Theses supervised by Prof. Dr. Yasemin Özkan
27 theses · Hacettepe University, Aydın Adnan Menderes University
6. sınıf öğrencilerine yönelik sanat ve sosyal hizmet uygulaması: Öteki göçmeni bir okul sosyal hizmet müdahalesi ile anlamak
Okul sosyal hizmeti ve sanatla sosyal hizmet uygulamalarını birarada kullanarak çocuklar arasında uyumu sağlamak, farklılıklara saygıyı artırmak ve hoşgörüyü geliştirmek önemli bir adımdır. Bu araştırmada, çok okunan çocuk kitaplarından birisi olan Küçük Prens'in; karma okullarda eğitim alan 6. sınıf öğrencilerinin farklılıklara saygısının, sevgi ve hoşgörüsünün artmasına olan etkisi araştırılmıştır. Kitaptaki karakterin çocuk olması, hiç bilmediği bir yere gitmesi, kültürel farklılıklar yaşaması tıpkı göçmen bir çocuğun hayatına benzemektedir. Olumsuz tutumların değişmesi için 'öteki' ile uyumun edebî eser aracılığıyla sağlanmasının amaçlandığı araştırmada sanat ve okul sosyal hizmetini biraraya getirerek alternatif çözüm önerisi sunmak hedeflenmiştir. Araştırmada karma yöntem kullanılmıştır. Araştırmaya katılan 30 öğrenciye, 20 ebeveyne ve 10 öğretmene/idareciye ayrı ayrı hazırlanmış olan yarı yapılandırılmış görüşme formları uygulanmıştır. 30 öğrenciye Farklılıklara Saygı Değeri Ölçeği ön test son test olarak uygulanmıştır. Çalışma kapsamında deney grubunu oluşturan Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Medeniyet Araştırmaları ve Değerler Eğitimi Merkezi'ne gönüllü gelen 6. sınıf öğrencilerine barış eğitimi verilmiştir. Barış eğitimi kapsamında Küçük Prens kitabı okutulmuştur. Ayrıca bu öğrencilerle Hoşgörülü Davranışlar Etkinliği ile Barış Nasıl Olmalı Etkinliği yapılmıştır. Elde edilen nicel verilerin analizinde SPSS 24.0 kullanılmıştır. Nitel verilerin tematik analizde ise MAXQDA programından yararlanılmıştır. Bu araştırma sanatla sosyal hizmet ve okul sosyal hizmeti kapsamındaki uygulamaların çocuklar arasında farklılıklara saygının artmasını, sevginin ve hoşgörünün pekişmesini sağladığını göstermiştir. Bu bağlamda, sağlıklı bir okul ortamı yaratarak, çocukların üstün yararı için ayrımcılığın önüne geçerek kültürel kaynaşmayı pekiştirmede sanatla sosyal hizmet ve okul sosyal hizmetini bir araya getirmenin önemli olduğu söylenebilir.
Suriyeli göçmen kadınlarda travmanın etkisi ve travmayı deneyimleme
Savaş, göç, tecavüz gibi travmatik stres yaratan olayların sonuçlarından en çok hassas gruplar etkilenmektedir. Toplumsal cinsiyet rolleri ve dezavantajlı olma durumu düşünüldüğünde kadınların göç öncesi, göç sırası ve sonrasında maruz kaldıkları travma sonucunda işlevsellikleri zedelenebilmektedir. Travma sonrası ortaya çıkan problemlerin hem psikolojik hem de sosyal boyutu bulunmaktadır. Göç'e ve savaşa dair travma kaynaklı problemlerin incelenmesi ve boyutsal olarak değerlendirilmesi amacı ile gerçekleştirilen bu çalışmanın literatürde bulunan göçmen travması kategorisindeki kadın odaklı bakış açısı eksikliğini gidermesi beklenmektedir. Araştırmada göçmen kadınların yaşadıkları travma durumunun ortaya konulması, sonrasında gelişen psikolojik, ruhsal sıkıntıların tanımlanması ve destek mekanizmalarının değerlendirilmesi hem nicel hem de nitel yöntemlerin kullanılmasını gerektirmiş ve araştırmanın metodu karma yöntem olarak belirlenmiştir. Bu araştırma kapsamında İstanbul ilinde ikamet eden göçmen kadınlara kar topu örneklem yöntemi ile ulaşılıp, karma yöntem metodlarından olan açıklayıcı ardışık desen gereği ilk aşama olan nicel kısımda 484 kişiyle görüşülmüş, travma ve depresyon belirtileri gösterdiği nicel yönetmlerle belirlenmiş 20 kişiyle ise araştırmanın ikinci aşaması olan nitel kısım tamamlanmıştır. Araştırma sonucunda; Suriyeli kadın göçmenler üzerinde, depresyonun, travma ve travma sonrası stres bozukluğu belirtileri üzerinde etkisi olduğu, Türkiye'de geçirilen zamanın artmasının ve Türkçe biliyor olmanın Suriyeli göçmen kadınların psikolojik durumları üzerinde olumlu bir etkisi olduğu ve yaşanılan travmatik olayların ağırlıklı olarak iç savaş kaynaklı olduğu görülmüştür. Elde edilen verilerin sistemli analizi ve analizlerin; ekolojik, ayrımcılık-baskı karşıtı perspektifler üzerinden açıklanması ile göç ve göçe bağlı travmanın psikososyal etkileri görünür kılınmıştır.
Sağırlar topluluğunun ayrımcılığa uğrama deneyimleri ve güçlendirilmesi
Yaklaşık 3,5 milyon işitme engelli olduğu tahmin edilen ülkemizde işitme engelliler veya Sağır topluluğuna mensup olan bireylerin birçoğunun Türk İşaret Dili ile iletişim kurmadığı, bazılarının cihaz veya koklear implant ile işitebilirken bazılarının yaşlılık sürecinin getirdiği işitme kaybına sahip olduğu bilinmektedir. Sağır bireyleri diğer işitme kaybına sahip bireylerden ayıran temel nokta, biyolojik olarak doğuştan veya çok erken yaşta işitme kaybına sahip olmaları, dolayısıyla toplumun genelinden farklı ortak bir iletişim dillerinin olması (işaret dili) ve Sağır topluluğunu bir araya getiren diğer kültürel unsurlardır. Bu sebeple, Sağır topluluğuna dair özelliklerin bilinirliği ve Türkiye'deki görünümünün anlaşılabilmesi için bu unsurların bilinmesi önem arz etmektedir. Ulusal ve yerel düzeyde kabul gören ortak bir işaret dili ile iletişim kuran, bu dil ile şekillenen ortak bir yaşam tecrübesine ve bu bağlamda aidiyet hissedilen ortak kültüre sahip işitme kayıplı bireyler ve onlarla kolaylaştırıcı, hak savunucu, aile üyesi ve diğer bağlantılara sahip kişilerin oluşturduğu topluluk, Sağır topluluğu olarak nitelendirilmektedir. Sağır bireyler, işitsel-sözel dili az ya da çok kullanabilen işitme engellilere göre iletişim yöntemi farklılığı nedeniyle, daha fazla "engelli" olarak kabul edilmekte ve gündelik yaşam içerisinde birçok alanda olumsuz tutumlarla ve ayrımcılıkla karşı karşıya kalabilmektedir. Sağırların Gerek kurumsal düzeyde gerekse kişisel alanlarda ne tür ayrımcılık biçimleriyle karşılaştıklarına ilişkin çalışmalar, alan yazında oldukça sınırlı düzeyde kalmıştır. Bu çalışmada Sağırların bireysel olarak yaşadıkları güç ilişkilerine ilişkin deneyimler, Sağır ve işitme engelliliğe kültürel algı ve Sağırlar topluluğunu dışlayıcı toplumsal normların ortaya koyulmasında sosyal hizmet disiplini için önemli bir yaklaşım olarak ayrımcılık karşıtı uygulama ve güçlenme yaklaşımından yararlanılmıştır. Çalışma, nitel araştırma metodolojisinden yararlanılarak yürütülmüştür. Bu doğrultuda, Türk İşaret Dili ile 21 Sağır bireye yarı yapılandırılmış görüşme soruları yöneltilmiş ve katılım gösteren Sağırların cevaplarından hareketle veriler MAXQDA 2020 yazılımında tematik analiz yöntemi ile incelenmiştir. Buna göre Sağır topluluğunun ayrımcılık deneyimleri, Sağır bireylerin iletişim metotları, Türk Sağır kültürünün bileşenleri ve bu topluluğun beklentileri ortaya koyulmuştur. Buna göre Sağırlar işaret diline ve tercümanlık sistemine bağlı haksızlıklara uğrayarak, çalışma ve eğitim hayatında gerekli uygulamalardan ve yasal süreçlere erişimden mahrum kalarak, işiten toplum tarafından şüpheci davranışlara maruz kalarak ve başkasına bağımlı bir yaşam sürdürerek ayrımcılıklara maruz kalmaktadır. Bu çalışmada ayrıca işiten topluma uyum sağlama yolları ve Türk Sağır kültüründeki önemli bileşenler ortaya koyulmuştur. Sağır ebeveynlerin çocukları anlamında kullanılan CODA'ların ve tercümanların rolleri ve Sağır kimliğine atfedilen anlamlar vurgulanmıştır. Bulgulardan hareketle Sağırlar topluluğunun güçlenmemesine yönelik temel önerilerin yanı sıra bir model önerisi de sunulmuştur.
Üniversite öğrencilerinin ebeveyn yabancılaştırma deneyimlerini bağlanma stilleri üzerinden keşfetmek: Bir karma yöntem araştırması
Kökenine dair izleri milattan öncesine dayanan ebeveyn yabancılaştırma sendromu Medea tragedyasında ele alınmış olmasına rağmen günümüzde halen varlığı konusunda yoğun tartışmalara maruz kalmaktadır. Konu hakkında yapılan birçok araştırma ebeveyn yabancılaştırmasının, yabancılaştıran ebeveynin hedef ebeveyne olan olumsuz duygularından dolayı kasıtlı veya kasıtsız olarak sahip olunan ortak çocuğun hedef ebeveyne karşı bir silah olarak kullanılması ve hedef ebeveynden uzaklaştırılması olarak bilinmekte olup etkileri konusunda birçok tespit gerçekleştirilmiştir. Karma desen olarak tasarlanan bu araştırmanın nicel araştırma basamağında; bireyin, tüm bireyler ile olan ilişkilerinde yönlendiricisi olan bağlanma stilinin geliştirmesi sürecinde ebeveyn yabancılaştırma deneyiminin yordayacılığını tespit etmek amaçlanmıştır. 821 üniversite öğrencisinin katılım sağladığı çalışma da Baker Strateji Soru Formu, Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri-II ve Üç Boyutlu Bağlanma Ölçeği kullanılmış olup analizler basit doğrusal regresyon analizi ile çözümlenmiştir. Nitel araştırma basamağında ise ebeveyn yabancılaştırmasının etkilerinin keşfedilmesi için 11 katılımcının deneyim sürecindeki esnasında ve deneyim sonrasındaki düşünceleri yarı yapılandırılmış görüşme formları aracılığı elde edilmiş ve MAXQDA 24 programı ile analiz edilmiştir. Yapılan çalışma sonrasın da ebeveyn yabancılaştırma deneyimine maruz kalan bireylerin kaygılı ve kaçıngan bağlanma stili geliştirmelerinde ebeveyn yabancılaştırmasının etkisinin varlığı tespit edilmiş olup deneyim sahibi olan bireylerin deneyim sürecinde en yoğun olarak yabancılaştıran ebeveyn tarafından hedef ebeveyne yönelik karalama davranışı ile karşılaştıkları ve deneyim sonrasın da ise gerçeği keşfederek yabancılaştıran ebeveynlerine karşın yoğun bir kızgınlık ve kendi yaşantılarından dolayı kendilerine üzüldükleri ortaya çıkmıştır. Ayrıca deneyimlenen ebeveyn yabancılaştırmasından dolayı, bireyin kişisel gelişimini etkilediği, romantik ilişkilerine olumsuz yansıdığı ve ebeveynlerine olan bakışlarının değiştiği tespit edilmiştir. Gerçekleştirilen çalışma sonrasın da ebeveyn yabancılaştırması deneyimlediğini düşünen bireylerin ebeveyn yabancılaştırması konusuna hakim klinik sosyal hizmet uzmanından danışmanlık almasının oluşmuş ve oluşabilecek olumsuz etkilerinin bertaraf edilmesi yönünden yararlı olacağı önerilmektedir. Ayrıca gerek adli sosyal hizmet alanından çalışan gerekse de klinik sosyal hizmet alanında çalışan sosyal hizmet uzmanlarının; yargı sistemi çalışanı olan savcı, hakim, avukat ve diğer meslek elemanlarının ebeveyn yabancılaştırmasının önemi ve bireyin yüksek yararı ilkesi gereğince uygulama ve kararları noktasında gerekli eğitimleri edinmelerinin ve bu konuda üniversite birimlerinin ve akademisyenlerin öncül rol oynamaları önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Ebeveyn Yabancılaştırması, Ebeveyn Yabancılaştırma Sendromu, Bağlanma Stili, Boşanma, Boşanma Sonrası, Sosyal Hizmet
Madde bağımlısı ebeveynle yetişmiş bireylerin çocukluk yaşantılarına ilişkin deneyimleri
Bu çalışma, ebeveynleri madde bağımlısı/kullanıcısı olan bireylerin çocukluk dönemine ilişkin yaşadıkları sorunları ekolojik sistemler yaklaşımını kullanarak görünür kılmayı amaçlamaktadır. Araştırma nitel araştırma yönteminin fenomenoloji yaklaşımı kullanılarak tasarlanmıştır. Bu kapsamda ebeveynleri Ankara İl Sağlık Müdürlüğü Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi AMATEM Semt Polikliniği'nden hizmet alan 16 özne ile yarı-yapılandırılmış görüşme formu aracılığıyla derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Araştırma kapsamında toplanan veriler MAXQDA Analytics Pro 2020 programı kullanılarak tematik analizle analiz edilmiştir. Yapılan analizler sonucunda madde bağımlısı ebeveynle yetişmenin bireylerin aile hayatlarına ve aile içi ilişkilerine, sosyal çevreleriyle olan ilişkilerine ve okul çevreleriyle olan ilişkilerine olumsuz etkileri olduğu bulunmuştur. Madde bağımlısı bir ebeveynle yetişen bireylerin aile içi iletişimlerinin kötü olduğu; aile içi şiddetin tanığı ya da mağduru olduğu; uyum gerektiren yeni durumlarda ebeveynlerin madde kullanımını artırdığı; ebeveyn sorumluluklarının çocuklar tarafından üstlenildiği yani çocukların ebeveynleştiği; çocukların madde kullanan ebeveynlerine karşı utanç-öfke-kaygı gibi karmaşık duygular hissettikleri sonuçlarına ulaşılmıştır. Madde bağımlılığının tedavisinde, yalnızca madde bağımlısı bireyle çalışmak aile sisteminin gözden kaçmasına neden olabileceğinden, yapılacak tüm çalışmalarda aile sisteminin göz önünde bulundurulması ve aileye bu alanda uzmanlaşmış meslek profesyonellerince destek verilmesi önerilmektedir.
Ergenlerde teknoloji bağımlılığın yordayıcılarının ve etkilerinin karma yöntemle incelenmesi
Teknoloji bağımlılığı olgusu günden güne daha fazla sayıda ergenin yaşamını biyo-psiko-sosyal olarak etkilemektedir. Bu çalışma ergenlerin teknoloji kullanımlarının belirlenmesi, teknoloji kullanımının yordayıcılarının ve etkilerinin keşfedilmesi, Türkiye genelinde ergenlerin teknoloji bağımlılığı ve yordayıcılarının etkisini ortaya koymak ve ergenlerden teknoloji bağımlılığına yönelik farkındalık geliştirmek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Karma yöntem keşfedici desen ile yürütülen araştırmanın nitel kısmında 25 ergen, yedi öğretmen ve sekiz ebeveynle görüşmeler gerçekleştirilmiş, nicel kısmında ise 1971 öğrenci ile anket çalışması yapılmıştır. Nitel bulgular ergenlerin cinsiyetlerinin, yaşlarının, serbest zaman faaliyetlerinin, akademik başarılarının öz-denetim düzeylerinin, problem çözme becerilerinin teknoloji bağımlılığı üzerinde etkileri olduğu, teknoloji kullanımlarının biyolojik, psikolojik, sosyal ve akademik yönden yaşantılarına olumsuz etkileri olduğunu ortaya koymaktadır. Bunlara ek olarak nicel bulgular da kız öğrencilerin erkeklere, yaşı yüksek olanların düşük olanlara, akademik başarısı yüksek olanların düşük olanlara, ruhsal hastalığı olanların olmayanlara kıyasla teknoloji ve sosyal medya bağımlılıklarının yüksek olduğunu ortaya koymaktadır. Aile aidiyeti, okula aidiyet, aileden algılanan sosyal destek, özdenetim becerileri ve problem çözme türleri teknoloji ve sosyal medya bağımlılığının yordayıcılarıdır. Ayrıca bu çalışmada teknoloji bağımlılığı yüksek düzeyde olan 13 öğrenci ile 7 oturumluk bir grup çalışması gerçekleştirilmiştir. Grup çalışmasının ergenlerin öz-denetim düzeylerini artırdığı, teknoloji ve sosyal medya bağımlılıklarında değişiklik görülmediği sonucuna ulaşılmıştır. Ergenlerin öz-farkındalık, öz-denetim geliştirmeleri, sosyal becerilerinin arttırılması, bilinçli teknoloji kullanım davranışı kazanmaları için psikolojik danışmanlık ve rehberlik servisi, öğretmenler ve ailelere büyük roller düşmektedir. Bu kapsamda ebeveynlerin dijital ebeveynlik rolleri kazanmaları, eğitim müfredatlarının ergenlerin ihtiyaç ve gelişim dönemi özelliklerine uygun olarak yeniden düzenlenmesi, okullara sosyal hizmet uzmanlarının atanması, ergenlerin isteklerine uygun erişilebilir serbest zaman faaliyetlerini gerçekleştirebilecekleri fiziki alanların oluşturulması önerilmektedir.
Espor endüstrisi içinde yer alan aktörlerin gündelik deneyimlerinde esporu anlamlandırmaları
Rekabetçi video oyunlarının profesyonel biçimde oynanması ile şekillenen elektronik spor (espor) gençlerin her geçen gün daha fazla rağbet ettiği bir alan haline gelmektedir. Rekabetçi video oyunları konusunda belli ölçülerde yetenek ve başarıya sahip kişiler espor endüstrisi içinde yer almak ve bu endüstrinin sunduğu fırsatlardan faydalanmak amacıyla büyük bir çaba sarf etmektedirler. Bu çalışmada espor endüstrisi içinde yer alan aktörlerin gündelik deneyimlerinde esporu nasıl anlamlandırdıkları ve nasıl konumlandırdıkları üzerine odaklanılmıştır. Espor endüstrisi içinde bulunan aktörlerin gündelik yaşamlarında espor hangi anlamlara karşılık gelmektedir, hangi motivasyonlarla nasıl bir deneyime konu olmaktadır ve en nihayetinde espor bu aktörlerin gelecek planlarında nasıl bir rol oynamaktadır sorularına cevap aranmıştır. Nitel araştırma yöntemlerinden fenomenolojik desen ile yürütülen bu araştırmada 12 espor profesyoneli, 2 sosyal hizmet uzmanı, 1 psikolog ve 1 üniversite topluluğu yöneticisi olmak üzere toplamda 16 kişiyle görüşülmüştür. Hazırlanan yarı yapılandırılmış görüşme formu ile derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiş, espor merkezlerine yapılan çoklu ziyaretlerde gözlem yapma imkanı elde edilmiştir. Esporun özellikle bu işi profesyonel olarak yapma çabası içinde bulunan aktörler için hayatın tam merkezinde bulunan, eğlencenin yanı sıra sorumluluğu da barındıran, heyecanıyla birlikte stresiyle de baş etmeyi gerektiren bir olgu olduğu bulgulanmıştır. Yapılan tematik analiz sonucunda anlam, biyografi, aile, eğitim ve kariyer olmak üzere 5 ana tema kapsamında bulgular özetlenmiştir. Esporun gençlerin hayatında katkılarıyla birlikte potansiyel ve mevcut sorun alanlarına yer verilmiştir. Espor endüstrisi içindeki aktörlerin ilişkide oldukları sistemlerin birbiriyle etkileşimleri doğrultusunda deneyimlerden elde edilen bulgular mikro, mezo ve makro boyutlarıyla tartışmaya açılmıştır. Aile gibi mikro sistemlerden politika gibi makro sistemlere kadar sistemlerin birbiriyle irtibatlarının aktörlerin espor deneyimini nasıl şekillendirdiği üzerinde durulmuştur.
Aile mahkemelerindeki sosyal inceleme sürecinin sosyal hizmet perspektifinden değerlendirilmesi üzerine nitel bir araştırma
Günümüzde küresel dünyada aile kurumu; teknolojik gelişmeler, tüketim alışkanlıkları, ekonomik ve sosyal şartların getirdiği zorluklar nedeniyle risk altındadır. Her ne kadar aile kurumunun sağlıklı şekilde oluşturulması, yönetilmesi ve desteklenmesi için politika düzeyinde çalışmalar yapılsa da şartların getirdiği zorluklarla birlikte aile sisteminin sarsılması sonucunda boşanma olgusunu ortaya çıkabilmektedir. Evlilik birliğinin, yasal olarak sonlanabilmesi ancak ihtisas mahkemesi niteliğindeki aile mahkemeleri tarafından gerçekleştirilebilmektedir. Mahkeme sürecinde, aile ile ilgili hukuki delillerin toplanması bir gerekliliktir. Bunun yanında, aile mahkemesi, tarafların ve özellikle de çocukların menfaatlerinin korunması, geleceklerinin güvence altına alınması, boşanma sürecinin oluşturacağı psikolojik sosyal, ekonomik ve ruhsal faktörlerin incelenmesi konularında görev ve sorumluluk üstlenirken, evlat edinme, şahsi ilişki tesisi ve velayet hakkının düzenlenmesi gibi dava türlerine de çözüm üretmektedir. Aile mahkemesi kapsamına giren söz konusu faktörlerin psiko-sosyal açıdan ele alınmasında sosyal hizmet uzmanlarının, sosyal inceleme süreci temelindeki rol ve işlevleri kadar sosyal hizmet akademisyenlerinin de verecekleri destek çok önemli bir boyut oluşturmaktadır. Bu araştırmanın amacı; aile mahkemelerindeki davaları doğrudan etkileyen sosyal inceleme sürecine ilişkin sosyal hizmet uygulayıcılarının ve akademisyenlerinin görüş ve değerlendirmeleri ve süreci nasıl algıladıklarının belirlenmesidir. Bu çalışmada, nitel araştırma çerçevesinde yorumlayıcı paradigma altında ele alınan çoklu durum çalışması deseni kullanılmıştır. Yarı yapılandırılmış görüşme formu ile uzmanlar ve akademisyenlerle derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilerek veriler toplanmış ve NVivo 12 programı yardımıyla tematik analiz uygulanmıştır. Araştırmanın sonuçları özetle, sosyal inceleme sürecinin, sosyal inceleme raporlarına etkin ve işlevsel olarak yansıtılabilmesi ancak sosyal hizmet uzmanlarınca yerine getirilmesiyle mümkün olabilecektir. Sosyal inceleme sürecinin, birey, aile ve çocuk odaklı yaklaşımının yanı sıra sosyal çevresi ile etkileşimlere bakan bir yapıda ele alınması gereklidir. Uzmanların, kurumsal yapı içerisinde mesleki bilgi, değer, gözlem ve sentez becerilerini geliştirmesi yanında akademik kadrolardan da yararlanması süreci olumlu etkileyecektir. Sosyal inceleme sürecinin işlevselliğinin, tüm adli sistem aktörlerince algılanmasının, taraflara ve çocuklara çok yönlü olumlu katkı sağlayacağı ayrıca Adalet Bakanlığı'nın da uzmanların çalışma koşulları, özlük hakları ve sosyal inceleme sürecinin desteklenmesi ve kalitesinin artırılmasına yönelik çalışmalarda yer almasının gerekliliği şeklinde ortaya çıkmıştır.
İşsizliğin üniversite mezunu genç bireyler üzerindeki psikososyal etkileri, geleceğe yansımaları ve koruyucu bir faktör olarak algılanan sosyal destek
Genç işsizliği, dünyanın her bölgesinde en temel sosyal politika alanlarından birini teşkil etmektedir. Literatürdeki pek çok çalışma, genç işsizliğinin yalnızca bir soyal sorun olmadığını, pek çok psikososyal sorunu da beraberinde getirdiğini göstermektedir. Yapılan bu çalışmada da Türkiye'deki genç işsizliğine yönelik bir projeksiyon oluşturulmaya çalışılmış, genç işsizliğinin gençler üzerindeki psikososyal sonuçlarının neler olduğunun belirlenmesi amaçlanmıştır. Bununla birlikte konunun daha iyi kavranabilmesi için genç işsizliğinin nedenleri ortaya konulmuştur. Karma metot olarak tasarlanan araştırma sürecinde Ankara ili, araştırmanın evreni olarak belirlenmiş, DAS-21 Ölçeği Kısa Formu, Beck Umutsuzluk Ölçeği ve Algılanan Sosyal Destek Ölçeği'nin kullanıldığı nicel bölümde 391 kişilik bir örneklemle çalışılmış, nitel bölümde ise 46 genç işsizle derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilerek veri toplama süreci sonlandırılmıştır. Yapılan araştırma neticesinde Ankara'daki genç işsizlerin üniversite tercih sürecinde yeterli rehberlik alamaması, istihdam olanaklarını düşünmeden üniversite bölüm tercihi yapmaları, lisans eğitimi sürecinde kendilerini geliştirememeleri, lisans eğitimlerinin kalabalık sınıf ortamlarında ve teorik ağırlıklı olarak gerçekleştirilmesi ile küçük şehirde yaşamalarının işsiz olmalarına yol açan en temel nedenler olduğu bulgulanmıştır. Diğer taraftan genç işsizlerin işsiz olmalarına paralel olarak depresyon, anksiyete, stres ve umutsuzluk düzeylerinin genel olarak yüksek olduğu, algılanan sosyal destekle işsizliğin verdiği olumsuz duygudurumun azaldığı, işsizlik süresinin uzamasıyla psikososyal sorunların anlamlı pozitif bir korelasyona sahip olduğu, düşük sosyoekonomik koşulların ise işsizlik deneyiminin olumsuz etkilerinin gücünü artırdığı keşfedilmiştir. Gerçekleştirilen bu çalışma, genç işsizliğini sosyal hizmet perspektifiyle ele alarak literatürdeki diğer çalışmalardan ayrışmakta, sistemik bir bakış açısıyla yukarıdaki bulguların sosyal politik açıdan bir değerlendirmesini içermektedir. Buna göre; lisans eğitimi sürecinde müfredatın pratik hayata uyumunun artırılması, yabancı dil ve bilgisayar öğreniminin etkin bir şekilde eğitim sürecine içerilmesi, staj olanaklarının artırılması, sosyal olanakların lisans eğitimi sonrasında da bir süre daha devam etmesi ve istihdam planlamasının mezuniyet sayı ve ağırlığına uygun olarak gerçekleştirilmesi başlıca sosyal politika önerileri arasında yer almaktadır.
Türkiye'deki Suriyeli çocukların eğitim sorunları: Farklılıklara saygı eğitimi odağında okul sosyal hizmeti önerisi
Bu araştırmanın temel amacı, karma okullarda eğitim alan Suriyeli göçmen ve Türk çocuklara farklılıklara saygı ve insan haklarına dayalı eğitimler verildiğinde çocukların farklılıklara karşı saygı ve okula karşı tutum düzeylerinin artıp artmadığını belirlemek ve okul sosyal hizmeti model önerisi sunmaktır. Bu bağlamda araştırma kapsamında İstanbul 'da Milli Eğitim bakanlığına bağlı devlet okullarında karma eğitimin verildiği (göçmen ve Türk öğrencilerin beraber eğitim gördüğü) Samandıra Veysel Karani İlkokulu ve Esenler Kazım Karabekir İlkokulunda ebeveynleriyle birlikte yaşayan öğrenciler, veliler, öğretmenler ve okul idarecileri ile görüşülmüştür. Araştırmada karma araştırma yöntemi kullanılmış olup, 244 kişi ile çalışılmış ve elde edilen bulgular olduğu gibi aktarılmaya çalışılmıştır. Araştırmaya katılanlara Yarı Yapılandırılmış Görüşme Formları (Veli, Çocuk, Öğretmen/İdareci için ayrı hazırlanmış), Farklılıklara Saygı Tutum Ölçeği ve Okula Karşı Tutum Ölçeği uygulanmış ve deney grubunu oluşturan İstanbul Samandıra Veysel Karani İlkokulunda yer alan öğrencilere Farklılıklara Karşı Saygı Eğitimi verilmiştir. Ayrıca Suriyeli veliler ve öğretmen/idarecilerle farkındalık arttırmaya dayalı toplantılar yapılmıştır. Elde edilen verilerin girişi SPSS (versiyon 23.0) ile gerçekleştirilmiştir. Araştırma sonucunda Suriyeli velilerin ve öğrencilerin Türkçe bilmemelerinin iletişimin ve okula uyumlarının önünde engel teşkil ettiği, okul çevresinin göçmen çocuklara davranış biçimlerinin göçmen çocukların yaşıtlarını ve öğretmenlerini benimsemelerini etkilediği, Suriyeli ailelerin sosyoekonomik düzeyleri ile çocuklarının okul hayatı arasında ilişki olduğu, göçmen çocuğa eğitim veren öğretmenlere/idarecilere ve ailelerine farklılıklara saygı ve insan haklarına dayalı eğitimler verildiğinde çocukların farklılıklara saygı ve okula karşı tutum düzeylerinin arttığı sonucuna varılmıştır.
Cezalandırıcı okul disiplininin okul sosyal hizmeti ve onarıcı adalet açısından fenomenolojik yaklaşımla değerlendirilmesi
Günümüzde öğrenci olarak çocuklar, kendilerini olumsuz olarak etkileyen sayısız sosyal baskıların mağdurları olmaktadırlar. Çocukların karşılanmayan fiziksel ve duygusal ihtiyaçları onların okulda öğrenmelerine ve uyumlarına olumsuz etki etmektedir. Risk altında olan bu çocukların şiddet olaylarına neden olması ve okul sisteminde riskli davranış göstermeleri de kaçınılmaz hale gelmektedir. Türkiye'de ortaöğretim kurumlarında mevcut disiplin uygulamaları geleneksel yöntemler olan kınama ve uzaklaştırma gibi cezalara dayanmaktadır. Öte yandan okullarda riskli davranış gösteren bu öğrencilere uygulanan disiplin cezalarının etkin ve işlevsel olmadığını ortaya koyan çok sayıda araştırma olmasına rağmen ülkemizdeki okullarda disiplin cezaları okulların varoluşundan beri uygulanmaktadır. Mevcut disiplin uygulamalarına eleştirel bakıldığında öğrencilerin "problem" olarak değerlendirildiği ve prosedürlerin cezaya odaklandığı çıkarımı yapılabilmektedir. Bu mevcut durumdan yola çıkılarak bu araştırmanın evreni okul sisteminin önemli aktörleri olan öğretmen, öğrenci ve veliler seçilmiştir. Nitel araştırma yaklaşımlarından yorumsamacı fenomenolojik yaklaşımı kullanılarak gerçekleştirilen bu çalışmada Rize İlinde ortaöğretim düzeyindeki riskli davranış gösteren öğrenciler ile bu özelliğe sahip çocuğu olan veliler ve öğretmenlerin geleneksel disiplin uygulamalarındaki yaşanmış deneyimlerinin keşfedilmesi amaçlanmıştır. Yorumsamacı perspektif kullanılarak öğrenci öğretmen ve velilerin disiplin süreçlerinde yaşadıklarına, yaptırımlara ve yaptırım sonrası deneyimlere odaklanılmıştır. Bu bağlamda 16 öğrenci, 15 öğretmen ve 12 veli ile derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilerek veriler toplanmıştır. Görüşmeler sonrası elde edilen veriler, yorumsamacı fenomenolojik analiz yöntemi kullanılarak öğrencilerin deneyimleri, öğretmenlerin deneyimleri ve velilerin deneyimleri olarak üç ana tema altında yorumlanmıştır. Bu bulgular ışığında okullarda uygulanan eksiklik temelli geleneksel disiplin yöntemlerine alternatif olarak pozitif okul iklimi ve kültürü, saygılı sosyal ilişkiler ile sağlıklı ilişkisel işlevler oluşturulmasına imkân veren bir onarıcı okul sosyal hizmet müdahale modeli önerilmiştir.
Evli çiftlerin ayrılma-bireyleşme düzeyleri, bağlanma stilleri, kaygı düzeyleri ve aile işlevselliği arasındaki ilişki
Çocukluk döneminde ayrılma-bireyleşme sürecinin nasıl geçirildiği, yetişkinlikte bireyin psikolojik ve sosyal sağlığını etkilemektedir. Ayrılma-bireyleşme sürecinin başarılı geçirilememesi düşük öz saygıya, yüksek kaygıya, iletişim problemlerine, ikili ilişkilerde sorunlara yol açabilmektedir. Bu durum evlilik yaşantısını ve aile işlevselliğini olumsuz etkileme riskini taşımaktadır. Toplumun psikolojik ve sosyal sağlığının korunması ve geliştirilmesinde işlevsel ailelerin önemli bir yeri vardır. Tüm bu bilgilerin ışığında bu tezin temel amacı, evli çiftlerin ayrılma-bireyleşme düzeyleri, bağlanma stilleri, kaygı düzeyleri ve aile işlevselliği düzeyleri arasındaki ilişkinin belirlenmesidir. Araştırma nicel bir araştırmadır ve ilişkisel tarama modeli kullanılmıştır. Araştırmanın evrenini evli çiftler oluşturmaktadır. Ancak tüm evli çiftlerin listesine ulaşmak mümkün olmadığı için, olasılıklı olmayan örnekleme yöntemlerinden kartopu örnekleme yöntemi kullanılmıştır. Bu doğrultuda 237 evli bireye ulaşılmıştır. Araştırma verileri toplanırken, araştırmacı tarafından geliştirilen sosyo-demografik bilgi formu ve çiftleri/evliliklerini tanıtıcı bilgi formu, Ayrışma–Bireyleşme Ölçeği, Bağlanma Stilleri Düzeyleri Ölçeği, Durumluk-Sürekli Kaygı Ölçeği ve Aile İşlevsellik Tarzı Ölçeği kullanılacaktır. Etik Kurul izni alındıktan sonra gönüllü katılımcılardan veriler toplanmıştır. Araştırmanın nicel veri analizinde SPSS 24.0 programı kullanılmıştır. Çalışmada ölçek puanları hesaplanmış ve puanların normal dağılım gösterdiği sonucuna ulaşılmıştır. Puanların normal dağılım göstermesi nedeniyle çalışmada parametrik test teknikleri kullanılmıştır. Ölçek puanının demografik özelliklere göre farklılık gösterme durumunun analiz edilmesi için t testi ve ANOVA testi kullanılmıştır. Ölçekler arasındaki ilişkileri incelemek için korelasyon ve regresyon analizleri yapılmıştır. Güvenli bağlanan bireylerin, yüksek ayrılma-bireyleşme düzeyine sahip olduğu, ayrılma-bireyleşme düzeyi azaldıkça kaygı düzeylerinin arttığı ve aile işlevsellik düzeyinin azaldığı sonucuna ulaşılmıştır. Araştırmanın sonuçları, ilgili kuram bilgisi ve diğer araştırmaların bulguları/sonuçları ile tartışılarak konuya ilişkin önerilerde bulunulmuştur.
E-spor oyuncularının algıladıkları sosyal destek, aile iklimi ve yetişkin bağlanma stillerinin oyun bağımlılığı üzerine etkisi
Bu araştırma e-Spor oyuncularının algıladıkları sosyal destek düzeyinin, aile iklimlerinin ve yetişkin bağlanma stillerinin oyun bağımlılığı üzerine etkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Yeni bir meslek ve eğlence alanı olarak görülen e-Spor olgusunun içinde bulunan gençlerin bu faaliyetleri gerçekleştirirken biyo-psiko-sosyal sağlıklarının korunması ve sürdürülmesi önem taşımaktadır. Bu bağlamda e-Spor oyuncularının problemli oyun oynama davranışlarına yol açacak etkenlerin belirlenmesi ve uygun müdahaleler geliştirilmesi önem taşımaktadır. Nicel araştırma yöntemi ve ilişkisel tarama modeli ile gerçekleştirilen bu araştırmada, Ankara'da bulunan 11 üniversitenin e-Spor topluluklarına üye olan 211 e-Spor oyuncusu Kişisel Bilgi Formu, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği, Aile İklimi Ölçeği, İlişki Ölçekleri Anketi ve Oyun Bağımlılığı Ölçeği'nden oluşan soru formunu doldurmuştur. Katılımcılardan elde edilen veriler SPSS 17 (Statistical Package for the Social Sciences) yazılımı ile analiz edilmiştir. Verilerin homojen dağılıp dağılmadığı test edilmiş, homojen dağılan verilerde parametrik testler, homojen dağılmayan verilerde non-parametrik testler kullanılmıştır. Oyuncuların neredeyse her gün, yaklaşık 2-4 saat oyun oynadığı, yarısından fazlasının oynadıkları oyun üzerinden gelir elde ettiği ve oyunla ilişkili videoları izlediği görülmüştür. Oyuncuların oyun oynama motivasyonları sırasıyla eğlenmek, vakit geçirmek, bu alanda çalışma/gelir elde etmek, stres atmak/sorunlardan uzaklaşmak, rekabet etmek, oyun oynamayı sevmek, sosyalleşmek, alışkanlık olarak oynamak, başarı hissini deneyimlemekten oluşturmaktadır. Oyuncuların büyük çoğunluğu problemli oyun oynama davranışına sahiptir. Gamer türü oyuncular progamer türü oyunculara göre Oyun Bağımlılığı Ölçeği'nden yüksek puan almışlardır. Daha uzun süre ve sık oyun oynayan, daha uzun süre video izleyen oyunculara daha az sürelerde oyun oynayan ve daha az sürelerde video izleyen oyunculara göre Oyun Bağımlılığı Ölçeği'nden yüksek puan almışlardır. Algıladıkları sosyal desteği düşük olan, olumlu aile iklimi bulunmayan, güvenli bağlanma stiline sahip olmayan oyuncular Oyun Bağımlılığı Ölçeği'nden yüksek puan almışlardır. Oyuncuların oyun bağımlılığını yetişkin bağlanma stillerinin yordadığı ancak aile iklimlerinin ve algıladıkları sosyal desteğin yordayıcı olmadığı bulunmuştur.
Alman çocuk koruma sisteminde Türkiyeli ailelerin kültür ve göç bağlamında koruyucu aile olma deneyimi
Bu araştırmada, 1960'lı yıllarda iş gücü kapsamında Almanya'ya göç eden işçilerden koruyucu aile olan Türkiyeli ailelerin deneyimleri ele alınmaktadır. Çalışmada elde edilen veriler üç başlık altında toplanmıştır. Koruyucu aile, Kurum, Koruma altına alınan çocuk ve çocuğun biyolojik ailesi. Çalışma, Alman çocuk koruma sisteminin ve koruyucu aile olgusunun tarihçesini ve yasal dayanaklarını Türkçe literatüre kazandırmayı hedeflemektedir. Berlin ve Kuzey Renvestfalya eyaletlerinde 16 koruyucu aile ve koruyucu aile alanında hizmet veren iki sivil yüklenici araştırma kapsamına alınmış olup derinlemesine görüşme yöntemi ile nitel veriler elde edilmiştir. Araştırma verileri, koruyucu ailelerin göçmen olarak yaşadıkları bir ülkede, meşakkatli bir deneyim olan koruyucu aile olmayı tercih etmelerinde en büyük etkenin insanlara yardımcı olma isteği olduğunu ortaya koymaktadır. Dini ve milli kimliğe sahip çıkma arzusu, ailelerin bu sisteme dahil olmalarında ikinci temel motivasyon olmuştur. Araştırma, çok kültürlü uygulamaların bu modeldeki önemini ortaya çıkarmıştır. Göç, kültür, kimlik, aidiyet gibi sosyal hizmetin daha çok makro yönüne vurgu yapan önemli unsurların dikkate alınmasının güvenli bağlanma, sağlıklı kişilik gelişimi, aidiyet duygusunun oluşumu gibi mezzo ve mikro düzeyde olumlu değişimler yarattığını göstermiştir. Araştırmanın önemi göçmen kökenli ailelerin Gençlik Daireleri ile ilgili "korku ve güvensizlik" algılarının temel nedenini ortaya çıkarmaya dayanmaktadır. Ailelerin deneyimlerine göre Türkiyeli ailelerin Gençlik Daireleri ile ilgili olumsuz ön yargıları bu kurum hakkındaki duyumlardan kaynaklanmaktadır. Ayrıca Türkiyeli koruyucu ailelerin çoğunun Gençlik Daireleri ile ilgili görüşlerinin daha çok olumlu olduğu gözlemlenmiştir. Görüşmecilerden elde edilen veriler, Gençlik Dairelerinin göçmen kökenli çocukları koruma altına alırken genellikle çocuğun yüksek yararını baz aldığını ortaya çıkarmıştır. Bununla beraber kurumlarda çalışan bazı görevlilerin münferit tavırlarının kurumun tamamına atfedilemeyeceği de katılımcılarca dile getirilmiştir. Türkiyeli göçmenler arasında koruyucu aileler genel olarak olumlu tepki ile karşılaşsa da koruyucu aile olmayan çoğu Türkiyeli ailenin bu zorlu durumu göze alamadığı müşahede edilmiştir. Almanya'da yaşayan Türkiyelilerin farklılıkları da göz önünde bulundurulduğunda dini unsurların, koruyucu aile olmayı tercih etmemede önemli olduğu gözlemlenmiştir.
Türkiye'de risk altındaki ailelerin psikososyal destek ihtiyaçlarının analizine yönelik bir model önerisi
Aile sahip olduğu işlevler nedeniyle her toplum için önemli bir kurum olmuştur ancak küresel ekonomik politikaların da etkisiyle günümüzde sayısız risklere maruz kalmaktadır. Bu bağlamda araştırmamızın temel amacı Türkiye'de risk altındaki ailelerin psikososyal destek ihtiyaçlarına yönelik olarak model önerisi geliştirmektir. Bu kapsamda nitel araştırma yöntemi kullanılarak 15 aile, 11 saha çalışanı ve 10 uzman (akademisyen ve Bakanlık uzmanı) ile derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilerek veriler toplanmıştır. Araştırmanın sonuçlarına göre genel olarak; ailelerin etkin ve verimli bir psikososyal destek alamadıkları, aile desteklerinin genel itibariyle maddi destekle sınırlı kaldığı, ailelerin temel ihtiyaçları karşılanmadan psikososyal destek aşamasına geçilemeyeceği, sunulan hizmetler hakkında ailelerin yeterince bilgi sahibi olmadıkları, geçici olarak sunulan yardımların aileyi risklerden kurtarmadığı, psikososyal desteğin tek bir ziyaretle verilemeyeceği, ailede ortaya çıkan bir sorunun zincirleme sorunlara yol açtığı, riskli ailelerin tespitinde belirli standart bir uygulama bulunmadığı, teori ve uygulama arasında fark olduğu, psikososyal desteğin yalnızca Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından sunulması gerektiği algısının olduğu, kurumlarda/kuruluşlarda profesyonel personel eksikliği, personelin özlük haklarının yetersizliği, iş yoğunluğu ve hizmet içi eğitimlerinin yeterli olmaması önemli sorunlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca aileler için en fazla risk teşkil eden sorunların; ekonomik sorunlar, işsizlik, genel eğitim sorunları, çocukların yaşadığı sorunlar, gelecek kaygısı, sosyal güvencenin olmaması, yaşanan konutun uygunsuzluğu, erken yaşta evlilikler, göç öyküsü, ailede engelli ya da yaşlı birey olması, kısıtlı sosyal-çevresel destek, ailede sağlık sorunları olan birey olması, tek ebeveynli aileler, şiddet, boşanma, suça sürüklenme, alkol ve madde kullanımı, kumar bağımlılığı ve çok eşlilik olduğu sonucu ortaya çıkmıştır.
Otizmli çocuğa sahip ailelerin psikososyal ve finansal yüklerine ilişkin deneyimleri
Bu çalışmada, otizmli çocuğa sahip ailelerin yaşadıkları psikolojik, sosyal ve finansal zorluklara ilişkin ebeveynlerin ve bu alanda görev yapan farklı profesyonellerin deneyimleri ele alınmıştır. Çalışmanın verileri nitel araştırma yöntemlerine uygun olarak yirmi ebeveyn ve on yedi profesyonel ile yarı yapılandırılmış görüşme formları ile derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilerek toplanmıştır. Elde eilen bulgular tanının öğrenilmesi, sosyal yaşam, finansal zorluklar ile öneri ve ihtiyaçlar olmak üzere dört farklı tema altında toplanmıştır. İlk tema olan tanının öğrenilmesi; tanı sürecinde yaşanan zorluklar, tanı süürecinin uzunluğu, tanı yaşının geç oluşu, çok ve çaresizlik, kabullenememe, kendini suçlama, geleceğe dair planların değişmesi vb. ailelerin tanıya yönelik psikolojik tepkileri ve benzeri olarak belirlenmiştir. İkinci tema olarak sosyal dışlanma, toplumsal tepkiler, toplumsal yaşama katılımın azalması, aile içi ilişkileri eğitim ve sağlık alanında yaşana zorluklar ile istihdam alanında yaşanan zorluklar şeklinde belirlenmiştir. Üçüncü tema olan finansal zorluklar teması altında tedavi maliyetleri, eğitim maliyetleri, ekstra maliyetlere ait kategoriler yer almaktadır. Son tema olan öneri ve ihtiyaçlar teması altında ise ailelere, profesyonellere ve politika yapıcılara yönelik öneriler ile ihtiyaçlar yer almaktadır. Aileler tanının öğrenilmesi ile birlikte psikolojik bir yükün altına girmekte, toplumdan izole olmakta ve çocuklarının ihtiyacı için finansal zorluklar yaşamaktadır. Özellikle finansal zorluklar ailelerin iyilik halini olumsuz etkilemekte ve bu durum doğrudan çocuklarına yansımaktadır. Çocukları için neler yapılabileceğini bildikleri halde buna finansal açıdan güç yetiremeyen aileler kendilerini yetersiz ve çaresizlik hissetmektedirler.
Çocuklara yönelik şiddet ve bağlanma ilişkisinin incelenmesi: Futbol altyapı örneği
Bu araştırmanın amacı, futbol altyapılarında çocuğa yönelik şiddetin bağlanma biçimleri ilişkisiyle incelenmesidir. Sportif faaliyetlerin çocukların benlik saygılarına ve biyo-psiko-sosyal gelişimlerine olumlu katkılar sağlayabilecek nitelikte olması, ancak çocuklar için güvenli, sağlıklı ve çocuk dostu spor ortamlarının sağlanması ile mümkün olabilir. Araştırmada nicel araştırma tasarımı kullanılmıştır. Araştırma örneklemi, Çınar Spor, Akderegücü ve İncirlispor futbol kulüplerinde spor yaşamlarına devam eden ve 14-18 yaş aralığında bulunan çocuklar arasından amaca uygun örnekleme yöntemi ile seçilen çocuk sporculardan oluşmaktadır. Çocuk sporcuların ve ailelerinin sosyo-demografik özelliklerini, çocukların spor yaşamlarına ve bağlı bulundukları futbol kulübüne ilişkin bilgileri, şiddete maruz kalma ve tanık olma deneyimlerini, maruz kaldıkları şiddet davranışı sonrasında ne olduğunu ve şiddete yönelik düşüncelerini açığa çıkarmak amacıyla araştırmacı tarafından hazırlanan Anket Formu ve çocuk sporcuların bağlanma stillerini ortaya koymak için Üç Boyutlu Bağlanma Stilleri Ölçeği (3BBSÖ) bu araştırmada veri toplama aracı olarak kullanılmıştır. Araştırma kapsamında 111 gönüllü çocuk sporcuya ulaşılmış ve katılımcılardan elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for the Social Sciences 20) adlı bilgisayar programı aracılığıyla analiz edilmiştir. Analizlerde sayısal değişkenler için tanımlayıcı istatistiklere (ortalama, standart sapma, minimum, maksimum), kategorik değişkenler için ise sıklık dağılımlarına (sayı, yüzde) yer verilmiştir. Değişkenler arasındaki ilişkinin saptanması ve anlamlı bir farklılık olup olmadığının belirlenmesi için önce Smirnow-Kolmogrow testi yapılmıştır. Test sonucunda verilerin normal dağılım göstermediği belirlenmiştir ve bu nedenle de veriler parametrik olmayan testler (Mann-Whitney U ve Kruskal-Wallis) ile analiz edilmiştir. Çocukların, altyapılarda şiddetin tüm türlerine uğradıkları ve tanık oldukları saptanmıştır. Şiddete uğradığını bildiren çocuklar arasında bu duruma yönelik bir çözüm arayan çocukların, durumu yok sayanlara göre daha fazla kaygılı-kararsız bağlanma stiline sahip oldukları saptanmıştır. İlerde, kendini rahat hissettiği bir ortamda eskiden şiddete uğradığını bir başkasıyla paylaşmayacağını ifade eden çocukların, paylaşabileceğini bildiren çocuklara göre daha fazla kaçınan bağlanma stiline sahip oldukları belirlenmiştir. Şiddete tanık olduğunu bildiren çocukların ise tanık olmadığını bildirenlere göre daha fazla kaygılı-kararsız bağlanma stiline sahip oldukları gözlenmiştir. Anahtar Sözcükler: Altyapı, bağlanma, çocuğa yönelik şiddet, futbol
Liseli ergenlerin ebeveyne bağlanma stilleri, empati düzeyleri ve saldırgan davranışları arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu tez araştırması ile ergenlerin ebeveyne bağlanma stilleri ile empati düzeyleri ve saldırgan davranışları arasındaki ilişki ele alınmıştır. Araştırmada aynı zamanda güvensiz bağlanma ve empati eksikliği sonucunda oluşan saldırgan davranışlara yönelik olarak okul sosyal hizmetine yönelik koruyucu ve önleyici müdahalelere ilişkin olarak öneriler sunulmaktadır. Bu araştırmada amaçlı örneklem yöntemi benimsenerek yaşları 13 ile 18 arasında değişen ve 2018-2019 Eğitim Öğretim yılında Ankara ilindeki liselere devam eden toplam 253 ergen bireyle çalışılmıştır. Araştırmada, nicel araştırma yöntemi modellerinden olan betimsel ve ilişkisel araştırma modelinden yararlanılmıştır. Araştırmanın verileri, demografik bilgileri içeren Kişisel Bilgi Formunun yanı sıra, Ebeveyne Bağlanma Envanteri (Anne ve Baba Formu), Empatik Eğilim Ölçeği ve Saldırganlık Ölçekleri ile elde edilmiştir. Elde edilen veriler Güvenirlilik Çözümlemesi, Pearson Korelasyon Testi, Bağımsız Gruplar T-Testi, One-Way ANOVA ve Post-Hoc Tukey Testi teknikleri ile çözümleme edilmiştir. Araştırmadan elde edilen analiz bulgularına bakıldığında liseli ergenlerin, ebeveyne bağlanma stilleri, empati düzeyleri ve saldırgan davranışları alt ölçek puanları arasında anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Elde edilen bulgular doğrultusunda okul iklimini etkileyen saldırgan davranışların önlenmesi amacıyla okul sosyal hizmet uygulamalarını şekillendirebilecek koruyucu ve önleyici müdahale önerileri sunulmuştur. Anahtar Sözcükler Ergenlik, bağlanma, saldırganlık, empati, okul sosyal hizmeti
Toplum ruh sağlığı merkezinden hizmet alanların içselleştirilmiş damgalanma ve sosyal işlevsellik durumlarının incelenmesi: Eskişehir örneği
Ciddi ruhsal hastalığı olan bireylerin tedavilerinde medikal modelden toplum temelli modele geçiş sürecinde olan ülkemizde yeni bir hizmet sunum şekli olarak Toplum Ruh Sağlığı Merkezleri kurulmuş ve bu merkezlerin ruh sağlığı hizmetlerinin temel yürütücü mekanizması olması planlanmıştır. Bu araştırmanın amacı Toplum Ruh Sağlığı Merkezinden (TRSM) hizmet alanların içselleştirilmiş damgalanma ve sosyal işlevsellikleri arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarmak, bu ilişkinin psikiyatrik sosyal hizmet bakış açısı ile incelenerek mevcut hizmetlerin –varsa- eksik yönlerine dikkat çekmek, TRSM hizmetlerinin geliştirilmesi için çözüm önerileri sunmak ve hizmet alanların yaşadıkları sorunlar hakkında farkındalık yaratılmasıdır. Araştırmada nicel araştırma tasarımı kullanılmıştır. Araştırma örneklemi, Eskişehir Devlet Hastanesi Toplum Ruh Sağlığı Merkezinden hizmet alan ve uygun örnekleme yöntemiyle seçilen 105 hastadan oluşmaktadır. Veri toplama aracı olarak Kişisel Bilgi Formu, Ruhsal Hastalıklarda İçselleştirilmiş Damgalanma Ölçeği (RHİDÖ) ve Sosyal İşlevsellik Ölçeği (SİÖ) kullanılmıştır. Elde edilen veriler SPSS 24.0 (Statistical Package for the Social Sciences 24.0) programı ile analiz edilmiştir. Çalışmada ölçek puanlarının normal dağılıma uygunluğunun belirlenmesi için basıklık ve çarpıklık katsayıları incelenmiş ve Kolmogorov-Smirnov normallik analizi yapılmıştır. RHİDÖ'ye ait Cronbach's Alpha puanı ,894 olarak bulunmuştur. Sosyal İşlevsellik ile Ruhsal Hastalıkların İçselleştirilmiş Damgalanması arasında ilişki Pearson korelasyon testi ile analiz edilirken Sosyal İşlevselliğin Ruhsal Hastalıkların İçselleştirilmiş Damgalanması üzerindeki etkisi lineer regresyon ile analiz edilmiştir. Çalışmada bununla birlikte Sosyal İşlevsellik ile Ruhsal Hastalıkların İçselleştirilmiş Damgalanmasının kişisel bilgilere göre farklılık gösterme durumu iki gruplu değişkenlerde bağımsız gruplar t testi, k gruplu değişkenlerde (k>2) tek yönlü ANOVA testi ile analiz edilmiştir. ANOVA testinde fark çıkması durumunda ikili karşılaştırmaya bakmak için Tukey testi kullanılmıştır. Araştırma sonucunda, RHİDÖ puan ortalaması 61,78±15,79, SİÖ puan ortalaması 122,38±21,80 olarak bulunmuştur. Buna göre RHİDÖ puanı beklenenden yüksek, SİÖ puanı beklenen seviyede çıkmıştır. TRSM'den hizmet alanlarda sosyal işlevselliğin içselleştirilmiş damgalanmayla ilişkili olduğu, sosyal işlevsellik ve içselleştirilmiş damgalanmanın birbirini negatif yönlü etkilediği bulunmuştur. Ayrıca içselleştirilmiş damgalanma ve sosyal işlevselliğin hastaların aldıkları tanı ve çalışma durumlarından etkilendiği, sosyal işlevselliğin kadınlarda daha yüksek olduğu ve içselleştirilmiş damgalanmanın ailede ruhsal hastalık geçmişi olmasından etkilendiği, diğer sosyodemografik değişkenlerin içselleştirilmiş damgalanma ve sosyal işlevselliği etkilemediği sonucuna ulaşılmıştır. Araştırma sonuçları doğrultusunda TRSM'lerde içselleştirilmiş damgalanmayı azaltmak ve sosyal işlevselliği artırmak için vaka yöneticiliği, ailenin tedavideki etkinliğinin artırılması, korumalı işyerlerinin yaygınlaştırılması gibi birtakım önerilerde bulunulmuştur.
Aile danışmanlarının danışmanlık süreçleri, becerileri, karşılaştıkları sorunlar ve öz-yeterlilik düzeylerinin belirlenmesi
Bu araştırmanın amacı aile danışmanlığı sertifikasına sahip olan aile danışmanlarının, danışmanlık süreçleri, sahip oldukları beceriler, karşılaştıkları sorunlar ve öz-yeterlilik düzeylerinin belirlenmesidir. Araştırma nicel araştırma tekniklerinden olan genel tarama modeliyle yapılmış betimsel bir araştırmadır. Araştırmanın örneklemini AÇSHB'nin belirlediği 2012 yılında yürürlüğe giren Gerçek Kişiler Ve Özel Hukuk Tüzel Kişileri İle Kamu Kurum ve Kuruluşlarınca Açılacak Aile Danışma Merkezleri Yönetmeliği'ne uygun olarak aile danışmanlığı sertifikasına sahip, özel aile danışmanlık merkezleri ve özel psikolojik danışma merkezlerinde çalışan 257 aile danışmanı oluşturmaktadır. Araştırmanın verileri araştırmacı tarafından oluşturulan anket formu ve Johnson, Baker, Kopala, Kiselica ve Thompson (1989) tarafından geliştirilen ve araştırmacı tarafından Türkçeye uyarlanan "Danışman Öz Yeterlilik Ölçeği (DÖYÖ) aracılığıyla toplanmıştır. Elde edilen verilerin analizi SPSS v25.0 programı, IBM AMOS ve R programlama dili kullanılarak yapılmıştır. Araştırmada ölçek uyarlama çalışması yapıldığı için öncelikle dil geçerliliği incelenmiştir. Ölçeğin geçerlilik ve güvenirlik analizi yapıldıktan sonra anket ve ölçeğe ilişkin verilerin çözümlenmesinde frekans, ki-kare testleri, Mann-Whitney U ve Kruskal-Wallis testleri yapılmıştır. Araştırmada aile danışmanlarının çoğunluğunun kadınlardan oluştuğu ve 40 yaşından küçük olduğu saptanmıştır. Katılımcıların büyük bir çoğunluğunun aile danışmanlığı sertifika eğitimi dışında başka bir eğitim aldığı ve en çok aldıkları eğitimin cinsel terapi olduğu belirlenmiştir. Araştırmaya katılan aile danışmanları danışmanlık süreçlerinde çoğunlukla çözüm odaklı aile danışmanlığı kuramını kullandıklarını, kendilerini en yetkin hissettikleri konunun iletişim olduğunu ve ailelerin kendilerine en çok iletişim konusunda başvurduğunu belirtmişlerdir. Araştırma sonuçlarına göre aile danışmanları yüksek öz yeterlilik düzeyine sahiptir. Daha uzun süre aile danışmanlığı yapanların, aile danışmanlığı eğitimi dışında başka eğitim alanların, danışmanlık süreçlerinde kuram ve tekniklerden yararlananların diğerlerine göre daha yüksek öz yeterliliğe sahip olduğu bulunmuştur. Ayrıca Danışman Öz Yeterlilik Ölçeğinin (DÖYÖ) geçerlilik güvenirlik analizleri doğrultusunda ölçeğin iç tutarlılığının yüksek ve bu ölçeğe dayalı olarak verilecek kararların isabetli ve güvenilir olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Yıkıcı davranışlar gösteren ilkokul öğrencilerine yönelik çözüm odaklı yaklaşıma dayalı grupla okul sosyal hizmet müdahalesi etkililiğinin incelenmesi
İlkokul çağında yıkıcı davranışlar gösteren çocukları anlamaya yönelik çalışmaların hem ülkemizde hem de yurt dışında yaygınlığı azdır. Postmodern yaklaşımlar içerisinde yer alan çözüm odaklı yaklaşım son yıllarda popüler olmaya başlamakla birlikte daha çok bireysel çalışmalara dayalı araştırmaların yapıldığı, gruba dayalı araştırmaların az olduğu görülmektedir. Bu yaklaşımın kısa sürede olumlu değişimleri hedeflemesi, kısa sürede oldukça fazla sayıda bireye ulaştığı düşünüldüğünde okul ortamında kullanılmasının yararlı olabileceği düşünülmüştür. Son yıllarda daha çok tercih edilir hale gelen ve sosyal hizmet müdahale yaklaşımları arasında giderek daha fazla yer edinmekte olan çözüm odaklı grupla sosyal hizmet müdahalesinin okullarda özellikle de ilkokul çağındaki çocuklarda sıkça gözlenen yıkıcı davranışlar (dikkat eksikliği hiperaktivite, davranım sorunu ve karşıt olma karşıt gelme davranışı) üzerinde etkili olup olmadığını incelemek bu araştırmanın amacıdır. Bu amaç doğrultusunda karma yöntemin kullanıldığı bu çalışmada tek grup ön test-son test deney deseni kullanılmış, 6 hafta süren grup çalışması sonucunda ulaşılan veriler, nicel ve nitel veri analizi kullanılarak elde edilmiştir. Bulgular, çözüm odaklı grupla okul sosyal hizmet müdahalesinin yıkıcı davranış gösteren ilkokul öğrencilerinde etkili olduğunu ortaya koymuştur. Bu çalışmanın halen okul sosyal hizmet uzmanları istihdam edemeyen ülkemizde, okul sosyal hizmetinin uygulama alanının gelişmesine katkı sağlayacağı, çocuk ve aileleri güçlendireceği, sorundan çok çözüme yönelik bakış açıları geliştirmelerine yardımcı olacağı düşünülmektedir.
Türkiye'deki Suriyeli ergenlerin psikolojik uyum ve kültürleşme sürecinin değerlendirilmesi: Altındağ örneği, Ankara
Bu araştırmada Ankara' nın Altındağ İlçesinde yaşayan Suriyeli ergenlerin psikolojik uyumu ile kültürleşme süreci öncesi ve kültürleşme süreci faktörlerinin psikolojik uyum ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla travma sonrası stres bozukluğu (TSSB), kaygı ile ilişkili bozukluk, duygusal ve davranışsal güçlük belirtileri ve sübjektif iyilik hali gibi psikolojik uyum göstergeleri ile yaş, cinsiyet, algılanan dışlanma ve ayrımcılık, algılanan sosyal destek, yaşam kalitesi ve diğer değişkenler arasındaki ilişkiler ele alınmıştır. Amaçlı örnekleme yöntemi kullanılarak belirlenen araştırma örneklemi; Ankara' nın Altındağ İlçesinde bulunan 8 okulda okuyan 11-17 yaş arası 347 Suriyeli ergenden oluşmaktadır. Araştırmada kullanılan formlar Arapça olup veriler; araştırmacı tarafından hazırlanan Kişisel Bilgi Formu, Arap Mutluluk Ölçeği, Çocuklar İçin Olayların Etkisi Ölçeği-8, Çocukta Anksiyete ile İlişkili Bozukluklar Formu, Güçler ve Güçlükler Anketi kullanılarak elde edilmiştir. Araştırmanın bulgularına göre katılımcıların; %62.5' i TSSB, %56.8' i kaygı ile ilişkili bozukluk belirtilerine ve %84.1' i düşük sübjektif iyilik haline sahiptir. Buna göre katılımcıların psikolojik uyum düzeyi düşüktür. Katılımcıların %66.6' sı en az bir yakınının hayatını kaybettiği ve %65.2' si göç edemeyen yakını olduğu görülmüştür. Katılımcıların psikolojik uyum düzeyi cinsiyet, yaş grubu, algılanan ayrımcılık, algılanan dışlanma, dil engeli, yaşam kalitesi, sosyal destek ve şiddete maruz kalma faktörlerine göre değişmektedir. Kadınların, orta ergenlik dönemindeki çocukların, ayrımcılık ve dışlanma algısına sahip olanlar ile dil engeli ile karşılaştığını, kötü bir yaşam kalitesine sahip olduğunu ve okulda şiddete maruz kaldığını bildiren Suriyeli ergenlerin psikolojik uyum düzeyi düşüktür. Araştırmanın hipotezlerine olarak psikolojik uyum göstergeleri birbiri ile ilişkilidir. TSSB, kaygı ile ilişkili bozukluklar ve duygusal ve davranışsal güçlük puanları artarken sübjektif iyilik hali azalmaktadır. Suriye' de yaşanan iç savaş sonrasında göç eden Suriyeli ergenlerin savaş sürecinde ve göç ettikten sonra yaşanan kültürleşme süreci sonucunda düşük bir psikolojik uyum sergilediği görülmüştür. Ruh sağlığı hizmetleri ile sosyal hizmetlerin mevcut çabalarının arttırılması ayrıca okul ortamında akran ilişkilerine yönelik rehberlik hizmetlerinin desteklenmesi kültürleşme stresini azaltarak psikolojik uyuma katkı sağlayacaktır.
Berlin'deki Türk göçmenlerin Suriyeli mültecilere yönelik görüş ve tutumları üzerine bir çalışma: Berlin/ Almanya örneği
Bu araştırmanın amacı Almanya'da yaşayan Türkiye kökenli göçmenlerin iç savaş sonrası Suriye'den Almanya'ya göç etmiş olan Suriyeli mültecilere ilişkin görüş ve tutumlarının incelenmesidir. Araştırmada nicel ve nitel araştırma yöntemlerinin bir arada kullanıldığı karma araştırma deseni kullanılmıştır. Araştırma örneklemini en az beş yıldır Almanya'da yaşayan ve 25 yaş üstü olan, araştırmaya katılmaya gönüllü Türkiye kökenli göçmenler oluşturmaktadır. Araştırma Almanya'nın Berlin eyaletinde ikamet eden göçmenlerle yürütülmüştür. Araştırmaya katılan kişilerden veri elde edilmesi çerçevesinde nicel aşama kapsamında demografik bilgi formu ile Suriyeli mültecilere bakış açısı ölçeği uygulanırken, nitel aşamada yarı yapılandırılmış mülakat formu kullanılmıştır. Araştırmanın nicel aşamasında 129 kişiye ulaşılırken, nitel çalışma 9 kişiyle yürütülmüştür. Nicel veriler SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) 21 paket programı, nitel veriler ise MAXQDA2018 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Araştırma bulgularından elde edilen sonuca göre nicel aşamada Almanya'da yaşayan Türkiye kökenli göçmenlerin Suriyeli mültecilere bakış açıları üzerinde demografik veriler açısından anlamlı fark olmadığı saptanmıştır. Suriyeli mültecilere yönelik bakış açısı ölçeği maddeleri üzerinde cinsiyet açısından anlamlı fark bulunamamış, eğitim düzeyi açısından incelendiğinde ise 6, 8 ve 21. Maddelerde istatistiki olarak anlamlı fark saptanmıştır. Araştırma verilerinden elde edilen nitel bulgulara ilişkin sonuçlar incelendiğinde, Almanya'da yaşayan Türkiye kökenli göçmenlerin Suriyeli mültecilerin yaşadığını düşündükleri sorunları genel anlamda dışlanma, uyum, barınma, dil, işsizlik olarak sınıflandırdıkları saptanmıştır. Yaşanan sorunların ortak yanları olarak dışlanma, dil, uyum sorununun görüldüğü belirlenmiştir. Yaşanan sorunların farklılaşan yanlarına ilişkin dil kursu ve eğitim imkanlarının farklılığı, iş bulma, oturum izni almada farklılık şeklinde yorumladıkları saptanmıştır. Türkiyeli göçmenlerin Suriyeli mültecilere ilişkin uyum açısından yaşadığı sıkıntılarına ilişkin görüşlerinden yola çıkarak sosyal yapıya uyum gösterme, dil öğrenmede sorun yaşama, çalışmaya karşı olumsuz tutum sergileme şeklinde sıkıntılar yaşandığı belirlenmiştir. Uyum konusunda yapılması gerekenlere ilişkin ise, öncelikle mültecilerin çaba göstermesi gerektiği, işgücüne katılımın sağlanması gerektiği, eğitim ve bilinçlendirme çalışmalarına önem verilmesi gerektiği saptanmıştır. Suriyeli mülteci göçü sonrası Almanların Türklere yönelik bakış açısında değişiklik olup olmadığına ilişkin görüşlerden yola çıkarak göçmenlerin yarısının Almanların bakış açılarının daha çok olumlu anlamda değiştiğini düşündükleri, bilinçli kesimin ise farklı grupların ayırdına varabildiğinden dolayı herhangi bir değişiklik görmediği saptanmıştır. Türkiye kökenli göçmenlerin Suriyeli mültecilerin karışıklık bitse dahi Almanya'da kalmalarına ilişkin görüşlerinden yola çıkılarak göçmenlerin yarısının kalmalarında sakınca görmediği, bu anlamda sakınca görenler ve geri dönüleceği düşünmeyenler de olduğu belirlenmiştir. Mülteci sorununu değerlendirme konusunda sorunun boyutu, sorun hakkında yapılması gerekenler, üzücü bir süreç olması, sürecin zorluğu gibi açılardan konuya yaklaşıldığı saptanmıştır. Son olarak göçmen politikalarını geçmiş ve günümüz çerçevesinde değerlendiren Türkiye kökenli göçmenlerin göçmen grupları arasındaki farka, göçmenlere yönelik hizmetlerin ve politikaların değişimine, politika yapıcıların söylemleri ve günlük hayatta uygulanışı arasındaki farklara yönelik görüşleri üzerinden değerlendirmelerde bulundukları saptanmıştır. Anahtar Sözcükler: Göç, tutum, görüş, göçmen, mülteci, Almanya
Diz osteoartriti hastalarında adipoz kökenli mezenkimal kök hücre enjeksiyonu ve kortikosteroid enjeksiyonu tedavi etkinliklerinin ağrı, fonksiyon açısından retrospektif olarak karşılaştırılması ve osteoartrit evreleri ile ilişkisi
Bu çalışmada, Kellgren-Lawrence (KL) evre 2 ve 3 diz osteoartritli (OA) hastalarda Adipoz Doku Kaynaklı Mezenkimal Kök Hücre (ADMKH) ile kortikosteroid (steroid) enjeksiyonlarının kısa dönem ağrı ve fonksiyonel sonuçlar üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi ve bu etkilerin hem tedavi grupları arasında hem de KL evrelerine göre karşılaştırılması amaçlanmıştır. Bu retrospektif çalışmaya, 1 Haziran 2023 – 15 Temmuz 2024 tarihleri arasında diz osteoartriti nedeniyle kültürlenmemiş ADMKH içeren stromal vasküler fraksiyon (SVF) uygulanan 27 hasta ile yaş, cinsiyet ve KL evresi açısından benzer 27 steroid enjeksiyonu hastası dahil edilmiştir. Hastaların demografik özellikleri, KL evresi ile enjeksiyon öncesi, 4. ve 12. haftadaki klinik skorları kaydedilmiştir. Klinik skorların KL evresi ve tedavi gruplarına göre zamanla değişimi analiz edilerek gruplar arası karşılaştırma yapılmıştır. Ağrı, Vizüel Analog Skala (VAS) ve Western Ontario ve McMaster Üniversitesi Osteoartrit İndeksi (WOMAC) ağrı alt skoru ile; fonksiyonel durum ise Lequesne indeksi ve WOMAC'ın tutukluk, fiziksel fonksiyon ve toplam alt skorlarıyla değerlendirilmiştir. Gruplar arasında başlangıçta demografik özellikler ve klinik skorlar açısından fark bulunmazken, her iki tedavi grubunda da ağrı ve fonksiyonel durumda anlamlı iyileşme gözlenmiştir. Steroid grubunda 4. haftada belirgin klinik yanıt izlenmiş, ancak bu etki 12. haftada azalmıştır; MKH grubunda ise klinik yanıt 4. haftada gözlenmeye başlamış, ancak bu etki 12. haftada daha da artarak belirginleşmiştir. Ancak 4. ve 12. haftalarda iki grup arasında istatistiksel fark saptanmamıştır. KL evrelerine göre yapılan alt grup analizlerinde, steroid grubunda evre 2 ve 3 hastalar arasında anlamlı fark bulunmazken, MKH grubunda evre 2 hastalarda ağrı ve fonksiyon skorları evre 3'e kıyasla daha düşük seyretmiştir. Gruplar arası karşılaştırmalarda, KL evre 2 hastalarda 4. haftada fonksiyonel skorlar MKH grubunda daha düşük bulunurken; evre 3 hastalarda ise 4. haftada hem ağrı hem de fonksiyon skorları steroid grubunda daha düşük saptanmıştır. Sonuç olarak, her iki enjeksiyon yöntemi de diz osteoartritinde, ağrı ve fonksiyonel parametreler açısından anlamlı ve benzer düzeyde bir iyileşme sağlamıştır. Steroid enjeksiyonu 4. haftada daha belirgin etki gösterirken, MKH grubunda ise klinik yanıt 4. haftada gözlenmeye başlamış, ancak bu etki 12. haftada daha da artarak belirginleşmiştir. KL evrelerine göre değerlendirmede steroid grubunda evreler arası fark izlenmezken, MKH grubunda evre 2 hastalarda daha iyi klinik yanıt gözlenmiştir. Evreye göre gruplar arası karşılaştırmalarda, erken dönemde KL evre 2 hastalarda MKH enjeksiyonu; evre 3 hastalarda ise steroid enjeksiyonu daha avantajlı bulunmuştur. Bulgular, tedavi yanıtının enjeksiyon türü ve hastalığın evresine göre değişebileceğini göstermektedir.