Theses supervised by Prof. Dr. Ersin Akpınar
19 theses · Çukurova University
Tip 2 diyabet hastalarında hastanın güçlendirilmesinin değerlendirilmesi
Amaç: Hastanın güçlendirilmesi, hastalara sağlık bakımlarının yönetiminde, bilgi, güven ve beceri geliştirmeleri için fırsatlar ve ortamlar sağlamak anlamına gelmektedir. Böylece hastalar kendi sağlık bakımlarında pasif olmaktan çıkarak aktif rol almaktadırlar. Hastanın güçlendirmesi, sağlık bakımında uluslararası önem kazanmaktadır ancak tanım ve ölçmedeki belirsizlikler devam etmektedir. Bu çalışmanın amacı, tip 2 diyabet hastalarında hastanın güçlendirilmesini etkileyen faktörleri değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Bilim Dalı Polikliniği'ne başvuran 125 hasta çalışmaya alındı. Hastalara sosyodemografik veri anketi ve Diyabet Güçlendirme Anketi (DES) uygulandı. Hastaların ilaç tedavisine, diyabet beslenmesine, egzersiz ve diyabet ile ilgili konsültasyonlara uyumu sorgulandı. DES puanları ile değişkenler arasındaki ilişkileri ortaya çıkarmak için istatistiksel analiz yapıldı. Bulgular: Hastalar 25 ile 77 yaşları arasında olup ortalama yaş 55,1±9,7 yıl idi. Hastaların %24,8'i erkek, %81,6'sı evli ve %93,6'sının lise/üniversite diploma seviyesinde eğitimleri vardı. Ortalama hastalık süreleri 9,56±7,98 yıl idi. DES ölçeğinin üç alt grubu (diyabetin psikososyal yönleri, memnuniyetsizliğin değerlendirilmesi ve değişme hazırlık, diyabet ile ilgili hedeflerin belirlenmesi ve hedefe ulaşma) her hasta için ölçüldü. Her grup için sırasıyla ortalama değer 23,6±3,8, 24,4±3,7 ve 34,4±6,1 olarak bulundu. Yaş, cinsiyet, medeni durum, eğitim düzeyi, çalışma durumu, sosyoekonomik durum, diyet durumu, hastalık ile ilgili eğitim almış olma durumu ve diyabet tanısından sonra geçen zamanın uzunluğunun diyabet ile ilgili hastalık algısını etkilediği görüldü. Güçlendirme ile glisemik kontrol veya diyabet yönetimi ile ilgili diğer değişkenler arasında korelasyon saptanmadı. (HbA1c, p=0,229; HDL, p=0,492; LDL, p=0,977; TC, p=0,873; triglycerides, p=0,893). Lojistik regresyon analizi, güçlendirmenin, glisemik kontrol belirteçleri için önemli bir prediktör olmadığını gösterdi. Hastaların DES toplam puanı ortalama 82,4±11,4 olarak hesaplandı. Bu da hastaların diyabet özyönetiminde orta-yüksek beceriye sahip olduklarını gösterdi. Sonuç: Aile Hekimliği yaklaşımını kültürel komponent ile birleştirmek, diyabetli kişilerde bilgi, beceri, tutum, algı ve özbakım uygulamalarını ve işbirliğini geliştirebilir. Hastaların güçlendirilmesi, bireylerin sağlık ve iyilik hallerine saygı gösterilerek toplumun, sağlık profesyonellerinin, politikacıların ve diğer tüm sivil toplum örgütlerinin etkileşimini sağlar. Her ne kadar hasta güçlendirme programlarının hasta yararlarını yakalamak için mevcut olan sonuç ölçütleri sorgulansa da bu programların ruh sağlığını, doktor-hasta iletişimini, sağlıklı beslenmeyi ve hasta özyeterliliğini geliştirdiği gösterilmiştir. Anahtar kelimeler: Hastanın güçlendirilmesi, tip 2 diyabet, birinci basamak, aile hekimliği
Renal transplantasyon sonrası hastaların hastalık bakımı ve yaşam doyumunun değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Renal transplantasyon, hemen hemen tüm son evre böbrek hastalıklarında tercih edilen, kaybedilmiş böbrek işlevini yerine koyma tedavisidir. Bu çalışmada, renal transplantasyonlu hastalarda, hastalık bakım gereksinimlerini tanımlamak, kronik hastalıkların takibinin önemini değerlendirmek, renal transplantasyonlu hastaların yaşam doyum düzeyleri ve kronik hastalıkların yönetiminde aile hekimlerinin rolünü saptamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma evrenini 01.04.2015-01.12.2015 tarihlerinde Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniği'ne başvuran, en az altı aydır takipte olan ve çalışmaya katılmayı kabul eden 92 renal transplantasyonlu hasta oluşturmaktadır. Sosyodemografik bilgi formu, kronik hastalık bakım ölçeği ve yaşam doyum ölçeğinden oluşan anketler uygulandı. Toplanan veriler bilgisayara girilerek SPSS 20.0 paket programıyla istatistiksel analizi yapıldı. Bulgular: Araştırmaya 64(%69,5) erkek, 28(%30,5) kadın olmak üzere 92 hasta katılmıştır. Katılımcıların yaş ortalamaları 37,70±10,98(min:18 max:70) yıldır. Transplantasyon sonrası geçen süre kadınlarda ortalama 48,61±36,11(min:3 max:120) ay, erkeklerde ortalama 29,28±44,30(min:3 max:216) ay'dır . Böbrek kaybına sebep olan primer hastalıklar en sık glomerülonefrit (n:37, %40,2), hipertansiyon(n:30, %32,6), Diabetes Mellitus(n:3, %3,2)'tur. Hastaların kronik hastalık bakım ölçeği puanı 2,67 ± 0,74(min:1,60 max:4,80)'tür. Alt ölçek ortalama puanları incelendiğinde en yüksek puanın karar verme alt ölçeğinde alındığı, en düşük puanın ise izlem koordinasyon alt ölçeğinde alındığı belirlendi Yaşam doyum puanları 22,16±6,0(min:5 max:35 )tir. Yaş ile ölçek puanı arasında orta düzeyde anlamlı ilişki saptanmıştır(p:0,004). Hastaların "hasta katılım'' ve "problem çözme'' puanı ile yaşam doyumu arasında anlamlı korelasyon saptanmıştır(sırasıyla p:0,015; p:0,026). Sonuç: Renal transplantasyon hastalarının takibi ve bakımı güçtür. Uygun eğitim ve ekip çalışması ile sağlık bakım profesyonelleri ve aile hekimleri, kapsamlı ve sürekli kronik hastalık yönetimini sağlayarak renal transplantasyonlu hastaların; maliyet etkin bir şekilde hastaların sağ kalımı, yaşam kalitesini ve mevcut sağlık düzeylerini yükseltebileceklerdir. Anahtar sözcükler: Aile hekimliği, kronik hastalık bakımı, renal transplantasyon , yaşam doyumu
Alzheimer hastalarına bakım veren bireylerde hastalık bakım yükünün değerlendirilmesi
Amaç: Alzheimer hastalarının büyük bir çoğunluğunun evlerinde yaşadığı ve aile bireyleri tarafından bakım verildiği gösterilmiştir. Çalışmamızda, Alzheimer hastalarına bakım veren bireylerde hastalık bakım yükünü saptamak ve bakım yükünün sosyo-demografik özellikler, bakım özellikleri, hasta ve hastalık özellikleri ile ilişkisini ortaya koymak, aynı zamanda hastalık bakım yükü hakkında farkındalık sağlamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma evrenini Adana Dr. Ekrem Tok Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi Nöroloji Polikliniği takibinde olan 150 Alzheimer hastasının bakımından birinci derecede sorumlu olan ve ücretsiz bakım veren yakınları oluşturmaktadır. Veriler, bakım verenin sosyo-demografik ve bakım verme özelliklerini incelemek amacıyla oluşturduğumuz anket, Zarit Bakım Yükü Ölçeği ve Klinik Global İzlenim Ölçeği ile toplanmıştır. Bulgular: Araştırmaya alınan 150 bakım verenin yaş ortalaması 47,8±12,2 yıldı. Bakım verenlerin %78'i (n:117) kadın ve çoğunluğu (%60,7) (n:91) ev kadınıydı. %52'si (n:78) hastanın kızı, %16,7'si (n:25) hastanın oğlu, % 16'sı (n:24) hastanın geliniydi. Bakım verenlerin %86'sında (n:129) çeşitli derecelerde bakım yükü saptanmıştır. Bunların %14'ünde (n:21) yük saptanmamış, % 49,3'ünde (n:74) hafif-orta yük, %27,3'ünde (n:41) orta-ciddi yük ve %9,3'ünde (n:14) ciddi yük saptanmıştır. Çalışmamızda, bakım verme ile ilgili eğitim ihtiyacı olduğunu düşünen bakım verenlerin diğerlerine göre daha ağır yük altında oldukları belirlenmiştir (p:0,039). Hastasının bakımını yakınlarına devredebilen bakım verenlerin, diğerlerine göre daha az yük altında oldukları saptanmıştır (p:0,034). Sonuç: Alzheimer hastalarına bakım veren bireylerde hastalık bakım yükünün yüksek olması, birinci basamak sağlık çalışanlarının liderliğinde bakım verenlere yönelik bakım verme ile ilgili eğitimler düzenlenip, sağlık çalışanlarında ve ailenin diğer bireylerinde bakım yükü ile ilgili farkındalık oluşturularak bakım verme sorumluluğunun paylaşılmasıyla, bakım verende hissedilen bakım yükünü hafifletecek olup hasta ve bakım verenin iyilik durumlarının ve yaşam kalitelerinin artmasına olanak sağlayacağını düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Aile hekimliği, Alzheimer hastalığı, bakım yükü, bakım verme, farkındalık.
Ak-tek sağlıkta sosyal medya kullanımı ölçeğinin geliştirilmesi ve aile hekimlerinin sosyal medya kullanımlarının kişisel ve mesleki gelişimlerine etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, ülkemizde çalışan aile hekimlerinin sosyal medya kullanım durumlarını, kişisel ve mesleki gelişimlerine katkısını ve tıpta sosyal medya kullanımına yönelik tutumlarını değerlendirmek ve "AK-TEK Sağlıkta Sosyal Medya Kullanımı Ölçeği" geliştirmektir. Yöntem: Ölçek hazırlanırken öncelikle konuyla ilgili literatür taraması yapılarak bu alanda ülkemizde daha önceden geliştirilen bir ölçek olmadığı belirlenmiştir. Araştırmacılarca hazırlanan anket soruları geçerlik ve güvenirlik çalışması yapmak ve ölçeğe son halini vermek amacıyla online anket veri tabanına yüklenerek belirlenen kongrelerde açılan stantlarda ve illerdeki aile hekimleri dernekleri ile anabilim dallarına eposta veya sosyal medya platformları ile ulaşılıp linkin paylaşılması ile aile hekimleri, aile hekimliği uzmanları, aile hekimliği asistanları ve uygulanmıştır. Bulgular: Ölçeğin geliştirilmesi sürecinde elde edilen bulgulara göre ölçek geliştirilirken temel alınan kuramsal yapıyla tutarlı olarak beş faktörlü bir yapı elde edilmiştir. Bu faktörlerin açıkladığı temel varyans % 60,38'dir. Ölçeğin Cronbach's Alfa iç tutarlılık katsayısı .78 olarak bulunmuştur. Yapılan test tekrar test analizleri sonucunda kararlılık katsayısı her bir alt faktör için p < 0,01 olarak bulunmuştur. Tüm ölçek değerlendirildiğinde test tekrar test değeri 0,74 olarak bulunmuştur. Bu değer ölçeğin belli zaman aralıkları içerisinde uygulanması durumunda kararlılık göstereceği anlamına gelmektedir. Tartışma ve Sonuç: Ölçeği oluşturan birinci faktörden oluşan gruba "mesleki kullanım", ikinci faktörden oluşan gruba "sosyal medya bağımlılığı", üçüncü faktörden oluşan gruba "bireysel kullanım", dördüncü faktörden oluşan gruba "sosyal medya mitleri" ve beşinci faktörden oluşan gruba "teletıp" ismi verilmiştir. AK-TEK için madde toplam korelasyonları, iç tutarlılık katsayılarının yeterli düzeyde olduğu görülmüştür.
Ortaokul öğrencilerinin beslenme, okul başarısı ve mükemmelliyetçilik durumlarına anne-babaların akılcı olmayan inançlarının etkisi
Giriş ve Amaç: Obezite gelişen dünyada her yaş grubunu etkileyen ve prevelansı giderek artma eğilimi gösteren bir hastalıktır. Bu çalışamada öğrencilerin beslenme, okul başarısı ve mükemmelliyetçlik durumlarına Anne-Babaların akılcı olmayan inançlarının etkisini belirlemek, obezite durumlarına aile hekimlerinin bütüncül yaklaşımı değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma evrenini 16.05.2016-20.05.2016 tarihleri arasında öğrenime devam eden ve çalışmayı kabul eden ilköğretim 5, 6, 7 ve 8. Sınıf 505 öğrenci ve ebeveynleri oluşturmaktadır. Öğrencilere uygulanmak üzere sosyodemografik anket, üç faktörlü beslenme anketi ve olumlu-olumsuz mükemmeliyetçilik anketi uygulanmıştır. Ebeveynlerine ise sosyodemografik anket ve anne-baba akılcı olmayan inançlar ölçeği uygulanmıştır. Toplanan veriler bilgisayara girilerek uygun paket programı ile istatistikler yapıldı. Bulgular: Araştırmamıza 254 kadın, 251 erkek öğrenci ve ailesi katılmıştır. Öğrencilerin VKİ değerlendirildiğinde 41'i (%8.1) zayıf, 371'i (%73.5) normal, 65'i (%12.9), 28'i (%5.5) obezdir. Cinsiyete göre VKİ karşılaştırıldığında anlamlı farklılık bulunmuştur (p: 0,00). Yaşa göre VKİ karşılaştırıldığında 10 yaş grubunda daha düşük VKİ bulunmuştur (p:0,00).Anne ve baba eğitim durumu arttıkça çocukların VKİ anlamlı olarak düşük bulunmuştur (p:0,011). Anne ağırlığına göre öğrencilerin VKİ karşılaştırılmasında anne ağırlığı arttıkça öğrencilerin VKİ artmaktadır (p=0,001). Baba ağırlığına göre öğrencilerin VKİ karşılaştırıldığında baba ağırlığı arttıkça çocukların VKİ'leri artmaktadır (p=0,027). Vücut kitle indeksi ile okul başarısında yüksek düzeyde negatif yönde ilişki bulunmuştur. Öğrencilerin vücut kitle indeksleri arttıkça okul başarıları düşmektedir (p< 0.01). Üç faktörlü beslenme anketinde; Faktör 1,2 ve 4'te zayıf ile obez öğrenciler arasında anlamlı fark vardır (p< 0.01). Faktör 3'te anlamlı fark bulunamamıştır (p: 0.180). Öğrencilerin olumlu mükemmeliyetçilik durumlarına göre VKİ karşılaştırıldığında öğrencilerin olumlu mükemmelliyetçiliği arttıkça VKİ'leri düşmektedir (p< 0.01). Anne-Baba mükemmelliyetçiliği ve beklentileri ile çocukların VKİ arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p> 0.05) Sonuç:Obezite birçok hastalığa neden olabilen bir hastalıktır. Aile hekimleri hastalarının akut ve kronik tüm sorunları ile ilgilenir, obeziteyi sadece fiziksel bir hastalık olarak görmeyip bütüncül yaklaşımı ile diğer branşlardan ayrılır. Anahtar Kelimeler: Aile hekimliği, Beslenme, Bütüncül yaklaşım, Okul Başarısı, Mükemmelliyetçilik
Perinatal dönemde paternal depresyon ve evlilik uyumu ilişkisi
Giriş ve Amaç: Perinatal dönem gebeliğin 20. haftasından doğum sonrası ilk 28 güne kadar olan süreyi tanımlamaktadır. Son yıllarda maternal perinatal depresyon üzerine çok fazla araştırma yapılmıştır. Bu durum depresyon, gebelik ve bebek arasındaki karmaşık etkileşime bağlı olabilir. Perinatal dönem anne için ruhsal sorunlar açısından riskli bir dönem olduğu kadar babalar için de bu durum geçerlidir. Biz bu çalışmada evlilik uyumu ile perinatal dönemdeki paternal depresyon arasındaki ilişkiyi araştırmak ve perinatal dönemin sadece annede duygusal değişikliklere neden olmayacağı, babanın da bu dönemde duygusal olarak sorunlar yaşayabileceği gerçeğinin birinci basamak hekimleri tarafından göz ardı edilmemesini amaçladık. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın örneklemini, 1 Şubat - 1 Haziran 2017 tarihleri arasında ilgili hastanelerin (Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi ve Adana Metro Hastanesi) Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniklerine başvuran 20. gebelik haftasından doğuma kadar olan süredeki gebelerin eşleri ile ilgili hastanelerin (Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi ve Metro Hastanesi) Yenidoğan Polikliniklerine başvuran yenidoğan bebeklerin babaları oluşturmaktadır. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, Edinburgh Postpartum Depresyon Ölçeği ve Evlilikte Uyum Ölçeği uygulandı. Veriler SPSS programına girilerek önemlilik testlerinde ki-kare testi kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık için p<0.05 kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırmaya toplam 234 kişi dâhil edildi. Katılımcıların yaş ortalaması 32,26±5.4 (20-53) bulundu. Katılımcıların eğitim düzeylerine bakıldığında 16'sı (% 6,8) ilkokul, 25'i (% 10,7) ortaokul, 90'ı (% 38,5) lise, 89'u (% 38,0) üniversite, 14'ü (% 6,0) yüksek lisans mezunuydu. Çalışmamıza katılan kişilere uyguladığımız evlilikte uyum ölçeğine göre uyum için Türkiye kesme puanı 43 olarak kabul edildi. Tüm grupta 39 (% 16,7) uyumsuz, 195 (% 83,3) uyumlu birey tespit ettik. Edinburgh Postpartum Ölçeğine göre çalışmamıza katılan 234 kişinin 30'unda (% 12,8) paternal perinatal depresyon tespit ettik. Katılımcıların evlilikte uyumları ile depresyon durumları karşılaştırıldığında, depresyonu olmayan 204 kişiden 27'si (% 13,2) uyumsuz iken 177'si (% 86,8) uyumluydu. Paternal perinatal depresyon tespit ettiğimiz 30 kişiden 12'si (% 40,0) uyumsuzken 18'i (% 60,0) uyumlu olarak bulunmuştur. Paternal perinatal depresyonu olan bireylerin, paternal depresyonu olmayan bireylere göre evlilik uyumlarının daha düşük olması çok yüksek düzeyde istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,001). Sonuç: Perinatal dönem ebeveynler için sosyal desteğe daha fazla ihtiyaç olduğu bir dönemdir. Birinci basamak hekimleri olarak paternal perinatal depresyon hakkında farkındalık kazanırsak, anne ve bebek izlemlerinde babaları da değerlendirme fırsatı yakalayabiliriz. Anahtar Kelimeler: Aile Hekimliği, Evlilik Uyumu, Erkek Sağlığı, Paternal Perinatal Depresyon
Lise öğrencilerinin beslenme davranışları, ortoreksiya nervoza ve obsesif kompulsif bozukluk ilişkisi
Amaç: Adolesan dönem beslenmesini birçok faktör etkilemekte, adolesanlar obezite ya da yeme bozukluklarıyla karşımıza gelmektedir. Bu çalışmanın amacı lise öğrencilerinin beslenme davranışları hakkında bilgi sahibi olmak, ortoreksiya nervoza ve obsesif kompulsif bozukluk düzeylerini belirlemek, ortoreksiya nervoza ile obsesif kompulsif bozukluk hastalıkları arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Yöntem: Çalışmamıza 1 Ekim 2018 - 1 Mayıs 2019 tarihleri arasında çalışmaya katılmayı kabul eden Adana ilinde lise ve dengi okullarda eğitim gören 755 öğrenci katılmıştır. Bu çalışma kapsamında katılımcılara Sosyodemografik Bilgi Formu, ORTO-15 Ölçeği ve Maudsley Obsesif Kompulsif Envanteri uygulanmıştır. Bulgular: Araştırmaya 285 (% 37,7) erkek, 470 (% 62,3) kız öğrenci katılmıştır. Çalışmamıza katılan öğrencilerin % 14,7'sinin ortorektik eğilim gösterdiği, % 44,5'inin OKB açısından yüksek risk grubunda olduğu bulunmuştur. Çalışmamızda yaş, cinsiyet, lise yılı, BKİ, kronik hastalık, sigara kullanımı ve anne eğitim düzeyi değişkenleriyle kişilerin ortorektik eğilimi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Öğrenim görülen lise türü, yaşanılan yer, sosyoekonomik düzey, sağlıklı beslenme bilgisi, baba eğitim düzeyi ve uygulanan diyet varlığıyla kişilerin ortorektik eğilimleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır (p<0,05). Çalışmamızda kişilerin ortorektik belirtiler göstermeleri ile obsesif kompulsif belirtiler göstermelerini değerlendirmek için yapılan korelasyon analizinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuş ve analiz pozitif korelasyon göstermiştir (r= -,158 ve p<0,01). Sonuç: Çalışmamızda ortoreksiya nervozanın obsesif kompulsif belirtilerle ilişkisi ortaya konmuş lise öğrencilerinde ortorektik belirtiler arttıkça obsesif belirtilerin de artış gösterdiği saptanmıştır. Ortoreksiya nervozayı bir halk sağlığı sorunu olarak algılamak ve buna yönelik birinci basamakta koruyucu hekimlik uygulamalarını yürütmek, gerekli tedbirleri almak gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Beslenme davranışları, Lise öğrencisi, Ortoreksiya nervoza, Obsesif kompulsif bozukluk, Aile hekimliği
Sağlıklı orta yaş mühendis ve mimarlarda vücut kitle indeksi ile kognitif fonksiyonların ilişkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, orta yaş sağlıklı mühendis ve mimarlarda ( 30-60 yaş herhangi bilinen kronik hastalığı olmayan) sosyodemografik özelliklerin, yaşam tarzının ve vücut kitle indeksinin kognitif fonksiyonlara (görsel-motor kavramsal tarama, motor hız, planlama, soyut düşünme, anlık bellek, hatırda tutma, geri çağırma gibi) etkisi olup olmadığının araştırılmasıdır. VKİ ile kognitif fonksiyonlar arasındaki ilişkinin daha önce bu şekilde araştırılmamış olması ve bu araştırma sonucunda elde ettiğimiz verilerle sağlıklı beslenme davranışları, sağlıklı yaşam tarzının benimsenmesi ve ideal kiloda olmanın kognitif fonksiyonları olumlu yönde etkileyecek olması hakkında farkındalık yaratmak amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Adana ilinde çalışmakta olan sağlıklı orta yaş mühendis ve mimarların sosyodemografik veri anketi, boy, kilo, VKİ, yaşam tarzı ve kognitif fonksiyon arasındaki ilişkiyi tanımlamak için Cangöz, Karakoç ve Selekler (2009) tarafından Türkçeye uyarlanıp geçerlilik güvenilirliği yapılan iz sürme testi, mini mental test ve DSST (sembol rakam eşleştirme testi) uygulanarak bu testleri tamamlama puanları ve tamamlama süreleri ile ilişki araştırılmıştır. Adana ve çevre illerde yaşayan ve aktif olarak çalışmaya devam eden Adana Mühendis ve Mimarlar Odası'na kayıtlı tüm mühendislik grubu ve mimar bireylerden 142'sine ulaşılmıştır. Araştırmanın örneklemini, gerekli izinlerin alınması, randevu alınmasını takiben katılımcıların onamını aldıktan sonra çalışmamıza katılmak isteyen sağlıklı mühendis ve mimarlar oluşturmuştur. Bulgular: Araştırmaya alınan 142 mühendis ve mimarın yaş ortalaması 39,82 (±8,24) yıldı. 80'i (% 56) erkek, 62'si (% 44) kadındır. Meslek grupları incelendiğinde, 7'si (% 5) gıda mühendisi, 19'u (% 13) mimar, 30'u (% 21) inşaat mühendisi, 22'si (% 15) makine mühendisi, 28'i (% 20) ziraat mühendisi, 12'si (% 8) maden mühendisi, 7'si (% 5) kimya mühendisi ve 17'si (% 12) elektrik-elektronik mühendisiydi. VKİ ortalamaları 25,41 (±4,64) Kg/m2 bulundu. Çalışmamızda, VKİ artışı ile hatırlama ve lisan puanı haricindeki tüm kognitif aktivite belirteci testlerde daha düşük skor/sonuç alınmıştır (p<0,001). Sonuç: VKİ yüksekliğinin kognitif fonksiyonlara etki etmesi, bireyin özgüven kaybının yanında çalışma performansını ve verimliliğini etkilemektedir. Bu nedenle bu çalışmamızda özellikle ideal kiloda olmanın, sağlıklı yaşam tarzının benimsenmesinin önemi konusunda farkındalık yaratılmıştır. Çalışmamız aile hekimlerinin hastalarına sağlıklı yaşam ve beslenme konusunda verilecek önerileri için faydalanacağı bilimsel gerçeklere bir yenisini daha eklemiş, böylece toplum olarak üretkenliği artırmak konusunda aile hekimlerinin mesleki sorumluluklarına olumlu etki edilmiştir. Anahtar kelimeler: Beden Kitle İndeksi, Kognitif Fonksiyon, Aile Hekimi, Sağlıklı Yaşam Tarzı.
Emziren annelerin emzirme özyeterliliklerinin, bebek beslenmesi tutumlarının ve etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada emziren annelerin, emzirme konusundaki benlik algılarının, yeterlilik hislerinin, bebeğin gelişimi ve annenin bu konudaki algı ve tutumunun tespit edilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Sağlam Çocuk Polikliniği'ne başvuran sağlıklı bebeklerin anneleri ile yapılmıştır. 118 anneye bir sosyodemografik veri anketi, postpartum emzirme özyeterlilik ölçeği ve bebek beslenmesi tutum ölçeği soruları tarafımızca uygulanmıştır. Bulgular: 118 katılımcı annenin % 36,4'ü ilköğretim mezunu, % 31,4'ü lise mezunu ve % 32,2'si de lisans ve üzeri eğitime sahiptir ve % 34,7'si çalışan annedir. Çalışmamıza katılan annelerin ortalama yaşı 29,5±4,4'tür. En genç anne 19 yaşında iken yaşı en fazla olan 40 yaşındadır. Baba yaşı ortalama olarak 33,1±4,7 yıl, en genç baba 20 ve en yaşlı baba da 48 olarak tespit edilmiştir. Aylık ortalama gelir 3312,3±2624,3 ₺'dir. Bebek yaşı (ay) ortalama olarak 9,6±8,3 olarak elde edilmiştir. Doğum boy ortalama değeri 49,6±2,6 cm iken minimum 30 ve maksimum 56 cm olarak saptanmıştır. Doğum kilosu ortalama olarak 3245,8±427,2 gr olarak saptanmıştır. Gebeliğini planlayanların oranı % 63,6, isteyerek sürdürenlerin oranı % 94,1 idi. Postpartum emzirme özyeterlilik ölçeği ortalama değerleri ve bebek beslenmesi tutum ölçeği ortalama değerleri ile anne eğitim seviyesi arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p=0,007, p˂0,001). Postpartum emzirme özyeterlilik ölçeği ortalama değerleri ve bebek beslenmesi tutum ölçeği ortalama değerleri ile annenin emzirme eğitimi alması arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p=0,001, p˂0,001). Postpartum emzirme özyeterlilik ölçeği ortalama değerleri ve bebek beslenmesi tutum ölçeği ortalama değerleri ile gebeliğin planlı olması arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p˂0,001, p=0,017). Bebek beslenmesi tutum ölçeği ortalama değerleri ile bebeğin cinsiyeti arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuş olup, erkek bebeği olan annelerde bu puan daha yüksek olarak tespit edilmiştir (p=0,016). Sonuç: Ebeveynlerin eğitim seviyesinin artırılması ile bireysel özyeterlilik ve bebek beslenmesi konusunda bilinç ve tutum anlamında iyileşme görüleceği düşünülmektedir. Birinci basamakta; aile hekimlerine düşen en büyük rol, aile eğitimine katkıda bulunmak, aile planlaması konusunda ailelerin bilgi beceri ve tutumlarını geliştirmek ve bu sayede daha sağlıklı toplumlar oluşmasına katkıda bulunmaktır. Anahtar Kelimeler: Bebek beslenmesi, emzirme, özyeterlilik, Aile Hekimliği
Üniversite öğrencilerinin algıladıkları aile iklimi, kuşaklararası ilişkiler ve aile uyumunun değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Aile; bireyin sağlık davranışını öğrendiği ilk ve en önemli ortamdır. Aile ve sağlığın birbirini etkileyen unsurlar olması itibariyle; aile ikliminin tüm yönleriyle bilinmesi bireye bütüncül bir sağlık hizmeti sunulması açısından önem taşır. Bu çalışmada, üniversite öğrencilerinin algıladıkları aile iklimi, kuşaklararası ilişkiler ve aile uyumunu değerlendirmek ve ailenin sağlığa etkisine dikkat çekmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, 2018-2019 eğitim-öğretim yılında eğitim gören ve gönüllü olarak çalışmayı kabul eden üniversite öğrencilerinden yaklaşık 7-8 dakika süren online anketi doldurmaları istenmiştir. Katılımcıların algıladıkları aile iklimi, kuşaklararası ilişkiler ve aile uyumu değerlendirilirken Sosyodemografik Bilgi Formu ve Aile İklimi Ölçeği (AİÖ) kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmamıza 485 kadın, 287 erkek olmak üzere 772 üniversite öğrencisi katılmıştır. Katılımcıların yaş ortalaması 22,05±2,84 yıl'dır. AİÖ toplam puan ortalaması 67,83 ± 11,73'dür. Çalışmamızın sonucunda, algılanan aile iklimi ve aile içi ilişkiler ile yaş, cinsiyet, bölüm, sınıf, katılımcıların yaşadığı yer, ailenin aylık geliri, babanın eğitim durumu ve babanın çalışma durumu arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0,05). Parçalanmış/yeniden birleşmiş ailesi olan, tek çocuk olan, psikolojik rahatsızlığı olduğunu ifade eden ve antidepresan kullanan katılımcıların anlamlı farkla aile iklimini ve aile içi ilişkileri daha olumsuz algıladıkları tespit edilmiştir (p<0,05). Hoşgörülü ailelerde, otoriter ailelere göre aile iklimi daha olumlu/pozitif algılanmaktadır. Aile yapısı, kardeş sayısı, anne eğitim durumu, katılımcı sağlık durumu ve ilaç kullanımı ile algılanan bilişsel uyum arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). Çalışmamızda; algılanan kuşaklararası otorite ile yaş, katılımcının ve ailesinin yaşadığı yer, babanın eğitim durumu ve çalışma durumu arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p>0,05). Ailesinin aylık geliri 2020 TL altında olan, parçalanmış/yeniden birleşmiş ailesi olan, üç ve daha fazla kardeşi olan katılımcılar kuşaklararası otoriteyi anlamlı farkla daha fazla algılamaktadır (p <0,05). Sonuç: Aile hekimleri olarak; bireye içinde yaşadığı ailesiyle bütüncül yaklaşıp, onu fiziksel, ruhsal, kültürel ve varoluşsal boyutlarıyla değerlendirebilmenin ve böylece aile iklimi, kuşaklararası ilişkiler ve aile uyumu hakkında fikir sahibi olabilmenin; birey sağlığının iyilik halinin sürdürülebilirliğinde, hastalıkların tanı, tedavi ve takip seçeneklerini bireyin gereksinimlerine göre belirleyebilmede büyük fayda sağlayacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Aile iklimi, Aile hekimi, Bütüncül yaklaşım, Aile sağlığı
Uzmanlık eğitimi alan aile hekimliği araştırma görevlilerinin 'ideal aile hekimi olma' ile ilgili bilişsel temsillerinin incelenmesi
Giriş ve Amaç: Aile hekimliği, kendine özgü eğitim içeriği, araştırması, kanıt temeli ve klinik uygulaması olan akademik ve bilimsel bir disiplin ve birinci basamak yönelimli klinik bir uzmanlıktır. Bilişsel temsil, bireyin bir olayı, durumu, nesneyi veya kişiyi zihninde ne şekilde anlamlandırdığını ifade eder. Bu çalışmada, uzmanlık eğitimi alan aile hekimliği araştırma görevlilerinin, ideal ve ideal olmayan aile hekimi özelliklerine yönelik bilişsel temsillerini ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, 22 Şubat 2019- 31 Temmuz 2019 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı'nda uzmanlık eğitimi alan aile hekimliği araştırma görevlileri ile yapılmıştır. Katılımcılara repertuar ağ tekniğine uygun olarak yapılandırılmış anket formu ve sosyodemografik bilgiler anketi tarafımızca uygulanmıştır. Toplanan veriler bilgisayara girilerek uygun istatistik programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza katılan, 28'i kadın (% 70), 12'si (% 30) erkek olan, 40 aile hekimliği asistanının yaş ortalaması 28,03±2,56 yıldır. Aile hekimliği asistanlarının tıp fakültesinden mezuniyet yılları 2008 ve 2018 yılları arasında değişmektedir. Katılımcıların aile hekimliği asistanlığında ortalama çalışma süreleri 16,75±11,54 aydı. Aile hekimliği asistanlık sürelerine bakıldığında; 21 kişi (% 52,5) 1 yıllık, 9 kişi (% 22,5) 2 yıllık, 10 kişi (% 25) 3 yıllık asistandı. Katılımcıların 35'i (% 87,5) mesleklerini kendi istekleri ile seçtiklerini belirttiler. Katılımcıların 24'ü (% 60) "Tekrar aynı mesleği seçer miydiniz?" sorusuna "evet" cevabını verdiler. Çalışmamız sonucunda aile hekimliği asistanlarının meslekle ilişkili öz değerlerinin orta düzeyde olduğu bulunmuştur (d = 0,88). Güncel ben elementi özellikle "Aile hekimliği dışında branşların gözünden bir aile hekimi olarak ben" elementi ile yakın konumlandırılmıştır (d = 0,18). "Nasıl bir aile hekimi olmak istiyorum" elementi "Tanıdığım iyi bir aile hekimi" (d = 0,25) ve "Bana göre ideal bir aile hekimi" (d = 0,06) elementlerine açık bir şekilde yakın konumlandırılmıştır. Öz kimlik grafiğinde; normatif ben elementi ikircikli alanda, "Tanıdığım kötü bir aile hekimi" elementi çatışma alanında, diğer elementler ise kabul alanında konumlanmıştır. Katılımcıların güncel ben elementi repertuar ağında yer alan kişisel yapılar açısından bütün özellikler ile olumsuz yönde ilişkilendirilmiştir. Aile hekimliği asistanları kendilerini özellikle "bakım sağlayan" (r = -0,50), "karar veren" (r = -0,49), "yöneten" (r = -0,46) kişisel yapıları açısından yetersiz olarak görmüşlerdir. Aile hekimliği asistanları "Aile hekimliği dışında branşların gözünden bir aile hekimi olarak ben" elementini de repertuar ağı formunda yer alan özellikler ile güçlü bir şekilde olumsuz ilişkilendirmişlerdir. Temel bileşenler analizi grafiğinde ise aile hekimliği asistanlarının, ideal aile hekimine ve olmak istedikleri aile hekimine ilişkin başvurdukları kişisel yapıların karar veren, duygusal dengeli, bakım sağlayan, yöneten ve toplum lideri olduğu görülmektedir. "Şimdi olsaydı tekrar aynı mesleği seçer miydiniz?" sorusuna "Evet" cevabını verenlerle "Hayır" cevabını verenler karşılaştırıldığında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. İki grubun da benlik saygısı orta düzeyde olup; "Hayır" (d = 0,83) diyenlerin benlik saygısı "Evet" (d = 0,90) diyenlere göre daha yüksek bulunmuştur. Her iki grubun güncel ben elementi tüm kişisel yapılarla olumsuz ilişkilendirilmiştir. Kendilerini hasta gözünden ve diğer aile hekimleri gözünden olumlu, aile hekimliği dışındaki branşların gözünden ise olumsuz algılamışlardır. "Hayır" cevabını verenlerin de "Evet" cevabını verenlerin de bilişsel basitliği mevcut olup tek boyutlu algıları olduğu tespit edilmiştir. Repertuar ağ formunda yer alan sıfatların % 96'sı "Evet" diyenlerin, % 94'ü "Hayır" diyenlerin aklındaki aile hekimini açıklamaktadır. Sonuç: Aile hekimliği asistanlarının, tanımlanmış olan yeterliklerle donanmış olarak uzman olmaları gerekmektedir. Uzmanlık eğitim programı, hekimin uzmanlık eğitimini tamamladıktan sonra çalışacağı alanla ilgili olarak hekimlik bilgi ve becerilerini artıracak, tutum ve davranışlarını geliştirecek şekilde planlanmalıdır. Uzmanlık eğitimi alan aile hekimliği asistanlarının yeterli bilgi ve beceriye sahip olması için ortaya çıkarılan kişisel yapılar ve bilişsel temsiller dikkate alınarak uzmanlık eğitim müfredatı oluşturulması, asistanların birinci basamaktaki görevlerini ideal şekilde yerine getirmelerine katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Aile Hekimliği, Asistan, Bilişsel Temsil, İdeal Aile Hekimi, Uzmanlık Eğitimi
Tip 2 diabetes mellitus hastalarında yapay zekâ destekli beslenme müdahalesinin glisemik kontrole etkisi
Amaç: Diyabet, insülin eksikliği ve/veya insülin etki mekanizmasındaki aksaklıklar nedeniyle organizmada hiperglisemiyle kendini gösteren kronik, geniş spektrumlu metabolik bir bozukluktur. Başarılı diyabet bakımı sadece uygun ilaçları değil, aynı zamanda diyet ve aktivite açısından yaşam tarzı değişikliklerini de gerektirir. Gerçekleştirilen bu çalışmada ise Tip 2 Diabetes Mellitus tanılı hastalarda yapay zekâ destekli beslenme müdahalesinin glisemik kontrole etkisini gözlemlemek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız 20 Temmuz 2020-20 Ocak 2021 tarihleri arasında, Adana ilinde altı farklı aile sağlığı merkezine başvuran ve insülin kullanmayan Tip 2 Diabetes Mellitus tanılı 16 müdahale, 15 kontrol grubu hastasının katıldığı çok merkezli, prospektif longitudinal kohort çalışmasıdır. Her iki gruba Yaşam Doyumu Ölçeği ve Diyabete Bağlı Yaşam Kalitesinin Denetimi (ADDQoL 19) ölçeği uygulanmış olup müdahale grubunun üç ay boyunca öğünlerini kaydettikleri "www.airmed-a.com" web sayfasınındaki yapay zekâ destekli yazılımı kullanmaları beklenmiştir. Bulgular: Çalışmamıza yaşları ortalaması 54,75±8,43 yıl olan 16'sı erkek ve yaşları ortalaması 53,53±10,94 yıl olan 15'i kadın toplam 31 hasta dahil edildi. Araştırmaya katılan erkek hastaların % 31,3'ü (N=5) kontrol grubunda, % 68,8'i ise müdahale grubunda yer almaktadır. Araştırmaya katılan kadın hastalardan % 66,7'si (N=10) kontrol grubunda yer alırken, % 33,3'ü (N=5) ise müdahale grubunda yer almaktadır. Gruplar incelendiğinde beden kitle indeksi; kontrol grubunda 28,43±3,07 kg/m2, müdahale grubunda 30,47±3,72 kg/m2 hesaplanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda yapay zekâ temelli beslenme uygulamaları ile Tip 2 Diabetes Mellitust glisemik kontrol üzerinde anlamlı değişiklikler sağlanabileceği gösterilmiştir. Kronik hastalık bakımının tüm yönlerinde hastalar ve hekimlerin yapay zekâ temelli uygulamalardan faydalanabileceği öngörülebilmektedir. Anahtar Sözcükler: Beslenme müdahalesi, Kronik hastalık, Tip 2 Diabetes Mellitus, Yapay zekâ, Yaşam tarzı değişiklikleri
Engelli bireylerin sağlık hizmetlerine erişiminde karşılaştıkları engeller
Amaç: Engelli bireyler sağlık hizmetine daha çok gereksinim duymalarına rağmen, sağlık hizmetlerinden daha az yararlanmaktadır. Çalışmamız, bu durumun nedenlerini belirlemek için engelli bireylerin sağlık hizmetlerine erişimi sırasında karşılaştıkları engelleri saptamayı amaçlamıştır. Gereç ve Yöntem: Adana ilinde yaşayan engelli bireyler veya engelli bireylerin ebeveynleri ile yüz yüze görüşülerek, Sosyodemografik Bilgi Formu ve sağlık hizmetinden faydalanırken karşılaşılan engellerle ilgili anket uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamıza 0,3 yaş ile 88 yaş arasında 412 engelli birey katılmıştır. Katılanların % 58,98'i (n=243) erkek ve % 41,01'i (n=169) kadındır. Katılımcılarımızın % 90,29'u (n=372) ilaç, % 91,02'si (n=375) her türlü tıbbi malzeme, % 92,96'sı (n=383) sağlık hizmeti için ücret ödemektedir. Katılımcılarımızın % 64,3'ü (n=265) sağlık hizmeti alırken stres yaşamaktadır. Çocuklar ve doğuştan engelli bireyler anlamlı olarak daha sık stres yaşamaktadır. Katılımcılarımızın % 43,2'si (n=178) yakını olmadan hastane işlemlerini gerçekleştirememektedir. Katılımcıların % 70,1'ine (n=289) sağlık kurumunda yardımcı personel verilmemektedir. Erişkin bireylere, çocuklara göre anlamlı olarak daha sık yardımcı personel verilmektedir. Katılımcılarımızın % 51,2'si (n=211) diğer hasta yakınlarından yeterli anlayış görmemektedir, % 52,2'si (n=215) ise öncelik hakkını kullanamamaktadır. Sonuç: Çoğu engelli birey sağlık hizmetleri, ilaç ve tıbbi malzeme için ücret ödemektedir. Engelli bireylerin topluma göre ekonomik durumları ve sosyal güvenceye sahip olma oranları düşüktür. Engelli bireylerin sağlığa erişimindeki en önemli engel ekonomik engellerdir. Diğer engeller ise engelli bireylerin hizmet alımında stres yaşaması, ebeveynlerinin düşük eğitim düzeyi, tedavi işlemlerini için yakınlarına ihtiyaç duyması, sağlık kuruluşlarında yardımcı personel tahsis edilmemesi, diğer hasta yakınlarından yeterli anlayışı görmemesi ve öncelik haklarını kullanamamasıdır.
Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde (Diyarbakır-Şanlıurfa-Mardin) görev yapan aile hekimliği çalışanlarının ve 0-5 yaş çocuğu olan ebeveynlerin 0-5 yaş arası çocuklarda malnütrisyon, beslenme ve ek gıdaya geçiş ile ilgili bilgi, tutum-davranış ve farkındalık düzeylerinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Malnütrisyon; nütrisyonel yetersizliğe bağlı, önlenebilen veya tedavi edilebilen, normal vücut kompozisyonundaki değişiklikler olarak tanımlanmaktadır. Sıfır-beş yaş çocuklarda anne sütü alırken ve anne sütü sonrası ek gıda alırken besin kaynaklarına yeteri kadar erişememe ve günlük enerji ihtiyacının karşılanamaması, beslenme yetersizliği olarak da bilinen malnütrisyona yol açmaktadır. Amacımız bu çalışma ile aile hekimliği çalışanlarının ve 0-5 yaş çocuğu olan ebeveynlerin 0-5 yaş arası çocuklarda malnütrisyon, beslenme ve ek gıdaya geçiş ile ilgili bilgi, tutum-davranış ve farkındalık düzeylerinin değerlendirilmesi, sonrasında aile hekimliği çalışanlarına verilecek eğitim ile bilgi, tutum-davranış ve farkındalığın artırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, gerekli izinlerin alınmasının ardından Şubat 2020 tarihinde Şanlıurfa'da Diyarbakır, Mardin ve Şanlıurfa'dan katılan fikir liderleri eğitimi ve toplantısı ile başladı. Aile hekimliği çalışanları ile Mart 2020'de Şanlıurfa ve Mardin'de toplantılar yapıldı. Toplantılarda katılımcılara eğitim öncesi onamları alındıktan sonra Aile Hekimliği Çalışanları Malnutrisyon anketi uygulandı. Sosyodemografik bilgi anketi ve iowa ölçeği, 0-5 yaş arası çocuğu olan ebeveynlere hem çevrimiçi hem de yüz yüze görüşmelerle, çalışmamıza katılan aile hekimliği personeli tarafından uygulanmıştır. Toplanan veriler bilgisayara girilerek uygun istatistik programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza 59'u hekim 15'i ebe hemşire olmak üzere 74 aile hekimliği çalışanı ile, 0-5 yaş arası çocuğu olan 314 ebeveyn katılmıştır. Aile hekimliği çalışanlarının mesleklerinden ortalama memnuniyet düzeyleri 6,37±1,98 (min:1 max:10) saptanmıştır. Aile hekimliği çalışanlarına göre kendi birimlerine bağlı nüfustaki 0-5 yaş çocuk grubundaki malnütrisyon tahmini ortalaması yüzde 8,07±8,90 olarak saptanmıştır. Aile hekimliği çalışanlarının % 79,7'si (n:59) şu anda bağlı oldukları kurumlarda herhangi bir zamanda en az bir defa da olsa 0-5 yaş grubu çocuklarda malnütrisyon tespit ettikleri saptanmıştır. Aile hekimliği çalışanlarının yaşları arttıkça malnütrisyon saptama oranı artmaktadır (p=0,019). Malnütrisyon saptadığını belirten katılımcılar her bir çocuk hasta takip/muayenesi için daha fazla zaman ayırmaktadırlar. Malnütrisyon saptadıklarını belirten katılımcıların tahmini yüzdeleri gerçek verilere daha uygun olarak saptanmıştır. Malnütrisyon saptamak için herhangi bir yöntem kullandıklarını (özellikle persentil takibi) belirten aile hekimliği çalışanlarının malnütrisyon saptama oranı daha fazladır. Çalışmamızın ikinci kısmına katılan annelerin % 14'ü (n:44) okuryazar değil, % 41,1'i (n:129) ilköğretim mezunu, % 44,9'u (n:141) lise ve üzeri eğitime sahiptirler. Çocukların % 82,2'sinin (n:258) ilk bir saat içinde emzirildiği, % 86'sının (n:270) doğumdan hemen sonra ilk besin olarak anne sütü aldığı belirlendi ve % 48,7'sinin (n:153) normal doğumla dünyaya geldiği saptanmıştır. Çalışmamıza katılan ebeveynlerin bebek beslenmesi ile ilgili toplam tutum puanı ortalaması 64,01±7,14 (min:34, max:84) olarak saptanmıştır. Bebek beslenmesi tutum ölçeği puanına göre anne ve babaların eğitimi arttıkça emzirmeye eğilim artmaktadır (sırasıyla p<0,001, p=0,013). Ayrıca anne ve babaların çalışma durumlarına göre de anlamlı farklılık saptanmış olup memurların emzirmeye daha yatkın oldukları saptanmıştır (sırasıyla p=0,001, p=0,001). Ailelerin aylık gelir düzeyi arttıkça anne sütü ile beslenmeye yatkınlık artmaktadır (p<0,001). Ayrıca sezaryenle doğum yapan ebeveynlerin emzirmeye daha yatkın oldukları saptanmıştır (p=0,001). Sonuç: Malnütrisyon dünya çapında ve özellikle de çocuklar arasında süregelen önemli bir problemdir. Birinci basamak sağlık çalışanları beş yaş altı çocuklarla oldukça sık karşılaşmaktadırlar. Birinci basamak sağlık çalışanlarının, çocuklarda beslenme ve malnütrisyon konularına hakim olmaları ile bu yaş grubundaki malnütre çocukların erken tanı ve tedavisi yapılabilecektir. Çocukların sağlıklı gelişimleri için aile hekimliği çalışanlarının büyümenin izlemi ve anne sütü ile beslenme konusunda oldukça dikkatli ve ebeveynlere karşı oldukça eğitici olmak durumundadırlar. Ayrıca anne babaların eğitim düzeylerinin yükseltilmesinin bebek beslenmesine yönelik farkındalıklarını ve tutumlarını geliştireceği düşünülmektedir. Birinci basamakta aile hekimlerine düşen en büyük rol, aile eğitimine katkıda bulunmak, bebek beslenmesi ve malnütrisyon konusunda ailelerin bilgi beceri ve tutumlarını geliştirmek ve bu sayede daha sağlıklı toplumlar oluşmasına katkıda bulunmaktır.
COVID-19 pandemi sürecinde Türk toplumunun aşı bilinci ve aşılama davranışının değerlendirilmesi
COVID-19 Pandemi Sürecinde Türk Toplumunun Aşı Bilinci ve Aşılama Davranışının Değerlendirilmesi Amaç: Çalışmamızın amacı, COVID-19 pandemisinin Türk toplumunda yarattığı endişe düzeyini ölçmek, pandemi döneminde Türk toplumunun aşı bilinç, tutum ve davranışını değerlendirmek, aşılar konusunda elde edilen bilgilerin kaynağını saptamak ve COVID-19 aşı kabul oranını belirlemektir. Yöntem: 5 Ekim 2020 ile 1 Kasım 2020 tarihleri arasında tüm Türkiye'de 2032 kişinin online katılımı ile gerçekleşen anket verilerini uygun istatistiki çalışma ile analiz ettik. Anket çeşitli medya kanallarında ve sosyal medyada duyurularak katılımcılara ulaştırıldı. İstatistiksel analizler için SPSS programı kullanıldı, p<0,05 değeri anlamlı, p<0,01 değeri ise çok anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: Ankete katılanların yaş ortalaması 36,47±12,11 yıl ve %62 (1260) 'si kadındır. COVID-19 salgınının tehlikesi konusundaki endişe düzeyleri 3,56±2,14 (min 1,max 10), aşı bilinci ve aşılama davranışı 1,68±0,32 (min 1, max 5), ebeveynlerde çocukluk aşılarına yönelik bilinç ve davranışı 2,51±0,32 (min 1, max 5), aşı güvenliği ve etkinliği konusunda endişe oranı 2,56±1,05 (min 1, max 5), toplumumuzda aşı bilinci 3,74±0,73 (min 1, max 5), COVID-19 aşı davranışı 3,52±1,0 (min1, max 5) olarak bulundu. Ankete katılanların % 51,3'ü (1006'sı) bulunan COVID-19 aşısını yaptırabileceğini belirtti. COVID-19 aşı tereddüdü sorgulandığında % 20,9 (424'u)'unun herhangi bir tereddüdü bulunmadığı, kalan kısmın ise en yüksek oranla % 27,9 (506) aşının güvenirliliği konusunda tereddüt ettiği tespit edildi. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamız sonucunda aşı güvenliği ve etkinliği endişesiyle, COVID-19 aşı davranışının cinsiyete göre değiştiği saptandı. Aşılama tutum ve davranışında eğitim düzeyine göre anlamlı farklılık tespit ettik. COVID-19 virüsünün ölümcül olabileceği ve COVID-19 pandemisine yönelik endişenin yaşla ters orantılı olduğunu saptadık. Katılımcılar aile hekimlerinden aşılarla ilgili aldıkları bilgilere yeterince güvenmemekteydi. Ayrıca, COVID-19 aşı kabulünün, virüs endişesi ile doğru orantılı olduğunu tespit ettik. Bu sonuçlara dayanarak uygun cinsiyet ve yaşa göre yapılması gereken bilinçlendirme çalışmaları ile aşılama davranışı ve aşı bilinci geliştirilebilir. Aksi halde mevcut COVID-19 aşı kabul oranı toplumsal bağışıklamanın sağlanmasına yetmeyecektir. Anahtar Kelimeler: Türk Toplumu, Aşı Bilinç ve Davranışı, COVID-19 Pandemisi, Aile Hekimliği
COVID-19 pandemi süreci ve kısıtlamalarının anne sütü ile beslenmeye, annelerin algıladığı stres ve yaşam doyumlarına etkisi
Giriş ve Amaç: COVID-19'un gebe ve fetüs üzerindeki olası sonuçlarının yanı sıra yenidoğan üzerindeki potansiyel etkisi, anne ve yenidoğanın uygun yönetimi ve son olarak COVID-19 tanısı konulan annelerde emzirmenin devamlılığında büyük bir endişe yaratmaktadır. Bu çalışmada, bir yaş altı bebeği olan 18 yaş üstü annelerin COVID-19 pandemi sürecinin doğum şekline, emzirme deneyimlerine, desteğe erişimine, algılanan stres durumuna ve yaşam doyumuna etki eden faktörleri saptamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, 1 Temmuz 2021- 30 Eylül 2021 tarihleri arasında Adana ilindeki beş farklı aile sağlığı merkezine kayıtlı, 12 aylık ve daha küçük yaştaki bebeği olan ve telefon görüşmesi ile anket katılımını kabul eden anneler ile yapılmıştır. Katılımcılara sosyodemografik bilgiler, yaşam doyum ölçeği ve algılanan stres ölçeği anketleri hekimler ve hemşireler aracılığıyla uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamıza katılan annelerin bebeklerinin 168 (% 56)'si erkek, 132 (% 44)'si kızdır. Annelerin ortalama yaşının 30,1±5,8 yıl olduğu tespit edildi. Katılımcıların 1 (% 0,3)'inin evde tek başına, 3 (% 1,0)'ünün evde sağlık personeliyle, 95 (% 31,7)'inin devlet hastanesinde, 153 (% 51,0)'ünün özel hastanelerde, 48 (% 16,0)'inin ise üniversite hastanelerinde doğum yaptığı saptanmıştır. Annelerden 81 (%27,0)'inin bebeklerini anne sütü ile, 21 (% 7,0)'inin formül mama ile, 62 (% 20,7)'sinin anne sütü+formül mama ile, 68 (% 22,7)'inin anne sütü+ek besin ile besledikleri tespit edildi. Emzirme döneminde annelerden 42 (% 14,0)'sinin COVID-19 geçirdikleri saptandı. COVID-19 geçiren annelerden 33 (% 11,0)'ünün evde takip edildikleri, 9 (% 3,0)'unun ise serviste takip edildikleri saptandı. Emzirme döneminde COVID-19 geçiren annelerden 18 (% 6,0)'inin ortalama 8,4±6,7 gün bebeklerini emzirmeye ara verdikleri gözlendi. Anne sütü ile beslenme sürecinde annelerden 55 (% 18,3)'i pandemi sürecinden olumsuz etkilendiğini ve anne sütünü istediği zamanlamadan erken kestiği, 41 (% 13,7)'i pandemi sürecinden olumlu etkilendiği ve anne sütünü bebeğine planladığından daha uzun süre vereceğini, 204 (% 68,0)'ü pandemi sürecinin herhangi bir etkisi olmadığı görüşünde oldukları saptandı. Annelerden 116 (%38,7)'sının pandemi sürecinde emzirme konusunda yeterince pratik destek aldığını belirtmiştir. Annelerin 179 (% 59,7)'u COVID-19 pandemi sürecinde oluşan bilgi kirliliğinden dolayı kendilerini kaygılı hissettiklerini belirtti. Çalışmamızda pandemi sürecinde emzirme konusunda yeterince pratik destek alan, doğar doğmaz bebeğini emziren ve pandemi sürecinden olumlu etkilendiğini düşünen annelerin yaşam doyum ölçeği puanları daha yüksek bulunmuşken, pandemi sürecinde oluşan bilgi kirliliğinden dolayı kaygılı hisseden annelerin algılanan stres ölçeği puanları daha yüksek bulunmuştur. Sonuç: COVID-19 pandemi süreci yenidoğan ve süt çocuğu dönemini yaşayan çocukların annelerini de etkilemiştir. Annelerin bu süreçte doğum, emzirme, ek besine geçirme gibi süreçleri yaşarken pandemi dolayısıyla yaşanan bilgi kirliliğinden dolayı bebek beslenmesinin etkilendiği gösterilmiştir. Anneler bu dönemde bebeklerini daha sık ve uzun emzirmeyi planlarken, annelerin COVID-19 enfeksiyonu geçirmesiyle bebeklerini formül mama ile beslemeye yöneldiği gözlenmiştir. Aile hekimleri olarak bu süreçte annelere emzirme danışmanlığı, doğru bilgiye ulaşım ve iki yaşa kadar emzirmenin sürdürülmesi teşvik edilmelidir. Anahtar kelimeler: COVID-19, Emzirme, İnfodemi, Yaşam doyum, Algılanan Stres
Çukurova Üniversitesi öğrencilerinin cinsel mitleri ve cinsel bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi
Çukurova Üniversitesi Öğrencilerinin Cinsel Mitleri ve Cinsel Bilgi Düzeylerinin Değerlendirilmesi Amaç: Cinsellik, fiziksel, duygusal, entelektüel ve sosyal yönlerin kişiliği, iletişimi ve aşkı zenginleştirici etkilerinin bileşiminden oluşan bireyin iyilik halini önemli şekilde etkileyen bir bileşenidir. Özellikle cinsellik hakkında fikirlerin aktifleşmeye başladığı üniversite öğrencilerinin cinsellik konusundaki yanlış inanışları ilerdeki cinsel yaşamlarını dolayısıyla bütün yaşamlarını olumsuz etkileyecektir. Toplumdaki doğru ve güvenilir cinsel bilgiye erişmede aile hekimlerine büyük görevler düşmektedir. Çünkü Aile Hekimleri hastalarının ilk temas noktasıdır ve onlara hastalık ve sağlık sorunu ayırt etmeksizin yaklaşır. Bu tez çalışmasının amacı; Çukurova Üniversitesi öğrencilerinde görülen cinsel mitleri ve cinsel bilgi düzeylerini araştırmak, bunları sosyodemografik özelliklerle ilişkilendirmek, nedenlerini incelemek, aile hekimleri olarak bizlerin bu konuda neler yapabileceğini tartışmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız 15 Şubat 2025 1 Nisan 2025 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi'nde okuyan öğrencilerle yapılmıştır. Çukurova Üniversitesi öğrencilerini Sağlık Bilimleri, Sosyal Bilimler ve Mühendislik Mimarlık bölümleri olarak gruplayıp tabakalı küme örnekleme yöntemiyle basit rastlantısal numaralandırarak Excel programından seçtiğimizde Sağlık Bilimleri; Tıp ve Eczacılık Fakülteleri, Sosyal Bilimler; İletişim ve Fen Edebiyat Fakülteleri, Mühendislik Mimarlık; Mühendislik ve Mimarlık Fakülteleri olarak belirlenmiştir. Çalışmamız 389 öğrenci ile gönüllülük esasına dayalı yüz yüze anket uygulanarak yapılmıştır. Araştırmacılar tarafından yapılandırılan sosyodemografik özellikler anketi, cinsel mitler ve cinsel bilgi düzeyini araştıran anket uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi, Eczacılık Fakültesi, İletişim Fakültesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Mühendislik Fakültesi ve Mimarlık Fakültesi'nde okuyan öğrenciler dahil edildi. Yapılan incelemede çalışmaya katılan öğrencilerin 221 (%56,8)'inin kadın, 168 (%43,2)'inin erkek olduğu belirlendi. Öğrencilerin yaş ortalaması Ortalama± SS 21,49±2,90, medyan (min-max) 21,0 (17,044,0) olarak tespit edildi. Cinsel birleşmeyi ilk kez yaşadıkları yaş ortalaması Ortalama± SS 18,22±2,28, medyan (min-max) 18,0 (12,033,0) olarak tespit edildi. Kadınların ilk cinsel birleşmeyi yaşadıkları yaş ortalaması Ortalama± SS 19,0±3,05, medyan(min-max) 19,0 (14,0-33,0), erkeklerin ilk cinsel birleşmeyi yaşadıkları yaş ortalaması Ortalama± SS 17,89±1,77, medyan (min-max) 18,0 (12,0-23,0) olarak tespit edildi. Çalışmamızda erkeklerin cinsel davranış konusunda kadınlara göre daha bilgili oldukları, kadınlarınsa cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlarla ilgili daha bilgili oldukları, erkeklerin cinsel performans ve sonuç odaklı türetilen mitleri onaylama oranlarının kadınlara göre fazla olduğu, kadınlarınsa himen ile ilgili bazı mitleri onaylama oranları erkeklerden fazlaydı (p<0,05). Fakülteler arasında anlamlı şekilde fazla onaylanan mitler Mühendislik mimarlık Fakültelerine ait bulunmuş, cinsel yolla bulaşan hastalıklarla ilgili bilgi düzeyi Sağlık Bilimleri (tıp ve Eczacılık Fakülteleri) öğrencilerinde anlamlı yüksek bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızda üniversite öğrencilerinin onayladıkları cinsel mitler bilgi ve tecrübe eksikliğinden kaynaklanmakta, ulaşılabilir cinsellikle ilgili merkezlerin olmaması ve bu konuları araştırabilecekleri doğru kaynağa erişememeleri de etken olmaktadır. Tıp Fakültesi ve Eczacılık Fakültesindeki öğrencilerin bilgi düzeyleri diğerlerine göre daha fazla olsa da öğrenciler arasında azımsanmayacak bir oran HPV hakkında ve cinsel yolla bulaşan enfeksiyonların önlenmesi konusunda bilgi sahibi değildir. Biz aile hekimleri olarak gençlerin ulaşabileceği yerlerde olduğumuz, ilk temas noktası olduğumuz, sağlık sorunu ayırt etmediğimiz için ve hekim olmanın getirisi sebebiyle cinsellik konusunu onlarla daha sık konuşmalı, bu konuda donanım sahibi olmalı, toplumsal gerekli adımların atılması için öncü olmalıyız. Anahtar sözcükler: Aile hekimliği, Cinsellik, Cinsel mit, Üniversite gençliği, Cinsel bilgi, tutum ve davranış
Bypass cerrahisi olan yetişkin hastalarda cerrahi sonrası bakım ve taburculuk sonrası yaşam etkililik beklentileri
Amaç: Adana Sağlık Bilimleri Üniversitesi Kalp Cerrahisi Polikliniğine koroner arter bypass greft (KABG) geçiren hastaların taburculuk sonrası öz etkililik düzeyleri ve kronik hastalıklarına dair aldıkları bakım hizmetlerine ilişkin algılarını araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın örneklemini polikliniğe başvuran 18 yaş ve üzeri by-pass cerrahisi geçiren bireylerden üç aylık süre içinde başvuranlar oluşturmuştur. Araştırma 155 katılımcı ile tamamlanmıştır. Çalışmada katılımcıların sosyodemografik bilgilerinin toplandığı bir form, Barnason Etkililik Beklenti Ölçeği: Kardiyak Cerrahi Versiyon ve Kronik Hastalık Bakımını Değerlendirme Ölçeği kullanılmıştır. Veriler yüz yüze görüşme yöntemiyle toplanmıştır. Veri analizinde Kolmogorov Smirnov testi, T testi, Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis testi, Bonferroni testi, Games-Howell testi ve Spearman korelasyon testleri kullanıldı. İstatistiksel önem düzeyi p<0,05 olarak anıldı. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 64,58±9,890 (min-maks: 40-94) yıl olan 155 katılımcıdan BEBÖ toplam ve KHBDÖ toplam puanları arasında pozitif yönde, orta düzey ve anlamlı istatistiksel fark görülmüştür (r=0,306, p<0,001). BEBÖ toplam puanı ile yaş arasında negatif yönlü, zayıf ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur (r=-0,220, p=0,006). . Katılımcıların BEBÖ toplam puanı ile hastane yatış öyküsü, genel sağlık durumu yönünden istatistiksel olarak anlamlı fark varken, kronik hastalığı ile ilgili son 6 ayda doktor başvuru durumuna göre fark bulunmamıştır. Katılımcıların KHBDÖ toplam puanı ile yaş, cinsiyet, medeni durumu, eğitim durumu, ekonomik durum ve meslek durumu yönünden istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmazken, sosyal güvence yönünden istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Sonuç: Cerrahi sonrası dönemde bireylerin öz etkililik beklentilerinin yüksek olması, sağlık davranışlarını olumlu yönde etkileyen bir unsurdur. Birinci basamak kronik hastalık bakımı uygulamaları kapsamında hasta eğitimleri bireylerin Özyönetim becerilerini arttırmaktadır. Anahtar kelimeler: Aile hekimliği, kronik hastalık bakımı, öz etkililik
Tütün ürünü kullanan ve kardiyovasküler hastalığı olanlarda kardiyovasküler hastalıklar risk faktörleri bilgi düzeyi ve sigara bırakma kararlılıklarının değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmanın amacı, tütün ürünü kullanan ve kardiyovasküler hastalığı bulunanlarda kardiyovasküler hastalık risk faktörleri bilgi düzeyini ve sigara bırakma kararlılığını değerlendirmek, bu değişkenlerle sosyodemografik ve klinik özellikler arasındaki ilişkileri incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın örneklemini, Sağlık Bilimleri Üniversitesi Adana Şehir Eğitim Araştırma Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi ile Kardiyoloji klinikleri ve Adana'daki Kurttepe, Güzelyalı 2, Narlıca 2, Reşatbey ve Levent Aile Sağlığı Merkezlerine üç aylık sürede başvuran tütün ürünü kullanan ve kardiyovasküler hastalığı bulunan 380 birey oluşturmaktadır. Katılımcıların sosyodemografik bilgilerini sorgulayan anket formu, Kardiyovasküler Hastalıklar Risk Faktörleri Bilgi Düzeyi (KARRİF-BD) Ölçeği ve Sigarayı Bırakma Kararlılığı Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin istatistiksel analizleri SPSS paket programı kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Bulgular: KARRİF-BD puan ortalaması cinsiyete göre incelendiğinde, kadın katılımcıların bilgi düzeyinin erkeklere göre anlamlı derecede yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Girişimsel işlem veya operasyon öyküsünün bilgi düzeyi üzerinde anlamlı etkisi bulunmamıştır (p>0,05). Erkeklerin sigarayı bırakma kararlılığı kadınlara göre anlamlı derecede yüksek saptanmıştır (p<0,05). Yaş ile bilgi düzeyi arasında negatif yönde zayıf ancak anlamlı bir korelasyon gözlenmiştir (r=-0,141; p=0,006). Günlük tütün tüketimi ve kullanım süresi arttıkça bilgi düzeyi azalmıştır (p<0,05). Sigarayı bırakma kararlılığı ile bilgi düzeyi arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Sonuç: Çalışmamız, risk faktörleri bilgi düzeyinin cinsiyet, yaş ve tütün kullanım özelliklerine göre değiştiğini, girişimsel işlem veya operasyon öyküsünün ise bilgi düzeyini anlamlı düzeyde etkilemediğini göstermektedir. Katılımcıların sigarayı bırakma kararlılığı orta düzeyde olup bilgi düzeyinden bağımsızdır. Bulgular, sigara bırakma süreçlerinin aile hekimliği uygulamalarında davranışsal, motivasyonel ve bireye özgü müdahalelerle desteklenmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Kardiyovasküler hastalıklar risk faktörleri bilgi düzeyi, Sigarayı bırakma, Tütün ürünü