Antibodies
104 theses under this subject heading
Sistemik skleroz hastalarında gastrointestinal tutulum özellikleri ile anti muskarinik reseptör 3 antikorları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Sistemik sklerozda (SSc) gastrointestinal sistem (GİS) tutulumu en önde gelen morbidite nedenidir. GİS tutulumu açısından non-invazif biyobelirteçlere ihtiyaç vardır. GİS tutulumunda, anti muskarinik 3 reseptör (anti M3R) antikorlarının patogenezindeki rolü gösterilmiştir Bu çalışmanın amacı SSc hastalarında GİS tutulum özellikleri ile anti muskarinik reseptör 3 antikorlarının ilişkisinin araştırılmasıdır. Çalışma 41 SSc tanılı hasta ve 5 sağlıklı kontrol ile yapıldı. Tüm hastaların GİS şikayetleri ayrıntılı olarak sorgulandı. MUST, ESPEN ve UCLA SCTC GIT 2.0 skorları hesaplandı. Anti M3R antikorunu tespit etmek için, sandviç-ELISA testi kullanıldı (MyBioSource, Inc. San Diego, USA). Hastaların 31 (%85,4)'ü kadındı, 32 (%78,0)'sinin limitli SSc tanısı vardı, ortalama yaşları 53,6±13,5 yaş, hastalık süresi medyan 15,0 yıl (6,00-21) idi. 37 (%90,2) hastanın GİS tutulumu vardı. Sistemik skleroz hastalarında anti M3R antikorlar titreleri (optik dansite olarak, OD) sağlıklı kontroller arasında anlamlı fark yoktu (medyan 0,18 OD 0,13-1,65'e karşı 0,25 OD 0,12-0,53; p: 0,61). Hastaların 18 (%46,1)'inde anti M3R antikor pozitifti. Fekal inkontinansı olan hastalarda olmayanlara göre anti M3R antikor titreleri daha düşük bulundu (medyan 0,13 OD 0,12-0,42'ye karşı 0,40 OD 0,13-2,75; p: 0,05). Kilo kaybı olan hastalarda, olmayanlara göre antikor titrelerinde yüksek olma eğilimi mevcuttu (medyan 0,64 OD 0,13-2,81'e karşı 0,14 OD 0,12-0,26; p: 0,09). Anti sentromer antikor pozitif olan hastaların hepsinde (n=5) anti M3R antikorlar negatif, miyozit olan hastaların tümünde (n=4) pozitif olarak tespit edildi. Total UCLA SCTC GIT 2.0 skoruna göre orta – ağır şiddette GİS tutulumu ile anti M3R antikor titreleri arasında ilişki saptanmadı (hepsi için p: >0.05). MUST skoru ile ESPEN kriterleri kullanılarak belirlenen malnutrisyon riski olan ve olmayan hasta grupları arasında anti M3R antikorları titreleri ve antikor pozitif hasta sayısı farklı değildi (hepsi için p: >0.05). Sonuç olarak bu çalışmada SSc hastalarında önemli oranda anti M3R antikor pozitifliği tespit edilmiştir. Anti M3 antikor pozitifliği veya titreleri ile total UCLA SCTC GIT skoru veya malnütrisyon riski arasında bir ilişki saptanmamıştır. Anahtar Kelimeler: Sistemik skleroz, GİS tutulumu, Anti M3R antikoru
Kemoterapi alan kanser tanılı çocuklarda, tedavi sonrası aşı serolojik yanıtlarının ve aşılama programının değerlendirilmesi
Amaç: Çocuklarda kanser tanısı çocukluk çağı aşı programının tamamlanamamasına ve immünsüpresif tedavilere bağlı aşı ile kazanılmış bağışıklığın zayıflaması/kaybına neden olmaktadır. Bu durum, kanser tedavisi tamamlanan çocukları aşı ile önlenebilen hastalıklara karşı savunmasız hale getirmektedir. Kanser tedavisi alan çocukların tedavi sonrası aşı yanıtlarının da değişkenlik gösterdiği bilinmektedir. Kanser tedavisi sonrası çocuklarda aşı uygulaması ile ilgili uluslararası ortak rehber bulunmamaktadır. Bu çalışmada kanser tedavisi sonrası serum antikor durumları, uygulanan aşılar ve aşı yanıtlarının incelenmesi planlandı. Hastalar ve yöntem: Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Sosyal Pediatri Polikliniğine 1 Ocak 2015-31 Aralık 2020 yılları arasında başvurmuş, lenfoma ve solid organ tümörleri tanısı ile kemoterapi almış, hastalıkları remisyonda olan, aşılama planı ve takibi için başvuran çocuk ve ergenler değerlendirildi. Kanser tedavi tamamlandıktan sonra uygulanan aşılar ve hepatit A (HAV), hepatit B (HBV), varisella zoster (VZV), kızamık-kızamıkçık-kabakulak (KKK) serum antikor düzeyleri ve aşı yanıtları retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 533 hastanın, 304'ü (%57) erkek, 229'u (%43) kız (E/K: 1,3), tanı yaşı ortalaması (±SD) 5 yıl 10 ay (±57 ay) idi. En sık saptanan tanılar Non-Hodgkin lenfoma (NHL) (%15,4), santral sinir sistemi (SSS) tümörleri (%13,1) ve Hodgkin lenfoma (HL) (%12) idi. Tedavi sonrası en az bir doz aşı uygulanan hasta sayısı 508 (%95,3) idi. Hastaların %52,9'unun tanı yaşı 0-59 ay olup çocukluk çağı aşıları eksik, %26,8'inin tanı yaşı 0-24 ay olup süt çocukluğu aşıları eksikti. Tedavi sonrası yapılan aşılar en çok konjuge pnömokok aşısı (KPA) (%85,4), KKK (%80,7) ve HBV (%66,8) idi. Tedavi sonrası hastaların HAV, HBV, VZV, kızamık-kızamıkçık-kabakulak seronegatifliği sırası ile; %64, %48,5, %43,3, %83,5, %28 ve %60,1'inde olduğu saptandı. Tedavi öncesi ve sonrası antikor düzeyi bilinen hastaların, HAV, HBV, VZV, kızamık- kızamıkçık-kabakulak antikor kaybı sırası ile; %31,9, %31,4, %21,7, %47,1, %11,4 ve %28,6'sında olduğu saptandı. Hastaların bir doz HAV, HBV, VZV, kızamık-kızamıkçık-kabakulak aşısına sırası ile %83,6, %81,4 %63,5, %33,3 %82,9 ve %45,4'ü serokonversiyon geliştirdiği saptandı. Hastaların iki doz HAV, HBV, VZV, kızamık-kızamıkçık-kabakulak aşısına sırası ile %98,8, %80 %84,6, %32,2, %80 ve %36,2'sinin serokonversiyon geliştirdiği saptandı. Sonuç: Aşı ile bağışıklama, enfeksiyon hastalıklarına karşı geliştirilmiş en etkili yöntemdir. Çocukluk çağı kanserleri ve immünsüpresif tedaviler aşı ile korunabilen hastalıklara karşı antikor kaybına neden olmaktadır. Kemoterapinin bağışıklık sistemi üzerine uzun süren yan etkileri, hastaların tedavi sonrası aşı yanıtlarının değişkenlik göstermesine neden olmaktadır. Anahtar kelimeler: Çocukluk çağı kanserleri, kemoterapi, aşılama, antikor yanıtı
Kolonik subepitelyal ve perikriptal myofibroblastlar için immunohistokimyasal belirteçlerin tanımlanması ve neoplastik süreçteki ifadelerinin araştırılması
Kolonik subepitelyal myofibroblastlar, lamina propriada kriptlerin hemen altında yer alan; yara iyileşmesi, epitel büyümesi, fibrozis, immuntolerans, inflamasyon, tümör invazyonu gibi birçok süreçte rol alan -SMA pozitif mezenkimal hücrelerdir. Kolonik lamina propriada subepitelyal myofibroblastlar haricinde -SMA boyanan başka mezenkimal hücreler de (örneğin perisitler) mevcuttur. Bu tez çalışmasının amacı; kolonik subepitelyal ve perikriptal myofibroblastlara spesifik bir immunbelirteç bulmaktadır. Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi Tıp fakültesi'nde 2019 yıllında adenokarsinom nedeniyle kolektomi ameliyatı olan 20 adet vaka dahil edilmiştir. Olgulara ait normal kolon mukozasını temsil eden parafin bloklardan iki ayrı odak örneklenerek doku mikrodizini hazırlanmıştır. Mikrodizinden elde edilen seri kesitlere ZEB1, -SMA, Desmin, TMEM119, AOC3, PR2D3, MYH11, CD146, CD56 antikorları kullanılarak immünohistokimyasal çalışmalar uygulanmıştır. Ayrıca iki farklı doku mikrodizininde temsil edilen 28 kolorektal adenokarsinom TMEM119, AOC3 ve MYH11 ile boyanmıştır. Bu çalışmada literatürde ilk kez TMEM119 ile kolonik subepitelyal ve perikriptal myofibroblastların pozitif olduğunu göstermiştir. Myofibroblastlarda ZEB-1 ekspresyonu EMT'yi desteklemektedir. Kolorektal kanserlerde stromada myofibroblastik biyobelirteçlerde kayıp da gösterilmiştir.
Otoimmün hepatitli hastalarda antikorların sıklığı ve klinik ilişkisinin prospektif olarak değerlendirilmesi
Arka Plan ve Amaç: Çözünür karaciğer antijenine karşı antikorlar (anti-SLA), otoimmün hepatitin (OİH) spesifik serolojik belirteçleridir. OİH'li Türk hastalarda anti-SLA'nın sıklığını ve klinik önemini prospektif olarak değerlendirdik. Yöntem ve Gereçler: Ocak 2018 ve Aralık 2022 tarihleri arasında basitleştirilmiş skorlama sistemine göre OİH tanısı alan hastalar çalışmaya dahil edildi. ANA, AMA, ASMA ve LKM, IFA (Immunofluorescence Assay) yöntemi ile değerlendirildi, AMA-M2, LKM-1, LC-1 ve SLA/LP otoantikorları da immunoblot yöntemi ile çalışıldı. Hastaların genel özellikleri ve sonuçları da kaydedildi. Bulgular: Ortanca yaşı 34 (15-79) olan toplam 59 hasta (49'u kadın) çalışmaya dahil edildi. Medyan takip süresi 2 (0.3-4.1) yıldı. ANA, SMA, LKM-1, LC-1 ve AMA sırasıyla %66, %27, %5, %1,7 ve %3,4 oranında tespit edildi. On hasta (%17) seroloji negatifti. Anti-SLA hastaların 12'sinde (%20) poizitif bulundu. Cinsiyet dağılımı, yaş, tanı anındaki serum ALT, total bilirubin, albümin, trombosit, INR ve Ig-G düzeyleri anti-SLA pozitif olan ve olmayan hastalarda farklı değildi. Tedavi sonrası ilk 3 aydaki biyokimyasal yanıtın sıklığı anti-SLA pozitif olan hastalarda olmayanlara göre anlamlı olarak daha yüksekti (%100'e karşı %42,6, p <0.001), ancak 12 aydan sonra fark anlamlı değildi (%100'e karşı %79, p = 0.105). Sonuç: Verilerimiz, OİH'li anti-SLA pozitif hastaların, anti-SLA'sı olmayanlara kıyasla benzer histolojik ve laboratuvar özelliklere sahip olduğunu göstermektedir. Anti-SLA'lı hastalar, immünosupresif tedaviye daha hızlı yanıt verdi. Anahtar Kelimeler: Otoimmün hepatit, Otoantikor, SLA, Teşhis, Tedavi, Prognoz
25 hidroksi vitamin D3 ve tiroid antikorlarının tiroid benign-malign neoplazmlarıyla ilişkisi
Tiroid kanserleri endokrin sistemin en yaygın malign tümörlerindendir. Tüm malignitelerin yaklaşık % 1'ini kapsar ve yıllık insidans yükselmeye devam etmektedir. Bazı retrospektif ve metaanaliz çalışmalar; düşük D vitamin düzeylerinin, bazı kanser türlerinin (kolorektal, meme, prostat ve mesane kanseri) oluşma riskini artırabiliceğini göstermiştir. Ayrıca, D vitamini yetersizliğinin ileri evre kolorektal, meme ve prostat kanserinde metastaz ve rekürrens insidansında artış ile ilişkisi gösterilmiştir. Pozitif tiroid antikorları insidansı, tiroid karsinomlarındagenel nüfusta olduğundan yaklaşık iki kat daha fazladır. Ayrıca tiroid antikorlarının preoperatif değerlendirmesi tiroid nodüllerinde malignite öngörüsü ve papiller tiroid karsinomu şiddetinin öngörülmesi açısından önerilmektedir. Çalışmamızda bölgemizde tiroid nodülü nedeniyle tiroidektomi yapılmış olan hastalarda D vitamini düzeyi, tiroid antikorların benign-malign neoplazmlarla ilişkinin araştırılması amaçlandı. METOD: Bu çalışmayı; Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi (YYÜ) Hastanesi endokrinoloji polikliniğine başvuran ve tiroid nodülü nedeniyle tiroidektomi yapılmış 179 hastadan oluşturduk. Etik kabul yüzüncü yıl üniversitesi tıp fakültesi etik kuruldan alındı. Hastalar için çalışmaya alınma kriterleri; yakın zamanda kan transfüzyonu yapılmamış olmaması, tedavi amaçlı herhangi bir ilaç ve mineral takviyesi almamış olması, kronik böbrek yetmezliği olmaması ve totale tamamlayıcı tiroidektomi olmuş hastalarda eski patoloji sonucunun bilinmesi olarak belirlendi. Hastaların tiroidektomi yapıldığı tarihteki D vitamini ve tiroid antikorları retrospektif olarak incelendi. BULGULAR: Çalışmaya tiroid nodülü tanısı konulan ve Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Endokrinoloji Bilim Dalı'nda takip ve tedavileri yapılan toplam 179 olgu alındı. D vitamini düzeyleri ortalama 15.016±5.3579 ng/ml saptandı. Hastaların yaş ortalaması 44.97±14.139 olarak saptandı. Çalışmamıza dahil ettiğimiz 179 hastadan toplam 95 hastada Antitiroglobülin antikor, 58 hastada Antitiroid peroksidaz antikorları tetkik edilmişti. Çalışmamızda tiroid benign-malign neoplazmlarıyla D vitamini düzeyi, tiroid antikorları arasında anlamlı ilişki yoktu. Çeşitli tiroid patolojileri D vitamini düzeyi açısından karşılaştırıldığında anlamlı sonuç olmamakla birlikte (p:0.056) en düşük D vitamini düzeyi foliküler tiroid kanseri (ort:9.967 ng/ml) grubunda tespit edildi. SONUÇLAR: Düşük D vitamin düzeylerinin bazı kanser türlerinin (kolorektal, meme, prostat ve mesane kanseri) görülme riskini arttıdığı bilnmektedir. Bizim çalışmamızda da D vitamini eksikliği tiroid kanseri hastalarının neredeyse tamamında mevcuttu. D vitamini düzeyi ile benign-malign neoplazm arasında herheangi bir ilişki saptamadık. Yalnız vaka sayısı az olmakla birlikte foliküler tiroid kanseri hastalarının en düşük D vitamini konsantrasyonlarına sahip olduğunu gördük. Pozitif tiroid antikoru insidansı, diferansiye tiroid kanseri hastalarında genel nüfusta olduğundan yaklaşık iki kat daha fazladır. Tiroid nodüllerinde tiroid antikor varlığının, şüpheli veya malign sitoloji için bir risk faktörü olabileceği önerilmiştir. Çalışmamızda tiroid antikorlarıyla benign-malign neoplazm arasında da herhangi bir ilişki saptamadık. D vitamini, tiroid antikorları ve tiroid benign-malign neoplazmaları arasındaki ilişkiyi daha iyi gösterebilmek için daha kapsamlı ve prospektif dizayn edilmiş çalışmalara ihtiyaç vardır.
Alerjen spesifik immunoglobulin e tayini için yüzey plazmon biyosensörlerin geliştirilmesi
Alerji dünya nüfusunun %10-20'sini etkileyen oldukça yaygın kronik bir hastalıktır. Alerji, yetişkin nüfusun %2'sini ve çocukların %8'ini etkilemektedir. Alerjik hastalıklar, solunum sisteminin toz ve polenlere, sindirim sisteminin belirli bir gıdaya, cildin bir kimyasal maddeye maruz kalması ile ortaya çıkabilir. Serumda, antijen-spesifik immunoglobulin E'nin (IgE) tayini antijene karşı aşırı duyarlılığı belirtir. IgE düzeyi alerjik durumlarda yükselir. Başlıca alerjenik kaynaklar polenler, besinler, akarlar, küfler ve zehirlerdir. Bu nedenle astım, egzama ve saman nezlesi gibi alerjik hastalıkların teşhisi için IgE düzeyindeki artış önemlidir. Alerjen tespiti için geleneksel yöntemler genellikle enzimatik etiketleme gerektiren Enzim-bağlı immunosorbent analizi (ELISA) tekniğidir. Bu etiketleme süreci zaman alıcıdır ve hedef biyomoleküllerin immunokimyasal aktivitesini değiştirebilir. Yüzey plazmon rezonans (SPR), biyomoleküller arasındaki etkileşim ölçümü için iyi bilinen bir teknolojidir. Bu tez kapsamında alerjen-spesifik serum IgE tayini için optik temelli yüzey plazmon rezonans biyosensörler hazırlanmıştır. SPR biyosensor çip yüzeyi öncelikle 3-merkaptopropionik asit ile işsevleştirilmiştir. N-etil-N′-(3-dietilaminopropil)karbodiimid (EDC)/sülfo-N-hidroksisülfosüksinimit (NHS) ile aktive edilmiş karboksilik asit fonksiyonlarına kovalent bağlanması gerçekleştirilmiştir. Antikor üzerindeki terminal amin grupları ile Anti-immünoglobulin E daha sonra tanıma bölgeleri olarak yüzeye immobilize edilmiştir. Hazırlanan SPR biyosensor çip yüzeyi temas açısı ve atomik kuvvet mikroskop (AFM) ile karakterize edilmiştir. Yüzey pürüzlülük değerleri boş çip yüzeyi ve modifiye edilmiş çip yüzeyi için sırasıyla 2.0 nm ve 8.36 nm olarak bulunmuştur. IgE tayini 1.0 ng/mL-1000 ng/mL derişim aralığında yürütülmüştür. SPR biyosensörde plazma ve sulu çözeltilerde IgE'nin tayini yaklaşık 10 dakika analiz süresiyle çok seçici bir şekilde gerçekleştirilmiştir. IgE tayin sınırı (LOD) 0.22 ng/mL olarak bulunmuştur. Albumin, immunoglobulin G, miyoglobin proteinleri ile seçicilik çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Tekrarlanbilirlik çalışmaları SPR biyosensor sistemine ard ard 5 defa IgE örnkeleri verilerek sinyal yanıt kararlılığı incelenmiştir. Tasarlanan SPR biyosensor çiplerin yüzey homojenliğini incelemek için Scatchard, Langmuir, Freundlich ve Langmuir-Freundlich adsorpsiyon izoterm modelleri hesaplanmıştır. Hem çiplerde adsorpsiyon davranışı, Langmuir izoterm modeline uygun olarak bulunmuştur.
Hacettepe Üniversitesi hastanesi'ne doğum için yatan kadınlarda ve kordon kanında boğmaca antikor düzeylerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada maternal ve kord kanında boğmaca antikorlarının koruyucu düzeyde bulunma durumu, koruyuculuk ile ilişkili faktörler ve koruyuculuğun bağışıklama/enfeksiyon kaynaklı olma durumu değerlendirilmiştir. Kromozom anomalisi veya konjenital malformasyonu olan bebeklerin anneleri, gebelik öncesi diyabet tanısı alan, ciddi hastalığı veya immün sistemi baskılayan hastalığı olan gebeler araştırma dışında bırakılmıştır. Araştırma tanımlayıcı tipte epidemiyolojik bir araştırmadır. Veri toplama formu ve kan örnekleri araştırmanın veri toplama araçlarıdır. Veriler yüz yüze görüşme tekniği ile toplanmıştır. Annelerin %18,8'inde anti-PT IgG, %48,1'inde anti-FHA IgG koruyucu düzeyde bulunmaktadır. Kord kanında anti-PT IgG pozitifliği %38,2, anti-FHA IgG pozitifliği %55,8'dir. Araştırmada akrabalarında sağlık çalışanı bulunanlar bulunmayanlara göre 2,6 kat daha fazla koruyucu düzeyde anti-PT IgG antikoruna sahiptir. Araştırmada 25 yaş ve altındaki anneler, 26-35 yaş aralığındakilere göre 3,2 kat, 36 yaş ve üzerindeki anneler, 26-35 yaş aralığındakilere göre 4,4 kat, geniş ailede yaşayan anneler çekirdek ailede yaşayanlara göre 7,3 kat daha fazla koruyucu düzeyde Anti-FHA IgG antikoruna sahiptir. Anti-PT IgG pozitif olan annelerin %72,4'ünün, anti-FHA IgG pozitif olan annelerin %67,6'sının anti-ACT IgG antikoru pozitiftir ve boğmaca enfeksiyonunu geçirerek bağışıklık kazanmıştır. Maternal ve kord kanındaki anti-PT IgG ve anti-FHA IgG antikor düzeyleri yüksek derecede pozitif yönde korelasyon göstermektedir. Maternal kanda ve kord kanında boğmaca antikorlarının koruyucu düzeyde bulunma durumu düşüktür. Boğmacaya karşı bağışıklığı olan anneler çoğunlukla enfeksiyonu geçirerek bağışıklık kazanmıştır. Erken bebeklik döneminde maternal bağışıklama ile annede ve bebekte boğmacaya karşı bağışıklık sağlanabilir.
Renal transplantasyon öncesinde bakılan anti-HLA antikor düzeylerinin greft sağkalımına etkisi
Anti-HLA antikorların renal transplantasyondaki önemi her geçen gün artmaktadır. Antikor saptama yöntemlerinde zaman içerisinde yaşanan gelişmeler, transplantasyon başarısızlığına neden olan bu problemin tanınmasına yol açmıştır. Tek antijen boncuk yönteminin kullanılmaya başlanmasıyla birlikte tespit edilen antikorların çeşitleri artmış ve daha düşük düzeyde antikorların saptanması mümkün hale gelmiştir. Yapılan çalışmalar anti-HLA antikor MFI düzeyi yüksek olan hastalarda rejeksiyon riskinin arttığını göstermiştir. Fakat MFI düzeyi düşük olan antikorların klinik önemi hala aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada, Hacettepe Üniversitesi Nefroloji Bilim Dalı'nda renal transplantasyon yapılan hastaların, renal transplantasyon öncesinde tek antijen boncuk yöntemiyle saptanan düşük düzeyli antikorları dahil bütün anti-HLA antikorlarının türünün ve düzeyinin renal greft sağkalımına etkisi araştırılmıştır. Çalışmaya 2016-2020 yılları arasında renal transplantasyon yapılan toplam 140 hasta dahil edilmiştir. Çalışmamızda pretransplant dönemde bakılan DSA sayısı, sınıf II DSA MFI düzeylerinin toplamı ve tüm antikorlar içinde en yüksek MFI değerinde artış ile toplam rejeksiyon gelişimi arasında anlamlı ilişki olduğu saptanmıştır. (p<0,05) Bununla birlikte DSA sayısı, en yüksek DSA MFI değeri ve DSA MFI değerlerinin toplamındaki artışın hücresel rejeksiyon gelişmesi açısından anlamlı olduğu saptanmıştır. (p<0,05) Bizim çalışmamızda DSA ve non-DSA sayıları ve antikor MFI toplamları ile humoral rejeksiyon gelişimi arasında anlamlı ilişki gösterilememiştir. Sonuç olarak pretransplant dönemde bakılan DSA sayısının fazla olması ve ayrıca sınıf II DSA MFI toplamının yüksek olması rejeksiyon gelişimi için risk faktörü olabilir. Ayrıca DSA sayıları, non DSA ve class II DSA MFI toplamları hücresel rejeksiyonu öngörmek açısından yol gösterici olabilir.
Meme kanseri hücrelerini saptayan HER2 antikoruyla işlevselleştirilmiş kuvars kristal mikrodenge temelli biyosensörün geliştirilmesi
Bu çalışmada, HER2 ekspresyonu artmış meme kanseri hücrelerinin erken tespit edilebilmesine imkan tanıyabilecek kullanımı kolay, güvenilir, etkili, hızlı, duyarlı, özgül ve doğrudan gerçek zamanlı izlemeye olanak sağlayan antijen-antikor temeline dayalı QCM sensör sistemi geliştirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla, QCM çipi polimerik nanopartiküllerle kaplanmıştır. Nanopartikülleri hazırlamak için monomer fazı hidroksietilmetakrilat (HEMA) ve etilen glikol dimetakrilat (EDMA) kullanıldı. Nanopartiküller Zeta Sizer ve FTIR ile incelendi. Nanopartiküllerin homojen şekilde oluştuğu ve boyutlarının 73,22 nm olduğu belirlendi. Elde edilen poli-hidroksietilmetakrilat (PHEMA) nanopartiküller tozsuz ortamda UV ışık altında 20 dk inkübe edilerek çip yüzeyine bağlandı. Nanopartiküllerin bağlı olduğu çip yüzeyinin özellikleri temas açısı, elipsometri, SEM ve AFM ile belirlendi. Nanopartikül kaplanmış altın çip yüzeyi, karbodiimid aracılığıyla bağlanan HER2 antikoru ile işlevselleştirildi. SKBR3, MDA-MB 231 ve fibroblast hücre örnekleri, çip üzerinden 10-500 hücre/ml ve 0.5 ml/dk hızda geçirilerek eş zamanlı hücre analizi gerçekleştirildi. QCM sensör yüzeyi için hücre/cm2 birim alanda meydana gelen kütle artışları (m) karşılaştırıldı. HER2 bağlı QCM çipin tespit limiti (LOD) 10 hücre/ml olarak bulundu. Hücre seçiciliğinin belirlenmesi için yapılan çalışmada sensörün SKBR3 hücrelerine, HER2 içermeyen MDA-MB 231 hücrelerine göre 6.32 kat, fibroblast hücrelerine göre ise 8.40 kat daha fazla seçiciliğe sahip olduğu saptandı. HER2 bağlı çipin tekrar kullanılabilirliği 250 hücre/ml olarak bulundu. Hazırlanan çipin 5 döngü boyunca bağlanma kapasitelerinde bir değişiklik olmadı. Yapılan tez çalışması sonucunda geliştirilen QCM sistemi, SKBR3 meme kanseri hücrelerinde ekspresyonu artmış HER2 hedefli olsa da daha sonraki çalışmalarda diğer HER2 ekspresyonu artmış kanser tiplerinde de kullanılabilir bir QCM sensör sistemi geliştirilmesine katkı sağlayabilecek niteliktedir.
Madde bağimliliğinin belirlenmesine yönelik biyoanaliz sistemleri i̇çin uygun aptamer ve antikorlarin stabilizasyonu: kokain ve metamfetamin sensörlerinin eldesi
Antikor ve aptamer temelli sensörler tanılayıcı protein işaretleyicilerin,nükleik asitlerin ve ilaçların analizinde oldukça popülerdir.Bundan dolayı bu sistemler madde analizinde kullanıma çok uygundur.Tez çalışmam kapsamında bu sistemler oluşturularak oldukça yaygın kullanıma sahip olan metamfetamin (MET) ve kokain analizi yapılmıştır.İlk olarak ;çift tabakalı polipeptid olan (EDOT-BTDA-Pala) polimeri MET antikorunu immobilize etmek için camımsı karbon elektroda konakçı olarak kullanıldı.MET analizi öncesinde GCE/EDOT-BTDA-Pala/Antikor yüzeyi ,elektrokimyasal dönüşümlü voltametri ve impedans spektroskopisi kullanılarak karakterize edildi.Sistemin analitik parametrelerinden LOD değeri 13,07 µg/mL; doğrusal aralığı ise y = 0,0429x-0,2347, (R2=0,996) denklemi ile 10 - 100 µg/mL bulunmuştur. Kokain analizi için ise EDOT-BTDA-PPhe iletken polimeri kullanılarak antikor ve aptamer temelli biyosensör tasarlanmıştır.GCE/ EDOT-BTDA-PPhe /Antikor –Aptamer yüzeyi elektrokimyasal tekniklerle karakterize edilmiştir.Tasarlanan aptamer temelli biyosensör sisteminde kokain ve onun metabolite benzoilekgonin (BE)'nin doğrusal tayin aralıkları sırasıyla 0,5µM-0,5 µM ve 25µM-50 µM'dır.Antikor temelli biyosensör sisteminde ise iki analit için de tayin aralığı 0,5-25 µM olarak bulunmuştur.Son olarak tasarlanan üç sistemin de sentetik olarak hazırlanan biyolojik sıvılardaki madde analizi için başarılı bir şekilde kullanıldığı kanıtlanmıştır. Anahtar kelimeler: Madde bağımlılığı; metamfetamin; kokain;anikor temelli biyosensör;aptamer temelli biyosensör
Konya bölgesinde yaşayan insanlarda hantavirüs antikor sıklığı; kentsel ve kırsal popülasyon bazlı değerlendirme
Giriş ve Amaç: Bu tez çalışmasında Konya ilinde yaşayan kişilerde hantavirüs IgG antikor sıklığının Enzim Bağlı İmmünolojik Yöntem ile serolojik olarak saptanması ve antikor pozitifliğinin kent ve kırsal bölgelerdeki farklılığının gösterilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji Laboratuvarına rutin test istemleriyle gönderilen kan örneklerinin çalışmalar sonucunda artan serumlarından adresi Konya ili olan 273 örnek çalışmamıza dahil edilmiştir. Serum örnekleri çalışma yapılana kadar -80°C'de muhafaza edilmiştir. Hastaların bilgilerine hastane bilgi işlem sistemi tarafından ulaşılmıştır. Örneklerde Dobrava, Puumala, Hantaan hantavirüslere karşı gelişen IgG antikor varlığı araştırılmıştır. Hantavirüs IgG antikorları tespiti Enzim Bağlı İmmünolojik Yöntem (Enzyme-Linked Immuno Sorbent Assay; ELISA) yöntemi ile gerçekleştirilmiştir. Elde edilen sonuçlara ait verilerin istatistiksel analizi SPSS for Windows version 18.0 (SPSS Inc. Chicago, IL, USA) paket programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Tez çalışmamıza toplam 273 hastaya ait serum örneği dahil edilmiştir. Örneklerin 136'sı (%49,8) kadın hastalardan, 137'si (%50,2) erkek hastalardan elde edilmiştir. Yaşları 2 yaş ile 92 yaş arasında değişen hastaların yaşlarının ortanca değeri 57,00 olarak hesaplanmıştır. Serum örneklerinin 136'sı (%50,2) Konya ilinde kentsel bölgelerde ikamet eden, 137'si (%49,8) ise Konya ilinde kırsal bölgelerde ikamet eden bireylerden belirlenmiştir. Kırsal bölgelerden elde edilen örnekler 25 farklı ilçeden, kentsel bölgelerden elde edilen örnekler ise 7 ilçeden elde edilmiştir. En çok hasta numunesi kentsel bölgelerden %41,2 ile Selçuklu ilçesinden, kırsal bölgelerden ise %9,5'erlik yüzdeler ile Çumra, Ilgın ve Meram ilçelerindendir. Yapılan serolojik çalışma sonucunda 273 numunenin 13'ünde (%4,8) Hantavirüs IgG antikorları pozitif saptanmıştır. Hastaların pozitiflik durumu ile yaş, cinsiyet, kırsal/kentsel bölgede olma arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Sonuç: Hantavirüsler dünya çapında görülebilen ve mortal seyredebilen enfeksiyon etkenidirler. Ülkemizde de 2009 yılında bir salgına yol açmışlardır ve ülkemizden bugüne kadar birçok hantavirüsle enfekte vaka bildirimleri yapılmıştır. Konya ilinden bugüne kadar hantavirüs ile enfekte vaka bildirimi olmamıştır ve hastalığın sıklığına yönelik herhangi bir bildirim yapılmamıştır. Bu tez çalışmasında Konya ilindeki kırsal ve kentsel alanlarda yaşayan bireylerde hantavirüs IgG antikor sıklığını tespit etmeyi amaçladık. %4,8 oranında hantavirüs IgG antikor varlığını tespit ettiğimiz sonuçlarımız Konya bölgesi için hastalığın yaygınlığı açısından elde edilmiş ilk veriler olarak, halk sağlığı ve enfeksiyon hastalıkları epidemiyolojisi açısından yol gösterici nitelikte olacaktır.
Antifosfolipid sendromunda aktivasyonla uyarılan sitidin deaminaz(AID) geninin transkripsiyon analizi
Antifosfolipid sendromu (AFS), arteriyel ve venöz tromboz eğilimi, tekrarlayan düşükler ve antifosfolipid antikorlarının varlığı ile karakterize bir hastalıktır. AFS'de tromboz gelişiminde; klinik tablodan negatif yüklü fosfolipidler ve fosfolipid-protein komplekslerine karşı oluşmuş olan antifosfolipid antikorlarının (lupus antikoagülanı, antikardiyolipin antikorları ve anti-ß2 glikoprotein-I antikorları) sorumlu olduğu düşünülmektedir. Immünglobulin (Ig) çesitliliğine sebep olan baslıca üç B lenfosit mekanizması vardır. Bunlar somatik hipermutasyon (SHM), gen dönüşümü (GC) ve sınıf çevrim rekombinasyonudur (CSR). Bu üç önemli mekanizmanın AID (aktivasyonla uyarılan sitidin deaminaz) denilen bir protein ile kontrol edildiği bildirilmiştir. AID'in Ig dışı genlerde de DNA hasarı oluşturduğu ve genom stabilitesini bozduğu gösterilmiştir.Çalışmamızda, immun çeşitliliğe sebep olan AID geninin anlatım düzeyini belirleyerek, AFS'deki otoimmuniteye katkısının varlığını araştırmayı amaçladık. 70 AFS tanısı konan hasta ile 70 sağlıklı erişkin kontrolden oluşan 2 grubun periferik kan örneklerinden total RNA izolasyonu gerçekleştirildi. Total RNA örnekleri cDNA'ya çevirildi. Hedef gen (AID) ve referans gene (HPRT1) ait tasarlanan primer ve problar kullanılarak gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (Q PCR) yapıldı. Böylece referans ve hedef gene ait cDNA'lar çoğaltıldı. Genlerin ekspresyon düzeyleri ölçülerek, veriler kaydedildi. Elde edilen istatistiksel analizler sonucunda AID mRNA düzeyinin, AFS hastalarında sağlıklı erişkin gruba oranla 40 kat fazla bulunduğu hesaplandı.AID geninin fazla anlatımı somatik hipermutasyon oranında artış ve otoantikor oluşumunda etkili olabilir. Sonuç olarak, AID proteininin AFS'de otoantikor oluşumunda anahtar rol oynayabileceği gözlenmiştir. Daha fazla ve kontrol bireyi ile yapılacak çalışmalarla bu sonuçların desteklenmeye ihtiyacı vardır.
Kanser tanı ve tedavisinde kullanılmak üzere anti-PD-L1-scFv antikor geliştirilmesi
Kanser ciddi bir sağlık sorunu olup, dünyada morbidite ve mortaliteye yol açan hastalıkların başında gelmektedir. Kanser hücreleri ile mücadelede, vücudun en önemli silahı olan T hücrelerinin antijen tanımasında ve aktivasyonunda rol oynayan mekanizmaların aydınlatılması ile daha spesifik ve etkin tedavi ajanları geliştirilmesi mümkün hale gelmiştir. Aktive T hücrelerinde bulunan PD-1, immünolojik aktivasyonu sınırlandıran ve inhibe eden bir moleküldür. T hücrelerinde bulunan PD-1'e bağlanarak bu inhibisyonun gerçekleşmesini sağlayan başlıca iki ligand (PD-L1 ve PD-L2) bulunmaktadır. Bu ligandlar antijen sunan hücrelerin yanı sıra diğer stromal hücrelerde ve tümör hücrelerinde de bulunmaktadır. Tümör dokusunda PD-L1 ekspresyonunun artışı ile tümörler kendilerine karşı gelişmiş olan spesifik T hücre cevabını baskılayarak immün sistemden kaçar ve büyümeye devam eder. Bu noktadan yola çıkarak, PD-1 reseptörü veya PD-L1 ligandının bloke edilmesiyle tümörlere karşı T hücre cevabının arttırılması için üretilen monoklonal antikor tedavileri son 10 yıl içerisinde ileri evre kanser tedavisinde benzeri görülmemiş bir başarı sergilediğinden onkoloji alanında devrim yaratmıştır. Klinik çalışmalarda tümör dokusunda immunohistokimyasal olarak PD-L1 ekspresyonu olduğu gösterilen hastalarda daha yüksek oranda tedavi yanıtı elde edildiği gösterilmiştir. Tümörlerdeki PD-L1 ekspresyonunun, bu molekülü hedefleyen tedaviler için bir biyobelirteç olabileceği öngörülmektedir. Hastaların önemli bir oranının PD-1/PD-L1 ajanlarından yarar görememesi, tedavilerin hastalarda immün ilişkili toksisiteye neden olması ve tedavi maliyetinin yüksek olması nedeniyle, bu tedavilerin rasyonel kullanımını sağlayarak, immünoterapilerden yarar görecek hasta gruplarının belirlenmesinde prediktif biyobelirteçlere ihtiyaç vardır. Tam antikorların, büyük molekül yapıları nedeniyle dokuya geçişlerde sorun oluşturabilmesi ve hastalarda antikorun taşıdığı Fc kısmı nedeniyle ciddi yan etki potansiyeli taşımaları nedeniyle rutin kullanımları kısıtlanmaktadır. Antikor molekülünün scFv fragmenti, bir antikorun antijen bağlayan en küçük fonksiyonel halkasını içerir. scFv antikorunun araştırma, teşhis ve klinik uygulamalar gibi birçok alanda kullanım potansiyeli yüksektir. scFv antikor yapısının tam antikorlara kıyasla daha küçük olması, tümörlere ve diğer dokulara daha hızlı ve eşit bir şekilde nüfuz etmesine olanak sağlar. Bu fragmentlerin kandan daha hızlı atılabilmesinden ve sağlıklı dokunun bu antikorlara düşük oranda maruz kalmasından dolayı scFv antikorları anti-kanser ilaçları ve radyonüklitler ile birleştirilerek kanser tedavisinde ve görüntülenmesinde kullanılabilir. Bu çalışmada rekombinant DNA teknolojisi kullanılarak, PD-L1 antijenine karşı immünizasyon yoluyla elde edilen sıçan dalak hücre cDNA'larının immünglobülin VH ve VL değişken bölgelerinin spesifik primerler ile çoğaltılması ve sonrasında bu bölgeleri birleştiren bağlayıcı diziyi içeren primerler ile birleştirilip bir scFv molekülü oluşturuldu. Elde edilen scFv antikor kütüphanesinin faj gösterim yöntemi aracılığı ile fajların yüzeyinde eksprese ettirilmesi sağlandıktan sonra afinite seçimi yapılarak PD-L1 antijenine en yüksek afinitede bağlanan anti-PD-L1-scFv antikorunun elde edilmesi sağlandı. Yüksek afiniteli anti-PD-L1-scFv antikorunun HEK293 hücrelerinde eksprese ettirilmesi ve IMAC yöntemi ile saflaştırılması sonrası, antikorun antijen bağlama performansları saptandı ve tam anti-PD-L1 antikoru ile in vivo tedavi etkinliği kıyaslandı. Elde edilen özgün anti-PD-L1-scFv antikoru doğrudan immün sistemi aktive etmek için kullanılabileceği gibi diğer anti tümör ilaçları ve kimyasalları tümör hücrelerine taşımada güçlü bir taşıyıcı olarak kullanılma potansiyeline sahiptir. Ayrıca elde edilen anti-PD-L1-scFv antikorunun bir radyonüklid ile bağlanması ile hastaların anlık PD-L1 ekspresyon oranının tespit edilmesi sayesinde doğru PD-L1 ekspresyon seviyesi analizi yapılarak PD-L1'in immünohistokimyasal analizindeki kısıtlıkların giderilmesine katkı sağlayanabilir.
Melanositik lezyonlarda prame'in diğer immünhistokimyasal belirteçler ile birlikte tanısal önemi
Amaç: Melanositik lezyonlar geniş bir yelpazeye sahip farklı morfolojik özellikleri nedeniyle rutin pratikte tanısal zorluklara neden olabilmektedir. Bu nedenle benign ve malign lezyonların ayrımında yardımcı olabilecek yeni immünhistokimyasal belirteçlerin tanımlanması önemli rol oynamaktadır. Çalışmamızda son dönemlerde melanomu benign lezyonlardan ayırmada önem kazanan, PRAME antikorunun ifadesi ve rutin pratikte kullanılan BRAF(VE1), p16, MelanA ve Ki67 ikili boyaması ve BAP1 antikorları ile birlikte tanısal yaklaşımda öneminin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2005-2022 yılları arasında tanı almış 27 atipik Spitz tümör 12 spitzoid melanom, 20 konvansiyonel melanom, 10 yüksek dereceli displazi içeren displastik nevüs çalışma grubunu oluşturmuştur. 20 melanositik dermal nevüs, 20 spitz nevüs ve 10 düşük dereceli displazi içeren displastik nevüs tanısı alan hastalar ise kontrol grubunu oluşturmuştur. Seçilen parafin bloklardan 4 µm kalınlığında kesitler pozitif yüklü lama alınmış, otomatik immünhistokimya boyama cihazlarında (Roche-Ventana), Streptavidin-Biotin Peroksidaz yöntemi kullanılarak, PRAME, BRAF, BAP1, p16, MelanA, Ki67 antikorları uygulanmıştır. Değerlendirmeler ışık mikroskobunda yapılmış ve anti-PRAME antikoru için %75`in üzerinde boyanma eşik değer olarak kabul edilmiştir. BRAF VE1 antikoru için değerlendirme membranöz-sitoplazmik boyanmanın şiddetine göre yapılmıştır; orta şiddette boyanma (+2) ve şiddetli boyanma gösteren olgular (+3) olarak skorlanmış ve +2 ve +3 boyanma gösteren olgular BRAFV600E pozitif olarak kabul edilmiştir. P16 ile diffüz nükleer ve sitoplazmik boyanma varlığı (+3), yamasal boyanma varlığı (+2) p16 ifadesi açısından pozitif kabul edilirken, fokal boyanma (skor: +1) veya boyanmanın izlenmemesi (skor: 0) ise p16 negatif (ifade kaybı) olarak değerlendirilmiştir. BAP1 nükleer boyanmanın varlığına göre pozitif veya negatif olarak değerlendirilmiştir. Lezyonel hücrelerin proliferasyonunu göstermek için MelanA ve Ki67 ikili boyaması tercih edilmiş ve Ki67 ifadesi yüzde olarak kaydedilmiştir. Verilerin analizi "SPSS for Windows 11,5" paket programında yapılmış, p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Tüm olguların cinsiyet dağılımına bakıldığında %55.5`inin kadın (n=66), %44.5`inin erkek (n=53) cinsiyetinde olduğu görülmektedir. Yaş dağılımına bakıldığında, yaş aralığı 1 ile 94 arasında değişmekte olup, yaş ortalaması 36.84 ± 20.16 bulunmuştur. PRAME`in boyanma yüzdesine bakıldığında; konvansiyonel melanomlarda nükleer boyanmanın %0-%95 arasında, ortalama %58.05 ±38.76 olduğu; spitzoid melanomlarda %0-%85 arasında ortalama %28 ±37.72 olduğu; AST`lerde %0-%50 arasında ortalama %2 ±9.60; Spitz nevüslerde %0-%30 arasında ortalama %3.25 ±8.31; displastik nevüslerde %0-%10 arasında ortalama %0.75 ±2.44 oranında olduğu saptanmıştır. Melanositik nevüslerde (bileşik, bileşke, konjenital, dermal nevüs) ise nükleer boyanma dikkati çekmemiştir. %75`in üzerinde boyanma PRAME açısından pozitif kabul edildiğinde; konvansiyonel melanom olgularında 20 vakanın 12`sinde (%60), spitzoid melanomlarda 12 vakanın 3'ünde (%25) bu eşik değerin üstünde boyanma görülmüştür. AST`lerde 27 vakanın 1'inde (%3.7), spitz nevüslerde 20 vakanın 3'ünde (%15), displastik nevüslerde ise 20 vakanın 2'sinde (%10) PRAME ile heterojen özellik gösteren, eşik değerin altında nükleer boyanma dikkati çekmiştir. İstatistiksel olarak konvansiyonel melanomlar ile melanositik nevüsler, displastik nevüsler, AST`ler ve Spitz nevüsler arasında PRAME pozitifliği açısından anlamlı fark olduğu saptanmıştır (p<0.05). %75`in üzerinde boyanma PRAME açısından pozitif kabul edildiğinde, konvansiyonel melanomlarda PRAME boyanmasının sensitivitesinin %60, spesifisitenin %100 olduğu görülmüştür. Spitzoid melanomlarda ise sensitivite %25, spesifisite %100 olarak saptanmıştır. ROC analizi sonucunda en yüksek Youden indeksi %55`te saptanmıştır. %55 oranında boyanma PRAME açısından pozitif kabul edildiğinde konvansiyonel melanomlarda sensitivitenin %70, spitzoid melanomlarda sensitivitenin %33.3`e yükseldiği görülmüş, spesifisite oranlarında fark saptanmamıştır. Displastik nevüslerde displazi şiddeti ile PRAME ekspresyonu yüzdesi ve nükleer boyanmanın şiddeti karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak anlamlı ilişki (p<0.05) saptanmamakla birlikte, displazi şiddeti arttıkça PRAME ekspresyon yüzdesi ve şiddetinin de arttığı saptanmıştır. AST`lerde Clark seviyesi arttıkça PRAME ekspresyon derecesinin ve yüzdesinin arttığı saptanmıştır (p<0.05). Ancak spitzoid melanom ve konvansiyonel melanom olgularında Clark seviyesi veya Breslow kalınlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki izlenmemiştir (p>0.05). Ayrıca spitzoid melanom olgularında TİL derecesi ile PRAME ekspresyon düzeyi arasında anlamlı (p<0.05) ilişki saptanmış, konvansiyonel melanom olgularında ise bu iki parametre arasında fark saptanmamıştır (p=0.5). Sonuç: Çalışmamızda PRAME ile melanositik nevüslerde boyanmanın izlenmemesi ve malign olgularda yüksek oranda boyanmanın olması, benign ve malign ayrımında PRAME antikorunun kullanımının faydalı olduğunu göstermiştir. PRAME pozitifliği için eşik değerin %55`e düşürülmesinin spesifisitede azalma olmadan sensitivitenin artması nedeniyle PRAME'in tanısal yaklaşımdaki değerini artıracağını düşündürmüştür. Anahtar Kelimeler: PRAME, melanom, spitz tümör, atipik spitz tümör, spitzoid melanom, histopatoloji
Sistemik sklerozlu hastalardaki malignite sıklığı
Giriş ve Amaç: Sistemik skleroz (SSk), küçük damar vaskülopatisi, spesifik otoantikorların üretimi ile immün yanıtta bozukluk, deri ve iç organların fibrozisi ile karakterize inflamatuar, sistemik otoimmün bir hastalıktır. Hastalık tedavi edilmezse, ilerleyici yıkımla birlikte ölüm ve sakatlığa sebep olabilir. SSk kanser sıklığında artışla ilişkili bulunmuştur. Bu çalışmanın amacı, sistemik skleroz hastalarında kanser sıklığının değerlendirilmesi ve kanser riskini artıracak faktörlerin araştırılmasıdır. Materyal-Metod: Bu çalışmada Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı/Romatoloji Bilim Dalına 2005-2021 yılları arası başvuran, SSk tanısıyla takip edilen hastaların Avicenna sistemi ve dosya kayıtları üzerinden taranması planlanmıştır. Çalışmaya sistemden taranan 252 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan tüm hastaların yaş, cinsiyet, sigara öyküsü, ANA, Anti-Scl-70 ve anti- CENP-B antikor varlığı, tedavileri, malignite varlığı, malignite türü, malignite tanısı anında SSk hastalık süresi, premalign lezyonlar ve ek hastalıkları bakılmıştır. Bulgular: Hastaların cinsiyete göre dağılımı değerlendirildiğinde % 90,1'i kadın (n:227), % 9,9'u erkekti (n:25). Ortalama tanı yaşı 44,4 ± 14,2 yıldır. Hastaların yaş ortalaması 54,7±14,9' yıldır. Hastalık süresi 123,8 ± 92,2 aydır. Aktif sigara içen hasta sayısı 46 (%24,2), sigarayı bırakan hasta sayısı 20 (%10,5) ve hiç sigara içmemiş hasta sayısı 124 (%65,3)' tür. Ortalama sigara içme süresi 19,8 ± 16,6 paket/yıldır. ANA pozitif hasta sayısı 230 (%94,3) 'dur. Anti-Scl 70 pozitif hasta sayısı 85 (%34,7)' tir.Anti CENP B pozitif hasta sayısı 94 (%42,7)' tür. Tedavide KKB 214 (%84,9), PDE5i 24 (%9,5), İloprost 74 (%29,4), ERA 57 (%22,6), steroid 158 (%62,7), metotreksat 54 (%21,4), MMF 48 (%19), azatioprin 62 (%24,6), rituximab 12 (%4,8) ve siklofosfamid 49 (%19,4) hastada kullanılmıştır. Malignite tanısı olan hasta sayısı 19 (%7,5) ve birden fazla malignitesi olan hasta sayısı 1 (%5,3)' dir. Hastaların malignite tanısı alana kadar geçen izlem süresi ortalama 95,9±57,6 aydır. Hastalardan 5(%26,3)'i malignite tanısından sonra ölmüştür. Hastaların toplamda 20 malignitesi mevcuttu. Malignite gelişen hastaların tümü kadın cinsiyete sahipti. Maligniteler içinde akciğer kanseri 5 kişide görüldü. 2 hastada DBBHL, endometrium karsinom ve mide karsinomu görüldü. Birer hastada ise kolon karsinomu, glioblastoma, bazal hücre karsinomu, feokromasitoma, sinovyal sarkom, mezotelyoma, multiple myelom, renal onkositom ve papiller tiroid karsinomu görüldü. Yaş, malignite riskini artırmaktadır (p=0,003). Tartışma ve sonuç: Sistemik skleroz, akciğer kanseri ve gastrointestinal sistem kanserleri başta olmak üzere, kanser sıklığında artışla ilişkili bulunmuştur. SSk dışı hasta gruplarında yapılan çeşitli çalışmalarda DMARD ve biyolojik ajan kullanımının malignite riskini artırdığına dair veriler mevcuttur. Ancak çalışmamızda rituximab, metotreksat, azatioprin, siklofosfamid ve mikofenolat mofetil kullanan SSk hastalarında malignite riskinde artış görülmemiştir.Otoantikorlar üzerine yapılan çalışmalarda anti-Scl-70 antikor pozitifliğinin malignite riskini arttırdığına dair veriler mevcuttur. Çalışmamızda Anti-Scl-70 antikor varlığının malignite için bir risk faktörü olmadığı görülmüştür.2018 Türkiye kanser istatistik verileri ele alındığı zaman Türkiye'de kanser insidansı erkeklerde 262,4/100.000, kadınlarda 188/100.000 ve her iki cinste 225,2/100.000 olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışmamızda SSk hastalarında malignite oranı %7.5 olarak hesaplanmış olup, kadınlarda 807,9/100.000(p<0.001) ve her iki cinsiyette 731/100.000(p<0.001) olarak bulunmuş ve normal popülasyona göre daha yüksek kanser oranı karşımıza çıkmıştır. Bu bağlamda SSk hastalarında rutin tarama programlarına başta akciğer ve gastrointestinal sistem olmak üzere ek taramalar planlanması malignite tanısını erken koymak için faydalı olacaktır. Çalışmamızda SSk hastalarında kanser gelişimi için ek risk faktörü olarak ileri yaş tanımlanmış olup, özellikle bu hasta grubunda malignite taramalarını daha kısa periyotlarda yapmak erken tanı için fayda sağlayacaktır. Anahtar kelimeler: sistemik skleroz, malignite, biyolojik ajanlar, antikor, epidemiyoloji
Clostridium tetani toksoidine karşı tavuk yumurtasından immunoglobulin-Y (IgY) üretimi, saflaştırılması ve serolojik olarak spesifikliğinin belirlenmesi
Tetanoz, Clostridium tetani tarafından üretilen tetanospazmin (TeNT) nörotoksininin neden olduğu, insanlar ve birçok hayvan türü için yaşamı tehdit eden bakteriyel bir hastalıktır. Hastalığın teşhisi ve tedavisinde farede üretilen, kullanımının homojenlik ve özgüllük gibi çeşitli avantajları olan monoklonal antikorlar kullanır. Buna karşılık, poliklonal antikorların, özellikle kümes hayvanlarından ekstrakte edilen IgY'nin dikkate değer bir özelliği, memeli (IgG) antikorlarından daha fazla miktarda elde edilmesidir. Bu tez çalışmasında, Geçit Kuşağı Tarımsal Araştırma Enstitüsü bünyesinde 2015 yılından beri ıslah çalışmaları yürütülen ve 2020 yılında T.C. Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından ırk tescili yapılan 'Anadolu-T' ırkı etçi tavukların saf hatları kullanılmıştır. Tesadüfi olarak seçilen 22 haftalık yaştaki tavuklar, C. tetani toksoidi + adjuvant (FCA/FIA) ile göğüs kasından enjeksiyon yolu ile immunize edildi ve 4 hafta aralıklarla iki hatırlatma enjeksiyonu yapılarak immunizasyon işlemi tamamlandı. Aşılama öncesinde ve 14 gün sonrasında aşılanan hayvanların kanat venlerinden kan alındı ve total antikor titreleri ELISA yöntemi ile ölçüldü. Son bağışıklamadan 14 gün sonra alınan kan örneklerinin serumlarında total antikor titreleri en yüksek seviyeye ulaştığı görüldü. İmmunize edilen ve edilmeyen tavukların yumurtalarından non-invaziv şekilde PEG (6000) ekstraksiyon protokolü kullanılarak IgY antikorları izole edildi. Saflaştırılmış anti-C. tetani IgY antikorlarının moleküler ağırlığı SDS-PAGE analizi ile belirlenerek jel üzerinde uygun ve beklenen konumda görüntülendi. Ardından western blot analizi sonucunda elde edilen görüntüler, izole edilen IgY antikorlarının varlığını doğruladı. Varlığı doğrulanan IgY antikorların anti-C. tetani IgY olduklarını ispatlayabilmek için agar jel immunodifüzyon (AGID) ve çabuk lam aglütinasyon testi yapıldı. AGID test sonucunda izole edilen C. tetani spesifik IgY'ler ile tetanoz toksoidi arasında oluşan presipitat görüntüsü ve çabuk lam aglütinasyon testinde tipik kümeleşmelerin oluşumu, elde edilen yumurta sarısı antikorlarının C. tetani toksoidine spesifik olarak üretildiğini serolojik olarak belirlemiş oldu.
Pamukkale Üniversitesi Hastanesi sağlık çalışanlarında inaktif SARS-CoV-2 aşılaması sonrası gelişen yan etkiler ve antikor yanıtlarının incelenmesi
Aşılar, günümüzde infeksiyon hastalıklarından korunmada ve toplum bağışıklığı oluşturarak salgınların kontrol altına alınmasında kolay ve ucuz bir yoldur. Ancak, aşı karşıtlığı ve aşı tereddüttü gibi konular hala gündemde bulunmaktadır. Bu durum çoğu zaman bilgi eksikliğinden, yanlış anlamalardan veya güvenlik kaygılarından kaynaklanabilir. Son yıllarda, aşıların yan etkileri ve güvenliliğiyle ilgili yapılan çalışmalar önem kazanmıştır. Bu çalışmalar, aşıların geliştirme sürecinde daha fazla güvenlik verilerinin elde edilmesine ve yan etkilerin daha iyi anlaşılmasına olanak sağlamıştır. Aşıların yan etkileri genellikle hafif ve kısa süreli olup, aşı alıcılarının büyük çoğunluğunda görülen normal immün yanıtların bir parçasıdır. Bunlar arasında hafif ateş, kas ağrısı, yorgunluk veya lokal reaksiyonlar gibi belirtiler yer alabilir. Nadiren ciddi yan etkiler de görülebilir, ancak bu durumlar genellikle aşılamanın potansiyel riskleri ile karşılaştırıldığında oldukça nadirdir. Bu çalışmada Pamukkale Üniversitesi Hastanesi sağlık çalışanlarında CoronaVac'ın birinci ve ikinci dozu sonrasında gelişen yan etkilerin bağışıklık sağlanmasında bir rolü olduğu olabileceğini göstermek, aşı ilişkili yan etkileri iyi anlamak, bu yan etkilerin olası risk faktörlerini ortaya koymak ve gelecekteki aşılama stratejilerine katkı sağlamak amaçlanmıştır. Bu çalışmaya Pamukkale Üniversitesi Hastanesi'nde görev yapan 14-21 Ocak 2021 tarihleri arasında inaktif SARS-CoV-2 (SINOVAC, CoronaVac) aşısının birinci dozu, 11-18 Şubat 2021 tarihleri arasında ikinci dozu uygulanan 934, ikinci dozun ardından 14 gün sonra antikor yanıtlarının ölçümü için ulaşılan 648 sağlık çalışanı dahil edilmiştir. CoronaVac'ın birinci doz ve ikinci doz sonrası gelişen istenmeyen yan etkileri anket aracılığı ile sorgulanmış, katılımcıların demografik verileri, kronik hastalıkları ve eşlik eden durumları not edilmiştir. 648 katılımcıdan antikor düzeylerinin ölçümü için kan örneği toplanmıştır. Aşı antikor yanıtı ölçümünde Abbot SARS-CoV-2 IgG II Quant kiti kullanılmış, anti SARS CoV 2 IgG ≥ 50 AU/mL için pozitif olarak yorumlanmıştır. İnaktif SARS-CoV-2 aşısının birinci dozunun uygulanmasından sonra katılımcıların 572 (%61,2)'sinde en az bir yan etki görülürken, 362 (%38,8)'sinde herhangi bir yan etki veya istenmeyen durum gözlenmemiştir. İkinci doz uygulaması sonrasında ise katılımcıların 410 (%63)'unda en az bir yan etki saptanırken, 238 (%36,7)'inde herhangi bir istenmeyen durum gözlenmemiştir. Anafilaksi gibi yaşamı tehdit edici bir reaksiyonla her iki uygulama sonrasında karşılaşılmamıştır. Birinci doz aşıdan sonra en fazla görülen lokal yan etki aşı yerinde ağrı (% 44,4) en sık görülen sistemik yan etkiler baş ağrısı (%22,7), halsizlik (%21,3), miyalji (%7,2) sırt ağrısı (%5,3) ve enjeksiyon yerinde lokal ısı artışı (%5,2), ikinci doz sonrası enjeksiyon yerinde ağrı (%28,2), halsizlik (14,5%), baş ağrısı (%13,4), miyalji (%6,5) ve artralji ( %4) en sık görülen yan etkiler olmuştur. Birinci dozdan sonra aşı bölgesinde ağrı, baş ağrısı, halsizlik, miyalji, sırt ağrısı, aşı yerinde şişlik, ateş bulantı-kusma, aşı yerinde kızarıklık, aşı yerinde kaşıntı, öksürük, ikinci doz sonrasında enjeksiyon yerinde ağrı, baş ağrısı, halsizlik, bulantı-kusma ve miyalji yan etkisi görülme ihtimali kadınlarda erkeklere kıyasla daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. (sırasıyla p<0,001, p<0,001, p<0,001, p=0,012, p=0,004 p=0,003, p=0,025, p=0,034, p=0,034, p=0,01, p=0,047, p=0,03, p= 0,002, p= 0,008, p=0,033, p=0,007). Birinci doz sonrası enjeksiyon yerinde ağrı (p<0,001) ve halsizlik (p=0,002), ikinci doz sonrası aşı yerinde şişlik görülmesi daha genç yaşla ilişkilendirilmiştir (p<0,001). Birinci doz sonrasında hipertansif durumla karşılaşma olasılığı (p=0,006), ikinci doz sonrası baş ağrısı yaşama olasılığı (p=0,009) daha ileri yaş ile ilişkilendirilmiştir. Normal kilodaki bireylerin birinci dozdan aşı bölgesinde ağrı yaşama olasılığının daha yüksek olduğu saptandı (p<0,001). Daha önceden geçirilmiş COVID-19 öyküsü birinci dozdan sonra aşı yerinde ağrı (p=0,021), ikinci dozdan sonra aşı bölgesinde kaşıntı (p=0,003) ile ilişki bulundu. Kadın katılımcıların ortalama antikor düzeyi, erkek katılımcılara göre daha yüksek bulunmuştur (p=0,032). En genç yaş grubundaki katılımcılarda daha yüksek düzeylerde (2086 ±1990;(170-12905) AU/mL) antikor tespit edilmiştir (p=0,002). Akciğer hastalığına sahip olmak, daha düşük anti-SARS-CoV-2 spike IgG seviyeleri ile ilişkili bulunmuştur (p=0,036). Genel olarak bu çalışma 18-66 yaş arası katılımcıların aşıyı tolere edebildiğini ve ciddi yan etkilerin görülmediğini desteklemektedir. Yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi (VKI)'nin aşının reaktojenitesini ve immünojenitesini belirlediği değerlendirilmiş, aşılama sonrası üretilen antikor miktarı ile aşının reaktojenitesi arasında doğrudan bir ilişki kaydedilmemiştir.
İnflamatuar barsak hastalığında infliksimab direnci ve dirençte etkili faktörler
İnflamatuar Barsak Hastalığında İnfliksimab Direnci ve Dirençte Etkili Faktörler İnflamatuar Barsak Hastalığı (İBH) gastrointestinal sistemde inflamasyonla seyreden kronik bir hastalıktır. Bu grupta Ülseratif Kolit (ÜK) ve Crohn Hastalığı (CH) bulunmaktadır. Barsakta inflamasyonla seyreden bir hastalık olduğundan tedavisinde anti-tümör nekrozis faktör (TNF) ajanların yeri önemlidir. İnfliksimab İBH için onaylanan ilk anti-TNF ajandır. Hastalığın remisyonunu ve tedavi yanıtını etkilediğinden hastalarda direnç oranının belirlenmesi önemlidir. Bu çalışmada bölgemizdeki İBH tanılı hastaların İnfliksimab direnç oranının belirlenmesi amaçlandı. Bunun yanısıra, hastaların demografik özellikleri, hastalığın subtipi ve yaşı ile antikor pozitifliği arasındaki ilişki de belirlenmeye çalışıldı. Çalışmamıza Aydın Adnan Menderes Üniversite Hastanesi Gastroenteroloji polikliniğinde takipli ve Ekim 2020-Ekim 2021 tarihleri arasında başvurusu olan ÜK, CH tanılı olup İnfliksimab direnci bakılmış hastalar (40 hasta) alındı. Hastaların yaş, cinsiyet gibi demografik özellikleri, hastalık tutulum tipleri, hastalık süreleri, ek hastalıkları ve kullandıkları ilaçları, tedavi başlangıcındaki laboratuvar parametreleri, infliksimab tedavisi ile beraber kullandığı diğer tedaviler kaydedildi. İstatiksel analiz SPSS programı ile yapıldı, P<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Hastaların 27'si ÜK, 13'ü CH tanılıydı. Yaş ortalaması ÜK tanılı hastalarda 39,3±11,7 yıl, CH'de 46,3±15,8 yıldı. İnfliksimab (IFX) antikoru tüm hastaların %25,0'ında, ÜK tanılı hastaların %29,6'sında, CH tanılı hastaların %15,4'ündepozitif tespit edildi. Anti-İFX antikoru pozitif hastaların yaş ortalaması 39,4±14,0, negatif olanların 42,3±13,3 yıl bulundu. Kadınların %20,0'ında, erkeklerin %28,0'ında antikor pozitif saptandı. Hastaların laboratuvar değerlerine bakıldığında sedimentasyon ortanca değeri infliksimab antikoru pozitif olanlarda 42,5, negatiflerde 29,5 bulundu. İnfliksimabdan önce başka bir Anti- TNF tedavisi alanların %33,3'ünde, almayanların %22,6'sında infliksimab antikoru pozitifti. Çalışmamızda Aydın ili ve çevresindeki İBH hastalarında infliksimab direnç oranı %25 olarak bulundu. İnfliksimab direnci ÜK tanılı hastalarda daha fazlaydı. Çalışmamızda daha genç yaşta daha fazla antikor pozitifliği saptandı. Ayrıca hastalarda infliksimab tedavisi ile beraber kortikosteroid ve azatiopürin kullanımındadaha az antikor pozitifliği görüldü. Çalışmamız Aydın ve çevresindeki infliksimab tedavisi alan İBH hastalarının direnç oranını, bununla ilişkili demografik ve klinik faktörleri yansıtması bakımından önemlidir. Çalışmamızın sonuçlarının diğer çalışmalara yol gösterici olacağını düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: İnflamatuar barsak hastalığı, İnfliksimab direnci, Anti ilaç antikoru
Fındık yağı ve kanola yağı ile beslenen erkek ratlarda serum hormon ve testis histopatolojisinin değerlendirilmesi
Çalışmanın amacı Fındık yağı ve Kanola yağının erkek üreme sistemi üzerinde;serum hormonları ve testis üzerindeki histopatolojik etkilerini incelemek.Bunun için 30 tane Sprague-Dawley tipi erkek sıçan kullanıldı. Hayvanlar3 gruba ayrılarak 16 haftalık süren bir deney yapıldı. 1. grup kontrol grubuolarak belirlenirken 2. grup Fındık yağı ile beslenen, 3. Grup ise Kanola yağı ilebeslenen grup olarak oluşturuldu. Deney sonunda hayvanların tümü sakrifiyeedilerek testisleri alındı. Serumda FSH, LH, Testosteron hormonu, testis dokusu ise histopatolojik olarak incelenip immünohistokimyasal olarak primer testosteron antikoru bakıldı.Gruplar arasında hayvanların davranış şekillerinde ve tartı takibindeanlamlı bir fark görülmedi. Fındık yağı ve Kanola yağı ile beslenen erkekratlarda Kanola grubunda daha fazla olmak üzere serum LH ve Testosteronhormonu yüksekliği belirlenirken testis dokusunda ışık mikroskopisi ile yapılanhistolojik incelemede kriter olarak seminifer tübüllerdeki spermatogenezi gösteren Johnsen skoru baz alındı ve histopatolojik olarak bir fark saptanmadı.İmmunohistokimyasal olarak da testis dokularında anlamlı bir testosteron farkı saptanmadı. Sonuç olarak; Kanola ve Fındık yağı ile beslenen erkek sıçanlarda buyağların serum LH ve testosteronu arttırdığı ancak testis dokusunda herhangi bir fark yaratmadığı ortaya çıkmış olup fertilite üzerine net etkisinin araştırılabilmesi için ek olarak sperm fonksiyonlarını değerlendiren çalışmalaraihtiyaç olduğu sonucuna varıldı.
Kırım kongo kanamalı ateşi enfeksiyonu geçiren hastalarda serum IgG varlığının tespit edilmesi
Amaç: Çalışmamızda Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) hastalığını geçiren kişilerde serum IgG varlığını tespit etmek, demografik özelliklerin, kene teması öyküsünün, hastalığı geçirdiği dönemde replasman tedavisi uygulanma öyküsünün, hastalığın klinik seyrinin, hastalığı geçirdikten sonra riskli durumlarda korunma önlemlerine dikkat edip- etmemesinin, yakın çevresindeki kişilerin KKKA hastalığını geçirmesinin KKKA IgG antikor durumunu nasıl etkilediğini değerlendirmek ve KKKA IgG antikorunun serumda ne kadar süre pozitif kaldığını saptamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Hitit Üniversitesi Tıp Fakültesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği'ne 2011-2021 yılları arasında KKKA hastalığı tanısı ile tedavi görüp şifa ile taburcu olan 153 kişi ve 2009 yılında Ankara'da KKKA nedeni ile takip edilen bir sağlık çalışanı ile kliniğimize başka nedenle yatan ve 2007 yılında Ankara'da KKKA nedeni ile yatış öyküsünün olduğunu öğrendiğimiz iki kişi olmak üzere toplamda 155 kişi çalışmaya dahil edildi. Hastalardan alınan serumlar sonradan çalışılmak üzere -80 C'de saklandı. Bireylere 13 sorudan oluşan yapılandırılmış bir anket uygulandı. Hastalığın ciddiyeti Severity Scoring Index (SSI) kullanılarak belirlendi. KKKA IgG antikor varlığı ELISA yöntemi ile çalışıldı. Elde edilen sonuçlar hastalığı geçirdiği yıllara ve ankette sorulan sorulara göre istatistiksel analize tabi tutuldu. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda 47 (%30,3) kişide KKKA IgG antikoru pozitif bulundu. Hastalığı geçirdikten sonraki süre 7 yıl ise pozitiflik oranının yüksek olduğu belirlendi. Hastalığı geçirdikten sonraki süre 8 yıl ise pozitiflik oranının azaldığı görüldü. Kişilerin hastalığı geçirdiği yıla, demografik özelliklerine, kene teması öyküsüne, hastalığı geçirdiği dönemde replasman tedavisi uygulanma öyküsüne, hastalığı geçirdiği klinik seyrine göre, hastalığı geçirdikten sonra riskli durumlarda korunma önlemlerine dikkat etmesine ve yakın çevresindeki kişilerin KKKA hastalığını geçirmesine göre KKKA IgG antikor durumlarında anlamlı farklılık bulunmadı. KKKA IgG pozitif olan kişilerin yaşı hastalığı geçirdiği dönemde negatif olanlara göre anlamlı yüksek bulundu (p=0,043). Sonuçlar: Bulgularımız KKKA hastalığını geçiren kişilerde KKKA IgG'nin varlığının ortalama 7 yıl civarında kaldığı yönündedir. KKKA hastalığını geçirme yaşı ortalama olarak daha yüksek olanlarda KKKA IgG pozitifliği artmaktadır. KKKA IgG pozitifliği geçmişte hastalığın geçirildiğini göstermesi açısından epidemiyolojik çalışmalarda tarama testi olarak kullanılabilir. Ancak tek başına KKKA IgG pozitifliği bağışıklık durumunu göstermek amacıyla kullanılamayacağı için IgG pozitifliği saptanan bireylerde bu antikorların hastalıktan koruyucu nitelikte nötralizan vasıf taşıyıp taşımadığını gösterecek ileri çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar kelimeler: KKKA, KKKAV, IgG antikor, İmmünoloji
COVİD-19 aşısı sonrası antikor yanıt izlemi, elecsys anti-SARS-COV-2 S testi ile nötralizasyon testinin karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Nötralizasyon testleri (NT), anti-SARS-CoV-2 nötralize edici antikorları (NAb) ölçmek için altın standarttır ancak pratikte kullanımları kısıtlıdır. Spike (S) protein reseptör bağlanma alanına (RBD) karşı antikorların, SARS-CoV-2'ye karşı nötralize edici bir aktivite sağladığı gösterilmiştir. Anti-S1-RBD-SARS-CoV-2 (Anti-RBD) antikorlarını kantitatif olarak ölçen testler, nekahat fazı plazma tedavisi için potansiyel donörlerin NAb taraması, doğal veya aşı kaynaklı bağışıklığın değerlendirilmesi, aşılama için bireylerin sınıflandırılması ve aşının belgelenmesi için büyük değere sahip olabilir. Çalışmamızda COVID-19 aşısı olan hastalarda aşı sonrası altı aylık süreçte NT ve Elecsys Anti‑SARS‑CoV‑2 S (Elecsys-S) testi ile, NAb ve S protein RBD'ye karşı gelişen antikor düzeyleri ölçülerek iki testin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Materyal-Metod: Ankara Şehir Hastanesi'nde COVID-19 aşısı olan 200 gönüllünün, aşı öncesi ve sonrasında 1,3, 6. aylarda bir biyokimya tüpüne kanı alınarak; hem NAb, hem de Elecsys-S testi ile Anti-RBD antikor düzey tayini yapıldı. NT, bir Sloven SARS-CoV-2 izolatı kullanılarak bir BSL-3 laboratuvarında gerçekleştirildi; NT titresi ≥1:6 pozitif olarak kabul edildi. Elecsys-S testi Cobas e8000 analizöründe gerçekleştirildi. Analizör tarafından her bir numunenin konsantrasyonu U/mL cinsinden otomatik olarak hesaplandı. Cut-Off Index (COI) değerine göre antikorlar ölçüldü. Bir COI ≥ 0,8 U/ml pozitif olarak kabul edildi ve bir COI < 0,8 U/ml negatif olarak kabul edildi. Bulgular: Birinci ay kontrolünde Elecsys-S testinin duyarlılığı %99.3, pozitif prediktif değeri %90.8 olarak bulundu. Üçüncü ve altıncı ayda, Elecsys-S testinin duyarlılığı %100, pozitif prediktif değer sırasıyla %87.5 ve %98.3 olarak bulundu. Üçüncü ve altıncı ayda antikor negatif hasta olmadığı için özgüllük ve negatif prediktif değer hesaplanamadı. Birinci aydaki nötralizan antikor pozitif ve negatif olan grupların yaş ortalamaları, cinsiyet, VKİ, sigara kullanımı, ek hastalığa sahip olma, ilaç kullanımı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Üçüncü ayda Elecsys-S testi ile NT arasında orta düzeyde pozitif yönlü istatistiksel anlamlı bir ilişki saptandı (R: 0.71, p<0.001).Bir ve üçüncü ay takibinde toplam serumlar (n:274) ile yapılan değerlendirmede; Elecsys-S testi ve NT arasında pozitif yönde zayıf anlamlı bir ilişki bulundu (R:0.46, p<0.001). Altıncı ayda Elecsys-S testi ve NT arasında zayıf düzeyde istatistiksel anlamlı bir ilişki bulundu (R: 0.28, p:0.002). Sonuç: Elecsys-S testi ile altın standart test kabul edilen NT karşılaştırıldığında, COVID-19 aşısı sonrası bir, üç ve altıncı ay takiplerinde Elecsys-S testinin duyarlılığı çok yüksek bulunmuştur. COVID-19 seroprevelansının yüksek olduğu bir popülasyonda serum numunelerinin ileri dilüsyonla çalışılması faydalı olacaktır. Elecsys-S testi kantitatif sonuç vermesi ve pratik kullanımı ile COVID-19 ile karşılaşmayı göstermekte oldukça elverişli bir testtir ancak koruyucu antikor seviyelerini göstermek için daha yüksek eşik değerler kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: COVID-19, SARS-CoV-2, serolojik testler, Elecsys Anti‐SARS‐CoV‐2 S testi, nötralizasyon testi, antikor yanıtı
Sağlık personelinde COVID-19 antikor titrelerinin araştırılması
COVID-19, Aralık 2019'da Çin'in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından pandemi olarak ilan edilen SARS-CoV-2 virüsünün neden olduğu hastalıktır. SARS-CoV-2; insanlarda, diğer memelilerde ve kuşlarda enfeksiyonlara neden olan zarflı yapıdaki RNA virüsleri içerisinde yer alan Coronavirüslerin en yeni üyesidir. 2002 yılında ortaya çıkan SARS, 2013'te ortaya çıkan MERS, HCoV-229E, HCoV-OC43, HCoV-NL63 ve HCoV-HKU1 ise insanlarda hastalığa neden olan diğer Coronavirüslerdir. COVID-19'un tanısında altın standart olarak kabul edilen yöntem moleküler teknikleridir. Ancak hasta geçmişi, radyolojik ve biyokimyasal bulgular, serolojik yöntemlerde tanıda, tedavi sürecinin takibinde ve bilimsel araştırmalarda kullanılmaktadır. Çalışmamız Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nde görev yapan sağlık personelinin salgından ne düzeyde etkilendiğini saptamak amacıyla antikor varlığını ve düzeyini serolojik tanıya dayalı yöntem ile araştırmayı amaçlamıştır. Çalışmamıza 29.06.2020-09.07.2020 tarihleri arasında, salgının ülkemizde görüldüğü ilk tarihten beri hastanemizde görev yapan gönüllü personelden elde edilen serum örnekleri dahil edilmiştir. Çalışmamızda Anti-SARS-CoV-2 IgA ve Anti-SARS-CoV-2 IgG (Euroimmun Medizinische Labordiagnostika, Lübeck, Almanya) kitleri kullanıldı. Çalışmanın analizi Euroimmun Analyzer I (Euroimmun Medizinische Labordiagnostika, Lübeck, Almanya) cihazı ile yapıldı. Çalışmamıza 71'i kadın (%38.2), 115'i (%61.8) erkek, yaş ortalamaları 34.22 (±7.85) olmak üzere 186 gönüllü personel dahil edilmiştir. IgA antikoru katılımcıların 8'inde (%4.4) pozitif, 6'sında (%3.3) sınırda ve 166'sında (%92.2) negatif, IgG antikoru ise katılımcıların 5'inde (%.2.7) pozitif, 2'sinde (%1.1) sınırda ve 179'unda (%96.8) negatif olarak saptanmıştır. IgA seropozitiflik oranı en fazla öğretim üyelerinde (2/19, %10.5) görülürken temizlik personeli, radyoloji teknikeri ve ATT personelinde IgA pozitifliği saptanmamıştır. IgG seropozitilik oranı ise en fazla doktorlarda (3/45, %6.7) tespit edilirken öğretim üyelerinde, hasta bakıcı, temizlik personeli, radyoloji teknikeri ve ATT personelinde pozitiflik saptanmamıştır. IgA seropozitiflik oranı en yüksek göğüs hastalıkları bölümünde (1/9, %11.1), IgG seropozitiflik oranı ise en yüksek KBB hastalıkları bölümünde (2/15, %13.3) görülmüştür. Çalışmamızın pozitiflik oranları düşük olarak gözüksede çalışmanın yapıldığı tarihten günümüze kadar geçen süre içerisinde dünya genelinde salgın hızını arttırmış ve enfekte kişi sayısında yükselmelere neden olmuştur. Bu nedenle yakın tarihte yapılacak araştırmalar sonucunda bu oranların artmış olabileceğini düşünmekteyiz.
Antinükleer antikorların immünolojik tanı yöntemleri ile araştırılması
Konnektif Doku Hastalıkları'nın birçoğunda çok sayıda otoantikor varlığı gösterilmiştir. ANA başlığı altında toplanan, hücre nükleusu ve/veya sitoplazmasındaki nükleer komponentlere karşı gelişen antikorlar; Romatoid Artrit, Sistemik Lupus Eritematozus, Sjögren Sendromu, Dermatomiyozit/Polidermatomiyozit gibi sistemik otoimmün hastalıkların tanısında çok önemlidir. ANA pozitifliğinin saptanması amacıyla farklı yöntemler kullanılmaktadır. Çalışmamıza Dahiliye Romatoloji Bilim Dalı'nda konnektif doku hastalığı ön tanısı ile araştırılan 145 (%75.9) kadın, 46 (%24.1) erkek olmak üzere toplam 191 hasta dahil edildi. Hastalardan alınan serum örneklerinde anti nükleer antikor'ları, IFA ve İmmünoblot yöntemleri ile araştırıldı. IFA yöntemiyle hastaların 76'sında (%39.8) ANA pozitifliği saptandı, 115 (% 60.2) hastada ANA negatif olarak belirlendi. Pozitif saptanan hastaların 28 (%36,8)'i homojen, 11', (%14.5) ince granüler, 10'u (%13.2) nükleolar, 8'i (%10.5) homojen/sitoplazmik, 7'si (%9.2) iri granüler, 3'ü (%4.0) ince granüler /nükleolar, 2'si (%2.6) Jo-1, 2'si (%2.6) anti-sentromer, 2'si (%2.6) nüklear dot, 1'i (%1.3) nüklear dot/ sitoplazmik, 1'i (%1.3) nükleer membran, 1'i (%1.3) sitoplazmik patern olarak belirlenmiştir. İmmünoblott yöntemiyle hastaların 95'inde (%49.7) bir yada birden fazla alt grup antikoru pozitif, 96'sında (%50.3) negatif olarak saptandı. ANA saptanması için IFA yöntemi altın standart olarak kabul edildiğinde; immunoblot yönteminin sensivitesi % 77.63, spesifitesi %68.70, pozitif prediktif değeri %62.11, negatif prediktif değeri %82.29 olarak saptandı. Sonuç olarak IFA yöntemi ile nükleer ve stoplazmik antijenlere karşı gelişen birçok antikor saptanabilmesine rağmen, iyi deneyim gerektirmektedir. İmmünblot tekniği ile alt gruplar ayırt edilebilmektedir. IFA ve immunblot testlerinin tamamlayıcı testler olarak laboratuarlarda birlikte kullanılması gerektiğini düşünmekteyiz.
İndirek antiglobulin testi pozitif olan gebeliklerin ve bu gebelerde tanımlanan antikorların retrospektif olarak değerlendirilmesi
AMAÇ: Bu çalışmada hastanemize başvuran gebe kadınlarda eritrosit yüzey antijenlerine karşı gelişen alloimmünizasyon sıklığını, tanımlanan antikorları ve bu antikorlar sonucunda, fetus ve yenidoğanda gelişen klinik durumları değerlendirmeyi amaçladık. MATERYAL VE METOT: Bu çalışmamızda Ocak 2011-Nisan 2014 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü'ne başvuran ve Kan Bankası'nda indirek antiglobulin testi (İAT) yapılan 550 gebeden antikor tanımlanan 45 gebe ve bu gebeliklerin sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi. Tanıtıcı istatistik olarak frekans, yüzde ve ortalama±std. sapma değerleri verildi. İstatistiksel analizler için SPSS for Windows version 22.0 paket programı kullanıldı ve p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. BULGULAR: 550 gebenin 52'sinde (% 9.45) İAT testi pozitif olarak bulundu. Bu 52 gebeden 45'inde antikor tanımlanabildi, 7 vakada ise antikor tanımlanamadı. Antikor pozitifliği saptanan 45 vakanın 37'sinde anti-D tanımlandı, kalan 8 vakada ise sırasıyla anti-K, anti-Jka, anti-E/anti-K, anti-c ve anti-C/anti-D tanımlandı. 550 gebe içerisinde D antijenine karşı alloimmünizasyon sıklığı % 6.9 olarak saptanırken D antijeni dışındaki alloimmünizasyon sıklığı ise % 1.45 olarak saptandı. Antikor tanımlanan 6 gebeye, 2'sinde fetal anemi, 4'ünde ise hidrops fetalis olması nedeniyle intrauterin fetal transfüzyon yapıldı. Hidrops gelişen gebeliklerin 3'ü fetal ölüm ile sonuçlanırken, bir bebek ise postnatal 5. günde ex oldu. Yenidoğan bebeklerin 7'sine exchange transfüzyon yapılırken, sarılık gelişen 21 bebeğe ise fototerapi uygulandı. SONUÇLAR: Gebelerde Rh (anti-D) immünglobulin profilaksi imkanına rağmen en sık saptanan alloimmünizasyon tipinin anti-D bulunması profilaksi uygulamalarının yetersiz olduğu şüphesini uyandırdı. İkinci sıklıkta anti-K ve üçüncü sıklıkta anti-Jka saptandı. Bölgemizin Rh (anti-D) immünglobulin profilaksisi konusunda halen ulaşılması gereken etkinlik düzeyinde olmadığı söylenebilir. Ayrıca ülkemizin birçok yerinde anti-D dışındaki antikorları tanımlama olanakları bulunmamaktadır. Bununla beraber alloantikor tarama ve tanımlama için standartları belirlemek ve rehberler oluşturabilmek için gebeler üzerinde daha geniş çaplı ve prospektif çalışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır. ANAHTAR KELİMELER: Eritrosit alloimmünizasyonu, gebelik, Rh anti-D immünglobulin, kan grupları, yenidoğan hemolitik hastalığı