DNA damage
85 theses under this subject heading
Yeni pirazolin türevi bileşiklerin sentezi ve biyolojik aktivitelerinin incelenmesi
Medisinal kimyada, antikanser ilaç tasarlama ve geliştirme çalışmalarında, pirazolin türevi bileşikler büyük önem kazanmıştır. Bu çalışmada, yeni pirazolin türevleri sentezlendi ve bu bileşiklerin AsPC-1 insan pankreatik adenokarsinoma, U87 ve U251 insan glioblastoma hücre dizileri üzerindeki sitototoksik etkileri değerlendirildi. Bu bileşikler arasında, 1-[((5-(4-metilfenil)-1,3,4-oksadiazol-2-il)tiyo)asetil]-3-(2-tiyenil)-5-(4-klorofenil)-2-pirazolinin (11) AsPC-1 ve U251 hücre dizilerine karşı sırasıyla 16.8 µM ve 11.9 µM IC50 değerleriyle en etkili antikanser ajan olduğu bulundu. Jurkat insan lösemi T-hücre dizisi ve insan periferal kan mononükleer hücreleri arasında 11 no'lu bileşiğin tümör seçiciliği açıkça görülmektedir. Ümit verici antikanser etkisine bağlı olarak, 11 no'lu bileşik U251 hücrelerinde apoptoz/nekroz değerlendirmesi ve DNA kırılma analizi için seçildi. 11 No'lu bileşik uygulanan U251 hücreleri düşük konsantrasyonda (1.5 µM) apoptotik fenotip gösterdi. Bu ligandın DNA-kırma etkinliği cisplatinden daha belirgindi ve bu etkinliği Fe(II)-H2O2-askorbik asit sistemleri ile açıkça arttırıldı. Bu sonuç, DNA kırılması ve hücre ölümü arasındaki ilişkiyi gösterdi. Anahtar Kelimeler: Pirazolin, oksadiazol, antikanser etki, apoptoz, DNA kırılması
Prematür ovaryan yetmezlikle XPD ve XRCC1 DNA tamir gen polimorfizminin ilişkisi
Prematür ovaryan yetmezlik (POF), reprodüktif yaş grubundaki kadınların yaklaşık %1'ini etkileyen, 40 yaşın altında ovaryan fonksiyonların kesilmesine artmış gonadotropin ve düşük östrojen seviyelerinin eşlik ettiği heterojen bir tablodur. POF vakalarının %90'ında etiyolojik faktör belirlenememektedir. Kadınların tüm reprodüktif hayatları boyunca sahip oldukları yedi milyon oositten sadece 500'den azı ovule olabilmektedir. POF'un ovaryan gelişim sırasındaki folikül sayısının düşük olmasından ya da folikül kayıp hızındaki bir artıştan kaynaklanıyor olabileceği düşünülmektedir. Epidemiyolojik çalışmalarda DNA hasarlayıcı ajanlara maruziyetin fertilitede azalmaya ve folikül sayısında kayba neden olduğu gösterilmiştir. DNA tamir geni polimorfizmleri DNA tamir enzimlerinin fonksiyonlarını değiştirebilmekte ve tamir edilmeyen DNA hasarları apoptozisi tetikleyebilmektedir. Bu nedenle biz bu çalışmada, Türk toplumunda idiopatik POF ile XPD ve XRCC1 polimorfizmlerinin ilişkili olup olmadığını araştırdık. Bu amaçla POF ve kontrol grubunda XPD-Lys751Gln, XRCC1-Arg194Trp ve XRCC1-Arg399Gln polimorfizmlerinin sıklığı analiz edildi. Hasta grubu yaşları 17-39 arasında değişen 25 POF hastasından oluşturuldu. Yaşları 21-64 arasında olan, 40 yaşından sonra menapoza girmiş olan ya da halen düzenli adet gören 25 kadın kontrol grubuna dahil edildi. Standart metodlar kullanılarak periferik kandaki lökositlerden DNA analizi yapıldı. Polimorfizmlerin tespiti bir LightCycler-System ile floresan işaretli hibridizasyon probları kullanılarak erime eğrisi analizi ile yapıldı. Yaptığımız çalışmada araştırılan polimorfizmlerin genotip dağılımları ve allel frekansları açısından POF ve kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı. XPD-Lys751Gln polimorfizmi için Gln/Gln+Lys/Gln genotipi sıklığı POF grubunda kontrol grubuna göre anlamlı ölçüde daha düşük bulundu. Bu çalışmada 751Gln allelinin POF'a karşı koruyucu bir rolü olduğu bulundu.
Kısa abstinens süresiyle ardışık ejakülasyonun sperm kromatin bütünlüğü ve antioksidan aktiviteye etkisi
Üremeye yardımcı tedavi uygulamalarında tercih edilen tedavi yaklaşımına göre semen parametrelerinin embriyoloji laboratuvarı parametrelerine ve klinik başarıya etkisi değişmektedir. Semen parametreleri abstinens süresi ve androloji laboratuvarında uygulananyıkama protokollerine göre değişmekte ve inseminasyonda kullanılacak sperm materyalinin kalitesini etkilemektedir. Bu çalışmada normozoospermik erkeklerde kısa abstinens süresinin rutin semen parametrelerine, sperm kromatin ve DNA bütünlüğüne, oksidatif strese karşı gelişen antioksidan kapasiteye etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Aynı hastadan ardışık ejakulasyonla2-5 günlük abstinens süresi sonrası (n=36) ve 1 saat abstinens süresi sonrası(n=36) alınan numuneler yıkama öncesi ve yıkama sonrası değerlendirildi.Yıkama öncesinde abstinens süresine bağlı olarak sperm volümünün ve total motil sperm sayısının kısa abstinens süresi aleyhine anlamlı olarak değiştiği, yıkama sonrasında motilitenin değişmediği, konsantrasyonun kısa abstinens grubunda anlamlı azaldığı görüldü. Abstinens süresi kısa tutulduğunda sperm kromatin hasarının ve DNA fragmantasyon oranının azaldığı, antioksidan kapasitede bir değişiklik oluşturmadığı saptandı. Bu çalışmanın sonucunda abstinens süresinin kısa tutulması sperm konsantrasyonunu ve bununla bağlantılı olarak total progressif sperm sayısını azaltmakla birlikte, normozoospermik olgularda uygulanacak üremeye yardımcı tedavi yaklaşımına göre inseminasyonda kromatin ve DNA bütünlüğü açısından daha kaliteli sperm kullanılmasına imkan sağlayacaktır. Ardışık ejakulasyon ve abstinens süresindeki kısalma aktioksidan kapasitede olumlu ya da olumsuz bir etki oluşturmamaktadır.
Hidradenitis süpürativa hastaların serumlarında YKL-40/kitinaz 3 benzeri protein-1 ve oksidatif DNA hasarının araştırılması
Hidradenitis Süpürativa, apokrin ter bezlerinin vücutta lokalize olduğu perianal, inguanal, aksilla ve meme areolasında nodül, fistül ve skar oluşumu ile karakterize sistemik ve lokal inflamasyona sahip deri hastalığıdır. Bu çalışmada amacımız Hidradenitis Süpürativa hastaların serum YKL-40 seviyelerinin ve DNA oksidatif hasarın göstergesi olan 8-hidroksi-2-deoksiguanozin (8-OHdG), malondialdehit (MDA) ve peroksinitrit parametrelerinin normal popülasyona göre yüksek olup olmadığını ve inflamatuar cevapta rolünü araştırmaktır. Çalışmaya 25 Hidradenitis Süpürativa tanılı hasta ile 25 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Son zamanlarda keşfedilmiş inflamasyon belirteci olarak düşünülen YKL-40 enzimi ve oksidatif hasar ürünlerinden 8-OHdG, MDA ve peroksinitrit değerleri hasta grubunda farkın kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatiksel olarak yüksek derecede anlamlı olduğu tespit edildi. YKL-40 ile 8-OHdG arasında pozitif yönde orta şiddette korelasyon bulundu. Sonuçlar HS hastalarında oksidasyon ve inflamasyonun arttığını göstermiş olup hastalığın patofizyolojisinde rolü olduğu düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Hidradenitis Süpürativa, Malondialdehit, Peroksinitrit, YKL-40/Kitinaz 3 Benzeri Protein-1, 8-hidroki-2-deoksiguanozin
Katılma nöbeti olan hastalarda oksidatif durum ve dna hasarı araştırılması
Oksidatif stres reaktif oksijen türevleri ile antioksidan sistem arasında oluşan dengesizliktir. Bu dengesizlik hücre kompartımanlarında geri dönüşümsüz hasara neden olabilir. Katılma nöbeti olan hastalarda oksidatif stresin arttığı gösterilmiştir. Bu çalışmada artan oksidatif stresin DNA hasarına yol açabileceği düşünülerek katılma nöbeti olan hastalarda serum demir, folik asit ve vitamin B12 düzeyleri ile total oksidan seviye (TOS), total antioksidan seviye (TAS) ve mononükleer lökosit DNA hasarını belirlemeyi amaçladık. Yaş, cinsiyet bakımından birbirine benzer 40 katılma nöbeti olgusu ve 30 kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. Plazma TAS, TOS, vitamin B12, folik asit ve demir seviyeleri ticari kit kullanılarak kolorimetrik yöntemle, periferal mononükleer lökosit DNA hasarı alkalen tekli hücre elektroforez yöntemi (comet assay) ile analiz edildi. Oksidatif stres indeksi (OSİ) hesapla bulundu. Katılma grubunda TOS, OSİ ve mononükleer lökosit DNA hasar seviyeleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek (p <0.05), TAS düzeyi ise anlamlı derecede düşük bulundu (p <0.05). Katılma grubunda TOS ile DNA hasarı arasında anlamlı derecede pozitif korelasyon tespit edildi (r=0,287, p <0.05). Katılma nöbeti grubu ile kontrol grubu arasında demir, vitamin B12 ve folik asit eksiklikleri açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p >0.05). Bu çalışmada sonuç olarak katılma nöbeti vakalarında oksidatif stres ve DNA hasarı artmış, antioksidan kapasite azalmış olarak bulunmuştur. Artan oksidatif stres ve DNA hasarının sonuçları bakımından yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.
Akut iskemik ve hemorajik inme olgularının ayrımında oksidatif stres parametrelerinin ve lenfosit DNA hasarının tanısal rolünün araştırılması
Amaç: Bu çalışmada acil serviste klinik ve radyolojik bulgularla akut inme tanısı konulan erişkin hastalarda inme tipinin ayrımında ve hastalığın ciddiyetinin belirlenmesinde serum oksidatif stres parametrelerinin ve lenfosit DNA hasarı düzeylerinin prediktif bir değeri olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisine; Mayıs 2014-Ekim 2014 tarihleri arasında başvuran ve akut inme tanısı konulan 66 erişkin hasta prospektif olarak çalışmaya alındı. Çalışmaya alınan hastaların 42'si iskemik inme ve 24'ü hemorajik inme olguları idi. Kontrol grubu olarak 35 sağlıklı gönüllü dâhil edildi. Çalışmaya dâhil edilen olgular, anamnez, fizik muayene, laboratuvar ve görüntüleme yöntemlerinden yararlanılarak iskemik inme olguları ve hemorajik inme olguları şeklinde ayırıcı tanı yapılarak iki gruba ayrıldı. Her iki hasta grubundan da semptomların başlangıcından itibaren ilk 24 saat içinde plazma oksidatif stres parametreleri olarak total oksidan seviye (TOS), total antioksidan seviye (TAS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ) değerleri ve lenfosit DNA hasarı düzeyleri çalışıldı. İskemik ve hemorajik inme olguları anamnez ve fizik muayene bulguları ile Ulusal Sağlık Enstitüsü İnme Skalası (NIHSS)'na göre 1.grup; NIH, 0-6 puan, hafif-orta, 2. grup; NIH, 7-15 puan, orta-ağır ve 3. grup; NIH, 16-42 puan, ağır-çok ağır şeklinde, inme ciddiyetine göre üç gruba ayrıldı. Guruplar arasında oksidatif stres parametreleri olarak TOS, TAS ve OSİ değerleri ve DNA hasarı düzeyleri karşılaştırıldı. Bulgular: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, inme grubunda serum TAS, TOS, OSİ değerlerinin ve lenfosit DNA hasarı düzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeylerde yükseldiği saptandı (bütün parametreler için p<0,05). İnmenin tipinin belirleyiciliği açısından gruplar karşılaştırıldığında gruplar arasında plazma DNA hasarı düzeyleri ve OSİ değerleri bakımından anlamlı fark saptanmadı (her iki parametre için p>0,005). İskemik inme olgularında hemorajik inmeli olgularla karşılaştırıldığında plazma TAS ve TOS değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeylerde yüksek olduğu saptandı (her iki parametre için p<0.001). NIHSS' ya göre gruplar karşılaştırıldığında gruplar arasında plazma TAS, TOS ve OSİ değerleri bakımından anlamlı fark saptanmadı (bütün parametreler için p>0,005). Fakat inme ciddiyeti arttıkça (grup 1'den grup 3'e doğru) plazma DNA hasarı düzeylerinde anlamlı artış olduğu gözlendi (p<0,001). Sonuç: Akut inme geçiren hastalarda erken dönemde, oksidatif stresin erken biyolojik belirteçleri olarak plazma TOS ve TAS değerlerinin inme tipinin ayrımında, radyolojik görüntüleme yöntemlerine yardımcı olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Yine, bu hastalarda erken dönemde serum lenfosit DNA hasarı düzeylerinin; inmede kullanılan skalalara alternatif ve objektif bir biyolojik belirteç olarak inme ciddiyetini göstermede kullanılabileceğini belirtmek istiyoruz.
Çocuklarda Tc-99m DMSA ile yapılan statik böbrek sintigrafisinin oksidatif stres ve mononükleer lökosit DNA hasarı üzerine etkilerinin araştırılması
Nükleer tıp tanısal yöntemlerinden Tc-99m DMSA sintigrafisi pediatrik yaş grubunda oldukça sık kullanılan bir görüntüleme yöntemidir. Bu yöntemde iyonizan etkileri olan radyofarmasötikler kullanılmaktadır. İyonize radyasyonun kullanıldığı bazı tetkiklerin etkileri üzerine yapılan çalışmalar bulunmakla birlikte, özellikle statik böbrek sintigrafisi ile çocuklarda yapılan görüntülemelerin böbrek dokusu ve DNA üzerinde yapabileceği etkiler ile ilgili çalışmalar bulunmamaktadır. Bu çalışmada; Tc-99m DMSA sintigrafisinin renal oksidatif stres ile mononükleer lökosit DNA hasarı üzerine etkilerinin incelenmesini amaçladık. Çalışmada Tc-99m DMSA sintigrafisi çekilen 27 olgu değerlendirildi. Her hastadan sintigrafi öncesi bir kez, sintigrafi çekiminden hemen sonra bir kez ve sintigrafi çekiminden 1 hafta sonra bir kez olmak üzere üç defa 3'er ml heparinize venöz kan örneği alındı. Bu kan örneklerinden mononükleer lökosit DNA hasarı, total antioksidan seviye (TAS) ve total oksidan seviye (TOS) analizleri yapıldı. Oksidatif stres indeksi (OSİ) hesaplandı. Ayrıca, her hastadan sintigrafi çekiminden önce bir kez ve sintigrafi çekiminden sonra 3 gün içinde bir kez daha olmak üzere toplamda iki kez anlık idrar alındı. Bu idrar örneklerinden de TAS/Kr (TAS/kreatinin), TOS/Kr (TOS/kreatinin) ve NAG/Kr (N-acetyl-glucosaminidase/ kreatinin) düzeyleri çalışıldı ve OSİ hesaplandı. Serum örneklerinde çalışılan TAS, TOS ve OSİ değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). DMSA çekimi öncesinde ve sonrasında alınan idrar örneklerinde çalışılan TAS/Kr, TOS/Kr ve NAG/Kr düzeylerinde de anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). DMSA çekimi öncesine göre, çekimden hemen sonra serumda ölçülen DNA hasarının arttığı ancak 1 hafta sonraki kontrolde bu hasarın gerileyerek sintigrafi çekimi öncesindeki düzeylere indiği saptandı. Bu çalışma bize Tc-99m DMSA sintigrafisinin etkisinin oksidatif hasar oluşturmak için yetersiz olduğunu ancak iyonize radyasyonun direkt etkisiyle kısa sürede tekrar onarılabilen bir DNA hasarı oluşturduğunu göstermektedir.
Süt çocuklarında demir profilaksisinin oksidan aktivite ve deoksiribonükleik asit üzerine etkisi
Amaç: Demir eksikliği tüm dünyada en sık görülen nutrisyonel eksiklik olması nedeni ile bir çok ülkede 4. aydan itibaren demir profilaksisi uygulanmaktadır. Ancak bu uygulama ile demir profilaksisine ihtiyacı olmayan bebeklere de demir profilaksisi verilmektedir. Çalışmamızda demirin gereksiz alımının deoksiribonükleik asit (DNA) ve oksidan sistem üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Metod: Ülkemizde "Demir gibi Türkiye" projesi ile 4 aylık tüm bebeklere demir profilaksisi başlanmaktadır. Çalışmamıza 6 ayını doldurmuş sadece anne sütü alan sağlıklı bebekler dahil edildi. Son 2 aydır demir kullanan bebekler 1. grup, çeşitli nedenlerle demir kullanmamış bebekler 2. grubu oluşturdu. Anemi ve kan demir parametreleri, DNA hasarı ve oksidan-antioksidan aktivite seviyesini belirlemek için bebeklerden kan örnekleri alındı. Bebekler demografik faktörler, demir eksikliği, demir eksikliği anemisi, DNA hasarı ve oksidan-antioksidan aktivite düzeyleri yönünden karşılaştırıldı. Bulgular: Araştırmaya demir profilaksisi alan otuz sekiz, profilaksi almayan yirmi altı vaka dahil edildi. Vakaların 31'i erkek, 33 tanesi kız idi. Başvuru anında 1.grup ile 2. grubun ortalama ağırlıkları (8148±894 gr vs 8173±1024 gr p=0,918), hemoglobin değerleri (11,33±0,789 g/dl vs 11,08±0,966 g/dl p=0,261) ve ferritin (33,1 (7,6-237) ng/ml vs 30,4 (1,8-124) ng/ml p=0,505), demir (45,5 (23-127) ug/dl vs 51,5 (18-124) ug/dl p=0,738), demir bağlama kapasitesi (317,13±44,06 ug/dl vs 337,92±76,84 ug/dl p= 0,228), transferrin (258,36±39,8 mg/dl vs 275,84±61,3 mg/dl p=0,218) değerleri istatiksel olarak anlamlı değildi. 1. grupta DNA hasarı (41.05 vs 27,78 p=0,000) ve oksidan aktivite seviyesi (12,47 vs 10,75 p=0,000) yüksek saptandı. Sonuç: Altı aylık bebeklerde demir profilaksisi alımı ile DNA hasarı ve oksidan stresin arttığı görülmektedir. Bu nedenle demir desteğinin demir damlaları yerine d
Kronik rinosinüzitli çocuklarda burun sıvısı ve kanda oksidatif stres, antioksidatif stres parametreleri ile kanda DNA hasarının incelenmesi
Rinosinüzit (RS), hem nazal mukoza hem de paranazal sinüslerin eş zamanlı inflamatuvar durumuna bağlı olarak gelişen patolojik bir süreci ifade eder. Akut ve kronik olarak da alt gruplara ayrılabilmektedir. Çocuklarda kronik rinosinüzit erişkinlere benzer şekilde, 6 hafta ve 3 aydan daha uzun süreli burun ve paranazal sinüslerin, biri burun tıkanıklığı veya burun akıntısı (anterior/posterior nazal akıntı) olmak üzere ,yüzde ağrı/basınç /dolgunluk hissi ya da öksürük şeklinde iki veya daha fazla semptomla karakterize inflamasyonu olarak tanımlanır. Burun sekresyonlarının değişimleri, mukosiliyer klirens eksikliği, immün yetmezlikler ve anatomik anormallikler gibi çeşitli faktörlerin rol oynadığı düşünülsede, tam olarak patogenez belirsizdir. Literatürde erişkinlerde görülen kronik rinosinüzitlerde oksidatif stres parametrelerinin değişimini inceleyen çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmalarda hasta grupta oksidatif stres düzeylerinin yükselmiş olduğu gösterilmiştir ancak çocuklarda destekleyici çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada 01.09.2017 ve 01.11.2018 tarihleri arasında çocuk alerji,kulak burun boğaz ve çocuk polikliniklerimizde kronik rinosinüzit tanısı alan toplam 45 hasta ve kontrol grubu olarak 32 sağlıklı çocuk çalışmaya dahil edildi. Her iki gruba da inflamasyon ölçmek için kanda C-Reaktif Protein (CRP), alerji taraması için total IgE ve ADT yapıldı. Oksidatif stres ve antioksidatif stres parametreleri nazal sekresyonda ve kanda, DNA hasarı ise kanda çalışıldı.Bu yolla; kronik rinosinüziti bulanan hastalarda oksidatif stres parametreleri dağılımı ve buna bağlı DNA hasarı incelenmesi aynı zamanda alerji zeminin kronik rinosinüzit patogenezindeki etkisinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmamızın sonuçlarına bakıldığında kronik rinosinüzit gruplarında kontrol gruplarına göre kanda ve nazal sekresyonda oksidatif stres ve DNA hasarının arttığı ,antioksidatif kapasitenin ise azaldığı saptandı.Değerler incelendiğinde; hasta grupta Total IGE, CRP, kan ve nazal sıvı oksidatif stress ve antioksidatif stress parametreleriyle istatistiksel olarak anlamlı ilişkili saptanmadı.Hasta grupta alerji test pozitifliği anlamlı olarak yüksek bulundu ancak hasta grupta allerji deri testi pozitif ve negatif hastaların kan ve nazal sıvı oksidatif stress ve antioksidatif stress parametrelerinin ortalaması karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı.Bu sebeple çalışmamız ADT pozitifliğinin oksidatif stres parametrelerini üzerine etkisi olmadığını gösterdi.Bu sonuçlar; diğer çocukluk çağı alerjik hastalıklarında olduğu gibi, kronik sinüzit patogenezinde de oksidatif stresin önemli rol oynadığını düşündürdü.
Polikistik over sendrom tanılı hastaların kan serum değerlerinde DNA hasarı ve oksidatif stresin değerlendirilmesi
Amaç: Polikistik over sendrom (PKOS) tanılı kadınlarda biyokimyasal androjen yüksekliği olan ve olmayan kadınların kan serumlarında oksidatif stres ve DNA hasarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma Nisan 2022 ve Kasım 2022 tarihleri arasında prospektif kohort olarak yürütüldü. Rotterdam kriterlerine göre PKOS tanısı konulan 16-40 yaş arası kadınlar ve sağlıklı kontrol hastaları dahil edildi. Çalışmaya toplam 178 hasta dahil edildi ve hastalar 3 gruba ayırıldı. 1. grup androjen yüksekliği olmayan PKOS'lu kadınlar, 2.Grup androjen yüksekliği olan PKOS'lu kadınlar ve 3.Grup sağlıklı kontrol hastalarından oluşmaktadır. Hastaların tümünden adetlerinin 2-5. gün arasında kan tahlilleri istenmiştir. Alınan bu örneklerden hormonal, metabolik ve lipid parametreleri bakılmış ve ayrıca kan serumlarından oksidatif stres ile DNA hasarı varlığı değerlendirilmiştir. Çalışma sonunda biyokimyasal androjen yüksekliğinin PKOS'lu kadınlarda oksidatif stres ve DNA hasarı üzerine etkisi ile metabolik parametreler ile ilişkisi incelenmiştir. Bulgular: Çalışmaya toplamda 178 hasta dahil edilmiştir. Rotterdam kriterlerine göre 112 PKOS hastası ve 66 kontrol hastası alınmıştır. PKOS hasta grubu androjen yüksekliği olan ve olmayan iki gruba ayrılmıştır. Gruplar arasında demografik özelliklerden VKİ en yüksek hiperandrojenemik PKOS grubunda bulunmuştur. Çalışma sonucunda hiperandrojenemik PKOS'lu grupta oksidatif stres hasarı, inflamatuvar marker ve DNA hasar değerleri artmış olarak bulunmuştur (p<0,05). Çalışmamızda androjen yüksekliği ile metabolik parametreler arasında ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmamızda biyokimyasal hiperandrojenemik PKOS'lu hastalarda artmış oksidatif stres hasarı, kronik inflamasyon ve DNA hasarı tespit ettik. Nonadrojenik PKOS'lu kadınlar da sağlıklı grup ile karşılaşılaştırıldığında oksidatif stres, kronik inflamasyon ve DNA hasarının artmış olduğunu bulduk. Fakat androjen yüksekliği ile metabolik parametreler arasında anlamlı bir ilişki tespit edemedik. PKOS ile metabolik sendrom ve lipid profili arasında anlamlı bir fark izlenmemiştir. Anahtar kelimeler: PKOS, hiperandrojenemi, DNA hasarı, oksidatif hasar, kronik inflamasyon
İnfertil erkeklerdeki sperm DNA hasarının COMET ASSAY ile tayini
İnfertilite, doğum kontrol yöntemi uygulamayan çiftlerde 1 yıllık sürede gebeliğin gerçekleşmemesidir. Erkek infertilitesi, infertil çiftlerin % 10-30'unda tek neden, % 15-30'unda ise kadındaki probleme ek olarak karşımıza çıkmakta, dolayısı ile vakaların yaklaşık % 50'sinde görülmektedir.Günümüzde erkek bireyin değerlendirilmesinde rutin olarak, spermiyogram analizi kullanılmaktadır. Bu analiz sayesinde erkek infertilitesinin yaklaşık % 40-60'ında altta yatan etken ortaya konulabilmekteyken yaklaşık % 50'lik bir kısmında sorunun ana kaynağı tam olarak anlaşılamamakta ve idiyopatik infertilite olarak sınıflandırılmaktadır. Bu hasta grubu için de tanıyı koydurtabilecek ve tedaviye yön verecek yeni testlere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu anlamda son yıllarda en çok ?Sperm DNA Hasarı? üzerinde durulmaktadır.Bu çalışmada, infertil erkeklerdeki DNA hasarının basit, ucuz, duyarlı ve güvenilir bir yöntem olan COMET ASSAY ile tespit edilmesi planlanmıştır. Bu amaçla 20 normospermik, 20 oligospermik, 20 astenospermik ve 20 teratospermik olgunun sperm DNA hasarı hesaplanmış, sperm parametreleri ile DNA hasarı arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. Ayrıca %85'i kısa kuyruklu olan ve %100 baş anomalisine sahip bir olgunun da mikroenjeksiyonu gerçekleştirilmiştir. Mikroenjeksiyon sonrası fertilizasyon, klivaj ve gebelik durumu takip edilerek DNA hasarı ile ilişkisi de incelenmiştir.İncelemeler sonucunda, normospermik grupta ortalama % sağlam DNA değeri 92,49 ? 7,92, teratospermik grupta 64,32 ? 32,08, oligospermik grupta 52,32 ? 26,59, astenospermik grupta ise 47,09 ? 35,48 olarak saptanmış olup normospermik gruptaki sağlam DNA oranının (%) diğer gruplardan anlamlı derecede (p<0,001) daha büyük olduğu saptanmıştır. Ayrıca DNA hasarının pronükleus oluşumunu engellemediği ancak, embriyo kalitesini azalttığı ve gebeliği negatif yönde etkilediği dikkat çekmiştir.
Lenfomada DNA onarım gen polimorfizmleri
Kanser, DNA'da hasarların sık olduğu hastalıklar grubudur. Kanserlerin etyolojisinde çevresel ve genetik faktörlerin çok önemli olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Genel popülasyonda DNA onarım kapasitesindeki değişkenliklerle kanserlere duyarlılık arasında ilişki saptanmıştır. Ulaşılabilen literatürde ülkemizde erişkin NHL ile DNA onarım gen polimorfizmleri arasındaki ilişkiyi araştıran herhangi bir çalışmaya rastlanmamıştır. Daha önceki çalışmalarda lenfoma görülme yaşının, batı ülkeleriyle kıyaslandığında 10 yıl kadar daha genç yaşta görüldüğü gösterilmiştir. Çalışmamızın amacı, bu erken yaş gözlemi nedeniyle kişinin DNA hasarına verdiği yanıtın belirlenmesinde çok önemli olan DNA onarım genlerindeki tek nükleotid polimorfizmleri ile lenfomalar arasındaki ilişkiyi araştırmaktı.Çalışmaya 94 B hücreli NHL tanılı hasta ve 96 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Hastaların 60'ı (%63,8) DBBHL, 13'ü (%13,8) folliküler lenfoma, 6'sı (%6,4) küçük lenfositik lenfoma, 6'sı (%6,4) marjinal zon lenfoma ve 9'u (%9,6) diğer lenfoma tanısı olan hastalardı. Hastaların 49'u (%52,1) erkek, 45'i (%47,9) kadın hastalardı.Hasta ve kontrol gruplarında ERCC2 (Lys751Gln), XPC (Gln939Lys), ERCC5 (Asp1104His) ve XRCC3 (Thr241Met) gen polimorfizmleri çalışıldı. Çalışılması planlanan XRCC1 Arg399Gln gen polimorfizmi, teknik nedenlerden ve yeterli finansman sağlanamamasından dolayı çalışılamadı.ERCC5 Asp1104His polimorfizminin, kontrol grubunda daha fazla saptanması nedeniyle mutant aleli taşıyan bireylerde hastalıktan koruyucu etki gösterebileceği düşünüldü (p=0,009). Bu anlamlı fark erkek cinsiyette daha belirgin bulundu (p=0,001). Hasta ve kontrol grupları, sigara içen ve içmeyen diye gruplara ayrıldığında; sigara içmeyen grupta XPC geni mutant alelinin hastalıktan koruyucu etki gösterdiği saptandı (p=0,040). NHL olguları ve kontrol grupları arasında ERCC2 kodon 751, XPC kodon 939 ve XRCC3 kodon 241 gen polimorfizmleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,05). Çalışılan 4 gen polimorfizmi için mutant aleli içeren ve içermeyen gruplar karşılaştırıldığında, ERCC5 CG polimorfizminin G mutant alelini içeren bireylerde, G mutant alelini içermeyen bireylere göre hastalıktan koruyucu etki gösterdiği saptandı (p=0,010).Sonuç olarak; DNA onarım gen polimorfizmleri lenfoma riskinde etkili olabilir. Bu nedenle toplumumuzda görece sık görülen lenfomalarda DNA onarım genlerindeki polimorfizmlerin belirlenmesi, lenfomagenezdeki katkısını anlamada yararlı olabilir.Anahtar Kelimeler: Çevre faktörleri, DNA onarım genleri, kansere yatkınlık, lenfoma, tek nükleotid gen polimorfizmi
Erişkin dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu hastalarında ürotensin ıı düzeylerinin, oksidatif metabolizmanın ve oksidatif dna hasarının değerlendirilmesi
Amaç: Daha önce yapılmış pek çok çalışma ile erişkin dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunda (E-DEHB) oksidatif dengenin bozulduğuna dikkat çekilmiştir. Ancak yaptığımız literatür taramalarında E-DEHB hastalarında Ürotensin-II (U-II) ve 8-hidroksi-2′-deoksiguanozin (8-OHdG) düzeyi ile oksidatif metabolizma arasında ilişki bulunup bulunmadığını araştıran çalışmaya rastlamadık ve bunların arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık. Yöntem: DSM-5'e göre E-DEHB tanısı konulan 36 hasta ile 32 sağlıklı kontrolün serum total antioksidan seviye (TAS), total oksidan seviye (TOS), U-II ve 8-OHdG ölçümü ve oksidatif stres indeksi (OSİ) hesaplanması Gaziantep Üniversitesi Biyokimya laboratuarında yapıldı. Bulgular: Hasta ve kontrol grubu arasında TAS ve U-II değerleri açısından farklılık saptanmadı (sırasıyla p=0.88 ve p=0.23). Hasta grubunda TOS ve OSİ değerleri yüksek bulunsa da anlamlı farklılık saptanmadı (sırasıyla p=0.09 ve p=0.09). 8-OHdG değerleri hasta grubunda anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0.042). Korelasyon analizinde hastaların 8-OHdG düzeyleri ile TAS düzeyleri arasında pozitif yönde güçlü şiddette doğrusal bir ilişki gözlendi (r=0.599, p=0.001). Sonuç: Diğer psikiyatrik bozukluklardaki oksidatif stres çalışmaların aksine özellikle E-DEHB alanındaki çalışmalar görece daha azdır. E-DEHB hastalarında artmış ancak istatistiksel olarak anlamlı olmayan TOS ve OSİ seviyeleri ve kontrol grubuyla benzer TAS seviyeleri daha önce yapılmış çalışma sonuçlarının çoğunu ve yapılan tek meta-analizi destekler niteliktedir. E-DEHB hastalarında 8-OHdG seviyelerinin yüksek bulunması hastalığın özgül bir belirtisi olmaktan ziyade hastalığın kronik doğasına ve E-DEHB hastalarının çevresel etkenlerin oksidan etkilerine yaşıtlarına göre daha fazla maruz kalmasına bağlanabilir. E-DEHB patogenezinde U-II yer almayabilir ancak bu sonucu söyleyebilmek için daha fazla sayıda hasta ile bu çalışma tekrarlanmalıdır. Çalışmamız E-DEHB hastalarında U-II ve 8-OHdG seviyelerini değerlendiren ilk çalışma olması dolayısıyla literatüre ciddi katkılar sağlayabilir.
Lncrna Erıcd'nin düzenlenmesinde arıd3a'nın rolü
ERICD (E2F1-Regulated Inhibitor of Cell Death) yakın zamanda kromozom 8'de bulunmuş uzun kodlanmayan bir RNA'dır. Transkripsiyon faktörü E2F1 tarafından düzenlenmektedir. ARID3A/DRIL1/Bright çeşitli biyolojik süreçlerde görev alan AT Rich Interaction Domain (ARID) DNA bağlanma proteinidir. ARID3A E2F trankripsiyon faktörüne bağlanarak E2F-bağımlı transkripsiyonu aktifleştirir. ERICD üzerinde ARID3A'nın varsayılan bağlanma bölgeleri bulunmaktadır. Bu tez çalışmasındaki hipotezimiz ARID3A ve ERICD'nin, kanserde, biyolojik süreçlerde birbirlerini düzenliyor olabilecekleridir. ARID3A ve ERICD'yi seçmemizin bir diğer sebebi DNA hasarı durumunda gelişen apoptotik süreçte ikisinin karşıt roller üstleniyor oluşudur. ARID3A'nın lncRNA ERICD'nin ifadesini düzenleyip düzenlemediğini araştırmak amacıyla ARID3A ve ERICD'de ifade edilen osteosarkom hücre hattı (U2OS) kullanılmıştır. DNA bağlayıcı protein geni ARID3A ve lncRNA ERICD arasındaki ilişkiyi ortaya koymak amacıyla susturma ve aşırı ifadelendirme deneyleri yapılmıştır. U2OS hücre hatlarında hücre göçü ve koloni oluşum deneyleri de yapılmıştır. ARID3A'nın ve ERICD'nin siRNA aracılığı ile susturulması, U2OS hücrelerinin göçünü ve kolonilerin oluşumunu belirgin bir şekilde baskılamıştır. Diğer bir taraftan, ARID3A'nın aşırı ifade edilmesi U2OS hücrelerinde yara kapanmasında önemli bir tetikleyici olduğunu doğrulamıştır ve U2OS hücrelerinin koloni oluşum kabiliyetini arttırdığı bulunmuştur. Özetle, ARID3A ve ERICD'nin E2F1 aracılığı ile birbirleri ile dolaylı olarak ilişkili olduğu, ARID3A ve lncRNA ERICD'nin osteosarkomda onkogenik işlevlerinin olduğu ortaya konulmuştur. ARID3A ve lncRNA ERICD arasında bulunan ilişki yeni bir bulgudur ve DNA bağlayıcı proteinleri hedefleyen lncRNA'lar hakkındaki önemli bir kilometre taşıdır.
Karbonmonoksit zehirlenmesi olan hastalarda nitrozatif stres ve oksidatif DNA hasarının araştırılması
Akut karbon monoksit (CO) zehirlenmesi erken ve geç dönemde gerçekleşen olumsuz etkileri sebebiyle ölümle sonuçlanabilen zehirlenmelerde ilk sırada yer alır. CO'e maruz kalınan süre, ortamdaki CO konsantrasyonu, solunan hava miktarı, bireyin sağlık durumu ve kendine özgü metabolizması akut CO zehirlenmesinin derecesini belirler. Bu çalışmada CO zehirlenmesi olan hastaların serumlarında nitrik oksit sentaz (NOS) aktivitesi, nitrik oksit (NO ● ), peroksinitrit (ONOO – ) ve 8-OH deoksiguanozin (8-OHdG) seviyelerini ölçmeyi amaçladık. Çalışmaya 36 hasta ve 20 sağlıklı kişi dahil edildi. NOS, NO ● , ONOO – ve 8-OH deoksiguanozin (8-OHdG) sonuçları değerlendirildiğinde tedavi öncesi ve sonrası değerler kontrol grubuyla karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu tespit edildi. Ölçülen tüm parametrelerde, tedavi öncesi değerleri tedavi sonrası değerlerle karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı biçimde yüksek idi. Sonuçlarımız CO zehirlenmesinde nitrozatif stresin ve oksidatif DNA hasarının arttığını ve uygulanan tedavinin yanında uygun antioksidan maddelerin ilavesinin faydalı olacağını göstermektedir.
Elektrokonvulsif tedavinin depresif bozukluk tanılı hastalarda nitrozatif stres ve DNA hasarı ile ilişkisi
Amaç: Depresif Bozukluklar toplumda yaygın görülen ve yeti yitimine neden olan psikiyatrik bozukluklardandır. Bu çalışmada nitrozatif stres ve oksidatif DNA hasarının depresif bozuklukla ilişkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Ayrıca çalışmanın bir diğer amacı, depresif bozukluk tedavisinde uygulanan EKT'nin nitrozatif stres ve oksidatif DNA hasarı üzerine etkilerini değerlendirmektir. Yöntem: Çalışmamıza DSM-5 tanı kriterlerine göre depresif bozukluk tanılı hastalar (60 MDB, 30 Bipolar bozukluk depresif dönem) ile 30 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Depresif Bozukluk tanılı hastalar tedavi öncesi ve sonrası Hamilton Depresyon Ölçeği (HAMD) ve Klinik Global İzlem (KGİ) ölçeği ile takip edilmiştir. Çalışmada ilk olarak Depresif bozukluk tanılı hastaların tedavi öncesi serum NO, NOS, Peroksinitrit ve 8-OHdG düzeyleri sağlıklı kontrollerle karşılaştırılmıştır. Sonrasında ise Depresif bozukluk tanılı hastalar EKT ve ilaç tedavisi sonrası NO, NOS, Peroksinitrit ve 8-OHdG düzeyleri ölçülerek tedavi öncesi ve sonrası karşılaştırılmıştır. Bakılan serum NO, NOS, Peroksinitrit spektrofotometreyle, 8-OHdG ise ELİSA tekniği ile ölçülmüştür. Bulgular: Depresif Bozukluk tanılı hasta grubunda NO, NOS, Peroksinitrit ve 8-OHdG düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (sırasıyla p<0.001, p<0.001, p=0.003, p=0.020). EKT uygulanan depresif bozukluk hasta grubunda EKT öncesine göre NO, NOS değerlerinde EKT sonrasında istatistiksel olarak anlamlı azalma tespit edilmiştir (sırasıyla p<0.001, p=0.015 ). EKT sonrası bakılan 8-OHdG de ise EKT öncesine göre anlamlı artış olduğu gösterilmiştir (p=0.001). İlaç tedavisi sonrası sadece NOS değerlerinde ilaç tedavisi öncesine göre anlamlı artış saptanmıştır. İlaç ve EKT uygulanan gruplar arasında NOS ve 8-OHdG değişiminde anlamlı farklılık gösterilmiştir (sırasıyla p=0.001, p=0.009). Sonuç: Bu çalışma bildiğimiz kadarıyla EKT uygulanan hastalarda tedavi öncesi ve sonrası Nitrozatif stres ve oksidatif DNA hasarının değerlendirildiği ilk çalışmadır. Çalışmamızın verileri, EKT'nin Nitrozatif stres düzeylerinde azalmaya, oksidatif DNA hasarında ise artışa neden olabileceğini düşündürtmektedir. Bu konunun daha iyi anlaşılması için ileride yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: EKT, Nitrozatif stres, Oksidatif DNA hasarı, 8-hidroksi2′-deoksiguanozin.
Hiperbilirubinemili yenidoğanlarda nörolojik hasar, oksidatif hasar ve dna hasarının gösterilmesi
GİRİŞ ve AMAÇ: Hiperbilirubinemi term bebeklerin %60'ını, preterm bebeklerin ise %80'ini etkilemektedir. Bilirubin yüksekliği genellikle kendiliğinden gerileyen bir durum olmakla birlikte bir kısım yenidoğanda fototerapi, kan değişimi gerektiren düzeylere yükselmekte hatta bazı yenidoğanlarda geri dönüşümsüz hasar yaratabilmektedir. Bilirubin yüksekliği ve fototerapinin oksidatif, nörolojik, DNA hasarına sebep olabileceği düşünülmektedir. Çalışmamızın amacı; bilirubin yüksekliği ve fototerapinin oksidatif, nörolojik, DNA hasarı üzerine etkisini göstermek; olası hasarlanma durumunda oluşabilecek komplikasyonları öngörmek, nörolojik hasarı gösteren biyomarkerların nörogörüntüleme yöntemlerinin yerine kullanılabilirliğini değerlendirmektir. GEREÇ/YÖNTEM: Kasım 2020 ile Nisan 2021 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Yenidoğan Bilim Dalı'na başvuran patolojik hiperbilirubinemisi olmayan yendioğanlar ile patolojik hiperbilirubinemisi olan ve fototerapi alan yenidoğanlar çalışmaya alındı. Patolojik hiperbilirbinemisi olan ve olmayan yenidoğanlar oksidatif, nörolojik, DNA hasarı yönünden karşılaştırılırken; patolojik hiperbilirubinemisi olan yenidoğanlar ise kendi içinde fototerapi öncesi ve sonrası oksidatif, nörolojik, DNA hasarı yönünden karşılaştırıldı. Tüm istatistiksel analizler SPSS 23.0 paket programı kullanılarak yapıldı. BULGULAR: Kontrol grubu 60, hasta grubu 60 yenidoğan bebek çalışmaya dahil edildi. Hasta grubundan 10 yenidoğan örneği hemolizli olması nedeniyle çalışmadan çıkarıldı. Kontrol grubuyla fototerapi öncesi hasta grubu karşılaştırıldığında; total bilirubin, TOS, TAS, UCH-L1 düzeyleri fototerapi öncesi hasta grubunda anlamlı yüksek bulundu (p<0,001). NSE ve 8-OHdG düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Fototerapi öncesi ve sonrası hasta grubu karşılaştırıldığında; total bilirubin, TOS, TAS, NSE düzeyleri fototerapi öncesi grupta anlamlı yüksek bulundu (p<0,05). Fototerapi öncesi ve sonrası 8-OHdG ile UCH-L1 düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Kontrol grubu ile fototerapi sonrası hasta grubu karşılaştırıldığında total bilirubin, TOS, TAS, UCH-L1 düzeyleri fototerapi sonrası hasta grubunda anlamlı yüksek bulundu (p<0,05). Ancak bu iki grup arasında 8-OHdG ve NSE düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Tekli ve yoğun fototerapi sonrası grup karşılaştırıldığında ise TOS düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı farklılık saptandı (p=0,008). Anormal BIND skoruna sahip hastalar ile normal BIND skoruna sahip hastalar karşılaştırıldığında total bilirubin ve TAS düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptandı (p<0,05). Kontrol grubu ile fototerapi öncesi ve sonrası hasta grubu arasında istatistiksel anlamlı farklılık bulunan UCH-L1'in tanısal değerine yönelik ROC analizi yapıldı. UCH-L1 için tanısal değer taşıyan düzey 97,95 pg/ml olarak belirlendi. 97,95 pg/ml değerinin duyarlılığı %80, özgüllüğü %70, negatif prediktif değeri %80,7 ve pozitif prediktif değeri %68,9 olarak saptandı SONUÇ: Çalışmamızda yenidoğan döneminde bilirubin yüksekliğinin; oksidatif hasarı arttırdığı, DNA hasarı üzerine anlamlı etkisinin olmadığı, nörolojik hasarlanmayı gösteren UCH-L1 düzeyinde anlamlı olarak arttırdığı gösterildi. Fototerapinin ise oksidatif hasarı azalttığı, DNA hasarı üzerine anlamlı etkisinin olmadığı, nörolojik hasarlanmayı gösteren NSE düzeyinde anlamlı etkisinin olmadığı gösterildi.
30 InDel lokusunun zamana ve sıcaklığa bağlı stabilitesinin araştırılması
Amaç: DNA profilleme teknikleri, adli kimliklendirme gerektiren ya da delil ile kişi arasında direkt bağlantının araştırıldığı olayların tamamında kullanılabilmektedir. Adli amaçlı DNA incelemeleri için birçok farklı materyal (saç/kıllar, kan, idrar, semen ve diğer biyolojik sıvılar ile bunlara ait lekeler) kullanılmaktadır. Adli DNA laboratuvarlarında çalışılan olay yeri kaynaklı biyolojik örnekler, çoğunlukla idealden çok daha az miktarda ve çevresel koşullardan olumsuz etkilenmiş şekilde olmaktadır. Bazı durumlarda olay yerinin tespiti saatler, günler hatta yıllar sürebilmektedir. Bu nedenle olay yerinde bulunan biyolojik materyaller hem zamana hem de olay yerinin olumsuz çevresel koşullarına maruz kalmaktadır. Bu çalışma ile üzerinden uzun süre geçen biyolojik materyaller üzerinde 30 InDel lokusu genotiplendirilerek, bu lokuslarının zamana ve sıcaklığa bağlı stabilitelerinin belirlenmesi ve diğer DNA profilleme yöntemleriyle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada sıcaklık ve zamanın Indel lokuslarınının stabilitesine etkisini araştırmak amacıyla, 25 yıl önce sağlık çalışanlarından oluşan sağlıklı gönüllülerden alınmış kan örneklerinden, steril gazlı bez üzerine damlatılarak hazırlanmış; +4°C, oda sıcaklığı (22-25°C) ve +37°C (Etüv)'de saklanmış, toplam 33 adet kan lekesi ve referans olarak güncel tarihli kan örnekleri kullanılmıştır. Bulgular: Örnekler üzerinde yapılan kantitasyon çalışmasında; oda sıcaklığı için ortalama DNA miktarının 0,168 ng/μl, +4°C'için ortalama DNA miktarının 0,205 ng/μl olduğu, referans örnekleri için ortalama DNA miktarının 0,938 ng/μl olduğu, 37 °C için ise çalışılan tüm örneklerde DNA miktarının tespit edilebilir düzeyin altında olduğu görüldü. Çalışmamızda, tek tek lokus bazında incelediğimizde bazı lokusların diğerlerine göre daha az stabil olduğu görülmektedir. Stabilite fragman uzunluğu ile doğrudan etkili olduğundan daha spesifik değerlendirme için aynı uzunlukta olanlar arasında bir karşılaştırma yaptığımızda, çalışılan örneklerden sadece ikisinde 140bp altında fragmana sahip lokus saptanamamıştır. Bunlardan biri fragman uzunluğu 108-113 bp olan HLD99 lokusu, diğeri ise fragman uzunluğu 113-121 bp olan HLD128 lokusudur. Tanımlama yapılamayan diğer lokusların tamamı 140 bp ve üzerinde fragman uzunluğuna sahiptir. Bu durum örneklerde fragmantasyonun 140bp uzunluğuna kadar azaldığını göstermektedir. Kit içinde bulunan 140-158 bp uzunluğundaki nispeten daha uzun fragmanlı lokuslar incelendiğinde, en fazla kaybın HLD 67, ardından HLD81 ve üçüncü olarak HLD84 olduğu görülmektedir. Sonuç: 25 yılın üzerinde uzun yıllar eski kan lekelerinde, özellikle doğrudan uzun süre herhangi bir yapay ısıya veya güneş ışığına maruz kalmamışsa ve özellikle kapalı alanlarda kalmış örneklerde genel olarak Investigator Diplex kit ile 30 Indel lokusunun başarılı bir şekilde analiz edilebileceği anlaşılmaktadır.
Bor türevlerinin benign prostat hiperplazisi (bph) üzerine etkilerinin araştırılması
Benign prostat hiperplazisi (BPH) erkeklerde en sık görülen benign adenom olup mesane çıkımında tıkanıklığa neden olmaktadır. BPH, prostat büyümesi ve kronik enflamasyon ile ilişkili önemli klinik semptomlara yol açan kompleks bir sendromdur. Erkeklerin yaklaşık % 40'ı hayatları boyunca bu hastalığa yakalanma riski taşımaktadırlar. BPH histolojik olarak prostat epitel ve stromal hücrelerin aşırı derecede çoğalması ile tanımlanmaktadır ve proliferasyonda, farklılaşmada, apoptoz ve senesensteki değişiklikleri içeren kompleks hücresel değişimler sonucu meydana gelmektedir. Bor ve türevlerinin anti-enflamatuvar ve immün yanıt düzenleyici özellikleri nedeniyle, kronik enflamasyon ve hücre proliferasyonu ile karakterize edilen BPH gibi hastalıkların tedavisinde potansiyel olarak kullanılabileceği öngörülebilir. Bununla birlikte gerek epidemiyolojik gerekse hayvan ve laboratuvar çalışmalarından borun anti-proliferatif etkilerine ek olarak anti-kanserojen bir özelliğe de sahip olduğu görülmektedir. Bu bağlamda çalışmanın en önemli çıkarımlarından birisi BPH–Bor maruziyeti ilişkisinin daha ileri boyutta irdelenmesi gerekliliğidir. Bor ve türevlerinin hücre sinyalizasyon sistemini etkilemesi ya da birçok biyokimyasal süreçte rol oynayan bir olayın oluşumunu ve/veya aktivitesini etkilemesi, BPH hücrelerinin büyümesini ve enflamasyonu engelleyecek bir hedef molekül olma olasılığını artırmaktadır. Dolayısıyla epidemiyolojik çalışmaların yanısıra, ilginin bor bileşiklerinin BPH hücrelerinin çoğalmasını engelleyecek, anti-proliferatif etkisini gösterecek hücresel ve moleküler çalışmalara çevrilmesi gerekmektedir. Bu kapsamda çalışmamızda BPH-1 hücre hattında bor türevlerinin apoptoz ve DNA hasarı üzerine etkilerinin moleküler açıdan değerlendirilmesi amaçlanmıştır. İlk olarak BPH-1 hücre hattının üreme kinetiğine bakıldı ve BO (Bor Oksit), BA (Borik Asit) ve DPB (Disodyum Pentaborat Dekahidrat) maddelerinin sitotoksisite denemeleri yapıldı. DPB etkin sonuç verdiği için bu kimyasalla diğer denemelere devam edildi. En iyi sonucu DPB verdiği için bu kimyasalla devam edildi. Daha sonra DPB'ın DNA hasarı üzerine etkisi, Western Blot yöntemi ile pH2AX, pATM ve ATM antikorları aracılığıyla değerlendirildi. Aynı zamanda immunofloresan yöntemiyle de pH2AX ve pATM odak sayıları ile DNA hasarı miktarları ölçüldü. Bor ve türevlerinin BPH-1 hücre hattinda apoptoz üzerine etkileri ise, yine Western Blotlama yöntemiyle, p53, p-P53, PARP, kaspaz-3, kaspaz-9 antikorlarının düzeylerine bakıldı. Bu tez çalışmamız çerçevesinde ilk kez DPB uygulamasıyla BPH-1 hücre hattında apoptotik hücrelerin ve DNA hasarına uğramış hücrelerin zamana ve doza bağımlı olarak arttığı belirlenmiştir.
İmmunohistokimyasal olarak DNA fragmantasyonu ve glycodelin dağılımının sperm morfolojisi ve hasta kliniği ile ilişkisi
Üreme biyolojisinde, sperm DNA yapısı ve kapasitasyon mekanizmaları fertilizasyon ve embriyo gelişimini etkileyen önemli faktörlerdendir. Çalışmamızda, sperm yaymalarında DNA fragmantasyonu ile ilişkili proteinler ve kapasitasyonda önemli rol oynayan Glycodelin`in immunohistokimyasal yöntemle belirlenmesi ve klinik bulgularla moleküler değişikliklerin ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Ege Üniversitesi Aile Planlaması Kısırlık (İnfertilite) Araştırma ve Uygulama Merkezi, Androloji Laboratuarına başvuran, 100 gönüllü hastadan (23-47 y) hazırlanan sperm yaymalarında değerlendirme yapılmıştır. Hastalardan yaş, meslek, özgeçmiş ve soygeçmiş özellikleri; sigara, alkol, kahve kullanımları; geçirilen hastalıklar, operasyonlarla ilişkili detaylı anamnez alınarak, 3-5 günlük cinsel perhiz sonrasında semen örneklerinin spermiyogram analizleri yapılmıştır. Makler sayım kamarasıyla sperm sayısı, sperm hareketliliği, lökosit, Swim-up sonuçları değerlendirilmiştir. Morfolojik inceleme Kruger kesin kriterleri, DNA fragmantasyonu TUNEL (Terminal deoxyribonucleotidyl transferase mediated dUTP Nick?End Labeling) yöntemi ve apoptotik süreçte rol oynayan p53, Bcl-X, Fas immunoreaktiviteleri ve transmembran proteinlerinden Glycodelin S immunoreaktivitesi avidin-biyotin-peroksidaz yöntemiyle değerlendirilmiştir. Pozitif boyanan hücreler sayılarak, boyanma şiddeti hafif, orta, şiddetli olarak belirlenmiş ve H-skor sonuçları elde edilmiştir. TUNEL pozitif hücreler % olarak belirlenmiştir. Elde edilen veriler SPSS 15.0 programına girilerek Mann Whitney U testiyle istatistiksel olarak klinik bulgular ile karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir.Sperm sayısı ve hareketliliği düşük, anormal morfolojili örneklerde TUNEL pozitif hücrelerin sayıca arttığı, P53 ve Fas immunoreaktivitelerin bu örneklerde artmış olduğu belirlendi. Bcl-X immunoreaktivitesi normal morfolojiye sahip spermlerde hafif olarak değerlendirilirken, anormal morfolojili spermlerde hafif/orta boyanma izlendi. Glycodelin immunoreaktivitesinin; küçük baş anomalili ve immatür spermlerde hafif, normal morfolojiye sahip spermlerde orta, diğer anormal morfolojiye sahip spermlerde artmış olduğu izlendi.Geçirilen operasyonlar ve meslek gibi faktörlerle sperm sayısının ve hareketliliğinin istatistiksel olarak anlamlı olarak etkilendiği ve bu vakalarda TUNEL pozitif hücrelerin yüzdesinin artmış olduğu saptandı (p<0,05).İntrasitoplazmik sperm enjeksiyonu için sperm seçiminde yüksek büyütmeli mikroskoplarla ve kesin kriterlerle morfolojik olarak iyi spermlerin seçimi, sperm sayısı, DNA fragmantasyonu ve kapasitasyon değerlendirmeleri klinik gebelik şansını etkilemektedir. Özellikle infertil bireylerin, yardımcı üreme teknikleri uygulamalarına başvurdukları dönemde, rutin semen analizlerinin, DNA fragmantasyon sonuçlarıyla karşılaştırılmasının açıklanamayan, tekrarlayan fertilizasyon ve implantasyon başarısızlığında önemli diyagnostik ve prognostik kriter olduğu düşünülmüştür.
Osteosarkoma'da arid3a, XAF1 ve ZNF313 arasındaki olası ilişkinin incelenmesi
Osteosarkom çocuklarda ve yetişkinlerde görülen en yaygın kemik kanseri türüdür. ARID3A (AT-zengini etkilişim domeyni 3A) bir DNA bağlanıcı proteindir, hücre döngüsü ilerleyişi için E2F ile işbirliği yapar ve ayrıca geniş çapta biyolojik işlevleri ile doğrudan bir p53 hedef genidir. Orjinalde bir nüklear protein olarak tanımlanmış olan X'e bağlı apoptoz inhibitör proteini (XIAP) ile ilişkili faktör 1 (XAF1) bir tümör baskılayıcı gendir ve bütün normal dokularda bolca ifade edilirken pek çok insan kanserlerinde ya yoktur ya da düşük düzeylerde mevcuttur. ''Gerçekten ilginç yeni gen'' (RING) parmak proteini 114 (RNF114/ZNF313) bir çinko bağlanıcı protein kodlayan gendir ki çoklu insan kanserlerinde sık genomik amplifikasyon sergiler. ZNF313 hücre döngüsü ilerlemesi, farklılaşma ve yaşlılık düzenlenmesinde hayati rollere sahip olan bir ubikutin E3 ligazıdır. ZNF313 başlangıçta bir XAF1- etkileşim proteini olarak tanımlanmıştır ve XAF1' in stabilitesini ve proapoptotik etkisini arttırır. Biz, osteosarkomda ARID3A (Rb/E2F1 ve p53 tümör baskılayıcı yolaklarının her ikisinin de fonksiyonel bir bağlayıcısıdır) XAF ve ZNF313 arasında olası bir etkileşim olabileceği hipotezini kurduk. Böylesi etkileşim ve onun mekanizmaları henüz açıklığa kavuşturulmamıştır. Bu çalışmada, osteosarkom hücre hattı U2OS' de ARID3A' susturulması ve aşırı ifadesi gerçekleştirildi ve RNA seviyeleri Real-Time Quantitative Reverse Transcription PCR (RT-PCR) ile ölçüldü. Şunu farkettik ki ARID3A ' nın susturulması osteosarkomda p53, XAF1 ve ZNF313' ün ifadelerini düşürmüş ve aşırı ifadelendirilmesi bu genlerin ifadelerini arttırmıştır. Elde ettiğimiz sonuçlar ARID3A' nın osteosarkomda doğrudan XAF1 ve ZNF313 ifadelerini düzenlediğini belirtmektedir. Çalışmamız, osteosarkomda ARID3A yolu üzerinden XAF1 ve ZNF313 ' ün hedeflenmesi vasıtasıyla bir tedavi seçeneği daha sunmuştur. Sonuçlarımız şunu önermektedir ki ARID3A' nın XAF1 ve ZNF313 ifadelerini doğrudan düzenlediği şekliyle osteosarkomda teröpetik bir hedef olarak kullanılabilir. Bu yüzden buluşlarımızın onaylanması için daha ileri çalışmalara geresinim duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: ARID3A, Osteosarkom, p53, XAF1, ZNF313
Epilepsi hastalığı olan çocuklarda oksidatif ve nitrosatif stres ile antioksidan kapasitenin değerlendirılmesi
Amaç: Bu çalışma monoterapi ve politerapi tedavi uygulanan epileptik hastalarda nitrosatif stres, total oksidan stres (TOS), total antioksidan kapasite (TAS), oksidatif stres indeksi (OSİ) ve 8–hidroksi 2-deoksiguanozin (8-OHdG) düzeylerinin sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılması planlanmıştır. Antiepileptik tedavinin, serbest radikal oluşumu ve nöronlarda oksidatif hasar ile ilişkisinin tartışılması amaçlanmıştır. Araç ve Gereçler: Çalışmamıza Ocak 2019 - Eylül 2019 tarihleri arasında, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Nöroloji Bilim Dalı'nda takip edilen 120 epilepsi tanılı hasta ve Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniklerine başvuran 40 gönüllü katılımcı alınmıştır. Tüm gruplarda TOS, TAS, OSİ, peroksinitrit ve 8-OHdG parametreleri çalışılmıştır. Bulgular: Kontrol grubunu 19 kız (%47.5) ve 21 erkek (%52.5), monoterapi grubunu 30 kız (%50) ve 30 erkek (%50), politerapi grubunu ise 31 kız (%51.7) ve 29 erkek (%49.3) katılımcı oluşturdu. TOS ve OSİ gruplar arasında karşılaştırıldığında; politerapi grubundaki TOS ve OSİ değerleri, monoterapi ve kontrol grubuna göre anlamlı yüksek saptandı (p=0,001). Peroksinitrit gruplar arasında karşılaştırıldığında politerapi grubundaki peroksinitrit değerleri ile monoterapi ve kontrol grubuna göre anlamlı düşük saptandı. Aynı zamanda monoterapi ve kontrol grubu karşılaştırıldığında monoterapi grubunda peroksinitrit anlamlı yüksek bulundu (p=0,001). 8-OHdG parametresinde gruplar arası fark bulunmamıştır (p=0,929). Sonuçlar: Sonuç olarak politerapi grubunda monoterapi ve kontrol grubuna göre TOS ve OSİ parametrelerinde anlamlı artış görülmüştür. Bu durum antiepileptik tedavinin oksidatif stresi artırdığını düşündürmüştür. 8-OHdG parametresinde gruplar arasında fark gösterilmemesi hastaların etkin tedavi edildiğini ve DNA hasarının henüz oluşmadığını düşündürmüştür.
Yatak başı ultrasound eşliğinde kalıcı tünelli port kateteri takılan hastalarda nitrozatif stres ve DNA hasarının araştırılması
Yatak başı ultrasound eşliğinde transvenöz olarak yerleştirilen venöz portlar, son zamanlarda özellikle aralıklı ve uzun süreli infüzyon tedavisi alan hastalarda, sağladıkları hasta konforu ve düşük enfeksiyon oranları nedeniyle tercih edilmektedirler. Bu sayede uzun vadeli sık tedavinin gerekli olduğu hastalarda, sürekli açık bir damar yolu sağlanmış olmaktadır. Uygulanan bu işlemin hastalarda nitrozatif stres ve DNA hasarı üzerine muhtemel etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gaziantep Üniversitesi Acil Servise port kateteri takılma endikasyonu için gelen 21 akut lenfoblastik lösemi (ALL) ve 19 akut myeloblastik lösemi (AML) hasta olmak üzere toplam 40 hastadan, port kateteri takılmadan önce ve takıldıktan sonra kanları alınıp serumlarında; peroksinitrit (ONOO–), nitrik oksit (NO●), malondialdehit (MDA), 8-hidroksideoksiguanozin (8-HdG) seviyeleri ve nitrik oksit sentaz (NOS) aktivitesi ölçüldü. NO●, NOS, MDA, 8-OHdG ve ONOO– değerleri sonraki ölçümlerde anlamlı yüksek olduğu tespit edildi (P<0.05). Sonuç olarak, oksidatif / nitrosatif stres kaynaklı hasarı en aza indirmek için antioksidan ile kombine bir tedavi, oksidatif/nitrosatif stresin önlenmesine yönelik bir strateji sağlayabilir.
Aort kapak sklerozlu hastalarda oksidan/antioksidan status ve oksidatif DNA hasarının araştırılması
Aort kapak sklerozu (AKS), aort kapak hareketlerinde kısıtlanma olmamasına karşın aort kapağının kalınlaşması ve kalsifikasyonu olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışmada, AKS'lı hastaların serum tiyol/disülfit homeostazı, total antioksidan durumu (TAS), total oksidan durumu (TOS) ve 8-OH deoksiguanozin (8-OHdG) seviyelerini ölçmek ve hastalık şiddeti ile ilişkili olup olmadığı araştırmayı amaçladık. AKS'li 40 hasta ve 40 sağlıklı birey çalışmaya dahil edildi. AKS grubunda, TAS, TOS, OSI, Ntiyol, Ttiyol, disülfit, disülfit/Ntiyol, disülfit/Ttiyol ve 8-OHdG düzeyleri kontrol grubunun değerlerine göre anlamlı derecede düşük olduğu tespit edildi. Bununla birlikte, Ntitol/ Ttiyol düzeyleri kontrol grubundan istatistiksel olarak daha yüksek bulundu. Sonuç olarak, elde ettiğimiz sonuçlar, artmış oksidan stresin aort kapak sklerozunun başlangıcında ve ilerlemesinde önemli bir nokta olabileceğini düşündürmektedir. Bu nedenle, tedaviye antioksidanların eklenmesi, tiyol/disülfid dengesinin geri kazanılması, aort kapak stenozunun yavaşlatılması veya hatta durdurulması için yeni terapötik hedeflere ışık tutabilir.