Theses supervised by Prof. Dr. İdil Kaya

11 theses · Galatasaray University

Master'sOpen AccessTR

Hile risk faktörleri ve iç kontrol sisteminin hile risklerini önlemedeki rolü üzerine bir araştırma

Ticaretin küreselleşmesi ile birlikte, işletmelerde meydana gelen hileler de aynı ölçüde artmıştır. Bu hileler sebebiyle her yıl dünyada milyonlarca dolar kayıp oluşmaktadır. Bu zararlar hem finansal, hem operasyonel hem de prestij açısından şirketleri zor durumda bırakmaktadır. Hile ile mücadele edebilmek, oluşmasını engellemek, tespit etmek ve olası zararları en aza indirmek için birçok yöntem bulunmaktadır. Bu çalışmada hilenin önlenmesi için en önemli yöntemlerden birisi olan iç kontrolün yapısı ve hile üzerine etkileri incelenecektir.

Adli muhasebeHileMesleki hile+3
Koray Özöner
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Uluslararası Finansal Raporlama Standartları'na zorunlu uyum, ulusal yapısal faktörler ve muhasebe bilgilerinin değer ilişkisi: Avrupa Birliği ülkeleri ve Türkiye üzerine bir araştırma

Bu çalışmada, Uluslararası Finansal Raporlama Standartları'na (UFRS) zorunlu uyumun, muhasebe bilgilerinin değer ilişkisinde artışa neden olup olmadığını ve bu artışta sermaye piyasasının gelişmişlik düzeyi, hukuki yaptırım gücü, kültürel faktörler, yasal sistemler, vergi ve muhasebe uygulamalarının birbirinden bağımsızlığı gibi ulusal yapısal faktörlerin oynadığı rolü ortaya çıkarmak amaçlanmıştır. Bu amaçla, araştırma modeli için gerekli verilerine eksiksiz olarak ulaşılabilen 11 AB ülkesi (Avusturya, Belçika, Fransa, Almanya, İrlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Polonya, Portekiz, Slovenya) ve Türkiye örneklem olarak, 2000-2014 dönemi ise örneklem periyodu olarak belirlenmiştir. Fiyat Modeli kullanılarak yapılan analizler göstermektedir ki; UFRS'ye zorunlu adaptasyon, hem AB ülkeleri hem de Türkiye için EPS muhasebe verisinin değer ilişkisinde artışa neden olurken BVPS muhasebe verisinin değer ilişkisinde anlamlı bir etkiye sahip değildir. Ayrıca UFRS'ye zorunlu adaptasyon sonrasında muhasebe bilgilerinin değer ilişkisinde yaşanan değişimde hukuki yaptırım gücü, kültürel değerler, vergi-muhasebe uyum düzeyi gibi ulusal yapısal faktörler anlamlı etkiye sahiptir.

Finansal raporlamaFinansal raporlama standartlarıMuhasebe bilgisi+4
Sinem Ateş
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

TFRS 9 finansal araçlar standardı kapsamında beklenen kredi zararı modelinin Türk bankacılık sektöründe uygulanması ve bankaların kârlılık yönetimi eğilimlerine etkisi üzerine bir araştırma

Bu çalışmanın amacı, TFRS 9'un getirdiği beklenen kredi zararı modelinin kapsamı, değer düşüklüğü testinin uygulama esasları, kredi zarar karşılıklarının hesaplanmasında kullanılacak temel parametreler ve finansal varlıkların sınıflandırılmasında kullanılan kriterlerin irdelenmesi ile beklenen kredi zararı modelinin bankalar tarafından uygulanmasında dikkate alınması gereken TFRS 9'da yer alan esaslar, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu tarafından yürürlüğe konulan mevzuat hükümleri ve BASEL tarafından yayınlanan TFRS 9'un bankalarca uygulanmasında dikkate alınması gereken prensiplerin incelenmesi olarak belirlenmiştir. Ayrıca, Türk Bankacılık Sektörü'nde faaliyet gösteren bankaların kârın istikrarlı gösterilmesi yönündeki eğilimleri ile beklenen kredi zararı modelinin söz konusu eğilimler üzerindeki etkisinin araştırılması da çalışmaya dâhil edilmiştir. IASB tarafından mali tabloların hazırlanmasında uygulanması gerekli görülen ilke ve prensipler, Uluslararası Finansal Raporlama Standartları adı altında belirlenmekte, ayrıca hazırlanan standartlara ilişkin gerekli görülen güncellemeler IFRS Yorumlama Komitesi tarafından yapılmaktadır. Benzer şekilde, ülkemizde de muhasebe standartlarının ekonomik ve siyasi ilişkilerin yoğun olduğu ülkeler örnek alınarak geliştirilmeye çalışılmış, bu kapsamda ülke genelinde tek bir muhasebe standartları setinin uygulanmasını teminen, 2011 yılında KGK kurularak ilgili kurum tarafından Uluslararası Finansal Raporlama Standartları, Türkiye Muhasebe/Finansal Raporlama Standartları (TMS/TFRS) adı altında yayımlanmıştır. Öte yandan, 2008 krizinden sonraki süreçte; finansal kuruluşlar tarafından ayrılan kredi zarar karşılıklarının çok yetersiz düzeyde olduğu ve mali tablolara çok geç yansıtıldığı görülerek finansal raporlama standartları yoğun eleştirilere maruz kalmıştır. Söz konusu gelişmeler sonrasında, IASB tarafından finansal varlıkların muhasebeleştirilmesi ile kredi zarar karşılıklarının ölçülmesi konularında hazırlanan Uluslararası Muhasebe Standardı 39-Finansal Araçlar: Muhasebeleştirme ve Ölçme isimli standardın güncellenmesi konusundaki çalışmalar hızlanmıştır. IASB tarafından ilgili standardın sınıflandırma ve ölçüm fazı 2009 yılında, riskten korunma muhasebesi fazı 2013 yılında, 2009'dan itibaren muhtelif tarihlerde değişiklik yapılan karşılıklara ilişkin faz ise 2014 yılında tamamlanarak taslak standart metni kamuya açıklanmıştır. Söz konusu 3 fazda yapılan güncellemeler neticesinde Temmuz 2014 döneminde Uluslararası Muhasebe ve Raporlama Standardı 9 nihai taslak metni yayımlanmıştır. Bankacılık sektörü açısından önemli etkiler doğuran IFRS 9, 07.04.2015 tarihinde KGK tarafından TFRS 9 adıyla yayınlanmış olup söz konusu standardın yürürlük tarihi ise 01.01.2018 olarak belirlenmiştir. TFRS 9'da yer verilen karşılıklara ilişkin hükümlere ilaveten, bankacılık sektöründeki uygulamaların tekdüze hale getirilmesi amacıyla Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu tarafından da bir takım düzenlemeler yapıldığı görülmektedir. Bu kapsamda bankaların TFRS 9 kapsamında beklenen kredi zararı yaklaşımına göre karşılık ayırmasını öngören Kredilerin Sınıflandırılması ve Bunlar için Ayrılacak Karşılıklara İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik (Yönetmelik, 2016) ile kredilerin yeniden yapılandırılma konusunda düzenlemeler içeren 2018/1 Sayılı Genelge hazırlanmıştır. Bu çalışmada da, ülkemizde TFRS 9, BDDK tarafından yapılan düzenlemeler ile BDDK tarafından beklenen kredi zararı modeline geçiş sürecinde dikkate alındığı ifade edilen Basel Rehberi'nde yer verilen ilke ve prensipler ışığında beklenen kredi zararı modelinin bankacılık sektöründeki uygulamaları hakkında bilgi verilmiştir. İşletmeler tarafından TFRS 9 kapsamında beklenen zarar karşılığı ayrılması gereken finansal varlıkların standart kapsamında olmayan varlıklardan ayrılması ve karşılık hesaplamasında kullanılan temel kredi bilgilerinin, diğer bir ifadeyle beklenen kredi zararı hesaplamasına konu edilecek finansal varlıkların nakit akışları ile söz konusu finansal varlıklar için alınan teminat bilgilerinin temin edilmesi gerekmektedir. Buna ilaveten, beklenen kredi zararı modelinde işletmeler tarafından temerrüt halinde risk tutarı, temerrüt olasılığı ve temettür halinde kayıp gibi temel üç parametrenin hesaplanması gerekmektedir. Temerrüt halinde risk tutarı finansal varlıktan sağlanabilecek nakit akışlarının toplamı olarak tanımlanmakta olup ilgili finansal varlığın raporlama tarihindeki defter değerine eşittir. Temerrüt, tanımı ile şartları işletmeler arasında farklılık gösterebilmekle birlikte, genel anlamda borçlu tarafından sözleşme uyarınca belirlenen yükümlülüklerini yerine getirememesi olarak tanımlanmakta olup temerrüt olasılığı ise borçlunun yükümlülüklerini önceden belirlenmiş bir zaman süresinde ödeyememe, diğer bir ifadeyle temerrüde düşmesi olasılığıdır. Temerrüt halinde kayıp, işletmenin aktifine kayıtlı alacağın temerrüdünden kaynaklanan zararın temerrüt tarihindeki alacak toplamına oranı olarak tanımlanmaktadır. Beklenen kredi zararlarının hesaplanması sürecinde kullanılması gereken bilgilerin kapsamı ise, mümkün sonuçlar dikkate alınarak belirlenen olasılıklara göre ağırlıklandırılmış ve tarafsız bir tutar, paranın zaman değeri, geçmiş olaylar, mevcut şartlar ve gelecekteki ekonomik şartlara ilişkin tahminler olarak belirlenmiştir. Bankalar tarafından, raporlama tarihi itibarıyla aşırı maliyet ve çabaya katlanılmadan elde edilebilen makul ve desteklenebilir bilgilerin karşılık hesaplamalarında dikkate alınması gerekmektedir. Standart'ta; 12 aylık beklenen kredi zararı ömür boyu beklenen kredi zararlarının, raporlama tarihinden sonraki 12 ay içinde finansal araca ilişkin gerçekleşmesi mümkün temerrüt hallerinden kaynaklanan beklenen kredi zararlarını temsil eden kısmı olarak tanımlanmıştır. Ömür boyu beklenen kredi zararı ise Standart'ta; finansal aracın beklenen ömrü boyunca gerçekleşmesi mümkün tüm temerrüt durumlarından kaynaklanan beklenen kredi zararları olarak tanımlanmıştır. Bankalarca yukarıda bahsi geçen temerrüt halinde risk tutarı, temerrüt olasılığı ve temerrüt halinde kayıp gibi parametreler kullanılarak, 12 aylık ve ömür boyu beklenen kredi zararlarının hesaplanması gerekmektedir. TFRS 9'un getirdiği en önemli yeniliklerden biri, geleceğe yönelik bilgilerin de karşılık hesaplamalarında dikkate alınmasıdır. Bu kapsamda, beklenen kredi zararlarının hesaplanması sürecinde, işletmelerin gelecekteki ekonomik şartlara ilişkin tahminlerde bulunması ve söz konusu ekonomik değişkenleri de karşılık hesaplamalarında kullanması gerekmektedir. Dolayısıyla, beklenen kredi zararlarının hesaplanmasında sadece geçmiş ve cari bilgilerin dikkate alınması yeterli olmamakta, işletme tarafından gelecekte meydana gelmesi tahmin edilen olayların ve ekonomik değişkenlerin kredi zararları üzerindeki etkilerinin de dikkate alınması gerekmektedir. TFRS 9'da üç aşamalı bir sınıflandırma modeli benimsenmiştir. İlk defa mali tablolara alınan ve kredi riskinde önemli düzeyde artış olmadığına kanaat getirilen krediler 1'inci Aşama'da sınıflandırılmakta olup söz konusu krediler için 12 aylık beklenen zarar karşılığı hesaplanmaktadır. Diğer taraftan, işletme tarafından makul ve desteklenebilir bilgiler dikkate alınarak ilk defa mali tablolara kaydedildiği dönem ile raporlama dönemi arasındaki süreçte bir alacağın kredi riskinde önemli artış meydana geldiği kanaatine varılması durumunda, söz konusu alacak 2'nci Aşama olarak sınıflandırılmaktadır. Son olarak, işletme tarafından belirlenen temerrüt tanımını karşılayan alacaklar ise 3'üncü Aşama olarak sınıflandırılmaktadır. Öte yandan, BDDK tarafından hazırlanan ve 01.01.2018 tarihinde yürürlüğe giren Karşılıklar Yönetmeliği'ne bakıldığında, kredilerin toplam 5 grup altında sınıflandırıldığı, 1 ve 2'nci Grup kredilerin "Canlı Alacaklar", 3,4 ve 5'inci Grup kredilerin ise "Donuk Alacaklar" olarak tanımlandığı, söz konusu kredi gruplarının tanımlanmasında TFRS 9'a atıf yapıldığı görülmekte olup Standart ile bankaların uygulamakla yükümlü oldukları Karşılıklar Yönetmeliği'nde yer alan hükümlerin uyumlu olduğu değerlendirilmektedir. TFRS 9'da yer verilen sınıflandırma yaklaşımında kredi riskinde önemli derecede artış, temerrüt gibi bir takım kavramların kilit rol oynadığı görülmektedir. Ayrıca, TFRS 9'da sınıflandırma yaklaşımına ilişkin olarak düşük kredi riski ile 30 gün ve 90 gün gecikmeye düşen alacaklarda aksi ispat edilebilir bir takım kârinelerin kullanılabilmesi gibi bir takım kolaylaştırıcı uygulamalar da getirilmiştir. Öte yandan, TFRS 9'da kredi riskinde önemli artış, temerrüt gibi temel kavramların tanımlarına yer verilmediği görülmekte olup işletmelerin risk yönetimi uygulamalarında kullandıkları tanım ile tutarlı bir temerrüt tanımı kullanmaları amaçlanmıştır. Diğer taraftan, bankacılık uygulamasında, yeniden yapılandırma konusunda TFRS 9'dan farklı ve daha ihtiyatlı uygulamaların benimsendiği görülmektedir. Karşılıklar Yönetmeliği'nde yeniden yapılandırma kredi borçlusunun ödemelerinde karşılaştığı veya karşılaşması muhtemel olan finansal güçlükler nedeniyle borçluya tanınan ve geri ödeme sıkıntısı çekmeyen bir borçluya tanınmayacak olan imtiyazlar şeklinde tanımlanmış olup 1 ve 2'nci Grup'ta izlenirken yeniden yapılandırmaya konu edilen ve donuk alacak şartlarını sağlamayan kredilerin 2'nci Grup'ta sınıflandırılması gerektiği belirtilmiştir. Son olarak, TFRS 9; kredi riskinde önemli artış olup olmadığı konusunda değerlendirmelerin yapılması ile zarar karşılıklarının toplu olarak finansal tablolara alınması için ortak kredi riski özellikleri esas alınmak suretiyle finansal araçların gruplandırılmasına ve toplu olarak değerlendirme yapılmasına izin vermekte olup portföy bazında değerlendirme yapılması da TFRS 9 ile gelen yeniliklerden biri olarak dikkat çekmektedir. Kârın istikrarlı gösterilmesi, muhasebe prensipleri kullanılarak ve nakit akışlarında herhangi bir değişiklik olmamasına rağmen muhasebesel kâr rakamını etkileyecek bir takım tekniklerle kâr rakamlarında oluşabilecek en yüksek ve en düşük kâr seviyelerinin törpülenmesi suretiyle dönemler itibarıyla raporlanan kâr rakamlarının normal kâr seviyelerinde seyretmesini sağlamak şeklinde tanımlanmaktadır. Gerek yurtdışı, gerekse ülkemizde kârlılık yönetimi uygulamalarının analiz edildiği çok sayıda çalışma bulunmktadır. Söz konusu çalışmalarda kârın istikrarlı gösterilmesi amacıyla bankalar tarafından ağırlıklı olarak karşılık kaleminin kullanıldığı sonucuna ulaşılmıştır. Beklenen kredi zararı modeli kapsamında yapılacak karşılık hesaplamaları ise, asli unsurları işletmelerin inisiyatifine bırakılan çok sayıda uygulamanın kullanılmasını gerektirmektedir. Söz konusu durum ise, ayrılacak kredi zarar karşılıklarının, maruz kalınan risklerin mali tablolara yansıtılmasının yanında farklı bir takım amaçlarla kullanılması ihtimalini gündeme getirmektedir. Bu kapsamda, 2009 ile 2018 yılları arasında faaliyetlerini sürdüren, aktif büyüklüğü 31.12.2018 itibarıyla 20 milyar TL'nin üzerinde olan ve Türk Bankacılık Sektörü aktif büyüklüğünün %88,57'sini oluşturan 18 bankanın verileri dikkate alınarak, Türk Bankacılık Sektörü'nde faaliyet gösteren bankaların kârın istikrarlı gösterilmesi yönündeki eğilimleri ile beklenen kredi zararı modelinin söz konusu eğilimler üzerindeki etkisi analiz edilmiştir. Ekonometri programlarından Stata kullanılarak oluşturulan panel regresyon modeli aracılığıyla yapılan analizlerde, gerek gerçekleşen kredi zararı modelinin kullanıldığı 2009 ile 2017 yılları arasında, gerekse beklenen kredi zararı modeli kapsamında karşılık hesaplamalarının yapıldığı 2018 yılında karşılıklar öncesi dönem net kârı bakiyesi ile özel karşılıklar arasında %5 anlamlılık düzeyinde pozitif bir ilişki olduğu, dolayısıyla Türk Bankacılık Sektörü'nde karşılıkların kârlılık yönetimi amacıyla kullanıldığı görülmektedir. Diğer taraftan, gerçekleşen kredi zararı modelinin kullanıldığı 2009 ile 2017 yılları arasında özel karşılıklar ile karşılıklar öncesi dönem net kârı kalemleri arasındaki ilişkinin %30,06 seviyesinde olduğu görülmekle birlikte, beklenen kredi zararı modelinin kullanıldığı 2018 yılında söz konusu ilişki %15,49 seviyesinde gerçekleşmiştir. Bahsi geçen durum ise, çalışmamızda öngörülen beklentilerin aksine TFRS 9 kapsamında beklenen kredi zararı modeline geçiş ile birlikte, bankalar tarafından özel karşılıkların kârlılık yönetimi amacıyla kullanılması eğiliminde azalış meydana geldiğini göstermektedir. Beklenen kredi zararı modelinin kullanıldığı verilerin 2018 yılına ait yalnızca 4 çeyreklik veriden oluşması ve 2018 yılında yaşanan ekonomik konjonktürün bankalarda kârın istikrarlı gösterilmesi eğilimlerini zayıflatabileceği hususları dikkat çekmekte olup bahsi geçen etmenler çalışmamızın sınırlılıklarını oluşturmaktadır. Son olarak, gelecekte daha geniş veri setleriyle yapılacak araştırmalar aracılığıyla beklenen kredi zararı modeli ve kârlılık yönetimi uygulamalarının genel trendi hakkında daha sağlıklı değerlendirmeler yapılabilecektir. Buna ilaveten, TFRS 9'un getirdiği 3 aşamalı kredi sınıfı modelinde kredilerin sınıflandırılması davranışı ile kârın istikrarlı gösterilmesi eğilimleri arasındaki ilişkilerin de analiz edilebileceği değerlendirilmektedir.

Görev zararıKarlılıkKredi riski+7
Ali Akpelvan
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
10
Master'sOpen AccessTR

Bağımsız denetimin gözetimi: Gözetim faaliyetlerinin denetim kalitesine etkisi üzerine bir araştırma

Finansal sistemlerinin gelişmesi ve büyümesiyle birlikte, piyasanın güven ihtiyacını karşılamak için denetim şirketlerini gözetleyen kurumları oluşturulmuştur. Bu çalışmada gözetim faaliyetlerinin denetim kalitesine etkisi üzerine araştırma yer almaktadır. Araştırmanın amacı, bağımsız denetimin gözetimi amacındaki KGK'nın kurulmasından sonra, yayımlanan denetim ve kalite standartları gerekliliklerine uyumun denetim kalitesine etkisini akademisyenler, bağımsız denetçiler, kamu denetçileri, iç kontrolör ve iç denetçilerin görüşleri açısından incelemektir. 120 katılımcı ile anket çalışması, 9 kişiyle görüşme gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın sonucunda, mevzuata uyumun denetim kalitesini denetimin personel, süreç ve sonuç göstergesi açısından arttırdığı, buna karşın iş yükünü, dokümantasyonu, denetim maliyetlerini, denetime harcanan zamanı da arttırdığı bulunmuştur. Ülkemizde bağımsız denetimin gözetimi faaliyetlerinin etkili olduğu ancak daha çok çalışmaya ihtiyaç olduğu görülmüştür. KGK'nın hem mükellefler açısından hem denetim firmaları ve denetçiler açısından açıklayıcı, daha önce gerçekleştirdiği regülasyonlarıyla uyumlu, bütüncül ve pratik çözümlerle faaliyetlerinin geliştirilmesiyle denetim kalitesinde gelişme sağlanabilecektir.

Bağımsız denetimDenetimGözetim+5
Nefise Doğan
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının kredi derecelendirme eylemlerinin hisse senetlerine etkisi: Türk bankacılık sektöründe faaliyet gösteren bankalar üzerine bir araştırma

Henüz iki yüz yıllık geçmişleri bulunmayan kredi derecelendirme kuruluşları, finansal piyasalardaki bilgi sağlama, sertifikasyon ve yasal çerçeveden kaynaklı yarı kamusal görevleriyle finansal piyasalarda yeri doldurulamaz bir aracı kuruluş türü olarak faaliyet göstermektedir. Uluslararası piyasalardan aldıkları pay ve piyasalardaki etkinlik düzeyleri dikkate alındığında en büyük üç uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu olan Moody's, S&P ve Fitch kredi derecelendirme notlarını, kredi derecelendirmelerinin göreceli sıralama üzerinden, geleceğe yönelik tahmin edilebilir olayları dikkate alarak borçluların ödeme kabiliyeti ve temerrüde düşme olasılığının ifade edildiği bir "görüş" olarak tanımlamaktadır. Bu görüş temel olarak basit şekilde anlaşılabilecek harf ve işaretlerden oluşmakta ve her bir notun ifade ettiği anlam yine piyasa katılımcıları tarafından basit şekilde anlaşılabilecek kısa metinlerle açıklanmaktadır. Literatürde kredi derecelendirme kuruluşlarına kriz dönemlerinde yoğunlaşan ve 2007-08 küresel finans krizi sonrasında zirve noktasına ulaşan çok sayıda eleştiri getirilmiştir. Ancak kredi derecelendirme kuruluşlarının tarihsel olarak finansal piyasalarda oynadığı rolün ve bu rol kapsamında piyasaları ve piyasa katılımcılarını etkileme düzeylerinin araştırılmasına ilişkin çalışmalar henüz yeterli düzeye ulaşmamıştır. Bu çalışmanın amacı, TBS'de faaliyet gösteren ve payları BİST'te işlem gören 12 bankaya 2000-2020 yılları arasında üç büyük kredi derecelendirme kuruluşu tarafından verilen derecelendirme notları ve bankalara yönelik olarak yapılan görünüm açıklamalarının analiz edilerek, kredi derecelendirme eylemlerinin bankaların hisse senedi fiyatları üzerinde etkili olup olmadığı, kredi derecelendirme eylemlerine yatırımcıların verdiği tepkilerde zaman içerisinde bir değişiklik olup olmadığı ve ayrıca kredi derecelendirme notlarının banka hisse senetlerinin likiditesi üzerindeki etkisinde zaman içerisinde bir değişiklik olup olmadığının belirlenmesi; bu çerçevede kendilerine getirilen birçok eleştiri ve krizlerdeki tartışmasız rolleri kapsamında kredi derecelendirme kuruluşlarının piyasalardaki etkisinin zaman içerisinde değişikliğe uğrayıp uğramadığının tespit edilmesidir. Üç büyük uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu tarafından 2000-2020 yılları arasında TBS'de faaliyet gösteren ve payları BİST'te işlem gören 12 banka hakkında gerçekleştirilen kredi eylemleri; aynı tarih aralığındaki bankaların hisse senedi getirileriyle birlikte analiz edilmiştir. Bu kapsamda BİST'te işlem gören hisse senedi fiyatlarının, kamuya açıklanan yeni bilgilere hızla uyum sağladığı yarı güçlü formdaki etkin piyasa hipotezinin geçerli olduğu bir sermaye piyasasının varlığı varsayımı altında olay analizi (event study) metodolojisi kullanılmıştır. Hazırlanan veri seti ekonometri programlarından RStudio ile Fama'nın tek endeksli piyasa modeline göre analize tabi tutulmuştur. Toplam 12 banka nezdindeki her bir kredi derecelendirme eylemi (673 adet) ayrı ayrı değerlendirilerek kredi derecelendirme eylemlerinin gerçekleştiği dönemler dört periyoda ayrılarak anormal getiriler incelenmiştir. Analiz sonuçları çerçevesinde üç büyük kredi derecelendirme kuruluşu tarafından gerçekleştirilen kredi derecelendirme eylemlerinin, BİST'te işlem gören 12 bankanın hisse senedi fiyatları üzerinde 1, 2, ve 3'üncü periyotlarda istatistiki olarak anlamlı bir etkisi olduğu anlaşılmıştır. Araştırmamızın ikinci aşaması olan yatırımcı davranışları ile kredi derecelendirme eylemleri arasındaki ilişkinin tespit edilebilmesi için 2000-2020 yılları arasında banka bazlı hesaplanan ve daha sonra yıllık olarak konsolide edilen anormal getiriler, TBS'de faaliyet gösteren ve payları BİST'te işlem gören bankaların yatırımcılarının, zaman içerisinde kredi derecelendirme eylemlerine verdikleri tepkilerde bir azalış yaşandığına işaret etmektedir. Analiz sonuçları; kredi derecelendirme eylemlerinin önceki dönemlere nazaran daha düşük oranda fiyatladığı, dolayısıyla kredi derecelendirme kuruluşlarının piyasaya verdiği bilginin veya kredi derecelendirme kuruluşlarına olan güvenin oransal olarak görece düştüğü şeklinde yorumlanmıştır. Buna ilaveten kredi derecelendirme eylemlerinin BİST'te işlem gören 12 banka hisse senedinin likiditeleri üzerindeki etkisinin zaman içerisinde herhangi bir değişikliğe uğrayıp uğramadığının tespit edilebilmesi için banka bazlı günlük hisse senedi işlem hacmi değişimleri ile kredi derecelendirme eylemleri analize tabi tutulmuştur. Bu kapsamda Şekerbank T.A.Ş. hariç tüm bankaların hisse senedi işlem hacimleri değişimlerinin mutlak değerlerinin "Olay Penceresini" kapsayan üç günlük ortalamalarında tarihsel olarak düşüş olduğu gözlemlenmiştir. Bu durum kredi derecelendirme kuruluşlarının BİST'te işlem gören bankalar hakkında gerçekleştirdikleri kredi derecelendirme eylemlerinin, hisse senedi işlem hacimleri üzerindeki etkisinin, yani hisse senedi likiditelerine etkisinin, zaman içerisinde azaldığına işaret etmektedir. Söz konusu sonuçlar bir arada değerlendirildiğinde; özellikle 2007-08 küresel finans krizi sonrasında kredi derecelendirme kuruluşlarına getirilen ve her geçen gün artan eleştirilerin, BİST yatırımcılarının kredi derecelendirme kuruluşlarına olan güvenini azalttığı ve bu durumun yatırımcıların kredi derecelendirme eylemlerine verdikleri alım/satım tepkilerinin önceki dönemlere göre azalmasına sebep olduğu şeklinde yorumlanabilecektir. Diğer bir ihtimal ise, analiz yapılan dönemi kapsayan tarih aralığında özellikle teknolojik alanda yaşanan gelişmeler sayesinde piyasalardaki asimetrik bilgi sorunun azalmasıyla kredi derecelendirme kuruluşlarının piyasaya sağladığı ilave verilerin de azaldığı ve dolayısıyla kredi derecelendirme kuruluşlarına duyulan ihtiyacın da azalmış olabileceğidir. Her iki sonuçta da kredi derecelendirme kuruluşlarının kredi derecelendirme eylemlerinin BİST'te işlem gören bankalara yatırım yapan yatırımcıların davranışlarını ve hisse senetlerinin likiditelerini eskiye nazaran daha düşük düzeyde etkilediğini göstermektedir. Araştırma kapsamındaki bazı bankalara ilişkin verilerin, bankalara özgü durumlar sebebiyle veri sayısının diğer bankalara göre daha az olması, çoklu bağlantı problemi ile karşılaşılmaması için literatür çalışmalarının sonuçları ışığında hisse senedi fiyatlarının doğrudan kredi derecelendirme eylemlerinden etkilendiği varsayımı ile analiz yapılmış olması ve yatırımcı davranışlarının analizi çerçevesinde yatırımcı portföyünün zaman içerisinde değişmiş olabileceğinin dikkate alınmamış olması hususları çalışmamızın sınırlılıklarını oluşturmaktadır. Son olarak, çalışmamız özellikle BİST'te işlem gören banka hisse senetleri yatırımcılarının tarihsel davranışlarını kredi derecelendirme notlarıyla ilişkilendirerek analiz etmesi açısından literatürde bir ilk olmuştur. Bu kapsamda gelecekte yapılacak benzer çalışmalarla, BİST'te yer alan diğer şirketlere ilişkin analizler yapılabileceği gibi, uluslararası piyasalara yönelik daha geniş veri setleriyle yapılacak analizlerle kredi derecelendirme eylemlerine karşı küresel yatırımcı davranışındaki değişikliklerin ölçülmesi de sağlanabilecektir.

Bankacılık sektörüBankalarDerecelendirme kurumları+5
Bera Akbulut
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Birer fintech oluşumu olarak Türkiye'de ödeme sistemleri ile ödeme ve elektronik para kuruluşları ve bir denetim modeli önerisi

"Financial Technology" kavramının kısaltması olarak karşımıza çıkan "FinTech", temel olarak finansal çözümler sunmak için teknolojinin yoğun olarak kullanılmasını ifade etmektedir. İlk kullanımı 1990'ların başına kadar uzansa da özellikle 2008 Küresel Finans Krizi'nden sonra ortaya çıkan; yeni düzenleyici yükümlülüklerin sosyal ve ekonomik etkisi, müşteri perspektifinde finansal kaynakların sahipliği konusunda meydana gelen zihniyet değişikliği ve krizle birlikte finans sektöründe görülen yüksek işsizliğin getirdiği yeni iş arayışları FinTech'in tetikleyicileri arasında yer almıştır. FinTech günümüzün teknolojik ilerlemeler kapsamında değerlendirilse de geçmişini tarihsel süreç içerisinde çok daha geriye götürmek mümkündür. Bankalar arası ilk para transferleri, kredi kartının kullanımı, ATM'nin geliştirilmesi, bilgisayar teknolojisinin kullanılmaya başlaması, uluslararası para transferleri güvenli ve hızlı bir şekilde gerçekleştirilmesine imkân veren SWIFT'in hayata geçmesi, mevcut teknolojilerin dijitalleşmesi erken dönem FinTech gelişmeleri arasında yer almaktadır. Günümüz FinTech gelişmeleri ise mobil bankacılık, internet bankacılığı ve bu kanallardan gerçekleştirilebilen hizmet sayısının artması ile başlamış; büyük veri analitiği, yapay zekâ, makine öğrenmesi, dağıtık veri tabanları (blockchain) ve robotik süreç otomasyonları gibi teknolojiler ile devam etmiştir. Finansal teknolojiler; finansal ürün ve hizmetlerin çeşitliliğini artırdığı gibi finansal erişimin kolay, hızlı ve düşük maliyetli olmasının önünü açmaktadır. Finansal hizmetlerde ortaya çıkan teknoloji odaklı rekabet ve çeşitlilik, bir taraftan daha etkin işleyen ve dayanıklı bir finansal sistemin oluşmasına katkı sağlarken diğer taraftan finansal sistemi dönüştürmektedir. Bununla birlikte; bankalar, sigorta şirketleri ve banka dışı mali kuruluşlar gibi geleneksel finans kuruluşları finansal teknolojiler alanında yeterince yaratıcı bir vizyon oluşturamazken, ödeme alanında faaliyet gösteren FinTech kuruluşları finansal teknolojileri iş modellerine çok hızlı bir şekilde adapte edebilmişlerdir. Açık bankacılıkla birlikte ödeme alanında faaliyet gösteren kuruluşların bankalarda tutulan müşteri bilgilerine erişim imkânı, FinTech kuruluşlarının bankacılık hizmet ve iş modellerini dönüştürme hızı artmıştır. Ödeme alanında yürütülen faaliyetlerin tam olarak anlaşılabilmesi için literatürde, ulusal mevzuatta ve uluslararası diğer düzenlemelerde geçen, farklı yapıları işaret eden, ancak zaman zaman karıştırılan ödeme araçları, ödeme hizmetleri ve ödeme sistemleri kavramları irdelenmiştir. Gelişen teknolojilerle birlikte ödemeler alanında görülen inovatif ödeme yöntemlerinin yaygınlaşması, nakit dışı ödeme yöntemlerine olan ilginin artması, çok sayıda şirketin bu konuda faaliyet göstermeye başlaması gibi sebeplerle günlük hayatta kullanımı artan ve ulusal mevzuatımızda karşılığı olmayan ödemeler alanına ilişkin ilk yasal düzenleme, 7 Haziran 2013 tarih ve 28690 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan, 6493 sayılı Ödeme ve Menkul Kıymet Mutabakat Sistemleri, Ödeme Hizmetleri ve Elektronik Para Kuruluşları Hakkında Kanun ile yapılmıştır. Söz konusu kanunla ödeme ve menkul kıymet mutabakat sistemleri ile ödeme ve elektronik para kuruluşları yasal zemine kavuşturulmuştur. Bu düzenlemelerde, büyük ölçüde Avrupa Birliği düzenlemeleri esas alınmakla birlikte ülkemize özgü kimi değişiklikler de bulunmaktadır. Bununla birlikte hem Avrupa Birliği düzenlemelerinde hem de ulusal mevzuatımızda konunun FinTech ekosisteminin dinamiklerine uygun ilke bazlı düzenleme yaklaşımı yerine, kural bazlı bir düzenleme yaklaşımıyla ele alındığı görülmektedir. Ödemeler alanındaki ilerlemeler birden fazla iş modelinin gelişimini de beraberinde getirmiştir. Mevzuatımızda temel olarak; ödeme kuruluşları, elektronik para kuruluşları, ödeme sistemleri ve menkul kıymet mutabakat sistemleri olarak dört farklı kuruluş tipi altında ayrıma tabi tutulan ödeme ekosistemi, kendi içerisinde farklı iş modellerini barındırmaktadır. Ödeme ekosistemi içerisinde oldukça önemli bir paya sahip olan FinTech kuruluşları, yeni teknolojilerle birlikte çok sayıda yeni ürün ve hizmeti iş modellerine dâhil etmişlerdir. Finansal hizmetlerde görülen teknoloji odaklı yenilikçi yaklaşımlar, açık bankacılık gibi iş modelleriyle hem ödeme kuruluşlarını hem de bankalar gibi geleneksel finans kuruluşlarını etkilemekte ve dönüştürmektedir. Dolayısıyla FinTech odaklı ödeme ekosisteminin işleyişinin ortaya konulabilmesi için çalışma kapsamında, geleneksel finans kurumlarının sunduğu standart bankacılık hizmetlerinden ayrışan iş modelleri detaylı olarak incelenmiştir. Finansal teknolojiler ve yeni iş modelleri, fırsatları olduğu gibi çeşitli riskleri de beraberinde getirmektedir. Dolayısıyla düzenleme ve denetim ihtiyacı da artmaktadır. Ödeme alanında faaliyet gösteren ödeme ve elektronik para kuruluşların regülasyonu, 2013-2019 arası dönemde BDDK tarafından yürütülmüş ve 2019 sonunda yapılan bir değişiklikle TCMB'ye devredilmiştir. Ayrıca, 2013 yılından itibaren ödeme ve menkul kıymet mutabakat sistemlerinden sorumlu otorite olan TCMB, yapılan değişiklikle birlikte bu alanda tek yetkili düzenleyici ve denetleyici konumuna gelmiştir. Bu kapsamda, Türkiye'de ödeme alanında faaliyet gösteren kuruluşların denetim ve gözetim yapısı detaylı olarak ele alınmıştır. Ülkemizdeki regülasyon çerçevesi incelenirken, BIS'in ödeme ve menkul kıymet mutabakat sistemlerine ilişkin belirlediği standartlar ve ödemeler alanına ilişkin 2000'lerin başından itibaren düzenleme çalışmaları yürüten Avrupa Birliği uygulamaları da dikkate alınmıştır. Finansal teknolojilerin gelişimi ve 2008 Küresel Finans Krizi sonrası sıkılaşan regülasyonlar, düzenleme ve denetleme ortamını da dönüşüme zorlamıştır. Bu süreçte FinTech kuruluşları denetim ve gözetim çerçevesine dahil edilmeye başlanmış ve bu firmalar için yeni denetim uygulamaları geliştirilmiştir. Ayrıca, finansal teknolojilerin geleneksel finans kuruluşları tarafından da kullanımına bağlı olarak teknoloji kaynaklı mikro ve makro risklerin dikkate alınma zorunluluğu doğmuştur. Son olarak, düzenleyicilerin kendi iş süreçlerini, düzenleme ve denetim uygulamalarını yeni teknolojilere uyarlamaları bir gereklilik olarak ortaya çıkmıştır. Bu kapsamda gündeme gelen yeniliklerden biri de düzenleyici teknolojilerdir. Düzenleyici teknolojilerin bir tarafı finansal kurumların uyum faaliyetlerini kolaylaştırmaya ve bu süreçteki maliyetlerini düşürmeye yönelik olarak teknoloji kullanımını ifade eder şekilde "Regulatory Technology-RegTech" altında kavramsallaştırılırken, diğer taraftan bu kuruluşların risk yönetimi ile denetim ve gözetim faaliyetleri başta olmak üzere ilgili otoriteler tarafından düzenlemelere uyum sürecinde kullanımı "Supervisory Technology-SupTech" altında kavramsallaştırılmıştır. FinTech, RegTech ve SupTech kavramlarının ortak noktası, yürütülen tüm faaliyetlerde teknolojinin imkanlarını olabildiği ölçüde kullanmak olup teknoloji şirketlerinin finans sektörüne yönelik yeni ürün ve araç tasarımlarıyla birlikte, finansal teknolojilerdeki değişim ve dönüşümü hızlandırmasıdır. Teknolojinin yoğun olarak kullanılması getirdiği imkanların ve kolaylıkların yanı sıra operasyonel riskler, siber güvenlik riskleri, dijital ortamda veri mahremiyetinin ve güvenliğinin sağlanamaması gibi birtakım riskleri de beraberinde getirebilmektedir. Aynı zamanda, düzenleyici ve denetleyici otoritelerin bu gelişmeleri yeterince yakından takip edememesine bağlı olarak ortaya çıkabilecek fraud riskleri de söz konusudur. Ayrıca, dijitalleşmenin ve finansal sistem içerisindeki karşılıklı bağlantıların/bağımlılıkların artması teknoloji kullanımı kaynaklı bu risklerin sistemik riske dönüşmesine yol açabilecek niteliktedir. Bu kapsamda, regülasyonun çerçevesinin finansal kuruluşlarla sınırlı olarak çizilmesi yeterli değildir. Teknoloji kaynaklı risklerin etkin bir şekilde denetlenebilmesi için finansal teknolojileri yoğun olarak kullanan kuruluşlarda denetim çerçevesinin; bu kuruluşlara teknik destek sunan teknoloji şirketlerini kapsar şekilde genişletilmesi gerekmektedir. Sadece regülasyon çerçevesinin genişletilmesi yeterli olmayıp ilgi kamu otoritelerinin teknoloji kaynaklı riskleri yeterli ölçüde kavraması ve gerekli tedbirleri alabilmesi için alanında uzman insan kaynağına ve teknolojik altyapıya ihtiyacı vardır. Kamu kurumlarının bütçe kısıtları içinde hareket etmesi, uzman insan kaynağını çekecek seviyede ücret verememesine ve benzer sebeple yeterli seviyede teknolojik altyapı yatırımı yapamamasına neden olmaktadır. Dolayısıyla, finansal sistemde yaşanan teknoloji kaynaklı bu dönüşüm, regülasyon çerçevesinin de dönüşümünü gerektirmektedir. Bu kapsamda çalışmanın amacı; finans, regülasyon ve teknolojinin kesişim noktasında yaşanan bu dönüşümün ve bu süreçte ortaya çıkabilecek risklerin değerlendirilmesi ve söz konusu risklerin etkin denetimine ilişkin çözüm önerilerinde bulunmaktır. Amaç doğrultusunda, ödemeler alanında faaliyet gösteren FinTech kuruluşları özelinde finansal teknolojilere ilişkin bir risk değerlendirilmesi yapılmıştır. Mevcut durumda ödeme faaliyeti gösteren kuruluşlardan, ödeme ve menkul kıymet mutabakat sistemleri; finansal istikrar açısından taşıdıkları önem, finansal sistemin etkinliğini artırmak suretiyle para politikaları üzerinde dolaylı bir etkilerinin bulunması ve sistemik önemleri gibi sebeplerle merkez bankalarının gözetimine tabi tutulmaktadır. Bu gözetim faaliyetinin kuruluşların tek tek uyumluluklarının denetiminden ziyade bir bütün olarak bir ödeme sisteminin istikrarına odaklanması uluslararası uygulama ve ilkeler ile merkez bankasının asli fonksiyonları itibarıyla isabetli olarak değerlendirilmiştir. İş modelleri, yürüttükleri faaliyetler ve finansal sistem içerisinde üstlendikleri fonksiyon dikkate alınarak ödeme ve elektronik para kuruluşları özelinde FinTech'lerin denetimi içinse yeni bir denetim modeli önerilmiştir. Denetim modeli önerisi kapsamında, finansal düzenleyicilerin mevcut organizasyonel modellerine bakıldığında; kamu kurumu, kamu organizasyonu, öz denetim organizasyonu ve atanmış özel sektör kuruluşları olmak üzere dört farklı düzenleyici organizasyonun bulunduğu görülmektedir. Ödeme ve elektronik para kuruluşları özelinde FinTech sektörünün denetimi için sektörün dinamikleri de göz önünde bulundurularak öz denetim organizasyonu önerilmektedir. Öz denetim modeli; sektör düzenlemelerini oluşturma, uygulama ve denetleme gücüne sahip, kamusal olmayan bir kuruluşun varlığını gerektirmektedir. Türkiye'de finansal sektörün regülasyonunda öz denetim organizasyonuna benzer bir yapı bulunmamakla birlikte, Türkiye Ödeme ve Elektronik Para Kuruluşları Birliği'nin bir öz denetim modeli organizasyonu olarak yeniden yapılandırılabileceği düşünülmektedir. Öz denetim modelinin sağlıklı bir şekilde işleyebilmesi için; yasal zeminin oluşturulması, örgüt yapısının çıkar çatışmalarını önleyecek şekilde yapılandırılması, ilgili kamu otoritesi ile olan ilişkilerin açık bir şekilde belirlenmesi, sektör oyuncuları açısından oluşturulan düzenleme ve denetim yapısının kolay anlaşılır olması gibi hususlar ayrıca önem taşımaktadır.

DenetimElektronik paraElektronik ödeme sistemleri+5
Enver Sedat Gültekin
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
10
DoctorateOpen AccessTR

Muhasebede ihtiyatlılık kavramı: Borç sözleşmeleri, sürdürülebilirlik raporlaması ve kriz dönemlerinde bankaların kredi kapasitesi üzerinde ihtiyatlı muhasebe uygulamalarının analizi

İhtiyatlılık kavramı muhasebe ve finansal raporlama temelinde önemli bir yer tutmakta ve gelişimi, muhasebe tarihinde uzun yıllara dayanmaktadır. İhtiyatlılık kavramının muhasebe ve ölçme yöntemlerindeki rolü ve önemi konusunda birçok çalışma bulunmaktadır. Geçtiğimiz 20 yıldaki ampirik araştırmalar incelendiğinde kavramının birçok farklı alanda şirketlerin daha iyi sonuçlara ulaşmasını sağladığı görülmüştür. Araştırma kapsamında muhasebede ihtiyatlılık kavramının gerek UFRS Kavramsal Çerçeve gerekse akademik çalışmalar içerisindeki yeri incelenmiştir. 1989 yılında oluşturulan Uluslararası Muhasebe Standartları Kavramsal Çerçevesi'nde ihtiyatlılık kavramı güvenilirlik ile ilişkili olarak ön planda tutulmuştur. Ancak, 2006 yılında yayınlanan tartışma metninde Uluslararası Muhasebe Standartları Kurulu ve Amerikan Muhasebe Standartları Kurulu ihtiyatlılık kavramını finansal bilginin niteliksel özellikleri arasında görmediğini belirtmiştir. Bu görüş hâkim kavramsal çerçeveden farklı olmakla birlikte, finansal raporlamaya ilişkin çoğu standartta yer alan ihtiyatlılık kavramının önemini azaltmamıştır. IASB tarafından yapılan değişiklik ile UFRS kavramsal çerçeveden 2010 yılında ihtiyatlılık kavramı çıkarılmıştır. IASB bunun nedenini, ihtiyatlılığı tanımlayarak teşvik etmenin önyargılı bir tutum sergilemek olacağını, ayrıca muhasebe uygulamalarına yön verme olarak değerlendirilebileceğini, dolayısıyla kaldırılması gerektiğini ifade etmiştir. Eylül 2010'da bir önceki kavramsal çerçeveden tarafsızlık ilkesi ile çeliştiği gerekçesiyle çıkarılan ihtiyatlılık kavramı, Mart 2018'de IASB'nin yayınladığı kavramsal çerçevede ihtiyatlı davranışın tarafsızlık ilkesini desteklediğine vurgu yapılarak ve gerçeğe uygun sunum altında karşımıza çıkmaktadır. İhtiyatlılık ilkesi, literatürde muhasebenin niteliksel özelliklerinden biri olmakla kalmayıp, muhasebenin işleyişini sağladığı, "raporlama" ve "ölçme" kavramlarının gövdesini oluşturduğu şeklinde açıklanmaktadır. Raporlama ve ölçme muhasebenin temelini oluşturmakla birlikte, finansal durum tablolarında nelerin yer alacağının ve hangi tutarda olacağının belirlenmesinde esas görev almaktadır. Kavramsal çerçevenin bu konuda zayıf konumda yer alması açısından eleştirilmiştir. Kavramsal çerçevede yer alan "ihtiyaca uygunluk" (relevance), "gerçeğe uygun sunum" (faithful representation) ve "karşılaştırılabilirlik" (comparability) gibi niteliksel özellikler ile açık, kesin bilgi sunmak için bir rehber olmada zayıf ve uygulamaya yönelik problemleri çözmede yetersiz kalmakta olduğunun ayrıca altı çizilmektedir. Tezin birinci bölümünde muhasebede ihtiyatlılık kavramı ile ilgili tanımlar, tarihsel süreçte ihtiyatlılık kavramı, muhasebe doktrinindeki yeri ve öneminin değerlendirilmesi yapılmıştır. İhtiyatlılık alanında yapılan akademik çalışmalar son yirmi yıl üzerinden konularına göre incelenip, literatür taramasına yer verilmiştir. Son yirmi yılda yapılan çalışmalar incelendiğinde ihtiyatlılık konusunda birçok alanda çalışıldığı görülmektedir. Bunlara örnek olarak ihtiyatlılık seviyesinin firmaların daha etkin iç kontrol sistemleri ile ilişkili olduğu, denetçinin güvence sağlaması ve denetim kalitesinin şirketlerin ihtiyatlılık raporlamasına olan olumlu etkileri, şirketlerin daha etkin yatırımlar yapmasını sağlaması, yönetimsel riskler ile daha etkin mücadele edilmesi, benzer şekilde kar yönetimi uygulamaları ile olan ilişkisi sayılabilir. Ayrıca, ulusal kültürün muhasebe ihtiyatlılığını etkilemesi, muhasebe ihtiyatlılığı ile CEO'ların aşırı güven sorunları, ihtiyatlılığın makroekonomik göstergeler ve para arzı üzerindeki etkileri, UFRS uygulamaları ile olan ilişkisi üzerinde de çalışmalar yapılmıştır. Birinci bölümün devamında, çalışmanın araştırma kısmına dayanak oluşturacak ihtiyatlılık seviyesinin belirlenmesinde kullanılan ölçüm yöntemleri incelenmiştir. Birinci yöntem, Basu (1997) tarafından geliştirilen panel veri regresyon yöntemi ile oluşturulmuş asimetrik zamanlılık ölçüm yöntemidir. Asimetrik zamanlılık (asymmetric timeliness) olarak isimlendirilen bu ölçüm yöntemi ihtiyatlılık seviyesinin tespitinde şirket karlarının veya zararlarının, kötü haberlerden iyi haberlere kıyasla daha çabuk etkilenmesi esasına dayandırılmıştır. Bu yöntem ile şirket karının, negatif getirilere olan eş zamanlı duyarlılığının pozitif getirilere kıyasla iki ile altı kat arasında değişen bir oranla daha fazla çıkması ile ihtiyatlılık seviyesini açıklamaktadır. Yöntemin içinde barındırdığı sınırlılıkların ve kısıtlarının iyileştirilmesi üzerine birçok çalışma geliştirilmiş olmakla beraber; yöntem ihtiyatlılık seviyesinin ölçümünde temel dayanak olması bakımından önemlidir. Şirketlerin ihtiyatlılık seviyesinin belirlenmesinde yaptığımız gruplandırmada ikinci yöntem defter değeri/pazar değeri ölçüm yöntemidir. Bu yöntem ilk olarak Beaver ve Ryan (2000) tarafından geliştirilmiştir. Yöntem esasen defter değerindeki değişimlerin gelecekteki özsermaye getirisinin tahminlenmesinde farklı etkilere sahip olan iki önemli nedene bağlı olduğunu ifade etmiştir. Bu iki nedeni sapmalar (bias) ve gecikmeler (lags) olarak sıralamıştır. Sapma ve gecikmelerin defter/pazar değerine olan etkisi ve özsermaye getirisini tahmin etmedeki rolü irdelenmiştir. Sapma olarak defter değerinin pazar değerinin üzerinde (altında) olması dolayısıyla defter-pazar değeri oranının yüksek (düşük) hesaplanmasından kaynaklı sapmalar açıklanmıştır. Sapmaların raporlama kaynaklı faktörler -tarihi maliyet ya da ihtiyatlılık- veya ekonomik çevresel faktörler -beklenen bugünkü değer hesaplaması ya da enflasyonkaynaklı olabileceği belirtilmiştir. Gecikmeler ise beklenmeyen ekonomik karların (zararların) hemen değil zaman içinde raporlanmasından kaynaklanan defter değerine olan etkiler olduğunu ifade etmiştir. Bu sebeplerle defter/pazar değeri gerçek ortalamalarından yüksek (düşük) hesaplanmaktadır. Gecikmelerin defter/pazar değeri üzerinde oluşturduğu geçici etkilerin sapmalar ile benzer şekilde hem raporlama hem de ekonomik ve/veya çevresel faktörlerden kaynaklı ortaya çıkabileceğini açıklamıştır. Üçüncü yöntem ise faaliyetlerden kaynaklanan tahakkuklar ve nakit akışlarıdır. Givoly ve Hayn (2000) tarafından oluşturulan bu yöntem, muhasebede ihtiyatlılık kavramını ölçmek amacıyla faaliyetlerden kaynaklanan tahakkuklar ile nakit akışlarının ilişkisini incelemiştir. İhtiyatlılık gelir ve karların muhasebeleştirilmesini yavaşlatan, gider ve zararların muhasebeleştirilmesini hızlandıran ve varlıkları düşük, yükümlülükleri yüksek göstermek amacıyla muhasebe politikalarının seçilmesi olarak tanımlanmıştır. İhtiyatlılık ölçümü ile ilgili olarak birikmiş faaliyet dışı tahakkuklar (accumulation of nonoperating accruals), iyi haberlere ve kötü haberlere göre kazançların zamanlılığı, kazançların dağılımı ve piyasa/defter değeri ölçüm yöntemlerini incelemiştir. İhtiyatlı bir raporlamada kazançların dağılımsal olarak negatif eğilim (skewness) ve değişkenlik (variability) göstermesi beklendiği ifade edilmiştir. İhtiyatlı bir finansal raporlamanın karlılığın düşmesine ve birikmiş negatif tahakkukların artmasına neden olabileceği savunulmuştur. Tezin üçüncü ve dördüncü bölümleri ihtiyatlılık üzerine üç alanda araştırma yapılmıştır. Bu alanlar borç sözleşmeleri, sürdürülebilirlik raporlaması ve bankaların kredi kapasiteleri olarak sıralanabilir. Borç sözleşmeleri konusunda ihtiyatlılık seviyesi yüksek olan şirketlerin borç sözleşmesi açıklaması yapma olasılığı daha yüksek olup, olmadığı test edilmiştir. Ardından şirketlerin ihtiyatlılık seviyeleri yükseldikçe borç sözleşmelerini yeniden yapılandırma açıklaması yapma olasılığı test edilmiştir. Araştırma kapsamında ilk olarak Borsa İstanbul'da yer alan finans sektörü dışındaki şirketlerin ihtiyatlılık seviyelerinin değerlendirilmesi amacıyla 290 şirkete ait 3.931 şirket-yıl gözlemi üzerinden Basu (1997) modeli üç farklı dönemde ihtiyatlılık seviyelerinin dönemsel karşılaştırılması amacıyla 9 farklı seviyede test edilmiştir. Aynı veri setine Khan ve Watts (2009) tarafından geliştirilen bir firma-yıl için ihtiyatlılıktaki değişimi ve ihtiyatlılık seviyesindeki yıl bazlı kesitsel çalışma (crosssectional) ile değişimleri gösterecek ölçme yöntemi uygulanmış ve araştırmanın hem borç sözleşmeleri hem de sürdürülebilirlik raporlaması bölümünde kullanılacak olan firma-yıl bazlı ihtiyatlılık puanları 2000-2019 dönemini kapsayan 19 yıl için hesaplanmıştır. Bu bağlamda yapılan araştırma uluslararası çalışmalarda kullanılan asimetrik zamanlılık yönteminin Türkiye'de geniş kapsamlı incelenmesini sağlaması açısından oldukça önemlidir. Asimetrik zamanlılık araştırması sonucucunda Türkiye'deki şirketlerin ihtiyatlılık seviyesinin kötü haberlerin iyi haberlere duyarlılığı bağlamında 1,5 ile 2 kat arasında değiştiği görülmüştür. 2000 – 2019 yıllarının incelendiği modellerde farklı hisse fiyatı seviyelerinde ihtiyatlılık düzeyinin 1,8 kat olduğu 0,01 anlamlılık düzeyinde görülmüştür. 2000 – 2008 yılları incelendiğinde ise ortalama fiyat dışında mart ayı ve aralık ayı hisse fiyatlarına göre ihtiyatlılık seviyesinin 1,5 ile 0,8 kat olduğu görülmektedir. Son olarak 2009 – 2019 dönemi incelendiğinde negatif kazançların pozitif kazançlara göre hassasiyet seviyelerini ifade eden ihtiyatlılık seviyesinin benzer şekilde 1,2 ile 1,8 kat arasında değiştiği görülmektedir. Uluslarası literatürdeki çalışmalar ile karşılaştırıldığında Türkiye'de kötü haberlerin iyi haberlere duyarlılığı bağlamında ihtiyatlılık seviyelerinin daha ılımlı olduğu görülmektedir. Ayrıca, asimetrik zamanlılık yönteminin varsayımları altında bu sonuçlara ulaşıldığı göz önünde tutulmalıdır. Borç sözleşmeleri ve ihtiyatlılık ilişkisinin incelendiği araştırma sonucunda ise 2009 – 2019 yıllarını kapsayan dönemde şirketlerin ihtiyatlılık düzeyleri ile sözleşme açıklamaları yapma olasılıkları arasında %5 anlamlılık seviyesinde pozitif ilişki bulunmuştur. Ancak şirketlerin kredilerini ve borç sözleşmelerini yeniden yapılandırma, refinansman sağlamaları ile ihtiyatlılık puanları arasında ilişki görülmemiştir. İhtiyatlılık ve kurumsal sosyal sorumluluk raporlamasının incelenmesi bir diğer araştırmayı oluşturmaktadır. Kurumsal sosyal sorumluluk kavramı bir şirketin toplum ve çevre üzerindeki sorumluluklarını; topluma ve çevreye olan etkilerini değerlendirmek, yürütmek ve yönetmek için gerçekleştirdiği tüm kurumsal faaliyetler ve politikalar bütünü olarak tanımlamıştır. Tez kapsımda, KSS çalışmalarının tarihi süreç içerisindeki gelişimi, boyutları, ihtiyatlılık ile olan ilişkisine yer verilmiştir. Ayrıca, KSS araştırmalarına ekonomik açıdan yaklaşan çalışmaların temel aldığı vekâlet teorisi ve paydaş teorisi açıklanmıştır. Paydaş teorisi kapsamında finansal veya finansal olmayan tüm paydaşlara eşit duruş sergilenerek ihtiyatlı raporlama ile KSS raporlaması arasında pozitif ilişki olduğu öne sürülmektedir. Vekâlet teorisi ise ihtiyatlı finansal raporlama ile KSS raporlaması arasında negatif bir ilişki olduğunu ileri sürmektedir. Özetle, vekâlet teorisi açısından şirketlerin KSS performansları ve ihtiyatlı raporlamaları arasında paydaş teorisinin tersi bir ilişki söz konusudur. Teorik çerçevenin oluşturulmasının ardından KSS performansı ile ihtiyatlılık arasındaki ilişkiyi konu alan çalışmalar kapsamında araştırma hipotezi oluşturulmuştur. Araştırma kapsamında şirketlerin sürdürülebilirlik raporlaması performansının koşullu ihtiyatlılıkla olan ilişkisi panel veri regresyon analizi ile test edilmiştir. Regresyon modeli kapsamında 40 firmadan 222 firma-yıl için 2008 ile 2019 yılları kapsayan dönemde test edilmiştir. Çalışma sonucunda paydaş teorisi ile paralel olarak KSS raporlamaları ile ihtiyatlılık seviyeleri arasında pozitif ilişki bulunmuştur. Son araştırma ise Türk Bankacılık Sektörü kriz dönemlerinde bankaların kredi verme kapasitelerinin ihtiyatlılık seviyeleri ve banka büyüklükleri ile olan ilişkisi üzerine olmuştur. Kredi veren taraf olarak bankalar temel alındığında kriz dönemlerinde kredi kapasiteleri ve ihtiyatlılık seviyeleri ilişkisi oldukça önem taşımaktadır. Bu bölüm kapsamında Türk Bankacılık Sektörü kriz dönemlerinde bankaların kredi verme kapasitelerinin ihtiyatlılık seviyeleri ve banka büyüklükleri ile olan ilişkisi incelenmiştir. Bankaların finansal kriz dönemlerinde kredi vermeye dönük politikalarının değişmesi, verdikleri kredi miktarlarının çoğunlukla azalma eğilimi olması ile muhasebe ihtiyatlılığı ve banka büyüklüklerinin buna etkileri değerlendirilmiştir. Araştırma kapsamında üç hipotez testi yapılmıştır. İlk olarak bankaların kriz dönemlerinde kredi verme kapasiteleri düşme eğilimi incelenmiştir. Ardından, kriz dönemlerinde bankaların kredileri verme düzeyleri, daha fazla ihtiyatlılık düzeyine sahip bankalar için daha az ihtiyatlılık düzeyindeki bankalara göre daha fazla olup olmadığı test edilmiştir. Üçüncü ve son hipotez ise büyük bankaların, banka kredileri verme düzeyleri ve ihtiyatlılık arasında ilişki üzerinedir. Bankaların asimetrik zamanlılık ölçümü 1999-2019 yılları arasında toplam 9 bankaya ait 175 banka-yıl verisine, kredi değişimin kriz dönemlerinde ihtiyatlılık üzerindeki etkileri ise 29 bankaya ait 396 banka-yıl gözlemine uygulanmıştır. Çalışma sonucunda kriz dönemlerinde bankaların kredi kapasitelerinin daraldığı ve ihtiyatlılık seviyesi yüksek olan bankaların bu daralmadan daha az etkilendiği sonucuna varılmıştır.

Banka kredileriBorç sözleşmeleriFinansal muhasebe+7
Destan Halit Akbulut
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Hileli finansal raporlama: Muhasebe manipülasyonu ile karlılık oranları ilişkisine yönelik ampirik bir araştırma

Finansal bilgi; finansal nitelik taşıyan, finansal sistemi doğrudan veya dolaylı etkileyen, en başta muhasebe işlemleri ile işlerlik kazanıp sonrasında finansal tablolara aktarılan bilgi olarak tanımlanmaktadır. Bu bilgilere işletmelerin genel ve özel amaçlı finansal tablolarından erişilmektedir. Finansal bilgilerin açık, anlaşılır, sade ve öz olması işletmelerin finansal bilgiden faydalanacak tüm iç ve dış paydaşlarının değerlendirmeleri açısından önem taşımaktadır. Her paydaş finansal bilgiyi kendi açısından yorumlamakta ve işletme ilgili değerlendirmelerini ilgili bilgiler yoluyla yapmaktadır. Finansal bilgilerin kalitesi, finansal raporlama ve denetim arasında güçlü bir ilişki bulunmaktadır. İşletmeler finansal bilgileri, finansal raporlama aracılığıyla kullanıcılarına sunmaktadır. Finansal raporlamanın kalitesi sunduğu fayda ile yakından ilişkilidir. Doğru, zamanında, anlaşılır bir raporlama hem yüksek verim sağlayacak hem de denetim açısından gerçekçi bir rehber oluşturacaktır. İşletmeler denetim süresince finansal raporlamanın sunduğu bilgileri kullanmaktadır. Denetçilerin görüşlerini doğru bir şekilde oluşturmaları açısından finansal bilgilerin kalitesi önem arz etmektedir. Denetim faaliyeti süresince denetçiler, işletmelerin muhtelif finansal tablolarından ve faaliyet raporlarından yararlanmaktadır. Raporlardaki ve tablolardaki bilgilerin gerçekçi olması, bağımsız denetim raporlarında sunulacak görüşlerin kalitesi ile doğru orantılıdır. Finansal tablolar, paydaşların yatırım kararları alma sürecinde önemli bilgiler sağlamaktadır. Daha güçlü finansal denetim ve raporlama standartları sayesinde bilgi kalitesinde artış gözlemlenmektedir. Bilgi asimetrisi bu sayede azalmaktadır. Ayrıca yatırımcılara güven verilmesi açısından önem teşkil etmektedir. Muhasebe manipülasyonu; şirketlerin gerçek ve/veya tüzel kişi/kişilere fayda sağlamak amacıyla muhasebe ilkeleri, standartları ve düzenlemelerdeki boşluklardan ve esnekliklerden yararlanarak finansal tablolarda yer alan finansal bilgiler üzerinde gerçekleştirdikleri işlemlerdir. Ancak muhasebe manipülasyonu hile ile karıştırılmamalıdır. Muhasebe manipülasyonu, kurallar, yasalar ve ilkelerdeki boşluk ve esneklerden yararlanma hali olup yasal sınırlar içerisinde gerçekleştirilmektedir. Hilede ise her türlü ilke, standart, kural ve yasanın ihlal edilmesi durumu mevcuttur. İşletmelerde muhasebe manipülasyonuna zemin hazırlayan bazı durumlar mevcuttur. Alt kademelerde çalışan veya hissedar pozisyonunda olan kişilerin aynı zamanda yönetimde önemli derecede söz sahibi olmaları bu durumlardan bir tanesidir. Bununla birlikte finansal bilgilerin sunumunda yaşanan zamanlama problemleri, şirket iç kontrol yapısının güçlü olmaması ve finansal bilgileri inceleyen kişi veya kurumların işletme yönetiminde baskı unsuru oluşturabilmesi gibi konular işletmelerde muhasebe manipülasyonu uygulamalarına zemin hazırlamaktadır. Muhasebe manipülasyonu uygulamalarının faydası; işletmelerin tüzel kişiliğine faydalı olmasının yanında işletme ortaklarının ve yöneticilerinin de çıkarlarına hizmet edebilmektedir. İşletmelerin genel olarak paydaşlara karşı güvenirliğinin artırılması, hisse senedi fiyatlarında yükseliş sağlanması, yöneticilerin yüksek kardan elde edecekleri prim, ücret, vb. konularda kendilerine kazanç sağlamaları, işletmelerin vergiden ve regülasyonlardan muaf olma düşünceleri, kendilerini finansal bilgiler üzerinde manipülasyon yapmaya iten konular olarak ön plana çıkmaktadır. İşletmelerin nihai amacı kazanç elde etmektir. Kazancın finansal tablolara yansıtılması işletme etiği ve kurum kültürü çerçevesinde değerlendirilmelidir. Kazancın yüksek veya düşük gösterilmesi durumuna farklı amaçlar ve çıkarlar doğrultusunda rastlanılmaktadır. İşletmelerin özellikle vergisel durumlardan dolayı manipülasyona başvurması sıklıkla rastlanan bir durumdur. Vergi ödemekten, rutin inceleme, soruşturma, vb. olgulardan kaçınma amacıyla işletmelerin karlarını manipüle ettikleri söylenebilir. Hatta vergilendirilebilir karını hiç yansıtmadan faaliyetlerini kayıt dışı sürdüren işletmeler de mevcuttur. Söz konusu durum işletmenin faaliyet gösterdiği sektöre göre değişmekle birlikte temel ihtiyaç ürünlerinin karşılandığı sektörlerde daha sık rastlanılmaktadır. Kayıt dışı ekonominin yaygın olduğu ülkelerde muhasebe manipülasyonun görülme olasılığı artmaktadır. Bununla birlikte banka, leasing, faktoring gibi kredi veren kuruluşlar ile piyasa tedarikçilerine olumlu bir izlenim verme amacıyla karlar yüksek gösterilebilmektedir. İşletmelerin borç veren kuruluşlarla yaptıkları standart sözleşmeler bulunmaktadır. Bu sözleşmeler her iki tarafın menfaatlerinin korunmasının yanında genelde borç veren kuruluşların lehine oluşturulmaktadır. İşletmelerin ilgili sözleşmelere yönelik taahhütlerini yerine getirememesi sonucunda borç veren kuruluşlar işletmenin yönetimine yaptırımlar uygulayabilmektedir. Bu durumdan kaçınmak amacıyla da işletmeler muhasebe manipülasyonuna başvurabilmektedir. Ayrıca temettü dağıtımından pay alma, ücret ve diğer kazanç kalemlerinde kişisel menfaatlerin ön planda tutulması, yatırımcılara hoş görünme amacıyla piyasa rasyoları üzerindeki gerçek dışı hareketler de kazancın manipüle sebeplerindendir. Muhasebe manipülasyonu, değişik tekniklerle gerçekleştirilebilir. Bu teknikler dışında pratikte karşılaşılan ve üzerinde ulaşılan birtakım teknikler, davranışlar ve işlemler de manipülasyon kapsamında değerlendirilmektedir. Söz konusu tekniklerin belli bir amacının olması, suç unsuru taşıması ve sermaye piyasalarının işleyişine zarar vermesi açısından ortak yönleri bulunmaktadır. Muhasebe manipülasyonlarını farklı kriterlere göre gruplandırmak mümkündür. Muhasebe manipülasyonları hareket bazlı, bilgi bazlı ve işlem bazlı olmak üzere 3 grupta incelenmektedir. Hareket bazlı manipülasyonlar; varlıkların gerçek veya algılanan değerlerini değiştiren manipülatif işlemlerden oluşmaktadır. Bu manipülasyon türünde işletmenin hisse senetlerinin piyasa değeri yükseltilmeye çalışılmaktadır. Manipülatörler ilgilendikleri hisselerin fiyatını belli bir noktaya çekip karlılığı manipüle etmeyi amaçlamaktadır. Bilgi bazlı manipülasyonlar; yatırım danışmanları veya işletmeler tarafından gerçeklerin saptırılarak yanlış, yanıltıcı, eksik bildirilmesi durumunda ortaya çıkmaktadır. Manipülatörler düşük fiyattan aldıkları menkul kıymetler hakkında kamuoyuna ve özellikle potansiyel yatırımcılara medya aracılığıyla yalan, yanlış, eksik, hatalı ve yetersiz bilgilendirme yaparak menkul kıymetlerin değerini artırma çabası içine girmektedir. İşlem bazlı manipülasyonlar; yalnızca alım-satım işlemleri yaparak piyasa katılımcılarını yanıltma amacı gütmektedir. SPK'ya göre; sermaye piyasası araçlarına ilişkin yanlış ve yanıltıcı izlenim oluşturmak amacıyla alım-satım yapma, emir verme, emri iptal etme, vb. konular işlem bazlı manipülasyonlar arasında sayılmıştır. Muhasebe manipülasyonunun gerçekleştirilmesinde belli başlı yöntemler yer almaktadır. Söz konusu yöntemler; kar yönetimi, karın istikrarlı hale getirilmesi, agresif muhasebe, büyük temizlik muhasebesi ve yaratıcı muhasebedir. Kar yönetimi; yöneticilerin raporladığı kısa vadeli dönem net karını etkilemek için gerçekleştirilen faaliyetlerdir. Başta yatırımcılar olmak üzere paydaşların kararlarını ve düşüncelerini etkilemeye yönelik muhasebe bilgisinin kasten yanlış açıklanması veya hiç açıklanmaması durumudur. Karın istikrarlı hale getirilmesi; dönemler itibariyle karlardaki dalgalanmaları azaltmak amacıyla karın yüksek olduğu dönemde düşük, düşük olduğu dönemde ise yüksek gösterilmesi durumudur. Agresif muhasebe; amaçlara ulaşabilmek için, genellikle yüksek kar gösterebilmek amacıyla, genel kabul görmüş muhasebe standartlarına uygun olup olmadığı dikkate alınmadan, ilkelerin, standartların, prensiplerin kasten ve zorlayıcı bir şekilde uygulanması durumudur. Büyük temizlik muhasebesi; işletmelerde yönetim değişikliği gerçekleştiğinde, gelecekte karın yükseltilmesi, istikrarlı hale getirilmesi, hissedarların kazançlarının tekrar güvence altına alınmasının sağlanması amacıyla faydalı olmayan kalemlerin gider yazılarak finansal tablolardan çıkarılması işlemlerinden oluşmaktadır. Yaratıcı muhasebe; finansal tablo kullanıcılarının reflekslerini önceden tahmin ederek finansal tabloların manipüle edilmesi esasına dayanmaktadır. Muhasebe ilkelerinin ve standartlarının eksikliklerinden, esnekliklerinden ve boşluklarından yararlanarak finansal tablolar, paydaşların beklentileri doğrultusunda hazırlanır. Yaratıcı muhasebeyi hileden ayıran en önemli unsur, yaratıcı muhasebenin yasalara aykırı olmaması ve yasalar içerisinde gerçekleştirilmesidir. Ayrıca diğer manipülasyon yöntemlerinden farklı olarak yaratıcı muhasebe, kar yönetimi gibi yalnız gelir tablosu üzerinde yapılan değişiklikler değil, işletmenin diğer finansal tabloları üzerinde de yapılan manipülasyonlardır. Muhasebe manipülasyonu uygulamaları sadece karlılık ve gelir tablosu bazında değerlendirilmemelidir. Manipülatif işlemler bir bütün olarak bilanço ile dikkate alınmalıdır. Bu kapsamda muhasebe manipülasyonu uygulamalarını gelir – gider manipülasyonları, varlık – yükümlülük manipülasyonları ve finansal tablo hesaplarının sınıflandırılmasından kaynaklı manipülasyonlar olarak incelenmektedir. Gelir – gider manipülasyonları işletmelerin gelir kalemleri üzerinde artıcı/azaltıcı veya gider kalemleri üzerinde artırıcı/azaltıcı işlemlerinden oluşmaktadır. İşletmelerin karlılığını düşük göstermek istemesinin en temel nedeni vergi ödememe ya da daha düşük vergi ödeme isteğidir. Karlılığın yüksek gösterilmesinin ise birçok sebebi bulunabilir. Bunların başlıcaları; kreditörlere ve yatırımcılara olumlu bir imaj sunma çabasıdır. Varlık-yükümlülük manipülasyonları en fazla alacak ve stok kalemleri üzerinde gerçekleştirilmektedir. Bu kapsamda özellikle kayıt dışılığın fazla olduğu ekonomilerde faturasız işlemlerle ilintili gerçekleştirilen uygulamalar ön plana çıkmaktadır. Bir diğer manipülasyon uygulaması ise finansal tablo kalemlerinin başka bir kalemde izlenmesinden kaynaklı işlemlerdir. Bu sayede ulaşılmak istenen amaç doğrultusunda bilanço ve gelir tablosu bakiyelerinin yeri kasten farklı bir kalemin altında gösterilmesidir. Muhasebe manipülasyonunu ortaya çıkarmak amacıyla hem bağımsız denetçilere hem de denetleyici ve düzenleyici kuruluşlara yardımcı olabilmek amacıyla zaman içerisinde istatistiki tahmin modelleri geliştirilmiştir. Araştırmalar incelendiğinde söz konusu tahmin modellerinin finansal tablo verileri ve dipnot analizlerine dayanarak oluşturulduğu tespit edilmiştir. Muhasebe manipülasyonu tahmin modelleri; tahakkuk bazlı modeller, karma modeller ve alternatif modeller olmak üzere üç başlık altında sıralanmaktadır. Tahakkuk esaslı modeller; Healy, DeAngelo, Jones, Düzelmiştiş Jones, Endüstri ve Barton – Simko modellerinden oluşmaktadır. Karma modeller ise; başta Beneish'in 1997, 1999 ve 2013 çalışmaları ile Beneish TR, Spathis ve Spathis, Doumpos ve Zopounidis Modellerinden oluşmaktadır. Zaman içerisinde ise bu modellere karşılık alternatif modeller geliştirilmiştir. İlgili modeller yapay sinir ağları modeli, regresyon modeli, karar ağacı modeli, diskriminant analizi ve genetik algoritmalar şeklinde oluşturulmuştur. Modeller genel olarak incelendiğinde araştırmada; yalnız iki dönemlik finansal verilere ihtiyaç duyulması ve muhasebe manipülasyonunu ortaya çıkaracak çeşitli finansal kalemleri kullanıyor olmasından dolayı araştırmada Beneish (1999) modeli tercih edilmiştir. Bu kapsamda; halihazırda hisseleri Borsa İstanbul A.Ş. (BİST)'de işlem gören imalat şirketlerinin muhasebe manipülasyonuna başvurma olasılıkları ile karlılık oranları arasındaki ilişki incelenmiştir. İlk aşamada Beneish (1999) modeli kullanılarak şirketlerin manipülasyon olasılıkları tespit edilmiş, sonrasında karlılık oranları ile diskriminant analizi gerçekleştirilmiştir. Araştırmada, ana sektör olarak imalat sektörü seçilmiş olup araştırmanın baz yılı 2020 olarak belirlenmiştir. Bu kapsamda araştırmanın evrenini imalat sektöründe faaliyet gösteren 190 şirket oluşturmaktadır. Araştırmanın yapıldığı alt sektör ise Kimya, İlaç, Petrol, Lastik ve Plastik Ürünler sektörüdür. Söz konusu sektörde faaliyet gösteren 37 şirket arasından analizde aykırılık gösteren 4 şirket araştırma kapsamı dışında bırakılmış ve araştırmanın örneklemine 33 şirket dahil olmuştur. Araştırma kapsamında öncelikle örnekleme dahil işletmelerin manipülasyon olasılıkları hesaplanmıştır. Söz konusu olasılıklar hesaplandıktan sonra Beneish (1999)'in çalışmasında belirlediği -2,22 eşik değerine göre şirketler; manipülasyona başvurma olasılığı bulunan (1) ve manipülasyona başvurma olasılığı düşük olan (0) şeklinde sınıflandırılmıştır. Gruplandırma sonucu 14 şirketin manipülasyona başvurma ihtimalinin bulunduğu, 19 şirketin ise manipülasyona başvurma olasılığının düşük olduğu belirlenmiştir. Araştırmanın bağımsız değişkenleri brüt kar marjı, favök marjı, hisse başına kar, net kar marjı ve öz kaynak karlılığı oranlarından oluşmaktadır. Araştırmanın kalan kısmında ise hangi karlılık oranlarının işletmelerin manipülayona başvurma olasılıkları konusunda ayrıştırıcı olduğu diskriminant analizi ile test edilmiştir. Araştırma sonuçlarından hareketle; 2020 yılında imalat sektöründe faaliyet gösteren şirketlerin karlılık oranları ile söz konusu şirketlerin manipülasyon olasılıkları arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir. Bu kapsamda araştırmanın yokluk hipotezi ret edilmiş ve alternatif hipotez kabul edilmiştir. Ayrıca diskriminant analizine göre manipülasyona başvurma olasılığı zayıf olan şirketlerin %94,7'sinin doğru, %5,3'ünün yanlış sınıflandırıldığı tespit edilmiştir. Manipülasyona başvurma olasılığı bulunan şirketlerin ise %64,3'ü doğru sınıflandırılırken %35,7'i yanlış sınıflandırılmıştır. Sonuç olarak; örnekleme dahil olan şirketlerin %81.8'inin doğru sınıflandırıldığı görülmektedir.

Finansal raporlamaHileli işlemlerKar oranları+5
İlhan Acar
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
10
DoctorateOpen AccessTR

Finansal piyasalarda tahmin yöntemleri: Türkiye'de tahvil-pay getiri farkı oranı ile finansal piyasaların tahmini üzerine bir araştırma

Tezin çıkış sorusu olarak Fiyat/Kazanç ve Temettü Verimi gibi geleneksel finansal oranlar yerine tahvil ve pay getirileri arasındaki ilişkide gizli olan bilginin sermaye piyasalarındaki hareketleri tahmin etmek için kullanılıp kullanılamayacağı belirlenmiştir. İlgili finansal veriler çok geriye gitmemekle birlikte özellikle tahvil getirileriyle ilgili metodolojileri farklı değişik endeksler bulunmakta ve bunlar kendi içlerinde çeşitli sıkıntıları barındırmaktadır. İncelenen veriler literatürde çok kullanılmamıştır. Bu bakımdan çalışma öncesi kullanılacak veriler derinlemesine incelenecektir. Bu da çalışmanın Türkiye açısından incelemeye konu olabilecek verilerin detaylı bir şekilde derlenmesi ile güçlü ve zayıf yanlarının ortaya konulmasını sağlamıştır. Araştırma ile Türkiye'de tahvil getirileri için en uygun karşılaştırma ölçütünün (daha açıklayıcı) eski BIST endeksleri, BIST-KYD endeksleri, TEB BENCH Endeksi veya Bloomberg tarafından hesaplanan IECM2Y Endekslerinden hangisinin olduğu açıklanmıştır. Bu konuda portföy yönetim şirketleriyle yapılan açık görüşme sonuçlarına göre piyasada daha çok bilinen ve kamu otoritelerince de kullanılması tavsiye edilen IECM2Y endeksinin uluslararası kullanım açısından da daha uygun olacağı konusunda görüş hakimiyeti oluşmuştur. Pay getirileri için Berge & Ziemba (2003) K/F (Fiyat Kazanç oranının tersi, getiri olarak ifade edilmiş hali) ve temettü verimi gibi finans değişkeninin pay piyasalarının getirilerinin tahmin gücünü bulmak için yoğun bir şekilde incelendiğini ifade etmişlerdir. K/F oranı pay tarafı getirisi için kullanılmıştır. Bu alanda Borsa İstanbul, Reuters ve Bloomberg tarafından ilan edilen Borsa İstanbul tarafından gösterge endeks olarak kullanılan BIST 100 Endeksine ait günlük K/F oranları Bloomberg üzerinden temin edilmiştir. Araştırma döneminde gidilebilen en eski tarihe kadar gidilmiştir. Bu tarih 2 yıllık bileşik tahvil faizlerini gösteren IECM2Y Endeksinin başlangıç tarihi olan 21 Haziran 2006 tarihidir. Bu tarihten itibaren başlanmış ve 12 yıl sonrası olan 21 Haziran 2018 tarihine kadar getirilmiştir. Toplam dönem olarak 10 yılı aşkın bir süre ve veri olarak 3000 adetten fazla veri ile çalışma için oldukça yeterlidir. Çalışmada kullanılacak olan BSEYD modeli ilk defa 2003 yılında Berge ve Ziemba tarafından öne sürülmüş Bond-Stock Earnings Yield Differential modelidir. Model 2013 yılında Lleo ve Ziemba tarafından Campbell ve Shiller modelinden daha iyi bir şekilde krizleri tahmin etme yeteneği olup olmadığı konusunda tekrar ele alınmıştır. Eylül 2014'te, The London School of Economics and Political Science (LSE) tarafından tartışma makalesi olarak yayınlanmıştır. Model YÖK Tez veri tabanı, Google Scholar ve Science Direct'ten araştırılmış ve Türkiye üzerine herhangi bir çalışmada kullanılmadığı tespit edilmiştir. Bu yönüyle Türkiye açısından özgün bir çalışma olduğu söylenebilir. Ayrıca kullanılacak tahvil endeksleri araştırılırken Türkiye'de hesaplanmış ve hesaplanmakta olan tahvil endeksleri kronolojik sıralamada açıklanarak bu alanda araştırma yapacak olan araştırmacılar için bir kılavuz niteliğindedir. Mevcut literatürdeki ilgili oranların Türkiye açısından incelenmesi sağlanmıştır. Bunlar Uzun Vadeli Tahvil-Pay Getiri Oranı (GEYR, Gilt-Equity Yield Ratio) oranı, Tahvil-Pay Getiri Oranı (BEYR, Bond Equity Yield Ratio) oranı ve Tahvil-Pay Kazanç Getiri Farkı Oranı (BSEYD, Bond-Stock Earnings Yield Differential) oranıdır. Çalışmamızda BSEYD oranı kullanılmıştır. Bu oran Markov Rejim Değişim Modeli (Markov Switching Model) ile incelenmiştir. Markov Rejim Değişim Modeli OxMetrics adlı ekonometrik yazılım programı üzerinden değerlendirilmiştir. Çıkan sonuçlar aşağıdaki gibidir. İncelen dönem (21/06/2006 – 21/06/2018) boyunca, model 8 kez sinyal vermiştir. Aşağıdaki Şekil 4.3'ten genel resmi okumak mümkündür. Tahvil ile başlayan portföy, tahvil ve pay arasında gittikten sonra, 2009 yılı sonu itibarıyla paya dönüşmüş ve 2017 yılı Kasım ayına kadar uzun bir süre payda devam etmiştir. 2 Kasım 2017 itibarıyla tahvile dönüşmüştür. Sinyalin doğruluğunu hesaplama dışında güncel ekonomik durumla açıklamaya çalışırsak doğru çalıştığını söylemek mümkündür. Çünkü sinyalin çalıştığı dönemde o zamanki BIST 100 endeksi rekor seviyeleri olan 110.000 puan civarındadır ve dolayısıyla fiyat/kazanç oranları yukarı (kazanç/fiyat oranları aşağı) gelmiştir. Aynı zamanda tahvil faizleri yukarı gelmiştir. İki faktörde modelde kullandığımız BSEYD değerini yukarı taşımaktadır. Model en son 07 Mart 2018 değeriyle sinyal vermiştir. Bu sinyal ile tahvilin getirisinin paya kıyasla yükseldiğini veya başka bir ifadeyle payların tahvile göre fiyatlarının yüksek (pahalı) olduğu anlamına gelmektedir. Son tarih itibarıyla halen portföyü tahvilde tutmaktadır. BSEYD oranı 2009 yılına kadar daha yüksek değerler almakta iken 2009 yılından itibaren daha düşük değerler almıştır. Son zamanlarda yine yüksek değerler almaya başlamış ancak henüz farklı bir desen olduğunu söyleyememekteyiz. Hatta ilk sinyal verdiği 11 Haziran 2008 tarihi öncesi ve sonrası iki ayrı dönem olarak incelenebilir. Çünkü iki tane çok farklı desen olarak durmaktadır. Neden bu farklılığın oluştuğu başka bir çalışmanın konusu olabilir. Muhtemel sebepler enflasyon yüksekliği, Türkiye'nin risk algısının yüksekliği ve tahvil faizlerin çok yüksek oluşu gibi nedenler olabilir. Bu iki farklı desenden yola çıkarak 2. bir model daha kurulmuş ve bu modelde ikinci döneme kendi içerisinde bakılmıştır. Model tamamen aynı olup, sadece uygulandığı dönem farklıdır. Bu farklılıkla öncelikle iki farklı yapıdaki dönem ayrı ayrı incelenecek ve aynı zamanda ikinci dönem birinci dönem içerisindeki bir zaman dilimi olduğundan, ortak zaman dilimi içerisinde farklı tarihler için sinyal üretilip üretilmediği görülecektir. İkinci döneme başlangıç olarak Türkiye'ye tarihte ilk defa yatırım yapılabilir notunun verildiği 2012 yılı son çeyreğinden 1. Model'de payda uzun bir süre beklettikten sonra ilk sinyalin üretildiği 2017 yılı Kasım ayına kadar olan dönem alınmıştır. Model 1'i ayrıntılı olarak incelediğimizde, dönem boyunca model 8 kez sinyal verdiği görülmektedir. Çalışmaya 2 yıllık bileşik tahvil faizlerini gösteren IECM2Y Endeksinin başlangıç tarihi olan 21 Haziran 2006 tarihinden itibaren başlanacak ve 12 yıl sonrası olan 21 Haziran 2018 tarihine kadar getirilecektir. Portföy tahvil ile başlamıştır. 5. Sinyal ile birlikte 2009 yılı sonunda paya dönüşmüş ve 2017 yılı Kasım ayına kadar uzun bir süre payda devam etmiştir. 7 Mart 2018 itibarıyla tahvile dönüşmüş ve son güncel veriye kadar yeni bir sinyal üretmemiş tahvilde devam etmiştir. Son durum itibarıyla tahvil fiyatlarının pay fiyatlarına göre ucuz olduğunu veya pay fiyatlarının tahvil fiyatlarına göre pahalı olduğunu söylemek mümkündür. Aynı zamanda pay fiyatlarında bir düzeltme de beklenebilir. Sinyalin doğruluğunu sözel olarak güncel ekonomik durumla açıklamaya çalışırsak doğru çalıştığını söyleyebiliriz. Sinyalin çalıştığı Kasım 2017'de BIST 100 endeksi ve rekor seviyeleri olan 110.000 puan civarındadır ve dolayısıyla fiyat/kazanç oranları yukarı (kazanç/fiyat oranları aşağı) gelmiştir. Aynı zamanda tahvil faizleri uzun dönem ortalamalarına göre yukarıdadır. İki faktör de modelde kullandığımız BSEYD değerini yukarı taşımaktadır. Model en son 06 Mart 2018 değeriyle sinyal vermiştir. Bu sinyal ile tahvilin getirisinin paya kıyasla yükseldiğini veya başka bir ifadeyle payların tahvile göre fiyatlarının yüksek (pahalı) olduğu anlamına gelmektedir. Son dönem itibarıyla portföyü halen tahvilde tutmaktadır. Başlangıçta düşünülen ve yukarıda bahsedilen Model 1'i ayrıntılı olarak incelediğimizde, iki farklı dönemden oluştuğunu söylemek mümkündür. BSEYD oranı 2009 yılına kadar daha yüksek değerler almakta iken 2009 yılından itibaren daha düşük değerler almıştır. Hatta ilk sinyal verdiği 06 Kasım 2008 tarihi öncesi ve sonrası iki ayrı dönem olarak incelenebilir. Çünkü iki tane çok farklı desen olarak durmaktadır. Neden bu farklılığın oluştuğu başka bir çalışmanın konusu olabilir. Muhtemel sebepler enflasyon yüksekliği, Türkiye'nin risk algısının yüksekliği ve tahvil faizlerin çok yüksek oluşu gibi nedenler olabilir. Bu iki farklı desenden yola çıkarak 2. bir model daha kurulmuş ve bu modelde ikinci döneme kendi içerisinde bakılmıştır. Model tamamen aynı olup, sadece uygulandığı dönem farklıdır. Bu farklılıkla öncelikle iki farklı yapıdaki dönem ayrı ayrı incelenecek ve aynı zamanda ikinci dönem birinci dönem içerisindeki bir zaman dilimi olduğundan, ortak zaman dilimi içerisinde farklı tarihler için sinyal üretilip üretilmediği görülecektir. İkinci döneme başlangıç olarak Türkiye'ye tarihte ilk defa yatırım yapılabilir notunun verildiği 2012 yılı son çeyreği alınacaktır. Tarih olarak 13/09/2012 ve 28/11/2017 arasına bakılmıştır. İncelen dönem boyunca modelin 7 kez sinyal verdiği görülmektedir. Model 1'e göre daha kısa bir dönem olmasına rağmen çok sayıda sinyal vermiştir. Burada kısa dönemde uzun döneme göre ortalama değerden sapmanın daha kolay olduğu için bu sonucun ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Ayrıca daha fazla sinyal daha fazla getiri anlamına geleceği için modelin kullanılmasında çok uzun dönemler boyunca bakmak yerine daha güncel verilerle çalışmak yerinde olacaktır. Dikkat edilmesi gereken bir husus grafikte dönemsel olarak bir farklılaşma olup olmadığıdır. Ancak çok kısa dönemler için modele bakmak çok fazla al/sat sinyali vereceğinden başlangıçtaki uzun vadeli tutulan portföyü hedge etmek (korumak) ve dönemsel daha iyi getiriler elde etmek amacından çıkılacaktır. 2. Modeli incelediğimizde portföy pay ile başlamıştır. Model 1'de de bu dönem portföyü paydadır. Model 1'de 5. sinyal ile birlikte 2010 yılı başında portföy paya dönüşmüş ve 2017 yılı Kasım ayına kadar uzun bir süre payda devam etmiştir. Ancak Model 2'de ara ara sinyaller alınmış ve portföy pay ile tahvil arasında değişmiştir. Model 1, 2 Kasım 2017 itibarıyla tahvile dönüşmüş ve Model 2'nin son güncel verisine kadar yeni bir sinyal üretmemiş tahvilde devam etmiştir. Model 2 ise 10 Ocak 2017 itibarıyla tahvile dönüşmüş ve son güncel veriye kadar yeni bir sinyal üretmemiş tahvilde devam etmiştir. Bu bakımdan daha kısa ve güncel döneme bakan Model 2'nin daha erken sinyal ürettiğini söyleyebiliriz. Son durum itibarıyla tahvil fiyatlarının pay fiyatlarına göre ucuz olduğunu veya tam tersini söylemek mümkündür. Aynı zamanda pay fiyatlarında bir düzeltme de beklenebilir. Türkiye için en uygun model geliştirilmeye çalışılmış ve "Türkiye finansal piyasasında tahvil-pay getiri oranı tahmin aracı olabilir mi?" sorusunun cevabı aranmıştır. Bakılan 12 yıllık dönemde ve seçilen daha kısa alt dönemde tahvil-pay getiri oranının tahmin aracı olarak kullanılabileceği kanaatine ulaşılmıştır. Model ürettiği sinyaller ile iki rakip varlık olarak görülen tahvil ve pay arasında tercihte bulunmaktadır. Getirilerdeki değişime göre değişiklik sinyali vererek bir diğerine geçişi önermektedir. Özellikle pay piyasasındaki çöküşlerde pay piyasasından çıkmayı tavsiye etmektedir. Böylelikle hem pay piyasasındaki düşüşten kaçınılmakta hem de bu arada tahvil piyasası getirisinden yararlanılmaktadır. Bir yatırım stratejisi olarak hem bireysel hem de kurumsal yatırımcılara uyarıda bulunacaktır. Model kullanılarak üretilecek bir strateji endeksi üzerine fonlar çıkarılabilecektir. Uzun vadeli yatırım seçenekleri için pay piyasalarındaki ayı piyasaları göz önüne alındığında model oldukça kullanışlıdır.

Menkul kıymetler borsası
Hakkı Akdaş
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Açık bankacılık uygulamaları, potansiyel etkileri ve denetim modeli önerisi

2016 yılında Avrupa Komisyonu tarafından 'Ödeme Hizmetleri Direktifi 2 (PSD2)' adlı düzenlemenin yayınlanması ve aynı yılda İngiltere'de Rekabet ve Piyasalar Otoritesi (Competition and Markets Authority - CMA) adlı kurumun Bankacılık sektöründeki yeniliklerin artırılması ve büyümenin teşvik edilmesi amacıyla ülkedeki en büyük 9 bankanın açık bankacılık uygulamalarına geçmelerini ve Açık Bankacılık Uygulama Kurumu (Open Banking Implementation Entity - OBIE) isimli yapıyı kurmalarını zorunlu kılmaları sonucunda, Avrupa Birliği'nde ve İngiltere'de açık bankacılık kavramı önem kazanmıştır. Açık bankacılık ile sadece bankalar değil, bankaların API (Application Programming Interface) aracılığıyla müşteri verilerini paylaştığı üçüncü parti kuruluşlar da oyuna dâhil olmuştur. Başlangıçta bankalar tarafından olumlu karşılanmasa da bankalar ve üçüncü taraf "Fintech" kuruluşlarının işbirliğinin ne kadar önemli olduğu zamanla anlaşılmıştır. Açık bankacılık sistemi temelde büyük ölçekli bankalardaki tekelin kırılarak küçük ölçekli bankalar ile "Fintech" kuruluşlarının da sistemde söz sahibi olmasını, rekabetin artmasını ve finansal inovasyon ve çeşitliliğin artmasını amaçlamaktadır. Büyük ölçekli bankalar sahip oldukları devasa müşteri hacmi ile müşterilerin finansal bilgilerinin de dâhil olduğu çok büyük veri havuzlarına sahiptirler. Açık bankacılık sistemi ile birlikte müşteri bilgilerinin müşterilere ait olduğu, müşterilerin güvenli protokoller vasıtasıyla izin vermesiyle birlikte bilgilerinin diğer finansal kuruluşlara da verilebilmesinin önü açılmıştır. Müşteri bilgileri artık bankaların tekelinden çıkarılarak müşteriler izin verdiği sürece lisanslanmış bütün kuruluşlarla paylaşılabilecektir. Bilginin ve bilgiyi kullanmanın hayati öneme sahip olduğu günümüzde, "Fintech" kuruluşları yeni kurulmalarına rağmen bankaların onlarca yıllık verilerine erişme imkânına sahip olacaktır. Daha çok "start-up" niteliğinde kurulmuş olan "Fintech" şirketleri yenilik, yaratıcılık ve hızlı hareket edip karar verme özelliklerine sahip kuruluşlar oldukları düşünülürse sahip olacakları müşteri verilerini çok daha efektif ve günümüz gerekliliklerine uygun olarak kullanabilecekleri düşünülmektedir. Açık bankacılık temelde Hesap Bilgileri Hizmet Sağlayıcıları (Account Information Service Providers - AISP) ve Ödeme Başlatma Hizmet Sağlayıcıları (Payment Initiation Service Providers - PISP) olmak üzere iki hizmet üzerine kurulmuştur. AISP ile müşterilerin bankalardaki bütün bilgilerinin tek bir platformdan görüntülenmesi ve yönetilmesi, PISP ile müşterilerin bankalardaki bütün hesaplarının tek bir kanaldan yönetilip ödemelerin gerçekleştirilmesi mümkündür. Öte yandan açık bankacılık ekosistemi içerisinde, hizmet olarak bankacılık (Banking As A Service – BAAS) ile platform olarak bankacılık (Banking As A Platform – BAAP) kavramları da yer almaktadır. BAAS iş modeli, bankacılığın sadece bir hizmet olarak alınması, diğer platformlardan, uygulamalardan veya internet sitelerinden bankacılık hizmetinin görünürde banka ile hiç iletişime geçilmeden bankacılık sisteminin kullanılabilmesi prensibine dayanmaktadır. Böylece bankalar da dağıtım kanalı olarak hiç ulaşamadığı noktalara bankacılık hizmetlerini götürebilmesi sağlanabilmektedir. BAAP iş modeli ise bankacılık uygulamalarının bankacılık ürün ve hizmetlerinin yanında diğer ihtiyaçları da karşılayacak şekilde dizayn edilmesi, farklı ürün ve hizmetlerin satışının sağlanması, müşteri ihtiyaçlarının bütüncül çözümüne yönelik olarak banka uygulaması ile her türlü ihtiyacın karşılanabilmesi prensibine dayanmaktadır. Böylece bankalar daha önce hiç sunmadıkları ürün ve hizmetleri kendi platformlarından sunabilme imkân ve olanağını elde edebilecektir. Bu çalışmada, açık bankacılığın dünyada ve ülkemizdeki yasal düzenleme geçmişi, açık bankacılık kavramının ülkemizdeki geleceği, potansiyeli, müşteri ve bankalar açısından getireceği yenilikler, açık bankacılığa yönelik diğer ülkelerdeki uygulamalar ve açık bankacılığın ülkemizde geliştirilmesi adına atılması gereken adımlara ilişkin açıklamalara yer verilmiştir. Mevcut durumda Türkiye'de sektörel düzeyde yapılan düzenleme ve denetleme kurumu belirlenmesinin günümüz gerekliliklerini karşılamadığı, açık bankacılık gibi birçok uzmanlık alanını ve sektörü ilgilendiren bir ekosisteme yönelik düzenleyici ve denetleyici otoritenin tesis edilmesi gerektiği, bunun gerçekleştirilmesi için nelerin engel olduğu, nelerin yapılması gerektiği, neden yapılması gerektiği gibi sorulara cevaplar aranmıştır. Çalışmada, öncelikle açık bankacılık ile ilgili kavramsal terimler izah edilmiş, daha sonra açık bankacılığın gelişmesinde rol oynayan hukuki ve sosyal gelişmelere detaylı olarak yer verilmiştir. Açık bankacılığın Nijerya, ABD, Kanada, Singapur, Avrupa Birliği ve Birleşik Krallık'taki düzenlemeleri incelenmiş, son olarak ülkemizdeki açık bankacılık uygulamalarındaki durum belirtilerek yurt dışı ile kıyaslamalar yapılmış, açık bankacılığın ülkemizde geliştirilmesi adına ne gibi adımlar atılması gerektiği izah edilmiş ve açık bankacılığa ilişkin yurtdışındaki bir uygulamadan yararlanarak denetim modeli önerisinde bulunulmuştur. İncelenen ülkeler arasında Birleşik Krallık'ın açık bankacılık regülasyon sisteminin Türkiye için en iyi örnek olduğu değerlendirilmiştir. Tez kapsamında, Birleşik Krallık'taki açık bankacılık sistemi incelendiğinde açık bankacılığın zorunluluk olarak, tekelleşmenin önüne geçilip rekabetin artması, bankacılık sisteminde sadece büyük ölçekli bankaların değil, aynı zamanda küçük ölçekli bankalar, "Fintech" kuruluşları ve hatta son kullanıcıların dâhi söz sahibi olması gerektiği CMA'nın 2016 tarihli "Perakende Bankacılık Piyasa Araştırması Final Raporu" ile belirtilmiştir. Daha sonra söz konusu raporun talimatlandırılmış olarak karşımıza çıktığını görmekteyiz. CMA'nın 2017 tarihli "Perakende Bankacılık Piyasa İncelemesi Emirleri" ile açık bankacılık sisteminin gereklilikleri, kurulması gereken kuruluşlar, veri paylaşımı ve sistemin nasıl işleyeceği hakkında detaylı talimatlara yer verilmiştir. Ancak CMA Emri'nin en önemli hususlardan biri olarak OBIE'nin kurulması ve CMA gözetiminde ve Birleşik Krallık'ın 9 büyük bankası tarafından fonlanacağına ilişkin hususlar görülmektedir. CMA'nın 24.03.2022 tarihli "CMA'nın Açık Bankacılık Çarelerinin Gelecekteki Gözetimi" raporu yayımlanmış olup 2017 tarihli emirlerde açık bankacılık ekosisteminin gelişmesine ve olgunlaşmasına kadarki sürecin geçici bir süreç olduğu, açık bankacılığın Birleşik Krallık'ta yavaş yavaş olgunlaştığı ve artık kalıcı ve uzun vadeli bir mevzuatın, düzenleyici ve denetleyici kuruluşun kurulması gerektiği belirtilmiştir. Nitekim 2018 yılında kurulan OBIE geçici nitelikli bir kurum olarak tesis edilmiştir. Bahis konusu 2022 tarihli rapordan sonra üyelerinin Birleşik Krallık Hazinesi, CMA, FCA, PSR olduğu Ortak Düzenleyici Gözetim Komitesi (Joint Regulatory Oversight Committee - JROC) tarafından 17.04.2023 tarihinde "Birleşik Krallık'ta Açık Bankacılığın Bir Sonraki Aşaması İçin Öneriler" isimli mutabakat metni yayımlanmıştır. Söz konusu dokümanda OBIE sonrası kurulacak düzenleyici ve denetleyici otoritenin sahip olması gereken özelliklere, benimseyeceği ilkelere, açık bankacılık sisteminin geleceğine ilişkin vizyona, gelecek yol haritasına, JROC'un rolü ve önceliklerine, paydaşların çıkarlarının korunmasına yönelik yapılması gerekenlere ilişkin bilgiler verilmiştir. Söz konusu dokümanda ayrıca 2024 yılının ikinci çeyreği itibarıyla yol haritasının tamamlanmasının ön görüldüğü belirtilmiştir. Birleşik Krallık'taki açık bankacılığa ilişkin incelemeler sonrasında Türkiye'de söz konusu modelin uygulanabilirliği irdelenmiştir. Bu kapsamda Türkiye'ye ilişkin mevcut risk değerlendirmesi; veri güvenliği, beşeri ve teknolojik altyapı ve kapsam perspektifinde yapılmıştır. Tez kapsamında açık bankacılık ekosistemine yönelik ileri sürülen denetim modelinin, önündeki engelleri; Türkiye'deki kamu kurumlarının teşkilat yapısı, var olan düzenleyici ve denetleyici kuruluşların yönetim ve atama usulleri perspektifinde incelenmiş olup önerilen denetim yapısına aykırılık teşkil eden hususlar belirtilmiştir. Çalışma çerçevesinde ileri sürülen denetim modelinin neden ileri sürüldüğü, böyle bir sisteme ihtiyacın olup olmadığı, Birleşik Krallık'taki yapının Türkiye'de uygulanabilirliği, muadil kuruluşların bulunup bulunmadığı, modelin gerçekleştirilmesinin önündeki engellerin neler olduğu ve hangi adımların atılmasının önerildiği belirtilmiştir. Bu çalışmanın temel amacı hazır olalım veya olmayalım bankacılık ve finans sektöründe yıkıcı etki yapması beklenen açık bankacılık uygulamalarının sektöre ve diğer sektörlere etkilerine ilişkin açıklama yapıp ortaya çıkabilecek problemlere karşı neler yapılabileceğine ilişkin önerilerde bulunmaktır.

Açık bankacılıkAçık inovasyonBanka hukuku+7
Aykut Yallı
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
11
Master'sOpen AccessTR

Denetim kalitesini artıran bir faktör olarak sektörel uzmanlaşmanın önemine ilişkin denetçi algısının ölçülmesi

Bu çalışmanın amacı; denetim çalışmasının nihai çıktısı olan denetim raporunun ve denetim çalışması süresince yapılan risk değerlendirmelerinin kalitesine etki ettiği düşünülen çeşitli faktörler arasında bulunan sektörel uzmanlaşma üzerinde bir literatür çalışması yapmak, denetçilerin bu faktörün önemine ilişkin algılarını ölçerek yapılan geçmiş araştırmalar ile karşılaştırmak ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu dolayısıyla denetim alanında meydana gelecek olan değişiklikleri anlamaya çalışarak bu yeni düzenlemeler doğrultusunda bağımsız denetim şirketlerinin sektörel uzmanlaşmaya yönelik adımlar atıp atmadıklarını ortaya koymaktır. Bu doğrultuda çalışmanın ilk kısmında denetim standartları ve geçmişte gerçekleştirilmiş olan çalışmalardan yola çıkılarak kavramlar analiz edilmiş, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun denetim alanındaki düzenlemeleri açıklanmış ve problem durumu ortaya koyulmuştur. Bağımsız denetçilerin sektörel uzmanlaşma ve 6102 sayılı kanun sonrası bağımsız denetim şirketlerinde sektörel uzmanlaşmanın durumuna ilişkin yorumlarını almak amacıyla çeşitli unvanlara sahip 59 bağımsız denetçi ile bir anket çalışması yürütülmüş ve çalışmaya ilişkin bulgular analiz edilmiştir. Anket çalışması sonucunda, denetçilerin denetim kalitesini etkileyen en önemli faktörler olarak sektörel uzmanlaşma ve denetçinin yaşı, tecrübesi, eğitimi gibi kişisel özelliklerini gördükleri, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu sonrasında KOBİ'lerin denetimine ilişkin olarak da sektörel uzmanlıklar ya da KOBİ uzmanlığı kavramı getirilerek bu anlamda denetim şirketlerinin organizasyonel yapılarında değişimler yapılmasını gerekli buldukları, ancak şirketlerce henüz bu tür yapılanma ya da eğitim olanaklarının sağlanmadığı ortaya çıkmıştır.

DenetimDenetim raporlarıDenetim sistemleri+6
Yasemin Ünlü
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2012
00

Other supervisors