Theses supervised by Prof. Dr. İdris Şahin
13 theses · İnönü University, Düzce University, Dokuz Eylül University
SAPD hastalarında plazma ve diyalizat NtproBNP düzeyleri ve klinik önemi
GİRİŞBrain Natrüretik peptid(BNP) ve N-TerminalproBrain Natriüretik Peptid(NTproBNP) aynı molekülün alt parçaları olup kana eşit molar konsantrasyondasalınırlar. Her iki molekül de kalp hastalıklarının tanısında ve hastaların risk durumununbelirlenmesinde kulanılırlar.AMAÇBu çalışma, öncelikli olarak, PD hastalarında, plazma ve diyalizat NTproBNPilişkisini, ikincil olarak da palzma ve diyalizat NTproBNP konsantrasyonlarınınhastaların klinik ve laboratuar verileriyle ilişkisini araştırmak amacıyla düzenlendi.YÖNTEMTurgut Özal Tıp Merkezi Nefroloji kliniğinde takip edilen 44 periton diyalizhastasından (19 erkek 25 kadın ) eşzamanlı olarak alınan plazma ve diyalizatörneklerinde NTproBNP tayini yapıldı. Diğer klinik ve laboratuar veriler hastadosyalarından alındı. Veriler standart istatistiksel yöntemlerle değerlendirildi.BULGULARBütün plazma ve diyalizat örneklerinde NTproBNP tespit edilebildi. Medianplazma NTproBNP 3327, diyalizat NTproBNP 510 ve plazma/diyalizat (P/D)NTproBNP oranı ortalama 5.5±0.5 olarak bulundu. Deneklerdeki P/D oranları sabitdeğildi; her ölçümde farklı bulundu. Log10plazma ve Log10diyalizat NTproBNPdüzeyleri arasında yüksek düzeyde korelasyon tespit edildi (r = 0,928, p=0001, R2 =0,861). Plazma NTproBNP düzeyi 300 pg/mL'den düşük olan hasta oranı %6,8, 2000- 28 -pg/mL'den büyük olan hasta oranı %64 idi. Median plazma ve diyalizat NTproBNPdüzeyleri membran geçirgenliğine göre, büyükten küçüğe doğru şu şekilde idi: Yüksekgeçirgen (YG)>yüksek orta geçirgen (YOG)>düşük orta geçirgen (DOG). YG ve DOGgurupları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı. Log10plazmaNTproBNP veLog10diyalizat NTproBNP düzeyleri ile ortalama arter basıncı, serum sodyum vealbümin arasındaki korelasyon katsayılarıve istatistiksel önemlilik düzeyleri benzerdi.SONUÇDiyalizat NTproBNP, kendi plazma eşdeğerinin sağladığı yararların tamamınısağlama potansiyeline sahiptir. Yüksek geçirgenliğe sahip membran yapısındakihastalarda NTproBNPkonsantrasyonu daha yüksek bulunmuştur; bu bulgu, peritondiyaliz hastalarında alt guruplardaki risk durumunu belirlemede faydalı olabilir.
Primer glomerulonefrite bağlı kronik böbrek hastalığında proteinürinin böbrek fonksiyonlarındaki bozulma üzerine etkilerinin incelenmesi
Amaç: Kronik böbrek hastalığının ilerlemesi çeşitli risk faktörlerinin etkilerine bağlıdır. Proteinüride bu risk faktörlerinin en önemlilerinden biridir. Yapılan çalışmalar incelendiğinde şimdiye kadar KBY'li hastalarda proteinürinin renal progresyona etkisini araştıran sınırlı sayıda çalışmaya rastlanmıştır. Çalışmamızda kronik böbrek yetmezlikli hastalarda proteinürinin renal progresyon üzerine olan etkilerini araştırmayı amaçladık. Yöntem ve Gereçler: Araştırmamız, için gerekli olan tetkikler, İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi dosya arşiv bölümü ve Hastane Otomasyon Sistemi (Enlil) kullanılarak elde edilmiştir. İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından etik kurulu onayı alındı. Çalışmaya alınacak hastalardan yazılı onam alındı. Hastaların adı, soyadı, dosya numarası, telefon numarası, yaşı, cinsiyeti, hastalığın başlangıç süresi, varsa biyopsi tarihi, böbrek yetmezliğinin sebebi, komorbit hastalıkları, kullandığı ilaçlar araştırıldı ve çalışma formuna kaydedildi. Www.mdrd.com adresinden hastaların GFH hesaplandı ve çalışma formuna kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya 77 erkek, 105 bayan toplam 182 hasta alınmıştır. Hastaların yaş ortalaması 44±15 yıl (17-80) idi. Hastaların 108'i primer glomerülonefrit, 74 ü sekonder glomerülonefrit tanılı idi. Çalışmaya alınan hastalarda proteinüri ve GFH ilişkisi ele alındığında ise proteinüri arttıkça GFH de belirgin düşme tesbit edildiği görüldü. Başlangıçta nefrotik düzeyde proteinürisi olan hastalarda non nefrotik düzeyde proteinürisi olan hastalara göre GFH'daki düşüşün daha fazla olduğu tesbit edildi. Çalışmamızda proteinüri ve serum albümin düzeyi arasındaki ilişkiye bakıldığında, proteinüri artıkça serum albümin düzeyinin azaldığı tesbit edildi. Sonuç: KBY'li hastalarda proteinüri önemli bir progresyon göstergesidir. Proteinüri ve GFH arasında zıt bir ilişki bulunmaktadır. KBY li hastaların takibinde proteinüri önemli bir parametre teşkil etmektedir.
2004-2021 yılları arasında Düzce Üniversitesi'nde izole edilen mycobacterium tuberculosis suşlarında rifampisin ve ikinci jenerasyon antibiyotik direnç genleri araştırılması
Amaç: Çalışmamızın amacı, laboratuvarımızda izole edilen M. tuberculosis komplex suşlarında gelişen antibiyotik direncine neden olan gen paternlerinin moleküler yöntemlerle belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza, 2004-2021 yılları arasında identifiye edilmiş ve antibiyotik duyarlılığı belirlenmiş olan rifampisin dirençli 21 M. tuberculosis komplex suşu dahil edildi. Bu suşların Genotype MTBC kiti ile türüne ve Genotype MTBDR plus kiti ile rifampisin direncine neden olan gen paternine bakıldı. Bunların içinden rifampisin ve izoniazid direnci birlikte olan çoklu ilaca dirençli 12 suşa Genotype MTBDR sl kiti ile ikinci nesil ilaç direncine neden olan gen paternine bakıldı. Bulgular ve sonuç: Rifampisin dirençli 21 izolat GenoType MTBC yöntemi değerlendirildiğinde 19'u (%90,4) M. tuberculosis/canetti olarak sonuçlandı, ikisi bu test ile değerlendirilemedi. Bunların yedisi (%36,8) Genotype MTBDR plus ile rifampisine dirençli iken 12'si (%63,2) duyarlı bulundu. Dirençli olanların ise birinde (%14,3) WT8 ve WT6 bantlarında, birinde (%14,3) WT8 bandında silinme gözlenirken, birinde (%14,3) WT7 bandında silinme ile rpoBMUT2A mutasyonu ve dördünde (%57,1) WT8 bandında silinme ile rpoBMUT3 mutasyonu birlikte görüldü. Suşların 7'si (%36,8) Genotype MTBDR plus ile INH için dirençli iken 12'si (%63,2) duyarlı olduğu görüldü. Dirençli olanların ise beşinde (%71,4) katGWT bandında silinme ile katGMUT1 mutasyonu ve ikisinde (%28,6) yalnızca ınhAMUT3B mutasyonu görüldü. Çoklu ilaca dirençli 10 M. tuberculosis izolatının GenoType MTBDR sl ver 2.0 yöntemi ile dokuzunda genotipik olarak ikinci nesil ilaçların hiçbirine karşı direnç paterni gözlenmedi. Bir suş bu test ile değerlendirilemedi. Sonuç olarak fenotipik direnç gözlenen suşlarda her zaman geotipik ilaç direnci gözlenmeyebilir. Laboratuvarımızda rifampisin için en sık rastlan genotipik patern WT8 bandında silinmeyle birlikte rpoBMUT3 olarak belirlendi. ANAHTAR SÖZCÜKLER: M. tuberculosis komplex, Rifampisin direnci, İzoniazid direnci, Çoklu ilaca direnç
Klinik örneklerden izole edilen corynebacterium türlerinde biyofilm oluşumunun, anti-quorum sensing aktivitesinin ve antimikrobiyal direnç durumunun araştırılması
Korinebakteriler için son on yılda artan sayıda çeşitli klinik enfeksiyonlar bildirilmiştir. Çalışmamızda izolatlar kültürdeki üreme şekline göre gruplara ayrılarak saf olarak üremeyen korinebakterilerin patojenik potansiyeli hakkında fikir sahibi olunabileceği düşünülmüştür. Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi ve İstanbul Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarına Haziran 2021 ile Haziran 2022 tarihleri arasında gönderilen çeşitli klinik örneklerden izole edilen 240 adet Corynebacterium spp. izolatı kültürdeki üreme şekillerine göre saf, başka bir etken ile birlikte ve polimikrobiyal olarak üç grupta sınıflandırıldı. Antibiyotik duyarlılıkları disk difüzyon ve vankomisin için sıvı mikrodilüsyon yöntemleri ile belirlendi. İzolatların biyofilm oluşumları kantitatif olarak belirlendi. Güçlü biyofilm yapan 17 izolatın biyoaktif bileşen ekstraksiyonu yapılıp agar difüzyon yöntemi ile anti-quorum sensing aktivitesine bakılmış sonrasında viyolasin pigment üretimi kantitatif olarak ölçüldü. Çalışmaya alınan 240 adet Corynebacterium spp. izolatının; 138'i (%58) saf, 52'si (%22) etken ile birlikte ve 50'si (%20) polimikrobiyal grupta yer almıştır. İzolatların 140'ı C. striatum, 34'ü C. amycolatum, 24'ü C. afermentans olarak tanımlanmıştır. Corynebacterium izolatlarının antibiyotik direnç oranları gruplara göre incelendiğinde rifampisin ve tetrasiklin antibiyotiklerine karşı direnç oranı polimikrobiyal grupta diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük olarak saptanmıştır. İzolatlarda penisilin, klindamisin, siprofloksasin, moksifloksasin, rifampisin, tetrasiklin ve linezolide karşı sırasıyla; %96,7, %88,3, %86,3, %73,8, %62,5, %59,2 ve %0,8 oranında direnç görülmüştür. Tüm izolatlar vankomisine karşı duyarlı iken iki adet C. afermentans izolatında linezolid direnci görülmüştür. Biyofilm oluşturma kapasiteleri incelendiğinde 87 (%36,3) izolat biyofilm oluşturmuştur. Polimikrobiyal gruptaki izolatların biyofilm oluşturma oranı diğer iki gruptan daha düşük oranda bulunmuştur. Biyofilm oluşturma kapasitelerine göre güçlü biyofilm oluşturan 17 adet izolatın anti-quorum sensing aktivitesine bakılmış, hiç bir Corynebacterium ekstraktının anti-quorum sensing aktivitesi bulunmamışken beş adet izolat ekstraktının antimikrobiyal etkisi görülmüştür. Antimikrobiyal etki gözlenen bakteri ekstraktlarının dört tanesi C. amycolatum bir tanesi ise C. afermentans'a ait olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak hem antibiyotik direnç oranlarına hem de biyofilm oluşturma oranlarına bakıldığında kültürde etken ile birlikte üreyen korinebakterilerin saf kültür olarak üreyen korinebakteriler ile benzer özellikler gösterdiği, ayrıca korinebakterilerin antimikrobiyal etkilerinin olması nedeniyle bu etkinin flora bakterilerini baskılayarak virulansını artırmada mı yoksa patojen bakterileri baskılayarak enfeksiyon oluşumunu önlemede mi rolünün olduğunun belirlenmesi için ileri çalışmalar yapılması gerekmektedir.
Klinik örneklerden izole edilen candida suşlarının planktonik ve biyofilm formlarında, melatoninin antifungal duyarlılığa etkisi
Son yıllarda, biyofilm varlığında antifungallere dirençli Candida türlerinin izolasyonunda belirgin biçimde artış olması, bu enfeksiyonların tedavisi için alternatif ajanların geliştirilmesini zorunlu hale getirmiştir. Bu çalışmada, Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarına gönderilen klinik örneklerden izole edilen Candida suşlarının planktonik ve biyofilm formlarında, melatoninin antifungal duyarlılığa etkisi araştırıldı. Suşların identifikasyonu germ tüp testi, Mısır unu-Tween 80 agarda morfolojik değerlendirme ve otomatize sistem ile yapıldı. Modifiye mikroplak yöntemi ile biyofilm formasyonu araştırıldı. Biyofilm oluşumu gözlenen suşlarda antifungal duyarlılığını belirlemek için planktonik formda sıvı mikrodilüsyon yöntemi ile MİK, biyofilm formunda Calgary biyofilm yöntemi ile MBEK değerleri saptandı. Duyarlılık testleri melatonin varlığında tekrarlandı. Çalışmaya dahil edilen 350 adet suşun % 64,8'i C. albicans, % 15,7'si C. glabrata, % 8,6'sı C. tropicalis, % 5,4'ü C. parapsilosis, % 5,5'i diğer türler (C. kefyr, C. guilliermondii, C. dubliniensis, C. krusei, C. lusitaniae) olarak saptandı. Suşların % 9,7'sinde biyofilm oluşumu gözlendi; tür düzeyinde incelendiğinde C. albicans'ta biyofilm oluşumu % 2,6, Non-albicans Candida türlerinde ise % 22,7 olarak belirlendi. Planktonik formda antifungal duyarlılığı araştırılan bütün suşlar, amfoterisin B MİK değeri ≤0,25 μg/ml olduğu için duyarlı olarak değerlendirilirken; C. tropicalis suşlarından biri flukonazole karşı doza bağımlı duyarlı, bir C. albicans suşu da vorikonazole karşı doza bağımlı duyarlı ve kaspofungine dirençli, birer adet C. tropicalis ve C. kefyr suşu ise kaspofungine karşı dirençli olarak tespit edildi. Biyofilm formunda antifungal duyarlılığı araştırılan bütün suşlar, amfoterisin B MBEK değeri ≥16 μg/ml olduğu için dirençli olarak değerlendirilirken; flukonazole suşların üçü doza bağımlı duyarlı (C. albicans, C. parapsilosis, C. guilliermondii), diğerleri dirençli; vorikonazole sadece C. guilliermondii duyarlı, diğerleri dirençli; kaspofungine ise tüm suşlar dirençli olarak saptanmıştır. Antifungallerle melatonin kombine edilerek tekrar edilen antifungal duyarlılık testleri sonucu hem MİK hem de MBEK değerlerinde düşüş gözlendi. Ancak planktonik formda dirençli veya doza bağımlı duyarlı olan suşlar duyarlı hale gelirken, biyofilm formunda MBEK değerinde düşüş olsa da suşların direnç profilinde değişiklik gözlenmedi. Sonuç olarak antifungal ajanlarla kombine edilmesi sonucu MİK ve MBEK değerlerinde görülen düşüş, melatoninin Candida enfeksiyonlarının tedavisinde yeni bir alternatif olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Antifungal duyarlılık, biyofilm, Candida, melatonin.
Düzce Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi'nde kan ve kan bileşenlerinin kliniklere göre kullanımlarının değerlendirilmesi
Bu çalışma, Düzce Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezinde Kan ve Kan Bileşenlerinin kliniklere göre kullanımının değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Ocak 2016- Aralık 2016 yılları arasında yataklı servis hizmeti veren kliniklerde kan bileşeni alan hastaların verileri toplanmıştır. Kan ve Kan bileşenlerinin en fazla %55.8 oranıyla 65 yaş ve üzeri gruptaki hastalara kullanıldığı saptanmıştır.Klinikler tarafından en çok tercih edilen kan ürününün eritrosit süspansiyonu olduğu görülmüştür.Eritrosit Süspansiyonu, trombosit süspansiyonu ve kriyopresipitatın en çok dahili klinikler; tam kan ve taze donmuş plazmanın ise en çok cerrahi klinikler tarafından kullanıldığı tespit edilmiştir.Tam kan kullanımının ise hastanemizde son derece az olduğu saptanmıştır.(%0.55)
Kan transfüzyonu ve reaksiyonları ile ilgili sağlık çalışanlarının bilgi düzeylerinin araştırılması
Bu araştırma kan ve kan ürünleri transfüzyonu konusunda hemşirelerin bilgi düzeylerinin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırmamızda kan transfüzyonu uygulanan bölümlerdeki 100 sağlık çalışanı üzerinde 30 soruluk anket uygulaması yapılmıştır. Çalışmaya katılanların tümü transfüzyon öncesi hasta kan grubu ile ürün kan grubunu ve hasta ismi ile transfüzyon takip formundaki ismin aynı olup olmadığını kontrol ettiğini; cross-match yapılıp yapılmadığına ve uygunluğuna dikkat ettiğini; transfüzyon öncesi ve sonrasında hastanın vital bulgularına baktığını bildirmiştir. Ankete katılan ların % 46'sı kanın koltuk altında ısıtılarak uygulanması gerektiği bilgisine sahiptir. Meslekte 11 yıldan uzun süredir çalışanların transfüzyonla bulaşan enfeksiyonları, daha kısa süredir çalışanlardan daha yüksek oranda doğru bildikleri görüldüğünden eğitimlerin sık aralıklarla tekrarlanması gerektiği düşünülmüştür.
Kan bağışçılarında HBsAg, anti-HCV, anti-HIV ve sifiliz testi sonuçlarının değerlendirilmesi
Kan ve kan bileĢenleri transfüzyonu sonrasında karĢılaĢılan en önemli komplikasyon kullanılan kan ürünlerinden kaynaklanabilecek enfeksiyon hastalıklarıdır. Kan ve kan ürünleri transfüzyonu sonrasında baĢlıca hepatit B virüsü (HBV), hepatit C virüsü (HCV) ve insan immün yetmezlik virusunun (HIV) neden olduğu enfeksiyonlar karĢımıza çıkmaktadır. Bu nedenle güvenli bir kan transfüzyonu, tüm kan merkezlerinin öncelikli hedefi olmalıdır. Günümüzde kan bağıĢları tarama testleri ve alınan diğer önlemler sayesinde, geçmiĢe oranla daha güvenli bir Ģekilde gerçekleĢtirilmektedir. Fakat kan nonenfeksiyöz özellikte olsa bile, virülan etkenlerin geçiĢ oranını sıfırlamak olası görülmemekte, geçiĢ riski az da olsa devam etmektedir. Bu çalıĢmada, Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Kan Transfüzyon Merkezi‟ne 2009 - 2014 yılları arasında baĢvuran donörlerde HBsAg, anti-HCV, anti-HIV ve sifiliz tarama test sonuçlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi ve seropozitiflik oranlarındaki değiĢimin ve oranların yıllara ve cinsiyete göre dağılımının belirlenmesi amaçlanmıĢtır. Kan bağıĢçısı olarak uygun olan 11687 kan bağıĢçısında, HBsAg için ARCHITECT HBsAg Qualitative test, anti-HCV için ARCHITECT anti-HCV Reagents test, anti-HIV için ARCHITECT HIV Ag/Ab Combotestleri ve sifiliz seropozitifliği için ARCHITECT Syphilis TP kitleri kullanılarak kemilüminisans yöntemi ile araĢtırılmıĢtır. ÇalıĢmamızda HBsAg seropozitifliğinin toplamda %2,8 olduğu saptanmıĢ olup, yıllara göre cinsiyetler arası değiĢimi incelendiğinde 2010 yılında kadın ve erkeklerdeki HBsAg seropozitifliğinin benzer olduğu, diğer yıllarda ise kadınlarda erkeklerden anlamlı Ģekilde daha yüksek oranda görüldüğü tespit edilmiĢtir. Anti-HCV seropozitifliğinin toplamda %0,9 olduğu saptanmıĢ olup, yıllara göre cinsiyetler arası değiĢimi incelendiğinde tüm yıllarda kadınlarda erkeklerden anlamlı Ģekilde daha yüksek oranda görüldüğü tespit edilmiĢtir. Anti-HIV seropozitifliği toplamda erkek donörlerin 4‟ünde saptanmıĢken (2010 ve 2011 yıllarında 2‟Ģer donör) kadın donörlerde pozitiflik tespit edilmemiĢtir. Sifiliz seropozitifliğinin toplamda %0,7 olduğu saptanmıĢ olup, yıllara göre cinsiyetler arası değiĢimi incelendiğinde genel olarak kadınlarla erkeklerdeki pozitiflik saptanma oranının benzer olduğu görülmüĢtür. Anahtar Sözcükler: Kan bağıĢçıları, Kan Transfüzyonu, HBsAg, Anti-HIV, Anti-HCV, Sifiliz
Okul geliştirme bağlamında bir mentörlük uygulaması
Bu araştırmanın temel amacı, International Baccalaureate Programme (IBP, Uluslararası Diploma Programı) kapsamında bir tür mentörlük olarak bilinen 'akademik koordinatörlük' uygulamasını, okul geliştirme bağlamında ele alarak, uygulamanın işlevselliğini tartışmak ve kamu okullarında uygulanabilirliğini değerlendirmektir. Bu amacı gerçekleştirmek üzere uygulamanın işlevselliği ve kamu okullarında uygulanabilirliğine dair uygulamanın yürütüldğü bir özel okul ile bu okula benzer düzeyde bir kamu okulunda görev yapan öğretmen ve yöneticilerin uygulamanın mesleki iş birliği, okul geliştirme ve mesleki gelişim bağlamında işlevselliği hakkında görüşlerine başvurulmuştur.Araştırmanın katılımcıları 2021-2022 eğitim öğretim yılında İzmir ili Bornova ilçesindeki uluslararası bakelorya diploma programı ve MEB müfredatını yürüten bir özel okulda çalışan bir yönetici 14 öğretmen ile bu okula sosyoekonomik yapısı yakın bulunan Karşıyaka ilçesindeki hazırlık programı uygulayan bir kamu okulunda görev yapan bir yönetici, 10 öğretmenden oluşturmaktadır. Çalışmanın yapıldığı okullar ve bu çalışmanın 26 katılımcısı olasılık dışı örnekleme yöntemlerinden amaçlı örneklemeye uygun seçilmiştir. Böylece maksimum çeşitlilik elde edebilmek için farklı okul türleri, branşlar, mesleki kıdemler, eğitim düzeyi tercih edilmiştir. Araştırma, nitel araştırma yöntemi ve olgubilim deseni ile oluşturulmuş, 5 sorudan oluşan yarı yapılandırılmış görüşme formu aracılığı ile veri toplanmıştır. Katılımcıların görüşme sorularına verdikleri yanıtları analiz etmek için betimsel ve içerik analizi teknikleri kullanılmıştır. Elde edilen bulgular kodlar, kategoriler ve temalar oluşturularak sunulmuştur. Araştırmanın sonucunda: - Akademik koordinatörlüğün bir kavram olarak eşgüdüm, uyum ve koordinasyon ile bağdaştırıldığı, - Mentorluk ile benzer yanlarının yadsınamayacak düzeyde olsa da mentorluktan daha büyük ve önemli bir rol oynadığı, rehberlik rolünün olduğu, - İş yükü oluşturma durumunun kişi ve anlayışa göre farklılık gösterdiği, - Eğitim örgütlerinde hem öğretmenler arası hem de yönetici-öğretmen arasındaki iletişimi düzenleyerek okul iklimine ve okul gelişimine katkıda bulunduğu, - Okullarda mesleki iş birliğini destekleyen, destekleyici ve öğretmenler arası bir köprü niteliğinde olduğu, - Öğretmenlerin mesleki gelişimine katkısının büyük olduğu, - Mesleki gelişime de aynı şekilde büyük katkı sağladığı - Okul geliştirmede büyük rol oynadığı, - Kamu okullarında da uygulansa çok büyük fark yaratacağı, - Tüm bunlara rağmen liyakat sorunu, bürokrasi bağımlılığı, memur zihniyeti, teşvik beklentisi, öğretmenin değişime direnci ve benzeri sebeplerle kamu okullarında uygulanamayacağı ortaya çıkmıştır. Akademik koordinatörlük uygulamasının mercek altına alındığı bu çalışmanın ve çalışmabulgularının araştırmacılara, politika belirleyicilere, öğretmenlere yol gösterici olacağı düşünülmektedir.
Üremik kaşıntı indol metabolitleriyle ilişkili midir?
Giriş: Çeşitli çalışmalar göstermiştir ki kronik böbrek hastalığı (KBH) prevalansları dünyada önemini korumaktadır. Üremik kaşıntı ise KBH'ye sahip kişilerde can sıkıcı ve morbitideye katkı veren bir semptom olarak durmaktadır. Çalışmamızın amacı ise bu semptomun etyopatogenezinde yer alabilecek olan indol metabolitlerinin plazma ve deride ki seviyelerinin hemodiyaliz (HD) hastalarında, kaşıntı skalalarına göre gruplandırarak ölçmek ve olası korelasyonu göstermektir. Materyal ve Metot: Çalışmamızın evrenini Malatya il genelinde HD alan hastalar oluşturmaktadır. Kaşıntısı olan ve olmayan gruplarda sırası ile 32 ve 29 kişi çalışmamıza dahil edilmiştir. Kişilerin kaşıntı durumları Görsel Analog Skala ve 5 D kaşıntı skalası kullanılarak belirlenmiştir. Bu kişilerin indol metabolit seviyeleri plazma ve deride Yüksek Performanslı Sıvı Kromotagrafi (HPLC) metodu kullanılarak tespit edilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza katılanların yaş ortalamaları 60,8 ± 14,8 olduğu tespit edilmiştir. Çalışmamıza katılanların 32 (%52,5)'si erkek, 29 (%47,5)'u kadındır. Çalışmamıza katılanlar ortalama olarak sırasıyla 4,6 ± 3,8 yıl ve 54,9 ± 45,7 ay hemodiyaliz aldıkları tespit edilmiştir. Çalışmamıza katılan kişilerin kanda ki hemoglobin değeri ortalama 10,7 ± 1,7 (g/dL), hasta ve kontrol gruplarında sırası ile 11,2 ± 1,2 (g/dL) ve 10,1 ± 1,9 (g/dL) olarak bulunmuştur. Hasta ve kontrol gruplarının plazma 2-3 piridin dikarboksilik asit değerleri sırası ile 142,2 ± 50,9 (µg/ml) ve 72,1 ± 38 (µg/ml) olarak bulunmuştur. 2-3 piridin dikarboksilik asit düzeyleri arasında istatistiki olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0,001). Hasta ve kontrol gruplarının plazma indoksil sülfat değerleri sırası ile 7,60 ± 2,59 (µg/ml) ve 2,60 ± 0,98 (µg/ml) olarak bulunmuştur. Gruplara göre indoksil sülfat düzeyleri arasında istatistiki olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0,001). Hasta ve kontrol gruplarının plazma İndoksil β-D-Glukoronid düzeyleri sırası ile 1,95 ± 1,36 (µg/ml) ve 1,03 ± 1,20 (µg/ml) olarak bulunmuştur. Gruplara göre İndoksil β-D-Glukoronid düzeyleri arasında istatistiki olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0,001). Tartışma: Yaptığımız çalışmada kaşıntı semptomu gösteren hasta grupta 2-3 piridin dikarboksilik asit düzeyleri kaşıntısı olmayan kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunmuştur. Bu durum çalışmamızın bu bulgusunun literatür verileri ile uyumlu olduğunu göstermektedir. Diğer parametrelerde ki bulgularımız da literatür ile uyumludur. Sonuç: KBH olan kişilerde üremik kaşıntı etyolojisi çok faktörlü olduğundan zorluk teşkil etmektedir. Bu konuda yapılmış çalışmalar nedenlere ışık tutabilmesi açısından önemlidir. Bizim çalışmamız korelasyonel olarak kaşıntı ve indol metabolitleri ilişkisine ışık tutmuştur. Literatüre öncü olabilecek bu çalışmanın bu konuda daha çok ve daha kapsamlı çalışmalara yön vereceğini ummaktayız.
Sürekli ayaktan periton diyalizi tedavisi gören hastalarda mekanik, metabolik ve enfeksiyöz komplikasyonlar
AMAÇ: Kronik böbrek hastalığı değişen süreler içerisinde ilerleyici nefron kaybı sonucu Son Dönem Böbrek Yetmezliği (SDBY)'ne ilerleyebilir. Bu aşamaya gelmiş hastaların tek yaşam şansı Renal Replasman Tedavileri (RRT)'dir. Periton diyalizi (PD), SDBY olan hastaların tedavisinde kullanılan RRT yöntemlerinden birisi olup peritonun bir diyaliz membranı olarak kullanılması esasına dayanmaktadır. Elle yapılan sürekli ayaktan periton diyalizi (SAPD) ve bir cihaz yardımıyla yapılan aletli periton diyalizi (APD) yöntemleri periton diyalizinin standart formları olarak bilinmektedir. Basit, rahat ve ucuz olması sebebiyle son dönem böbrek yetmezliği olan hastalarda başarılı bir şekilde uygulanmakla birlikte uzun dönemde çeşitli komplikasyonlarla karşılaşılmaktadır. Bu nedenle biz de merkezimizde izlediğimiz PD tedavisi gören hastalarda görülen komplikasyonları araştırmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEMLER: Bu çalışmada, İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Bilim Dalı Periton Diyaliz Merkezi'nde Ocak 2007- Ocak 2014 tarihleri arasında takip edilen hastalarda görülen mekanik, metabolik ve enfeksiyöz komplikasyonlar araştırılmıştır. Hastalara ait veriler geriye dönük olarak periton diyaliz merkezinde bulunan hasta kayıt dosyalarından alındı. Dosyalarında demografik, klinik ve laboratuvar değerleri eksik olan; 18 yaşından küçük olan ve bir aydan daha kısa süre PD tedavisi gören hastalar çalışmaya alınmadı. Araştırma sonunda elde edilen verilerin değerlendirilmesinde SPSS (Statistical Package For Social Siences ) vs 17.0 (SPSS, Inc., Chicago, IL, USA) isimli bilgisayar programı kullanıldı. Kategorik ölçümler sayı ve yüzde olarak, sayısal ölçümlerse ortalama ve standart sapma (gerekli yerlerde ortanca ve minimum - maksimum) olarak özetlendi. BULGULAR: Çalışmamıza yaş ortalaması 51,2 ± 15,8 yıl olan, 109'u (%54) erkek, toplam 202 hasta dahil edildi. En sık görülen etiyolojik nedenler sırası ile %28,3 HT, %20,8 DM ve %18,8 GN idi. Hastaların ortalama PD'nde kalma süresi 37,6 ± 35 ay (2-156 ay) idi. PD'nde tedavi süresi: 9 hasta 1-3 ay; 43 hasta 4-12 ay, arası 67 hasta 1-3 yıl; 41 hasta, 4-5 yıl; 42 hasta, 5 yıl ve üzeri idi. Hastaların %91,5'i (185 hasta) SAPD, geri kalan hastalar APD yapmaktaydı. APD tedavisi gören hastalarda peritonit gelişme riski SAPD'de olan hastalara göre istatiksel olarak oldukça anlamlı derecede yüksekti (p<0.0001). Çalışmamızda 202 olgumuzun 113'ünde en az bir peritonit atağı görüldü. Öte yandan olgularımızın 182'sinde en az bir ölçümde serum albumin düzeyi <3,5 g/dl olup hipoalbuminemi oranı %90 idi. Peritonit geçirenlerde peritonit geçirmeyenlere göre hipoalbüminemi oranı anlamlı derecede yüksek idi (p<0.0001). Peritonit geçiren ve geçirmeyen hastalarda ortalama albümin seviyeleri arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Çalışmaya dahil edilen 202 hastanın 89'u peritonit geçirmezken 113 hasta en az bir peritonit atağı geçirdi. Peritonit geçiren hastaların 52'sinde 1 peritonit atağı, 31 hastada 2 atak, 8 hasta 3 atak ve 22 hasta 4 ve üstü peritonit atağı görüldü. Çalışmaya dahil edilen hastaların ortalama peritonit atağı 1,31 atak/hasta bulundu. Peritonit geçiren hastaların ortalama periton atak sayısı 2,35 atak/hasta bulundu. Peritonit atak sıklığı 0,43 atak/yıl/hasta ya da 28,1 ay/epizod olarak saptandı. Çalışmamıza dahil edilen hastalarda en sık görülen mekanik koplikasyonlar; herni %17,8, malpozisyon %16,3, karın duvarına kaçak %12,3, diyalizat çıkış yetersizliği %10,8, kateterde tıkanma %7,4 oranında görüldü. En sık görülen metabolik komplikasyonlar; anemi %99, hiperlipidemi %92, hipoalbuminemi %90, hiponatremi %82,1, D-vitamini eksikliği %70,7, hiperkalemi %36,1, hiperglisemi %13,8, obezite %11,8, kaşeksi %8,4 idi. PD'nin diğer komplikasyonları ise konstipasyon %32,1, UF yetersizliği %16,3, hemoroid %16,3, paratiroid adenomu %2,9, periton sklerozu %0,4 oranında görüldü. Çalışmaya dahil edilen 111 (%55) hasta, kullandığı PD yöntemine devam etmekte, 91 (%45) hasta çeşitli nedenlerden dolayı PD'nden ayrıldı. Drop-out nedenler arasında %46,2'si mortalite, %24,2'si böbrek nakli, %20,8'i HD'e transfer ve %8,8'i ise diğer nedenlere bağlı idi. SONUÇ: RRT'nden birisi olan PD tedavisi sırasında mekanik, metabolik ve enfeksiyöz komplikasyonlar görülmektedir. Her ne kadar enfeksiyöz komplikasyonlar en ciddi komplikasyonlar olarak düşünülmesine karşın kendi hastalarımızda kabul edilebilir oranlara inmiştir. Bunun dışında özellikle metabolik (anemi, hiperlipidemi, hipoalbuminemi, hiponatremi) ve mekanik (herni, malpozisyon, karın duvarına kaçak) komplikasyonlar PD hastalarında sık görülmektedir.
Anginası olan kronik böbrek yetmezlikli hastalarda troponin ı düzeyinin mortalite üzerine etkisinin incelenmesi
Amaç: KBH olan hastalarda asemptomatik olsalar bile troponin I yükseklikleri görülebilmektedir. Bu yüksek değerlerin ne derece anlamlı olduğu ise tartışmalıdır. Biz bu çalışmamızda yüksek troponin I değerlerinin KBH olan hastalarda ne derece anlamlı olduğunu, tüm nedenlere bağlı mortalite riski ile ilişkisini ve troponin I'nın hangi aralıkta mortalite ile ilişkisinin anlamlılık kazandığını belirlemeye çalıştık. Yöntem ve Gereç:Bu çalışma için Ocak 2009- Ocak 2014 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Nefroloji Servisi ve Nefroloji Yoğun Bakım Ünitesinde yatarak tedavi gören KBH hastası olup troponin I çalışılan 395 hasta değerlendirmeye alınmıştır. Tüm hastaların sağ veya ölmüş oldukları ölmüş olanların ise ölüm tarihleri belirlenmiştir. Hastalar troponin I değerlerine beş gruba ayrılmıştır. Troponin I değeri normal olan grupla grupla diğer gruplar mortalite riski açısından karşılaştırılmıştır. Bulgular: Tüm hastaların %50'si ölmüştü. Troponin I'nın 0,1 µg/l'in üzerindeki değerleri mortalite ile ilişkili bulundu. Troponin I'nın 0,1-0,99 µg/l aralığında olmasının tüm nedenlere bağlı mortaliteyi 2,1 kat arttırdığını tespit ettik. Troponin I'nın 5 µg/l'den büyük değerlerinde ise mortalite riski 4,7 kat artmıştı. Troponin I'nın yüksek ölçümlerenin ilk aylardaki mortalite ile ilişkisi çok anlamlı (p<0,001) iken altıncı aydan sonra bu ilişki azalmaktaydı. Sonuç: KBH ve göğüs ağrısı olan hastalarıntroponin I değeri 0,1 µg/l ve daha büyük olanlarda tüm nedenlere bağlı mortalitede artış riski taşıdıkları göz ardı edilmemelidir ve buna göre izlem sıklığı belirlenmelidir.
Obez ve morbid obez bireylerde 24 saatlik idrarda protein atılımı ile anlık idrarda protein/kreatinin oranının karşılaştırılması
Amaç: Proteinüri böbrek fonksiyon bozukluğunu ve renal progresyonunu gösteren önemli bir laboratuvar testidir. Şimdiye kadar farklı hasta gruplarında proteinüri ölçüm yöntemleri ve karşılaştırılması ile ilgili çok çalışma olmasına rağmen obez ve morbid obez bireylerde 24 saatlik idrarda protein atılımı ile anlık idrar örneğinde protein/kreatinin oranının korelasyonunu gösteren bir çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmamızda obez ve morbid obez bireylerde 24 saatlik idrarda proteinüri miktarı ile anlık idrarda protein/kreatinin oranını karşılaştırılmayı amaçladık. Yöntem ve Gereçler: Çalışmaya İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesine Nefroloji, Endokrinoloji ve Genel Cerrahi Obezite (Bariatrik Cerrahi) polikliniğine başvuran 18 yaşından büyük BMI ≥ 35 olan obez bireyler dahil edilmiştir. Çalışma öncesi, İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulundan yazılı onay alındı. Çalışmaya alınacak tüm hastalardan yazılı onam alındı. Hastaların anamnezleri alındı ve fizik muayeneleri yapıldı. Yaş, cinsiyet gibi demografik verilerin yanında, BMI, boy, kilo ölçülerek kaydedildi. Ek olarak tam idrar tetkiki çalışıldı ve spot idrarda mikroprotein ve kreatinin ile 24 saatlik idrarda proteinüri miktarı hesaplandı. Çalışmaya alınan hastaların 24 saatlik idrarda proteinüri ve anlık idrarda proteinüri miktarları karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya 134 ü kadın 178 obez birey alındı. Grubun yaş ortalaması 40,1 ± 11,5 yıl di. Çalışmaya alınan hastaların proteinüri miktarlarının dağılımı ise; 136' sında proteinüri miktarı < 150 mg/gün 33' ünde minimal artmıştı (150-500 mg/gün), 7'sinde non-nefrotik düzeyde proteinüri (500-3500 mg/gün) ve bir kişi de ise nefrotik düzeyde proteinüri mevcuttu (> 3500 mg/gün). Yapılan analizde orta-zayıf güçte bir korelasyon izlendi (p= 0,003 r= 0,223). Ayrıca spot idrarda proteinüri miktarı ≥ 0,2 g/gün olan bireylerin (n=22) 24 saatlik idrarda proteinüri ve spot idrar protein/kreatinin oranı karşılaştırıldı. Bu grupta spot idrarda hesaplanan proteinüri miktarı ile 24 saatlik idrarda proteinüri miktarının hesaplandığı korelasyon analizinde p=0,064 olup anlamlı korelasyon izlenmedi. Sonuç: Obez ve morbid obez bireylerde proteinüri miktarını belirlemek için anlık idrar protein/kreatinin oranı ile 24 saatlik idrarda protein atılımı arasında ya çok zayıf ya da istatistiksel olarak anlamlı olamayacak düzeyde bir ilişki saptadık. Bu nedenle obez ve morbid bireylerde günlük protein atılımını saptamak için 24 saatlik idrarda protein bakmak daha sağlıklı bir yöntem gibi görünmektedir. Anahtar kelimeler: Proteinüri, obezite, protein/kreatinin oranı