Theses supervised by Prof. Dr. İnci Alacacıoğlu
11 theses · Dokuz Eylül University
Lenfoma hastalarında kemoterapinin yaşam kalitesi ve hastaların duygu durumları (anksiyete, depresyon) üzerine etkisi
Lenfomalar; Hodgkin Lenfoma (HL) ve non-Hodgkın Lenfoma (NHL) olmak üzere 2 gruba ayrılır. Son yıllarda modern tıp teknolojilerindeki gelişmeler sonucu tanı koymada ve tedavi edilebilirlikte artış nedeni ile tedavi sırasında ve sonrasında gelişen psikiyatrik komplikasyonlar ön plana çıkmaktadır. Lenfoma tanısı ile izlenen ve tedavi gören hastalarda normal popülasyona kıyasla daha fazla oranda geçici veya süreğen bitkinlik durumu ve depresyon hali önceki çalışmalarda ortaya konmuştur. Türk toplumunda çeşitli kanser tiplerinde yapılmış olan yaşam kalitesi analizleri literatürle uyumlu bulgular içerse de lenfoma için mevcut durumu tanımlayacak yeterli veri veya çalışma mevcut değildir. Çalışmamızda, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi ve İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Hastanesi Erişkin Hematoloji Kliniğinde tanı konmuş lenfoma hastalarının tedavi sürecinde ve tedavi bitimini takip eden dönemde Beck Depresyon Ölçeği, Beck Umutsuzluk Ölçeği, Sürekli Kaygı Ölçeği ve EORTC-QLQ C30 Yaşam Kalitesi Ölçeği'ni kullanarak depresyon, kaygı, umutsuzluk durumlarını ve yaşam kalitesi durumlarını incelemeyi ve bu değişkenlerin birbirleri ile olan ilişkilerini ortaya koymayı amaçladık. Çalışmaya HL ve NHL tanısı olan ve anketleri yanıtlamayı kabul eden yeni tanı ve tedavi almakta olan 75 hasta dâhil edildi. Bu hastalardan 35' i ile tedavi sonrası izlemde tekrar anket değerlendirmesi yapıldı. Yeni tanı almış ve tedavi almakta olan hastaların %24.2' sinde (%7.1' inde ciddi depresyon) ve tedavi sonrası izlemde olan hastaların %17.1' inde depresyon saptanmıştır. Umutsuzluk düzeyi tedavi sonrası izlemde olan ve tedavi sonrası tam remisyonda olan hastalarda daha yüksek olduğu görülmüştür. Tedavi sürecinin hastaların fiziksel, emosyonel, sosyal ve ekonomik dengelerinin bozduğu ve yaşam kalitelerini düşürdüğü saptanmıştır. Bu nedenle lenfoma tedavisinde gözetilmesi gereken ana ilke; sadece sağkalımın iyileştirilmesi değil, hastaların psikolojik bozukluklarını belirleyerek bunlara yönelik çözüm yolları bulmak ve yaşam kalitelerini koruyarak sağkalımın iyileştirilmesi olmalıdır.
Relaps refrakter multipl myelom hastalarında immunomodülatuar ajan (IMID) yanıt ve yan etkilerinin retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Multipl myelom nedeni bilinmeyen, kemik iliğinde klonal proliferasyona uğrayan plazma hücrelerine bağlı gelişen, serum ve idrarda monoklonal proteinlerin varlığı ve bu monoklonal proteinlerin yol açtığı uç organ hasarıyla karakterize neoplastik bir hastalıktır. Bu çalışmada kliniğimizde takip edilip IMID grubu tedavi alan relaps refrakter multipl myelom (RRMM) hastalarının tedavi yanıtlarını, yan etkileri ve yan etki yönetimini ortaya koyarak günlük pratiğimizi şekillendirecek en uygun yaklaşımların belirlenmesi hedeflenmiştir. Yöntem: Bu çalışma Haziran 2001 – Eylül 2018 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Hematoloji Bilim Dalı'nda takip ve tedavisi sürdürülmekte olup tedavisinin bir basamağında immünmodulatuar ilaç (IMID) kullanmış multipl myelom hastalarının genel özellikleri, genel sağkalımları, İMİD grubu ilaçlarla sağlanan etki, yan etki profilleri, yan etkileri önlemek için kullanılan profilaksiler ve yan etki yönetimiyle elde edilen genel sonuçlar değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 85 hastanın demografik verileri, multipl myelom alt tipleri, performans durumları ve evreleri literatür ile uyumlu saptanmıştır. Görüntüleme yöntemleri karşılaştırıldığında Kemik survey ile tutulum saptanmayan 28 hastanın 9'unda (%32.1) ise MR, BT veya PET ile tutulum saptanmıştır. Lenalidomid tedavisi alan hastaların %88.5'inde tedaviyle en az PR yanıt elde edildiği görülmüştür. Hastaların %5.2'sinde VTE nedeniyle doz azaltımı yapılmış, %2.6'sında tedaviye ara verilmiş, %2.6'ında tedavi sonlandırılmıştır. Bunlar ileri yaşlı, çok komorbidli, yüksek hastalık aktiviteli hastalardır. Antibiyotik profilaksisi alan hastalarda tedaviye ara vermeyi gerektirecek infeksiyon görülme oranı %14.2 iken profilaksi almayan hastalarda bu oran %58.8 olarak saptanmıştır. İnfeksiyöz nedenlerle doz azaltımı yapılan 8 hastanın 4'ünün (%50) doz azaltımına kadar profilaksi almadığı görülmüştür. Sonuç: IMID grubu ilaçlar RRMM'da sıkça kullanılan ve belirgin yanıt alınan ilaçlardır. İlaçların etkin olarak kullanılabilmeleri için yan etkileri henüz gelişmeden önlemeyi sağlayacak profilaktik yaklaşımlar hasta özelliklerine göre belirlenmelidir. Anahtar Sözcükler: Relaps refrakter multipl myelom, immünmodulatuar ilaçlar (IMID), lenalidomid, talidomid, pomalidomid, etki, yan etki
Hodgkin dışı lenfoma hastalarında hemoglobin,albumin,lenfosit ve trombosit (HALP) skorunun prognostik önemi
Giriş ve Amaç: Hodgkin dışı lenfomalar (HDL) tüm yaş gruplarında sıklığı artan ve hematolojik maligniteler arasında en sık görülen kanser türüdür. Uluslararası Prognostik İndeks (IPI) ve varyantları, agresif HDL'lerde prognostik değerlendirmede kullanılan skorlama sistemleridir. Yeni ve kolay uygulanan prognostik belirteçler bulmak, kişiye özgü risk belirlemede faydalı olacaktır. Hemoglobin, albumin, lenfosit ve trombosit verileri ile oluşturulan HALP skorunun pek çok kanserde prognostik önemi gösterilmiş olup, bu çalışmada da HDL'da tedavi yanıtı, genel sağkalım (OS) ve olaysız sağkalımı (EFS) üzerindeki etkisinin ölçülmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: 01/01/2015 – 01/12/2022 tarihleri arasında D.E.Ü.T.F. Hematoloji Bilim Dalı'nda takip edilen 356 HDL hastasının geriye dönük demografik, biyokimyasal, patolojik, radyolojik verileri incelendi. HALP skoru hemoglobin (g/L) × albumin (g/L) ×lenfosit (/L) / trombosit (/L) kullanılarak hesaplandı. Bulgular: Medyan izlem süresi 56.5 (2-151) aydı. K/E oranı: 0,89'dı. Olguların % 54,8'ini DBBHL, %16,9'unu FL oluşturuyordu. Tüm HDL olguları ele alındığında OS süresi 113,2 ay , EFS ise 104 aydı.Tüm HDL'larda 60 yaş üstü olgular %.42,4'tü. IPI grupları açısından değerlendirildiğinde, %35,1'i yüksek IPI'ye, %31,7'si orta IPI'ye, %33,1'i düşük IPI skoruna sahipti. 60 yaş üzerindeki hastaların 60 yaş altındaki hastalara göre, erkek hastaların kadınlara göre, ECOG performans 2-3-4 olan hastaların ECOG performans skoru 0-1 olan hastalara göre, LDH düzeyi artmış olan hastaların LDH düzeyi normal olan hastalara göre, Albumin <4,05 olan hastaların Albumin >4,05 olan hastalara göre, CRP >14,5 olan hastaların CRP<14,5 olan hastalara göre ve B2mg >2,85 olan hastaların B2mg<2,85 olan hastalara göre ,IPI skoru yüksek olan hastaların düşük olan hastalara göre, HALP skoru düşük olan hastaların yüksek olan hastalara göre daha kısa OS'ye sahip oldukları belirlendi (88x129,104x118,54x120,102x118,98x125,97x120,83x124,80x132,76x118) (p<0,00 1). HALP skorunun EFS üzerinde de istatistiksel olarak anlamlı etkisi vardı. HALP skoru 15,5'den büyük olan düşük risk grubundaki hastaların EFS'si HALP skoru 15,5'den küçük olan yüksek risk grubundaki hastaların EFS' sinden istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha uzun bulundu (111,63) (p<0,001).Histolojik alt gruplarından DBBHL'da da HALP skoru OS ve EFS üzerinde prognostik öneme sahip olarak bulundu. DBBLH alt grubunda HALP skoru 19,5'den küçük olan hastaların büyük olan hastalara göre OS süreleri istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde kısa bulundu (92,125) (p=0,015) (DBBHL olgularında medyan OS 118 aydı).DBBLH alt grubunda EFS süreleri değerlendirildiğinde HALP skoru 19,5'den küçük olan hastaların büyük olan hastalara göre EFS süreleri kısa bulundu (81,122) (p=0,002). Sonuç: HALP skoru kolay uygulanabilen, ucuz, tekrarlanabilen, ve yeni bir prognostik belirteç olarak HDL tanılı hastalarda kullanılmış ve alt tiplerinden bağımsız düşük HALP skoruna sahip hastalarda progresyon/nüks ve mortalite oranının daha yüksek olduğu, EFS ve OS süresinin ise daha kısa olduğu gösterilmiştir. DBBHL alt grubunda da OS ve EFS üzerinde etkindir. Anahtar Kelimeler: Hodgkin dışı lenfoma, HALP skoru, Diffüz büyük B hücreli lenfoma, prognoz
BCR-ABL negatif kronik miyeloproliferatif neoplazilerin klinik, demografik, moleküler verilerinin retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: BCR-ABL negatif myeloproliferative neoplaziler, kemik iliğinde myeloid serinin aşırı üretimi ile karakterizedir. En sık görülenleri Polisitemia Vera (PV), Esansiyel Trombositoz (ET) ve Primer Myelofibrozdur (PMF). Bu çalışmada Dokuz Eylül Üniversitesi Hematoloji Polikliniği'nde takipli bu üç grup hastanın klinik, demografik, moleküler verilerinin ve sağkalım analizlerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal ve metod: Ocak 2012 ve Mayıs 2021 arasında poliklinik başvurusu ile 2016 WHO (World Healt Organization) kriterlerine göre tanı konulan tek merkezli çalışmada ET'li 230, PV'li 104 ve PMF'li 29 hasta olmak üzere toplam 363 hasta verisi retrospektif olarak incelendi. Bulgular: JAK-2 mutasyonu PV'li hastaların %85,1'inde, ET'li hastaların %65,4'ünde ve PMF'li hastaların %60'ında pozitif bulundu. Tanıda tromboz , PV'li hastaların %18'i, ET'li hastaların %19,1'i ve PMF'li hastaların %10,3'ünde saptandı. Üç yüz yirmi hasta (%88,2) sitoredüktif tedavi almıştı. En sık kullanılan ilaç hidroksiüre (HU) (%85,7) idi. Lösemik ve fibrotik transformasyon oranı %1,6 ve %14,5 idi.Tromboz riski oluşturan anlamlı iki risk faktörü olarak yaş (p<0,001) ve JAK2V617F (p=0,002) saptandı. 10 yıllık hesaplanan toplam sağkalım PV'de %90,3, ET'de %86 ve PMF hastalarında %58,6 idi. Sağkalım üzerine çoklu regresyon analizinde prognostik göstergelerden yaş, anemi varlığı,tromboz öyküsü ve mutasyon analiz farklılığının anlamlı etkisi saptandı. Sonuç: Yaş ve JAK2V617F mutasyon varlığı tromboembolik süreçler için önemli risk faktörleridir. Buna ek olarak, CALR ve MPL mutasyonlarının alt tip analizleri prognostik süreçte önemli etkenlerdir. Komplikasyonları önlemek amacı ile en sık kullanılan sitoredüktif tedavi günümüzde de yerini koruyan hidroksiüredir. Anahtar Sözcükler:Kronik miyeloproliferatif hastalıklar, tromboz, sağkalım
60 yaş ve üzeri AML olgularının klinik, demografik, prognostik verilerinin tedavi rejimlerinin ve yanıtlarının retrospektif incelenmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Akut lösemiler hematopoietik prekürsör hücrelerin klonal proliferasyonuyla karakterize agresif malignitelerdir. Bir kısım ileri yaş AML hastaları yüksek doz kemoterapi rejimleri ve hematopoietik kök hücre nakline toksisite, yan etkiler ve komorbiditeleri nedeniyle aday olamamaktadırlar Bu olgularda düşük yoğunluklu rejimler, güncel tedavi ajanları kullanılarak öncelikli olarak yaşam kalitelerinin iyileştirilmesi hedeflenmektedir. Bu çalışmada ileri yaş olgularının tedavisinde kullanılan her iki modalitenin tedavi yanıtlarının ve sağkalım üzerindeki etkilerinin geriye dönük incelenmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya 23.07.2011-15.08.2022 tarihleri arasında DEÜTF Hematoloji Bölümünde takip edilen 60 yaş ve üzeri AML tanılı hastalar alındı. Hastaların demografik, klinik, laboratuar ve görüntüleme verileri probel sisteminde , DEÜTF Tıbbi Biyoloji ve Genetik bölümü arşivinde tarandı. Sağkalım verileri Kasım 2022 itibari ile güncellendi. BULGULAR: Olguların %47.9'si kadın, %52.1 erkek olup medyan yaşı 70.5 (60-89) tu , Medyan 6.078 aylık izlem sonucunda olguların 20'si (%10.1) halen hayattaydı. Hastaların %49.6'sı yüksek yoğunluklu, %50.4'ü düşük yoğunluklu tedavi aldı.ELN 2022 risk sınıflandırılmasına göre iyi riskte %14.3, orta riskte %58, kötü riskte %27.7 hasta bulunmaktaydı. CR oranı %40.1 saptanırken, medyan 9.94 aylık izlemde %42.7 sinde nüks saptandı. Çalışmamızda ortalama OS 12.57 (±19,791) ay, ortalama EFS 10.9 ay (±19.00)dı. Çalışmamızda 1,3 ve 5 yıllık genel sağkalım oranları sırasıyla %29.6 , %7.2 ve %3.5 idi. Yüksek yoğunluklu olgularda 1,3 ve 5 yıllık sağkalım sırasıyla %43.3, %22.2, %12.3 iken düşük yoğunluklu alanlarda 1 yıllık sğkalım %43.3 bulundu 3 ve 5 yıllık sağkalım elde edilemedi. OS ve EFS ECOG-PS, HCT-CI skoru , WBC ve kreatinin düzeyleri, sitogenetik risk kategorileriyle, tedavi seçimi ve CR eldesiyle anlamlı ilişkili saptandı. SONUÇ: İleri yaş AML'de yüksek yoğunluklu tedavi, fit hastalarda sağkalımda üstündür ve bu tedavileri alabilecek hastaları belirleyebilmek önemlidir. Fit olmayan ve çoklu komorbiditeleri olan hastalar için düşük yoğunluklu tedaviler ve güncel ajanlar ile yaşam kalitesinin iyileştirlmesine çalışılabilir. ANAHTAR KELİMELER: AML, yaşlı AML, fit, unfit, tedavi
Hematoloji servisinde yatarak tedavi gören akut myeloid lösemi tanılı hastalarda kemoterapi ilişkili nötropenide pandemi öncesi ve sonrası nötropenik enfeksiyonlara yaklaşımın değerlendirilmesi
Giriş: Akut myeloid lösemi hastalarında enfeksiyon morbidite ve mortalitenin en önemli sebeplerinden biridir. Bu nedenle enfeksiyonları erken dönemde fark edebilmek ve uygun tedavi rejimlerini belirlemek hayati öneme sahiptir. Ampirik antibiyotik seçiminde her kliniğin kendi etken profili önemli rol oynamaktadır. COVID-19 pnömonisi akut solunum güçlüğü, sepsis gibi ölümcül seyredebilen kliniklere neden olur. COVID-19 pandemisi sağlık alanında pek çok değişikliği de beraberinde getirmiştir. Bu çalışmada pandemi öncesi dönem ile, pandemi döneminde değişen şartlarda nötropenik enfeksiyon yaklaşımı, etken profilini, tedavi rejimlerini ve mortalite oranlarını karşılaştırmalı olarak değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Hematoloji kliniğinde 01/01/2017 ve 01/05/2022 tarihleri arasında takip edilen AML tanılı 100 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, laboratuvar parametreleri, kültür sonuçları, görüntüleme sonuçları ve enfeksiyon atağının mortalite ile sonuçlanıp sonuçlanmadığı kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya 42'si kadın 58'i erkek 100 hasta dahil edildi. 100 hastada toplam 198 enfeksiyon atağı kaydedildi. Hastaların yaş ortalaması 59,1 ± 12,8 yıl olarak bulundu. İncelenen 198 atağın %19,2'si mortalite ile sonuçlandı. Atakların %49,7'sinde bakteriyemi saptandı. Medyan 14,23 aylık izlem sonunda %36'sının (36 hasta) halen hayatta, %64'ünün ex (64 hasta) olduğu tespit edildi. Ortalama hastanede yatış süresi 125,5 ± 86 gün saptandı. En çok verilen kemoterapi %42,4 ile ARA-C + İdarabucin (7+3)'di. Bakteriyemi gelişen hastalarda en sık tespit edilen bakteri koagülaz negatif stafilokok (%34,2) olarak bulundu; bunu ESBL negatif E. coli (%24,5) takip etti. % 51 hasta pandemi öncesi dönemde %49 hasta pandemi döneminde tanı almıştı. İki grup karşılaştırıldığında ateş saptanan atakların sıklığında, ortalama hastanede yatış süresinde, ortalama CRP, albümin ve kreatinin değerlerinde, profilaktik antifungal kullanımında farklılıklar tespit edildi. Mekanik ventilatör ihtiyacı, vasopressör ihtiyacı, parenteral nütrisyon ihtiyacı, bakteriyemi gelişmesi, hastanın remisyonda olmaması, uzamış nötropeni mortalite ile ilişkili bulundu. Yaş, FEN atak sayısı, diyabetes mellitus ve akciğer hastalığına sahip olma, AML risk grubu, hematolojik maligniteden transforme AML sağkalımla ilişkili bulundu. Sonuç: Febril nötropenik hastaların ampirik tedavisinin lokal epidemiyolojik verilerde izole edilen mikroorganizmaların sıklığı ve duyarlılık profil sonuçlarına göre hızlı şekilde düzenlenmesi ve klinik gidiş ile mikrobiyolojik verilere göre gerekirse modifiye edilmesi morbidite ve mortaliteyi azaltmada en doğru ve akılcı yaklaşımdır. Olguların izole hasta oldalarında takip edilmesi, alınan pandemi önlemleri sayesinde pandemi döneminde nötropenik enfeksiyon etmenlerinde ve mortalite oranlarında farklılık izlenmemiş, hastanede yatış döneminin kısalmasının hasta izleminde olumsuz katkısı olmamıştır. Anahtar Kelimeler: Febril nötropeni, COVID-19 pandemisi, enfeksiyon, AML
Coombs pozitif olguların epidemiyolojik verilerinin retrospektif değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Coombs testleri başlıca hematoloji alanında, transfüzyon tıbbında veya organ transplantasyon alanında kullanılır. Direkt Coombs pozitiflikleri her zaman hemolizi desteklemez. Bu çalışmada Dokuz Eylül Üniversitesi Kan Bankası'nda çeşitli sebeplerle çalışılmış Direkt ve/veya İndirekt Coombs pozitifliklerinin geriye dönük taranarak, etiyolojilerinin aydınlatılması, hemolitik anemi ve diğer hastalıklarla olan birlikteliklerinin irdelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2015 -Aralık 2018 tarihleri arasında DEÜTF kan bankasında Coombs testi pozitifliği saptanan ve İç Hastalıklarında takip edilen 18 yaş ve üzeri 485 olgu çalışmaya dahil edildi. Olguların demografik özellikleri ve etiyolojileri geriye dönük değerlendirildi. Bulgular: Olguların 244'ü kadın (%50,3), 241'i (%49,7) erkekti. Kadın/Erkek oranı 1/1 olarak bulundu. Ortalama yaş 60,85 (19-94), medyan yaş 64±16,99 idi. Medyan 48 aylık ( 28,24 ay) izlem süresi sonunda hastaların 278'i (%57,3) hayatta iken, 207'si (%42,7) kaybedilmişti. Tüm hastalar için medyan sağ kalım 30±16,74 ay (1-58) olarak tespit edildi. Coombs pozitif olguların sadece %8.4'üne otoimmün hemolitik aneminin eşlik ettiği görüldü. Diğer tanılar arasında en sık solid tümörler (%15,2) ve MDS(%10) yer alıyordu. Bunlar dışında çok sayıda immün veya nonimmün sebepler saptandı. Sonuç: Coombs pozitifliği OİHA için yüksek öngörü değerli bir test olsa da başlıca solid tümörler, MDS, romatolojik hastalıklar gibi pek çok durumda da pozitif olabileceği unutulmamalıdır. Bu nedenle sadece Coombs pozitifliğine bakılarak tedavi uygulanmamalıdır. Eşlik eden hemoliz varlığı da hastanın kliniği ve diğer laboratuvar verileri ile korele edilmelidir. Anahtar Kelimeler: Direkt anti-globulin testi, Coombs testi, otoimmün hemolitik anemi
Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesinde kayıtlı mantle hücreli lenfoma hastalarının retrospektif incelenmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Mantle Hücreli Lenfoma (MHL), siklin D1 [t (11; 14) (q13; q32)] aşırı ekspresyonu görülen bir B hücreli neoplazmdır. Kılavuzlar yaş, performans durumu ve komorbiditelere göre çeşitli tedavi seçenekleri önermektedir. Amacımız, 56 MHL hastasının sağkalımı için klinik özellikleri analiz etmek ve prognostik faktörleri değerlendirmekti. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya 01.01.2010 – 31.06.2020 yılları arasında DEÜTF Hastanesi Hematoloji Bilim Dalı tarafından tanısı konan, tedavisi planlanan ve sonrasında takip edilen MHL hastaları dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri ve laboratuvar verileri geriye dönük olarak hastane elektronik dosya sisteminde tarandı. BULGULAR: Medyan izlem süresi 33 (1-119) ay olan hastaların %75'i erkek, ortanca yaşı ise 63 (38-84) olarak bulundu. Hastaların %98,2'si ileri evreydi ve %82,1 hastada ekstranodal tutulum vardı. Olguların %76,8'inde kemik iliği tutulumu mevcuttu. %12,5'u gastrointestinal sistemden tanı almıştı. Birinci sıra tedavi rejimlerine bakıldığında hastaların %55,4'ünün R-CHOP, %23,2'sinin R-CHOP/R-DHAP ardından OHKHN ile konsolidasyon, %14,3'ünün R-CHOP/R-DHAP, %1,8'inin R-CVP, %1,8'inin R-bortezomib, %1,8'inin ise eş zamanlı tanı konulan onkolojik rahatsızlığı nedeni ile onkolojik tedavi aldığı görüldü. Tüm hastalar kemoterapi ile kombine rituksimab almıştı. Tedavi sonrası 29 (%51,8) hastada tam yanıt (CR), 18 (%32,1) hastada kısmi yanıt (PR), 3 (%5,4) hastada stabil hastalık, 6 (%10,7) hastada ise progresif hastalık saptandı. Sadece 13 hastaya otolog hematopoetik kök hücre nakli ile konsolidasyon yapıldı. İzlemde olguların %37,9'u nüks oldu. Nüks veya progresyon olan olgularda lenalidomid, ibrutinib ve bortezomib temelli tedaviler uygulandı. Medyan genel sağkalım (OS) 33 ay (1-119) ve medyan progresyonsuz sağkalım (PFS) 12 (1-87) aydı. OHKHN ile konsolide edilen hastaların diğer hastalara göre PFS ve OS'lerinde anlamlı farklılık saptandı (p=0,04 ve p=0,04). Tek değişkenli analizlerde, MIPI, MIPI-c, LDH, B2 mikroglobulin düzeyinin ve tanı anında B semptomu yokluğunun tüm gruplarda OS'yi etkilediğini gösterildi (p=0,001, p=0,002, p=0,016, p=0,01 ve p=0,006). Çok değişkenli analizlerde ise sadece yaş değişkeninin önemli bir faktör olduğu (p<0.05, %0,95 güven aralığı ile) bulundu. Yaş arttıkça ölüm riski de anlamlı olarak artıyordu. SONUÇ: MHL tedavisinde medyan OS, yeni tedavi yaklaşımları ile son yıllarda biraz uzamıştır, ancak hala tedavi edilemez bir hastalıktır. MHL hastalarında ilk tedavi seçeneği belirsiz olmakla birlikte yeni çıkan immunmodülatör ajanlarla birlikte özellikle relaps/refrakter hastalarda tedavi modaliteleri değişmektedir. OHKHN ile konsolidasyon yapılması OS ve PFS'yi uzatması açısından uygun hastalarda yapılması gerekmektedir.
DEÜTF Hastanesi'ne başvuran hasta ve donörlerin ABO ve kell kan grupları ile RH subgruplarının dağılımının incelenmesi
Amaç: Kan güvenliği, transfüzyon tıbbında temel bir hedeftir ve klinik olarak önemli antikorlarla alloimmünizasyon önlenerek artırılabilir. Bir bölgede kan gruplarının dağılımı hakkında doğru bilgiye sahip olmak, bireylerin ihtiyaçları ve kan bankası işlemleri için yararlı olmasının yanında bilimsel katkı da sağlayacaktır. Literatürde İzmir'de ABO , Rh ve Kell kan gruplarının dağılımını inceleyen çalışma bulunmayıp, bu çalışma ile İzmir'i büyük ölçüde yansıtan Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi'ne başvuran hasta ve donörlerin ABO ve Kell kan grupları ile Rh subgruplarının dağılımının belirlenmesi hedeflendi. Gereç ve Yöntem: 2008 ile 2017 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi kan merkezinde jel aglütinasyon yöntemi ile kan grubu çalışılan 157038 hastanın ve 232364 donörün verilerinin retrospektif analizi yapıldı. Bulgular: Hastalarda kadın erkek oranı 1.2/1, donörlerde K/E oranı ise 0.08/1'di. Hastaların %30'u 65 yaş üstü, %26'sı 45-65 yaş grubu, %25.7'si 25-44 yaş grubu, %18.2'si 18-24 yaş grubu idi. Donörlerin %63.1'i 25-44 yaş grubu, %33.5'i 45-65 yaş grubu, %3.4'ü 18-24 yaş grubu idi. Hasta ve donörlerin doğum yerleri en sık İzmir'di. Hastaların %88.7'si Rh pozitif, %11.3'ü Rh negatif iken donörlerin %87.9'u Rh pozitif, %12.1'i Rh negatif idi. Rh pozitif ve Rh negatif hasta ve donörlerde kan grubu sıklıkları A>O>B>AB idi. A kan grubuna dahil olgu ve donörlerin %99.9'u A1 ve A2 fenotipine sahipti. B kan grubu hastalarının %99.9'u, donörlerin ise %100'ü B fenotipi gösteriyordu. AB kan grubu hasta ve donörlerde en sık (%99.9) A1B ve A2B fenotipi saptandı. Rh subgruplara bakıldığında hastalarda en sık %30 CDcee, donörlerde %33.4 ce bulundu. Kell kan grubu ise hastalarda %6.8, donörlerde %5 olarak saptandı. Sonuç: ABO ve Rh kan grupları dağılımı Türkiye verilerine yakın olup, en sık rastlanan A kan grubu en az görülen B ile AB kan grubudur. Donör grubunu çoğunlukla erkek ve 25-44 yaş grubu oluşturmaktadır. Kadın ve 18-24 yaş grubunun donör olması için destek ve bilgilendirme programlarının yapılması donör sayısını arttırmak için uygun olacaktır. Bu çalışma, bir donör veri bankası oluşturmak ve çoklu transfüzyon gereken hastalara uyumlu kan sağlamak açısından önemli olup kan gruplarının dağılımı konusunda veri tabanı oluşmasına da katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Kan grupları, donör, ABO, Rh, Kell
Erişkin T hücreli ALL olgularının demografik özelliklerinin, tedavi yanıtlarının, FISH/sitogenetik verilerinin ve sağ kalım analizlerinin retrospektif değerlendirilmesi
Az görülen ve prognozu kötü olan bir ALL alt tipi olan T-ALL'de ergen ve genç erişkin (AYA) hastalarda pediatrik yoğun kemoterapi rejimlerinin kullanımı, ön hat tedavisine nelarabinin dahil edilmesi ve yeni genomik keşifler temelinde yeni hedefe yönelik tedavilerin seçimi ile tedavi etkinliği arttırılabilir. Pediatrik yoğun kemoterapi rejimlerinin kullanımı, erişkinlerde de sağkalım sürelerinin artırılması için umut vaat etmektedir.
Myelodisplastik sendrom tanılı olguların sitogenetik / FİSH ve demografik verilerinin retrospektif incelenmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Myelodisplastik sendrom (MDS) kemik iliğinde anormal selüler proliferasyon ve displazi, çevre kanında sitopeni, ile karakterize akut myeloid lösemiye dönüşüm riski olan klonal, heterojen bir grup hematopoetik kök hücre hastalığıdır. Hastalığın tedavisi prognostik değerlendirmelere göre yapılır. Prognostik skorlamada morfoloji, immünofenotip, genetik ve klinik özellik kombinasyonuna dayanan Dünya Sağlık Örgütü (WHO) sınıflandırma sistemi kullanılır. Bu çalışmada Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEÜTF) İç Hastalıkları Anabilim Dalı Hematoloji Bilim Dalı tarafından takip edilen MDS hastalarında, Sitogenetik/FİSH ve demografik verilerin, prognostik özelliklerin ve sağkalımlarının geriye dönük değerlendirilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya 01.01.2010 – 31.01.2018 yılları arasında DEÜTF Hematoloji Bilim Dalı tarafından takip edilen MDS hastaları dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri ve laboratuar verileri geriye dönük olarak probelde tarandı. BULGULAR: MDS tanısı ile izlenen 205 hastanın medyan yaşı 72 (27-92) yıl olup, Kadın/Erkek oranı 0,8/1'di (%55,6'i erkek, %48,3'i kadın). Medyan 24 aylık ( 20,79 ay) izlem süresi sonunda hastaların 99'unun (%48,3) sağ, 106'sının (%51,7) ex olduğu tespit edildi. Genel medyan sağkalım 35±6 ay (23,22 - 46,77) olarak tespit edildi. Hastalar CCI, cinsiyet, serum albümin düzeyi, ferritin düzeyi, kemik iliği displazisi, selülaritesi, fibrozisi, lenfoid agregat varlığı, CD 34 kümelenmesi, FİSH/Sitogenetik anomali varlığı, IPSS sınıflaması, kan ürün ihtiyaçları ve MDS alt tiplerinin sağkalıma etkisi açısından değerlendirildi. Olguların transfüzyon ihtiyaçları değerlendirildiğinde MDS-MLD ve SLD grubunun yıllık eritrosit transfüzyon ihtiyacı sırasıyla 19,69 18,03 – 21,71 16,14 ünite iken, RAEB grubunda EB1 ve EB2 için sırasıyla 29,00 18,39 – 22,93 16,68 üniteydi. Kan ürün replasman ihtiyacı olan hastaların sağkalım sürelerindeki kısalma istatistiksel olarak anlamlıydı (108 ay x 24 ay p:0,000*). Albumin düzeyinin sağkalım üzerinde anlamlı etkisi saptandı (≤4 gr : 24 ay x > 4 gr : 68 ay p:0,000*). Ferritin 1000 mg altı olan hastaların sağkalımı uzun görünmekle birlikte istatistiksel olarak anlamlı değildi (36 6,09 ay x 22 5,86 ay p=0,043). IPSS yüksek risk grubunun medyan sağkalımı düşüktü. Myeloid seride displazisi olan, CD 34 (+) oranı yüksek olan grupların sağkalımı kısa saptandı. FISH verileri açısından yapılan değerlendirmede, del 7q pozitifliği, p53 mutasyon varlığı sağkalımı olumsuz yönde etkiledi. Kemik iliği immunhistokimya yöntemi ile P53 boyanma yüzdesinin sağkalım üzerinde olumsuz etkisi olmakla birlikte istatistiksel olarak anlamlı değildi ( <%5 : 68,00 ± 23,32 ay x ≥%5 : 29,00 ± 5,88 ay p:0,07 ). SONUÇ : MDS'nin prognostik sınıflamasında, hastalık gidişatını öngörmede, tedavi planının belirlenmesinde, lösemik transformasyona ilerleme riskinin tahmininde IPSS ve diğer skorlama sistemleri çok değerli olup, IPSS evresini belirleyebilmek için sitogenetik örneklemenin mutlak yapılmasına dikkat edilmelidir. Prognostik skorlama sistemlerinde yer almayan albümin, selülarite, ferritin düzeyleri, kemik iliği fibrozisi gibi faktörlerin sağkalım üzerine prognostik değerleri olabilir. Yapılan çalışmalarda bu kriterlerin sağkalımı etkilediği saptanmıştır. Sitogenetik değerlendirmenin mümkün olmadığı yerlerde, özellikle albümin hastaların prognozunun tayininde indikatör olarak kullanılabilir. Ancak prognostik skorlama sistemlerinde yer almaları için daha büyük çalışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır.