Theses supervised by Prof. Dr. Veli Özer Özbek
18 theses · Dokuz Eylül University
Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçu
Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma, tarih boyunca birçok ceza hukuku sistemi tarafından suç olarak kabul edilmiştir. Bu sayede bireylerin hareket serbestilerinin, fiziki hürriyetlerinin hukuka aykırı olarak sınırlanamaması ve bu güvenceye karşı harekette bulunanların cezalandırılması amaçlanmıştır.5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun `'Kişilere Karşı Suçlar'' kısmının `'Hürriyete Karşı Suçlar'' bölümünün 109. maddesinde `'Bir kimseyi hukuka aykırı olarak bir yere gitmek veya bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir.'' şeklinde düzenlenen kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suç tipi ile birlikte kişinin bir yere gitme veya bir yerde kalma hürriyeti koruma altına alınmıştır.İçerik olarak 765 sayılı eski Türk Ceza Kanunu'nun 179. maddesindeki düzenleme ile örtüşen bu madde, aynı zamanda eski kanunda bağımsız suç tipi olarak yer alan pek çok maddeyi kapsayacak şekilde düzenlenmiştir. Ancak getirilen yeni düzenlemeyle beraber suçun unsurları daha açık bir hale bürünmüştür.Madde metninde ayrıca suçun nitelikli hallerine yer verilmekle birlikte, 110. maddede cezayı azaltan şahsi sebep olarak etkin pişmanlık hükümlerine ve 111. maddede ise kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunun işlenmesi neticesinde yararına haksız menfaat sağlanan tüzel kişi hakkında güvenlik tedbirinin uygulanmasına yer verilmiştir.
Ceza hukukunda hekimin tıbbi müdahalesi çerçevesinde işlenen taksirle öldürme suçu
Kişi, sağlığında çeşitli nedenlerden kaynaklanan bozulmalar meydana geldiğinde, genellikle ilk iş olarak hastalığın tedavisi için bir hekime başvurur. Hekim, hastalığın tanısını koyduktan sonra, gerçekleştirilmesi gereken tedavi yöntemini belirleyerek, hastaya tıbbi müdahalede bulunur. Hastaya uygulanacak tıbbi müdahaleler, hastalığın türüne göre çok basit bir ilaç tedavisi olabileceği gibi çok karışık bir cerrahi bir müdahale olabilir.Tıbbi müdahale, sağlığı korumak ve sürdürmek gibi bir amaca dayalı olsa da, esasında kişilik haklarına sahip bir varlık olan insanın vücut bütünlüğüne yönelmektedir. Kural olarak, insan sağlığına ve vücut bütünlüğüne yönelen her türlü müdahale, kişilik haklarının hukuka aykırı olarak ihlali sayılır. Ancak tıbbi müdahaleler, bazı koşulların varlığına bağlı olarak hukuka uygun sayılmaktadırlar.Uğraşı alanı, Anayasalarda üstün bir değer olarak korunan yaşam, sağlık ve vücut bütünlüğü olan hekimlik mesleği, tüm dünyada saygı duyulan mesleklerin başında gelmesini yanı sıra ciddi sorumluluk ve riskler taşıyan bir meslektir. Bu durum, hekimleri hukuka aykırı olarak verdikleri zarardan sorumlu olmalarını engellemeyecektir. Hekim, bu mesleği gereği gibi yerine getirebilmek için tıbbi yeterliğinin yanı sıra, tıbbi müdahaleleri hukuksal açıdan eksiksiz ve hatasız yapması gerekir. Hekim, mesleği gereği kişinin vücut bütünlüğüne müdahalede bulunmaktadır. Hekim tarafından gerçekleştirilen bu müdahaleler, bazen tam aksi yönde sonuçlara yol açabilmektedir. Hekim, hatalı davranışlarıyla hastanın durumunun ağırlaşarak ölmesine dahi yol açabilmektedir. Hekimlik mesleğinin çalışma alanı insan vücudu olduğundan hekim, olumsuz sonuçları önlemek bakımından, hastaya tıbbi müdahalede bulunurken azami ölçüde dikkatli ve özenli hareket etmekle yükümlüdür. Hekime yüklenen dikkat ve özen yükümlülüğünün yerine getirilmemiş olması unsuru, taksirden doğan cezai sorumluluğunun temelini oluşturur.Anahtar Sözcükler: Hekim, Tıbbi müdahale, taksirli sorumluluk, adam öldürme.
Haberleşmenin gizliliğini ihlal suçları (TCK m.132)
Teknolojinin hayatımıza getirdiği yeniliklerle birlikte kişiler arasındaki haberleşme, günümüzde çok daha farklı vasıtalarla gerçekleşmeye başlamıştır. Haberleşme vasıtalarındaki değişim, bu vasıtaların çok daha hızlı ve etkin bir haberleşme sağlaması temelinde kendini göstermiştir. Haberleşme vasıtalarındaki bu değişim, haberleşmelerin gizliliğine yönelik farklı müdahale şekillerini ortaya çıkarmış ve bu alandaki hak ihlallerini de beraberinde getirmiştir.5237 sayılı Türk Ceza Kanunu haberleşme özgürlüğüne yönelik müdahaleleri, ?haberleşmenin gizliliğini ihlal? başlıklı 132. madde ile yaptırıma bağlamıştır. Üç fıkradan oluşan bu madde, üç farklı suç tipini bünyesinde barındırmaktadır. Birinci fıkrada kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğini ihlal suçu, ikinci fıkrada haberleşme içeriklerinin hukuka aykırı olarak ifşası suçu, üçüncü fıkrada da kendisiyle yapılan haberleşmenin içeriğinin alenen ifşası suçu düzenlenmiştir.132. maddede düzenlenen bu suçlar, kamu görevlisi tarafından görevinin verdiği yetki kötüye kullanılmak ya da belli bir meslek veya sanatın sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle işlenirse, 137. madde uyarınca faile verilecek ceza arttırılacaktır. Belirtmek gerekir ki bu hüküm, 138. maddede yer alan verileri yok etmeme suçu hariç; dokuzuncu bölümde yer alan diğer suç tiplerini de niteleyen ortak bir düzenlemedir. 132. maddede yer alan bu suç tiplerinin soruşturulması ve kovuşturulması ise şikâyete bağlıdır.Anahtar Kelimeler: Özel Hayatın Gizliliği, Haberle?me Özgürlüğü, Haberle?menin Gizliliği
Tefecilik suçu
Tefecilik suçu ceza kanunumuza ilk defa 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ile girmiştir. Gerçekten de 765 sayılı mülga Türk Ceza Kanunu'nda tefecilik suçuna yer verilmiş değildir. Bu dönemde tefecilik suçu 90 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'de tanımlanmakta ve 2279 sayılı Kanun hükümleri çerçevesinde cezalandırılmakta idi. 90 sayılı Kanun Hükmünde Kararname tefecilik, ikrazatçılık yapmak üzere izin almadan faiz veya her ne ad altında olursa olsun bir ivaz karşılığı veya ipotek almak suretiyle ödünç para vermek idi. Bu dönemde gerek 90 sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri ve gerekse Yargıtay içtihatları uyarınca tefecilikten bahsedilebilmesi için bu eylemlerin meslek edinilmiş olması ve süreklilik taşıması gerektiği kabul edilmişti. Başka bir deyişle, tek bir ödünç para verme işlemi tefecilik suçu olarak kabul edilmemişti.Yine bu dönemde tefecilik teşkil eden eylemler 90 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede tanımlanırken, bu suçun cezası 2279 sayılı Kanun'da belirlenmişti. Buna göre tefecilik suçunun cezası altı aydan iki yıla kadar hapis cezası olarak öngörülmüştü.Tefecilik suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun Topluma Karşı Suçlar başlıklı üçüncü kısmının Ekonomi, Sanayi ve Ticarete İlişkin Suçlar başlıklı dokuzuncu bölümünde 241'inci maddede düzenlenmiştir. Maddeye göre, kazanç sağlamak amacıyla başkasına ödünç vermek tefecilik suçunu oluşturmaktadır. Görüleceği üzere 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda suçun meslek edinilmiş olmasından ve süreklilik taşıması gerektiğinden bahsedilmiş değildir. Diğer bir deyişle artık, suçun diğer unsurlarının da varlığı halinde tek bir defa kazanç karşılığı ödünç para verilmesi tefecilik suçunun oluşması bakımından yeterlidir.Tefecilik suçu için 5327 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 241'inci maddesinde öngörülen yaptırım ise iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezasıdır. Suçun bir tüzel kişinin bünyesinde işlenmesi halinde tüzel kişilere özgü güvenlik tedbirlerinin uygulanması da mümkündür.Anahtar Kelimeler: Tefecilik, İkrazatçılık, Finansman ve Faktoring Şirketi, Gabin, İzinsiz Bankacılık Faaliyeti, Karz, Sözleşme Özgürlüğü, Faiz, Kazanç, Ödünç Para; Tüketim Ödüncü
Ceza Muhakemesi Hukukunda koruma tedbiri olarak tutuklama
Ceza Muhakemesi Hukuku maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasını amaçlar. Bu amaca ulaşmak üzere bir takım koruma tedbirlerine müracaat etme ihtiyacı ortaya çıkabilir. Özellikle henüz kesinleşmiş mahkumiyet kararı bulunmamasına rağmen kişi özgürlüğüne kısıtlama getirme özelliği nedeniyle tutuklama tedbiri, diğer tedbirlerden daha özel bir konum almaktadır. Dolayısıyla bu alanda yapılacak ihlallerin telafisi mümkün olmayan veya oldukça güç olan sonuçları ortaya çıkabilir. Bu önemi nedeniyle tutuklama kurumu uluslararası metinlerde, Anayasalarda ve usul yasalarında düzenleme altına alınmıştır. Hukukumuzda tutuklamanın anayasal temeli, Anayasa?nın 19?uncu maddesinde yer alırken, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun koruma tedbirleri kısmında ayrı bir bölüm başlığı altında, 100 ve devamı maddelerinde tutuklama ile ilgili hükümler bulunmaktadır.Bu kapsamda tutuklamaya bir takım şartların varlığı halinde karar verilmektedir. Öte yandan şartların varlığı halinde dahi tutuklama, zorunlu olarak uygulanacak bir tedbir değildir, ihtiyari özelliğe sahiptir. Yine tutuklama tedbiri geçici özellikte bir tedbir olduğundan, şartların ortadan kalkması halinde derhal sona erdirilmelidir. Öte yandan tutuklamanın bu özelliği nedeniyle CMK'da görevli mahkemelere göre azami süreler öngörülmüştür. Tutuklama kararının kendine özgü bir takım hukuki sonuçları bulunmaktadır. Tutuklama kararları istem üzerine veya itirazen denetime tabidir. Tutuklu kişilerin 5275 Sayılı Kanun ile diğer düzenlemelerden kaynaklanan bazı hakları ve yükümlülükleri bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Tutuklama, Koruma Tedbiri, Kaçma Şüphesi, Delilleri Karartma.
Kamu davasına katılma (Müdahale)
Ceza hukukuna farklı bir bakış açısının hakim olmasıyla birlikte, önceleri ikinci planda kalan suçtan zarar gören, kendisine tanınan haklarla yargılama sürecinde aktif bir rol üstlenmeye başlamıştır. Bu bakış açısının paralelinde, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu?nda da suçtan zarar görene, soruşturma ve kovuşturma aşamasında faydalanabileceği çeşitli haklar tanınmıştır. Tanınan bu haklardan en önemlilerinden biri, çalışmamızın da konusunu oluşturan, kamu davasına katılma hakkıdır. Katılma, suçtan zarar gören kişileri; ihkak-ı hak yolundan alıkoyması ve yargılama sonunda verilen hükümle bir nevi kendinden özür dilenmiş hissini yaşayan suçtan zarar gören açısından manevi bir tatmin sağlaması noktasında gereklilik arz etmektedir. Ayrıca, bu hak, silahların eşitliği ilkesinin sanık ve mağdur açısından hayata geçirilmesinde anahtar bir rol oynamaktadır.Kamu davasına katılma kurumu, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu?nda her suç açısından mümkün olabilecek şekilde düzenlenmiştir. Aslında, kamu davasına katılma kurumu, toplum düzenini bozan ve suç oluşturan fiillerin Devlet eliyle kovuşturulması kuralının geçerli olduğu ceza yargılaması açısından istisnai bir nitelik taşımaktadır. Söz konusu kurumla, suçtan zarar görene açılan kamu davasına katılarak, toplumsal iddia makamı olan Cumhuriyet savcısının yanında, bireysel iddia makamı olarak yer alma imkânı tanınmaktadır. Bu çerçevede çalışmamızda öncelikle, katılmanın tanımı, hukuki niteliği, gerekliliği ve tarihi gelişimi üzerinde durulmuş, ardından katılmanın koşulları ve usulü incelenmiş ve son olarak da katılmanın sonuçları ve katılan sıfatını sona erdiren haller açıklanmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Katılma, Kamu Davasına Katılma Hakkı, Katılan, Suçtan Zarar Gören, Mağdur.
Ceza muhakemesinde yeni bir alternatif uyuşmazlık çözme yöntemi modeli olarak sorun çözen mahkeme
Ceza muhakemesi hukukunun amacı maddi gerçeğe uygun adil bir hüküm verilerek failin cezalandırılmasıdır. Cezalandırma ise suç işlenmesini önlemeye hizmet eder. Cezanın bazı durumlarda suçun önlemesi amacını yerine getiremediği görülmektedir. Dahası tekerrür sayısının fazlalığı, mahkemelerin iş yükü ve kalabalık cezaevleri gibi sorunlar, ceza adalet sisteminin suç önleme konusundaki yetersizliğini yansıtmaktadırlar. Ceza muhakemesi hukukunda bu sorunlara eğilecek yeni yaklaşımların geliştirilmesi ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Amerika Birleşik Devletleri'nde ortaya çıkıp, Avustralya, Birleşik Krallık, İrlanda, Kanada ve Yeni Zelanda gibi pek çok ülkeye de yayılan sorun çözen mahkemeler geleneksel ceza muhakemesinin çözümleyemediği sorunlara yönelme ihtiyacının bir sonucudur. Uyuşturucu mahkemesi, akıl sağlığı mahkemesi, yerel mahkeme, aile içi şiddet mahkemesi gibi çeşitleri olan bu mahkemeler sadece cezai uyuşmazlığı değil, suç davranışının altında yatan fiziksel, zihinsel veya sosyal sorunu çözmeyi amaçlamaktadırlar. Sorun çözen adalet yaklaşımı ile faili suça iten uyuşturucu madde bağımlılığı, akıl hastalığı, çevresel etkenler ve şiddeti meşrulaştıran sosyal inanış ve değerler gibi nedenler mahkemenin sıkı denetimi ve kontrolü altında, çeşitli kurum ve kuruluşlarla işbirliği içinde ele alınmaktadır. Uyuşturucu ve akıl sağlığı mahkemelerinde failler cezaevine gönderilmek yerine, mahkeme güdümlü tedavi programlarına yönlendirilirken; yerel mahkemede yaşam kalitesini düşüren hafif suç faillerine topluma verdikleri zararı toplum hizmeti cezaları ile geri ödemeleri imkânı tanınmaktadır. Aile içi şiddet mahkemelerinde ise hızlandırılmış yargılama, ilgili kurumlarla işbirliği ve şiddete müdahale programları ile mağdurun güvenliğinin sağlanması, failin davranışlarının sorumluluğunu alması ve şiddet davranışlarını değiştirmesi amaçlanmaktadır. Araştırmalar sorun çözen mahkemelerin tekerrür oranlarını azalttığını göstermektedirler. Çalışmamızda bu mahkemelerin temel muhakeme ilkelerine ve yerel ihtiyaçlara uygun olarak Türkiye'de nasıl uygulanabilecekleri incelenmektedir. Anahtar Kelimeler: Sorun Çözen Mahkemeler, Ceza Muhakemesinde Alternatif Uyuşmazlık Çözme Yöntemi, Uyuşturucu Madde Bağımlılığı, Akıl Hastalığı, Aile İçi Şiddet, Tekerrür, Yerel Adalet.
Neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç
Neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlar, kısa bir tanımlamayla failin kast etmiş olduğu temel suç tipine bağlı olarak neden olduğu ağır veya başka bir netice nedeniyle cezasının ağırlaştırıldığı suçlardır. Bu suçlarda temel suç tipi ve ona bağlı olarak gerçekleşen özel bir netice yer almaktadır.Bu suçlara ilişkin olarak 765 sayılı eski Türk Ceza Kanunu'nda genel bir hüküm yer almamaktaydı. Doktrinde bu suçların birer objektif sorumluluk şekli olduğu kabul edilmekteydi. 1 Haziran 2005 yılında yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda ise neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç başlıklı genel bir hükme yer verilmiştir (TCK m.23). Bu düzenlemeye göre failin gerçekleşen özel neticeden sorumluluğu, o netice bakımından en azından taksirle hareket etmesine bağlıdır.Bu düzenleme şekli Alman Ceza Kanunu paragraf 18'den alınmıştır ve bu düzenlemeyle bu suçlarda geçerli olan objektif sorumluluk sorunun ortadan kaldırıldığı kabul edilmiştir. Çalışmamızın amacı da bu değişikliğin yerindeliğinin denetlenmesi ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlarda cezai sorumluluğun tespitinde kullanılacak olan kriterlerin ortaya konulmasıdır.
Ayrımcılık suçu (Tck M. 122)
Anayasa'nın 10 uncu maddesi hükmüne göre ?Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.Ayrımcılık Türk Ceza Kanunu madde 122 gereğince suçtur.
Özel hayatın gizliliğini ihlal suçu
Teknoloji ve bilgi çağı olarak nitelendirdiğimiz bu dönemde her geçen gün gelişen ve değişen teknolojiden hayatımızın her alanında yararlanırken bir yandan da haklarımız ve özgürlüklerimizin de tehlike altında olduğunu görmekteyiz. İhlal edilen hakların başında da özel hayatın gizliliği hakkı yer almaktadır. Bu sebepledir ki, hakkın korunması amacıyla ceza yaptırımlarının yasayla öngörülmesi gerekmiştir. Söz konusu koruma, bir yandan gelişen teknolojiden yararlanan bireylerin müdahalesinden diğer yandan yine teknolojiyi kullanan ve suçla mücadele eden devletin başvurduğu tedbirlerin yasallığını sağlama gereksiniminden doğmuştur.İncelememizin konusu da özel hayatın gizliliğini ihlal suçudur. 5237 sayılı TCK ile ilk kez özel hayatın gizliliğini ihlal suçu düzenlenmiştir. Konumuzun daha iyi anlaşılması için içeriği bir anlamda muallak olan özel hayat ile özel hayatın gizliliği ve korunması kavramları, konunun uluslararası boyutuyla ve özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve mahkeme kararları ışığında açıklanmaya çalışılmıştır.İkinci bölümde ise özel hayatın gizliliği hakkının mevzuatımızda yer alan düzenlemelerine yer verilmiştir. Üçüncü bölümde ise özel hayatın gizliliğini ihlal suçunun TCK m. 134'deki düzenlemesi ayrıntılı olarak incelenmiştir.
Ceza Muhakemesi Hukukunda belge incelenmesi
"Ceza Muhakemesi Hukukunda Belge İncelenmesi" başlığını taşıyan bu tez çalışmasında, delil ve ispat kavramı çerçevesinde, belge delillerine değinilmiş, belgeler üzerinde yapılan sahtecilik çeşitleri ve bu sahteciliklerin ortaya çıkarılmasında görevli bilirkişilik müessesesi irdelenmiş, sahteciliğe konu olan suç çeşitleri hakkında bilgiler verilmiştir.Çalışmada güvenlik ve adaleti sağlamakla görevli kişilere yol göstermesi için belgeler üzerinde kullanılmakta olan güvenlik özelliklerini içeren resimler ile üzerinde sahtecilik yapılmış belge resimlerine yer verilmiştir.Belge incelemeleri esnasında en çok karşılaşılan el yazısı ve imza sorununa değinilmiş, imzaların nasıl atılması gerektiği ve mukayese el yazısı ve imzaların nasıl temin edilmeleri gerektiği anlatılmıştır.Tez çalışmasında, belge incelemelerinde karşılaşılan hukuki ve teknik sorunlar tespit edilerek, elde edilen verilerden yararlanılarak bir takım öneriler sunulmuştur.Anahtar Kelimeler: Delil, İspat, Belge İncelemesi, Bilirkişilik, Grafoloji ve Sahtecilik
TCK'da yer alan iflas suçları
Toplumsal hayat içinde ekonomik hayatın önemi tartışmasızdır. Ekonomik hayatın esasen kurallara uygun şekilde işlemesi beklense de zaman zaman hukuka aykırılıklar meydana gelmektedir. Bu anlamda bazı fiillere hukuk sistemi idari yaptırımlarla müdahale ederken, bazı hallerde ceza hukukunun yaptırımları gündeme gelmektedir.Ekonomik hayatta çoğunlukla daha fazla maddi güç elde etmek için işlenen fiillerden birisi de iflas suçlarıdır. İflas suçları esas itibariyle hileli tasarruflar yapılmak suretiyle malvarlığının eksiltilmesini ifade eder. Bunun dışında failin basiretli tacir gibi davranma yükümlülüğüne aykırı davranarak hakkında iflas kararı verilmesine neden olması halinde de taksirli iflas suçu söz konusu olacaktır.Hukukumuzda iflas suçları ilk başta İcra ve İflas Kanunu içinde yer almakta iken 2005 yılında 5237 sayılı TCK'nın yürürlüğe girmesi ile TCK içine alınmıştır. Bu anlamda TCK'da hileli ve taksirli iflas olmak üzere iki tür iflas suçu bulunmaktadır. Bu çalışmada da hileli ve taksirli iflas suçları unsurları ile değerlendirilmiş ve karşılaştırmalı hukuktan da yararlanılarak hukuk sistemimizdeki bu yeniliğin etkileri değerlendirilmeye çalışılmıştır.
Marka hakkının ihlalinden doğan cezai sorumluluk
Ticari hayatın vazgeçilmez bir unsuru haline gelen markanın, gerek hukuki gerekse de cezai açıdan korunması her geçen gün önem arz etmeye devam etmektedir. Bizde çalışmamızda, marka hakkına sağlanan ceza hukuku korumasını, diğer bir ifadeyle marka suçlarını ele almaya çalıştık.İncelemiş olduğumuz marka suçları 5833 sayılı Kanunla değişik Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname m.61/A'da üç ayrı şekilde düzenlenmiştir. Maddenin ilk fıkrasında marka hakkına tecavüz suçu düzenlenmiştir. Marka hakkına tecavüz suçunda, taklit veya bezer markalı malların üretimi, satışa arzı ve satılması cezai yaptırıma bağlanmıştır. İkinci fıkrada ise marka koruması işaretini kaldırma suçu düzenlenmiştir. Buna göre, bir markanın tescilli olduğunu gösteren ® işaretinin, eşya veya ambalaj üzerinde kaldırılması suç haline getirilmiştir. Nihayet aynı maddenin üçüncü fıkrasında ise, marka hakkı üzerinde yetkisiz tasarruf suçu düzenlenmiştir. Bu suçta da, başkasına ait bir marka hakkı üzerinde, satmak, devretmek, lisans vermek ve rehnetmek suretiyle tasarrufta bulunan kimsenin fiili cezalandırılmıştır.Marka suçlarına yönelik mevcut düzenlemeler, bir takım ceza hukuku problemlerini de bünyesinde barındırmaktadır. Çalışmamızda, bu problemlere de deyinmeye çalıştık. Nihayet yeri geldikçe, henüz tasarı halinde olan Markalar Kanunu Tasarısındaki suçlara da belli ölçüde yer verdik.
Türk Ceza Kanunu'nda hırsızlık suçu
Bir başkasına ait taşınır bir malın, zilyedinin rızası alınmaksızın bulunduğu yerden yarar sağlamak amacıyla alınması olarak kısaca tanımlanabilecek olan hırsızlık suçu, Türk Ceza Kanunu'nun malvarlığına karşı suçları düzenleyen kısmında düzenlenmektedir. Suça ilişkin açıklamalar 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu'nun gerek hırsızlık suçuna getirdiği ve gerekse genel hükümler açısından getirdiği yenilikler dikkate alınmak suretiyle yapılmaktadır.Cumhuriyet tarihinin temel kanunlarından biri olan 765 Sayılı Türk Ceza Kanunu, Avrupa Birliği'ne giriş sürecinin de etkisiyle yürürlükten kaldırılmış, 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu 2005 yılında yürürlüğe girmiştir. 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu, gerek suç genel teorisi açısından gerekse özel hükümler açısından önemli değişiklikler getirmekle birlikte, hırsızlık suçu açısından önceki düzenlemelerden çok farklı, suçun niteliğini ve etkinliğini kökten değiştirecek değişikliklerin yapıldığını söylemek zordur.Çalışma, 3 bölüm ve sonuç kısmından oluşmaktadır.Birinci Bölümde, hırsızlık suçunun tanımı, benzer suçlarla mukayesesi ve suçun unsurları gibi konular incelenmektedir.İkinci Bölümde, suçun nitelikli halleri olarak, ağırlatıcı ve hafifletici nedenleri üzerinde durulmaktadır.Üçüncü Bölümde, hırsızlık suçuna teşebbüs, iştirak ve içtima gibi konular ile usul hükümlerinin hırsızlık suçu açısından özellik arz eden durumları incelenmektedir.Çalışma, suçla ilgili genel değerlendirmelerin yer aldığı sonuç kısmı ile tamamlanmaktadır.Anahtar Kelimeler: Malvarlığına karşı suçlar, hırsızlık suçu, taşınır mal, hırsızlık suçunun unsurları, hırsızlık suçuna teşebbüs.
Ceza Muhakemesi Hukukunda arama
Çalışmamızın konusunu ?Ceza Muhakemesi Hukukunda Arama? oluşturmaktadır. Arama koruma tedbiri kişilerin özel hayatı, aile hayatı, konut dokunulmazlığı gibi belirli temel hak ve özgürlüklerine belli oranda müdahaleyi zorunlu kıldığından insan haklarıyla da yakından ilgili bulunmaktadır. Bununla beraber arama tedbirinin, yakalama ve elkoyma tedbirlerine vasıta oluşu konunun önemini bir kat daha attırmaktadır. Zira arama koruma tedbirinin başarısı kendisi kadar önem arz eden yakalama ve elkoyma tedbirlerinin başarısını da doğrudan etkileyecektir.Ayrıca yakalama koruma tedbirinin ileride tutuklama tedbirine dönüşebilme ihtimalinin bulunması, arama koruma tedbirini adeta inşa edilmekte olan bir binanın temeline yerleştirmektedir. Nitekim öngörülmüş bulunan kural ve ilkelere uygun yapılmış olan bir arama ceza muhakemesinin ilerleyen evrelerinin sıhhat ve başarısının da bir anlamda güvencesi olacağı gibi; gereken koşulları sağlamayan bir arama da daha en baştan yargılamayı başarısızlığa ve hukuka aykırı olmaya mahkum edecektir. Dolayısıyla arama koruma tedbirinin uygulanması bakımından her zaman göz önünde bulundurulması gereken ilkeler ve uyulması hayati önem taşıyan şartlar çok iyi bilinmelidir.Bu kapsamda çalışmamızda Anayasa, Ceza Muhakemesi Kanunu, ilgili diğer kanunlar ve Arama Yönetmeliği'nde bulunan arama tedbiriyle ilgili düzenlemeler, istisnalar yeri geldiğinde uluslar arası sözleşme hükümleri ve mahkeme kararları da dikkate alınmak suretiyle değerlendirilmiştir. Bunun yanında tartışma konuları ortaya konulmaya çalışılmış, bu konulardaki düşüncelerimiz ile ilgili düzenlemelerin ne şekilde anlaşılması gerektiği belirtilmiştir.
Sendikal hakların kullanılmasının engellenmesi suçu
Sendika özgürlüğü, hem bireylerin örgütlenme hakkını, hem de sendikaların kendi varlıklarını koruma ve faaliyetlerini serbestçe gerçekleştirebilme hakkını kapsayan geniş bir kavramdır. Gerek ulusal gerekse uluslararası alanda güvence altına alınan sendika özgürlüğünün ceza hukuku alanındaki güvencesi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun yürürlüğe girmesiyle gerçekleşmiştir. 5237 sayılı TCK'nın "Hürriyete Karşı Suçlar" başlıklı bölümünün 118'inci maddesinde düzenlenen "Sendikal hakların kullanılmasının engellenmesi suçu" iki fıkradan ibaret olup, ilk fıkrada bireysel sendika özgürlüğü, ikinci fıkrada ise kolektif sendika özgürlüğü koruma altına alınmıştır. İnceleme kolaylığı açısından ilk fıkrada düzenlenen suç "Bireysel sendika özgürlüğünün ihlali suçu"; ikinci fıkrada düzenlenen suç ise "Kolektif sendika özgürlüğünün ihlali suçu" olarak ifade edilmiştir. Çalışmamızda, öncelikle sendika özgürlüğü kavramı irdelenerek, ulusal ve uluslararası alanda sendika özgürlüğünün korunmasına ilişkin temel düzenlemelere yer verilmiştir. Suçun incelenmesinde ise özellikle doktrinde farklı yönde görüşlerin olduğu noktalara değinilerek, bu hususlardaki düşünceler açıklanmaya çalışılmıştır. Konunun somutlaştırılması adına da yargı kararlarına sıkça atıf yapılmıştır. Sonuç bölümünde ise genel bir değerlendirme yapılarak, tartışmalı hususlarla ilgili birtakım önerilerde bulunulmuştur.
Ceza Hukukunda elverişsiz teşebbüs
Elverişsiz teşebbüs, suçun maddi unsurlarından kaynaklanan başlangıçtaki elverişsizlikler nedeniyle, failin suça dair tasavvuruna aykırı bir şekilde, suçun tamamlanmasına yol açamayan bir durum olarak, ceza hukukunda özel bir konuma sahiptir. Elverişsiz teşebbüs, elverişsizliğin suçun hangi maddi unsurundan kaynaklandığına bağlı olarak farklı şekillerde ortaya çıkabilmektedir. Elverişsiz teşebbüs, pek çok sorunlu noktasının olmasının yanı sıra, bazı önemli ceza hukuku kavramlarıyla da yakın ilişki içindedir. Bu nedenle, ceza hukuku doktrininde güncelliğini koruyan bir konudur. Elverişsiz teşebbüs konusunda tartışmalar, en fazla cezalandırılabilirlik sorunu üzerinde yoğunlaşmaktadır. Suçun maddi konusu üzerinde somut bir tehlike oluşturmayan ve tipik neticeyi meydana getiremeyecek olan bir hareketin ceza hukukunun müdahalesini gerektirip gerektirmediği, irdelenmesi gereken bir konudur. Elverişsiz teşebbüs ve cezalandırılabilirlik sorunu, aslında ceza kanunlarında teşebbüs konusunda kabul edilen yaklaşımla doğrudan ilgilidir. Teşebbüs konusunda failin suç işlemeye yönelik iradesinin bir fiil ile açığa vurulmuş olmasının yeterli görüldüğü sübjektif anlayış karşısında, söz konusu fiilin tipik neticeyi gerçekleştirmek için uygunluğunun arandığı objektif anlayış bulunmaktadır. İki sistem için keskin bir ayrım noktası gibi gözüken elverişsiz teşebbüs, esasen ne katı bir sübjektivistliğin ne de katı bir objektivistliğin tam anlamıyla çözüm verdiği bir kurum olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışmamız kapsamında, elverişsiz teşebbüs konusu tüm yönleriyle ele alınmaya çalışılmıştır. Bununla birlikte, çalışmamızın ağırlık noktasını elverişsiz teşebbüsün cezalandırılabilirlik sorunu oluşturmaktadır. Anahtar Kelimeler: Elverişsiz Teşebbüs, Elverişlilik-Elverişsizlik, Suçun Maddi Unsurlarından Kaynaklanan Elverişsizlik, Mefruz Suç, Elverişsiz Teşebbüsün Cezalandırılabilirlik Sorunu.
Dolandırıcılık suçunda hile unsuru
Hile, gerçeği gizlemek veya olduğundan farklı göstermek suretiyle muhatabın hataya düşürülmesidir. Hile, dolandırıcılık suçuna şeklini veren çekirdek unsurdur. Dolandırıcılık suçuna uygun bir hileden söz edilebilmesi şu şartların varlığına bağlıdır: Failin hileli davranışı muhatabı hataya düşürmelidir. Hileli davranış karşısında hataya düşen muhatap kendisine veya bir başkasına ait malvarlığı üzerinde bir tasarrufta bulunmalıdır. Bu tasarruf işlemi, hataya düşürülenin veya bir başkasının malvarlığında azalmaya yol açmalıdır. Malvarlığındaki azalmanın karşılığı olarak da, hileli hareketi gerçekleştiren fail veya başka bir kimse yarar elde etmiş olmalıdır. Nihayet hileli hareketleri gerçekleştiren failin, bu sürecin tamamına yönelik kastı bulunmalıdır. Çalışmamızda dolandırıcılık suçunun hile unsuru ele alınacaktır. Çalışmamız üç ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, dolandırıcılık suçu özelinde hilenin kapsamına, taraflarına ve konusuna değinilecektir. İkinci bölümde ise hileli hareketin taşıması gereken özelliklere yer verilecektir. Örtülü anlama sahip davranışlar ile ihmali hareketlerin tipe uygunluğu incelenecektir. Ayrıca hileli hareketleri gerçekleştiren failin kastı üzerinde durulacaktır. Üçüncü bölümde hile neticesinde muhatabın düştüğü hata ele alınacaktır. Muhatabın kusurlu davranışlarının suç tipine etkisi tartışılacaktır. Diğer taraftan hile unsuruyla kesiştiği ölçüde dolandırıcılık suçuna ilişkin nitelikli hallere değinilecektir. Nihayet, karşılıksız çek keşidesi, yargılama dolandırıcılığı, piramit satış sözleşmeleri ve ticarete hile karıştırmaya yönelik fiillerin hile unsuru ile olan ilişkisi ele alınacaktır.