Theses supervised by Prof. Dr. Mehmet Fatih Cin
13 theses · Çukurova University
Post Keynezyen iktisat: Ücret belirlenimi ve Türkiye ekonomisi üzerine bir uygulama
Ücret belirlenimi konusu makroekonominin en önemli konuları arasında yer almakla birlikte, aslında gelir dağılımının yönünün tayin edilmesi bakımından da fazlasıyla önem arz etmektedir. Heterodoks bir bakış açısına sahip Post-Keynezyen iktisatta ücretin belirleyicilerine ilişkin olarak genel iktisadi akımlara karşıt bir görüş sergilenmektedir. Aynı zamanda Keynes?in bu anlamda eksik kaldığı yerleri de tamamlama amacında olan Post-Keynezyenler, işçi ve işveren arasındaki gelir dağılımı mücadelesinde ücret belirleniminin işçinin aleyhine sonuçlandığını dile getirmektedirler. Bu durumda iki taraf arasında bir çatışma meydana getirmektedir. Mevcut çalışmada 1980-2011 arası dönem ele alınarak, Türkiye ekonomisi geneli için Post-Keynezyen yaklaşıma uygun olarak ortalama reel ücretlerin belirlenimi üzerine ekonometrik analiz yapılmıştır. Bu çalışmada, işsizlik, grev, verimlilik ve toplu iş sözleşmelerinin ortalama reel ücret üzerindeki etkisi test edilmiştir. Bulunan sonuçlara göre, ücret belirleniminde istihdam, verimlilik ve pazarlık gücünü temsilen toplu iş sözleşme sayılarının pozitif etkisi Post-Keynezyen bakış açısı ile tutarlıdır. Buna karşın, ele alınan dönem itibariyle grevlerin ücret belirlenimi üzerinde olumlu bir etkisi olduğu sonucu elde edilememiştir.
Dünyada finansallaşma süreci ve Türkiye deneyimi
Bu tez, XV. ve XVI. Yüzyıla kadar uzanan kapitalizmin en temel karakteristiğini oluşturan sermaye birikim mekanizmasının izini sürmektedir. Sermaye birikiminin kaynağına göre, İngiltere'de başlayan sanayi devrimine kadar geçen dönem "ticari kapitalizm" olarak adlandırılırken, sanayi devriminden sonraki dönem ise "artık-değerin" sömürülmesi üzerine kurulu olan "sanayi kapitalizmi" olarak nitelendirilmiştir. Sanayi kapitalizminin birinci evresi "rekabetçi dönem" olarak adlandırılırken, sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması dönemi ise "tekelci kapitalizm" (emperyalizm) olarak nitelendirilmiştir. 2. Dünya Savaşı'nın sonunda ABD'nin politik, askeri ve ekonomik hegemonyasında kurulan "Bretton Woods" sistemi sayesinde, uluslararası ticaretin artması, sabit sermaye yatırımlarına bağlı olarak ortalama büyüme hızının ve refah düzeyinin yükselmesi sonucunda "Altın Çağını" yaşayan kapitalizm, 1960'ların ortalarından itibaren kâr oranlarındaki düşüş ve 1970'lerdeki "Bretton Woods" sisteminin çökmesiyle oluşan stagflasyonist ortamdan çıkmak için finans kapitalin çıkarlarını esas alan, küreselleşmenin sağladığı teknolojik olanaklardan da yararlanarak, yeni liberal ideolojinin rehberliğinde küresel bir finansallaşma süreci başlamıştır. Heterodoks sosyal bilimciler tarafından geliştirilen "finansallaşma" kavramı bu tezde; Kapitalizmin sermaye birikim mekanizmasının sanayi alanından finans alanına kayma süreci olarak tanımlanmıştır. Finansallaşma sürecine bütünsel bir bakış geliştirilerek dört boyutta ele alınmıştır. Bunlar; finansallaşmanın alt yapısının oluşumu, makroekonomik işleyiş süreci, mikroekonomik işleyiş süreci ve finansallaşmanın sonuçlarıdır. Bu tezde finansallaşmanın Türkiye Ekonomisi'ndeki gelişiminin ekonomi politiği üzerinde durulmuş ve finansallaşma sürecinin sonucunda ortaya çıkan değişim analiz edilmiştir. Bu bağlamda öncelikle OECD ve DPT veri seti kullanılarak dört adet finansallaşma göstergesi oluşturulmuştur. Daha sonra bu finansallaşma göstergeleriyle DPT veri setinden elde edilen sabit sermaye yatırımlarının GSYİH içindeki payı arasında uzun dönemde (1975-2010) bir ilişki olup olmadığı Engle-Granger (1987) Eş-Bütünleşme Testi, Johansen - Juselius (1990) Eş-Bütünleşme Testi ve Vektör Hata Düzeltme Modeliyle analiz edilmiştir. Finansallaşma göstergeleriyle sabit sermaye yatırımlarının Gayri Safi Yurtiçi Hasıla içindeki payı arasında temel hipotezimizi destekleyen uzun dönemde negatif anlamlı ilişki bulunmuştur. Bu çalışmada ayrıca finansallaşma göstergeleriyle sermaye/emek gelirleri endeksi arasında uzun dönemde pozitif bir ilişkinin varlığı test edilmiştir. Bu bağlamda finansallaşma göstergeleriyle, İstanbul Sanayi Odası'nın 1982-2010 dönemini kapsayan veri seti kullanılarak elde edilen sermaye/emek gelirleri endeksi arasındaki kısa ve uzun dönem ilişki analiz edilmiştir. Bu modelde de Engle-Granger (1987) Eş-Bütünleşme Testi, Johansen -Juselius (1990) Eş-Bütünleşme Testi ve Vektör Hata Düzeltme Modeli gibi zaman serisi analiz yöntemleri kullanılmıştır. Türkiye'nin en büyük 1000 sanayi kuruluşu baz alındığında, bu süreçte; bir yandan sermaye gelirleri emek gelirleri karşısında nisbi olarak artarken, diğer yandan, sermaye gelirlerini ağırlıklı olarak, esas faaliyet dışından elde edilen spekülatif gelirler oluşturmaktadır. Sonuç olarak; 1980 sonrası dönemde Türkiye Ekonomisi'nde bazı kendine has özellikleri de içinde barındıran bir finansallaşma süreci yaşandığı görülmektedir.
Kurumsal değişimlerin istihdam üzerindeki etkileri: Kurumsal iktisat bakış açısıyla Avrupa Birliği üzerine bir uygulama
Sanayi devrimi ve sonrasında yaşanan teknolojik gelişmeler ile kentleşme, ticaretin artması ve hızlı nüfus artışı olguları işsizlik sorununu, gelişmiş ve gelişmekte olan pek çok ülkenin olduğu gibi Avrupa'nın ve Türkiye'nin de gündemine almasına sebep olmuştur. İşsizlik sorununun çözümüne ilişkin pek çok iktisadi akım çalışma yapmış olup, Kurumsal İktisat, kurum kavramını ön plana çıkararak, kurumsal yapılardaki değişiklikler ile işgücü piyasalarının düzenlenmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Kurumsal İktisadın öngörüleri kullanılarak yapılan çalışmada panel veri analizi kullanılmıştır. İşsizliğin bağımsız değişken olarak test edildiği analizde, kurumsal iktisat bakış açısıyla tespit edilen üç makro ekonomik değişken ve beş kurumsal değişkenin işsizliğe etkileri ölçülmeye çalışılmıştır. Çalışmada, 2003-2013 dönemi için seçilmiş 22 Avrupa ülkesi ve Türkiye'ye ilişkin veriler kullanılmıştır. Yapılan analiz sonuçlarına göre, değişkenlerden bazılarının işsizliğe etkisi konusunda istatistiksel olarak anlamlı iken, bazı değişkenlerin istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki ortaya koymadığı ancak kurumsal etkileşimin, çıktıları değiştirdiği sonucu ortaya çıkmıştır. Anahtar Kelimeler: Kurumsal iktisat, iĢsizlik, Avrupa Birliği, panel veri analizi, kurumsal değiĢim
Avrupa Birliği ve Türkiye'de genç işsizlik sorunu ve kaynakları
Günümüz küresel ekonomisinde genç işsizlik gerek gelişmiş gerekse gelişmekte olan tüm ülkelerin en önemli sorunu haline gelmiştir. Bu anlamda, işsizlik nasıl ki küresel bir sorun olarak görülüyorsa genç işsizlik de aynı doğrultuda hükümetlerin ortak bir sorunu olarak görülmektedir. İlk olarak 1980'lerde sanayileşmiş ülkeler için ciddi bir sorun olarak ortaya çıkan genç işsizliği 21.yüzyıl başında işgücü piyasalarında yaşanan kırılmalar ile tüm ülkelerin karşı karşıya geldiği ve çözümü en acil ekonomik ve sosyal bir sorun haline gelmiştir. Öyle ki dünya genelinde olduğu gibi, Avrupa Birliği ve Türkiye'de de genç işsizlik oranları, genel işsizlik oranının iki katı seviyesinde seyretmektedir. Makro ve mikro boyutta birçok faktör gençlerin işgücü piyasasında daha kırılgan olmalarına ve genç işsizlik oranlarının yüksek olmasına neden olmaktadır. Bu durum 15-24 yaş grubundaki bireylerin yaşadığı işsizlik sorununun çözümüne yönelik önlemler alınmasını gerektirmektedir. Genç işsizlik sorununu dikkate alan Avrupa'da, gençlerin istihdamının arttırılması ve işgücü piyasasına gençlerin aktif katılımının sağlanması politika hedeflerinin en üst sıralarında yer almaktadır. Diğer yanda, Avrupa Birliği ülkelerine kıyasla genç bir nüfusa sahip Türkiye ise dinamik bir ekonomi oluşturmak için daha avantajlı durumdadır. Dolayısıyla genç işsizlik sorununa yönelik olarak uygulanacak politikaların belirlenmesi hem Türkiye hem de Avrupa Birliği ülkeleri için önem arz etmektedir. Bu çalışmada Avrupa Birliği ülkelerinden; Almanya, Avusturya, Birleşik Krallık, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İrlanda, İspanya, İsveç, İtalya, Kıbrıs, Malta, Polonya, Portekiz, Yunanistan ile Türkiye için 1991-2016 yıllarına ait Gayrisafi Yurtiçi Hasıla, Enflasyon, Yabancı Doğrudan Yatırım ve Finansal Kriz verileri kullanılarak Avrupa Birliği ve Türkiye'de genç ve genel işsizliğin belirleyicileri panel veri analizi ile araştırılmıştır. Çalışmanın sonucunda ekonomik büyüme, enflasyon ve yabancı doğrudan yatırımlar genç işsizlik ve genel işsizlik oranını negatif etkilerken, finansal krizler pozitif etkilemektir. Ayrıca genç işsizlik, genel işsizliğe kıyasla makroekonomik faktörlerin etkilerine daha fazla duyarlıdır.
Finansal liberalizasyonun eşitsizlik olgusu bağlamında incelenmesi ve ampirik bulgular
Bretton Woods sistemi 1970'li yılların başına kadar finansal sistemin çatısı işlevini üstlenmiş; 20.yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde sistemin çökmesi ve gelişmiş dünyada sermaye birikimindeki durgunluk dünyayı yeni bir finansal sistem arayışına yöneltmiştir. Bu yönelim gelişmiş ülkeler nezdinde finansal liberalizasyonu merkezine alan neoliberal ekonomi politikalarını gündeme getirmiştir. Bu politikalar önce gelişmiş ülkeler tarafından, daha sonra 1980'li yılların borç krizleriyle mücadele halindeki gelişmekte olan ülkeler tarafından Washington Uzlaşısı çerçevesinde benimsenmiştir. IMF ve Dünya Bankası gibi Bretton Woods kurumları tarafından gelişmekte olan ülkelerin kalkınma sorunlarıyla mücadeleleri kapsamında ele alınan bu politikalar sürdürülebilir kalkınmanın önkoşulu olarak değerlendirilmiştir. Öyle ki gelişmiş dünyanın finansal sermaye birikimi ile gelişmekte olan dünyanın finansman ihtiyacının bu süreçte birbirini tamamlayıcı pozisyonu, finansal liberalizasyon politikalarının benimsenmesiyle mümkün olabilmiştir. Sonraki süreçte ise gelişmekte olan ülkelerin art arda yaşadıkları para ve borç krizleri bir yana, gelişmiş ülkelerin başat pozisyonu ile dünya genelinde 1970-1980 döneminden sonra ülke-içi eşitsizliklerde gerçekleşen yukarı yönlü trend, finansal liberalizasyonun gelir dağılımını bozucu etkisinin ve dolayısıyla neoliberal ekonomi politikalarından beklenen getiri ve etkinlik kazanımlarının epey sorgulanmasına yol açmıştır. Bu çalışma, üzerinde uzlaşı olmayan bu meseleyi 1996-2016 dönemi için, hem gelişmiş hem gelişmekte olan ülkelerin yer aldığı 52 ülkeyi kapsayan bir örneklem üzerinden statik ve dinamik, doğrusal ve doğrusal olmayan panel veri analizleri aracılığıyla araştırmayı amaçlamaktadır. Bu amaçla finansal liberalizasyon düzeyini alternatif açılardan ölçen farklı içerikli değişken ve endeksler ile gelir eşitsizliği ölçütü olarak Gini katsayısı kullanılmaktadır. Analiz sonuçları, kredi genişlemesindeki artışın gelir dağılımını iyileştirmediğine dair güçlü kanıtlar sunmaktadır. Diğer yandan, uluslararası sermaye hareketlerinin serbestliğini, dolayısıyla finansal açıklığı ölçen göstergelerin eşitsizliği azalttığına yönelik bir kanıt elde edilememiştir. Öyle ki bu göstergelerden, kurallara dayalı de-jure göstergelerin parametre katsayıları pozitif fakat anlamsız bulunmuştur. Fiili yani de-facto bir gösterge olarak, doğrudan yabancı yatırım stokunun GSYİH'ya oranındaki artışın ise gelir eşitsizliğini artırdığına yönelik bazı ipuçları elde edilmiştir. Bu bağlantı, etkileşim terimleri ile ölçülen aracı değişkenlerden iktisadi büyüme ve kurumsal gelişme düzeyinden etkilenmekte, fakat aracı etkinin doğrusal olmadığına dair herhangi bir sonuç elde edilememektedir.
Kalkınma ve modernleşme sürecinde Japonya örneği: Türkiye ile bir kıyaslama
Yaptığımız çalışmada Japon kalkınması arka planıyla beraber takip edilmiş ve anakronizme düşmemeye özen gösterilmiştir. Tarihsel bir gözle Japon modernleşme ve kalkınma süreçlerini izlediğimiz çalışmamızda Şogunluk dönemi, Meiji dönemi, Birinci Dünya Savaşı sonrası dönem ve İkinci Dünya Savaşı sonrası dönem ayrı ayrı incelenmiştir. Her bir dönemden diğerine geçişte nasıl süreçlerden geçildiği ve nasıl dönüşümler yaşandığı dikkatlice izlenmeye çalışılmıştır. Bu dönemler arasındaki organik ilişki ortaya çıkartılarak her bir dönemi birbiriyle eşleyen ortak değerler tespit edilmiş, bu değerlere yapılan müdahaleler sonuçlarıyla birlikte kaydedilmeye çalışılmıştır. Japon modernleşme ve kalkınma süreçlerinin birbirini nasıl beslediği izah edilmeye çalışılmıştır. Türkiye ve Japonya arasındaki tarihsel ve fiziki ortak noktalar işaretlenmiştir. Daha sonra ise Osmanlı'dan Cumhuriyet Dönemine oradan da günümüze kadar Türkiye Cumhuriyeti'nin liberal değerlerle tanışma ve modernleşme süreci incelenmiş bu süreç Japonya'daki süreç ekseninde değerlendirilmiştir. Kapitalist ve modern toplum için gerekli olan yapıları ortaya çıkarma konusunda Türkiye'nin ve Japonya'nın deneyimleri birbiriyle karşılaştırılmıştır. Sovyet modeli ve ABD modelinin Türkiye üzerine etkileri tartışılmış, kalkınma için elzem sayılan istikrarın Türkiye'deki dayanakları incelenmiştir. Söz konusu dayanak noktaları Japonya'dakiler ile karşılaştırılarak demokratikleşme ve modernleşmenin kalkınma üzerine etkisi vurgulanmıştır. Çalışmanın son kısmında ise Japonya ve Türkiye için benzer nitelikteki kalkınma ve modernleşme basamakları tespit edilmiş. Bu benzer problem ve olaylara iki ülkenin verdiği cevap ve tepkiler nedenleriyle birlikte işaretlenmiştir. Son olarak Japonya'da söz konusu problemlere üretilen cevapların rehberliğinde Türkiye için tavsiyeler üretilmiştir.
Post-keynesyen fiyatlandırma yaklaşımı: Türkiye imalat sanayiinde bir uygulama
Bu tez çalışması, iktisadın en önemli konularından birisi olmasına rağmen ana akım yaklaşımların tatmin edici bir şekilde açıklayamadığı fiyatlandırma konusunu ele almaktadır. Kapitalist üretim biçiminde, mübadele amacıyla üretilmiş her şeyin bir fiyatı vardır. Emeği ve diğer girdileri bir araya getirerek üretim yapan kapitalistler, zorlu rekabet şartları içinde firmalarını büyütmek, pazar paylarını korumak veya varlıklarını sürdürebilmek gibi amaçlarla çeşitli stratejik kararlar vermek durumunda kalırlar. Fiyatlandırma da bu kararlardan birisidir. Böyle bir ortamda firmaların, piyasa koşullarınca belirlenmiş fiyatı veri alarak, üretim miktarlarını ayarladıklarını varsaymanın, gerçek dünyayla uyuştuğunu söylemek pek mümkün görünmemektedir. Ana akım iktisadın dışında kalan Post-Keynesyen iktisat, gerçek dünyanın iktisadi ilişkilerinde sınai fiyatların çeşitli stratejik kararlar doğrultusunda firmalar tarafından idari olarak belirlendiğini ileri sürmektedir. Yalın ve gerçekçi bir çerçeveye oturan bu görüşe göre firmalar, hesapladıkları maliyet temeline bir marj (mark-up) uygularlar. Fiyatlandırma işlemi açısından mark-up oranını etkileyen faktörler de önem arz etmektedir. Bu faktörlerden en bilineni, firmanın sahip olduğu tekel gücüdür. Tekel gücünün, firmaya fiyat belirleme davranışında avantaj sağladığı ileri sürülmektedir. Bunun yanında sanayi ürünleri genellikle dış ticarete konu olan ürünlerden oluştuğu için, dış ticarete ilişkin faktörlerin de fiyatlandırma davranışını etkilediği düşünülmektedir. Bu çalışmada, fiyatlandırma davranışının kuramsal temelleri Post-Keynesyen iktisadın bakış açısından incelenmiş ve Türkiye imalat sanayiinin iki haneli 22 alt sektöründe 2003-2015 dönemi için ampirik olarak sınanmıştır. Elde edilen ekonometrik bulgular, Post-Keynesyen maliyet temelli fiyatlandırma hipotezini destekler niteliktedir. Mark-up oranlarının emek dışı maliyetlerle birlikte sınai fiyatları belirlemede önemli rolü olduğu ve bu rolün eksik rekabetçi sektörlerde, rekabetçi sektörlere göre daha kuvvetli olduğu görülmektedir. Bununla birlikte 2008 krizi sonrasında mark-up oranının etkisinde görülen ciddi düşüş (katsayısında azalma), imalat sanayinin geneli için kriz öncesindeki birikim sürecinin yavaşladığına ve fiyat belirleme gücünde bir aşınma olduğuna işaret etmektedir. Dış ticaret liberalizasyonunun ise piyasa disiplini hipotezinin aksine, sektörel fiyatları artırıcı yönde etki ettiği bulgusuyla karşılaşılmaktadır. Bu durum, imalat sanayi sermayesinin artan dış ticaret liberalizasyonuna fiyatları artırarak uyum sağladığı şeklinde yorumlanabilecektir. Anahtar kelimeler: Post-Keynesyen iktisat, fiyatlandırma, mark-up, imalat sanayi, panel veri analizi.
Türkiye-Afganistan ekonomik ilişkileri ve sonuçları: Tarihsel bir bakış
Türkiye'nin Osmanlı Devletinden itibaren ortak sınırı sahip olmasa da kardeş, dost ülke olarak tanımladığı, ilişkilerinin her daim samimi olduğu Orta Asya ülkesi Afganistan olmuştur. Afganistan'ın Türkiye için özel bir öneme sahip olması Türkiye'nin stratejik derinliği bağlamında Afganistan ile güçlü tarihi bağlarının bulunmasıdır. Türkiye'nin Afganistan'a yönelik izlediği politika diğer Orta Asya ülkeleri ile ilişkilerinden farklı kendine has özellikleri bünyesinde barındıran bir özel ilişki türüdür. Osmanlı Devleti döneminde işbirliği anlamında bir ortaklıktan söz etmek mümkün olmasa da Afganistan liderleri tarafından rol model olarak alınmış, ilişkiler dostane şekilde gelişmiştir. Atatürk döneminde ilişkiler restore edilmiş Afganistan uluslararası alanda desteklenmiştir. Soğuk savaş döneminde iki ülkenin farklı politikalar izlemesi ilişkilerde durgunluk dönemine girilmesine neden olmuştur. 11 Eylül sonrası Türkiye'nin özel konumu Afganistan'da barış ve istikrarın sağlanması açısından önem arz etmektedir. Bu tezin ana konusu Türkiye Afganistan arasındaki ekonomik ilişkileri tarihi arka plana değinerek kronololojik şekilde incelemek ve açıklamaktır. Tez konusu olarak Türkiye Afganistan ilişkilerinin tercih edilmesinde uluslararası ilişkiler alanında iki ülke ilişkilerinin kendine has özel bir ilişki türü olduğunu gösteren çalışmaların yetersiz olması yatmaktadır. Afganistan bulunduğu konum itibariyle jeostratejik açıdan Orta Asya'ya açılan kapı, Orta Asya ülkeleri ile ilişkilerin kesiştiği hassas ülkedir. Çalışma dört bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Afganistan'ın yapısıyla ilgili genel hususlar, coğrafi konumu ve bugünkü durumu çözümlenmiştir. İkinci bölümde Afganistan'ın sosyal yapısı ele alınmıştır. Üçüncü bölümde ekonomi ve dış ticarete yer verilip değerlendirilmiştir. Son bölümde ise soğuk savaş sonrasi türk-afgan ilişkileri incelenmiştir.
Kamu özel iş birliği modeline kuramsal ve uygulamalı bir bakış
İktisat;ihtiyaçları karşılamak için mal ve hizmetlerin üretim ve dağıtım faaliyetlerini inceleyensosyal bir bilim dalıdır. Devletler bu insan ihtiyaçlarını karşılamak için kamu hizmeti sunumunu uzun bir süre kendileri üstlenmişlerdir. Ancak kamu giderlerinin önlenemez yükselişi, bütçe kısıtı, kamu harcamalarının finasmanında kullanan vergi ve benzeri gelirlerin arttırılamayışı gibi sıkıntılar kamu hizmeti sunumunda ve finansmanında piyasalaştırma yolunda adımlar atılmasına sebep olmuş ve hizmetin devlet eliyle yürütülmesi politikası yerini özel kişilere bırakmıştır. 1980'li yıllarda benimsenen serbest piyasa ekonomisi politikası özel sektörün mal ve hizmet üretiminde öncü olmasını sağlamıştır. Küreselleşme ve neoliberal politikalar ile birlikte, hizmet talebindeki artış ve teknolojik gelişmeler karşısında sınırlı kamu fonları yetersiz kalmış, Kamu Özel İş Birliği Modeli yükselişe geçmiştir. Bu çalışmada son zamanlarda geniş bir uygulama alanı bulan Kamu Özel İş Birliği Modelinin devlet üzerinde yarattığı mali yükün mali tablolarda ki görünürlüğü ele alınacaktır. Anahtar Kelimeler:Kamu hizmeti, Kamu Özel İşbirliği, Devlet, Özel Sektör.
Pandemi ekonomisi: COVID-19 ekseninde bir araştırma
Epidemi ve pandemiler, tarih boyunca insanlığı etkisi altına almış olup ekonomik, sosyal ve siyasal anlamda yıkım ve yeniden inşa sürecinde hem bireysel hem de toplumsal sonuçlar doğurmuştur. İnsanlık tarihi kadar eski bir geçmişe sahip olan salgın hastalıklar, sonuçları bakımından yıkıcı etkilere yol açabildiği gibi çağlar arasında ayrımlara sebep olabilmekte ve birçok alışkanlınlığı değiştirebilmektedir. Bu doğrultuda salgın sonrası dönem değerlendirildiğinde toplumsal ve ekonomik değişkenler anlamında yeni eğilimlerin ve duyarlılıkların geliştiği görülmektedir. Özellikle Orta Çağ'da meydana gelen veba salgını, Yeni Dünya Çiçek Hastalığı, İspanyol Gribi, Asya Gribi, SARS ve yakın geçmişte yaşanan koronavirüs salgını, yerel ve küresel ölçekte derin etkilere neden olurken sosyo-ekonomik yapıda önemli değişimlere yol açmıştır. Bu çalışmada, tarihsel düzlemde yaşanan geçmiş salgınlar temelinde geliştirilen öngörüler incelenmiş olup 21. yüzyılın ilk pandemisi olarak bilinen Covid-19 pandemisi bağlamında değerlendirilmektedir. Ardından salgın yaklaşırken küresel ekonomik görünüm ve Covid-19 ile başlayan salgın ekonomisi hususlarına değinilmektedir. Diğer yandan çalışma kapsamında salgının halk sağlığı ve makroekonomik göstergeler üzerindeki baskısını azaltmaya yönelik hükümetlerce alınan tedbirler ve geliştirilen stratejiler incelenmiştir. Bu doğrultuda OECD ülkeleri bazında kısa vadede sınırlama politikalarının ve ekonomik destek önlemlerinin ekonomik büyüme üzerindeki etkisi panel regresyon analiz yöntemi ile araştırılmaktadır. Tez çalışması, sosyal ve ekonomik sonuçları ile bileşik bir yapı gösteren salgın hastalıkların gelişim süreçlerine bütüncül bir bakış açısı sağlamaktadır. Elde edilen nitel ve nicel bulgular; insan sağlığı ile makroekonomik istikrar için uygulamaya koyulan hükümet önlemleri arasında ödünleşim olmaksızın bir dengenin sağlanabileceğine dikkat çekmektedir. Bu çerçevede çalışmanın, salgın ekonomileri ve hükümet önlemleri arasındaki ilişkiye ampirik bir yaklaşım sunarak mevcut çalışmalara katkı sağlaması hedeflenmektedir.
Para politikası üzerine üç makale
Ekonomi politikaları para, maliye ve gelir bölüşümü politikalarından oluşmaktadır. Para politikası, istihdam artışı, fiyat istikrarı ve sürdürülebilir ekonomik büyüme gibi hedeflere ulaşabilmek için para arzı ve para talebini etkilemek suretiyle ekonomideki reel üretim ve fiyatlar genel seviyesini etkileyen kararlar bütünü olarak tanımlanmaktadır. 2008 yılında tüm dünyaya yayılan Küresel Finansal Krizden sonra para politikası ekonomi politikaları içerisinde daha öncelikli ve stratejik hale gelmiştir (Blanchard, Dell'Ariccia ve Mauro, 2010). Para politikasının etki alanının finansal serbestleşme, teknolojik yenilikler ve çeşitli şoklar (finansal kriz, salgın vb.) sonucunda arttığı gözlenmektedir. Bu değişim ile merkez bankalarının uygulamış olduğu politika setindeki değişiklikler ve bu değişikliklerin muhtemel etkilerinin ve sonuçlarının öngörülmesi ekonomik aktörler tarafından büyük bir dikkatle takip edilmektedir. Merkez bankaları tarafından uygulanan yeni para politikası stratejileri sonucunda, 2008 yılından sonra uygulanan genişleyici para politikalarının aynı zamanda makro ihtiyati tedbirler üzerinde olumsuz etkileri olduğu ve finansal istikrarsızlığa sebebiyet verdiği literatürde sıklıkla tartışılmaktadır. Her ne kadar faiz oranı ve kredi kanalları ile gerçekleştirilen genişlemeler büyüme üzerinde olumlu etkiler yaratsa da uzun vadede bu etkilerin cari açık, enflasyon ve çıktı açığı gibi makroekonomik değişkenler üzerinde olumsuz etkileri olduğu ve bu uygulamaların finansal sistemi kırılgan hale getirdiği ampirik çalışmalarla tespit edilmektedir. Başka bir deyişle, para politikası birçok krizin atlatılmasında ve yan etkilerin ortaya çıkmasında başat rol oynamaktadır. Yakın zamanda meydana gelen 2008 Küresel Finansal Kriz ve 2020 Koronavirüs Salgını kaynaklı şokların azaltılmasında para politikasının etkinliği ve yan etkileri net bir şekilde gözlemlenebilmektedir. Bu tezde yukarıda bahsedilen ve finansal krizlerin çözümünde kilit rol üstlenen para politikasının en güncel konuları arasında yer alan kurala dayalı para politikalarından biri olan parasal durum endeksi, parasal aktarım mekanizmasının aktarım kanallarından biri olan kredi kanalı ve para politikasının konut fiyatları üzerine olan etkisi araştırılmaktadır. Üç farklı konudan oluşan bu tezde hem teorik hem ampirik modellerden yararlanılarak geniş bir veri seti ve farklı ekonometrik yöntemler kullanılmaktadır. Çalışmanın ikinci bölümünde kurala dayalı para politikalarından biri olan parasal durum endeksi ele alınmaktadır. Kydland ve Prescott (1977), Barro ve Gordon (1983) ve Taylor (1993) ile teorik çerçevesinin inşa edildiği kurala dayalı para politikasının bir versiyonu olan ve döviz kurlarının da dahil edildiği parasal durum endeksi yeniden formüle edilmekte ve Türkiye gibi yıllardır cari açık veren dışa açık ekonomilerde bir varlık fiyatı olarak görülen döviz kurunun politika faiz oranı üzerinde etkili olup olmadığı 2006:Ç1- 2024:Ç2 dönemi için otoregresif dağıtılmış gecikme (ARDL) yöntemi ile test edilmektedir. Elde edilen bulgulara göre, uzun dönemde döviz kurunun büyüme üzerinde istatistiksel olarak anlamlı etkilerinin bulunması, toplam talebin Taylor kuralından ziyade parasal hedefleme kuralı ile daha etkin ve optimal bir şekilde etkilenebildiğini göstermektedir. Ayrıca büyüme ve parasal durum endeksi ile oluşturulan denklem arasında sıkı bir ilişki olduğu ve endeksin almış olduğu değerlerle merkez bankasının izlediği politika seti arasında yakın bir ilişki olduğu tespit edilmektedir. Çalışmanın üçüncü bölümünde ise parasal aktarım mekanizması kanallardan biri olan kredi kanalı analiz edilmektedir. Parasal aktarım mekanizması, para politikaları ile reel ekonomi arasındaki etkileşimi açıklayan ve ekonomik büyüme ve enflasyon gibi makroekonomik değişkenlerin hangi kanallar ile ne ölçüde etkilendiğini açıklayan mekanizmadır. Parasal aktarım mekanizması temel olarak beş kanal üzerinden etkisini göstermektedir: Geleneksel faiz oranı kanalı, varlık fiyatları kanalı, döviz kuru kanalı, kredi kanalı ve beklentiler kanalı. Literatürdeki çalışmalarda geleneksel faiz kanalı en çok ön plana çıkan kanal olsa da Türkiye'de son dönemde yaşanan gelişmeler kredi kanalının etkinliğinin araştırılmasını zorunlu kılmaktadır. Bu çalışmada, Türkiye için 2006:Ç1-2024:Ç1 dönemi arasında kredi kanalının etkinliği yapısal vektör otoregresif (SVAR) modeli ile incelenmektedir. Ampirik bulgular toplam kredi hacminde meydana gelen değişimlerin ekonomik büyüme, enflasyon ve varlık fiyatları üzerine olan etkilerinin istatistiksel olarak anlamlı olduğunu, başka bir deyişle Türkiye örneğinde ilgili zaman periyodunda kredi kanalının etkin olarak çalıştığını ortaya koymaktadır. Çalışmanın dördüncü bölümünde ise para politikasının konut sektörü üzerine olan etkisi incelenmektedir. 2008 yılında konut piyasalarında başlayan ve daha sonra tüm dünyaya sirayet eden Küresel Finans Kriz sonrası, konut sektöründe yaşanan gelişmeler araştırmacılar tarafından dikkatli bir şekilde izlenmektedir. Parasal genişlemenin olduğu düşük, hatta negatif reel faiz oranı ortamında konut bir varlık olarak kabul edilerek spekülatif işlemlere konu edilmekte ve alternatif tasarruf aracı olarak kullanılmaktadır (Harvey, 2014). Bu dönemlerde spekülasyona konu olan varlıklar, adil değerinin üzerinde fiyatlanarak bir balon haline gelmektedir. Gerektiğinden fazla artan konut fiyatları sistemik bir risk oluşturmakta, finansal istikrarı tehdit etmektedir. Ayrıca, konut piyasasında yaşanan bu gelişmeler, ekonomide kırılganlıklara zemin hazırlayarak finansal krizlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır (Shiller, 2023). Bu çerçevede, 2010:1-2024:6 döneminde Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) tarafından uygulanan para politikasının konut fiyatları üzerinde olan etkisi yerel projeksiyonlar (LP) yöntemi ile analiz edilmektedir. Analiz sonuçları politika faiz oranının konut fiyatları üzerinde kısa ve uzun dönemde istatistiksel olarak anlamlı bir etkisinin olduğunu, asimetrik etkilerin de anlamlı bulunduğunu, konut fiyatlarının negatif faiz oranı şokuna karşı daha hassas olduğunu ortaya koymaktadır. Çalışmanın beşinci bölümünde sonuç ve değerlendirme kısmı bulunmaktadır. Bu bölümde, Türkiye'de para politikasının işleyişini parasal durum endeksi, kredi kanalı ve konut piyasası üzerinden çok boyutlu olarak analiz ederek, kurala dayalı ve veri temelli bir politika yaklaşımının makroekonomik istikrar açısından önemini ortaya koymaktadır. Elde edilen bulgular, döviz kuru ve kredi dinamiklerinin para politikası kararlarında belirleyici rol oynadığını, konut piyasasının ise faiz politikalarına duyarlılığı nedeniyle ayrı bir politika aracı olarak değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Konut piyasası, yapısal var analizi (SVAR), gecikmesi dağıtılmış otoregresif sınır testi (ARDL), yerel projeksiyonlar yöntemi
Modern ekonomilerde para yaratım kanallarına Post-Keynesyen bir bakış: Nedenleri ve sonuçları üzerine ampirik bir uygulama
Paranın doğuşu ile birlikte geçirdiği kavramsal ve tarihsel evrimler sonucunda çok çeşitli piyasa yapıları oluşmuş ve kapitalizm sistemi ortaya çıkmıştır. Bu gelişmelere eşlik eden finansal yenilikler, artan bankacılık faaliyetleri ve ülkeler arası ticari ve siyasi bağlar neticesinde ekonomik ilişkilerin içsel bir eğilim kazandığı anlaşılmaktadır. Söz konusu ekonomik ilişkilerin incelenmesinde farklı iktisat okullarının yaklaşımları olmakla birlikte literatürde ana akım olarak nitelendirilen başta Neo Klasik Okul olmak üzere para ve para arzına dair görüşler yoğun bir şekilde para arzının dışsallığına dayanmaktadır. Ancak finansal yenilikler ve uygulanan para politikalarının, para arzının içsel bir hale gelmesini sağladığı görülmektedir. Özellikle kredi paranın ve bankaların ekonomide oynadıkları rol açısından Post Keynesyen Okul tarafından vurgulanan para arzının içselliği yaklaşımı ana akım iktisat okullarına ciddi bir alternatif oluşturmaktadır. Bu bağlamda Post Keynesyen yaklaşım ile ilgili araştırmalar ayrıca önem kazanarak modern ekonomilerde paranın nasıl yaratıldığı noktası içsel para arzı yaklaşımı ile ele alınır hale gelmektedir. Bu çalışmanın amacı, 1994-2022 yılları arası dönemde Üst Orta Gelirli Ülkeler ve Yüksek Gelirli Ülkeler ile 1996-2022 yılları arası dönemde OECD Ülkeleri için Post Keynesyen para yaratım süreçlerini para arzının içselliği çerçevesinde ele alarak panel veri analizleri yardımıyla test edilmesidir. Elde edilen bulgular Post Keynesyen içsel para arzı yaklaşımının geçerli olduğu yönündedir.
Türkiye'de hanehalkı tüketiminin mikro verilerle incelenmesi
Tüketim, hanehalkı refahının ve makroekonomik faaliyetin temel bir bileşenidir ve modern yaklaşımlar, hanehalklarının bu kararları yaşam boyu bir perspektifle ele aldığını vurgulamaktadır. Bu çalışmada, Türkiye'de hanehalkı tüketimi mikro veriler kullanılarak kapsamlı bir ekonometrik analize tabi tutulmuştur. Bu amaçla, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından derlenen 2011-2018 yıllarına ait Hanehalkı Bütçe Anketi (HBA) mikro verilerinden oluşan 84,164 gözlemlik tekrarlı yatay kesit veri seti kullanılmıştır. Ampirik model, logaritmik formda tanımlanmış bir tüketim fonksiyonu üzerine kurulmuş ve Havuzlanmış En Küçük Kareler (Pooled OLS) yöntemiyle tahmin edilmiştir. Modelde tüketim davranışlarını açıklamak amacıyla yaş, yaşın karesi gelir, hanehalkı sorumlusunun cinsiyeti, eğitim düzeyi, kuşak farklılıkları, gayrimenkul sahipliği ve hane kompozisyonu gibi sosyo-demografik değişkenler dikkate alınmıştır. Çalışmada, yaşam döngüsünün farklı evrelerine özgü davranışsal farklılıkları ortaya koyabilmek için analizler karşılaştırmalı biçimde tasarlanmış ve üç ayrı düzeyde uygulanmıştır: tüm örneklem, hanehalkı sorumlusunun aktif çalışma çağında olduğu haneler ve hanehalkı sorumlusunun emekli olduğu haneler. Ampirik bulgular, Türkiye'de hanehalkı tüketim davranışlarının gelir, yaş, kuşak ve sosyo-demografik faktörlere göre sistematik biçimde farklılaştığını göstermektedir. Gelir, tüketim üzerinde güçlü ve pozitif bir etkiye sahiptir; ancak bu etkinin büyüklüğü emekli hanelerde daha sınırlıdır. Yaş profili incelendiğinde, tüketim orta yaşlarda en yüksek seviyesine ulaşmakta, ileri yaşlarda ise düşmekte; emeklilik döneminde ise bu düşüş daha yumuşak seyretmektedir. Kuşak farklılıkları, genç nesillerin daha yüksek tüketim eğilimi sergilediğini ortaya koymaktadır. Eğitim düzeyi ve gayrimenkul sahipliği de tüketimi artıran önemli faktörlerdir; özellikle gayrimenkul sahibi haneler emeklilikte dahi daha yüksek tüketim seviyesini sürdürebilmektedir. Sonuç olarak, bulgular Türkiye'de tüketim davranışlarının yalnızca gelir düzeyine bağlı olmadığını; yaşam evresi, kuşak aidiyeti, eğitim, gayrimenkul sahipliği ve demografik yapı gibi çok boyutlu etkenlerle şekillendiğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Tüketim harcamaları, hanehalkı bütçe anketi; havuzlanmış en küçük kareler, sosyo-demografik faktörler, emeklilik