuru yetkilerinin sınırlandırılmasını kabul etmiştir. Daha önemlisi, taraf devletlerce altına girilen bu yükümlülükleri teminât altına almak maksadıyla, Şart dâhilinde ifade bulan temel ilke ve kurallar ışığında vücût bulan Birleşmiş Milletler Örgütünün organları uluslararası barış ve güvenliğin tesisi ve temini işlevi, sorumluluğu ve yetkisiyle donatılmıştır. Bu suretle, ulusal siyasetin bir aracı olarak askerî kuvvete başvuruyu devletin münhâsır yetkisinde yer alan, uluslararası ilişkilerin olağan bir müessesesi sayan Avrupa devletler hukuku [klâsik uluslararası hukuk] düzeninin sona erdiği ve aslî işlevleri hukukun üstünlüğü temelinde uluslararası ilişkilerde sürdürülebilir barış ve güvenlik üzerinden tanımlanan modern uluslararası hukuk düzenine geçişin gerçekleştiği kabul edilmektedir. Uluslararası ilişkiler düzleminde gerçekleştirdiği yapısal dönüşüm itibariyle kendisine kurucu nitelik atfedilen 1945 Birleşmiş Milletler Şartı'yla birlikte, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, karşılıklı ilişkilerinde ortak kurum ve kuralları benimseyen ve aralarında gündeme gelen ihtilâfları barışçıl yollarla, olabildiğince hukuk usûlleri dairesince çözüme kavuşturmaya yönelen devletlerden mütevellit bir uluslararası toplum kurgusunun hayata geçirilebildiği gözlemlenmiştir. Bu sayede, filhakika, binlerce yıl boyunca sayısız acıya sebebiyet veren devletlerarası savaşlar modern uluslararası ilişkilerde nadiren gündeme gelmiştir ve günümüzde açıkça istisnaî birer durum telâkkî edilmektedir. Ancak veriye dayalı araştırmalar kapsamında reddi güç biçimde teyit edilen mevcût görüntü itibariyle, günümüzde savaşı tanımlayan paradigmanın değiştiğini savunmak mümkün hale gelmiştir. Nitekim, literatürde devletlerin silâhlı kuvvetlerini cephede karşı karşıya getiren konvansiyonel savaş paradigmasının yerini iç savaş paradigmasına bıraktığı açıkça ifade edilmekte ve bu sebeple, modern dünyada iç savaşların kolektif siyâsî şiddet olgusunun aslî şekline evrildiği önermesi genel kabul görmektedir. Özet olarak, yaklaşık son üç yüz yıldır uluslararası ilişkileri nitelendiren devletlerarası savaş çağı sona ermiştir ve ne kadar süreceği belirsiz, yanıp tutuşan bir iç savaş çağına geçiş gerçekleşmiştir. Modern devletin ülkesel coğrafya üzerinde meşrû şiddet tekelini elinde bulunduran siyâsî otorite olarak tanımlanması, devletler sistemi dâhilinde icra edilen uluslararası ilişkiler düzleminde savaşa yüklenen anlamın yüzlerce yıl boyunca safi devleti esas alır mahiyette şekillenmesinin arkasında yatandır. Tarihi süreçte, devletin tahkim aşamaları dâhilinde, şiddetin en karmaşık şekline karşılık gelen savaşın devlet tekeli dışına taşırılmasını beklemek anlamsızdır. Buna bağlı olarak, en erken dönem uluslararası hukuk düşüncesiyle birlikte, savaşa ilişkin her tür kavram ve kurum merkezinde sadece devletin yer aldığı bir fikrî zemin üzerine inşa edilmiştir. Bu zemin itibariyle, uluslararası hukuk düşüncesinde, savaş sadece devletlerin yasal olarak başvurabileceği bir eylemi, yalnızca devletlerarası ilişkiler düzleminde gündeme gelen bir olguyu ve ancak devletler arasında vuku bulduğunda uluslararası hukuk düzenini ilgilendiren bir hukukî statüyü tanımlar mahiyette ele alınmıştır. Buna karşın, devleti oluşturan farklı kesimler arasında vuku bulan ve kimi zaman devletlerarası savaşları aratmayacak derecede şiddetli biçimlerde seyredebilen iç savaşlar ise, bu tür savaşları gerçek anlamda bir savaş saymayan Batı düşünce geleneğine paralel, uluslararası hukuk öğretisinde esas alınan savaş kuramından dışlanmıştır. Usûlî boyutta iç savaş konusu ile uluslararası hukuk öğretisi arasındaki mesafe uluslararası hukuk düzeninin varlığını gerekçelendirmek için modern sosyal bilimler dâhilinde kabul gören yöntemler temelinde benimsenen uluslararası hukuk usûlüyle alâkalıdır. 19. yüzyıldan itibaren uluslararası hukukun öğretide düalist-pozitivist içtihât temelinde gerekçelendirilmesi neticesinde, iç savaş sorunu muhâkeme edilmesi güç bir meseleye evrilmiştir. Hukukî muhâkemeden her tür doğal hukuk referansının silinmesi ve esasa ilişkin olarak, benzeri şekilde, her tür meta-fizik önermenin reddi anlamına gelen bu içtihât, uluslararası hukukun varlığını salt egemen devlet iradesine dayandırmak suretiyle, uluslararası hukuk düzenine ilişkin kuramsal zemini şeklî hukuk tartışmalarına indirgemiş ve uluslararası hukuk ile ulus hukuk düzenleri arasına sıkı bir egemenlik perdesi çekmiştir. Bu perdenin hangi durumlarda ve ne ölçüde aralanacağı ise bir bütün olarak devlete emanet edilmiştir. Buna bağlı olarak, uluslararası andlaşmalar veya uluslararası teâmül hukuku gibi devletler tarafından kabul gören uluslararası hukukun şeklî kaynakları kapsamında düzenleme altına alınmayan herhangi bir konuda devletlerin hareket serbestisi esas alınmıştır. Başka bir ifadeyle, şeklî uluslararası hukuk kapsamında düzenlenmemiş meselelere karşı uluslararası hukukun tarafsızlığı karinesi geliştirilmiştir. Ancak, uluslararası hukuk düzeni hiçbir zaman sadece ilke ve kurallar toplamından ibaret olmamıştır; bu düzen uluslararası ilişkilerin siyâsî gerçekliğine hukukî zemin sağlayan bir sistem tasarımıdır ki bu sebeple uluslararası hukuk asla maddî gerçekliğin bütünsel reddî üzerine kurgulanmamıştır. Belirli bir dönemde benimsenen hukukî varsayımlar her ne olursa olsun, nihâyetinde iç savaşlar maddî bir gerçekliktir, belirgin bir ciddiyet seviyesine eriştiği noktada uluslararası ilişkileri doğrudan etkileyen. Devletler mağdur veya üçüncü devlet sıfatıyla artan oranda bu tür savaşlar ile muhatap olmak durumunda kaldıkça, özellikle de menfaatleri olumsuz yönde etkilendikçe, hukukî boyutta iç savaşların görmezden gelinme ihtimâli ortadan kalkmıştır. Devletlerin iç savaşlara doğrudan uygulanabilir nitelikte akdî veya teâmülî bir uluslararası hukuk oluşturmaya yanaşmaması karşısında, ilk aşamada, bu tür savaşlardan kaynaklı hukukî sorunların çözümüne yönelik uluslararası hukukun teâmülî müesseselerinden tanıma işlemi üzerinden yaratıcı bir ara formül türetilmiştir. İç savaşa taraf ve bir isyan şeklinde nitelendirilen devlet dışı örgütlü silâhlı gruplara, önce, geleneksel olarak devletlerarası savaşlarda gündeme gelen muhâriplik statüsünün tanınması, sonra da bu usûle ayaklanma statüsünün de eklenmesiyle hayata geçirilen bu ara formül temelinde devlet dışı unsurlara geçici ve işlevsel bir hukuk kişiliği kazandırılmış ve devletlerarası savaşlara özgülenmiş ilke ve kuralların kısmen de olsa kıyas yoluyla iç savaşlara uzatılması sağlanmıştır. Böylece, iç savaşlara doğrudan uygulanabilir ilke ve kurallar oluşturmak yerine, kimi iç savaş örnekleri, en azından süregittikleri müddetçe, devletlerarası savaşlara benzeri bir kapsamda ele alınmış ve bu iç savaşlar sırasında üçüncü devletlerin uluslararası hak ve menfaatlerinin korunmasına yönelik tarafsızlık hukukuna sığınmasına imkân sağlanmıştır. Ancak 19. yüzyıl boyunca bu konudaki devlet uygulamalarının doğal olarak menfaat odaklı şekillenmesi, dolayısıyla da yeknesaklık arz etmemesi sebebiyle, öğretide iç savaşların tanıma usûlüyle dışsallaştırılması konusunda tutarlı bir kuramsal zeminin kurgulanması mümkün olmamıştır. 20. yüzyılın ilk yarısında kısmen de olsa sürdürülen bu ara formül 1945 Birleşmiş Milletler Şartı'nın kabulü ertesinde terk edilmiştir. Uluslararası hukukta iç savaş konusunda gerçekleşen en önemli gelişme, 1949 Cenevre Sözleşmeleri'nin kabulüyle birlikte, tarihi süreçte silâhlı çatışmalar hukuku / uluslararası insancıl hukuk adını alacak olan savaşın hukuku ve teâmülleri kapsamında gerçekleşmiştir. Sözleşmelerin hazırlık sürecinde devletler, ilk defa, iç savaşlara doğrudan uygulanabilir nitelikte ilke ve kuralların oluşumuna yeşil ışık yakmıştır. Böylece, herhangi bir tanıma usûlüne başvuruya ihtiyaç duyulmaksızın, iç savaşların silâhlı çatışmalar hukuku kapsamında ele alınmasına yönelik bir normatif vücûdun oluşumunun önü açılmıştır. Sözleşmeler çerçevesinde ihdâs edilen uluslararası silâhlı çatışma ve uluslararası nitelikte olmayan silâhlı çatışma statüleriyle birlikte ve bu sonuncusuna özgülenmiş her dört Sözleşme'ye ortak Madde 3 uyarınca, uluslararası hukukun akdî kaynakları altında iç savaşlar sırasında geçerli kimi asgarî davranış kuralları hayat bulmuştur. Uluslararası hukukta iç savaşın hukukunun oluşumunun ilk adımına tekâbül eden bu radikal gelişme, 1977 yılında akdedilen 1949 Cenevre Sözleşmeleri'ne Ek Protokol I ve Ek Protokol II'nin kabulüyle desteklenmiştir ki Ek Protokol II hâlihazırda bir bütün olarak iç savaşlara adanmış olan ilk ve tek uluslararası andlaşmaya karşılık gelmektedir. Soğuk Savaş sonrası dönemde iç savaşlara yönelik uluslararası hukukun gelişimi hızla tekil devlet iradelerinden bağımsızlaşmıştır. 1990'lı yılların başından itibaren görülen iç savaşların uluslararası ilişkiler düzleminde doğurduğu sorunlar karşısında ve artan uluslararası kamuoyu desteğiyle, iç savaşlara yönelik düzenlemelerin oluşumunda devletlerden ziyâde kurumsal yapılar ön plana çıkmaya başlamıştır. Özellikle Yugoslavya Mahkemesi, Ruanda hakkındaki Uluslararası Ceza Mahkemesi ve daîmî Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi silâhlı çatışmalar hukukunun ihlâllerini yargılamakla yetkili kurumlar, uluslararası insan hakları hukuku sözleşmelerinden doğan denetim organları ve kimi ulusal yargı yerleri, verdikleri kararlar çerçevesinde iç savaşa ilişkin uluslararası hukuk normlarının gelişimi işlevini üstlenmiştir Çalışmamız, uluslararası hukuk düzeninin tarihi gelişimi sürecinde gerek devletlerce benimsenen hukuk siyasetini gerekse de uluslararası hukuk düzeninin temel niteliklerinde tecrübe edilen dönüşümü dikkate almak suretiyle, iç savaş sorununun düzenleme altına alınmasına yönelik temel usûllere ve 21. yüzyılda bu usûllerde gözlemlenen değişime odaklanmıştır. Çalışma, uluslararası hukukta iç savaş sorununa normativist bir perspektiften yaklaşmak veya hâlihazırdaki düzenlemelerin esasına odaklanmak yerine – zira bu konuda yeterli uluslararası kaynak mevcuttur – nadiren gündeme getirilen, normu yaratan usûlün gelişiminin sebebine ve meta-hukuk düzleminde normun yaratılma sürecine yoğunlaşmaktadır. İnancımız odur ki normun esasından ziyade oluşum usulüne odaklanmak suretiyle, uluslararası hukukta iç savaşlara ilişkin ilke ve kuralların oluşumunun hangi gerekçelerle gündeme geldiği ve nereye doğru evrildiğini zamana yayılmış bir düzlemde konumlandırmak mümkün olacaktır. Böylece, Türk uluslararası hukuk literatüründe esasa ilişkin gerçekleştirilmesini umduğumuz müteâkip çalışmalara usule ilişkin bir kaynak ortaya konacaktır. Beyan edilen bu amaç doğrultusunda ve Aristo'nun herhangi bir şeyi anlamak istiyorsan, başlangıcını ve gelişimini gözlemle deyişinden hareketle, ilk aşamada, klâsik uluslararası hukuk döneminde devletlerin uluslararası hukuk uygulamalarında iç savaş sorununa ilişkin benimsedikleri yaklaşımlar ve bu yaklaşımlar çerçevesinde şekillenen uluslararası hukuk müesseseleri ortaya konacaktır. Bu kapsamda, tanıma usûlüyle iç savaşların düzenleme altına alınmasına yönelik uygulamalar ile iç savaşları doğrudan uluslararası hukuk kapsamında düzenleme altına almaya yönelik girişimler üzerinde durulacaktır. İkinci aşamada ise iç savaşın doğrudan uluslararası hukuk düzeni dâhilinde düzenleme altına alınması anlamına gelen 1949 Cenevre Sözleşmeleri'nin kabulüyle birlikte ihdâs edilen uluslararası nitelikte olmayan silâhlı çatışma statüsünün oluşum ve gelişim süreçleri tartışılacaktır. Bu kapsamda, 1949 Cenevre Sözleşmeleri'ne Ortak Madde 3 ve 1977 Ek Protokol II kapsamında bu statüye ilişkin tarihi detaylandırılacaktır. Son aşamada ise 21. yüzyılda uluslararası nitelikte olmayan silâhlı çatışma statüsünün akdî uluslararası hukuk zemininden bağımsızlaşmasına yol açan dönüşüm değerlendirilecektir. Başta uluslararası ceza mahkemelerinin içtihadı temelinde gelişen bu süreç neticesindedir ki modern uluslararası hukuk düzeninde iç savaşlara doğrudan uygulanabilir nitelikteki ilke ve kurallar genişletilmiş ve etkinleştirilmiştir. Ve daha önemlisi, uluslararası nitelikte silâhlı çatışma statüsünün bağımsızlaşması uluslararası hukuk düzeninin bu tür savaşları kapsayıcı vücudunun da genleşmesine imkân tanımıştır.
Türkiye'de Katolik Kilisesi'nin mülkiyet hakkı
Tapu kayıtları çerçevesinde, ülkemizde bulunan Katolik kiliseleri ve kilise taşınmazlarının maliki sıfatını haiz dini cemaat veya kurumların, günümüzde idare ve yargı mercileri nezdinde kişilik olarak fiilen kabul edilmekte, yargı mercileri nezdinde dava ehliyeti kabul görmektedir. Ancak bu kurumlar, kaynağını kilise hukukundan alan tüzel kişilerdir ve mevzuatımızda bağımsız birer hak süjesi olarak tanımlanmamışlardır. Katolik Kilisesi'ni temsil eden bu dini gruplar, tarihi perspektif içerisinde özellikle Osmanlı Devleti tarafından İstanbul'un fethedilmesinin ardından, başta Papa'ya bağlılığı nedeniyle Devletin idari yapısı içinde yer almamış, Osmanlı tebaasından yer alan azınlık konumundan hukuken faydalanamamış, yabancı olarak değerlendirilmiş ve kapitülasyon rejimi dışında herhangi bir imtiyaz veya himayeden faydalanmamışlardır. Katolik Kiliseleri ve kiliseye bağlı taşınmazlar üzerinde yabancı dini, ilmi ve hayri kurumların mülkiyet hakkına sahip olduğunu tespit eden hukuk kaynağı, Lozan Barış Antlaşması ve ekleridir. Tezimizde yabancı statüsüne sahip bu kurumların ehliyet ve mülkiyet rejimi sorunları tespit edilmiş, yürürlükte bulunan mevzuat çerçevesinde çözüm önerileri sunulmuştur.
Antroposen'de uluslararası hukuku yeniden tahayyül etmek
Bu çalışma, Antroposen ve Antroposen'de somutlaşan çok katmanlı krizler arka planında uluslararası hukuku yeniden tahayyül etmek amacıyla yola çıkmıştır. Bu bağlamda, çalışmanın temel araştırma sorusu, Antroposen'in krizlerine panzehir olabilecek bir uluslararası hukukun mümkün olup olmadığıdır. Ancak bu soruyu ele alırken çalışma, Antroposen'i uluslararası hukukun tamamen dışında; yalnızca gezegenin devamlılığı için acilen harekete geçilmesini işaret eden bir 'kıyamet alameti' olarak kullanmamaktadır. Aksine, çalışmanın perspektifinden Antroposen, doğrudan uluslararası hukukla bağlantılıdır. Bu çerçevede, mevcut çalışmanın temel iddiası, Antroposen'i doğuran 'insan' faaliyetlerinin bizzat uluslararası hukuk tarafından düzenlendiğidir. Bu iddiadan hareketle çalışma, Antroposen'de somutlaşan krizleri hafifletecek ya da bertaraf edebilecek bir uluslararası hukuk tahayyülü ortaya konulabilmesi için her şeyden önce bir disiplin olarak uluslararası hukukun işleyişine odaklanılarak uluslararası hukuk sisteminin Antroposen'de somutlaşan krizleri körükleyen veçhelerinden arındırılmasının yollarının bulunması gerektiğini savunmaktadır. Bu bağlamda, üç bölümden oluşan çalışma, öncelikle uluslararası hukukta 'insan' mefhumunun soy kütüğünü araştırmakta ve ekofeminist ve posthümanist teorilerden yararlanarak bir yandan 'insan'ın—sanılanın aksine—bir bütün olarak biyolojik insanı içermediğini göstermekte; diğer yandan da 'insan' alanından dışlanan kimi Homo sapiens gruplarıyla, yine 'insan' alanından dışlanan hayvanlar ve doğa arasındaki bağlantıya ışık tutmaktadır. Çalışmanın düşünsel temellerini ve kavramsal altyapısını ortaya koyan bu bölümün ardından ikinci bölüm, bir disiplin olarak uluslararası hukukun Antroposen gibi 'kriz' anlarında nasıl ele alındığını inceleyerek, Antroposen'de uluslararası hukuku yeniden tahayyül ederken bu vakalarda yapılan hatalardan çıkarılabilecek derslere odaklanmaktadır. Çalışmanın üçüncü ve son bölümü ise bir disiplin olarak uluslararası hukuku Antroposen arka planında konumlandırarak, Antroposen'in krizlerine panzehir olabilecek bir uluslararası hukukun odağında olması gereken soruları ve sorunları göstermektedir.