Theses supervised by Prof. Dr. Mustafa Sinanoğlu
30 theses · İstanbul 29 MayIs University
Fıtrat-kader ikileminde bezm-i elest
"Fıtrat Kader İkileminde Bezm-i Elest" adını taşıyan araştırmamız bir giriş ve iki bölümden oluşmakta olup girişte konunun kapsamına, amacına, yöntemine ve kaynaklarına dair bilgi verdik. Birinci bölümde meselenin kavramsal çerçevesini ele aldık, "mîsâk, ahid, fıtrat, kâlû belâ" terimlerinin lügavi ve terim anlamlarını verdik. "İslâmî literatürde mîsâk" başlığını taşıyan ikinci bölümde ise tefsir, hadis, kelam, tasavvuf ve felsefe disiplinlerinin konuya yaklaşımını ele aldık. Her ilim dalı içinde önemli bir yerde durmakta olan mîsâk meselesi yanıtlanması gereken birçok soruyu içinde barındırmaktadır. Biz de meseleyi daha net anlayabilmek için interdisipliner bir çalışma yapmayı tercih ettik. Sonuç ve değerlendirme kısmında ise araştırmamız neticesinde ulaştığımız sonuç ve görüşleri ifade etmeye çalıştık. Anahtar Sözcükler: Fıtrat, Kader, Bezm-i Elest, Mîsâk, Kâlû Belâ.
Mütekaddimîn dönemi Eş'arî kelâmında beşerî duyguların Allah'a nisbeti meselesi
Bu tez, sevgi, öfke, hoşnutluk, gücenme, acıma gibi beşerî duyguların Allah'a nisbeti –yani antropopatizm– meselesini mütekaddimîn dönemi Eş'arî kelâmını merkeze alarak incelemektedir. İslâm inanç esaslarına yönelik mâkul açıklamalar sunma işlevini üstlenen kelâm ilmi –ve kelâmın da bilhassa ilâhiyât sahası– Allah'ın insanlar gibi birtakım duygulanımlara sahip olup olmadığını ve bu hususun ilâhî aşkınlık çerçevesinde nasıl açıklanacağı sorularıyla ilâhî sıfatlar konusu çerçevesinde ilgilenmektedir. Kur'ân ve hadislerden oluşan dinî metinlerde Allah'ın birtakım beşerî duygulara sahip olduğu çağrışımını yapan ifadelere rastlanması bu meselenin kelâm ilmi açısından hem yorumsal hem de teolojik boyutlar taşıdığını göstermektedir. Dolayısıyla bu çalışma bir taraftan söz konusu dinî metinlerin farklı kelâmî yaklaşımlar içerisinde nasıl anlaşıldığı ve yorumlandığı sorusuyla ilgilenmekte, diğer taraftan beşerî duyguların ilâhî sıfatlar sistemi içerisinde konumlandığı yeri tespit etmektedir. Bu soruların ilki bağlamında tez, dinî metinlerdeki beşerî çağrışımların yorumlanması ve ilâhî sıfatların mahiyetlerinin açıklanması hususunda teşbîh, ta'tîl ve tenzîh yaklaşımlarını ve dayandıkları argümanları ele almaktadır. Beşerî duyguların ilâhî sıfatlarla ilişkisi söz konusu olduğundaysa Allah'ın irade sıfatı ve yaratma fiilinin âlem içerisindeki tezâhürü konuları öne çıkmaktadır. Tarihî bağlam itibariyle tez, teşekkül öncesi dönemden itibaren Eş'arî kelâm mezhebinin temsilcilerinin konu ile alakalı görüşleri bu arkaplan ışığında incelemektedir. Buna göre mezhebin kurucu ismi Ebu'l-Ḥasan el-Eş'arî, kendisinden önceki tartışmaları göz önünde bulundururarak kendi yaklaşımını ortaya koymuş ve duygusal durumları Allah'ın iradesine irca etmiştir. Eş'arî sonrasında onun kelâmî çizgisini takip eden kelâmcılar esasta aynı yaklaşımı benimsemişler ancak detaylarda ve üslupta birtakım farklılıklar sergilemişlerdir. Eş'arîlik içerisindeki baskın görüş sevgi, öfke, acıma, gücenme gibi duygusal durumların ezelî iradeye irca edilmesi iken bazı kelâmcılar bunları ilâhî fiillere irca etmeye yönelmişlerdir. İmâmu'l-Ḥarameyn el-Cüveynî, ilâhî aşkınlığı muhafaza etmek maksadıyla Allah'ın sevgisinin iradeye indirgenmesine ilâveten insanın Allah'a yönelik sevgisinin de hakikî anlamda anlaşılamayacağı kanaatindedir. Nihayet Gazzâlî bu aşırı tutumdan uzak durmakta ve tasavvufî yöneliminin de etkisiyle kulun Allah'a yönelik sevgisinin mecazî değil hakikî olduğunu düşünmektedir. Böylece bir taraftan Allah'ın kula yönelik sevgisi ilâhî iradeyle açıklanmakta, kulun Rabbine yönelik sevgisi söz konusu olduğundaysa samimi bir dindarın manevî hâli göz önünde bulundurulmaktadır.
Ebü'l-Muîn en-Nesefî'nin kelâma dair eserlerinde Eş'arîliğe nispet edilen görüşlerin tespit ve değerlendirilmesi
Bu çalışmada, Mâtürîdî ekol içinde hayli önemi haiz olan ve İmam Mâtürîdî'nin en büyük yorumcusu kabul edilen mütekellim Ebü'l-Muîn en-Nesefî'nin kelâma dair eserleri incelenmiş, bu eserlerde Eş'arîliğe nispet edilen görüşler tespit edilmiş ve ilgili başlıklar altında sunulmuştur. Çalışmada, Nesefî'nin kelâma dair yazdığı eserlerinde Eş'arî mezhebine veya Eş'arî mütekellimlere nispet ettiği görüşler ve onlara yaptığı atıflar, klasik kelâm kitaplarının takip ettiği metoda benzer şekilde tasnif edilmiştir. Böylelikle bu tez, birinci bölümde "Bilgi ve Varlık Bahisleri", ikinci bölümde "Ulûhiyet Bahisleri", son bölümde ise "İman, İmâmet ve Nübüvvet Bahisleri" başlıkları altında Nesefî'nin Eş'arîler'e nispet ettiği görüşleri iki ekol arasında mukayeseli bir şekilde sunmaktadır. Çalışmanın "Değerlendirme ve Sonuç" bölümünde ise Nesefî'nin, kitaplarında Eş'arîler'i zikrediş şekilleri, Eş'arîliğe karşı tutumu ve onun eserlerinden Eş'arîlik hakkında çıkartılabilecek yargılar değerlendirilmiştir.
Erken dönem kelâmında teşbih ve tenzih doktrinleri: Müşebbihe ve Cehmiyye örneği
Bu çalışmada, kelâm ilminin mihenk taşı mesabesinde bulunan ulûhiyet tasavvuru konusu, birbirine zıt iki uç nokta olan teşbîhçi ve tenzîhçi doktrin öncüleri Müşebbihe ve Cehmiyye çerçevesinde araştırılmıştır. Tez giriş, onu takip eden üç bölüm ve sonuç kısımlarından oluşmaktadır. "Giriş" kısmında araştırmanın konusu, önemi ve yöntemi, esas alınan başlıca kaynaklarla beraber açıklanmıştır. Birinci bölümde "Ulûhiyet Tasavvurları", "İslam öncesi dönemde Ulûhiyet Tasavvuru" ve "İslam'da Ulûhiyet Tasavvuru" olmak suretiyle iki kısımda ele alınarak konu hakkında genel bilgiler verilmiştir. İkinci bölümde "Teşbîh Doktrini/Müşebbihe'nin Ulûhiyet Tasavvuru", Teşbîh'in sözlük ve ilm-i kelâm ıstılahı açısından anlamına değinilmesinin ardından, "Teşbîh Doktrininde Müşebbihe Örneği"nin alt başlıklarıyla açıklanmasının yanı sıra "Teşbîh Doktrinine Yöneltilen Eleştiriler"e yer verilmiştir. Üçüncü bölümde "Tenzîh Doktrini/Cehmiyye'nin Ulûhiyet Tasavvuru", teşbîhte olduğu gibi tenzîhin sözlük ve ilm-i kelâm ıstılahındaki kavramsal anlamıyla ele alınmıştır. Ayrıca "Tenzîhe Dayalı Ulûhiyet Tasavvurunda Cehmiyye Örneği" ve "Tenzîh Doktrinine Yöneltilen Eleştiriler hakkında izahlarda bulunulmuştur. "Sonuç" kısmında ise, Müşebbihe ve Cehmiyye'nin görüşleri mukayese edilerek değenlendirmeye tâbi tutulmuş, iki aşırı uç noktada duran ulûhiyet tasavvurunun kelâmî açıdan sonuçları açıklanmış, ifrat ve tefrit dışında mutedil tavır ortaya koyulmaya çalışılmıştır.
Manzum kelam metni Silkü'd-Dürr'ün tahkik ve değerlendirmesi
Bu çalışmada kolay ezberlenmesi ve öz bilgiler içermesi sebebiyle tercih edilen türlerden birisi olan kaside nazım şekli ile yazılmış Silkü'd-Dürr isimli manzum kelam metninin kelâm ve edebiyat geleneği içerisinde nerede durduğu tespit ve tahlil edilmeye çalışılmıştır. İslâmî ilimler tedris edilmeye başlandığı ilk yüzyıllardan itibaren farklı telif türlerinde kaleme alınarak aktarılmıştır. İlk olarak nesir ile başlayan bu sürece daha sonra nazımlar da eşlik etmiştir. Kolay ezberlenmesi, akılda kalması, mûcez olması ve benzeri sebeplerle nazım telif türü çokça tercih edilir olmuştur. Nazım türleri içerisinde en çok kaside ve urcûze türü ön plana çıkmıştır. Bu teze konu olan Silkü'd-Dürr de kaside türünde kaleme alınmış bir kelam metnidir. İlk bölümde Silkü'd-Dürr'ün aidiyeti, nüshaları, nüshalar arasındaki farklar ve metnin ortaya çıkarılmasında takip edilen yöntem üzerinde durulmuştur. Nüshalardan birinin zahriyesinde yer alan ve Silkü'd-Dürr'ün Molla Hayâlî'ye ait olduğunu ifade eden kayda binaen öncelikle ona ait olup olmadığı araştırılmıştır. Bu araştırma yapılırken Molla Hayâlî'nin hayatı farklı kaynaklardan yola çıkılarak incelenmiştir. Eserleri arasında Silkü'd-Dürr olup olmadığı bilgisine ulaşmak için kütüphanelerden ve bibliyografik eserlerden hareketle ona ait olan ve ait olmadığı halde ona nispet edilen eserler tespit edilmiştir. Bunun yanında Molla Hayâlî'nin eserleri ile Silkü'd-Dürr arasındaki benzerlik oranı incelenmiştir. Daha sonra Silkü'd-Dürr'ün Amasya Beyazıt Kütüphanesi ve Süleymaniye Kütüphanesi Laleli koleksiyonunda yer alan nüshaları tavsif edilmiştir. Nüshalar arasındaki farklılıklara değinilmiş, eksik olan kısımlar belirlenmiştir. Bu bölüm sona erdirilmeden tahkikte kullanılacak yöntem ve tahkik esaslarına değinilmiştir. Tezin omurgasını oluşturan ikinci bölümde kelâm literatürü içerisinde Silkü'd-Dürr'ün yeri tespit edilmeye çalışılmış ve muhteva tahlili yapılmıştır. Bu bağlamda öncelikle mensur kelâm eserlerinin ilk örnekleri tespit edilmiştir. Daha sonra kaside nazım türünün gelişimi ile kaside türünde kaleme alınmış ilk kelâm metinleri, en meşhur kelâm kasideleri, Osmanlı Devleti zamanında telif edilmiş ama az bilinen kelâm kasideleri akademik yayınlardan yola çıkılarak anlatılmıştır. Muhteva tahlilinde ise Silkü'd-Dürr' de yer alan görüşler üzerinden ilerlenmiştir. Tüm görüşlerin incelenmesi bu tezi aşacağından ve gereksiz tekrar olacağından dikkat çeken görüşlere bunların delillerine ve itirazlarına yer verilmiştir. Daha önce kelâm geleneğinde kimler tarafından zikredildiği de belirlenmeye çalışılmıştır. Bu noktada Şerhu'l-Mevâkıf ve Şerhu'l-Makâsıd gibi klasik eserlerden yararlanılmıştır. Silkü'd-Dürr'ün tahkikinin yer aldığı son bölüm ile teze nokta konulmuştur. Tahkik esnasında İsam Tahkikli Neşir Kılavuzu esas alınmıştır.
Hicri ilk üç asırda yazılan akîde risâleleri ve bu risâlelerde ele alınan temel meseleler
Akâid risâleleri İslâmî ilimlerin inanç esasları konusunda kaleme alınmış önemli klasiklerdendir. Çeşitli inanç ve fikir akımlarına karşı savunma hattını belirleyen tezler akâid risâlelerinde işlenmiştir. Akâid risâlelerinin yalnızca yabancı inançlara karşı savunma amaçlı olmadığı, İslâm'ın inanç esaslarını ortaya koyma gayesiyle te'lif edildikleri çeşitli tabakat kitaplarında ve İbnü'n-Nedîm'in Fihrist'inde ilk dönem müelliflerine nisbet edilen eserlerde görülmektedir. Özellikle ilk üç asırda yazılan bu risâleler, İslâmî fikriyatın teşekkülünde oldukça önemli bir yere sahiptir. "Hicri İlk Üç Asırda Yazılan Akîde Risâleleri ve Bu Risâlelerde Ele Alınan Temel Meseleler" adlı tez çalışmasında evvelâ inanca dair yazılan ancak günümüze ulaşmayan metinler çeşitli tesbit edilmiş ve zikredilmiştir. Daha sonra hicrî ilk üç asırda yazılmış risâlelerden günümüze ulaşanlar tespit edilerek te'lif/tasnif türlerine ve mezhebî oluşuma göre sınıflandırılmıştır. Hicri ilk üç asırda kaleme alınmış risâlelerde işlenen konular bâtıl inanç ve fırkalara karşı yazılan reddiyeler, Kitâbü'l-Îmân, Kitâbü's-Sünne türü eserler, Kitâbü't-Tevhîd, Fıkh-ı Ekber Risâleleri, Mu'tezilî, Mürciî, Şiî, Hâricî akâid risâleleri, hadis, tefsir ve tasavvuf literatüründe akâide açılan bölümler çerçevesinde incelenmiştir. Tespit edilen risâlelerin öncelikle yazarının hayatından kısaca bahsedilmiş, ardından eserin kendi dönemindeki yeri ve ele aldığı meselelerin tematik değerlendirilmesi yapılmıştır. İkinci bölümde ise söz konusu metinlerde ele alınan kelâmî meseleler izah edilmiştir. Meseleler, günümüz perspektifinden yaklaşılarak ulûhiyyet, nübüvvet, sem'iyyât, insan fiilleri, imâmet ve iman başlıkları altında ele alınmıştır. Bilhassa dönemlere göre risâlelerde meydana gelen çerçeve genişlemesi ve bunun arka planı çalışmamızın mihenk taşı mahiyetindedir. Anahtar Kelimeler: Hicri ilk üç asır, akâid, risâle, literatür, tefsir, hadis, tasavvuf, ilahiyyat, nübüvvet, sem'iyyât, insan fiilleri, iman, imâmet
Kelime-i tevhîd ve kelime-i şehâdet kavramları ile ilgili eserler ve muhteva incelemesi
"Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur, Muhammed O'nun elçisidir" anlamına gelen kelime-i tevhîd, İslâm dininin beş temel esasından birincisi ve en önemlisidir. Çok kısa bir söz olmasına rağmen içerisinde bir mükellefin Allah Teâlâ ve Resûlü hakkında bilmesi gereken iman akidelerinin tümünü barındırmaktadır. Bu sebepledir ki İslâm âlimleri tarafından konuyla alakalı birçok eser telif edilmiş ve kelime-i tevhîd farklı boyutları ile ele alınmıştır. Mevzuyu bütüncül bir şekilde ortaya koyabilmek amacıyla gerçekleştirilen bu çalışma, "kelime", "tevhîd" ve "şehâdet" sözcüklerinin etimolojik açıdan incelendiği, kelime-i tevhîd ve kelime-i şehâdetin kavramsal tahlillerinin yapıldığı birinci bölüm ile konuyla ilgili olduğu tespit edilen matbû ve mahtût eserlerin incelendiği ikinci bölüm olmak üzere iki kısımdan meydana gelmektedir.
İlâhî zât-sıfat ilişkisi bağlamında kelâm sıfatı: Seyfüddîn Âmidî örneği
Bu çalışma, müteahhirîn dönem Ehl-i Sünnet kelâmcılarından Âmidî'nin kelâm sıfatı konusundaki konumunu ve kelâmullah tartışmalarına nasıl yön kazandırdığını incelemektedir. Mezheplerin Allah Teâlâ'nın sıfatlarından herhangi biri hakkındaki görüşleri, ilâhî zât-sıfat anlayışlarından ayrı değildir. Bu nedenle iki bölümden müteşekkil bu çalışmanın birinci bölümü, mezheplerin ilâhî zât-sıfatlar hakkındaki tutumları ve ispat yollarından oluşmaktadır. İkinci bölümde ise mezheplerin kelâm sıfatı özelindeki görüşleri ve delillendirme metotları ele alınmıştır. Ortaya atılan yorum farklılıkları, her iki bölümde de Âmidî'nin bakış açısından ele alınmıştır. Bu bağlamda birinci bölümde sıfat tartışmalarının ortaya çıkış nedenleri ve Müslümanlar arasında ortaya çıkardığı ihtilafların sebepleri zikredilmiştir. Daha sonra İslâm filozoflarının varlık, bilgi ve nefis teorileri doğrultusunda zât-sıfat ilişkisini nasıl yorumladıkları incelenmiştir. Ardından Mu'tezile, Şîa, mücessime, müşebbihe ve Ehl-i Sünnet kelâmcılarının ilâhî sıfatlar hakkındaki görüşleri ve delilleri ele alınmıştır. Son olarak Âmidî'nin Allah Teâlâ'nın zâtî sıfatları hakkındaki görüşleri, kullandığı deliller ve kendinden önce bu konuda görüş belirten mezheplerin delillerine yönelik eleştirileri incelenmiştir. İkinci bölüm ise kelâmullah tartışmalarının çıkış nedenleri ve bu meselenin Kur'ân'ın yaratılmış olması, kelâmullahın işitilip işitilemeyeceği, kelâmın mâhiyeti gibi açılımları ile başlamaktadır. Daha sonra kelâm sıfatı hakkında mezheplerin görüşleri aktarılmıştır. Son olarak Âmidî'nin kelâm sıfatını tamamen reddedenler ve bu sıfatı hâdis kabul edenlerin delillerine yönelik cevapları aktarılmıştır. Âmidî nezdinde özellikle kelâm-ı nefsî ve kelâm-ı lafzî ayrımının önemi dikkat çekmektedir. Zira o, özellikle kelâm sıfatını hâdis olduğunu ispatlamaya çalışan delilleri titizlikle ele almaktadır. Bu eleştirilerden sonra, Âmidî'nin ilâhî kelâmı ve bu kelâmın kadîm olduğunu ispat etmek için kullandığı özgün deliller ele alınmıştır.
Kelâm ilminin Stoa felsefesi ile ilişkisi hakkındaki iddia ve tartışmalar
Bir Helenistik Dönem felsefe ekolü olan Stoacılığın, kelâm geleneği üzerinde farklı yönlerden, çeşitli düzeyde etkide bulunduğuna dair, yüz yılı aşkın önemli bir akademik literatür mevcuttur. Farklı dönemlerde yaşamış olan farklı zihniyetlere sahip yazarlarca dile getirilmiş bu iddiaların bir kapsayacı tez ile değerlendirilmesi gerekliliği ihtiyacına binaen bu çalışma kaleme alınmıştır. İlgili literatürü incelerken tartışmayı zenginleştirmek, çalışma sahasına yeni boyutlar kazandırmak, eksik ve zayıf kalan noktaları gidermek, literatürde yapılmış açık yanlışlıklara işaret etmek ve alternatif okumalar ortaya koymak, elinizdeki çalışmada öncelik verilmiş hususlardan bazılarıdır. Yapılan detaylı araştırmalar sonucunda, Stoa felsefesinin kelâm üzerinde etkili olduğu yönündeki iddiaların son derece spesifik ve ideolojik bağlılıkların sonucu olarak üretildiği tespit edilmiştir. Söz konusu iddiaların, modern akademik bilginin kesinlik gerekliliklerini karşılamakta yetersiz kaldığı düşünüldüğünden, Stoa felsefesinin kelâm ilmini etkilediği yönündeki iddialara, elimizdeki kaynaklar çerçevesinde şimdilik mesafeli yaklaşmak gerektiği kanaatine varılmıştır.
Ebü'l-Muîn en-Nesefî'de iman kavramı
Bu çalışmada, meşhur Mâtürîdî kelâmcısı Ebü'l-Muîn en-Nesefî'nin iman kavramı ile ilgili etimolojik ve teolojik yaklaşımları incelenmiş ve onun tarafından geliştirilen iman nazariyesinin neredeyse hiçbir kelamcının eserinde göremeyeceğimiz kadar çok şümüllü, sistematik ve özgün olduğu ortaya konulmuştur. Bu amacın gerçekleşmesi adına araştırmanın birinci bölümünde, iman sözcüğü ile doğrudan veya dolaylı olarak ilişkilendirilen bazı kavramların tahlili yapılmıştır. İkinci bölümde ise İslâm kelâm ekollerinin iman tanımlarında vurgu yaptıkları noktalara değinilmiştir. Üçüncü bölümde Ebü'l-Muîn en-Nesefî'nin, iman ile ilgili görüşlerini temellendirirken kullandığı naklî ve aklî deliller irdelenerek, müellifin problemi formüle ediş tarzı tespit edilmiştir. Sonuç bölümünde ise Nesefî'nin iman anlayışı çerçevesinde ileri sürülebilecek kanaat ve görüşler sıralanmış ve değerlendirilmiştir. Anahtar sözcükler: Ebü'l-Muîn en-Nesefî, Mâtürîdî, iman, inanç.
Kādî Abdülcebbâr'da idrak teorisi
Bu tez, Basra Mu'tezilesi'nin Behşemiyye kolunun meşhur kelâmcısı Kādî Abdülcebbâr'ın rü'yetullah meselesinden hareketle duyusal olanın hem kadîm özne hem de hâdis özneler tarafından nasıl idrak edildiğini açıklamak üzere geliştirdiği idrak teorisini ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır. Kādî problemi metafizik, fizik ve epistemolojik yönleriyle incelemiştir. Hem kadîm varlık hem de hâdis varlıklar hakkında geçerli olacak şekilde inşa ettiği idrak teorisi, giriş ve iki bölümden oluşan bir planla incelenecektir. Birinci bölüm idrakin neliği ve idrakin kurucu unsurları şeklinde iki kısımdan oluşmaktadır. Bu kısımlardan birincisinde idrakin neliği meselesi ele alınarak Kādî'nın bu husustaki konumunu da tespit edecek şekilde idrak tartışmalarının ana çerçevesini vermek hedeflenmektedir. İkinci kısımda ise Kādî'nın kendi idrak anlayışı çerçevesinde ortaya koyduğu özne, nesne ve dış dünya şartları şeklindeki idraki kuran temel unsurlara ilişkin düşünceleri ele alınmaktadır. İkinci bölüm iki ana kısımdan oluşmakta ve birinci kısımda kadîm varlık olan Allah'ın, ikincisinde ise hâdis varlıkların idrak nesnelerini idrakleri incelenmektedir. Kādî'ya göre kadîm varlığın nesneleri idrakindeki durumun aksine hâdis varlıklar çeşitli fiziksel ve epistemolojik süreçlere tabidir. Bu nedenle bu bölümün ikinci kısmı birincisine göre daha ayrıntılı bir şekilde işlenmiştir. İkinci kısımda herbir idrak türüne özgü idrak nesneleri ve bu nesnelerin idrakinde söz konusu olan süreçler izah edilmiştir. Allah'ın ahirette görülüp görülemeyeceği meselesinin idrak tartışmalarının özel bağlamını teşkil etmesi ve bu açıdan idrake ilişkin meselelerin tartışılmasında yönlendirici etkisinin bulunması nedeniyle görme idraki diğer idrak türlerine oranla daha geniş bir şekilde tartışılmıştır. Ayrıca burada idrak türlerinin izahından sonra idrake dair söz konusu olan muhtemel engeller incelenmiştir. Bunu yaparken ilgili engeller birinci bölümdeki kurucu unsurlar sistematiği takip edilerek özne, nesne ve dış dünya şartları merkezinde ele alınmıştır. Son olarak idrak sürecinin sonunda idrak bilgisinin nasıl meydana geldiğine yer verilmiştir. Burada idrak eden öznenin idrak ettiği şeyi bilmesini sağlayan aklın neliği ve içeriğine değindikten sonra duyumun algıya nasıl dönüştüğü ve bir nesneyi duyumsayan kişinin aklî olgunluğu sayesinde onu nasıl bilebildiği ele alınmıştır.
Berâhime'nin nübüvvetin imkânına yönelik eleştirileri ve Bâkıllânî'nin cevapları
Kelâm literatüründe nübüvvetin imkânına yönelik eleştirilerin daimî öznesi Berâhime olmuştur. Berâhime'nin söz konusu eleştirilerini detaylıca ele alan kelâmcılardan biri Bâkıllânî'dir. Bu çalışma Bâkıllânî'deki hâliyle Berâhime'nin peygamberliğin imkânı konusundaki itirazlarını ve bunlara verilen cevapları inceleyecektir. İslâm dünyasında II/VII. yüzyıldan itibaren Berâhime'nin kimliğine ilişkin farklı tasavvurlar ortaya çıkmıştır. Ayrıca nübüvvetin imkânına yönelik kendilerine atfedilen eleştiriler de farklılık arz etmektedir. Tezin ilk bölümünde Bâkıllânî'deki Berâhime imajı tespit edilecektir. Bu bağlamda hikmet sahibi bir yaratıcıya, aklî teklife, hüsün-kubhun zâtî olduğuna inanmakla birlikte nübüvveti inkâr eden Berâhime resminin Bâkıllânî öncesi kaynaklarının kronolojik olarak izi sürülmektedir. Öte yandan söz konusu resmin tamamlayıcı bir unsuru olması ve Bâkıllânî'nin alımlamasındaki farklılığın ortaya konulması amacıyla Eş'arî kelâmcının Berâhime'ye izâfe ettiği itirazların tarihsel kimliği ele alınmaktadır. Bu arka plana dayanan ikinci bölüm ise ifade edilen itirazları belirli bir kurgu içinde analitik olarak incelemektedir. Buna göre kadîm ile hâdis arasındaki ontolojik farklılık ve nebînin kendi nübüvvetini bilmesinin olanaksızlığı Tanrı'nın insanlığa elçi göndermesinin mümkün olmadığını gösterir. Ayrıca elçinin gönderildiği muhataplarla aynı cinsten olmasının ortaya çıkardığı adaletsizlik ile ezelde kâfir olacağı bilinen kimselere peygamber gönderilmesi hikmet sahibi yaratıcı tasavvuruyla çelişir. Öte yandan onlara göre nebînin muhataplarına nübüvvetini ispatlaması da imkânsızdır. Nitekim mûcize aklen mümkün değildir, mûcizenin peygamberlik iddiasının doğruluğuna delâletinde ciddi sorunlar mevcuttur, mûcizeyi diğer olağanüstü hâdiselerden ayırmanın yolu da yoktur. Bu itirazlar göz ardı edilse akıl, bile peygamberin getirdiği habere ihtiyaç duymaz. Söz konusu haberin ihtiva ettiği ibadetler de hakîm bir Tanrı'nın emirleri olamaz. Bu eleştirilere karşı Bâkıllânî, iletişimde tarafların arasındaki ontolojik farklılığın elçiliğe engel olmadığını savunur. Ayrıca çeşitli yollarla nebî kendi nübüvvetine dair zarurî idrake sahip olabilir. Her şeyin mâliki olan Allah için zulmün mümkün olmaması ve peygamberliğin bir hak değil tefaddul oluşu, resul ile muhataplarının hemcins oluşunun adaletsizlik şeklinde yorumlanamayacağını gösterir. Bununla birlikte ezelde küfrü bilinen kimselere resul gönderilmesi hikmetle çelişiyor ise aklî teklifi reddedeceği malum olanların da yaratılmaması gerekir. Öte yandan nübüvvet iddiasının doğruluğuna delâlet eden hârikulâde bir olayın yaratılması aklen mümkündür ve mûcizenin şartları kendisini diğer olağanüstü hâdiselerden ayırır. Hüsün-kubhun zâtî oluşunun reddedilmesi durumunda, insan yaşamının merkezinde bulunan ahlakın ve hukukun temelindeki iyi ve kötünün ancak nübüvvetle bilinebileceği ortaya çıkar. İnsanoğlunun tabiat içinde hayatını idâme ettirmesi için gerekli bilgilerin ancak peygamber tarafından getirilebileceği hakikati, nübüvvetin önemli delillerinden biridir.
İlk dönem mâtürîdîlerinde ilâhî sıfatların taalluku meselesi
Bu tezde, ilâhî sıfatların taalluklarının ilk dönem Mâtürîdî metinlerinde ne şekilde yer bulduğu araştırma konusu edilmiştir. Çalışmamızda kelâm ilminin temelini oluşturan konulardan biri olan "ilâhî sıfatlar meselesi", âlem ile ilişkisi bağlamında ele alınmıştır. Kelâma ilişkin eserlerde, Allah'ın zâtı gibi ezelî olan bu sıfatların, sonradan varlık kazanan (hâdis) nesneler ile ilişkisi "taalluk" kavramı ile izah edilmektedir. Sıfatların taalluk alanları ve çeşitleri, detaylı olarak müteâhhir dönem metinlerinde işlenerek tartışma konusu edilmiş olsa da ortaya konulan görüşlerde ilk dönem âlimlerine yönelik atıflar dikkat çekmektedir. Çalışmada, İmâm Mâtürîdî'nin Kitâbü't-Tevhîd'i, Ebü'l-Yüsr el-Pezdevî'nin Usûlü'd-dîn'i ve Ebü'l-Muîn en-Nesefî'nin Tebsıratü'l-edille adlı eserleri çerçevesinde "taalluk" kavramının metinlerdeki anlamsal konumu analiz edilmiştir. Söz konusu metinlerde, sıfatların ispatı ve hakikati ile ilgili tartışmaların daha geniş şekilde yer bulduğu gözlemlenmiştir. Bununla birlikte, taalluk kavramına başta Mu'tezile mezhebi olmak üzere diğer mezheplerin sıfatlara ilişkin görüşleri bağlamında değinildiği de tespit edilmiştir. Tezimizde müteahhir dönem metinlerinde yer alan taalluk tartışmalarına yönelik kıyaslamalar da yer almaktadır. Bunun sonucunda özellikle "tekvîn" ve "kudret" sıfatlarına yüklenen "taalluk" kavramının Ehl-i Sünnet içerisinde Eş'arî ve Mâtürîdî âlimler tarafından farklı şekillerde değerlendirildiği ortaya konulmuştur. Taalluk konusundaki tartışmaların yansımaları çerçevesinde Allah'ın kudret, tekvîn ve irâde sıfatlarının taallukları bağlamında Allah-âlem ilişkisi ile ilgili ortaya konulan farklı anlayışlar ele alınmış; irâde ve ilim sıfatları çerçevesinde ise insan kapasitesi, kader ve kötülük problemlerine işaret edilmiştir. Kelâm sıfatının taalluku bağlamında ise, mükellefin ezelî hitap ile ilişkisinin ortaya konulmasına çalışılmıştır.
Taalluk meselesi bağlamında Allah Teâlâ'nın âlim oluşu: Ebû'l-Mu`în en-Nesefî örneği
Sıfatlar meselesi, Allah Teâlâ hakkında insanın nasıl ve hangi sınırlar dahilinde konuşabileceğinin ele alındığı bahisler olmakla beraber esasında Allah Teâlâ'nın sıfatlarının hakikatine dair bir araştırma hüviyetini de haizdir. Biz sıfatlar meselesini belki de hakkında en çok tartışılan sıfat diyebileceğimiz ilim sıfatı üzerinden ele almaya çalıştık. Sıfatların tedkikindeki önemli noktalardan biri, onların taallukları konusu olup, bu çalışmada genelde sıfatları özel olarak da ilim sıfatını bu vechesi ile ele almaya çalıştık. Allah Teâlâ'nın âlim olması manasında ilim sıfatını, Mâtürîdî kelâmının önemli isimlerinden biri olan Ebu'l-Mu`în en-Nesefî (v. 508/1115) merkezli olarak ele almaya çalıştık. İlk bölümde Nesefî'nin sıfatlara dair umûmî görüşlerini, ikinci bölümde ise hem hassaten taalluk meselesini hem de ilim sıfatının taallukunu irtibatlı olduğu diğer meseleler ile beraber ele almaya çalıştık.
Hicrî ilk dört asırda kelâm ve tasavvuf literatüründe peygamber: İmam Mâtürîdî ve Hakîm Tirmizî örneği
Bu yüksek lisans tezi, İslam düşünce tarihinde peygamberlik müessesesinin, Hicrî ilk dört asrı kapsayan mütekaddim dönemdeki iki büyük ilim olan Kelâm ve Tasavvuf literatüründeki algısını karşılaştırmalı olarak incelemektedir. Çalışmanın odak noktasını, Kelâm alanında İmâm Mâtürîdî (ö. 333/944) ve Tasavvuf alanında Hakîm Tirmizî (ö. 320/932) teşkil etmektedir. Tez, öncelikle her iki ilmin kendi içindeki tarihsel serüvenini ve Mâtürîdî ile Tirmizî'ye miras kalan peygamberlik algısını incelemiştir. Ardından, Mâtürîdî'nin Kitâbü't-Tevhîd ve Tirmizî'nin Hatmü'l-Evliyâ eserleri merkezinde, nübüvvet ve velâyet kavramları, bilgi kaynakları, ispat yöntemleri (mûcize-kerâmet) ve peygamberin ve velinin sıfatları gibi temel konular karşılaştırılmıştır. İmâm Mâtürîdî, peygamberliği aklî bir zeminde, ahlak ve ismet gibi zâhirî sıfatlar üzerinden ele almıştır. Ona göre peygamberlik, Allah'ın (c.c.) adalet ve hikmetinin bir gereği, toplum için zorunlu bir rehberlik müessesesidir. Mâtürîdî, peygamberin bilgi kaynağı olarak vahyi kabul ederken, bunu haber-i sâdık ve akıl ile temellendirmiştir. Velâyet kurumuna ise tasavvufî anlamda geniş bir alan açmamış, peygamberin insanî yönünü ön plana çıkarmıştır. Hakîm Tirmizî ise peygamberlik kurumunu manevî bir düzlemde ele almıştır. Nübüvveti, velâyet kavramı ile ilişkilendirmiş, Hz. Peygamber'i (s.a.v.) merkeze alan bir miras olarak görmüştür. Tirmizî'ye göre velîler kerâmet, ilham ve keşif yoluyla Allah (c.c.) hakkında bilgiye ulaşır, peygamberin nûrundan aldıkları pay ile ona yakınlaşırlar. Özellikle hatmü'l-evliyâ kavramını sistematize ederek velâyeti, nübüvvetin bâtınî devamlılığı şeklinde konumlandırmış ve bu durumu hadîs, firâset ve hikmet gibi kavramlarla açıklamıştır. Sonuç olarak bu tez, kelâmın zahirî ve rasyonel yaklaşımı ile tasavvufun bâtınî ve sezgisel yaklaşımı arasındaki yöntemsel ve kavramsal farklılıkları ortaya koyarak İslam düşüncesindeki nübüvvet algısının zenginliğini gözler önüne sermektedir. Bu çalışma, literatürde bu iki büyük âlimin nübüvvet anlayışlarını karşılaştırmalı olarak ele alan ilk çalışmalardan biri olma özelliğini taşımaktadır.
Abdülfettah Rauf Efendi'nin hayatı, eserleri ve itikâdî görüşleri
Bu çalışma, 20. yüzyıl Balkan coğrafyasında ilmî ve edebî kişiliğiyle temâyüz eden Abdülfettah Rauf Efendi'nin şiirlerinde yer alan itikâdî bahisleri Ehl-i Sünnet kelâm sistematiği çerçevesinde tahlil etmeyi amaçlamaktadır. Osmanlı sonrası dönemde Müslüman kimliğin ve dinî ilimlerin ciddi baskılara maruz kaldığı Makedonya'da faaliyet gösteren Meddah Medresesi, kelâm, mantık ve tefsir gibi aklî ve naklî ilimleri mezceden yapısıyla bu sürekliliğin taşıyıcısı olmuş; Fettah Efendi de bu gelenekte yetişmiş müderris ve şâir kimliğiyle ilmî mirasın aktarımında mühim bir rol üstlenmiştir. Bu bağlamda, öncelikle Fettah Efendi'nin ilmî ve fikrî gelişimine zemin hazırlayan sosyal ve kültürel ortam incelenmiştir. Ardından çalışmada, onun altı şiir kitabında yer alan beyitler; ilâhiyyât, nübüvvât ve sem'iyyât başlıkları altında sistemli bir şekilde tasnif edilmiştir. Bu beyitlerin içerdiği konular hem kelâm hem de yer yer tasavvuf ilminin temel terminolojisiyle ilişkilendirilerek yorumlanmıştır. Böylelikle çalışma, Fettah Efendi'nin dinî düşüncesine dair sistemli bir çerçeve sunmakta, ayrıca onun şiirlerinde Osmanlı sonrası Balkanlar'daki dinî düşünce mirasının izleri açık biçimde görülmektedir.
Berâhime'nin nübüvvetin imkânına yönelik eleştirileri ve Bâkıllânî'nin cevapları
Kelâm literatüründe nübüvvetin imkânına yönelik eleştirilerin daimî öznesi Berâhime olmuştur. Berâhime'nin söz konusu eleştirilerini detaylıca ele alan kelâmcılardan biri Bâkıllânî'dir. Bu çalışma Bâkıllânî'deki hâliyle Berâhime'nin peygamberliğin imkânı konusundaki itirazlarını ve bunlara verilen cevapları inceleyecektir. İslâm dünyasında II/VII. yüzyıldan itibaren Berâhime'nin kimliğine ilişkin farklı tasavvurlar ortaya çıkmıştır. Ayrıca nübüvvetin imkânına yönelik kendilerine atfedilen eleştiriler de farklılık arz etmektedir. Tezin ilk bölümünde Bâkıllânî'deki Berâhime imajı tespit edilecektir. Bu bağlamda hikmet sahibi bir yaratıcıya, aklî teklife, hüsün-kubhun zâtî olduğuna inanmakla birlikte nübüvveti inkâr eden Berâhime resminin Bâkıllânî öncesi kaynaklarının kronolojik olarak izi sürülmektedir. Öte yandan söz konusu resmin tamamlayıcı bir unsuru olması ve Bâkıllânî'nin alımlamasındaki farklılığın ortaya konulması amacıyla Eş'arî kelâmcının Berâhime'ye izâfe ettiği itirazların tarihsel kimliği ele alınmaktadır. Bu arka plana dayanan ikinci bölüm ise ifade edilen itirazları belirli bir kurgu içinde analitik olarak incelemektedir. Buna göre kadîm ile hâdis arasındaki ontolojik farklılık ve nebînin kendi nübüvvetini bilmesinin olanaksızlığı Tanrı'nın insanlığa elçi göndermesinin mümkün olmadığını gösterir. Ayrıca elçinin gönderildiği muhataplarla aynı cinsten olmasının ortaya çıkardığı adaletsizlik ile ezelde kâfir olacağı bilinen kimselere peygamber gönderilmesi hikmet sahibi yaratıcı tasavvuruyla çelişir. Öte yandan onlara göre nebînin muhataplarına nübüvvetini ispatlaması da imkânsızdır. Nitekim mûcize aklen mümkün değildir, mûcizenin peygamberlik iddiasının doğruluğuna delâletinde ciddi sorunlar mevcuttur, mûcizeyi diğer olağanüstü hâdiselerden ayırmanın yolu da yoktur. Bu itirazlar göz ardı edilse akıl, bile peygamberin getirdiği habere ihtiyaç duymaz. Söz konusu haberin ihtiva ettiği ibadetler de hakîm bir Tanrı'nın emirleri olamaz. Bu eleştirilere karşı Bâkıllânî, iletişimde tarafların arasındaki ontolojik farklılığın elçiliğe engel olmadığını savunur. Ayrıca çeşitli yollarla nebî kendi nübüvvetine dair zarurî idrake sahip olabilir. Her şeyin mâliki olan Allah için zulmün mümkün olmaması ve peygamberliğin bir hak değil tefaddul oluşu, resul ile muhataplarının hemcins oluşunun adaletsizlik şeklinde yorumlanamayacağını gösterir. Bununla birlikte ezelde küfrü bilinen kimselere resul gönderilmesi hikmetle çelişiyor ise aklî teklifi reddedeceği malum olanların da yaratılmaması gerekir. Öte yandan nübüvvet iddiasının doğruluğuna delâlet eden hârikulâde bir olayın yaratılması aklen mümkündür ve mûcizenin şartları kendisini diğer olağanüstü hâdiselerden ayırır. Hüsün-kubhun zâtî oluşunun reddedilmesi durumunda, insan yaşamının merkezinde bulunan ahlakın ve hukukun temelindeki iyi ve kötünün ancak nübüvvetle bilinebileceği ortaya çıkar. İnsanoğlunun tabiat içinde hayatını idâme ettirmesi için gerekli bilgilerin ancak peygamber tarafından getirilebileceği hakikati, nübüvvetin önemli delillerinden biridir.
Kādî Abdülcebbâr'da idrak teorisi
Bu tez, Basra Mu'tezilesi'nin Behşemiyye kolunun meşhur kelâmcısı Kādî Abdülcebbâr'ın rü'yetullah meselesinden hareketle duyusal olanın hem kadîm özne hem de hâdis özneler tarafından nasıl idrak edildiğini açıklamak üzere geliştirdiği idrak teorisini ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır. Kādî problemi metafizik, fizik ve epistemolojik yönleriyle incelemiştir. Hem kadîm varlık hem de hâdis varlıklar hakkında geçerli olacak şekilde inşa ettiği idrak teorisi, giriş ve iki bölümden oluşan bir planla incelenecektir. Birinci bölüm idrakin neliği ve idrakin kurucu unsurları şeklinde iki kısımdan oluşmaktadır. Bu kısımlardan birincisinde idrakin neliği meselesi ele alınarak Kādî'nın bu husustaki konumunu da tespit edecek şekilde idrak tartışmalarının ana çerçevesini vermek hedeflenmektedir. İkinci kısımda ise Kādî'nın kendi idrak anlayışı çerçevesinde ortaya koyduğu özne, nesne ve dış dünya şartları şeklindeki idraki kuran temel unsurlara ilişkin düşünceleri ele alınmaktadır. İkinci bölüm iki ana kısımdan oluşmakta ve birinci kısımda kadîm varlık olan Allah'ın, ikincisinde ise hâdis varlıkların idrak nesnelerini idrakleri incelenmektedir. Kādî'ya göre kadîm varlığın nesneleri idrakindeki durumun aksine hâdis varlıklar çeşitli fiziksel ve epistemolojik süreçlere tabidir. Bu nedenle bu bölümün ikinci kısmı birincisine göre daha ayrıntılı bir şekilde işlenmiştir. İkinci kısımda herbir idrak türüne özgü idrak nesneleri ve bu nesnelerin idrakinde söz konusu olan süreçler izah edilmiştir. Allah'ın ahirette görülüp görülemeyeceği meselesinin idrak tartışmalarının özel bağlamını teşkil etmesi ve bu açıdan idrake ilişkin meselelerin tartışılmasında yönlendirici etkisinin bulunması nedeniyle görme idraki diğer idrak türlerine oranla daha geniş bir şekilde tartışılmıştır. Ayrıca burada idrak türlerinin izahından sonra idrake dair söz konusu olan muhtemel engeller incelenmiştir. Bunu yaparken ilgili engeller birinci bölümdeki kurucu unsurlar sistematiği takip edilerek özne, nesne ve dış dünya şartları merkezinde ele alınmıştır. Son olarak idrak sürecinin sonunda idrak bilgisinin nasıl meydana geldiğine yer verilmiştir. Burada idrak eden öznenin idrak ettiği şeyi bilmesini sağlayan aklın neliği ve içeriğine değindikten sonra duyumun algıya nasıl dönüştüğü ve bir nesneyi duyumsayan kişinin aklî olgunluğu sayesinde onu nasıl bilebildiği ele alınmıştır.
Ebü'l-Muîn en-Nesefî'de iman kavramı
Bu çalışmada, meşhur Mâtürîdî kelâmcısı Ebü'l-Muîn en-Nesefî'nin iman kavramı ile ilgili etimolojik ve teolojik yaklaşımları incelenmiş ve onun tarafından geliştirilen iman nazariyesinin neredeyse hiçbir kelamcının eserinde göremeyeceğimiz kadar çok şümüllü, sistematik ve özgün olduğu ortaya konulmuştur. Bu amacın gerçekleşmesi adına araştırmanın birinci bölümünde, iman sözcüğü ile doğrudan veya dolaylı olarak ilişkilendirilen bazı kavramların tahlili yapılmıştır. İkinci bölümde ise İslâm kelâm ekollerinin iman tanımlarında vurgu yaptıkları noktalara değinilmiştir. Üçüncü bölümde Ebü'l-Muîn en-Nesefî'nin, iman ile ilgili görüşlerini temellendirirken kullandığı naklî ve aklî deliller irdelenerek, müellifin problemi formüle ediş tarzı tespit edilmiştir. Sonuç bölümünde ise Nesefî'nin iman anlayışı çerçevesinde ileri sürülebilecek kanaat ve görüşler sıralanmış ve değerlendirilmiştir. Anahtar sözcükler: Ebü'l-Muîn en-Nesefî, Mâtürîdî, iman, inanç.
Kelâm ilminin Stoa felsefesi ile ilişkisi hakkındaki iddia ve tartışmalar
Bir Helenistik Dönem felsefe ekolü olan Stoacılığın, kelâm geleneği üzerinde farklı yönlerden, çeşitli düzeyde etkide bulunduğuna dair, yüz yılı aşkın önemli bir akademik literatür mevcuttur. Farklı dönemlerde yaşamış olan farklı zihniyetlere sahip yazarlarca dile getirilmiş bu iddiaların bir kapsayacı tez ile değerlendirilmesi gerekliliği ihtiyacına binaen bu çalışma kaleme alınmıştır. İlgili literatürü incelerken tartışmayı zenginleştirmek, çalışma sahasına yeni boyutlar kazandırmak, eksik ve zayıf kalan noktaları gidermek, literatürde yapılmış açık yanlışlıklara işaret etmek ve alternatif okumalar ortaya koymak, elinizdeki çalışmada öncelik verilmiş hususlardan bazılarıdır. Yapılan detaylı araştırmalar sonucunda, Stoa felsefesinin kelâm üzerinde etkili olduğu yönündeki iddiaların son derece spesifik ve ideolojik bağlılıkların sonucu olarak üretildiği tespit edilmiştir. Söz konusu iddiaların, modern akademik bilginin kesinlik gerekliliklerini karşılamakta yetersiz kaldığı düşünüldüğünden, Stoa felsefesinin kelâm ilmini etkilediği yönündeki iddialara, elimizdeki kaynaklar çerçevesinde şimdilik mesafeli yaklaşmak gerektiği kanaatine varılmıştır.
Kelime-i tevhîd ve kelime-i şehâdet kavramları ile ilgili eserler ve muhteva incelemesi
"Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur, Muhammed O'nun elçisidir" anlamına gelen kelime-i tevhîd, İslâm dininin beş temel esasından birincisi ve en önemlisidir. Çok kısa bir söz olmasına rağmen içerisinde bir mükellefin Allah Teâlâ ve Resûlü hakkında bilmesi gereken iman akidelerinin tümünü barındırmaktadır. Bu sebepledir ki İslâm âlimleri tarafından konuyla alakalı birçok eser telif edilmiş ve kelime-i tevhîd farklı boyutları ile ele alınmıştır. Mevzuyu bütüncül bir şekilde ortaya koyabilmek amacıyla gerçekleştirilen bu çalışma, "kelime", "tevhîd" ve "şehâdet" sözcüklerinin etimolojik açıdan incelendiği, kelime-i tevhîd ve kelime-i şehâdetin kavramsal tahlillerinin yapıldığı birinci bölüm ile konuyla ilgili olduğu tespit edilen matbû ve mahtût eserlerin incelendiği ikinci bölüm olmak üzere iki kısımdan meydana gelmektedir.
Hicri ilk üç asırda yazılan akîde risâleleri ve bu risâlelerde ele alınan temel meseleler
Akâid risâleleri İslâmî ilimlerin inanç esasları konusunda kaleme alınmış önemli klasiklerdendir. Çeşitli inanç ve fikir akımlarına karşı savunma hattını belirleyen tezler akâid risâlelerinde işlenmiştir. Akâid risâlelerinin yalnızca yabancı inançlara karşı savunma amaçlı olmadığı, İslâm'ın inanç esaslarını ortaya koyma gayesiyle te'lif edildikleri çeşitli tabakat kitaplarında ve İbnü'n-Nedîm'in Fihrist'inde ilk dönem müelliflerine nisbet edilen eserlerde görülmektedir. Özellikle ilk üç asırda yazılan bu risâleler, İslâmî fikriyatın teşekkülünde oldukça önemli bir yere sahiptir. "Hicri İlk Üç Asırda Yazılan Akîde Risâleleri ve Bu Risâlelerde Ele Alınan Temel Meseleler" adlı tez çalışmasında evvelâ inanca dair yazılan ancak günümüze ulaşmayan metinler çeşitli tesbit edilmiş ve zikredilmiştir. Daha sonra hicrî ilk üç asırda yazılmış risâlelerden günümüze ulaşanlar tespit edilerek te'lif/tasnif türlerine ve mezhebî oluşuma göre sınıflandırılmıştır. Hicri ilk üç asırda kaleme alınmış risâlelerde işlenen konular bâtıl inanç ve fırkalara karşı yazılan reddiyeler, Kitâbü'l-Îmân, Kitâbü's-Sünne türü eserler, Kitâbü't-Tevhîd, Fıkh-ı Ekber Risâleleri, Mu'tezilî, Mürciî, Şiî, Hâricî akâid risâleleri, hadis, tefsir ve tasavvuf literatüründe akâide açılan bölümler çerçevesinde incelenmiştir. Tespit edilen risâlelerin öncelikle yazarının hayatından kısaca bahsedilmiş, ardından eserin kendi dönemindeki yeri ve ele aldığı meselelerin tematik değerlendirilmesi yapılmıştır. İkinci bölümde ise söz konusu metinlerde ele alınan kelâmî meseleler izah edilmiştir. Meseleler, günümüz perspektifinden yaklaşılarak ulûhiyyet, nübüvvet, sem'iyyât, insan fiilleri, imâmet ve iman başlıkları altında ele alınmıştır. Bilhassa dönemlere göre risâlelerde meydana gelen çerçeve genişlemesi ve bunun arka planı çalışmamızın mihenk taşı mahiyetindedir. Anahtar Kelimeler: Hicri ilk üç asır, akâid, risâle, literatür, tefsir, hadis, tasavvuf, ilahiyyat, nübüvvet, sem'iyyât, insan fiilleri, iman, imâmet
Manzum kelam metni Silkü'd-Dürr'ün tahkik ve değerlendirmesi
Bu çalışmada kolay ezberlenmesi ve öz bilgiler içermesi sebebiyle tercih edilen türlerden birisi olan kaside nazım şekli ile yazılmış Silkü'd-Dürr isimli manzum kelam metninin kelâm ve edebiyat geleneği içerisinde nerede durduğu tespit ve tahlil edilmeye çalışılmıştır. İslâmî ilimler tedris edilmeye başlandığı ilk yüzyıllardan itibaren farklı telif türlerinde kaleme alınarak aktarılmıştır. İlk olarak nesir ile başlayan bu sürece daha sonra nazımlar da eşlik etmiştir. Kolay ezberlenmesi, akılda kalması, mûcez olması ve benzeri sebeplerle nazım telif türü çokça tercih edilir olmuştur. Nazım türleri içerisinde en çok kaside ve urcûze türü ön plana çıkmıştır. Bu teze konu olan Silkü'd-Dürr de kaside türünde kaleme alınmış bir kelam metnidir. İlk bölümde Silkü'd-Dürr'ün aidiyeti, nüshaları, nüshalar arasındaki farklar ve metnin ortaya çıkarılmasında takip edilen yöntem üzerinde durulmuştur. Nüshalardan birinin zahriyesinde yer alan ve Silkü'd-Dürr'ün Molla Hayâlî'ye ait olduğunu ifade eden kayda binaen öncelikle ona ait olup olmadığı araştırılmıştır. Bu araştırma yapılırken Molla Hayâlî'nin hayatı farklı kaynaklardan yola çıkılarak incelenmiştir. Eserleri arasında Silkü'd-Dürr olup olmadığı bilgisine ulaşmak için kütüphanelerden ve bibliyografik eserlerden hareketle ona ait olan ve ait olmadığı halde ona nispet edilen eserler tespit edilmiştir. Bunun yanında Molla Hayâlî'nin eserleri ile Silkü'd-Dürr arasındaki benzerlik oranı incelenmiştir. Daha sonra Silkü'd-Dürr'ün Amasya Beyazıt Kütüphanesi ve Süleymaniye Kütüphanesi Laleli koleksiyonunda yer alan nüshaları tavsif edilmiştir. Nüshalar arasındaki farklılıklara değinilmiş, eksik olan kısımlar belirlenmiştir. Bu bölüm sona erdirilmeden tahkikte kullanılacak yöntem ve tahkik esaslarına değinilmiştir. Tezin omurgasını oluşturan ikinci bölümde kelâm literatürü içerisinde Silkü'd-Dürr'ün yeri tespit edilmeye çalışılmış ve muhteva tahlili yapılmıştır. Bu bağlamda öncelikle mensur kelâm eserlerinin ilk örnekleri tespit edilmiştir. Daha sonra kaside nazım türünün gelişimi ile kaside türünde kaleme alınmış ilk kelâm metinleri, en meşhur kelâm kasideleri, Osmanlı Devleti zamanında telif edilmiş ama az bilinen kelâm kasideleri akademik yayınlardan yola çıkılarak anlatılmıştır. Muhteva tahlilinde ise Silkü'd-Dürr' de yer alan görüşler üzerinden ilerlenmiştir. Tüm görüşlerin incelenmesi bu tezi aşacağından ve gereksiz tekrar olacağından dikkat çeken görüşlere bunların delillerine ve itirazlarına yer verilmiştir. Daha önce kelâm geleneğinde kimler tarafından zikredildiği de belirlenmeye çalışılmıştır. Bu noktada Şerhu'l-Mevâkıf ve Şerhu'l-Makâsıd gibi klasik eserlerden yararlanılmıştır. Silkü'd-Dürr'ün tahkikinin yer aldığı son bölüm ile teze nokta konulmuştur. Tahkik esnasında İsam Tahkikli Neşir Kılavuzu esas alınmıştır.
İlâhî zât-sıfat ilişkisi bağlamında kelâm sıfatı: Seyfüddîn Âmidî örneği
Bu çalışma, müteahhirîn dönem Ehl-i Sünnet kelâmcılarından Âmidî'nin kelâm sıfatı konusundaki konumunu ve kelâmullah tartışmalarına nasıl yön kazandırdığını incelemektedir. Mezheplerin Allah Teâlâ'nın sıfatlarından herhangi biri hakkındaki görüşleri, ilâhî zât-sıfat anlayışlarından ayrı değildir. Bu nedenle iki bölümden müteşekkil bu çalışmanın birinci bölümü, mezheplerin ilâhî zât-sıfatlar hakkındaki tutumları ve ispat yollarından oluşmaktadır. İkinci bölümde ise mezheplerin kelâm sıfatı özelindeki görüşleri ve delillendirme metotları ele alınmıştır. Ortaya atılan yorum farklılıkları, her iki bölümde de Âmidî'nin bakış açısından ele alınmıştır. Bu bağlamda birinci bölümde sıfat tartışmalarının ortaya çıkış nedenleri ve Müslümanlar arasında ortaya çıkardığı ihtilafların sebepleri zikredilmiştir. Daha sonra İslâm filozoflarının varlık, bilgi ve nefis teorileri doğrultusunda zât-sıfat ilişkisini nasıl yorumladıkları incelenmiştir. Ardından Mu'tezile, Şîa, mücessime, müşebbihe ve Ehl-i Sünnet kelâmcılarının ilâhî sıfatlar hakkındaki görüşleri ve delilleri ele alınmıştır. Son olarak Âmidî'nin Allah Teâlâ'nın zâtî sıfatları hakkındaki görüşleri, kullandığı deliller ve kendinden önce bu konuda görüş belirten mezheplerin delillerine yönelik eleştirileri incelenmiştir. İkinci bölüm ise kelâmullah tartışmalarının çıkış nedenleri ve bu meselenin Kur'ân'ın yaratılmış olması, kelâmullahın işitilip işitilemeyeceği, kelâmın mâhiyeti gibi açılımları ile başlamaktadır. Daha sonra kelâm sıfatı hakkında mezheplerin görüşleri aktarılmıştır. Son olarak Âmidî'nin kelâm sıfatını tamamen reddedenler ve bu sıfatı hâdis kabul edenlerin delillerine yönelik cevapları aktarılmıştır. Âmidî nezdinde özellikle kelâm-ı nefsî ve kelâm-ı lafzî ayrımının önemi dikkat çekmektedir. Zira o, özellikle kelâm sıfatını hâdis olduğunu ispatlamaya çalışan delilleri titizlikle ele almaktadır. Bu eleştirilerden sonra, Âmidî'nin ilâhî kelâmı ve bu kelâmın kadîm olduğunu ispat etmek için kullandığı özgün deliller ele alınmıştır.