Theses supervised by Yrd. Doç. Dr. Mehmet Kalpaklı
17 theses · İhsan Doğramacı Bilkent University
Divan şiirinde fahriye
ÖZET Kelime anlamıyla övünme, büyüklenme, şöhret, erdem gibi anlamlara gelen fahriye, edebiyat terimi olarak genellikle kasidede, bazen de gazel ve mesnevi gibi türlerde şairin kendisini övdüğü, felekten yakındığı, durumunu kaside sunduğu kişiye ilettiği bölümün adıdır. Şairin fahriye bölümünde kendisine yönelik bu övgüsünü Osmanlı toplumsal yapısı içinde çeşitli sebeplerle anlamlandırmak mümkündür. Bunların en önemlisi, fahriye yazmanın Osmanlı şiiri çerçevesinde bir gelenek olarak algılanması gerektiğidir. Fahriye bölümlerinde şairin, kendisini diğer şairlerden üstün konumda göstermek için uç benzetmelere ve mübalağalı ifadelere yer vererek, gerçeklikten uzak tasvirler ortaya koyduğu hep düşünülen bir husustur. Oysa, 14. yüzyıldan başlayarak, divan şiiri boyunca devam eden fahriye örnekleri gözden geçirildiğinde, öne çıkan saptamanın ideal bir şair nasıl olmalıdır sorusunun yanıtı olduğu görülmektedir. Dolayısıyla fahriye bölümleri, şairleri olmaları gereken üst konuma yönlendirerek eğitici ve olumlu bir işlev üstlenmektedir. Aynı anlayışla kaside türü de şairlerin sadece maddi kazanç sağlamak amacıyla ürettikleri şiir olmaktan çıkıp, farklı ve işlevsel bir konuma bürünmektedir. Fahriye örnekleri, aynı zamanda tezkirelerde ve divan dibacelerinde yer alan şairlik ve şiir değerlendirmeleri ile de örtüşmektedir. Bu da bizi bu bölümlerde ifade edilen benzetme kalıplarının tutarlı ve gerçekçi tanımlamalar olduğu sonucuna götürmektedir. Anahtar sözcükler: fahriye, kaside, övünme, dîvan şiiri
Cumhuriyet Dönemi tarihî romanları 1923-1946: "eski" kahramanların yeni söylemleri
Bu tez, 1923 ila 1946 arası yani Cumhuriyet'in kuruluşundan çok partili hayata geçiş dönemine kadar yazılmış tarihî romanların niteliksel ve niceliksel olarak incelenmesinden oluşmaktadır. Bu dönemde yazılan tarihî romanlar için yaygın olan görüş bunların Türk Tarih Tezi'nin etkisiyle oluşturulduğu ve ağırlıklı olarak Orta Asya Türk tarihini işlediği yönündedir. Ancak inceleme sonucunda tarihî romanların ağırlıklı olarak konusunun Osmanlı Devleti olduğu görülmektedir. Ayrıca "tarihî" oldukları savlanan bu kahramanlar, romanların yazıldığı zamanın düşün dünyasını birebir yansıtmaktadır. O halde bu kahramanlar ne ölçüde tarihî olabilirler? Yapılan inceleme sonucunda Cumhuriyet dönemi tarihî roman yazarlarının kusursuz bir kahraman yaratma edimine giriştikleri ve tarihî roman kahramanını da bu edimin bir parçası olarak gördükleri anlaşılmaktadır. Dolayısıyla yazar tarihî roman kahramanını, ulus-devlet oluşturma ve bilinci yaratma sürecinde edilgenleştirerek kendi amacı için araçsallaştırır. Sonuçta tarihî olduğu öne sürülen kahraman, 19. ve 20. yüzyılın ideolojik kavramları ve politik kavramlarıyla konuşturulur. Bütün bunlara ek olarak bugüne kadar tarihî roman konusunda yapılmış bibliyografik çalışmaların maddi yetersizliği ve yanlışlığı, edebiyat incelemelerinde 1923-1946 arasında yazılan tarihî romanların olgular üzerinden değil tamamen hâkim ideoloji olan Türkçülük üzerinden değerlendirildiğini göstermektedir. M. Turhan Tan, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, Enver Behnan Şapolyo, İskender Fahrettin Sertelli, Ziya Şakir Soku ve Apdullah Ziya Kozanoğlu gibi tarihî roman yazarlarının ürettiği tarihî romanların ilk baskı tarihlerinin bilinmemesi dönem hakkında yapılan genellemeleri geçersiz kılmaktadır. Tezin konusunu oluşturan dönemde yazılmış tarihî romanların popüler ve yaygın olduğu yönündeki tartışmalar ise baskı sayısı gibi olgular üzerinden değerlendirildiğinde gerçekçi görünmemektedir. Anahtar Kelimeler: Cumhuriyet Dönemi Tarihî Romanları, Kahramanın Edilgenliği, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, M. Turhan Tan, Ziya Şakir Soku, İskender Fahrettin Sertelli, Apdullah Ziya Kozanoğlu, Enver Behnan Şapolyo.
1850 - 1900 yılları arasında edebiyat yayıncılığı alanının yeniden biçimlenmesi ve edebiyat çevirileri piyasasının doğuşu
Bu tez çalışması, 19. yüzyılın ikinci yarısına tarihlenen edebiyatta modernleşme sürecini çeviri tarihi üzerinden okumayı amaçlamaktadır. Çevirinin ulus edebiyatının bir ögesi olması düşüncesi, ilk anda yadırgatıcı gelse de modern edebiyatın çeviri ile başladığı ileri sürüldüğü Osmanlı edebiyat tarihi anlatısı için bu konunun yeni bir bakış açısıyla ele alınması gerekli görünmektedir. Çevirinin hem modernleşme sürecinin zorunlu ve kaçınılmaz bir sonucu, hem de "doğru" modernleşmenin aracı olarak nitelendirildiği edebiyat tarihi söylemi 1900'lerin başından bu yana neredeyse sorgulanmadan kullanılmaktadır. Yakın dönemde yapılan ve kültürel çalışmalar yöntemlerinden faydalanan çeviribilim alanı ise katkılarına rağmen çevirileri hazırlayan ortamı güncellenmemiş edebiyat tarihlerine dayanarak yorumladığı için aynı söylemi devam ettirmektedir. Oysa Osmanlı modernleşme anlatısının kültürel çalışmalar ve tarih gibi araştırma alanlarında sorgulanıp yeniden kurgulandığı bir dönemde edebiyat çevirilerinin ortaya çıkışını hazırlayan koşulları ve saikleri yeniden değerlendirmek gerekir. Bu tezin amacı edebiyat çevirilerini, Pierre Bourdieu'nün kültürel üretimin alanına dair yöntemi çerçevesinde, ürünü oldukları kültürel, toplumsal ve ekonomik bağlama oturtarak ve temelde edebiyat yayıncılığı piyasasının yeniden biçimlenişi ile ilişki olarak ele almaktır. Yapılan inceleme, 19. yüzyılın ikinci yarısında hız kazanan merkezileşme hareketinin eğitimdeki yansımalarıyla birlikte ders kitaplarının özel bir önem kazandığını, bunun da özel matbaaların, dolayısıyla yayıncıların ortaya çıkışını ekonomik açıdan desteklediğini göstermektedir. Ayrıca eğitimin yaygınlaşması, şimdiye kadar belirtildiği üzere bir yandan okur sayısında bir artışa neden olurken öte yandan da yayıncılık ve çeviri piyasası için gerekli olan nitelikli iş gücü fazlasının, diğer bir ifade ile emeğini satmaya hazır bir figür olarak yeni çevirmen tipinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Sansür, 19. yüzyılın ikinci yarısında siyasete getirilen yasak nedeniyle edebiyat ve bilim alanındaki yayıncılık ve çeviri faaliyetini desteklemekle birlikte aslında çevrilecek yapıtların belirlenmesinde de önemli bir etken olmuştur. Sansür ve ülkenin içinden geçmekte olduğu zorlu ekonomik koşullar nedeniyle yayıncıların/matbaacıların ayakta kalabilmenin yolunu saray ile olumlu ilişkiler kurmakta bulduğu, sarayın da şimdiye kadar yansıtılandan çok daha etkin bir biçimde yayıncılık faaliyetlerini destekleyip bunlara yön verdiği anlaşılmaktadır. Kısacası, 19. yüzyılın son çeyreğindeki edebiyat çevirilerinin modernleşmenin içselleştirilmemiş zorunlu bir aşaması olmaktan çok modernleşmiş yayıncılık piyasasının ve iktidar ilişki ağlarının doğal bir sonucu olarak ortaya çıktığı anlaşılmaktadır.
Sûrnâmelerde 1582 şenliği
III. Murad'ın oğlu Şehzade Mehmed'in sünneti dolayısıyla 1582 yılında İstanbul'da büyük bir şenlik düzenlenmiştir. Bu görkemli şenlik pek çok edebî esere konu olmakla kalmamış, yeni bir edebî türün ortaya çıkmasına da vesile olmuştur. Surname adı verilen ve saray şenlikleri ile ilgili bu edebî türün ilk örnekleri Gelibolulu Âlî'nin Câıni'u 'l-Buhur Der Mecâlis-i Sûr'u ve İntizâmî'nin Sürname-i Hümâyûn'udar. Sûrnâmeler, 1 6. yüzyılda Osmanlı Devleti 'nde halkın gündelik hayatından saray göreneklerine, üretim ilişkilerinden çeşitli sanatsal formlara dek pek çok konuda önemli bilgi kaynaklarıdır. Bu metinler, içlerinde barındırdıkları malzemenin zenginliğiyle birçok araştırmacının dikkatini çekmiştir. Yapılan çalışmalarda, genellikle şenliğin kendisi üzerinde durulmuştur. Bu şenliğin sûrnâmelerde edebî ürünlere nasıl dönüştüğü üzerinde ise yeterince durulmamıştır. Bu tezde, Osmanlı şenlik geleneğine bağlı olarak ortaya çıkan surname türü genel özellikleriyle tanıtılmış ve bu türün ilk örnekleri olan Câmi'u'l-Buhur Der Mecâlis-i Sûr ve Sûrnâme-i Hümâyûn, 1582 şenliğini ele alış biçimleri bakımından incelenmiştir. Surname yazarlarının şenliği birer edebî metne nasıl dönüştürdükleri, kullandıkları anlatım biçimleri ve benimsedikleri söylem ele alınmıştır. Tezde, sûrnâmelerin, hem edebî pratikler hem de şenliklerin edebiyatla ilişkisine dair içerdikleri veriler bakımından, yazıldıkları devrin dil ve edebiyat anlayışını yansıttıkları belirlenmiştir. Gösterilerin kayda geçirilmesinde her iki surname yazarının da edebî bir dil oluşturma kaygısı güttüğü, söyleyişte özgünlük aradığı gözlemlenmiştir. İntizâmî ve Gelibolulu Âlî, eserlerinde aynı şenliği anlatmalarına karşın, ortaya çıkan metinler birbirinden çok farklıdır. İki surname yazarının şenliğe farklı şekillerde yaklaştıkları ve metinlerdeki anlatım biçimi ve söylemin bu farklı yaklaşımları yansıttığı ortaya koyulmuştur. anahtar sözcükler: Osmanlı, surname, söylem, 1582 şenliği iv
Akdeniz dünyasında becerinin yayılması. 16. yy`da Osmanlı denizcilik teknolojisi olarak deniz klavuzları
ABSTRACT DIFFUSION OF SKILL IN THE MEDITERRANEAN WORLD. OTTOMAN NAVIGATIONAL TECHNOLOGY DURING THE 16th CENTURY SEEN THROUGH SAILING-DIRECTIONS MANUALS Loupis, Dimitrios MA., Department of History Supervisor: Assist. Prof. Dr. Mehmet Kalpaklı September 2004 This thesis deals with the navigational technology, focusing on the sailing- directions texts, of the Ottomans during the 16lh century. It is divided into four chapters, the first of which discusses in general the development of the science and technique of navigation in the Mediterranean Sea from the Antiquity to the 1 6th century. The subject of the study is the technology that has to do with the orientation and not with the ship-building at all. A brief reference on the instruments used on ship board follows, while the chapter ends with the distinction between the astronomical and the plane navigation. The second chapter displays the Mediterranean world as a unity, where all sorts of exchange and interaction took place. Thus, the art of navigating the sea, that both unites and divides the shores around it, was one of the main features of the cultural exchange. The mariners of the enclosed sea shared a common life in the waters no matter their ethnic and mreligious provenance. Here the common language of the seamen, the "lingua franca" is under consideration. The third chapter discusses the sailing-directions text that were compiled in various languages again from the Antiquity to the 16th century, while the fourth and last chapter is concentrated on the three known 16lh- century Ottoman texts of this genre. The Ottomans, as well as other Mediterranean groups, were in the periphery of the navigational technology according to the results of the study. They produced a small number of original texts, nevertheless they took part in the diffusion of the navigational know-how. Keywords: navigation, navigational technology, sailing-directions texts, Piri Reis, Haci Muhammed Reis iv
Oktay Rifat şiirinde Güneş'in üç hali
ÖZET Oktay Rifat'ın (1914-1988) Perçemli Sokak (1956) adlı yapıtından itibaren geçirdiği şiirsel dönüşüm "dil"den "algı"ya doğru izlenebilecek bir sürece karşılık gelir. Bu kitabından itibaren Rifat şiirlerinde "güneş"in, önce bir analoji nesnesi olarak "benzerliklere" indirgenerek, Çobanıl Şiirler (1976) adlı yapıtından itibaren ise, bir doğa olgusu olarak "algı"ya indirgenerek kullanılmış olduğu görülmektedir. Rifat'ın doğayı benzerliklere indirgeyerek kullanımı hem arkaik toplumların anlamlandırma biçimlerine hem de despotik toplumların anlamlandırma biçimlerine karşılık gelecek tarzda bir üslûba dönüşmüştür. Perçemli Sokak'tan itibaren benzerlik ilişkileri "özdeşlik ilkesi" ve "eğretileme" kavramları doğrultusunda izlenebilir. Rifat'ın "kendisine benzetilen"le "benzeyen"i bir arada konumlandırdığı şiirlerinde benzerliklere indirgenmiş bir "çoğulluk" ürettiği tespit edilmiştir. Çünkü Rifat'ın bu şiirlerinde güneş, kendisine niteliklerinden herhangi biri aracılığıyla benzeyen şeylerle "özdeş" tutularak ele alınmıştır. Rifat şiirlerinde yer alış biçimlerine göre, "güneş-çoban", "güneş-baba", "meme-güneş", "güneş-dan", "güneş-kılıç" ve "güneş-anı" özdeşlikleri bu anlamda tipiktir. Güneşin benzerliklere indirgenerek kullanımı istisnaî olarak şairin Çobanıl Şiirler sonrası yapıtlarında da görülebilir: Bu istisna şiirler, Elifti (1980) içinde yer alan "Denklem" ve "Kaval" başlıklı şiirler ile Denize Doğru Konuşma (1982) içinde yer alan "Gün Doğuyor" başlıklı şiirdir. Rifat'ın 1973 yılında yayımlanan Yeni Şiirler'i içindeki "sultan şiirleri"nde öne çıkan ise eğretilemeli kullanımdır. Bu şiirlerde güneş, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Osmanlı şiirinin genel yapısını verebilecek bir kavram olarak öne sürdüğü "saray istiaresi" ile ilişki içindedir. "Saray istiaresi" kavramının "güneş"in nitelikleriyle "sultan"ın nitelikleri arasında kurulan benzerlik ilişkilerine dayalı olması, Rifat'ın "sultan şiirleri"yle öne çıkardığı sultanın şiirsel kullanımıyla yakınlık kurulabilmesine olanak tanımıştır. "Güneşin yakıcılığı" ile "sultanın öldürücülüğü" arasında kurulan ve "saray istiâresi"nin içeriğiyle uyumlu koşutluk, Rifat şiirinde sultanı niteleyen "cellat", yavuz", "sırtlan" ve "aslan" sözcükleriyle oluşturulan eğretilemelerle "tekil" bir söylem üretecek biçimde yeniden üretilmiştir. Bu "tekil söylem"e "1509 Depremi" başlıklı şiirde geçen "turuncu kuş" ifadesi, Ahmet Paşa'nın (ö. 1496-7) "Güneş Kasidesi"nde görülen "sultan imajıyla" uygunluk göstermesi bakımından eklemlenebilir. Oktay Rifat'ın Çobanıl Şiirler'inden itibaren ise, "özdeşlik ilkesi" ve "eğretileme" kullanımından "düzdeğişmece" kullanımının başat olduğu bir şiire yöneldiği öne sürülebilir. Düzdeğişmeceli uygulamalarda güneşin, kendisine benzeyen şeylerle değil, doğada aldığı farklı görünümlerine karşılık gelen doğal niteliklerinden herhangi biriyle temsil edildiği görülmektedir. Güneşin doğada aldığı farklı görünümlere indirgenerek düzdeğişmeceli kullanımı ise, "çoğul" bir söylemin üretilebilmesine olanak tanımıştır. anahtar sözcükler: özdeşlik ilkesi, eğretileme, düzdeğişmece, çoğulluk, tekillik
Lehcetü'l Hakayık'ta mizah söylemi
?Direktör? lakabıyla anılan Âlû Bey (1846-1899), gazete yazıları, tiyatrooyunları ve uyarlamaları, hikâye ve seyahat notları olan bir mizah yazarıdır. Âlû Beyyapıtlarıyla mizah anlayışının değişmekte olduğu Tanzimat döneminde yenileşmeninöncülerindendir.Bu çalışmada Âlû Bey'in Lehcetü'l Hakâyık adlı sözlüğündeki mizah söylemi?Mizah Söyleminin Yapısı ve çeriği? ve ?Mizah Söyleminin Çözümlenmesi?başlıklı iki ana bölümde değerlendirilmektedir. Birinci bölüm, ?Lehcetü'lHakâyık'tan Önceki Sözlük Çalışmaları ve Mizah Anlayışı? ve ?Metnin Özellikleri?olmak üzere iki alt bölümde ele alınmaktadır. Tezin bu bölümünde Osmanlıedebiyatındaki mizah ve sözlük geleneği açısından sözlüğün konumu tartışılmakta,sözlük ve mizah sözlüğü türleri bakımından yapıt irdelenmekte, sözlüğün içeriğiincelenmektedir.Tezin ? Mizah Söyleminin Çözümlenmesi? başlıklı ikinci bölümü, ? nsanOlmanın Ayırt Edici Özellikleri ve nsan Davranışları?, ?Kadın-Erkek lişkileri?,?Osmanlı mparatorluğu ile lgili Siyasal ve Toplumsal Söylem? ve ?DiğerMaddeler? olmak üzere dört başlık altında ele alınmaktadır. ? nsan Olmanın AyırtEdici Özellikleri ve nsan Davranışları? başlıklı bölümde insanın sözel, bedensel vedüşünsel boyutları hakkındaki sözlük maddeleri irdelenmektedir. ?Kadın-Erkeklişkileri? başlıklı bölümde kadınlar ve erkekler hakkındaki maddelertartışılmaktadır. ?Osmanlı mparatorluğu ile lgili Siyasal ve Toplumsal Söylem?başlıklı bölümde ise siyasal ve toplumsal konularla ilgili maddeler incelenmektedir.?Diğer Maddeler? başlığı altında diğer bölümlerde ele alınmayan sözlük maddeleriele alınmaktadır.Âlû Bey, Lehcetü'l Hakâyık'ta insanın düşünce ve davranışlarını, kadın-erkekilişkilerini, Osmanlı mparatorluğunun gündelik veya siyasal yaşamını ve kendidöneminin kültürel arka planını yansıtan konulara çoğunlukla yergiyle karşılık verir.Mizahı eleştirinin bir çeşidi olarak gören yazar, sözcüklerin kanıksanmış anlamlarınızeki bir üslupla yeniden tanımlarken bilinen ?hakikatlerin ironisi?ni sergiler.anahtar sözcükler: ironi, mizah, sözlük, yergi
II. Selim dönemi sonuna kadar Osmanlı edebi hâmîlik geleneği
ÖZETII. SEL M DÖNEM SONUNA KADAR OSMANLI EDEBà HÂMÃL KGELENEĞsen-Durmuş, Tûbâ IşınsuDoktora, Türk Edebiyatı BölümüTez Yöneticisi: Yrd. Doç. Dr. Mehmet KalpaklıKasım, 2006Bu çalışmada II. Selim dönemi sonuna kadar Osmanlı edebû hâmûlikgeleneği ele alınmaktadır. Tezde hâmûliğin tanımı, ortaya çıkışı veimparatorluk düşüncesiyle birlikte gelişimi incelenmiş ve Osmanlı devletindekonunun uygulanmasına gelinceye kadar farklı ve benzer bakış açılarımukayeseli bir zeminde ortaya konmuştur. ?Kuruluş Sürecinde OsmanlıEdebû Hâmûlik Geleneğine Genel bir Bakış?, ?Hâmû ve Eleştirmen: KuruluşSürecinde Osmanlıda Şiirin Takdûmi ve Değerlendirilmesi?, ?HâmûlikSisteminin Sanatçı,Hâmû ve Toplum Açısından Kazanımları? ve ?HâmûlikSistemine Yönelik Eleştirilerin Değerlendirilmesi? başlıkları altında ele alınantezin temel kaynaklarını şuarâ tezkireleri ve Topkapı Sarayı HazineArşivi'nden edinilen orijinal belgeler oluşturmaktadır. Yapılan bu çalışmasonucunda Osmanlıda hâmûlik sisteminin, Osmanlı şiirinin gelişmesinde vezenginlik elde etmesinde çok önemli bir rolü olduğu ortaya çıkmaktadır. Buzenginliğin elde edilmesinde sanat hâmûlerinin hem hâmû hem de eleştirmenolarak varlıkları önemli bir rol oynamaktadır. Bu duruma sanatçı açısındanbakıldığında akla ilk gelen kazanım câizedir. Oysa ki, câize sistemi etrafındaşekillenen polemiklerin, Osmanlıda bu sistemin bir teşrifâtı olduğu düşüncesidikkate alındığında ikinci planda kalması gerektiği ve hâmûlik sisteminin hemhâmûye hem de sanatçıya ?korunma ve otorite? gibi maddiyattan çok dahadeğerli imkanlar sağladığı belirtilebilir.Anahtar Kelimeler: Osmanlı Edebiyâtı, edebû hâmûlik geleneği, şâir-hâmûilişkisi câize.
Latîfî'nin eleştirel perspektifinden Osmanlı divan şiirinin poetikası
Osmanlı edebiyatında tezkire türünün en önemli temsilcilerinden biri olan Latîfî (1491-1582), Tezkiretü'ş-Şu'arâ (1546) adlı eserinde sergilediği sıra dışı söylemiyle bu tür içinde özgün bir yere sahiptir. Osmanlı şiirine, tezkiresinde ürettiği söylem çerçevesinde eleştirel bir bakış yönelten tezkireci, belirlediği ölçüt sistemiyle şiir sanatının seyrini de büyük ölçüde ortaya koymuştur. Eleştiri faaliyetinin, Latîfî tezkiresi düzleminde sorgulandığı bu tezde, tezkirecinin eleştirel tavrının gelenek çizgisinde yüklendiği anlamı belirlemek amaçlanmıştır. Osmanlı edebiyat eleştirisinin modern eleştiri kuramları içinde tam olarak bir karşılığı olmadığı dikkate alınarak tezkirede yer alan eleştirel söylem, gelenek ve belâgat ilminin özellikleri çerçevesinde irdelenmektedir. Bu bağlamda, tezin, ?Tezkiretü'ş-Şu'arâ ve Osmanlı Edebiyatında Eleştiri? başlıklı birinci bölümünde, tezkirede sergilenen eleştiri faaliyetinin niteliği, gelenek çizgisindeki konumu tartışılmakta ve Latîfî'nin tezkire geleneği içindeki özgünlüğü değerlendirilmektedir. Ayrıca Latîfî'nin meşhur şair tasnifi, geleneksel belâgat ilmi bağlamında irdelenmekte ve tezkire yazarına, yalnızca bu tasnif çerçevesinde özgünlük atfetmenin sıhhati sorgulanmaktadır. ?Latîfî'nin Eleştirel Perspektifinden Yansıyan İdeal Şair Modeli ve Şiir Sanatına Bir Bakış? başlıklı ikinci bölümün ?Şair? ve ?Şiir? başlıklı alt bölümlerinde, tezkiredeki eleştiri düzlemleri incelenmektedir. Bu düzlemler çerçevesinde, Latîfî'nin eleştirel söyleminden yansıyan ideal şair ve şiir modeli ele alınmakta ve tezkirede temsil edilen poetik söylem ortaya konulmaktadır.Anahtar sözcükler: Latîfî, tezkire, eleştiri, gelenek, şair, şiir
Pendnâme-i Azmî'nin Osmanlı nasihatnâme geleneğindeki yeri
Üç bölümden oluşan bu çalışmanın ilk bölümünde, Pir Mehmed Azmî Efendi'nin (ö. 1582) 1566 yılında Enisü'l-Ârifîn adıyla kaleme aldığı ahlak kitabının sonunda yer verdiği kısa nasihatnâme özelinde Osmanlı nasihatnâme geleneği üzerine yapılmış olan çalışmaların genel bir değerlendirmesine yer verilmektedir.Tezin ikinci bölümü, Azmî Efendi'nin metni ile Feridüddin Attar'ın Pendnâme'si arasındaki ilişki üzerinedir. Azmî Efendi'nin metninin telif mi tercüme mi olduğu sorusu üzerinden yürütülen bir tartışmayla Osmanlı dönemi tercüme geleneği içinde söz konusu metnin yeri sorgulanmaktadır.Tezin son bölümünde ise, Pendnâme-i Azmî'nin sözlü kültürle olan ilişkisi ve popülerliğinden yola çıkılarak nasihat metinlerinin üretildikleri toplumdaki işlevleri ele alınmaktadır.
"Macaristan meselesi" bağlamında Alvise Gritti'nin Osmanlı siyaseti içerisindeki rolü
Alvise Gritti is one of the most interesting and vivid characters appeared in both Ottoman and European history of the sixteenth century. As an Istanbul-born Venetian, Gritti was the son of Andrea Gritti, the Doge of Venice elected in 1523, from a non-Muslim Ottoman woman. Since he was accepted as illegitimate according to the Venetian law, he was deprived from the right of participation into the Venetian politics. He found the opportunity of having a political carrier in Istanbul, his birth place, where he had come to engage in commerce; mediated between the Ottoman sultan and the European states; and undertook important tasks in the ?Hungarian Question?, which was considered as one of the most important political problems of the period.ivThis thesis intends to peruse the life and the roles of Alvise Gritti within the Ottoman politics. In this context, besides the political conjuncture of the period, the family, the personality, and the extensive commercial and political networks of Alvise Gritti and the tasks that he undertook as part of the ?Hungarian Question? mainly by light of the Venetian sources.The thesis reaches the conclusion that Alvise Gritti is one of the ?versatile personalities? of his time; he advanced through the present political system and deposed by the same system whenever he started to use it for his benefits. Thus, it was deduced that the examination of the life of Gritti and his political roles is important and necessary not only to reveal a figure rarely appeared in the Ottoman history but also to understand the general political structure and the diplomatic relations of the period more clearly.
Yahya Kemal Beyatlı şiirinde düzyazı ve dünyevilik
Yahya Kemal Beyatlı (1884 - 1958) üzerine yapılan çalışmalarda, şairin niyetinin bir edebî ölçüt olarak kabul edildiği görülmektedir. Bu bakış açısı, Yahya Kemal'in şiiri üzerine yapılan yorumlarda ortaya çıkan çelişkilerin, tutarsızlıkların ve eksikliklerin nedenidir. Bu çalışmalarda, Yahya Kemal'in kendi şiiri hakkındaki argümanları parçalı bir şekilde ele alınmış ve bu argümanların içeriği bir bütün olarak sorgulanmamıştır. Oysa, Yahya Kemal'in argümanları bir bütün hâline getirildiğinde ortaya çıkan şiir tasarımı ?modern Batı lirik şiir? kuramlarının arka planını yansıttığı hâlde, bu şiir tasarımı ile Yahya Kemal'in şiiri arasında bir örtüşme yoktur. Yahya Kemal'in şiir tasarımı, ?mana / lafız?, ?mesel / berceste şi'r?, ?mihaniki ahenk (vezin) / deruni ahenk? ?ikili karşıtlıklar?ı üzerine kuruludur. Şair, bu ikili karşıtlıkların ikinci terimlerine imtiyazlı bir konum atfeder. Ancak, Yahya Kemal'in şiir tasarımı ile şiirleri arasındaki ilişki, ?yapısökümcü? bir stratejiyle çözümlendiğinde, bu şiir tasarımında görülenin tam aksine, bu şiirlerde, ilk terimlere, yani ?mana?ya, ?mesel?e ve ?mihaniki ahenk?e imtiyaz tanındığı ortaya çıkarılabilir. Yahya Kemal'in ?mana? ile ?lafız? arasındaki uyumu ifade eden ?deruni ahenk? kavramı konusundaki argümanlarının tutarlı olmadığı söylenebilir. Bu nedenle, bu kavramın Yahya Kemal çalışmalarında ihmal edilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. Bu kavramın yerine, ?mana? ile ?lafız? arasındaki uyuma karşılık gelebilecek her türlü dilsel aracın kullanılması çok daha işlevseldir. Bu noktada, Yahya Kemal'in şiirlerine özgü önemli bir ayrıntıya dikkat çekilebilir: Yahya Kemal'in şiirlerinde, ?mihaniki ahenk?, ?fonetik imla? ve ?imale? arasında bir iş birliği olduğu düşünülebilir. Bir vezin kusuru olarak ?imale?, gündelik dilin uzlaşımlarından sapmalara neden olmaktadır. Üstelik, Yahya Kemal'in şiirlerinde, bu sapmalar, ?fonetik imla? aracılığıyla, şiirlerin basımlarında özenle gösterilir. Dolayısıyla, ?mihaniki ahenk?, ?fonetik imla? ve ?imale? iş birliği Yahya Kemal'in şiirlerine bir müzikalite sağlar; ancak bu tür bir müzikalite, söz konusu şiirlerin iletişim işlevine herhangi bir zarar vermez. Öte yandan, bu çalışmada, Yahya Kemal'in şiirleri metin merkezli bir yöntemle çözümlenmiş, bu şiirlerde, dışa vurulamayan arzuların neden olduğu ?ressentiment? duygusunun ve dünyevi bir yaşam felsefesinin bileşenleri ortaya çıkarılmıştır. Bu çalışma, aynı zamanda, ?vezin? ve ?vezin-dışı ses örgüleri?nin birer dilsel araç olarak bu içeriği nasıl pekiştirdiğini de gösterme çabası içindedir. Tezde, Yahya Kemal'in şiirlerindeki mecaz örgüsünün, ?metafor? yerine, ?metonimi? ağırlıklı bir yapıya sahip olduğu da vurgulanmıştır.mana, mesel, mihaniki ahenk, düzyazı, dünyevilik
Türkçe edebiyatta kolektif belleğin yansımaları
Türkçe Edebiyatta Kolektif Belleğin Yansımaları? başlıklı bu çalışmada, edebî metinlerin, özelde anlatıların kolektif belleğin ifşasında işlevsel olduğu iddiası savunulmakta ve bu ifşanın gerçekleşme biçimleri ele alınmaktadır. Bu iddianın temellendirilmesi için ilk olarak kolektif belleğin kavramsallaştırılma biçimleri ele alınarak çalışmada başvurulan kolektif bellek tanımı belirlenmektedir. Çalışmanın ikinci bölümünde, kolektif bellek ile anlatı arasındaki ilişki, Jan Assmann'ın hatırlama figürlerinin anlatısallığına yönelen üçlü karakterizasyonundan hareketle açımlanmakta; zaman-mekân, gruba bağlılık ve tarihin yeniden kurulması eksenlerini temel alan bu üçlü karakterizasyonun edebî anlatılara içkin öğelere işaret etmesi durumu tartışılmaktadır. Anlatıların bu hatırlama figürlerinin ilişkili olduğu bellek yüküne edebî düzlemde nasıl zemin hazırladığı sorusuna olası bir cevap, "Belleği Okumak: Bir Yöntem Denemesi" başlıklı üçüncü bölümde irdelenmektedir. Bu bölümde, edebî metnin doğası gereği yöntemsel olduğu varsayımı temellendirilerek, bu nitelikten ötürü anlatıların tabi tutulacağı incelemelerin bir üstyöntemi gerektirdiği düşüncesi ortaya koyulmaktadır. Ardından, sözü edilen üstyöntemin anlatının şekillenmesi ve aktarımı düzlemlerini inceleme nesnesi olarak kabul ettiği, anlatılar üzerinde gerçekleştirilecek incelemelerin bu dolayımlarda anlatıların geliştirdiği yöntemselliğin ta kendisine yöneldiği düşüncesi vurgulanmaktadır. Çalışmanın dördüncü bölümünde, yukarıda işaret ettiğimiz inceleme üstyöntemiyle Mario Levi'nin İstanbul Bir Masaldı, Markar Esayan'ın Karşılaşma ve Seyit Alp'in Şawk isimli anlatılarının kolektif bellek yükü ile kurduğu ilişkilerin edebî düzlemdeki ifade biçimleri ifşa edilmekte, Türkçe edebiyat metinleri üzerinde gerçekleştirilebilecek olası bellek okumaları örneklenmeye çalışılmaktadır. Çalışmada temel alınan kuramsal çerçevenin ışığında önerilen okuma yöntemiyle incelenen metinlerde gözlemlenen, kolektif belleklere edebî araçlarla işaret edilebilmesi durumunun Türkçe edebiyattaki yansımalarıdır.
Osmanlı-Türk romanında ulusal oryantalizm ve oryantalist uluslaşma
Osmanlı-Türk romanı, kendi kısa tarihi içinde uzun sayılabilecek bir dönem İstanbul'la sınırlı kalmıştır. Kimi yazarlar, metnin kurgusal coğrafyasını Anadolu'ya doğru genişletmeye başladıklarında, merkezden periferiye doğru olan hareket, gecikmiş modernliğin yarattığı büyük bir baskının ve uluslaşma sürecinin yarattığı zihinsel bir atmosferin etkisi altındaydı. Bu dönemde ortaya konan metinlerde bir iç Orient olarak metinselleştirilen Anadolu'nun temsilleri oldukça sorunludur.Edward Said'in Doğu üstündeki Batı hegemonyasının arkeolojik bir çözümlemesini yaptığı çalışması Oryantalizm'den teorik bir çerçeve olarak yararlanan bu çalışma, erken dönem Cumhuriyet aydın ve bürokratları tarafından Anadolu'nun oryantalize edilmesi sürecini analiz etmeyi amaçlamaktadır. Analiz; üretilen temsillerin, ağır manipülasyonlara uğrayan bilginin, ayrımcı söylemlerin Anadolu'nun gerçeğiyle ilgisi olup olmadığı sorusuyla ilgilenmeyecektir. Bunun yerine, Kemalist kadronun modernleştirme ve yeniden kurma yükü ardındaki gerçek motivasyonları aydınlatmaya girişecektir. Bu amaçla, çalışmanın bütüncesini oluşturan metinler şunlardır: Küçük Paşa (Ebubekir Hazim), Vurun Kahpeye (Halide Edip), Yaban (Yakup Kadri), Toprak Kokusu (Resat Enis), Bizim Köy (Mahmut Makal) ve Toprak Uyanırsa (Sevket Sureyya Aydemir).Bu çalışmada incelenecek olan oryantalize etme süreci uluslar/kültürler-arasında değil de yerel ölçekte ortaya çıktığı için ve uluslaşma ile yakından ilgili olduğu için söz konusu süreci ifade eden olgu ?ulusal oryantalizm? olarak kavramsallaştırıldı. Oryantalizm ve etkileri ilk bölümde tartışıldıktan sonra, ikinci bölümde metin politikaları ve stratejileri ?ulusal oryantalizm? perspektifinden hareketle incelendi. Son bölümde, Anadolu'nun oryantalize edilmesi ile Türkleştirilmesi arasındaki ilişki, ?ulusal oryantalizm?in metinsel politikalarının ?uluslaşma? merkezinde okunmasıyla ortaya konuldu. Bu nedenle bu bölüm de, ?Oryantalist Uluslaşma? başlığıyla sunuldu.Bu çalışmada ortaya konan analize göre, Anadolu'nun oryantalize edilmesi aracılığıyla Cumhuriyet'in kurucu kadrosu, Batı'yla olan karşılaşmasının ağır yükünü hafiflettiği gibi; o dönemde nüfusun yüzde 85'ini oluşturan ve Kemalist devrimlere karşı potansiyel bir tehlike olarak belirebilecek bir kitleyi (köylüler ve/veya Anadolu insanı) kontrol etmeyi amaçlıyordu. Bu motivasyonlar, erken Cumhuriyet döneminin yeni bir kolektif kimliğin yaratılması ile ilgili kimi politikalar ve icraatlarla yakından ilgiliydi: ?homo-Ottominacus? ve köylüyü Türk'e dönüştürmek, toplumsal solidarizmi sürdürmek ve sınıflaşmayı engellemek. Söz konusu süreç, ulus-devletin sembolleri, ritüelleri ve sınırları için gönüllü bir şekilde can verecek vatandaşların yaratılmasını sağladı. Bu bakımdan denilebilir ki, bu çalışmada incelenen romanların temsil ettiği metinler de sürecin etkin parçaları olarak iş gördü. Bir bakıma ulus-devlet metnini yarattı; metin de ulus-devletini.Anahtar sözcükler: Anadolu romanı, köy romanı, oryantalist uluslaşma, ulusal oryantalizm.
Ulus-devletleşme süreci ve Türk edebiyatının inşası
Bu tezde, ulus-devletleşme süreci ve Türk edebiyatı arasındaki ilişki odağa alınarak,her iki yapının kuruluş ve inşalarında birbirlerine etkileri üzerinde durulmuştur. Bubağlamda tezde şu konular araştırılmış ve incelenmeye çalışılmıştır: 1) ?Edebiyat?kavramının erken Cumhuriyet'e hangi anlamlarla intikal ettiği; 2)?Vatan Şairi?Namık Kemal'in ele alınan dönemde nasıl algılandığı ve bu sürece etkisi; 3) Yenidevletin özellikle Halkevleri Temsil Şubelerinde oynanacak oyunları belirlemesüreci; 4) Devletin ve bazı yazarların Halk Kitapları ve Karagöz'ü, yeni rejiminesaslarına uyacak şekilde modernleştirme girişimleri.Tezin temel iddiası, özellikle erken Cumhuriyet döneminin kültür politikalarınınoluşumu ve bu politikaların uygulanmasının, yeni devletin inşasında edebiyatayapılan müdahalelerin, ona yüklenen görevlerin,bir anlamda ?Türk Edebiyatı?nı da?inşa? ettiğidir.Tezin vardığı temel sonuç ise, yeni devletin kültür politikalarının ana çizgilerininbelirleniminden hareketle, ulus-devletleşme sürecinin oluşturduğu ?Türk?Edebiyatı'nın eksikliklerini tespit etme ve bu eksiklikleri önce Türkçe edebiyatın,sonra da Türkiye edebiyatının zenginlikleriyle tamamlamak gerekliliğidir.
Nâzım Hikmet'in Memleketimden İnsan Manzaraları'nda imajlar: Toplum, tarih ve sinema
Bu çalışmada, Nâzım Hikmet'in (1902-1963) Memleketimden İnsan Manzaraları (MİM) adlı yapıtının, sözcüklerle ya da imajlarla düşünmek arasındaki farka dikkat çekecek biçimde, imajları önceleyen bir dille yazıldığı savunulmaktadır. Nâzım Hikmet'in şiir serüveninin temel örüntüsü, şiiri, roman başta olmak üzere düzyazı türlerinin, modern tiyatro ve sinema tekniklerinin imkânlarıyla donatarak gerçekliği çok boyutlu bir biçimde sunabilir hale getirmektir. Bu amacın gerçekleşmesinde, şairin ilk şiirlerinden MİM'e kadarki yapıtlarında dönüşümü açıkça izlenebilen imajların büyük bir rolü vardır. Öğrenilmiş bir şiir dilinin soyut imajları, algılanan dünya ile doğrudan bağ kurmaya yönelik somut imajlara dönüşür. Türler ve sanatlar arası bir şiirin üretilmesinde de belirleyici unsur olan imajlar, MİM'de modern dünyanın parçalanmışlığıyla ve çağın teknolojisiyle uyumlu bir gerçekçiliğin yakalanması bağlamında işlevselleşir.MİM'de imajların büyük çoğunluğunun duyu verisi niteliğinde olması, Nâzım Hikmet'in, sanatçıyı aynı zamanda bir sosyolog ve tarihçi gibi davranmakla yükümlendiren Marksist geleneğin diyalektik materyalizm, tarihsel maddecilik gibi öğretilerine bağlılığıyla ilişkilidir. MİM'de hem sözel tasvir olgusunun aracı olarak, hem de sözcükleri ve dili aşmak ister gibi doğrudan duyularla/düşüncelerle temas kurmaya yönelen imajlar, şairin, edebî bir yapıt üretirken toplumsal yapıyı ve tarihsel olayları temel malzeme olarak gerçekçi biçimde işleme ve sanatı çağın teknolojisi bağlamında yeniden biçimlendirme görevlerini yüklenirler. Başka bir deyişle MİM'de imajlar; her şeyi tarihselleştirmenin, toplumsal çözümlemeler yapmanın, edebî türlerin ve sanatların diyalektik gelişimini takip ederek şiiri yeni imkânlara açmanın aracı olurlar.MİM'in imajlar aracılığıyla okunmasını öneren bu tezin ?Giriş? bölümünde, W.J.T Mitchell'den yola çıkılarak imaj kavramı tanımlanmakta ve imajlar için kuramsal bir çerçeve oluşturulmaktadır. Nâzım Hikmet'in yapıtlarında imajların dönüşümünün yapıtlardan alıntılarla gösterildiği bir başlık da girişe dahil edilmiştir.?Toplumsal Tipler Çizen İmajlar? başlıklı ilk bölümde Nâzım Hikmet'in kişileri tipler olarak kategorize etmek için imajlardan yararlanışı incelenmektedir. Kişilerin; dış görünüş tasviri, diyalog ve düşünce aktarımı yoluyla tipleştirilmesinin altındaki sosyolojik niyet sorgulanırken kuramsal değerlendirmeler için Georg Simmel'in ?Duyular Sosyolojisi? ve Ulus Baker'in ?Duygular Sosyolojisi?nden yararlanılmıştır.?Tarih Yazan İmajlar? başlığını taşıyan ikinci bölümde, MİM'de kişilerin ve olayların nasıl tarihselleştirildiği sorgulanmakta, Hayden White'ın Metatarih'i esinleyici bir teori olarak kullanılmaktadır. Kişilere tarih yazarken farklı sahneleme kipleri kullanan Nâzım Hikmet'in gündelik hayatın imajlarıyla neyi eleştirdiği ve MİM'in otobiyografik niteliğinin tarih yazımıyla ilgisi irdelenmektedir.?Sine-İmajlar? başlıklı son bölümde MİM'deki hareket tasvirlerinden ve sinemasal unsurlardan yola çıkılarak yapıtın sinemayla ilişkisi araştırılmakta, Nâzım Hikmet'in imajların düşünce üretimindeki özgün gücünü sinema deneyimiyle keşfettiği savunulmaktadır. MİM'deki sinema imajları değerlendirilirken Gilles Deleuze'ün sinema konusundaki düşünceleri ilham verici olmuştur. Son olarak, farklı edebî türlerle birlikte çeşitli sanatların olanaklarını da barındıran MİM'in türsel niteliğinin, Christophe Wall-Romana'nın ?Sineşiir? adıyla temellendirdiği sentezle ne derece örtüştüğü ve böyle bir sentezin ortaya çıkmasında imajların rolü tartışılmaktadır.anahtar sözcükler: İmajlar, toplumsal tipler, tarih yazımı, sineşiir.
19. yüzyıl Osmanlı basınındaki belagat tartışmaları ışığında edebiyatın dönüşümü
Bu çalışmada 19. yüzyılın son çeyreğindeki Osmanlı basınında meydana gelen belagat tartışmaları, edebiyat kavramının değişim ve dönüşümü bağlamında incelenmektedir. Türk edebiyatında belagat üzerine yapılan çalışmalar kelimenin edebiyatla ilişkisinden çok dille olan bağına ağırlık vermiştir. Belagatin edebiyatla ilişkisi dil ve alfabe münakaşaları içinde arka plana itilmiştir. Oysa Arapça'dan bağımsız, kendine özgü, "millî" bir belagat arayışı edebiyatla yüzleşmeyi gerektirir. Bu yüzleşme ise hem eski hem de yeni edebiyatladır. Osmanlı'nın gelişme için değişim fikriyle 18. yüzyıldan itibaren Batı'ya yönelmesi, sonraki yüzyılda edebî alanda yeni fikirler ve türler doğurmuştur. Bu yeni fikirlerden biri Osmanlı belagatinin Arap belagatinden ayrı olması gerekliliğidir. Bu yeni görüş, karşısında geleneğin dilini ve edebiyatını bulmuş ve ortaya çıkan çatışmada belagat, içinde barındırdığı dilden sıyrılarak yeni bir edebiyat anlayışına kaynaklık etmiştir. Bu bağlamda, belagat tartışmalarının edebî münakaşalardaki yeri tartışmaya açılacaktır. Tezin amacı doğrultusunda ilk bölüm belagatin tarihçesi, belagat-edebiyat ilişkisi ve Türk edebiyatında belagatten oluşurken ikinci bölüm Tercümân-ı Hakîkat, Cerîde-i Havâdis, Vakit ve Tarîk gazetelerinden toplanan yazıların edebiyatın değişim ve dönüşümüyle ilişkisi çerçevesinde tasnifi ve incelenmesinden meydana gelmektedir. Tezin sonuç bölümünde ise yenileşme devri Türk edebiyatındaki edebî münakaşalar bağlamında belagat tartışmalarının yeri ve önemi tartışılacaktır. anahtar sözcükler: belagat, edebiyat, dil, tartışma