Animal diseases
101 theses under this subject heading
Scottish fold ve British shorthair ırkı kedilerde radyografik görüntüleme ile skeleton axiale'nin lumbal, sacral ve caudal bölümlerinin morfometrik analizi
Amaç: Bu tez çalışması ile; Scottish Fold ve British Shorthair ırkı kedilerde skeleton axiale'nin pars lumbalis, pars sacralis ve pars caudalis'lerinin radyografik görüntülerinin analizi ve görüntüler üzerinden alınacak morfometrik verilerin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, 16 Scottish Fold ve 16 British Shorthair olmak üzere toplam 32 kedi kullanılmıştır. Skeleton axiale'nin pars lumbalis, pars sacralis ve pars caudalis'lerini oluşturan anatomik yapıların ventro-dorsal ve latero-lateral radyografileri alınmış, bu görüntüler üzerinden karşılaştırmalı makroanatomik inceleme ve morfometrik ölçümler yapılarak, elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: British Shorthair ve Scottish Fold ırkı kedilerin röntgen görüntüleri üzerinden yapılan makroanatomik incelemede, iki kedide 8 adet bel omuru ve sakralizasyon, yetişkin dört kedide tam kaynaşmamış S2-S3, on aylık bir kedide tam kaynaşmış S3-Ca1 olgusuna rastlanmıştır. Morfometrik verilerin analizinde, tüm bel omurlarının ortalama uzunluk ve genişlik değerlerinin British Shorthair, foramen vertebrale yüksekliğinin ise Sottish Fold ırkı kedilerde daha büyük olduğu görülmüştür. Irk farkı göz ardı edilerek yapılan karşılaştırmada erkeklerde, L₇ dışındaki diğer tüm bel ve kuyruk omurları daha uzun, bel omuru ortalama genişlikleri de daha büyük bulunmuştur. Sonuç: Her iki ırka ait bazı morfometrik veriler ve makroanatomik bulgular sunulmuştur. Bu çalışma sonucunda elde edilen verilerin, sağlıklı kediler yetiştirilmesi ve vertebraların stabilizasyonu için güvenli implantasyon koridorlarının tanımlanmasına yönelik araştırmalara katkı sağlaması beklenmektedir. Anahtar kelimeler: British Shorthair, Kedi, Morfometrik, Scottish Fold, Skeleton Axiale.
Canine visceral leismaniasis'in farklı evrelerinde ekokardiyografik incelemeler ile kardiyak troponin ı, d-dimer ve nt-probnp düzeylerinin değerlendirilmesi
Araştırmanın hayvan materyalini 28' i visceral leishmaniasis'li (VL), 7' si sağlıklı olmak üzere beş gruba ayrılan toplam 35 köpek oluşturdu. VL ön tanısı, hastalıkla uyumlu klinik bulgulardan bir ya da birkaçını gösteren köpeklerin hızlı ELİSA prensibiyle çalışan test kitleri ve İmmun floresan antikor testi (İFAT) ile konuldu. VL tanısı konulan köpekler serolojik, klinik bulgular ile hematolojik ve biyokimyasal bulgular temelinde Leishvet Grubu tarafından bildirilen şekilde evrelendirilerek 4 farklı gruba (n=7) ayrıldı. Bu bağlamda araştırma grupları; 1. grup: evre I (hafif şiddetli olgular), 2. grup: evre II (orta şiddetli olgular), 3. grup: evre III (şiddetli olgular), 4. grup: evre IV (çok şiddetli olgular) ve 5. grup: sağlıklı kontrol şeklinde oluşturuldu. Evrelerine göre gruplandırılan VL'li ve sağlıklı köpeklerin 2 boyutlu M ve B mode ekokardiyografik incelemeleri gerçekleştirildi. Alınan kan örneklerinde evrelemeye ve kardiyak hasara ilişkin hematolojik ve biyokimyasal parametreler, idrar örneklerinde protein/kreatinin oranları (İPK) ölçüldü. Elde edilen verilerin karşılaştırması ve korelasyonlarının belirlenmesinde geçerli istatistiksel yöntemler kullanıldı. Klinik bulgular değerlendirildiğinde farklı gruplarda değişen sayıda olguda yüksek vücut sıcaklığı, lenfodenopati, kilo kaybı, onikogripozis, hipotrikozis, perioküler alopesi, deri lezyonları ve/veya epistaksis gözlemlendi. Çalışmanın V. grubundaki olgularda Leishmaniasise karşı ait üretilen herhangi bir Ig G antikor titresine rastlanılmamıştır. I. gruptaki olguların İFAT değerleri 1/64 iken, II. ve III. gruptaki olguların İFAT değerleri 1/128-1/512 arasında değişim göstermekteydi. IV. gruptaki olguların İFAT değerleri 1/1024 ile 1/16000 arasında titrasyon basamaklarına sahipti. Ortalama (± standart sapma) lökosit (WBC) değerleri açısından kontrol grubu (V.) ile diğer gruplar arasında (P=0.049), ortalama (± standart sapma) eritrosit (RBC) değerleri açısından evre III ve evre IV ile diğer gruplar arasında (P=0.001) belirgin farklar mevcuttu. Ortalama (± standart sapma) hemoghlobin (HGB) değerleri açısından evre I ile evre III ve evre IV arasında (P=0.008), ortalama (± standart sapma) hematokit (HCT) değerleri açısından evre I ile diğer evrelerdeki gruplar arasında (P=0.001); ortalama (± standart sapma) Ortalama eritrosit hemoglobin konsantrasyonu (MCHC) değerleri açısından evre I ile evre III ve IV arasında (P=0.046) belirgin farklar mevcuttu. Serum kreatinin düzeylerinde ortalama (± standart sapma) serum biyokimyasal değerleri açısından evre IV ile evre I, II ve grup V arasında (P=0.008), serum total protein düzeylerinde, evre IV ile evre I, III ve grup V arasında (P=0.002), serum albümin düzeylerinde, evre IV ile evre I ve II arasında belirgin farklılıklar (P=0.004) belirlendi. Leishmaniasis ile enfekte (I.-IV.) grupların ve kontrol grubunun (V.) ekokardiyografi (EKO) muayenesinde LA/Ao (ortalama ± standart sapma) değerleri açısından evre IV ile diğer gruplar arasında belirgin (P=0.003) fark mevcuttu. İncelenen diğer parametrelerde [fraksiyonel kısalma (FS), ejeksiyon fraksiyonu (EF), sol ventriküler iç çap sistol (LVIDs) ve sol ventriküler iç çap diastol (LVIDd)] bireysel manada istatistiksel olmayan farklılıklar mevcut olsa da, genel değerlendirmede gruplar arası farklılık saptanamadı. Kardiyopulmoner belirteçler ele alındığında ortalama (± standart sapma) değerleri açısından cTnI düzeylerinde V. grup ile evre IV arasında ve evre I ile evre IV arasında (P=0.018), D-dimer düzeylerinde V. grup ile evre II, III ve IV arasında (P<0.01) ve N-terminal pro-beyin natriüretik peptid (NT-proBNP) düzeylerinde V. grup ile evre III ve IV arasında ve evre I ile evre III ve IV arasında belirgin farklılıklar (P<0.01) belirlendi. Kontrol grubu sağlıklı olguların tamamında idrarda kreatitinin proteine oranı (İPK) değerlerinin üst referans aralık olan 0,1'in altında olduğu saptanmıştır. İPK değerlerinin çalışmanın I. grubundaki olgularda <0,1-0,3, II. grubunda 0,5-1, III. grupta 2-3, IV. grubunda 5-10 arasında değişim göstermekte olduğu saptandı. Sonuç olarak Leishvet Çalışma Grubunun serolojik (İFAT titreleri ile hızlı ELİSA testleri), klinik ve laboratuvar bulguları [özellikle total protein (TP), albümin (ALB) ve İPK) değerlendirildiğinde 4 farklı grupta (evre I-IV) yer alan olgularımızda ekokardiyografik [sol atriyal genişleme LVIDs'de artma/azalma, LVIDd'de artma/azalma, FS'de ve EF'de azalma (sistolik disfonksiyon)] ile D-dimer, NT-proBNP ve kardiyak troponin I (cTnI) seviyesindeki artışların CVL'li köpeklerde dikkate alınması gerektiği söylenebilinir. VL'li köpeklerde intravital diyagnoza katkı sağlayan kardiyak değişikliklerin üzerinde önemle durulması ve gerekli ilave sağaltım protokollerinin uygulanması fayda sağlayabilir.
Köpek viseral leishmaniozis'inde böbrek lezyonlarının patogenezisinin araştırılması
Kanin Viseral Leishmaniozis (KVL) zoonoz karakterde protozoal bir enfeksiyondur. Evcil ve yabani karnivorlarda lenfadenitis, osteomyelitis, hepatitis, dermatitis ve nefritis ile seyretmektedir. Leishmaniozis'in tanısında enfekte dokularda amastigotlarının belirlenmesi oldukça önemlidir. Leishmania spesifik poliklonal/monoklonal antikorlar ile yapılan immunohistokimyasal incelemeler ile amastigot antijenlerinin ekspresyonu ortaya konularak hastalığın kesin tanısı gerçekleştirilir. Bu çalışma ile KVL'de böbrek hasarının olası immunpatolojik mekanizmlarının aydınlatılması amaçlanmıştır. Araştırmada, Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2002-2015 yılları arasında rutin incelemeye girmiş; histopatolojik/immunohistokimyasal olarak KVL tanısı konulmuş köpek olgularının böbrekleri incelenmiştir. Bu olguların böbrek dokusundaki histopatolojik lezyonlar tanımlanarak enfekte köpeklerin böbrek dokularında Leishmania amastigot antijeni, IgG ve Complement-3 (C3) birikimleri immunohistokimyasal olarak belirlenmiştir. Histopatolojik olarak KVL'nin tanısında karakteristik bir bulgu olan makrofaj sitoplazmalarında amastigot formasyonları bütün olgularda görülmemekle birlikte glomeruluslarda endotel, mezangial, glomeruler bazal membran kalınlaşmaları ile karakterize membranoproliferatif nefritis tanımlanmıştır. İmmunohistokimyasal olarak, lenf yumrusunda ve böbrek interstisyumunda makrofaj sitoplazmalarında amastigot pozitif reaksiyonlar elde edilmiştir. Bununla birlikte, böbrek glomerulus bazal membranlarında birikim göstermiş IgG pozitif reaksiyonlar ile böbrek glomerulus bazal membranlarında ve tubulus bazal mebranlarında birikim göstermiş C3 pozitif reaksiyonlar saptandı. Sonuç olarak, bu çalışma ile IgG ve C3 immunohistokimyasal ekspresyonları genel olarak görülmekle birlikte, bazı olgularda zayıf olarak kaydedilmiştir. Bu durum böbrek lezyonların patogenezsisinde yalnızca IgG ve C3 birikimleri yanında farklı immunpatolojik mekanizmaların da rol oynayabileceği düşünülmüştür. Konu üzerine kontrollü deneysel çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Leishmaniozis, Ig G, Komplement 3, histokimya, immunohistokimya.
Köpeklerde luteolizisin moleküler mekanizmasının araştırılması
Gebe ve gebe olmayan köpeklerde luteal dönem hormonal mekanizması doğuma yakın prostaglandin F2 alfa (PGF2α) üretimi hariç benzerlik gösterir. Gebe köpeklerde uteroplasental bölgeden doğuma yakın korpus luteum (CL) yapısını lize eden PGF2α üretilmektedir. Ancak gebe olmayan köpeklerde PGF2α üretimi bulunmamakta, CL yavaş olarak regrese olmaktadır. Bu yavaş regresyon, köpeklerde luteal dönemde CL fonksiyonuna destek olan birçok luteotropik faktör bulunmasına rağmen gerçekleşmektedir. Bu yönleri ile köpeklerde luteolizis sürecindeki mekanizmalar hala tam olarak anlaşılamamıştır. Sunulan tezde amaç, gebe olmayan köpeklerde luteolizisin moleküler mekanizmasının araştırılmasıdır. Bu amaçla, gebe olmayan köpeklerde luteolizisi uyarmak için CL'nin PGF2α'ya duyarlı olduğu diöstrüsun 30-35. günlerinde deri altı olarak PGF2α, enjeksiyonları uygulandı. Gebe olmayan köpekler; kontrol grubu (n=4), 1 defa PGF2α uygulama grubu (1PGF, n=4), 2 defa PGF2α uygulama grubu (2PGF, n=4) ve 3 defa PGF2α uygulama grubu (3PGF, n=4) olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Yüksek doz PGF2α'nin köpeklerdeki yan etkilerinden dolayı düşük doz (20 µg/kg) PGF2α uygulaması tercih edildi. Luteolizis sırasındaki moleküler değişimleri incelemek için, uygulama gruplarından son PGF2α enjeksiyonundan 1 saat sonra (1, 9 ve 25. saatlerde) ve kontrol grubundan (uygulama yok) CL örnekleri ovaryohisterektomi (OHE) operasyonu ile toplandı. Toplanan CL'lerden total RNA izole edilerek ters transkriptaz reaksiyonu ile komplementer DNA (cDNA) elde edildi. Luteolitik mekanizmada rol oynadığı bilinen genlerin (Steroidogenik akut regulatör protein (StAR), Kolesterol yan zincir bölünme enzimi (P450scc/CYP11A1), Lüteinleştirici hormon reseptörü (LH-R), Monosit kemoatraktan protein 1 (MCP-1), İnterlökin 8 (İL-8), Nukleer reseptör alt aile 4 grup A eleman 1 (NR4A1/Nurr77), Siklooksijenaz 1 ve 2 (COX-1, COX-2), Prostaglandin transporter (PGT), Prostaglandin F2α reseptörü (PGFR), BAX, Caspase-3, Fas-Ligand (Fas-L)) mRNA ekspresyonları Real-Time Polimeraz Zincir Reaksiyonu (Real-Time PZR) ile değerlendirildi. Luteal dokuda NR4A1 ve MCP-1'in mRNA düzeyinin hücresel lokalizasyonu, ile StAR'ın protein düzeyinin hücresel lokalizasyonu ve yoğunluğu sırasıyla İn situ hibridizasyon (İSH) ve immunohistokimya (İHK) metotları ile belirlendi. Prostaglandin F2α uyarımı sonrası NR4A1'in mRNA ekspresyon değerinin tedavi gruplarında daha yüksek olduğu, İSH yönteminde de luteal ve endoteliyal hücrelerde lokalize olduğu gözlemlendi. PGF2α enjeksiyon sayısı arttıkça PGFR, PGT ve COX-2'nin mRNA düzeyinin azaldığı tespit edildi. Siklooksijenaz 1'in ekspresyonunun gruplar arasında değişmediği gözlemlendi. İmmun yanıt ile ilgili MCP-1 ve İL-8 genlerinin mRNA ekspresyonlarında ilk enjeksiyon sonrası (1PGF) belirgin düzeyde artış olduğu saptandı. İn situ hibridizasyon ile PGF2α sonrası MCP-1'in luteal dokuda luteal ve endoteliyal hücreler aralarında lokalize olduğu gösterildi. Fas-L'nin mRNA ekspresyon değerinin sadece 3PGF grubunda yüksek olduğu belirlendi. Progesteron (P4) sentezinden sorumlu genler LH-R, StAR ve CYP11A1'in mRNA ekspresyonlarının PGF2α enjeksiyonları sonrası azaldığı tespit edildi. PGF2α enjeksiyon sayısı artışına bağlı StAR proteininin yoğunluğunun azalması İHK ile mikroskop altında görüntülendi. Apoptozis ile ilgili BAX ve Caspase-3 genlerinin mRNA ekspresyon değerleri gruplar arasında benzer bulundu. Serum P4 düzeyinin uygulama gruplarında PGF2α enjeksiyonları sonrası belirgin bir şekilde düştüğü ancak, çalışmanın sonunda hala bazal seviyenin üstünde olduğu belirlendi. Sonuçlara göre (serum P4 ve çalışılan genlerin mRNA ve protein (StAR) ekspresyon seviyeleri) gebe olmayan köpeklerde diöstrüsun 30-35. günlerinde tekrarlayan PGF2α enjeksiyonlarının CL'de fonksiyonel luteolizisi uyardığı düşünülmektedir. Uyarılmış luteolizis modelinde tekrarlayan PGF2α uygulamaları sonrası, PGF2α üretimi, etkisi ve taşınması ile P4 üretimi ve devamlılığından sorumlu mekanizmaların CL'de mRNA seviyesinde düştüğü tespit edildi. Ayrıca, LH-R'nin PGF2α uygulamaları ile azalması, ekzojen PGF2α uygulamalarının köpek CL'sinde luteotropik etkiyi engellediğini işaret etmektedir. Bununla birlikte, immun yanıt genlerinin ekspresyonunun PGF2α enjeksiyonu sonrası artması, köpek CL'sinde akut yangıyı uyardığını göstermektedir. Bu deneysel koşullar altında, apoptozis ile ilişkili genlerin PGF2α enjeksiyonlarına duyarsızlığı, PGF2α'nın fonksiyonel luteolizisi uyardığı fakat apoptozisi başlatmadığı şeklinde yorumlanabilir. Sonuç olarak, ekzojen tekrarlayan PGF2α uygulamaları ile gebe olmayan köpek CL'lerinde luteolitik mekanizmanın uyarılabildiği belirlenmiştir. Ayrıca, gebe olmayan köpek CL'lerindeki luteolizisin moleküler mekanizmasının, diğer evcil hayvan türleri ile bazı yönlerden benzerlik gösterdiği kanatine varıldı.
Aydın ilinde bazı sütçü sığır işletmelerinde subakut ruminal asidozis insidansının belirlenmesi
Subakut ruminal asidozis (SARA) geviş getiren hayvanların artan derecede önem kazanan bir bozukluğu haline gelmektedir. Bu araştırma ile Aydın ilinde bazı sütçü sığır işletmelerinde farklı biyobelirteçler aracılığıyla SARA insidansının belirlenmesi amaçlandı. Total karışım rasyonu (TKR) ile besleme yapılan ve Aydın ilinde yer alan 8 farklı süt sığırcılığı işletmelesi çalışma kapsamına alındı. Her bir işletmede I. grup erken laktasyon (0-70. günler) ve II. grup orta laktasyonda (70- 140. günler) olmak üzere (her grupta en az n=12) 2' şer farklı grup oluşturuldu. Tez kapsamında tanımlayıcı biyobelirteçler olarak rumen pH' sı (dijital pH metre), rumen kontraksiyonlarının sayısı (fonendeskop), dışkı skorlaması (inspeksiyon), vücut kondüsyon skoru (Edmonson metodu) kullanıldı. Çalışma kapsamında 15/184 (% 8.15) hayvanın SARA pozitif (pH˂ 5.5) olduğu (12' si erken laktasyonda, 3' ü orta laktasyonda) bunun yanı sıra farklı iki çiftlikte (% 25 oranla D ve F çiftlikleri) saptanan birer olgunun SARA açısından risk grubunda, 167 olgunun ise SARA açısından negatif olduğu belirlendi. Rumen sıvısı pH değerlerinin sağlıklı hayvanlarda 6.54± 0.36, SARA teşhisli hayvanlarda ise 5.28±0.17 (p˂0.01) olduğu saptandı. Rumen kontraksiyonlarının sağlıklı olgularda 9.47± 1.13, SARA teşhisi konulanlarda 7.01± 0.7 olduğu ve istatistiksel olarak belirgin farklılık bulunduğu (p ˂0.01) görüldü. Dışkı skoruna ait ortanca değerin sağlıklı hayvanlarda 3± 0.009, SARA teşhisli hayvanlarda 2.5± 0.033 (p ˂0.01) olduğu dikkat çekti. Vucut kondisyon skoru (VKP) bakımından rumen pH'sı değerlendirildiğinde, 3˂VKP˂4 arasında VKP' ye sahip olan ineklerin ortalamaları diğer VKP gruplarına göre yüksek bulundu. İlaveten SARA teşhisi konulan 15 hayvanın 12 tanesinin VKP' si 4.25 ve 3 tanesinin VKP' si 4 olarak tespit edildi. Sağlıklı ve SARA teşhisi konulan ineklerin rumen pH' sı ile çalışma kapsamına alınan biyobelirteçler arasındaki korelasyonlar incelendiğinde rumen pH' sı ile rumen kontraksiyonu arasındaki ilişki sağlıklı ve SARA teşhisi konulan ineklerde sırasıyla 0.246 ve 0.647 olarak bulunmuş olup (P˂ 0.01), özellikle SARA teşhisi konulan ineklerde her iki özellik arasındaki korelasyonun sağlıklı hayvanlara göre yüksekliği dikkat çekti. Yine, rumen pH' sı ile VKP arasındaki ilişki her iki durumda da istatistiksel açıdan önemli bulundu (P˂ 0.01; sırasıyla sağlıklı ve SARA teşhisi konulan inekler için 0.414 ile 0.781). Dışkı skoru ile rumen pH' sı arasındaki ilişki her iki sağlık durumu bakımından ele alınmış olup, sağlıklı olan hayvanlarda düşük ancak istatistik bakımdan önemli değerler (0.222) elde edilirken, SARA teşhisi konulan hayvanlarda ise negatif yönde (-0.428) bir ilişkinin varlığı tespit edildi (P˃ 0.05). Sonuç olarak Aydın ili sınırlarında yer alan işletmelerde SARA'nın varlığı ilk kez bu çalışma ile değerlendirilmiştir. Çalışmamız kapsamında SARA ile ilişkide olan biyobelirteçlerin (rumen pH' sı, rumen kontraksiyonları, dışkı skoru, VKP) korelasyonlarıda incelenmiş olup tanı amacıyla da değerlendirilebileceği, erken koruyucu tedbirler alınarak hastalığın engellenebileceği kanısına varılmıştır. Anahtar kelimeler: Aydın, sütçü sığır, subakut ruminal asidozis, insidans, biyobelirteç
Enfektif ishalli ve sağlıklı neonatal buzağılarda serum amyloid a, serum calprotectin ve fekal calprotectin arasındaki ilişkilerin ve inflamatuvar marker olarak diagnostik önemlerinin belirlenmesi
Bu çalışmada neonatal dönemdeki enfektif ishalli buzağılarda serum amyloid A (SAA), serum calprotectin (SCalp) ve fekal calprotectin (FCalp) düzeyleri araştırıldı. Çalışma gruplarını etiyolojik teşhislere göre, E.coli (n=17), C.parvum (n=11), C. Parvum + viral (mix) (n=8), viral (n=19) ve kontrol grubu (n=15) olacak şekilde toplam 70 buzağı oluşturdu. İshalin ilk tespit edildiği an olan 0. günde ve tedavi sonrası 7. günde buzağıların vücut sıcaklığı, respirasyon ve pulzasyon sayıları, dışkı, emme ve mental statü skorları kayıt altına alındı. Bu günlerde ayrıca kan ve dışkı örnekleri alındı. 0. gün kan örneklerinden WBC, serum GGT, SAA ve SCalp; dışkı örneklerinden ise FCalp düzeyleri belirlendi. Bütün klinik parametrelerde 7.günde istatistiksel olarak anlamlı düzelmeler saptandı. 0.günde ölçülen ortalama SAA konsantrasyonları, ishalli ve sağlıklı grup için sırası ile 0,54 (0,16 – 2,18) ng/ml ve 38,40 (8,28 – 83,96) ng/ml olarak ölçüldü ve iki ölçüm günü arasında istatistiksel fark elde edildi (P < 0,001). Sunulan çalışmada 0. gün SCalp düzeyleri açısından ishalli (68,02 ng/ml) ve kontrol (24,05 ng/ml) grubu arasında anlamlı istatistiksel fark elde edildi (P < 0,001). E.coli pozitif buzağıların oluşturduğu gruptaki SCalp ve FCalp değerleri diğer etiyolojik etkenlerdeki düzeylere göre daha yüksek saptandı. Ayrıca bakteriyel ve viral kökenli ishal vakaları ayırt etme gücünün tespiti için yapılan ROC analizinde SCalp'ın cut-off değeri ≤ 70,969 ng/ml (Sens: %94, Spec: 62,5, AUC: 0,842, P=0,002) olarak bulundu. FCalp düzeyleri 0.günde ishalli ve sağlıklı grupta sırasıyla, 98,23 ng/ml ve 87,91 ng/ml olarak bulundu ve iki grup arasında istatistiksel fark elde edildi (P = 0,01). ROC analizlerine göre FCalp'ın cut-off konsantrasyonu > 91,804 ng/ml olarak bulundu (AUC: 0,694, P = 0,0057). Ayrıca yapılan lojistik regresyon analizinde, 0.gün FCalp Odds Ratio değerinin 6,316 (P = 0,009) olduğu belirlendi. Bu çalışmada; veteriner literatüründe buzağı ve sığırlarda ilk kez değerlendirilen FCalp ve SCalp'ın önemleri vurgulanmaktadır. Bu çalışmada, buzağılarda enfektif intestinal hastalıklarda, SCalp ve FCalp ile elde edilen verilerin ileride yapılacak çalışmalara ışık tutacağı, sahada kullanışlı bir parametre olarak yangısal sürecin monitarizasyonunda kullanılabileceği düşünülmektedir.
Aristo'ya atfedilen anonim bir baytarnâme ve İbnü'l Avvâm'ın Filaha-i Tıptıye adlı eserinin 31-32. fasıllarının birleştirilmiş kitapçığı (Hindistan nüshası)
Bu tez, Hindistan Rampur Raza Kütüphanesinin, Türk El Yazmaları bölümünde 915 numara ile kayıtlı Aristo'ya atfedilen anonim bir baytarnâme fragmanı ve Filaha-i Tıptıye adlı eserin 31-32 numaralı fasıllarının birleşmesinden oluşturulmuş; 21 satırlı, 13 varaklı kitapçık üzerine yapılan dil incelemesi, çeviri metin ve açıklamalı dizin çalışmasından meydana gelmiştir. Ayrıca çalışmanın sonuna metnin tıpkı basımı da eklenmiştir. İlk baytarnâme yazarının Aristo olduğu kabul edilmektedir ve bu alanda yazılan birçok eser de Aristo'nun eserinden esinlenerek ona atıfta bulunularak yazılmıştır. Aristo'nun Eski Yunanca yazılmış olan Baytarnâme'si, ilk olarak Abbasiler Dönemi'nde Arapça'ya, daha sonra Arapça'dan Türkçe'ye çevrilmiştir. Bu teze konu olan yazma eser Aristo'ya atfedilmiş olsa da müellifi tam olarak bilinmemektedir. İncelenen bu küçük hacimli müstakil eserin birinci bölümünün konusu; atlar, atların hastalık ve tedavi yöntemleri, ırk özellikleri ve yetiştirilme usulleri üzerinedir. İkinci bölümü oluşturan Filaha-i Tıptıye ise evcil hayvanlardan olan keçi, koyun, eşek, katır, deve, öküz vb. hayvanların iyi ve kötü huylarını; cinslerinin belirgin özelliklerini, amaca uygun yetiştirme konusundaki püf noktalarını, hastalıklarını ve bunların tedavi yöntemlerini kapsamaktadır. . İncelenen bu küçük hacimli müstakil eserin konusu, başta atlar olmak üzere coğrafyamızda yaşayan keçi, koyun, eşek, katır vb. birçok hayvanın iyi ve kötü huylarını, cinslerinin belirgin özelliklerini, amaca uygun yetiştirme konusundaki püf noktalarını, hastalıklarını ve bunların tedavi yöntemlerini kapsamaktadır.
Anemili köpeklerde plazma laktat konsantrasyonunun incelenmesi
Birçok klinik durumda, laktat düzeyinin belirlenmesinin önemi vurgulanırken anemik durumlarda aneminin tipi ve şiddetinin plazma laktat konsantrasyonuna etkisi tam anlamıyla bilinmemektedir. Bu çalışmada anemili köpeklerde aneminin şiddeti ve tipinin plazma laktat konsantrasyonlarına etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmada farklı ırk, yaş ve her iki cinsiyetten 36 anemik, 12 sağlıklı, toplam 48 köpek çalışmaya dahil edildi. Anemili köpekler aneminin şiddetine ve tipine göre sınıflandırıldı. Hematolojik değerlendirmeler RBC, HGB, HCT ve MCV ölçümlerini kapsadı. Plazma laktat konsantrasyonları hasta başı analizörü ile kolorimetrik olarak test edildi. Anemili köpeklerde plazma laktat değeri sağlıklı köpeklere göre önemli (p<0,05) düzeyde yüksek bulundu. Şiddetli anemili köpeklerde, plazma laktat değeri, sağlıklı köpeklere göre önemli (p<0,05) düzeyde yüksek belirlendi. Rejeneratif anemili köpeklerin plazma laktat konsantrasyonları, sağlıklı köpeklere göre önemli (p<0,05) düzeyde yüksek belirlenirken, rejeneratif ve nonrejeneratif anemili gruplar arasında plazma laktat değerleri için önemli düzeyde farklılık belirlenmedi. Bu çalışma ile köpeklerde aneminin tip ve şiddetinin plazma laktat konsantrasyonu üzerine etkisinin olabileceği ve bu verilerin gelecekte köpeklerde yapılacak daha geniş kapsamlı araştırmaların yürütülmesi için bir referans olarak kullanılabileceği sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: Anemi, köpekler, laktat.
Konjenital intestinal atresia'lı buzağılarda klinik, hematolojik ve operatif yaklaşımların prospektif olarak değerlendirilmesi
Ruminantlarda konjenital anomali olgularıyla sıklıkla karşılaşıldığı ve bunların büyük bir bölümünü sindirim sistemi anomalilerinin oluşturduğu çeşitli araştırmacılar tarafından rapor edilmiştir. Kliniğimize getirilen ve çalışma kapsamına alınan 60 atresia koli' li olguların preoperatif, intraoperatif ve postoperatif bulguları değerlendirilmiştir. Preoperatif laboratuvar analizleri kapsamında; buzağıların vena jugularisinden tam kan analizi amacıyla 2ml'lik EDTA'lı tüplere, kan gazları analizi için lityum heparin içeren kan gazı enjektörüne ve pıhtılaşma faktörleri (PT, APTT ve FİB) için 2 ml'lik sitratlı tüplere kan alınıp analiz edilmiştir. Analizler hemogram cihazı (Diatron Abacus Junior Vet 5), kan gazı cihazı (Irma Trupoint Kan Gazı Analizörü), koagulasyon cihazı(Bejing Precil 4 kanallı yarı otomatik koagülometre cihazı, Guanzgzhou) ile gerçekleştirildi. Elde edilen analiz sonuçları SPSS 22.0 istatistik programıyla değerlendirilmiş olup sağlıklı ve atresia koli'li buzağılar arasındaki farklılıklar Independent T- testi ile belirlenmiş, parametrelerin normal dağılım göstermemesi sebebiyle nonparametrik test olan Mann Whitney U testi ile değerlendirilmiştir. İstatistiksel en küçük anlamlılık düzeyi olarak p<0.05 kullanılmıştır. Çalışma kapsamına alınan 60 atresia koli'li buzağıların %78 inin erkek, %22 sinin dişi olduğu tespit edildi. Buzağıların %95 inin holstein, %5 inin montofon olduğu tespit edildi. Atresia koli'li 13 buzağıya kolostomi uygulanmıştır. Kolostomi operasyonu uygulanan 1 buzağı operasyon sırasında ölmüş, 3 buzağının 15 gün sonrasında yaşadığı ve geri kalan 9 buzağının postoperatif kısa sürede öldüğü tespit edilmiştir. Sağlıklı ve atresia koli'li buzağıların hematolojik, biyokimyasal ve koagulasyon parametreleriyle birlikte postoperatif hayatta kalma indeksleri değerlendirildiğinde; PT ve APTT' nin uzadığı durumlarda DİC oluşabileceği buna bağlı olarakta anomalili buzağılarda mortaliteyi arttırarak prognozu ciddi anlamda etkilediği belirlenmiştir. Koagulasyon faktörlerinin preoperatif değerlendirilmesinin atresia koli'li buzağılarda prognostik olarak önemli olabileceği kanısına varılmıştır. Anahtar kelimeler: Atresia coli, buzağı, intestinal atresia, klinik ve operatif yaklaşımlar
Karahisarî Ali Vasfi Baytâr-nâme (İnceleme-metin-sözlük-dizin)
Genel anlamda hayvan hastalıkları ve tedavilerini ele alan baytârnâmeler özele inildiğinde atların hastalıklarını ve bu hastalıkların tedavilerini, atların nasıl özellikleri olması gerektiği gibi konuları işler. Bizim üzerinde çalıştığımız eserimiz atların genel özellikleri, hastalıkları ve tedavi yöntemlerini ele almaktadır. Metnimiz inceleme, metin, dizin ve tıpkıbasım olmak üzere dört bölümden oluşan bir dil çalışmasıdır. Tezimizin giriş bölümünde baytârnâme hakkında genel bilgiler, teze konu olan metin hakkında genel bilgiler ve imla özellikleri incelenmiştir. İnceleme bölümünde ise metin ses bilgisi ve şekil bilgisi açısından incelenmiştir. Metin bölümünde, eserin transkripsiyon alfabesine çevirisi yer almaktadır.67 varaktan ibaret olan eserde her bir varak 11 satırdan oluşmaktadır. Dizin bölümünde, transkripsiyon metnindeki tüm kelime ve kelime grupları alfabetik olarak yer almaktadır. Sözlük oluşturulurken kelimelerin metindeki anlamları dikkate alınmıştır. Çalışmanın sonunda, metnin tamamının tıpkıbasımına yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: At, Baytârnâme, At Hastalıkları, Karahisarî Ali Vasfi, İlaçlar.
Subklinik mastitisli keçilerden izole edilen stafilokok türlerinin farklı virulens özelliklerinin araştırılması
Araştırmamızda subklinik mastitisli keçilerden izole edilen Stafilokok suşlarının virulens faktörleri, enterotoksinleri, antibiyotik duyarlılıklarının belirlenmesi amaçlanmıştır. Subklinik mastitisli keçilerden toplanan 110 süt örneğinden izole edilen Stafilokok suşları araştırmanın temelini oluşturmaktadır. Stafilokok suşları biyokimyasal testlere tabii tutulmuş ve koagulaz pozitif ve negatif olarak ayrılmıştır. Bu izolatlar genotipik olarak PCR ile tiplendirilmiş ardından sekans analizleri yapılarak tam identifikasyonları gerçekleştirilmiştir. İdentifiye edilen Stafilokok suşlarının Panton Valentine Leukocidin (PVL), Clumping factor (CLFA), Coagulase (coa), Alpha hemolysin (Hla), Beta Hemolysin (Hlb), Ý-hemolysin (Ý-hlg) ve Enterotoksin tiplendirilmeleri moleküler yöntemlerle yapılmıştır. Stafilokok izolatlarının sahada sıklıkla kullanılan antibiyotikler ile antibiyogramları gerçekleştirilmiştir. Sonuç olarak numunelerden %23.6 oranında Stafilokok izolasyonu yapılmıştır. Yapılan identifikasyon çalışmaları sonucunda, 5 S. equorum (%19), 5 S. pettenkoferi (%19), 5 S. epidermidis (%19), 3 S. warneri (%12), 3 S. caprae (%12), 2 S. capitis (%7), 1 S. simulans (%4), 1 S. hominis (%4) ve 1 S. aureus (%4), 15 (%13.8) Streptococcus sp., 13 (%12) Bacillus sp., 10 (%9) Lactobacillus sp., 7 (%6.3) Shigella sp., 7 (%6.3) E. coli, 7 (%6.3) Corynebacterium sp., 5 (%4.5) Klebsiella sp. ve 3 (%2.7) Flavobacterium sp. izole ve identifiye edilmiştir. Toplam 17 (%15.5) örnekte ise bakteriyel üreme görülmemiştir. Araştırmamızda elde edilen Stafilokok izolatlarının da söz konusu antibiyotik gruplarından olan Amoksisilin-Klavulanik asit, Ampisilin ve Penisilin G antibiyotiklerine karşı dirençli bulunduğu saptanmıştır. Bu araştırma ile subklinik mastitis etiyolojisinde yaklaşık olarak %70 oranında önemli bir rol oynayan Stafilokokların keçilerde görülen subklinik mastitis hakkındaki bölgesel profili çıkarılmıştır.
Visceral leishmaniasis'li köpeklerde dermal lezyonların biyofiziksel muayenesi
Bu tez çalışmasında Leishmaniasisli hayvanlarda derinin korneometrik analizleri yapılıp hastalığın deriyi ne oranda etkilediği tespit edilerek uygulanacak sağaltım modülüne ışık tutması amaçlandı. Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Kliniğine Canine Visceral Leishmaniasis pozitif (n=28) ve sağlıklı (n=10) olan farklı ırk, yaş ve cinsiyette toplamda 38 köpek çalışma kapsamına alındı. Leishmaniasis tanısında klinik bulgular ile birlikte hızlı test kitleri (ELISA), IFAT ve PZR yöntemleri kullanıldı. Evrelendirme Leishvet grubunun rehber bülteni ile uyumlu olarak idrar protein/ kreatinin ve kan kreatinin düzeyleri dikkate alınarak yapıldı. Çalışmaya alınan CVL'li köpekler 4 farklı gruptan birinde (her grupta n=7) değerlendirildi. Buna göre; I. grup: evre 1 (hafif), II. grup: evre 2 (orta şiddetli), III. grup: evre 3 (şiddetli), IV. grup: evre 4 (çok şiddetli) olarak değerlendirildi. Sağlıklı kontrol grubu (V. grup) ise ADÜ Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Küçük Hayvan Kliniğine rutin kontrol amaçlı getirilen, klinik ve laboratuvar bulgularında herhangi bir anormallik saptanmayan farklı ırk, yaş ve cinsiyette köpeklerden (n=10) oluştu. Sağlıklı ve hasta hayvanlarda derinin hidrasyonu, elastikiyeti, sıcaklığı ve melanin miktarı ölçülerek biyofiziksel muayene gerçekleştirildi. Elde edilen verilerin istatistiksel analizleri sonucunda sağlıklı köpeklere göre tüm evrelerdeki Leishmaniasis'li köpeklerde pH değerinde azalma belirlenirken (p<0.001), melanin değerleri evre I ve III grubu köpeklerde, sağlıklı ile evre II ve IV'teki köpeklere göre yüksek bulunmuştur (p<0.01). Hidrasyon, elastikiyet ve sıcaklık parametrelerinde gruplar arası farklılıkların istatistiksel anlamlı olmadığı saptanmıştır (p>0.05). Sonuç olarak Visceral Leishmaniasis saptanan köpeklerde dermal lezyonların biyofiziksel muayenesinin önem teşkil ettiği ve uygulanacak sağaltım modülüne ışık tutabileceği öne sürülebilir.
Ürtikerli atlarda hematolojik ve serum biyokimyasal muayene bulguları
Bu tez çalışmasında atlarda şekillenen ürtikerin hematalojik ve serum biyokimyasal parametleriyle ilişkisinin ortaya konulması amaçlandı. Çalışmaya dahil edilen atlar sağlıklı (n=20) ve klinik olarak üritker semptomu gösteren (n=15) at olacak şekilde Aydın Adnan Menderes Üniversitesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı kliniğine getirilen ya da saha koşullarında farklı at yetiştiriciliği yapılan haralarda bulunan farklı ırk yaş ve cinsiyetten oluştu. Sağlıklı oldukları belirlenen ve klinik olarak ürtiker tanısı konmuş olan atlardan V.jugularis aracılığı ile tekniğine uygun olarak kan örnekleri alındı. Alınan kan örnekleri ilgili biyokimyasal değerlendirmeler yapılmak üzere laboratuara ivedilikle taşındı. Sağlıklı ve ürtikerli atların hematolojik değerlerinin karşılaştırılmasında NEU, MCH ve MCHC değerlerinin istatisitiksel anlamlı farklılıklar gösterdiği incelenen diğer parametlerde ise herhangi bir anlamlı farklılığın bulunmadığı görüldü. Sağlıklı atlara kıyasla ürtikerli atların NEU değerlerinin daha düşük seyir ettiği (p<0,05), buna karşın MCH ve MCHC konsantrasyonlarının ürtikerli atlarda sağlıklı atlara göre anlamlı düzeyde (p<0,05) düşük olduğu belirlendi. Sağlıklı ve ürtikerli atların biyokimyasal parametreleri incelendiğinde ALP, AST, Total Kolesterol, Kreatinin ve Trigliserid konsantrasyonlarında anlamlı düzeyde değişimler olduğu belirlendi. Söz konusu değişimlerin Total Kolesterol ve Trigliserid seviyelerinde anlamlı azalmalar şeklinde, ALP, AST ve Kreatinin seviyelerinde ise istatistiksel anlamlı (p<0,05) artışlar şeklinde olduğu belirlendi. Sonuç olarak ürtikerli atların hematolojik ve biyokimyasal parametrelerinin değerlendirilmesinde genellemelerin yapılmasından ziyade hastaların söz konusu parametreler yönünden bireysel olarak değerlendirilmesi ve ürtiker semptomunun yanında olası diğer hastalık ya da metabolik değişimler yönünden incelenemesinin daha doğru olacağı kanısına varıldı.
Evcil ve yabani kanatlı hayvanlarda görülen cerrahi hastalıkların etiyolojisi, klinik bulguları ve sağaltımı üzerine çalışmaların değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı kanatlı hayvanlarda görülen cerrahi olguların durumlarını (tanı, tedavi) tanımlayıcı bilgiler ile ortaya koymaktır. Çalışma materyalini Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı kliniklerine getirilen farklı yaş, cinsiyet, tür ve ırkta toplam 125 adet evcil ve yabani kanatlı hayvanlar oluşturdu. Rutin klinik muayenesi (anamnez, inspeksiyon, palpasyon, perküsyon, oskültasyon vb. tanı yöntemleri ve uygun görülen yardımcı tanı yöntemleri) gerçekleştirilen hayvanların tanıları (kesin, şüpheli, semptomatik vb.) konuldu ve hastalıkları sınıflandırıldı. Sınıflandırılan hastalık tanılarına göre uygulanan medikal veya operatif tedaviler kayıt edildi. Mümkün olan (takibi yapılması gerekli olan ve/veya hasta sahibinin olur verdiği) hastaların takipleri gerçekleştirildi. Çalışmanın, kanatlılarda görülen cerrahi olguların etiyolojisi ve klinik görünümlerini ortaya koymasının yanında, tanı ve tedavileri ile ilgili bilgileri de içeriyor olması, başta kanatlı hayvanlar ve onların sahiplerine sonra Veteriner Hekimlere ve kanatlı sektörüne katkı sağlayacağı umulmaktadır.
İshalli kedilerde cryptosporıdıum SPP.'nin araştırılması
Amaç: Cryptosporidium spp. insanlar ve hayvanlarda önemli gastro intestinal hastalıklara sebep olabilen protozoal bir parazittir. Ülkemizde insan ve bazı hayvan türlerinde Cryptosporidium spp. üzerine çeşitli çalışmalar bulunurken ishalli kedilerde Cryptosporidium spp.'nin varlığı üzerine çalışma bulunmamaktadır. Bu tezde özellikle zoonatik özellikte olan Cryptosporidium spp.'nin ishalli kedilerde varlığının araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın hayvan materyalini Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi'ne ishal şikayeti ile muayene ve sağaltım amacıyla getirilen, farklı yaş, ırk ve cinsiyette 100 adet ishalli kedi dışkısı oluşturuldu. İshalli kedilerden alınan dışkı örenklerinden hazırlanan preparatlar Kinyon asit-fast boyama tekniği ile boyandı ve mikroskopta incelendi. Mikroskopta x100'lük büyütmede mavi zemin üzerinde boyutları 4,5 x 5,5μm arasında değişen yuvarlak şekilde parlak pembe-kırmızı boyanan Cryptosporidium ookistlerini gösteren yapılar pozitif olarak değerlendirildi. İshalin süresi, dışkı kıvamı, cinsiyet ve yaşa göre Cryptosporidium türlerinin dağılımları arasındaki farklar ki-kare (X2) testi ile değerlendirildi. Bulgular: İshalli kedilerden toplanan dışkı örneklerinde Cryptosporidium spp. varlığı %5 olarak saptandı. Sonuç: Bu çalışmada elde edilen verilere göre ishalli kedilerde Cryptosporidium spp.'nin dikkate almasının önemli olduğu sonucuna varıldı. Elde edilen verilerin ileride yapılacak çalışmalara referans olabileceği düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Cryptosporidium, İshal, Kediler.
İneklerde subklinik mastitislere sebep olan bakteri türüne göre sütteki TH1/TH2 sitokin dengesinin belirlenmesi
Bu tezde, ineklerde subklinik mastitislere neden olan bakteri türlerine (Escherichia coli, Streptococcus agalactiae ve Staphylococcus aureus) göre sütteki Th1/Th2 sitokin dengesinin belirlenmesi amaçlandı. Çalışmaya 180 adet inek dahil edildi. İneklere Kaliforniya Mastitis Testi (CMT) uygulandı. Kaliforniya Mastitis Testinde, dört meme lobuda negatif olan inekler CMT (-) grubuna (n=45) dahil edildi. Escherichia coli grubu (n=45), CMT pozitif süt örneklerinde Escherichia coli üreyen ineklerden; Streptococcus agalactiae grubu (n=45), CMT pozitif süt örneklerinde Streptococcus agalactiae üreyen ineklerden ve Staphylococcus aureus grubu (n=45), CMT pozitif süt örneklerinde Staphylococcus aureus üreyen ineklerden oluşturuldu. Süt numunelerindeki somatik hücre sayımı Cell Counter cihazı kullanılarak ölçüldü. Süt kompozisyon analizi Laktoscan cihazı kullanılarak ve sitokin analizleri ise tür spesifik ticari ELISA kitleri kullanılarak yapıldı. Escherichia coli grubunda süt TNF-α ve IFN-γ düzeyi yüksek bulunurken, IL-2 düzeyi düşük bulundu. En düşük süt IL-4 düzeyi CMT (-) grubunda bulundu. Süt IL-5 düzeyi en yüksek Streptococcus agalactiae grubunda bulunurken, süt IL-10 düzeyi en yüksek Staphylococcus aureus grubunda tespit edildi. Ayrıca, sütteki somatik hücre sayısının (SHS) artması, TNF-α ve IFN-γ düzeyinin azalmasına, IL-5 düzeyinin ise artmasına neden oldu. Ancak, IL-2, IL-4 ve IL-10 düzeylerinin SHS değişikliğinden etkilenmediği tespit edildi. Ayrıca, süt örneklerinde yağ yüzdesi Escherichia coli grubunda en yüksek oranda bulunurken, yağsız kuru madde, protein, laktoz ve mineral madde yüzdesi en düşük oranda bulundu. Sonuç olarak, Escherichia coli grubunda Th1/Th2 polarizasyon dengesinin Th1 yönüne kaydığı belirlendi. Streptococcus agalactiae ve Staphylococcus aureus gruplarında ise Th1/Th2 polarizasyon dengesinin Th2 yönünde olduğu bulundu. Bulgularımıza göre, Escherichia coli'ye bağlı mastitis olgularında hücresel bağışıklığın güçlü tutulması gerekirken, Staphylococcus aureus ve Streptococcus agalactiae'nın neden olduğu mastitislerde ise hümoral bağışıklığın desteklenmesi kanaatine varıldı.
Investigation of the relationship between serum cytokine profile and vitamin d in calves with neonatal diarrhea
Diarrhea in calves in the neonatal period causes significant losses. Although there are many different causes of diarrhea in this period, the most important causes are infections of viral, bacterial and protozoal origin. It is vital for calves to have a functional immune system in the fight against these infections. The immune system is examined under two main headings as innate and adaptive immune systems. Cytokines synthesized by both innate and acquired immune system cells are involved in the development and regulation of the immune response against infectious agents. Based on the determination of circulating cytokine levels, an evaluation can be made about the functions of the immune system. In recent years, it has been determined that vitamin D has very important roles in both innate and acquired immune systems apart from its classical functions in calcium metabolism. There is no study in the literature investigating the relationship between vitamin D and cytokines in calves with diarrhea. In this study, it was aimed to investigate the relationship between vitamin D and serum cytokine profile in neonatal calf diarrhea caused by bacterial, viral and protozoal pathogens. The material of the study consisted of totally 40 calves from 5 different groups; E. coli (n=8), Rotavirus (n=8), Coronavirus (n=8), C. parvum (n=8) and Control (n=8) groups. Using blood samples taken from all animals, serum vitamin D levels were measured by liquid chromatography-mass spectrometry/mass spectrometry-liquid chromatography-mass spectrometry (LC-MS/MS) method, and serum cytokine levels were measured by ELISA method. The results of the study revealed that there was no statistically significant difference between the groups in terms of serum 25-D levels. However, serum 1.25-D level was higher in both E. coli and Coronavirus groups compared to the control group. TNF-α level did not differ in the E. coli group compared to the control group but it was lower in the rotavirus, coronavirus and C. parvum groups. While the concentrations of IFN-γ, IL-1β, IL-2, IL-4 and IL-17 were statistically higher in the E. coli group than in the control group, no significant difference was found in the other groups. While the IL-5 concentration increased in the E. coli group and decreased in the C. parvum group compared to the control group, however, there was no statistical difference in the other groups. It was determined that IL-6 concentration did not differ significantly in the E. coli and Coronavirus groups compared to the control group, but it was statistically lower in the Rotavirus and C. parvum groups compared to the control group. While IL-10 concentration was significantly lower in the Rotavirus group than in the control group, no significant difference was found in the other groups. IL-12 concentration increased in E. coli, Rotavirus and Coronavirus groups compared to the control group while there was no significant change in the C. parvum group. There was no statistically significant difference between the groups in terms of IL-13 concentrations. It was concluded that serum cytokines and vitamin D levels differ according to the type of etiological factor in calf diarrhea and that vitamin D may contribute to the development of the immune response in calf diarrhea. Key words: Neonatal Calf, Diarrhea, Cytokine, Vitamin D
Elazığ ve Erzincan yöresi sığır ayak hastalıklarının değerlendirilmesi
Erzincan ve Elazığ yörelerinde, sığırlarda ayak hastalıklarının prevalansının araştırılması amaçlanmıştır. Bu yörelerde farklı yaş ve cinsiyette Erzincan yöresinde 3000, Elazığ yöresinde 1000 baş olmak üzere toplam 4000 baş sığır, ayak hastalıkları ve tırnak deformasyonları yönünden incelendi. Yıl boyunca her mevsimde işletmeler ve meralar ziyaret edilip hayvanlar ayak hastalıkları yönünden muayene edildi. Hayvanların otladığı meralardan toprak numunesi alınıp içeriğinde bulunan iz elementlerin tespiti için analize gönderilmiştir. Yıl boyu nem ve yağış tespiti için meteorolojiden veriler toplanmıştır. Erzincan yöresindeki sığırlarda yapılan araştırmada 106 ayakta yalnızca tırnak deformitesi, 62 ayakta yalnızca ayak hastalığı görülürken, 99 ayakta ise tırnak deformitesi ile birlikte ayak hastalığı tespit edildi. Elazığ yöresindeki sığırlarda yapılan incelemelerde 39 ayakta yalnızca tırnak deformitesi, 22 ayakta yalnız ayak hastalığı görülürken, 38 ayakta ise tırnak deformitesi ile birlikte ayak hastalığı tespit edilmiştir. Sonuç olarak aritmetik ortalamaları alındığında Erzincan yöresi sığırlarda ayak hastalıklarının prevalansı % 9,8, Elazığ yöresi sığırlarda ayak hastalıklarının prevalansı %8.9 olarak tespit edilmiştir
Yarış atlarında yumuşak damağın dorsale deplasmanının insidansının araştırılması
Bu çalışmada safkan arap ve ingiliz yarış atlarında görülen yumuşak damağın dorsale deplasmanının insidansının araştırılması amaçlandı. Çalışmanın materyalini Elazığ hipodromuna getirilen safkan 400 at oluşturdu. İdman ve yarış sonrası muayeneye getirilen atlar travaya alındı. Dudak veya kulağa yavaşa takılarak hayvanlar zapt-ı rap altına alınarak, endoskopik muayeneye hazır hale getirildi. Endoskopik muayenede aparat nasal ventralden girilerek hava keseleri, epiglottis, larinx kıkırdakları ve yumuşak damak muayeneleri yapıldı. Muayene esnasında hayvana yutkunma refleksleri yaptırılarak, yumuşak damağın epiglottis üzerinden ayrılıp ayrılmamasına bakıldı. Atlarda yumuşak damağın dorsale deplasmanı (YDDD) hastalığının cinsiyete göre görülme sıklığı erkeklerde %32.8, dişilerde %25.0 olarak belirlendi. Hastalığın ortaya çıkmasında cinsiyete göre bir farklılık tespit edilmedi YDDD hastalığının ırklara göre görülme sıklığı arap atlarında %30.6, ingiliz atlarında %28.5 olarak belirlendi. Hastalığın ırklara bağlı görülme sıklığının ırklararası istatistiki bir farklılık belirlenmedi. Atlarda YDDD hastalığının yaşa göre görülme sıklığı yaş artıkça %3.6 oranından %76.2 oranına doğru lineer bir artış göstermektedir. Hayvanların yaşa bağlı olarak görülme sıklığını yaş ilerledikçe arttığı tespit edildi. Sonuç olarak; 400 adet atta yapılan araştırmada hastalığın görülme insidansının %29,5 olduğu ve yaş ilerledikçe görülme sıklığının arttığı görüldü.
Sığırlarda diz ekleminin MR ve CT ile 3Dyapılanması ve aquaporin 1-2-3 dağılımının araştırılması
Diz, vücudun en büyük eklem boşluğuna sahip olan eklemdir. Hem kompleks yapısı gereği hem de vücudun ağırlığını taşıması sebebiyle birçok araştırmaya konu olmuştur. Bilindiği üzere ülkemizde büyük hayvan yetiştiriciliği hayvan ekonomisinin temel taşlarından birini oluşturmaktadır. Büyük hayvan yetişticiliğinde, eklem hastalıklarıyla oluşan topallıklar hayvan refahını etkileyerek ciddi verim kayıplarına neden olmaktadır. Bu durum önce sürü ekonomisini daha sonra ise ülke ekonomisini olumsuz yönde etkilemektedir. Böylesine karmaşık yapıya sahip olan diz ekleminin morfolojisinin iyi bilinmesi hem Beşeri hem de Veteriner Hekimlik alanında diz eklemi ile ilgili patolojilerin tanısında ve tedavisinde önem arz etmektedir. Bölge anatomisi hakkında detaylı bilgiler olsada, literatür taramalarında Simental ırkı sığırların diz ekleminin MR ve BT görüntülerinin incelendiği, 3 boyutlu (3D) modellemesinin yapıldığı ve Aquaporin dağılımının araştırıldığı herhangi bir çalışmaya rastlanılmamıştır. Bu çalışmada Simental ırkı sığırlarda diz eklemini hem morfometrik hem de morfolojik olarak birçok metodla incelemeyi amaçladık. Diz ekleminin anatomik yapısı Röntgen, BT ve MR görüntüleriyle detaylı olarak incelendi. BT görüntülerinden elde edilen iki boyutlu görüntülerden üç boyutlu modeller elde edildi ve morfometrik ölçümler yapıldı. MR görüntülerinde ise meniscus'lar, ligament'ler ve diğer yumuşak dokular detaylı bir şekilde hem morfolojik hem de morfometrik olarak incelendi. Ayrıca Simental ırkı sığırlarda diz eklemi kıkırdak, meniscus ve ligament dokusunda immünohistokimyasal metotla AQP-1, AQP-2 ve AQP-3'ün ekspresyonu ilk kez ortaya konuldu. Yapılan literatür taramaları sonucunda Simental ırkı sığırlarda diz eklemini hem morfolojik hem morfometrik hem de immünohistokimyasal olarak incelenmiş bir çalışma olmamasından dolayı sunulan çalışma sonuçlarının hem veteriner anatomi alanına güncel veriler sağlayacağını hem de devamında yapılacak olan benzer çalışmalara zemin hazırlayacağını düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Simental Sığır, Diz eklemi, 3D Modelleme, Aquaporin 1,2,3
Şap hastalıklı ve şap aşısı yapılan sığırlarda bazı biyokimyasal parametrelerin değerlendirilmesi
Bu çalışmada, şap hastalıklı sığırlar ile şap aşısı yapılan sığırlarda kardiyak enzim [kardiyak troponin-I (cTn-I), kreatin kinaz (CK), kreatin kinaz – miyokardiyal band (CK-MB), laktat dehidrogenaz (LDH) ve aspartat aminoteansferaz (AST)] aktiviteleri ile serum A, C ve E vitamini düzeylerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışma materyalini, genel klinik muayenelerinden sonra şap hastalığı teşhisi konan 20 baş sığır (Hasta grubu) ile şap aşısı yapılan sağlıklı 20 baş sığır (Aşı grubu) olmak üzere toplam 40 baş hayvan oluşturdu. Hasta grubundaki hayvanlardan 1 kez, Aşı grubundaki hayvanlardan ise aşılamadan önce (Kontrol grubu) ve aşı uygulamasından sonraki 1., 3., 7. ve 14. günlerde (sırasıyla Aşı-1 grubu, Aşı-2 grubu, Aşı-3 grubu ve Aşı-4 grubu) detaylı klinik muayeneler (vücut sıcaklığı, kalp ve solunum frekansı ile rumen hareketleri sayısı) yapıldıktan sonra hematolojik ve biyokimyasal analizler için V. jugularis'lerinden kan örnekleri alındı. Şap virusunun tipinin ASİA1 tipi olduğu belirlenmiştir. Şap aşısı olarak Şap Enstitüsü tarafından üretilen Turvac-Oil şap aşısı 2 mL deri altı uygulandı. Hematolojik muayeneler [total lökosit sayısı, eritrosit sayısı, hemoglobin miktarı, hematokrit değer, ortalama alyuvar hacmi (MCV), ortalama alyuvar hemoglobini (MCH), ortalama alyuvar hemoglobin derişimi (MCHC) ve trombosit sayısı] Fırat Üniversitesi Hayvan Hastanesi teşhis laboratuvarında bulunan kan sayım cihzında ve serumda kardiyak enzim aktiviteleri (cTn-I, CK, CK-MB, LDH, AST) Fırat Üniversitesi Hastanesi teşhis laboratuvarında ticari test kitleri yardımıyla cTn-I hormon analizöründe chemiluminesence yöntemiyle; CK, CK-MB, LDH, AST düzeyleri ise otoanalizörde spektrofotometrik yöntemle hemen analiz edildi. Serum A, C ve E vitamini ile malondialdehit (MDA) düzeyleri ise Fırat Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Besleme ve Beslenme Hastalıkları Anabilim Dalı'nda bulunan Yüksek Performanslı Sıvı Ünitesinde gerçekleştirildi. Hasta grubu ile diğer gruplar arasında tüm klinik parametrelerin ortalama değerlerinin istatistiksel olarak önemli derecede farklı olduğu görülmektedir (P<0.05). Bu farklılıkların vücut sıcaklığı, kalp ve solunum frekansının hasta grubunda yüksek ve rumen hareketi sayılarının ise önemli derecede düşük olduğu görülmektedir. Hematolojik parametrelerden hemoglobin miktarı, MCV, MCH ve trombosit sayısı ortalama değerleri açısından gruplar arasında önemli farklılıkların olmadığı (P>0.05) belirlenirken, total lökosit sayının Hasta grubunda diğer gruplardan yüksek olduğu, Hasta grubu ile Aşı-1 grubu ortalama değerleri arasında farkın istatistiksel açıdan önemi olmamasına rağmen ve diğer gruplarla (Kontrol, Aşı-2, Aşı-3 ve Aşı-4 grubu) arasındaki farkın önemli olduğu belirlenmiştir (P<0.05). Eritrosit sayısının ortalama değerlerinin yalnızca Hasta grubu ile Aşı-2 grubu gruplar arası farkının önemli olduğu (P<0.05), hematokrit değer ortalama değerlerinin Hasta grubu ile Aşı-2 ve Aşı-3 grupları arasındaki farkın istatistiksel açıdan önemli olduğu (P<0.05) ve MCHC'nin ortalama değerlerinin de Hasta grubu ile Aşı-1 ve Aşı-2 grupları arasındaki farkın önemli (P<0.05) olduğu görülmektedir. Serum AST ve CK-MB enzim aktivitelerinin ortalama değerleri açısından gruplar arası farklılıkların istatistiksel olarak önemsiz (P>0.05) olduğu görülürken, serum cTn-I ve CK düzeylerinin Hasta grubunda diğer gruplara göre önemli derecede yüksek (P<0.05), LDH düzeyinin ise Hasta grubu ile Aşı-1, Aşı-3 ve Aşı-4 gruplarında ortalama değerlerinin gruplar arası farkın P<0.05 düzeyinde önemli olduğu belirlemiştir. Serum C vitamini düzeylerinin ortalama değerlerinin gruplar arası farkın Hasta grubunda düşük olmasına rağmen istatistiksel açıdan önemsiz (P>0.05) olduğu görülürken, serum A ve E vitamin düzeylerinin ortalama değerlerinin gruplar arası farkının Hasta grubunda diğer gruplardan istatistiksel olarak önemli dercede düşük olduğu belirlenmiştir (P<0.05). Serum MDA değerlerinin Hasta grubundan Kontrol, Aşı-1, Aşı-2, Aşı-3 ve Aşı-4 grubundaki ortalama değerlerden önemli derecede yüksek olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, şap hastalığının klinik, hematolojik ve kardiyak enzim aktiviteleri, MDA ile A, C ve E vitamini düzeylerini önemli derecede etkilediği saptanmıştır. Aşı uygulamalarının ise istatistiksel düzeyde olmamakla birlikte tüm parametreleri etkilemesi nedeniyle aşı ile birlikte A, C ve E vitamini uygulamalarının faydalı olacağı kanısına varılmıştır.
Şanlıurfa yöresinde koyun ve keçilerde anaplasma phagocytophılum'un moleküler yöntemlerle araştırılması
Anaplasma phagocytophilum ruminant, kemirici, tek tırnaklı, kuş ve insanlarda granülositik anaplasmosise neden olan ve kenelerle nakledilen bir türdür.Bu araştırma, Şanlıurfa yöresinde koyun ve keçilerde A. phagocytophilum'un varlığı ve yaygınlığının belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Nisan-Temmuz 2013 tarihleri arasında koyun ve keçilerden alınan kan örneklerinde etkenin varlığı 16S SSU rRNA genine spesifik polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) kullanılarak araştırılmıştır. Polimeraz zincir reaksiyonu pozitif örnekleri temsilen seçilen bir örneğin 16S SSU rRNA geninin DNA dizilimi belirlenmiştir. Şanlıurfa yöresinde 134 koyun ve 74 keçi olmak üzere 208 hayvandan tam kan örneği alınmıştır. Laboratuvarda elde edilen total genomik DNA'lar A. phagocytophilum'un 16S SSU rRNA genini kısmi olarak amplifiye edenspesifik primerler ile PZR'ye tabi tutulmuştur. Bu çalışmada incelenen 208 kan örneğinin 9 (% 4.33)'unda A. phagocytophilum'un varlığını gösteren amplifikasyon ürünü elde edilmiştir. A. phagocytophilum pozitiflik oranının koyunlarda % 5.97 (8/134), keçilerde % 1.35 (1/74) olduğu saptanmıştır. Bir örneğin DNA dizi analizi belirlenmiş ve GenBank'a KJ183079 accession numarası ile kayıt edilmiştir. Sonuç olarak, bu çalışma ile Şanlıurfa yöresindeki koyun ve keçilerde PZR ve sekans analizi ile A. phagocytohilium varlığı ilk defa ortaya konmuş ve etkene ait epidemiyolojik veriler elde edilmiştir.
Gaziantep ve yöresinde gözlenen sığır ayak hastalıklarının insidansı ve tedavileri üzerine gözlemler
Ayak hastalıkları ve deforme olmuş tırnaklar sığır yetiştiriciliği ve ekonomisinde önemli bir yere sahiptir. Bu çalışma Gaziantep ve yöresindeki sığırlarda gözlenen ayak hastalıklarının insidansını belirlemek ve tedavi sonuçlarının ortaya konulması amacıyla yapıldı. Çalışmanın materyalini 1912 adet sığır oluşturdu. Bu sığırların 1818 adedi (%95.09) dişi, 94 adedi (%4.91) ise erkekti. Bu çalışmadaki sığırların 1042'sinin (%54.50) holştayn, 649'unun (%33.94) simental, 143'ünün (%7.48) montofon, 56'sının (%2.93) yerli, 22'sinin (%1.15) melez olduğu gözlendi. Ayak hastalığı bulunan 213 adet sığırın %13.43'ünün holştayn, %8.93'ünün simental, %7.69'unun montofon, %5.35'inin yerli ve %4.54'ünün melez olduğu tespit edildi. Bu hastalıklar en çok üç yaşında gözlendi (%25.35). En çok (29 olgu, %13.62) interdigital hiperplazi, en az görülen ayak hastalığı ise ökçe ve taban eziği (4 olgu, %1.88) olduğu tespit edildi. Bu çalışmada 123 (%52.34) sivri tırnak, 43 (%18.30) burulmuş tırnak, 36 (%15.32) yayvan ve geniş tırnak, 14 (%5.96) makas tırnak, 11 (%4.68) ayrık tırnak ve 8 (%3.40) küt tırnak gözlendi. Tırnak deformasyonlarının, ayak lezyonlarının oluşumunda etkili olduğu saptandı. Ayak lezyonlarının %42.22'sinin tırnakta yer alan deformasyonlardan kaynaklandığı tespit edildi. Sonuç olarak, Gaziantep ve yöresinde gözlenen sığır ayak hastalıklarının yıllık insidansı 2014-2015 yılları arasında %11.14 olarak tespit edilmiştir. Sığır yetiştiricileri ayak bakımının sebepleri, sonuçları ve ayak hastalıkları oluşumu üzerindeki önemi hakkında bilgilendirilmiştir.
Kuzularda neonatal hipotermi ve hipoglisemi kompleksi üzerine araştırmalar
Bu çalışmada, kuzuların yaşamlarının ilk 3 günlük döneminde (özellikle ilk 5-12 saatlik döneminde) şekillenen hipotermi ve hipoglisemi kompleksinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışma materyalini 20 baş sağlıklı , 20 baş hafif hipotermili ve 10 baş şiddetli hipotermili kuzular oluşturmuştur. Çalışmaya alınan tüm hayvanların genel klinik muayeneleri (kalp ve solunum sayısı ile vücut sıcaklığı) yapıldıktan sonra V. jugularis'ten usulüne uygun olarak kan örnekleri alınarak serumları ayrılmıştır. Kan glikoz düzeyi tam kanda glikometre ile total protein ve albumin tayinleri ise serumda refraktometre ile tayin edilmiştir. Tüm istatistiksel analizler SPSS MS Windows Release (Versiyon 22) bilgisayar programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Vücut sıcaklığı, solunum ve kalp frekanslarının ortalama değerlerinin sırasıyla sağlıklı kuzularda 39.36±0.22°C, 55.00±5.79 ad/dk ve 146.90±9.37 ad/dk; hafif hipotermili kuzularda 37.66±0.48°C, 34.90±5.49 ad/dk ve 72.40±10.15 ad/dk ve şiddetli hipotermili kuzularda 36.49±0.34 °C, 20.00±4.52 ad/dk ve 51.00±4.35 ad/dk olduğu belirlenmiştir. Kan glikoz, albümin ve total protein ortalama değerlerinin sırasıyla sağlıklı kuzularda 103.20±30.07 mg/dL, 3.22±0.38 g/dL ve 6.18±1.17 g/dL; hafif hipotermili kuzularda 55.25±13.29 mg/dL, 3.02±0.36 g/dL ve 4.91±1.11 g/dL ve şiddetli hipotermili kuzularda 20.20±4.83 mg/dL, 2.53±0.42 g/dL ve 3.90±0.55 g/dL olduğu saptanmıştır. Klinik (vücut sıcaklığı, solunum ve kalp frekansları) ve biyokimyasal (glikoz, albümin ve total protein) parametrelerin ortalama değerleri açısından tüm gruplar arasındaki farklılıkların önemli olduğu (P<0.05) belirlenmiştir. Neonatal hipotermi ve hipoglisemili hayvanların tedavilerinde (hafif hipotermili ve şiddetli hipotermili) biberon veya mide sondasıyla kolostrum verilerek veyahut intraperitonal glikoz enjeksiyonuyla glikoz rezervleri tamamlanmaya ve vücut sıcaklığı normal düzeye getirilmeye çalışılmıştır. Kontrol grubundaki kuzuların hepsinin yaşamasına rağmen, hafif hipotermili kuzuların %25'nin, şiddetli hipotermili kuzuların ise %70'nin öldüğü görülmüştür. Ülkemizde ve bölgemizde genel olarak kuzulama sezonun kış dönemlerine denk gelmesi nedeniyle hipotermi ve hipoglisemi kompleksinin koyunculuk için önemli bir sorun olduğu düşünülebilir. Sonuç olarak; şiddetli hipotermi-hipoglisemi kompleksi olgularında ölüm oranının yüksek olması nedeniyle hafif vakaların erken tanısı ve zamanında tedavileri önem arz etmektedir. Anahtar kelimeler: Hipotermi, hipoglisemi, yeni doğan, kuzu