Theses supervised by Prof. Dr. Sezgi Çınar Pakyüz
13 theses · Manisa Celal Bayar University
Üriner inkontinansı olan ve olmayan diyabetli kadınlarda yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı; üriner inkontinansı olan ve olmayan diyabetli kadınların yaşam kalitelerini değerlendirmek ve üriner inkontinansa neden olan faktörleri tanımlamaktır. Gereç ve Yöntem: Analitik, kesitsel olarak tasarlanan çalışmanın örneklemini bir kamu hastanesinin dahiliye ve endokrin polikliniklerine başvuran Tip I ve Tip II diyabetli 512 kadın oluşturdu. Veriler, hasta tanılama formu, İnkontinans Yaşam Kalitesi Ölçeği ve Uluslararası İnkontinans Sorgulama Formu-Short Form ile toplandı. Elde edilen veriler yüzdelik ve ortalama ± standart sapma (SS) ile gösterildi ve analizinde One Way Anova, t testi, Kruskal Wallis varyans analizi, ki-kare, Pearson korelasyon, multiple regresyon ve lojistik regresyon analizleri kullanıldı. Bulgular: Araştırmadaki 512 diyabetli kadının yaş ortalaması 53,34±11,19 yıl olup %64,3 (n=329)' ünde ürine inkontinans saptandı. Üriner inkontinansı olan kadınların İYKÖ puan ortalaması 59,5 ± 10,1 olup üriner inkontinansı olmayanlara göre yaşam kalitelerinin daha düşük olduğu bulundu. Üriner inkotinansa neden olan faktörler; ileri yaş, hipertansiyon varlığı, normal doğum yapma, fazla doğum sayısı, geçirilmiş genitoüriner müdahe ve idrar yolu enfeksiyonu gibi faktörlerin yanı sıra yüksek LDL kolestrol, açlık kan glikozu ve trigliserid düzeyleri olarak belirlendi. Ayrıca, üriner inkontinansı olan diyabetli kadınlarda doğum sayısı, inkontinans süresi, menapoz süresi, diyabet süresi, açlık kan glikozu, LDL ve trigliserid düzeyleri arttıkça yaşam kalitesinin azaldığı belirlendi. Sonuçlar: Üriner inkontinanslı diyabetli kadınların yaşam kalitesinin olmayanlara göre daha düşük olduğu belirlendi. İleri yaşta olan, normal ve fazla doğum yapan, hipertansiyonu, geçirilmiş ürinogenital operasyonu veya idrar yolu enfeksiyonu hikayesi bulunan diyabetli kadınların üriner inkontinans açısından değerlendirilmesi ve yaşam kalitesini arttırmaya yönelik eğitimlerin verilmesi önerilmektedir. Anahtar Sözcükler: Diyabetli kadın, inkontinans, yaşam kalitesi.
Osteoartritli bireylerin ağrı algısı öz-etkililik düzeylerini etkiler mi?
Amaç: Bu araştırmanın amacı; osteoartritli hastalarda ağrı algısının öz-etkililik düzeylerine etkisini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı olarak yapılan bu araştırmanın örneklemini; Nisan-Eylül 2017 tarihleri arasında bir devlet hastanesinin fizik tedavi ve rehabilitasyon kliniğinde yatan ve polikliniklerine başvuran 200 osteoartritli hasta oluşturdu. Araştırma verileri hasta tanıtım formu, vizuel analog skala (VAS) ve Artritlerde Öz-Etkililik Ölçeği (AÖÖ) ile elde edildi. Verilerin istatistiksel değerlendirilmesinde; ortalama ± standart sapma (Ort ± SS), sayı, yüzde dağılımlar, t testi ve Pearson korelasyon testi kullanıldı. Bulgular: Yaş ortalaması 59,14 ± 9,17 yıl olan osteoartritli hastaların VAS puan ortalaması 7,07 ± 1,63 olarak belirlendi. Hastaların AÖÖ toplam puan ortalaması 101,82 ± 17,95 olup AÖÖ alt boyutlarından aldıkları puan ortalamaları; Ağrıda Öz-Etkililik 20,53 ± 4,09, Ayak-Bacak Fonksiyonunda Öz-Etkililik 22,32 ± 6,94, El-kol Fonksiyonlarında Öz-Etkililik 35,80 ± 7,9 ve Diğer Fonksiyonlarda Öz-Etkililik 23,18 ± 6,67 olarak bulundu. VAS ile öz-etkililik ölçek toplam puanı ve alt boyutları arasında negatif yönde anlamlı korelasyon bulundu. Cinsiyete ve medeni duruma göre öz-etkililik ölçek puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmazken, yaş ile ayak bacak fonksiyonları alt boyut puanları arasında negatif yönde anlamlı korelasyon bulundu. Sonuçlar: Osteoartritli hastaların öz-etkililiklerinin orta düzeyde ve ağrı algılarının fazla olduğu belirlendi. Yaş arttıkça ayak bacak fonksiyonlarının azaldığı ve ağrı algısı arttıkça öz-etkililik düzeylerinin azaldığı belirlendi. Bu sonuçlara göre; osteoartritli hastaların ağrı algılarının ve öz-etkililik düzeylerinin iyi değerlendirilmesi, öz-etkililik düzeyini artırmak için ağrıda etkili baş etme yöntemlerinin kullanılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Osteoartrit, Öz-yeterlilik, Ağrı.
Akut miyokard infarktüsü geçiren hastalarda planlı taburculuk eğitiminin sağlık bilgi ve inançlarına etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışma, planlı taburculuk eğitimi verilen ve verilmeyen akut miyokard infarktüsü (AMI) geçiren hastalar arasında kardiyovasküler hastalık risk faktörleri bilgi düzeyleri, ilaç tedavisine uyum, diyete uyum ve bireysel izlem hakkındaki inançlar yönünden fark olup olmadığını değerlendirmek amacıyla deneysel randomize kontrollü olarak yapıldı. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın örneklemini, koroner yoğun bakım ünitesi ve kardiyoloji servisinde Eylül 2016 - Aralık 2017 tarihleri arasında yatan, araştırmanın örneklem seçim ölçütlerine uyan ve çalışmaya katılmaya gönüllü olan 100 AMI geçiren hasta oluşturdu. Hastalar rastlantısal örnekleme yöntemi ile girişim (n=50) ve kontrol (n=50) grubu olmak üzere iki gruba ayrıldı. Girişim grubuna planlı taburculuk eğitimi yapıldı. Her iki grup ile bir ay ara ile iki görüşme yapıldı. Araştırmanın verileri; Hasta Bilgi Formu, İlaca Uyum Hakkındaki İnançlar Ölçeği (İUHİÖ), Diyete Uyum Hakkındaki İnançlar Ölçeği (DUHİÖ) ve Bireysel İzlem Hakkındaki İnançlar Ölçeği (BİHİÖ) ve Kardiyovasküler Hastalıklar Risk Faktörleri Bilgi Düzeyi (KARRİF-BD) Ölçeği ile toplandı. Bulgular: Birinci görüşmede girişim ve kontrol grubunda İUHİÖ, DUHİÖ, BİHİÖ yarar ve engel alt boyut puanları ile KARRİF-BD benzer bulundu. İkinci görüşmede; kontrol grubuna göre girişim grubunda İUHİÖ yarar alt boyut puanlarının arttığı, engel alt boyut puanlarının ise azaldığı, DUHİÖ yarar alt boyut puanlarının daha yüksek olduğu, BİHİÖ yarar alt boyut puanlarının artarken engel alt boyut puanlarının azaldığı ve KARRİF-BD arttığı belirlendi. Sonuçlar: Buna göre; AMI geçiren hastalara verilen planlı taburculuk eğitimi kardiyovasküler hastalıklar risk faktörleri bilgi düzeyini, ilaç tedavisine uyumu, diyete uyumu ve bireysel izlem hakkındaki inançları olumlu yönde etkilemektedir. Anahtar Kelimeler: Akut miyokard infarktüsü, taburculuk eğitimi, ilaca uyum, diyete uyum, KARRİF-BD.
Kronik hastalığa uyum değerlendirme ölçeği geliştirme ve uygulama
Amaç: Bu çalışmanın amacı; Roy Adaptasyon Modeli' ne göre kronik hastalığa uyumu değerlendirebilecek geçerli ve güvenilir bir ölçüm aracı geliştirmek ve kronik hastalığı olan bireylerin hastalığa uyumlarını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: : Metodolojik ve tanımlayıcı kesitsel olarak yapılan araştırmanın örneklemini; bir üniversite hastanesinin dahili servislerde yatarak tedavi alan 500 kronik hasta oluşturdu. Metodolojik çalışmada (n=300); Kapsam geçerlik oranı (Kendall W), açımlayıcı faktör analizi, madde analizleri ve Cronbach's alfa güvenirlik katsayısı kullanıldı. Kesitsel çalışmada (n=200); bağımsız gruplarda t-testi, ANOVA, Pearson korelasyon analizi ve linear regresyon analizi kullanıldı. Bulgular: Ölçekte yer alan maddelere ilişkin uzman görüşleri arasında uyum olduğu saptandı (Kendall W=0,091). Yapılan açımlayıcı faktör analizi sonucunda beşli likert tipi 28 maddelik ve 2 faktörlü bir ölçek yapısına ulaşıldı. Bartlett Sphericity testi anlamlı bulundu ve Kaiser-Meyer-Olkin testi 0,915 bulundu. Ölçeğin Cronbach's alfa güvenirlik katsayısı ise 0.949, Spearman-Brown ve Guttman Değerleri sırasıyla 0,975 ve 0,974 olarak bulundu. Yapılan çalışmada; Kronik Hastalığa Uyumu Değerlendirme Ölçeği puanları ile eğitim düzeyleri arasında pozitif yönde, yaş ve tanı süresi ile negatif yönde anlamlı ilişki bulundu. Sonuçlar: Bu çalışmada geliştirilen Kronik Hastalığa Uyumu Değerlendirme Ölçeği; kronik hastalığa uyumu değerlendirmek için kullanılabilecek geçerli ve güvenilir bir ölçüm aracıdır. Hastaların eğitim düzeyi arttıkça kronik hastalığa uyum artmakta, yaş ve hastalık süresi arttıkça uyum azalmaktadır. Eğitim düzeyi düşük olan ve yaşlı hastaların kronik hastalığa uyumlarının sağlanması için uygun hemşirelik girişimlerinin planlanması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Kronik hastalık, uyum, Roy Adaptasyon Modeli, metodolojik çalışma,
Hemşirelerin tıbbi hata yapma eğilimlerinin ve etkileyen faktörlerin belirlenmesi
Amaç: Bu çalışma, hemşirelerin tıbbi hata yapma eğilimlerini ve etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla yapıldı. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın örneklemini bir devlet hastanesi' nde görev yapan 217 hemşire oluşturdu. Araştırma verileri "Hemşire Tanıtım Formu" ve "Hemşirelikte Tıbbi Hataya Eğilim Ölçeği (HTHEÖ)" kullanılarak, yüz yüze görüşme tekniği ile toplandı. Verilerin istatistiksel analizinde One Way Anova, t testi, Kruskal Wallis varyans analizi, ki-kare ve Pearson korelasyon testleri kullanıldı. Bulgular: Araştırmaya katılan hemşirelerin %18,9 (n=41)' unun tıbbi hata yaptığı, bu hatalardan %18 (n=39)' inin ilaç uygulama ve %4,6 (n=10)' sının "yanlış kayıt" (%4,6) olduğu belirlendi. Tıbbi hata kayıt bildirim oranı %4,9 olarak bulundu. Kadın hemşirelere göre erkek hemşirelerin daha fazla tıbbi hata yaptığı, eğitim durumlarına göre üniversite mezunlarının daha az tıbbi hata yaptıkları belirlendi. HTHEÖ toplam puanı 223,6±12,8 olup, tıbbi hata yapanlara göre yapmayanların HTHEÖ toplam puanlarının daha yüksek olduğu bulundu. Yaş, medeni durum, eğitim durumu, çalışılan servis ve çalışma şekillerine göre HTHEÖ puanları arasında anlamlı fark bulunmazken, kadın hemşirelere göre erkek hemşirelerin HTHEÖ puanları daha düşük bulundu. Ölçeğin "Hastane Enfeksiyonları" alt boyut puan ortalamalarının acil servisinde çalışan hemşirelerde daha düşük, "İlaç ve Transfüzyon Uygulamaları" alt boyut puan ortalamalarının ameliyathanede çalışan hemşirelerde daha yüksek olduğu belirlendi. Sonuç: Araştırma sonuçları, hemşirelerde tıbbi hata yapma oranının yüksek ancak tıbbi hata yapma eğilimlerinin düşük olduğunu, hatalarını bildirme konusunda isteksiz davrandıklarını gösterdi. Bulgular doğrultusunda, hemşirelere tıbbi hatalar ve hataların bildirimleri konusunda eğitim verilmesi önerilmektedir. Anahtar kelimeler: Hemşire, tıbbi hatalar, etkileyen faktörler.
KOAH tanısı alan bireylerde dispne, anksiyete ve depresyon düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı; KOAH tanısı alan bireylerde hastalık ve dispne şiddeti ile anksiyete ve depresyon düzeyleri arasında ilişki olup olmadığını belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Kesitsel ve tanımlayıcı tipteki araştırmanın örneklemini bir devlet hastanesinde göğüs hastalıkları polikliniğine gelen 238 KOAH tanılı birey oluşturdu. Veriler hasta tanıtım formu, KOAH Değerlendirme Testi (CAT), Hastane Anksiyete (HAD-A) ve Depresyon Ölçeği (HAD-D), Medical Council Research (MRC) Skalası kullanılarak toplandı. Verilerin değerlendirilmesinde ortalama±standart sapma (Ort±SS), sayı, yüzde dağılımları ve Spearmen korelasyon ve multiple regresyon analizleri kullanıldı. Bulgular: Araştırmaya katılan KOAH tanılı bireylerin yaş ortalaması 67,08±11,40 (min=36, maks=94) yıl olup büyük çoğunluğu (%79,4) erkekti. Bireylerin KOAH Değerlendirme Testi puan ortalaması 25,4±5,6 (9,0-39,0), Medical Research Council Skalası puan ortalaması 2,2±1,0 (0,0-4,0) ve Hastane Anksiyete Ölçeği puan ortalaması 7,0±4,0 (0,0-16,0) ve Depresyon Ölçeği puan ortalaması ise 11,0±2,9 (4,0-18,0) olarak bulundu. KOAH ve dispne şiddeti ile anksiyete ve depresyon düzeyleri arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon bulundu. KOAH'lı bireylerde CAT düzeylerini; %50' sini MRC testi, %27' sini HAD-A ve %18' ini HAD-D açıklamaktadır. Sonuç: KOAH ve dispne şiddeti arttıkça anksiyete ve depresyon düzeyleri de artmaktadır. Buna göre; KOAH tanısı alan hastalarda anksiyete ve depresyon düzeylerini azaltmak için KOAH ve dispne şiddetinin azaltılması önerilebilir.
Hemşire tarafından verilen eğitim hipertansiyonlu hastalarda kan basıncını ve bilgi düzeyini etkiler mi?
Amaç: Hemşire tarafından verilen eğitimin hipertansiyonlu hastalarda kan basıncı kontrolü ve hipertansiyon hakkındaki bilgi düzeyine etkisi olup olmadığını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Vaka kontrollü olarak yapılan deneysel çalışmanın örneklem grubunu sağlık ocağında takip edilen 80 hipertansiyonlu hasta oluşturdu. Hastalar 40 girişim 40 kontrol grubu olmak üzere iki gruba ayrıldı. Girişim grubuna hipertansiyon ve yönetimi hakkında eğitim verildi. Tüm hastalar ile ilk görüşmeden iki ay sonra ikinci görüşme yapıldı. Veri toplama aracı olarak hasta tanıtım formu ve Hipertansiyon Bilgi Düzey Ölçeği (HBDÖ) kullanıldı. İstatiksel değerlendirmede ki-kare, t-testi, ANOVA ve Kruskal Wallis analizleri kullanıldı. Bulgular: Yaş ortalaması 60,5±10,3 yıl olan hipertansiyonlu hastaların %46'sı kadındı. İlk görüşmede, HBDÖ puan ortalamaları kontrol grubunda 16,05 ± 3,10, girişim grubunda 17,30 ± 2,74' idi. Son görüşmede, HBDÖ puan ortalamaları kontrol grubunda 17,90 ± 2,38 girişim grubunda 19,30 ± 1,73dır. İlk görüşmede, kontrol ve girişim grubunda HBDÖ puan ortalamaları benzer bulunurken son görüşmede, kontrol grubuna göre girişim grubunun HBDÖ puan ortalamaları daha yüksek bulundu. Her iki grupta da ilk görüşmeye göre son görüşme HBDÖ puanlarında artış olsa da girişim grubunda bu artış daha fazlaydı. İlk ve son görüşmede, her iki grupta da kan basıncı düzeylerinde anlamlı fark görülmedi. Sonuçlar: Buna göre, hemşire tarafından hipertansiyonlu hastalara verilen eğitimin, kan basıncı kontrolünde etkili olmadığı, ancak hipertansiyon hakkındaki bilgi düzeyini arttırmada etkili olduğu söylenebilir. Anahtar kelimeler: Hipertansiyon, Hipertansiyon Bilgi Düzey Ölçeği, eğitim
Dahiliye kliniklerinde yatan hastalarda üriner ve fekal inkontinans varlığının anksiyete ve depresyon düzeylerine etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, dahiliye kliniklerinde yatan hastalarda üriner ve fekal inkontinans varlığının anksiyete ve depresyon düzeylerine etkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bir üniversite hastanesinde dahiliye kliniklerinde yatan yaş ortalaması 60,43±11,17 yıl, %65,4' ü erkek olan 321 hasta örneklem grubunu oluşturdu. Veriler, hasta tanıtım formu ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği kullanılarak, yüz yüze görüşme yöntemiyle araştırmacı tarafından toplandı. Verilerin analizinde t-testi, ki-kare, Fisher kesin ki-kare testi ve Pearson korelasyon analizi kullanıldı. Anlamlılık %95 güven aralığında p<0,05 kabul edildi. Bulgular: Hastaların %34,3 (n=110) ünde üriner inkontinans, %12,5 (n=40)' inde fekal inkontinans şikayeti olduğu, %6,8 (n=22)' inde hem üriner hem de fekal inkontinans şikayetinin birlikte bulunduğu belirlendi. Erkeklere göre kadınlarda üriner inkontinans şikayetinin daha fazla görüldüğü, iri bebek doğuran veya beş ve fazla doğum yapan kadınlarda üriner inkontinans şikayetinin daha fazla görüldüğü, beden kütle indeksi artıkça üriner inkontinans şikayetinin arttığı saptandı. Kadın ve erkeler arasında fekal inkontinans şikayeti varlığı açısından fark olmadığı, doğum sayısı altı olan kadınlarda daha fazla fekal inkontinans şikayeti olduğu, fekal inkontinans şikayeti ile beden kütle indeksi ve yaş arasında anlamlı ilişki olmadığı saptandı. Üriner veya fekal inkontinans şikayeti olan hastaların anksiyete ve depresyon düzeylerinin olmayanlara göre daha yüksek olduğu belirlendi. Sonuçlar: Dahiliye kliniklerinde yatan hastalarda üriner veya fekal inkontinans şikayetinin olması anksiyete ve depresyon düzeylerini arttırabilmektedir. Bu sonuçlar doğrultusunda; dahiliye kliniklerinde yatan hastalarda fekal ve üriner inkontinans olup olmadığının sorgulanması ve tanılanması için tetkiklerin yapılması, inkontinans sorunu olan hastalarda günlük yaşamı kolaylaştırıcı önlemlerin alınması, anksiyete ve depresyon düzeylerinin değerlendirilmesi ve tedavisi için yönlendirilmesi önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Anksiyete, depresyon, üriner inkontinans, fekal inkontinans.
Epilepsili bireylerde öz yönetimin epilepsi ataklarına etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı; epilepsili bireylerin öz yönetim düzeylerini belirlemek ve öz yönetimin epilepsi ataklarına etkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel tipteki bu çalışmanın örneklemini bir üniversite hastanesinin nöroloji polikliniğinde takip ve tedavileri yapılan, yaş ortalaması 38,36±14,46 yıl olan 103 epilepsili birey oluşturdu. Veriler; Hasta Tanılama Formu ve Epilepsi Öz Yönetim Ölçeği ile yüz yüze görüşme yöntemiyle toplandı. Verilerin istatistiksel analizinde T testi ve Mann Whitney U testleri kullanıldı. Bulgular: Epilepsili bireylerin %28,2'sinin son bir yılda nöbet geçirmediği, %55,3'ünün en son bir ay içinde nöbet geçirdiği belirlendi. Epilepsi Öz Yönetim Ölçeği toplam puan ortalaması 108,76 ± 14,61'dır. Ölçek alt boyut puan ortalamaları ise; ilaç yönetimi 23,81±0,39, bilgi yönetimi 17,41±0,52, güvenlik yönetimi 10,80±0,27, nöbet yönetimi 31,60±0,47 ve yaşam tarzı 25,11±0,49'dur. Son bir yıl içerisinde epilepsi atağı geçiren ve geçirmeyen bireyler arasında Epilepsi Öz Yönetim Ölçeği alt boyut puanlarından; ilaç yönetimi, bilgi yönetimi, güvenlik yönetimi ve yaşam tarzı puanları açısından anlamlı fark bulunmazken, nöbet yönetimi puanları açısından anlamlı fark bulundu. Epilepsi atağını son bir ay içinde geçiren ve bir aydan daha fazla zaman öncesinde geçirenler arasında Epilepsi Öz Yönetim Ölçeği alt boyut puan ortalamalarından; bilgi yönetimi, güvenlik yönetimi, nöbet yönetimi ve yaşam tarzı puanları açısından anlamlı fark bulunmazken, ilaç yönetimi puanları açısından anlamlı fark bulundu. Sonuçlar: Epilepsili bireylerde nöbet yönetimi ve ilaç yönetiminin epilepsi atak sıklığını kontrol altına almada etkili olduğu sonucuna varıldı. Bu sonuçlar doğrultusunda; epilepsili bireylerin öz yönetim davranışlarının değerlendirilmesi ve bu davranışları arttıracak eğitimlerin planlanması önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Epilepsi, epilepsi atağı, epilepsi öz yönetim ölçeği.
Hipertansiyon tedavisi alan hastalara hemşire tarafından verilen eğitimin akılcı ilaç kullanımı ve sağlık okuryazarlığına etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu araştırma hipertansiyon tedavisi alan hastalara hemşire tarafından verilen eğitimin akılcı ilaç kullanımı ve sağlık okuryazarlığına etkisini değerlendirmek amacıyla yapıldı. Gereç ve Yöntem: Araştırma; 1 Ocak 2018-1 Ocak 2019 tarihleri arasında bir Aile Sağlığı Merkezi'nde deneysel olarak yapıldı. Örneklemi; çalışma tarihleri arasında Aile Sağlığı Merkezi'ne başvuran ve örneklem seçim kriterlerini karşılayan 100 hipertansiyonlu hasta oluşturdu. Girişim grubu için 50 ve kontrol grubu için 50 hipertansiyonlu hasta; blok randomizasyon seçim yöntemi seçildi. Veriler; Hasta Tanıtım Formu, Akılcı İlaç Kullanımı Ölçeği (AİKÖ) ve Yetişkin Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği (YSOÖ) ile üç ay ara ile iki kere toplandı. İlk görüşmede girişim grubuna eğitim verilirken kontrol grubuna eğitim verilmedi. Verilerin grup içi ve gruplar arası istatistiksel değerlendirilmesinde Independent Samples t, Mann Whitney U, Paired Samples t, Wilcoxon Signed Ranks ve ki-kare testleri kullanıldı. Bulgular: Girişim grubunun yaş ortalaması 55,38±7,07 yıl olup %68,0'i kadındır. Kontrol grubunun yaş ortalaması 55,12±6,88 yıl olup %64,0'ü kadındır. Girişim grubunu oluşturan hastaların kontrol grubuna göre; verilen eğitim sonrasında YSOÖ toplam puanı (13,28±4,10) ve AİKÖ toplam puanı (50,70±7,82) ve alt boyut puanlarının olumlu yönde arttığı belirlendi. Girişim grubunda kan basıncında azalma, tuz kısıtlaması ve diyet yapan hasta sayısında artma, ilaçları düzenli kullanma açısından anlamlı artış, reçetesiz eczaneden ilaç alma ve komşuların/yakınların tavsiyesiyle ilaç kullanma açısından anlamlı düşüşler belirlendi. Sonuç: Araştırmanın sonuçları, hemşire tarafından verilen eğitimin hipertansiyonlu hastaların akılcı ilaç kullanımı ve sağlık okuryazarlığı düzeylerini olumlu yönde arttırdığını gösterdi. Anahtar Kelimeler: Akılcı İlaç Kullanımı, Hemşire Eğitimi, Hipertansiyon, Sağlık Okuryazarlığı.
Hemodiyaliz tedavisi alan hastalara beslenmeye yönelik uygulanan görsel eğitimin konfora etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Hemodiyaliz tedavisi alan hastalara beslenmeye yönelik uygulanan görsel eğitimin konfora etkisini değerlendirmek amacıyla yapıldı. Gereç ve Yöntem: Bu randomize kontrollü çalışma; iki diyaliz merkezinde tedavi alan 90 kronik hemodiyaliz hastası (girişim grubu: 45 hasta; kontrol grubu: 45 hasta) ile yürütüldü. Veri toplama aracı olarak; Hasta tanıtım formu, Hemodiyaliz Konfor Ölçeği Versiyon-II (HDKÖ-II), Hemodiyaliz Hastalarında Sıvı Kontrol Ölçeği (HHSKÖ), Hemodiyaliz Hastalarının Diyet Bilgi ve Diyet Davranış Ölçeği (HHDBÖ ve HHDDÖ) kullanıldı. Girişim grubunda ön test, on beş gün sonra ve üç ay sonra son test olmak üzere üç görüşme yapıldı. Girişim grubuna ilk görüşmede veri toplama aşamasından sonra beslenmeye yönelik görsel eğitim uygulandı ve on beş gün sonra eğitim kitapçığı üzerinden pekiştireç eğitimi yapıldı. Kontrol grubunda ise ön test ve son test için iki görüşme yapıldı ve herhangi bir müdahalede bulunulmadı. Bulgular: Görsel ve pekiştireç eğitimi sonrası üçüncü ayda girişim grubunun HDKÖ-II, HHSKÖ, HHDBÖ ve HHDDÖ puanları kontrol grubuna göre daha yüksek idi. Girişim grubunda hem on beşinci gün, hem de üçüncü ayda ön teste göre HHSKÖ, HHDBÖ, HHDDÖ ve HDKÖ-II puanlarında istatistiksel olarak anlamlı artış sağlandı. Girişim grubunda; son testte, ön teste göre interdiyalitik kilo ve ultrafiltrasyonda istatistiksel olarak anlamlı düşüş sağlandı. Sonuçlar: Üçüncü ayda, girişim grubunun Hemodiyaliz Konfor Ölçeği-Versiyon II ve alt boyutları olan fiziksel ferahlama, psikospiritüel rahatlama, psikospiritüel güçlenme, çevresel güçlenme ve sosyokültürel rahatlama puanları kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu. Görsel eğitimin hemodiyaliz hastalarının konfor durumları üzerine olumlu etkisi olduğu saptandı.
Hemşire tarafından verilen eğitim akut koroner sendromlu hastalarda semptom kontrolü ve sağlık davranışlarını etkiler mi?
Amaç: Bu araştırma, akut koroner sendromlu hastalarda hemşire tarafından verilen eğitimin semptom kontrolü ve sağlık davranışlarına etkisini değerlendirmek amacıyla randomize kontrollü deneysel olarak yapıldı. Gereç ve Yöntem: Bir üniversite hastanesinde takip edilen 80 akut koroner sendromlu hasta çalışmaya alındı. Hastalar rastgele örnekleme yöntemi ile seçildi ve iki gruba ayrıldı. 40 hasta girişim ve 40 hasta kontrol grubunu oluşturdu. Girişim ve kontrol grubu hastalarıyla, 8 hafta ara ile iki kez görüşme yapıldı. Araştırma verileri, hasta tanıtım formu, Kardiyovasküler Kısıtlılık ve Semptomlar Profili – CLASP, Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği II (SYBDÖ II) ile toplandı. Girişim grubuna akut koroner sendrom, risk faktörleri ve yaşam tarzı değişiklikleri ile ilgili bilgi ve renkli eğitim kitapçığı verildi. Kontrol grubuna herhangi bir müdahalede bulunulmadı. Verilerin değerlendirilmesinde; bağımlı ve bağımsız gruplarda t testi, Fisher kesin t testi, McNemar ve Pearson korelasyon analizi kullanıldı. Bulgular: Girişim grubu hastalarında ikinci görüşme sonrası kısıtlılık ve semptomlarda azalma görülürken; kontrol grubunda artış görüldü. Girişim grubu hastalarında ikinci görüşme sonrası sağlıklı yaşam biçimi davranışlarında anlamlı iyileşme sağlanırken; kontrol grubunda sağlıklı yaşam biçimi davranışlarında anlamlı değişim görülmedi. Hemşire tarafından verilen eğitim sayesinde akut koroner sendromlu hastalarda kısıtlılık ve semptomlarda azalma ile sağlıklı yaşam biçimi davranışlarında iyileşme sağlandı. Sonuç: Bu bulgular doğrultusunda, akut koroner sendromlu hastalarda sağlık eğitiminin verilmesi ve bu eğitimin belirli aralıklarla tekrar edilmesini önermekteyiz. xii Anahtar Kelimeler: Akut koroner sendrom, hasta eğitimi, kısıtlık ve semptom, sağlıklı yaşam biçimi davranışları, hemşire.
Hemodiyaliz tedavisi alan ve almayan üremik hastalarda kaşıntı konforu etkiler mi?
Amaç: Bu çalışmanın amacı; hemodiyaliz tedavisi alan ve almayan üremik hastalarda kaşıntının hasta konforunu etkileyip etkilemediğini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Bu araştırma tanımlayıcı ve kesitsel tipte bir çalışmadır. Araştırma, Ekim - Kasım 2017 tarihleri arasında, hemodiyaliz tedavisi alan (n=191) ve almayan (n=106) hastalar ile yapıldı. Veriler Hasta Tanılama Formu ve Genel Konfor Ölçeği ile elde edildi. Verilerin değerlendirilmesinde sayı, yüzdelik, t-testi, ANOVA varyans analizi ve Pearson korelasyon analizi kullanıldı. Bulgular: Hemodiyaliz tedavisi alan hastaların %50,8'inde, hemodiyaliz tedavisi almayan hastaların %40,6'sında kaşıntı şikayeti olduğu belirlendi. Genel konfor ölçeği toplam puan ortalaması hemodiyaliz tedavisi alanlarda 3,07±0,29, hemodiyaliz tedavisi almayanlarda 2,97±0,25 olup bu fark istatiksel olarakta anlamlıydı. Hemodiyaliz tedavisi alan hastaların %17,8'i kaşıntı nedeniyle öfke hissettikleri, hemodiyaliz tedavisi almayan hastaların %17,0'i kaşıntı nedeniyle yorgunluk yaşadıkları ve her iki grupta da kaşıntının en fazla günlük konforlarına uykusuzluk (sırasıyla %24,6; %20,8) olarak yansıdığı belirlendi. Sonuçlar: Kaşıntı şikayetinin hemodiyaliz tedavisi alanlarda daha fazla olduğu ve günlük konforlarını olumsuz yönde etkilediği belirlendi. Anahtar Kelimeler: Kronik Böbrek Hastalığı, Kaşıntı, Konfor, Konfor Ölçeği, Çevresel Konfor