Theses supervised by Prof. Dr. Seyhun Kürşat
18 theses · Manisa Celal Bayar University
Esansiyel hipertansiflerde tuz uyumu ve kan basıncı kontrolünün anksiyete, depresyon ve yaşam kalitesi üzerine olan etkisi
Giriş ve Amaç: Esansiyel hipertansiyon, dünya genelinde önemli bir halk sağlığı sorunudur ve sadece kardiyovasküler komplikasyonlarla değil, aynı zamanda hastaların yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon düzeyleriyle de yakından ilişkilidir. Bu çalışma, esansiyel hipertansiyon tanısı taşıyan hastalarda tuz tüketimi, yaşam kalitesi ve psikolojik durum (anksiyete, depresyon) arasındaki ilişkinin incelenmesini amaçlamıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma, Ağustos 2024 ile Kasım 2024 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi İç Hastalıkları ve Nefroloji polikliniklerine başvuran ve en az 6 aydır esansiyel hipertansiyon tanılı 120 hastanın katılımıyla gerçekleştirilmiştir. Katılımcılardan 24 saatlik idrar sodyum atılımı ölçümü istenerek tuz kısıtlamasına uyum durumları değerlendirilmiştir. Yaşam kalitesi "Kısa Form-36 (SF-36)" ölçeğiyle, anksiyete ve depresyon düzeyleri ise "Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADÖ)" ile ölçülmüştür. Verilerin istatistiksel analizi SPSS 15.0 yazılımı ile yapılmış, anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 57,93±13,27 (28-88 yaş) olup, %55'i kadın ve %45'i erkektir. Mesleki durum dağılımında en yüksek oran %34,2 ile emeklilerde gözlenmiştir. Eğitim düzeyi bakımından katılımcıların yarısı ilkokul mezunu, %10'u ise okuma-yazma bilmemektedir. 24 saatlik idrar sodyum atılımına dayalı değerlendirmede böbrek fonksiyon testlerinin (üre, kreatinin, GFR) genel olarak normal sınırlarda olduğu saptanmıştır. HADÖ sonuçlarında, anksiyete ortalaması 8,25±4,60, depresyon ortalaması 8,25±4,60 olarak bulunmuştur. SF-36 genel sağlık puanlarının orta düzeyde seyrettiği ve SF-36 ile HADÖ arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif korelasyon olduğu izlenmiştir (p<0,05). Kan basıncı kontrolü tam olmayan hastalarda depresif bulguların daha yüksek olduğu, ancak bu farkın istatistiksel anlamlılığa ulaşmadığı görülmüştür (p>0,05). Tuz kısıtlaması uygulayanlarla uygulamayanlar arasında kan basıncı kontrolü açısından anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p>0,05). Anksiyete düzeylerinde anlamlı bir farklılık bulunmazken, depresyon düzeylerinin kan basıncı kontrolü olmayan ancak tuz kısıtlamasına uyan hastalarda daha yüksek olduğu saptanmıştır (p=0,732; p=0,030). Sonuç: Esansiyel hipertansiyon tanılı hastalarda tuz tüketim alışkanlığı, yaşam kalitesi ve psikolojik iyilik hâli arasında anlamlı ilişkiler olduğu görülmüştür. Özellikle depresyon ve anksiyete düzeylerinin, yaşam kalitesi ile ters yönde korelasyon göstermesi, bu hasta grubunda psikososyal desteğin önemini ortaya koymaktadır. Tuz kısıtlamasına uyum konusunda daha uzun süreli ve geniş kapsamlı takiplerin yapılması, hipertansiyon yönetimi ve ruhsal durum arasındaki ilişkinin daha net anlaşılmasına katkı sunacaktır. Anahtar Kelimeler: Anksiyete, Depresyon, Esansiyel hipertansiyon, Tuz tüketimi, Yaşam kalitesi
Esansiyel hipertansif hastalarda; tuz alımının yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon ile ilişkisi
Giriş ve Amaç: Hipertansiyon; toplumda yaygın olarak görülen sistemik bir hastalık olup, ciddi komplikasyonlara neden olması nedeniyle hem dünyada hem ülkemizde önemli bir sağlık problemidir. Çalışmamızda Esansiyel Hipertansif hastalarda tuz alımı ile yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon arasında ilişki olup olmadığının araştırılması planlandı. Gereç ve Yöntem: Hastanemiz Nefroloji Kliniği'ne başvuran esansiyel hipertansif 120 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalara 0., 1. ve 6. ayda Kısa Form-36 (SF-36) ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HAD) uygulanarak eş zamanlı bakılan 24 saatlik üriner sodyum ekskresyonu temelli tuzsuza uyum ve uyumsuzluk durumu ile psikolojik testlerden elde edilen puanlar karşılaştırılarak, tuz alımı ile hastaların duygu durumu arasında ilişki olup olmadığı değerlendirildi. Bulgular: 120 esansiyel hipertansif hastanın HAD ve SF-36 testi sonuçları değerlendirildiğinde tedavi ve izlem sürecinde tuz kısıtlamasına uyan hastaların 0. ve 6. ay takip parametrelerinde istatiksel olarak anlamlı olumlu değerler olduğu izlendi. Sonuç: Esansiyel hipertansif hastalarda tuz alımıyla yaşam kalitesi ve depresyon-anksiyete arasında ilişki olup olmadığının belirlenmesi ve bunu etkileyen etmenlerin değerlendirilmesi amacıyla yapılan çalışmamızda; 0 ve 6. aylarda hastaların tuz alımının en önemli belirleyicilerinden biri olan 24 saatlik üriner sodyum ekskresyon değerleri ile saptanan tuzsuz diyete uyum ve uyumsuzluk hali açısından depresyon, anksiyete ve yaşam kalitesi açısından istatiksel olarak anlamlı farklılık saptadık. Literatüre baktığımızda esansiyel hipertansif hastalarda tuz alımıyla yaşam kalitesi ve depresyonanksiyete arasında ilişki olup olmadığını izlemsel olarak karşılaştıran çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmamızın bu alanda ilk olma özelliği bulunmaktadır. Daha fazla hasta sayılı ve sofistike laboratuar tetkikleri ile yürütülecek diğer çalışmalara ışık tutacağı kanısındayız. Anahtar kelimeler: Esansiyel Hipertansiyon, SF-36, HAD, tuz alımı, yaşam kalitesi.
Esansiyel hipertansif hastalarda; nötrofil – lenfosit oranının yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon ile ilişkisi
Giriş ve Amaç: Hipertansiyon, toplumda yaygın olarak görülen ciddi komplikasyonlara neden olan sistemik bir hastalıktır. Çalışmamızda Esansiyel hipertansiyon (HT) hastalarında nötrofil – lenfosit oranı (NLO) ile yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon arasında ilişki olup olmadığı araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Manisa Celal Bayar Üniversitesi hastanesi Nefroloji polikliniğine başvuran esansiyel hipertansif 200 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalara kontrolleri sırasında Kısa Form-36 (SF-36) ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HAD) uygulandı. Eş zamanlı hastaların tam kan sayımı kaydedildi. NLO, mutlak nötrofil değerinin mutlak lenfosit değerine bölümü ile hesaplandı. NLO ile yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon ölçekleri arasındaki ilişki araştırıldı. Bulgular: 200 esansiyel hipertansif hastanın HAD'a göre %40'ı depresif, %18.5'u ise anksiyetik saptandı. NLO, anksiyete (p=0.00) ve/veya depresyonu (p=0.00) olan esansiyel HT hastalarda istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı. NLO ile, fiziksel fonksiyon dışında, diğer tüm yaşam kalitesi alt alanlarında yani rol güçlüğü (fiziksel) (|r|= -0.228), ağrı (|r|= -0.202), genel sağlık (|r|= -0.254), vitalite (enerji) (|r|= -0.222), sosyal fonksiyon (|r|= -0.235), rol güçlüğü (emosyonel) (|r|= -0.231), mental sağlık (|r|= -0.267) arasında istatistiksel olarak negatif yönde ilişki saptandı. Esansiyel HT hastalarda diyabet komorbiditesi olan ve olmayanlar karşılaştırıldı. Diyabeti olan ve olmayanlar arasında NLO'da istatistiksel olarak farklılık izlenmedi (p=0.58). Diyabet komorbiditesi olanlarda yaşam kalitesi alt alan puanları açısından genel sağlık açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık (p=0.01), sosyal fonksiyon (p=0.08) açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılığa yakın durum izlendi. Diyabeti olan esansiyel HT hastalarının, daha depresif (p=0.018) ve daha anksiyetik (p=0.003) olduğu saptandı. Sonuç: Çalışmamızda esansiyel HT hastalarında düşük dereceli inflamasyonun belirteci olan NLO arttıkça, yaşam kalitesi azalmakta ve anksiyete - depresyon ise artmaktadır. Ek olarak, esansiyel HT ve diyabet birlikteliği gösterdiği hastalarda daha yüksek NLO izlendi. Yaşam kalitesi değerlendirme puanlarında anlamlı düşüklük hem de anksiyete – depresyon puanlarında ise anlamlı yükseklik saptandı. Anahtar Kelimeler: Esansiyel Hipertansiyon, Nötrofil Lenfosit Oranı, SF-36, HAD
Kronik böbrek yetmezliği tanılı hastalarda nötrofil lenfosit oranı ile yaşam kalitesi, anksiyete depresyon ilişkisi
Giriş ve Amaç: Çalışmamızda kronik böbrek hastalığı (KBH) hastalarında nötrofil – lenfosit oranı (NLO), platelet – lenfosit oranı (PLO) ile KBH evreleri, yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon arasındaki ilişki araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Manisa Celal Bayar Üniversitesi hastanesi Nefroloji polikliniğine başvuran KBH tanılı 125 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalara kontrolleri sırasında Kısa Form–36 (SF–36) ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HAD) uygulandı. Eş zamanlı hastaların tam kan sayımı kaydedildi. NLO, mutlak nötrofil değerinin mutlak lenfosit değerine bölümü ile hesaplandı. NLO ile Kronik Böbrek Hastalığının farklı evreleri, yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon ölçekleri arasındaki ilişki karşılaştırıldı. Bulgular: HAD Ölçeği'ne göre hastaların %39,2'sinde depresyon, %17,6'sında ise anksiyete saptandı. NLO, anksiyete (r=+0,374, p<0,001) ve/veya depresyonu (r=+0,566, p<0,001) olan hastalarda yüksek saptandı. PLO, anksiyete (r=+0,273, p=0,002) ve/veya depresyonu (r=+0,400, p<0,001) olan hastalarda yüksek saptandı. NLO ile yaşam kalitesi arasında istatistiksel olarak negatif yönde ilişki saptandı. (p<0,001) PLO ile yaşam kalitesi arasında istatistiksel olarak negatif yönde ilişki saptandı. (p<0,001) NLO farklı KBH evrelerinde yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyonu öngörmede PLO'ya göre istatistiksel olarak daha anlamlıydı. GFR ile (Glomerüler Filtrasyon Hızı) depresyon sıklığı (r=-0,561, p<0,001) anksiyete sıklığı (r=-0,443, p<0,001), NLO ( r=-0,693,p<0,001) ve PLO (r=-0,504, p<0,001) arasında istatistiksel olarak negatif yönde ilişki saptandı. GFR ile yaşam kalitesi arasında istatistiksel olarak pozitif yönde ilişki saptandı. (p<0,001). Hastaların anksiyete puanı ile depresyon puanı arasında istatistiksel olarak pozitif yönde ilişki saptandı. (r=+0,657, p<0.001). Anksiyete ve/veya depresyon puanı artışı ile yaşam kalitesinin düştüğü görüldü (p<0,001). Diyalize giren/girmeyen iki grup karşılaştırıldı; diyalize giren grupta depresyon sıklığı (r=+0,219,p=0,014), NLO (r=+0,370,p<0,001) ve PLO'nun (r = +0,240, p=0,007) daha yüksek olduğu görüldü. Eğitim seviyesi ile GFR arasında istatistiksel olarak pozitif yönde ilişki saptandı (r=+0,308, p<0,001). Eğitim seviyesi ile NLO (r=-0,247, p=0,005) ve depresyon sıklığı (r=-0,244, p=0,006) arasında istatistiksel olarak negatif yönde ilişki saptandı. Eğitim seviyesi yüksek hastalarda yaşam kalitesinin arttığı görüldü (p=0,001). HT (Hipertansiyon) olanlarda yaşam kalitesinin düştüğü görüldü. HT olanlarda NLO (r=+0,297, p=0,001), PLO(r=+0,245, p=0,006), depresyon sıklığı (r=+0,246, p=0,006) ve anksiyete sıklığının (r=+0,265, p=0,003) arttığı görüldü. Sonuç: Çalışmamızda KBH hastalarında, düşük dereceli inflamasyonun belirteci olan NLO arttıkça, yaşam kalitesi ve GFR azalmakta, anksiyete ve depresyon ise artmaktadır. NLO; yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyonu öngörmede PLO'ya göre istatistiksel olarak daha anlamlıydı. Literatürü taradığımızda; KBH, NLO, PLO yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon arasındaki ilişkiyi gösteren benzer bir çalışmaya rastlanamamıştır. Çalışmamızın bu alanda ilk olma özelliği taşıdığı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler : Kronik böbrek hastalığı (KBH), Nötrofil/Lenfosit Oranı (NLO), Platelet /Lenfosit Oranı (PLO), Yaşam Kalitesi, Anksiyete, Depresyon, HAD, SF–36
Prediyalitik hastalarda osteopeni-osteoporoz ile biyokimyasal parametreler arasındaki ilişkinin araştırılması
Özetler daha sonra bildirilecektir.
Hemodiyaliz tedavisi alan son dönem böbrek yetmezlikli hastalarda fonksiyonel barsak hastalığı prevalansı
Çalışmamızda son dönem kronik böbrek yetmezliği olup hemodiyaliz tedavisi alan hastalarda FBH ve alt gruplarının prevalansını, cinsiyete göre dağılımını, hasta ve kontrol grupları arasındaki farklılıkları, biyokimyasal parametreler, diyaliz etkinliği ve diyaliz süresi açısından FBH olan ve olmayan gruplar arasındaki olası farklılıkları araştırdık. Çalışmamıza Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Nefroloji Polikliniğinde takipli hemodiyaliz tedavisi alan son dönem böbrek yetmezliği tanılı 80 hasta ve Genel Dahiliye Polikliniğine başvuran ve sağlıklı gönüllü kriterlerine uyan 80 olgu alındı. Hasta ve sağlıklı gönüllülerden oluşan kontrol grubunda fonksiyonel barsak hastalığını saptamak amacıyla Roma II kriterleri kullanıldı. Hasta grubunun 46 (%57,5)?sını erkek, 34 (%42,5)?ünü kadın oluşturmaktaydı. Hasta grubunun yaş ortalaması 62,13 (±12,92) (min: 23, max: 90) idi. Kontrol grubunun 43 (%53,8)?ünü erkek, 37 (%46,3)?sini kadın oluşturmaktaydı. Grubun yaş ortalaması 60,45 (±9,85) (min: 29, max:85)?di. Hasta grubunun 22 (%27,5)?sinde, kontrol grubunun ise 10 (%12,5)?unda FBH saptandı. İki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,01). IBS, hasta grubunun %7,5?inde, kontrol grubunun %2,5?inde saptandı (p=0,14). Fonksiyonel şişkinlik hastaların %3,8?inde, kontrol grubunun %8,8?inde saptandı (p=0,19). Fonksiyonel konstipasyon hasta grubunun %16,3?ünde, kontrol grubunun %1,3?ünde saptandı (p=0,001). Hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı oranda daha çok fonksiyonel konstipasyon saptanmıştır. FBH istatistiksel olarak anlamlı oranda kadınlarda daha sık izlenmekte idi (p=0,004). Hasta grupta FBH görülmesi ile medeni hal, yaşadığı yer ve eğitim durumu, sigara-alkol, diyabet veya hipertansiyon varlığı arasında ilişki saptanmazken, ev hanımlarında anlamlı olarak daha sık FBH saptandı. Fosfor değeri FBH saptanan olgularda anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p=0,03). PTH, albümin, kalsiyum, hemoglobin düzeyleri ile FBH arasında ilişki saptanmadı. FBH görülmesinde Kt/V oranının etkisi incelendiğinde; FBH saptanan grubun ortalama Kt/V değeri 1,61 ± 0,30 iken saptanmayan olgularda 1,50 ± 0,31 (p=0,18)?di. Çalışmamızda kontrol grubuna göre kronik böbrek yetmezlikli olgularda daha sık oranda fonksiyonal barsak hastalığı saptanmıştır. Kronik böbrek yetmezlikli olgularda en sık saptanan fonksiyonel barsak hastalığı fonksiyonel konstipasyon olmuştur. Fonksiyonel barsak hastalığı gelişmesinde etkili olabilecek faktörler incelendiğinde, FBH saptanan olguların anlamlı oranda daha sık kadın ve ev hanımı oldukları saptanmıştır. FBH saptananlarda fosfor düzeyi daha yüksek saptanmıştır.
Diyaliz öncesi ve diyalize giren kronik böbrek yetmezlikli olgularda sağlık anksiyetesinin değerlendirilmesi
Çalışmamıza Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Nefroloji Bilim Dalı'nda yataklı tedavi gören ve poliklinikten izlenmekte olan, herhangi bir psikiyatrik hastalık öyküsü bulunmayan, kreatinin klirensi 30 ml/dk altında olan prediyalitik kronik böbrek yetmezliği hastaları ile hemodiyaliz tedavisi alan 18 yaş ve üstü erkek ve kadın hastalar dahil edildi. Çalışmaya alınan iki grup sosyodemografik bilgi formu, SF-36 yaşam kalitesi ölçeği, sağlık anksiyete ölçeği ve bedensel duyumları abartma ölçeği ile değerlendirmeye alındı. Prediyalitik evre ve diyaliz tedavisi alan hastalar anksiyete belirtileri ve yaşam kalitesi yönünden birbiriyle karşılaştırıldı. Hasta grubunda 32 (%53,3) erkek, 28 (%46,7) kadın hasta vardı. Prediyalitik hastaların yaş ortalaması 57,67±14,28 iken diyaliz hastalarının yaş ortalaması 54,20±19,15 olarak saptandı. Hastaların sosyodemografik özellikleri (medeni durum, eğitim durumu, meslek, sosyal güvence) değerlendirildiğinde iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı. Prediyalitik ve diyaliz hasta gruplarında yaşam kalitesi değerlendirilmesi amacıyla kullanılan SF-36 formunun değerlendirilmesinde fiziksel rol güçlüğü (p=0,077) dışında anlamlı farklılık bulunmamıştır. Fiziksel rol fonksiyonu; fiziksel sağlık sorunlarına bağlı rol kısıtlılıklarını (çalışma saatlerinde kısıtlanma, çalışırken ve günlük aktivitelerde aşırı efor sarf etme gibi) değerlendirmekte olup diyaliz grubunda saptanan düşük skor bu açıdan yaşam kalitesinin azaldığını göstermektedir. Çalışmamızda interdiyalitik kilo alımı bedensel duyumları abartma ölçeği toplam skoru ile değerlendirildiğinde bedensel duyumları abartma skorunun yüksekliği ile interdiyalitik kilo alımı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p=0,021). Anksiyete düzeyi arttıkça interdiyalitik kilo alımında artış olduğu görüldü. Sağlık anksiyete ölçeği prediyaliz ve diyaliz hastalarında kıyaslamalı olarak değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0,288) ancak prediyaliz grubunda ortalama skor (18,06±10,34), diyaliz grubuna (17,86±9,03) göre yüksek olarak saptandı. Bedensel duyumları abartma ölçeği her iki grupta kıyaslamalı olarak değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0,726) ancak diyaliz grubunda ortalama skor (30,76±7,20) prediyaliz grubuna (27,36±5,69) göre yüksek olarak saptandı. Tüm bulgular değerlendirildiğinde prediyaliz ve diyaliz hasta gruplarında anksiyete düzeyleri açısında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Kronik böbrek yetmezliği hastaları prediyaliz evresinden diyalize başlanması ve sonraki dönemi kapsayan süreçlerde anksiyete semptomları açısından psikiyatrik muayeneden geçmelidir. Psikiyatrik destek ile yaşam kalitesinde artış sağlanarak ve hastaların tedaviye uyumu arttırılarak mortalite ve morbidite oranlarında azalma sağlanabilir.
Kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda egzersiz sonrası kalp hızındaki düzelmenin değerlendirilmesi
Kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda kardiyovasküler hastalık riski artmıştır ve bu hastalarda mortalitenin en önemli nedeni kardiyovasküler hastalıklardır. Egzersiz sonrası kalp hızı toparlanma indeksi, kardiyak otonomik disfonksiyonu göstermede ve mortaliteyi öngörmede son yıllarda öne çıkan ve üzerinde pek çok çalışma yapılan bir tekniktir. KBY'li hastalarda kardiyak otonomik disfonksiyon varlığını egzersiz sonrası kalp hızı toparlanma indeksi üzerinden göstermeyi hedeflediğimiz bu çalışmaya Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi İç Hastalıkları ve Nefroloji polikliniklerine başvuran veya Nefroloji servisinde yatmakta olan evre 1-4 KBY'si olan 120 hasta alındı. Hastanemize başvuran ve herhangi bir sağlık problemi saptanmayan 30 olgu kontrol grubu olarak belirlendi. Hasta grubu her evreden 30'ar kişi olacak şekilde gruplandırıldı. Hasta ve kontrol grupları öykü, fizik muayene, EKG ve ekokardiyografi ile herhangi bir kardiyak hastalıklarının olmadığı tesbit edildikten sonra Bruce protokolüne göre egzersiz stres teste alındı. Egzersiz sonrası 1, 2, 3 ve 5. dakikadaki kalp hızı toparlanma indeksleri değerlendirildi. Çalışmada evre 3 ve 4 KBY'li hasta grubunda HRR'nin 1, 2, 3 ve 5. dakika ortalamaları ve evre 2 KBY'li hasta grubunda HRR'nin 1 ve 5. dakika ortalamaları kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulundu. Evreler arasında yaptığımız kıyaslamada evre 4'ün tüm HRR fazlarında evre 1'e göre daha düşük HRR değerlerine sahip olduğu gösterildi. Ayrıca; GFR ile HRR 1, 2, 3 ve 5. dakika ortalamaları arasında korelasyon olduğu gösterildi. Bu veriler doğrultusunda; KBY'nin erken evrelerinden itibaren kardiyak otonomik disfonksiyonun başladığı, ileri evrelerde bu disfonksiyonun daha belirgin hale geldiği ve dereceli egzersiz sonrası kalp hızı düzelme indekslerinin kardiyak otonomik disfonksiyonun bir göstergesi olarak KBY'li hastalarda kullanılabileceği söylenebilir. Ancak bu yöntemin klinikte rutin kullanımı için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Elde ettiğimiz sonuçlar konuyla ilgili literatür bilgisine ve ileride yapılacak yeni çalışmalara katkı sağlayacaktır.
Kronik hemodiyaliz hastalarında hemodiyaliz ve ultrafiltrasyonun endotel fonksiyonu üzerine olan etkisi
Kardiyovasküler hastalıklar, hemodiyaliz (HD) hastalarında en sık ölüm nedenidir. Ateroskleroz, iskemik kardiyovasküler hastalıklara (KVH) yol açan başlıca nedendir. Vasküler endotel ise, salgıladığı mediyatörler aracılığı ile vazodilatatör, antiadeziv, antienflamatuvar ve antikoagülan özellikler gösteren ve vasküler homeostazda vazgeçilmez bir organ olarak karşımıza çıkmaktadır. Endotel disfonksiyonu (ED) ise, ateroskleroz patogenezinde plak oluşumu ve progresyonuna katkıda bulunan en önemli ve erken gösterge olarak kabul edilmektedir (1-4, 11, 12, 54-60). Son yıllarda, ED'nun değerlendirilmesinde, brakial arter parametreleri ile ABD ölçümü, noninvaziv bir yöntem olarak kullanılmaktadır(5, 50, 51). Hemodiyaliz hastalarında, KVH'ın ciddi mortalite ve morbidite sebebi olması nedeniyle erken tanı ve tedavisi oldukça önem taşımaktadır. Bu çalışmada, kronik hemodiyaliz hastalarında, bazal, HD+UF, izole HD ve izole UF işlemlerinin endotel fonksiyonu üzerine olan etkilerini, noninvaziv olarak değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmaya 2002-2004 yılları arasında Celal Bayar Üniversite Hastanesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Nefroloji Bilim Dalında takip edilen 20 hemodiyaliz hastası dahil edilmiştir. Brakiyal arter reaktivitesi, 7,5 MHz linear array transducer (Siemens Sonoline Electra) yüksek-rezolüsyonlu doppler ultrasonografi cihazı ile değerlendirildi. Erka sfigmomanometre ile 200 mmHg basıncı ile 5 dakikalık iskemi uygulandı. İskemi öncesi ve sonrası olmak üzere ölçümler tekrarlandı. Ölçümler sağ koldan ya da fistül olmayan taraftan yapıldı. Bu değerlendirme her hastada, interdiyalitik dönemde (bazal değerler) ve hafta ortası diyaliz seansından 4 saat sonra olmak üzere; izole HD, HD+UF ve izole UF sonrası toplam 4 kez tekrarlandı (2 hastada izole UF hipotansiyon nedeniyle yapılamamıştır). Ölçümler esnasında hastalar herhangi bir vazoaktif ajan kullanmıyordu, ölçümlerden en az 12 saat önce sigara ve kafein içeren içecek alımı kesildi ve çalışma öncesi en az 8 saatlik açlık ile değerlendirilmeye alındı. Hemodiyaliz seanslarında tüm hastalara; aynı oda (20-25 derece) ve diyalizat ısısı, aynı diyalizat konsantrasyonu (Na=14 mmol/l, Ca=1,78 mmol/l, K=2 mmol/l, Mg=0,5 mmol/l , Bikarbonat =34 mmol/l) ve full sentetik (polisulfan) membranlı, 1,4 m2 diyalizerler kullanılarak aynı kan akımı (250 ml/min) ile aynı koşullar sağlandı. Tüm hastalar haftada 3 kez sıklığında diyalize alındı. Sonuç olarak ,dört işlem sonrası ABD değerleri karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p=0.003). Fark yaratan grupları saptamak üzere yapılan ikili karşılaştırmalarda HD+UF işlemi sonrası ABD değerleri ile ABD değerleri ve izole UF değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p=0.017) (p=0.007). Bu durum, etkin HD+UF'nin endotel fonksiyonunu izole HD yada izole UF nazaran çok daha iyi düzelttiğini göstermiş ve önemini vurgulamıştır.
Kronik hemodiyaliz hastalarında malnutrisyon ile ambulatuar kan basıncı parametreleri arasındaki ilişki
Amaç: Bu çalışmanın amacı malnutrisyonun derecesi ile yetersiz volüm kontrolünün göstergeleri olan ambulatuar kan basıncı (AKB) paternleri arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır.Gereç ve yöntem: Bu çalışmada 148 kronik hemodiyaliz hastası kesitsel olarak incelendi. Olguların malnutrition skorları Subjective Global Assessment yöntemi ile hesaplandı. Her biri 1 puan ile 5 puan arasında değerlendirilen hastaların; kilo değişiklikleri, diyetle gıda alımları, gastrointestinal semptomları, subkutan yağ doku ve kaslardaki zayıflama bulguları, komorbit hastalıklarının varlığı ve şiddeti ile fonksiyonel kapasiteleri göz önünde bulundurularak total malnütrisyon skorları hesaplandı. Çalışmaya alınan tüm hastalarda AKB monitörizasyonu uygulandı.Bulgular: Çalışmaya alınan olguların ortalama yaşı 58 ± 15 yıl, ortalama hemodiyalize giriş süreleri 31 ± 16 yıl, ortalama malnutrisyon skorları 19 ± 6 puandı. En yüksek malnutrisyon skoru ve en düşük albumin düzeyleri revers-dipper patarni olanlarda gözlendi. Bivariete ve multivariete analizlerde malnutrisyon indeksi ile gece sistolik kan basıncı ortalaması, gece ortalama kan basıncı, 24 saatlik ortalama arterial kan basıncı, gece sistolik kan basıncı değişkenliği arasında pozitif bir korelasyon tespit edildi. Diğer taraftan malnutrisyon indeksi ile triceps cilt kalınlığı, kol ortası kas çevresi ve albumin düzeyleri arasında negatif bir bağıntı saptandı.Tartışma: Hemodiyaliz hastalarında malnutrisyonun kardiyovasküler mortalite ve morbiditeyi arttırdığı iyi bilinen bir gerçek olmasına karşın, malnutrisyonun AKB parametreleriyle ilişkisi literatürlerden izlediğimiz kadarıyla daha önce ele alınmamıştır. Bu çalışmanın sonuçları nutrisyon durumunun bozulması ile hipervolemi ile ilişkili AKB parametrelerindeki bozulmanın paralel seyrettiğini göstermektedir. Bu da malnütrisyon derecesi arttıkça volüm dengesinin de artan derecelerde bozulabileceğini düşündürmektedir. Sonuçta bu konuyu aydınlatmak için daha fazla olgu sayılı, daha ileri biyokimyasal markerlerin kullanıldığı ve renin-anjiotensin-aldosteron sistemi ile birlikte sempatik aşırı aktivitenin AKB ölçütleri üzerine etkilerinin de kapsama alındığı, prospektif çalışmalara gereksinim vardır.
Kronik hemodiyaliz hastalarında ACE gen polimorfizminin QT dispersiyonu ile ilişkisi
Son dönem böbrek yetmezliği hastalarında kardiyovasküler hastalıklar morbidite ve mortalitenin esas nedenleri arasındadır. Özellikle ventriküler aritmiler önemli bir yer tutmaktadır. QT dispersiyonu, homojen olmayan ventriküler repolarizasyonun bir göstergesi olup ventriküler aritmiler için bağımsız bir risk faktörü olarak değerlendirilebilir. ACE gen polimorfizmi, kardiyovasküler hastalıklarla yakın ilişkilidir. ACE D allelinin malign ventriküler aritmi riskini arttırdığı ve myokard infarktüsü sonrasında ve esansiyel hipertansiyonlu hastalarda QT dispersiyonu artışı ile ilişkisi bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı, hemodiyaliz hastalarında ACE gen poliformizmi ile QT dispersiyonu arasındaki ilişki ve bu genotipik varyasyonun ventriküler aritmi riskindeki artış arasında bir ilişki olup olmadığını ortaya koymaktır.Çalışmaya 70 kronik hemodiyaliz hasta alındı. EKG kayıtlarından QT dispersiyonu hesaplandı. Bazzet's formülü kullanılarak, düzeltilmiş QT intervali (QTc) hesaplandı. QT ve QTc dispersiyonları, minimal-maksimal QT ve QTc değerlerinin arasındaki farklılık olarak tanımlandı. ACE gen polimorfizmi PCR yöntemi ile belirlendi.Yaş ortalaması 60±12 olan 37 erkek, 33 kadın toplam 70 hasta alındı. ACE II-ID-DD genotip dağılımına göre hasta sayıları, sırasıyla 10- 41-19 olarak bulundu. Hastalarda QTd ortalaması 61.71±21.99, QTcd ortalaması 73.18±25.51 olarak hesaplandı. ACE genotipiyle QTd, QTcd, Hb, rezidüel idrarla arasında pozitif ilişki, potasyumla negatif bir ilişki saptandı.QTd ile Ca ve K arasında negatif ilişki, ACE genotipi ve rezidüel idrar ile pozitif bir ilişki saptandı. Ca, QT dispersiyonunu en fazla etkileyen faktör olarak saptandı. QTcd ile ACE genotipi ve rezidüel idrar arasında pozitif ilişki saptandı. ACE DD aleline sahip hastalar DI ve II alleline sahip hastalara göre anlamlı QTd ve QTcd artışları göstermektedir.Bu çalışmada bu konuda daha önce yapılan çalışmalardan farklı olarak QTcd'yi etkileyen parametrelerin ACE gen polimorfizmi ve özellikle ACE D alleli olduğu, bu allale sahip kronik hemodiyaliz olgularında renin- anjiyotensin-aldesteron sistemi aktivitesinin daha iyi baskılanmasının gerekli olabileceği sonucuna varılmıştır.
Son dönem böbrek yetmezlikli hastalarda ACE gen polimorfizmi, anjiotensinojen gen polimorfizmi ve anjiotensin reseptör tip 1 gen polimorfizminin bozulmuş glukoz toleransı ile ilişkisi
Amaç ve Kapsam: RAAS renal hemodinami, kan basıncı ve sıvı elektrolit dengesinin regülasyonu yanı sıra son dönem böbrek yetmezliğine progresyonda da rolü olan bir sistemdir. Bu sistemin temel medyatörü, anjiotensin II` nin İnsülin reseptöründe ve reseptör sonrası sinyal yolaklarında işlevsel bozulmaya yol açtığı düşünülmektedir. Bu çalışma ile RAAS` ın aşırı aktivasyonuna genetik yatkınlığa yol açan ACE, AT1 R ve AGT gen polimorfizmlerinin, glikoz intoleransı ile ilişkisini son dönem böbrek yetmezlikli hastalarda ortaya koymayı amaçladık.Materyal-metod:Çalışmaya prediyalitik ve diyalitik dönemdeki son dönem böbrek yetmezlikli 100 hasta alındı. Bilinen diyabeti olmayan hastalara 75 gram OGTT uygulandı. Açlık plazma glukoz değeri ve OGTT ikinci saat glukoz değerlerine göre hastalar, glukoz toleransı normal ve glukoz intoleranslılar ( BAG, BGT ve DM ) olarak guruplandırıldılar. Ayrıca OGTT yapılan tüm hastalarda HOMA-IR metodu ile insülin direnci ve ISI-S metodu ile insülin sensivite indeksi hesaplandı. ACE gen,AT1 R gen ve anjiotensinojen gen polimorfizmi PCR yöntemi ile belirlendi.56Bulgular: Hastaların kreatinin klerensi ortalama değerleri 10,77 ± 2,40 olarak hesaplandı. Normal glukoz toleranslı ve glukoz intoleranslı hastaların sayısı sırasıyla 20 ve 80 olarak bulundu.Glukoz intoleranslı gurupta BAG ,BGT ve DM olan hastaların sayısı sırasıyla 5,25 ve 50 olarak bulundu. ACE gen, AT1 R gen ve AGT gen, genotiplerinin dağılımı ile glukoz tolerans durumu arasındaki ilişki incelendi.Sonuç: Son dönem böbrek yetmezlikli hastalarda; ACE gen D alel ile glukoz intoleransı arasında bir ilişki olduğunu düşündüren sonuçlar elde edildi. Ayrıca AGT gen,T alel ile insülin direnci arasında bir ilişki olduğu gösterildi.Anahtar Kelimeler:Renal yetmezlik, glukoz tolerans, gen, polimorfizm
Kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda insülin rezistansı ile inflamasyon belirteçleri (hs-CRP, IL-6, TNF-alfa,leptin, adiponektin), malnütrisyon ve volüm durumunu gösteren holter-eko parametreleri arasındaki ilişki
Kronik hemodiyaliz (HD) hastalarında malnütrisyon, ekokardiyografik (EKO)parametreler, 24 saatlik ambulatuvar kan basıncı (KB) izlem parametereleri veartmış insülin direnci arasındaki ilişki araştırıldı.İnsülin sensitive indexi (ISI-S) ve inflamasyon belirteçleri değerlendirildi.Beslenme durumu malnütrisyon skorları ile hesaplandı. Ekokardiyografi ve 24saatlik ambulatuar KB izlemi yapıldı.ISI-S ile ortalama gece/gündüz KB (p= 0.021), malnütrisyon skoru (p< 0.01)arasında negatif bir korelasyon bulundu. Hs-CRP, ortamala gece/gündüz kanbasıncı ve VCCI 'nin, ISI-S üzerine etkili bağımsız risk faktörü olduğu bulundu(p< 0.001; ß=0.412, p=0.025; ß=-0.204, p< 0.001; ß=-0.465).Hipervolemi ile beraber ISI-S'deki azalma, volüm fazlalığının KBYhastalarında insülin direncinin patogenezine katkıda bulunabileceğini ilerisürmektedir. Bu çalışma KBY hastalarında bulunan geleneksel kardiyovaskülerrisk faktörlerine ek olarak insülin direncinin de, bir risk faktörü olarakdüşünülebileceğini ancak bu risk faktörünün bağımsız bir risk faktörü olmaktançok, altta yatan ana sorumlu olan hipervoleminin bir yansıması olabileceğinidüşündürmektedir.
Böbrek biyopsi serimizin endikasyonlar ve olası kesin tanı örtüşme yüzdeleri açısından değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmanın amacı, kliniğimizde yapmış olduğumuz böbrek biyopsilerini inceleyerek fizik muayene, laboratuar testleri incelenerek, hastaların, yaş, cins, klinik bulguları ile oluşan ön tanımızla biyopsi sonrası elde edilen histopatolojik bulguları karşılaştırmak ve örtüşen ön tanı histopatolojik tanı yüzdesini ortaya çıkararak retrospektif olarak performansımızı belirlemektir.Gereç ve yöntem: Çalısmaya 2007-2011 yılları arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Bilim Dalı'nda böbrek biyopsisi yapılan ve arşivden bilgilerine ulaşılabilen 130 hasta alındı. 5 hastanın klinik bilgilerine tam olarak ulaşılamadığı için çalışmadan çıkarıldı. Biyopi endikasyonları NS , ANS , proteinüri , proteinüri + böbrek fonksiyon testi bozukluğu , böbrek fonksiyon testi bozukluğu, hematüri + proteinüri ve hematüri + böbrek fonksiyon testi bozukluğu ve hematüri idi. Biyopsi yapılan renal hastalıklar glomerüler hastalıklar, tubülointerstisyel nefropatiler (TIN), vasküler nefropatiler (VN), son dönem böbrek hastalığı (SDBH) ve tanı konulamayan nefropatiler şeklinde sınıflandırıldı. Hastaların klinik ve patolojik bulguları, yaş ve cinsiyete göre karşılaştırıldı. Biyopsi öncesi tüm hastalara 3 adet ön tanı belirlendi.Bulgular: Böbrek biyopsisi yapılan hastalarda en sık glomerüler hastalıklar (%70,7) tespit edildi. En sık histopatolojik tanı fokla segmental glomeruloskleroz (FSGS) iken, en sık sekonder glomerüler hastalık nedeni ise amiloidoz idi. Diyabetik nefropati tanısı alan hastaların %27,3 `ünde daha önceden diyabet tanısı yoktu. Çeşitli endikasyonlar ile biyopsi yapılan hastaların %4,5'sine tanı konulamadı. USG deki böbrek boyutları ile eko grade arasında anlamlı fark bulundu. Böbrek fonksiyon bozukluğu açısından hem böbrek boyutları, hem de böbrek ekoları arasında anlamlı farklılık bulundu. Kliniğimizde böbrek biyopsi öncesi hastaların klinik ve laboratuar bulgularına göre 3 adet ön tanı belirlemekteyiz. Biyopsi sonrası kesinleşen patolojik tanı ile ön tanıların örtüşme yüzdesi karşılaştırıldı. Tüm biyopsiler için %42,9 sıklıkla 1. ön tanımız, %24 sıklıkla 2. ön tanımız, %14,3 sıklıkla 3. ön tanımızın patolojik kesin tanı ile korele olduğunu saptadık. Bu durumda belirtilen ön tanılardan herhangi biri ile patolojik tanının örtüşme yüzdesi 81,2 idiSonuç : CBÜTF Nefroloji Bilim Dalı'nda son 4 yıl içinde yapılan böbrek biyopsilerini retrospektif olarak incelediğimiz çalışmamızın sonuçları, literatürde yer alan uzun süreli, çok merkezli ve geniş biyopsi serilerini içeren çalışmalar ile uyumlu olarak bulunmuştur. Bu ön tanılarımızla biyopsi sonrası elde ettğimiz kesin tanılar arasındaki örtüşme yüzdelerine göre retrospektif olarak performansımızı değerlendirecek olursak, ilk 3 tanımızın 81,2 oranında doğru tanıyla eşleştiğini saptayarak retrospektif olarak performansımızı başarılı bulduk. Ancak ilerleyen yıllarda biyopsi serimiz arttıkça bu oranın daha da artacağı kanaatindeyiz.Anahtar kelimeler: Böbrek biyopsisi, glomerülonefrit
Hemodiyaliz ve sürekli ayaktan periton diyalizi hastalarında yaşam kalitesi ve etkileyen faktörler
SDBY olan hastalarda yaşam kalitesi ile morbidite ve mortalitenin arasında çok yakın bir ilişki saptanmıştır. Bundan dolayı hastaların yaşam kalitesini artıracak tedavi yöntemleri üzerinde yoğunlaşılması gerekmektedir. Yaşam kalitesi skorları daha yüksek olan hastaların yaşam sürelerindeki uzamanın, daha iyi performans durumu ile birlikte olduğu çeşitli çalışmalarda gösterilmiştirÇalışmada hastaların sosyo-demografik özelliklerini, hastalık ve tedaviye ilişkin özelliklerini içeren bir form ile yaşam kalitesi ölçeği SF-36 (The MOS Item Short Form Health Survey, SF-36) kullanılmıştır. Sorgulama formu, yaşam kalitesi ölçeği araştırıcı tarafından hastalara sorularak doldurulmuş; laboratuvar bulguları araştırıcı tarafından hasta dosyalarından elde edilmiştir.Hemodiyaliz ve sürekli ayaktan periton diyalizi hastalarında yaşam kalitesi ve bunu etkileyen faktörleri araştırmak amacıyla toplam 40 hemodiyaliz ve 30 periton diyalizi hastasında yapılan çalışmada yaşam kalitesi skorları ile yaş, eğitim durumu, medeni durum, primer hastalık, eşlik eden hastalık, hemoglobin, serum albumin düzeyleri, prediyalitik sistolik basınç, interdiyalitik kilo alımı ve Kt/V oranı arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır.Periton diyalizine giren hastaların fiziksel fonksiyon puanı hemodiyalize giren hastalara göre daha fazla olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildi.HD hastalarının fiziksel rol güçlüğü,ağrı,genel sağlık,vitalite,sosyal fonksiyon puanları PD hastalarına göre daha yüksekti fakat istatistiksel olarak anlamlı değildi.Çalışmamızda hemodiyalize giren hastalarda yaşam kalitesi puanlarında istatistiksel olarak erkek cinsiyet lehine anlamlı farklılık olduğu gözlendi.Çalışmamızda bekar olguların FK skoru diğer grupdaki olgulara göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur.Fakat MK skoru arasında medeni duruma göre ili?ki saptanmadı.Yaş, eşlik eden hastalık, interdiyalitik kilo alımı ile yaşam kalitesi skorları arasında negatif korelasyon saptanırken; eğitim durumu,hemoglobin, serum albumin düzeyi ,prediyalitik sistolik basınç ve Kt/V oranı arasında pozitif korelasyon tespit edilmiştir.Primer hastalığı diyabet, hipertansiyon olan grubun FK yaşam kalitesi puanları primeri glomerulonefrit,pyelonefrit,polikistik böbrek vd olan gruba göre daha düşük saptandı.Çalışmamızın neticesinde hemodiyaliz ve periton diyalizi hastalarında mortalite ile ilişkili olan yaşam kalitesini etkileyen etmenlerin belirlenmesinin ve belirli aralıklarla değerlendirilmesinin gerekli olduğu kanısına varılmıştır.
Prediyalitik hastalarda volüm parametreleri ile malnutrisyon alt tipleri arasında ilişki
Amaç ve Kapsam: Kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda malnutrisyonun tip 1 ve tip 2 olarak iki tipi mevcuttur. Çalışmamızın amacı inflamasyon varlığı ile malnutrisyon arasındaki ilişkinin volüm parametreleri ile karşılaştırılması ve malnutrisyon-volüm arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır.Gereç-Yöntem: Çalışmaya prediyalitik dönemdeki kronik böbrek yetmezlikli 94 hasta alındı. Olguların malnutrisyon skorları Subjective Global Assessment yöntemi ile hesaplandı. Her olgu kilo değişikliği, diyetle gıda alımı, gastrointestinal semptomlar, subkutan yağ dokusu ve kaslardaki zayıflama bulguları, komorbid hastalıklarının varlığı ve şiddeti ile fonksiyonel kapasiteleri açısından değerlendirildi. Her kategori için semptom ve fizik muayene bulgularının ciddiyetine göre 1-5 arasında puanlama yapıldı. Çalışmaya alınan tüm hastalardan alınan kan örneklerinden inflamasyon belirteçleri (hs-CRP, IL-1ß, IL-6, TNF-?) ve beslenme parametreleri ( albümin, prealbümin, IGF-1, IGFBP-3, transferrin, Fetuin-A) değerlendirildi. Hastaların volüm durumları kanda ölçülen NT-ProBNP ve ekokardiyografi bulguları ile tespit edildi.Bulgular: Çalışmaya alınan olguların ortalama yaşı 59.63±13.30, ortalama malnutrisyon skorları 17.21±6.01, inflamasyon belirteçlerinden ortalama hs-CRP oranı 18.5±40.7 median: 5.6 idi. Bivarite ve multivariete analizlerde, malnutrition skoru ile inflamasyon ve volüm parametreleri arasında pozitif bir korelasyon tespit edildi. Diğer taraftan, inflamasyon ve volüm parametreleri ile beslenme parametrelerinde negatif bir korelasyon saptandı. Multipl( logistic) regresyon analizi ile malnutrisyon skoruna en fazla etki eden faktörlerin volüm parametrelerinin olduğu saptandı.Tartışma ve Sonuç: Malnutrisyon kronik böbrek yetmezliği hastalarında mortalite ve morbiditeyi artıran önemli bir risk faktörüdür. İnflamasyon, malnutrisyon ve kardiyovasküler hastalığın başlangıcında ve ilerlemesinde temel rol oynamaktadır. Çalışmamızda, malnutrisyon ve inflamasyon arasındaki anlamlı ilişki yanında volüm parametreleri ile inflamasyon ve volüm fazlalığı ile malnutrisyon arasındaki güçlü ilişki gösterildi. Bu verilere göre volüm fazlalığının gerek inflamasyon gerekse malnutrisyonun ardında yatan asıl neden olduğu sonucu ortaya çıkartılabilir. Volüm fazlalığının giderilmesinin hem inflamatuvar parametrelerde, hem de beslenme durumunda düzelme sağlayacağını düşündüren sonuçlar elde edildi. Bu hipotezi kanıtlamak için prospektif çalışmalara gereksinim vardır.
Prediyalitik hastalarda malnütrisyon ile ambulatuar kan basıncı parametreleri arasındaki ilişki
Amaç ve Kapsam: Kronik böbrek yetmezlğinde malnutrisyon prediyalitik evreden itibaren çok sık görülmektedir. Çalışmamımızın amacı volüm- malnutrisyon arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır.Gereç- Yöntem: Çalışmaya prediyalitik dönemdeki kronik böbrek yetmezlikli 109 hasta alındı. Subjektif global değerlendirme ile malnutrisyon durumları değerlendirildi, hastalar aldıkları puanlara göre 3 gruba ayrıldı; SGD A;iyi beslenen grup, SGD B; hafif-orta derecede malnutrisyon ve SGD C;ağır derecede malnutrisyon. Tüm hastaların antropometrik ölçümleri yapıldı (BMI, MAC,MAMC,TSF,BSF). Çalışmaya alınan tüm hastalardan alınan kan örneklerinde albumin, total kolesterol, trigliserid, neopterin, adiponektin ,serum aminoasit düzeyleri çalışıldı. Volüm durumunu belirlemek için 24 saatlik tansiyon holter takılarak gündüz ve gece kan basınçları ölçüldü.Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 59,92 yıl, ortalama GFR 23,56 ml/dak olarak saptandı. SGD A; iyi beslenen grup hastaların %22,01 `ini, SGDB-C;hafif-orta ve ağır malnutrisyon grubu hastaların % 77,98 `ini oluşturmaktaydı. Analizlerde albumin , BMI, MAC, MAMC, TSF ölçümleri ile SGD skoru arasında anlamlı negatif korelasyon, NTSBP ile SGD skoru arasında anlamlı, pozitif korelasyon saptanmıştır. Adiponektin düzeyi SGD grupları arasında farklı saptanmadı.Neopterin düzeyi hafif ?orta derecede malnutrisyon olan grupta yüksek saptanmıştır, SGD skoru arttıkça neopterin düzeyi düşmüştür.Tartışma ve Sonuç: Malnutrisyon ve hipervolemi KBY hastalarında iki önemli kardiyovasküler risk faktörüdür. Çalışmamızda hipervolemi ile malnutrisyon arasındaki ilişki prediyalitik hastalarda incelenmiştir.. Bu çalışma kesitsel olduğu için ve volüm parametresi olarak sadece ambulatuar kan basıncı ölçümleri kullanıldığı için hipervolemi-malnutrisyon arasında neden sonuç ilişkisine varılamaz. Ancak, prediyalitik hastalarda malnutrisyonla ambulatuar kan basıncı arasındaki ilişkinin incelendiği, aminoasit düzeyleri ile kan basıncı parametreleri arasındaki anlamlı ilişkilerin ortaya konulduğu ilk çalışma olduğu gerçeği göz önüne alınmalıdır.
Esansiyel hipertansiyon hastalarında kan basıncı değişkenliği ile yaşam kalitesi arasındaki ilişki
Cinli H. İ. Esansiyel Hipertansiyon Hastalarında Kan Basıncı Değişkenliği İle Yaşam Kalitesi Arasındaki İlişki, Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Uzmanlık Tezi, Manisa, 2012.GİRİŞ VE AMAÇ: Hipertansiyon dünyada erişkin nufusun %26,4'ünde görülmektedir. Türkiyede yaklaşık 15-16 milyon hipertansiyon hastasının olduğu öngörülmektedir. Ülke genelinde yaygınlığı, yandaş hastalık ve risk faktörleri ile birlikteliği ile göz önüne alındığında hipertansiyon ülkemiz için önemli bir sağlık sorunudur. Hipertansif hastalarda yaşam kalitesini inceleyen birçok çalışma olmasına karşın, literatürde 24 saat içindeki kan basıncı değişimi ve kan basıncındaki değişkenliğin yaşam kalitesi üzerine etkilerini ortaya koyan çok fazla çalışmaya rastlanmamaktadır. Çalışmamızda esansiyel hipertansiyon tanısı almış kişilerin sağlıkla ilgili yaşam kalitelerini, 24 saat içindeki kan basıncı degişikliklerinin ve kan basıncı değişkenliğinin yaşam kalitesi üzerine etkisini araştırmak amaçlanmıştır.HASTALAR VE YÖNTEMLER: Çalışmaya Eylül 2011 ile Haziran 2012 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, İç Hastalıkları Nefroloji ve Genel Dahiliye polikliniğine başvuran 18-70 yaş arası hastalar alındı. Esansiyel hipertansiyon tanısı alan ve ilaç öyküsü olmayan toplam 73 hasta çalışmaya alındı. Hipertansiyon saptanan hastalara, 24 saatlik kan basıncı izlemi amacıyla ambulatuvar kan basıncı izleme cihazı takıldı. Hastalara SF-36 anket formu verilerek gözetimimiz altında formdaki soruları yanıtlaması istendi. 8 ana başlıktan olusan 36 soru içeren SF-36 ile hipertansiyon hastalarının yasam kaliteleri ölçüldü.Hipertansif hasta grubu, ambulatuvar kan basıncı izlemine göre; dipper hipertansiyon: Gece/ gündüz kan basıncı oranı 0.8-0.9 olması, non-dipper hipertansiyon: Gece /gündüz kan basıncı oranı 0.9-1.0 olması, inverted- dipper (reverse dipper) hipertansiyon: Gece / gündüz kan basıncı oranının >1 olması, beyaz önlük hipertansiyon: Klinik kan basıncı ölçümleri 140-90 üzerinde holterde ise 135-85 den düşük saptanması şeklinde 4 gruba ayrıldı. Hastaların kan basıncı değişkenliği; değişim katsayısı (VC)=100xstandart sapma/ortalama kan basıncı formülü ile hesaplandı.İstatistiksel değerlendirmede gurupların karşılaştırması için ANOVA testi ve students t testi uygulandı. Değişkenler arası ilişkiyi araştırmak için pearson korelasyon testi kullanıldı. P < 0,05 olması anlamlı kabul edildi.BULGULAR: Araştırmamıza alınan hastaların yaş ortalaması 43,2 ± 13,6 ve %49,3'ü (s=36) erkek, %50,7'si (s=37) kadındı. AKBM verilerine göre hastaların %39,7'si (s=29) dipper hipertansiyon, %31,5'i (s=23) non dipper hipertansiyon, %15,1'i (s=11) revers dipper hipertansiyon, %13,7'si (s=10) beyaz önlük hipertansiyonundan oluşmaktaydı. Hipertansif grupların AKBM verileri karşılaştırıldığında bayaz önlük gurubunda kan basıncı paremetreleri anlamlı olarak daha düşüktü. NTSBP ve NTMAP parametrelerinde revers-dipper ile dipper grubu karşılaştırdığımızda; revers dipper grupta kan basıncı ortalaması istatistiksel olarak anlamlı yüksekti (p:0,018), (p:0,045).Çalışmamızda hipertansif guruplar kısa form SF-36 alt ölçek puanlarına göre karşılaştırıldı. Fiziksel fonksiyon puanı beyaz önlük gurubunda daha yüksek ama istatistiksel olarak anlamlı değildi. Genel sağlık, vitalite, sosyal fonksiyon, duygusal rol güçlüğü puanı non-dipper gurubunda daha düşük ama istatistiksel olarak anlamlı değildi. Kan basıncı değişkenliği ile yaşam kalitesi arasındaki ilişkiyi incelediğimizde; 24HDBPVC ile fiziksel rol güçlüğü arasında negatif yönde orta düzeyde ve anlamlı ilişki saptandı (r=-0,240), (p=0,041); DTDBPVC ile fiziksel rol güçlüğü arasında negatif yönde orta düzeyde ve anlamlı ilişki saptandı (r=-0,256), (p=0,028).Çalışmamızda genel olarak kan basıncı ortalamaları yüksek olanların yaşam kalitesi puanları daha düşük saptandı. İstatistiksel olarak anlamlı sonuçlar ise NTSBP ile fiziksel fonksiyon (p=0,033), NTDBP ile ağrı (p=0,016), 24HSBP ve DTSBP ile genel sağlık parametresi arasında saptandı (p=0,024), (p=0,006).SONUÇ: Çalışmamızda yaşam kalitesinin genel sağlık, vitalite, sosyal fonksiyon, duygusal rol güçlüğü paremetreleri non dipper gurupta daha düşük saptandı. Ancak istatistiksel olarak anlamlı degildi. İstatistiksel olarak anlamlı sonuçlar elde etmek için çalışmanın daha geniş ölçekte yapılması gerektiğini düşünüyoruz. 24HDBPVC ve DTDBPVC ile fiziksel rol güçlüğü arasında negatif yönde orta düzeyde anlamlı ilişki saptandı. Çalışmamızda genel olarak kan basıncı ortalamaları yüksek olanların yaşam kalitesi puanları daha düşük saptanmıştır. İstatistiksel olarak anlamlı sonuçlar ise NTSBP ile fiziksel fonksiyon, NTDBP ile ağrı, 24HSBP ve DTSBP ile genel sağlık parametresi arasında saptanmıştır.Anahtar Kelimeler: Hipertansiyon, dipper, non dipper, revers dipper, beyaz önlük, yaşam kalitesi, SF-36.