Behavior
325 theses under this subject heading
Üniversite öğrencilerinin yaşam doyumu ve egzersiz algılarının egzersiz davranışlarına göre incelenmesi
Bireylerin çocukluktan ergenliğe, ergenlikten yaşlılığa kadar düzenli spor ve egzersiz yapması, beden sağlığını koruması açısından büyük önem taşımaktadır. Egzersiz yapmak kadar, bireylerin egzersize ilişkin algıları da yaşam doyumlarını etkilemektedir. Bu çalışma üniversite öğrencilerinin yaşam doyumu ve egzersiz algılarının egzersiz davranış değişim basamaklarına göre incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Araştırmada betimsel araştırma yöntemlerinden birisi olan genel tarama modeli kullanılmıştır. Bu çalışmanın evrenini Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi öğrencileri oluştururken, örneklem grubunu ise merkez kampüste bulunan fakülte, yüksekokul ve meslek yüksekokullarında öğrenim gören ve olasılıklı tabakalama yöntemi ve basit tesadüfi teknik kullanılarak belirlenen 726 kadın, 588 erkek toplam 1314 öğrenci oluşturmaktadır. Çalışmada katılımcılara sırasıyla; Egzersiz Engel/Yarar Ölçeği, Yaşam Doyumu Ölçeği, Egzersiz Davranış Değişim Anketi uygulanmıştır. Ayrıca katılımcılara araştırmacı tarafından geliştirilen kişisel bilgi formu uygulanarak, yaş, cinsiyet, sigara kullanma durumu, ailede spor yapma durumu ve aylık harcama ile ilgili bilgiler elde edilmiştir. Verilerin analizinde SPSS 18 paket programı kullanılmış, Non-parametrik verilerin analizinde Mann Whitney-U, çoklu karşılaştırmalar için ise Kruskal Wallis testleri uygulanmıştır. Çalışmanın Cronbach-Alpha iç tutarlılık katsayısı 0,89 olarak bulunmuştur. Bulgularımıza göre; egzersiz algısının toplam puanları ile egzersiz davranış değişim basamakları arasında anlamlı bir farkın olduğu görülmektedir. Egzersiz algısı toplam puanlar üzerinden bakıldığında "Eğilim, Hazırlık, Hareket, Devamlılık" ile "Eğilim öncesi" faktörleri arasında "Eğilim, Hazırlık, Hareket, Devamlılık" lehine olmaktadır. Bunun yanında yaşam doyumu ile egzersiz davranış değişim basamağı arasında da anlamlı bir fark ortaya çıkmıştır.Anahtar Kelimeler: Yaşam Doyumu, Egzersiz Algısı, Egzersiz Davranış Değişim Basamağı, Üniversite Öğrencisi.
Kadın sağlık çalışanlarının, üreme sağlığı hakkındaki bilgi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi
Çalışmamız Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde çalışmakta olan reprodüktif çağdaki kadın sağlık çalışanlarının üreme sağlığı hakkındaki bilgi, tutum ve davranışlarını değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Araştırmanın katılımcıları Temmuz-Aralık 2020 tarihleri arasında doktor, hemşire\ebe olan kadın sağlık çalışanları olmuştur (n=206). Tanımlayıcı ve kesitsel tipte bir çalışmadır. Veriler anket formu ve Cinsel Sağlık ve Üreme Sağlığı Ölçeği kullanılarak online olarak toplanmıştır. Araştırmada verilerin analizinde, SPSS 22.0 programı ile frekans ve yüzde analizlerine ek olarak ortalama, standart sapma, ki-kare testinden faydalanılmıştır. Çalışmaya katılan 22-28 yaş aralığındaki kadınlar, tüm katılımcıların %51'ini oluşturmakta ve yaş ortalaması 30,62± 5,93 yıl idi (min 22 yaş-max 49 yaş). %46,1'i doktor, %36,4'ü hemşire, %5,8'i ebe olarak çalışmaktaydı. %53,4'ü evliydi ve evli olanların %16,4'ünün eşi ile arasında akrabalık bağı vardı. İlk cinsel ilişki yaşı ortalaması 24,5 yaş olup ilk evlilik yaşı ortalama 25,8 yaş, ilk gebelik yaşı ortalama 27,8 yaş olarak bulunmuştur. en çok bilinen AP yöntemleri sırasıyla kondom %12,9, oral kontraseptifler %11,5 ve RİA %11 olarak bulundu. En çok kullanılan AP yöntemleri ise sırasıyla kondom %33,3, oral kontraseptifler %24,5, geri çekme %15 idi. Gebelerin tamamının gebelik izlemleri yapılmış ve doğum yapanların %92,2'sinin lohusalık izlemleri yapılmış. Cinsel Sağlık ve Üreme Sağlığı Ölçeğinde 55 soru bulunmaktaydı. Doktor ve hemşire/ebe grupları beraber değerlendirildiğinde, verilen doğru yanıt yüzdeleri 29 soru için %80 ve üzerinde idi. Sonuç olarak; kadın sağlık çalışanlarının üreme sağlığı açısından hem hizmet veren hem hizmet alan olduklarından farkındalıklarının artırılması önemlidir. Üreme sağlığı farkındalığının artması ve gelişmesi, çalışmamızla ve gelecekteki çalışmalarla sağlanacaktır. Anahtar kelimeler: Kadın, Üreme Sağlığı, Sağlık Çalışanı
30-70 yaş arası bireylerin birinci basamak sağlık hizmetleri kullanımı ile kanser tarama testleri hakkında bilgi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Kanser hem dünyada hem de ülkemizde ikinci en sık ölüm nedeni olup morbidite ve mortalitesi yüksek bir hastalıktır. Ülkemizde ulusal kanser tarama programlarının uygulanmaya başlaması ile birinci basamak sağlık hizmetlerinin kanser taramalarındaki rolü büyük önem kazanmıştır. Çalışmamızın amacı, Aile Hekimliği Polikliniğine başvuran 30-70 yaş arası bireylerin birinci basamak sağlık hizmetlerini kullanım durumu ile ulusal kanser tarama programında mevcut olan rahim ağzı, kolorektal ve meme kanseri hakkındaki bilgilerini, tutumlarını ve tarama kriterlerine uyan kişilerin davranışlarını değerlendirmek ve hastalarımızda kanser taramaları ile ilgili farkındalık oluşturmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Haziran-Ekim 2021 tarihleri arasında üniversitemiz Aile Hekimliği Polikliniği'ne herhangi bir sebeple başvuran, 30-70 yaş arasındaki 215 kişi dahil edildi. Katılımcılara sosyodemografik veriler, birinci basamak sağlık hizmetleri kullanım durumu ve kanser tarama testleri hakkında bilgi, tutum ve tarama kriterlerine uyan kişilerin davranışlarını değerlendirmek amacıyla oluşturulmuş anket formu yüz yüze görüşme yöntemiyle uygulandı. Verilerin analizi SPSS (IBM SPSS Statistics 24) adlı paket program kullanılarak yapıldı. İki nitel değişkenin birbiriyle ilişkisinin değerlendirilmesinde "Fisher-Exact" veya"Pearson-χ2" çapraz tablolarından yararlanıldı. p<0,05 olduğu durumlar istatistiksel açıdan anlamlı kabul edildi. Bulgular: Araştırmaya katılan 215 kişinin 112'si (%52,1) kadın, 103'ü (%47,9) erkekti. Katılımcıların yaş ortalaması 46,61±9,25 idi. Katılımcıların %85,1'inin evli, %61,9'unun lise/üniversite mezunu olduğu ve %60,5'inin çalıştığı, %86,0'sının il merkezinde yaşadığı belirlendi. %70,2'sinin kronik hastalığı olmadığı, %95,8'inin kanser tanısı olmadığı, %50,7'sinin ailesinde kanser tanısı olmadığı belirlendi. Katılımcıların tamamının aile hekimliğine kayıtlı olduğu ve %94,4'ünün aile hekimini bildiği/tanıdığı, %70,2'sinin düzenli aile hekimine gittiği belirlendi. Kadınlarda HPV DNA/smear testinin bilinme oranı %87,5, kendi kendine meme muayenesinin %91,1, mamografinin %98,2, tüm katılımcılarda gaitada gizli kan testinin bilinme oranı %54,4, kolonoskopinin %84,2 olarak bulundu. Tarama testi için yaşı ve cinsiyeti uygun olan kişilerin tarama testlerini yaptırma oranları da HPV DNA/smear testi için %63,4, KKMM için %75,9, KMM için %47,3, mamografi için %51,2, gaitada gizli kan testi için %29,5, kolonoskopi için %14,1 olarak bulundu. Tarama testlerini bilme oranlarının yaptırma oranlarından yüksek olduğu görüldü. HPV DNA/Smear testi yaptıranların ağırlıklı olarak 40-49 yaş grubunda olduğu, HPV DNA/Smear testi yaptırmayanların ise ağırlıklı olarak 30-39 yaş grubunda olduğu görüldü. Bekar olanların ağırlıklı olarak HPV DNA/Smear testi yaptırmadığı belirlendi. 40-49 yaş grubunda olanların ağırlıklı olarak mamografi çekilmediği, 50-70 yaş grubunda olanların ise ağırlıklı olarak mamografi çekildiği görüldü. Lise/üniversite mezunu olanların, beyaz yakalı meslek grubunda olanların ve >8000 TL gelir düzeyinde olanların ağırlıklı olarak gaitada gizli kan testi bilgisi olduğu, ilköğretim mezunu olanların, mavi yakalı meslek grubunda olanların ve ≤4000 TL gelir düzeyinde olanların ağırlıklı olarak gaitada gizli kan testi bilgisi olmadığı belirlendi. Kolonoskopi bilgisi olanların ağırlıklı olarak beyaz yakalı meslek grubunda ve >8000 TL geliri olduğu belirlendi. Kanser tarama testlerini yaptırmama veya düzensiz yaptırma nedenleri olarak da ilk sırada "herhangi bir şikayetim olmadığı için", ikinci sırada da "kanser tarama testi yaptırmam önerilmediği için" yer alıyordu. HPV DNA/smear testi, mamografi, gaitada gizli kan testi veya kolonoskopi önerilen kişilerin ağırlıklı olarak önerilen testlerini yaptırdığı görüldü (p>0,05). Sonuç: Çalışmamızda katılımcılardaki kanser tarama programlarının farkındalığının ve kanser tarama testlerini yaptırma oranlarının henüz istenen düzeylerde olmadığını gördük. Kanser taramaları ile ilgili halka eğitim vermede, farkındalık oluşturmada ve kanser tarama testlerini yapma veya yapılması için yönlendirme konusunda birinci basamakta çalışan hekimlere önemli görevler düşmektedir. Anahtar Kelimeler: Kanser taramaları, Aile Hekimliği, Ulusal Kanser Tarama Programı
Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran 18 yaş üstü kadın hastaların meme kanseri ve tarama yöntemleri hakkındaki bilgi düzeyi ve davranışlarının değerlendirilmesi
Polikliniğine başvuran 18 yaş üstü kadın hastaların meme kanseri ve taramaları hakkındaki bilgi, tutum ve davranışlarını değerlendirmek, kadınlarda farkındalık oluşturmak, bilgi seviyelerini yükseltmek ve meme kanseri taramalarına olan katılımın artmasını sağlamaktır. Çalışmamız, tanımlayıcı ve kesitsel analitik tipte olup 01.01.2023 ile 01.06.2023 tarihleri arasında aile hekimliği polikliniğine başvuran 18 yaş üzeri 252 kadın hasta ile görüşülmüş ve katılımcılara 47 soruluk bir anket uygulanmıştır. Veri analizleri, SPSS 25.0 kullanılarak yapılmıştır. Tüm analizlerde p<0.05 istatistiki açıdan anlamlı kabul edilmiştir. Araştırmamıza katılan kişilerin yaş otaması 34,43±12,15'tir. Katılımcıların %59,1'inin evli, %77,4'ünün üniversite mezunu, %58,3'ünün çalışan kişiler olduğu görülmüştür. Katılımcılardan %60,3'Ü KKMM yaptığını, %32,5'İ KMM yaptırdığını ve 40 yaş üstü olanların %60,5'i MMG çektirdiğini belirtmiştir. Katılımcıların büyük çoğunluğu MK'nın kadınlarda en sık görülen kanser olduğunu, erken tanınabildiğini ve tedavi edilebildiğini bilmiştir. Katılımcıların MK belirtilerine dair bilgileri MK risk faktörlerine yönelik bilgilerine oranla daha yüksek bulunmuştur. Meme kanseri hakkında bilgi almış olmanın, MK ve tarama yöntemlerinin bilinme ve uygulanma durumunu anlamlı şekilde artırdığı tespit edilmiştir. Sonuç olarak meme kanseri hakkında kadınları bilinçlendirmek ve taramalara katılım oranlarını artırmak için; hekimler tarafından her muayenede bilgi verilip hatırlatılması, tüm ülkede düzenli eğitim programları planlanması ve bu konuda daha etkili bir takip sistemi oluşturulması gerektiğini düşünmekteyiz.
Samsun ili Aile Sağlığı Merkezleri'nde çalışan aile hekimlerinin Human Papilloma Virüs (HPV) aşısı ile ilgili bilgi düzeyi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi
Amaç: Human Papilloma Virüs (HPV); epitel bölgeye tropizma gösterip benign cilt lezyonlarından anogenital bölge ve baş-boyun bölgesi kanserlerine kadar değişen spektrumda hastalıklara neden olabilmektedir. Bu hastalıklar içinde önemli olarak en sık karşımıza çıkan serviks kanseridir. Ülkemizde serviks kanseri kadınlarda görülen en sık dokuzuncu kanser olup jinekolojik kanserler içinde ise üçüncü en sık görülen kanserdir. HPV enfeksiyonunu önlemek için üretilen içindeki HPV genotiplerine göre değişen üç tip aşı bulunmaktadır. Bu çalışmada Aile Sağlığı Merkezleri'nde (ASM) görev yapan aile hekimlerinin HPV aşısı hakkındaki bilgi düzeyleri, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi ve çıkan verilerin literatüre kazandırılması amaçlanmıştır. Gereç Yöntem: Çalışma, 01.12.22-31.12.22 tarihleri arasında Samsun'da Aile Sağlığı Merkezleri'nde görev yapan aile hekimleri ile yapılmıştır. Katılımcılara sosyodemografik özellikler, HPV ile ilgili bilgi soruları, serviks kanseri ve taraması ile ilgili bilgi soruları, HPV aşıları ile ilgili bilgi soruları ve HPV aşısı tutum ve davranışları ile ilgili sorular içeren 56 soruluk anket yüz yüze görüşme yöntemiyle uygulanmıştır. Veri analizi SPSS 26.0 paket programı ile yapılmış olup, istatistiksel olarak anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırma toplam 230 aile hekimi ile tamamlanmıştır. Hekimlerin %68,7'si erkek, %83'ü evli ve %35,2'sinin 15 yılın üzerinde aile hekimi olduğu saptanmıştır. HPV ile ilgili bilgi sorularına ortalama verilen doğru cevap %69,5 olarak bulunmuş olup hekimlerin sosyodemografik özellikleri ile ilişki olmadığı görülmüştür. Serviks kanseri ve taraması ile ilgili bilgi sorularına ortalama verilen doğru cevap %67,2 olarak bulunmuş olup cinsiyet ve yaş ile istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir. 56 yaşın üzerindeki hekimlerin doğru cevap sayılarının azaldığı görülmüştür (p=0,027). Kadın hekimlerin doğru cevap ortalaması erkek hekimlere göre yüksek bulunmuştur (p=0,03). HPV aşıları ile ilgili bilgi sorularına ortalama verilen doğru cevap %71,7 olarak bulunmuş olup 35 yaşın altındaki hekimlerin, 10 yılın altında hekimlik yapanların, 5 yıl ve altında aile hekimliği yapanların, hastalarına aşıyı önerenlerin doğru cevap sayılarının arttığı görülmüştür (sırayla p=0,001, p<0,001, p=0,03). Aşıyı öneren aile hekimlerinin önermeyen aile hekimlerine göre HPV aşısı ile ilgili bölüme verdiği doğru cevap sayı ortalamalarının yüksek olduğu görülmüştür (p=0,044). HPV aşısı olan %1,7 aile hekimi olup hepsi kadındır. Aile hekimlerinin %17,4'ü aşı ile ilgili yeterli bilgiye sahip olduğunu söylemiş,%83,9'u aşının rutin programa alınmasını istemiş, %68,3'ü aşıyı önermiştir. Aile hekimlerinin en sık HPV aşısını önermeme nedeni %79,5 ile aşının Sağlık Bakanlığı ulusal bağışıklama programında olmaması ve %63 ile aşının maliyeti olarak saptanmıştır. Bunları takip eden en önemli neden %53,4 ile aile hekimlerinin kendilerini aşı ile ilgili yeterli bilgi ve tecrübeye sahip görmemesidir. Sonuç: Aşılama oranlarının artmasında en önemli faktörlerden biri olarak hekim önerileri bulunmaktadır. Ülkemizde birincil koruma kapsamında olan aşılama hizmetleri birinci basamak sağlık hizmetleri kapsamında aile hekimleri tarafından verilmektedir. Aşı önermeyi etkileyen en önemli faktörler aşının rutin programda olmaması, aşının maliyeti ve aile hekimlerinin bilgi ve tecrübe eksikliğidir. Aile hekimlerinin HPV aşısı hakkındaki bilgi eksikliklerinin giderilmesi için hizmet içi eğitimler verilmeli aşının rutin aşılama programına girmesi sağlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Aile hekimi; Human Papilloma Virüs; HPV Aşıları; Tutum
Ophisops elegans menetries, 1832 (Squamata:Lacertidae)'de sıcaklık düzenlemesi
Karasal ektoterm canlılar vücut sıcaklıklarını çeşitli davranışlarla düzenlerler. Davranışsal sıcaklık düzenlemesi olarak adlandırılan bu düzenleme, sıcaklık düzenleme etkinliği hesaplanarak gösterilebilmektedir. Bu çalışmada Ophisops elegans bireylerinin arazi şartlarında faaliyet gösterdikleri dönem içerisinde vücut sıcaklıklarının ve morfolojik parametrelerinin ölçümleri yapılmış ve buna ek olarak faaliyet gösterdikleri mikro-habitatlarda ortam sıcaklığı, yüzey sıcaklığı, güneş ışınımı gibi çevresel parametreler kaydedilmiştir. Ayrıca alandaki mikro-iklim verileri hem veri kaydediciler ile hem de çevrimiçi destekli mikroiklim yazılım programları ile elde edilmiştir. Sonrasında O. elegans türünün sıcaklık tercihi laboratuvar ortamında ölçülerek, daha önce ölçülen değerler ile birlikte değerlendirilip sıcaklık düzenleme davranışının etkinliği hesaplanmıştır. Düzenleme davranışları gözlemlenmiş, morfolojik karakterler ile olan ilişkisi incelenmiştir. Ek olarak araştırma yapmayı kolaylaştırabilecek termal görüntüleme yolu ile sıcaklık ölçüm yöntemleri de sınanmıştır. Sonuç olarak O. elegans'ın vücut sıcaklığı üzerinde en etkili parametrelerin çevre ve yüzey sıcaklığı olduğu görülmüştür. Yapılan çalışmalar sonucunda 1'e yaklaştıkça belirgin olduğu anlamına gelen sıcaklık düzenleme etkinliğinin O. elegans türü için yaklaşık 0,82 gibi oldukça yüksek bir değere sahip olduğu görülmüştür. Bu durum O. elegans'ın faaliyet zamanı içerisinde oldukça yüksek bir etkinlikle davranışsal sıcaklık düzenlemesi yaptığını göstermektedir. Termal kamera ile ölçüm sonuçları da vücut sıcaklığına en yakın ve güvenli ölçüm noktasının burun (snout) olduğunu göstermiştir.
Nikotinamid ribozid uygulamasının alzheimer hayvan modelinde bilişsel ve davranışsal belirtilere etkisi ve mitofaji ile ilişkisi
Alzheimer hastalığında (AH) görülen nöropsikiyatrik belirtiler hem hastalar hem de bakımverenler için zorlayıcıdır. AH'nin nöropsikiyatrik belirtilerinden olan depresyon hem klinik özellikleri hem de tedaviye yanıt açısından major depresyondan farklıdır. Antidepresanların Alzheimer hastalarında bilişsel belirtilere eşlik eden depresyonun tedavisinde umulan faydayı göstermemesi, Alzheimer hastalığındaki depresif belirtilerin mekanizmasının diğer depresyon sendromlarından farklı olduğu düşündürmektedir. Alzheimer hastalığının oluşumunda ve sürdürülmesinde mitokondriyal işlevlerde bozulmanın kritik bir rolü olduğu düşünülmektedir. Hasarlı mitokondrilerin seçici olarak ortadan kaldırılması anlamına gelen 'mitofaji'de bozulma görüldüğü bildirilmektedir. Çalışmalar nikotinamid adenin dinükleotid (NAD+)'yı artırarak mitofajiyi indüklemenin amiloid β (Aβ) kümelenmesini azalttığını ve AH hayvan modellerinde bilişsel işlevlerde görülen bozulmayı iyileştirdiğini göstermiştir, ancak NAD+'nın AH'ye eşlik eden depresyonun tedavisinde kullanımına yönelik çalışmaya rastlanmamıştır. Bu amaçla tek doz intraserebroventriküler (ICV) Aβ1-42 enjeksiyonu yapılan sıçan AH modelinde, NAD+ öncülü olan nikotinamid ribozidin (NR) hem bilişsel hem de nöropsikiyatrik belirtilere etkisinin değerlendirildiği bir çalışma yapılması amaçlanmıştır. AH modelinde sıçanlar, bellek işlevlerinde bozulmanın yanı sıra nöropsikiyatrik belirtilere benzer şekilde depresyon benzeri davranış göstermişlerdir. Yirmi üç gün boyunca orogastrik gavaj yoluyla 700 mg/kg NR verilen sıçanlarda tedavi verilmeyen (Aβ+salin) gruba göre bellek işlevlerinin daha iyi olduğu, depresyon benzeri davranışın daha az, agresyon skorlarının daha düşük ve kilo alımının daha yavaş olduğu gösterilmiştir. Bu çalışma Alzheimer hastalığı modelinde görülen nöropsikiyatrik semptomların ve bilişsel kötüleşmenin tedavisinde bir NAD+ öncülü olan NR'nin etkili olduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler: Alzheimer hastalığı, Nöropsikiyatrik belirtiler, Mitofaji, NAD, Nikotinamid ribozid
Erişkin bireylerin ABO kan grubu diyeti ile ilgili görüş, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi
Beslenme ve diyet kavramları çoğunlukla kilo problemleri için bireylerin gündemine girmekte olsa da sağlık problemleri için de bazı diyet uygulamalarına yönelimler artmaktadır. Farklı diyet tipleri dünyada olduğu gibi ülkemizde de çok tartışılmakta, farklı görüşler dile getirilmektedir. ABO kan grubu diyeti, kişilerin kan gruplarına göre besinlerin etkisinin farklılıklar gösterdiği ve her kan grubunun kendisine göre faydalı kategorisindeki besinleri daha sıklıkla tercih etmesini, kan grubuna göre önerilmeyen yiyeceklerin ise daha az sıklıkla tüketilmesini öneren diyet tipidir. ABO kan grubu diyeti de toplum tarafından uygulanan, fakat literatürde hakkında yeterli çalışma olmayan popüler diyet tiplerindendir. Bu çalışmayla ABO kan grubu diyeti hakkında fikir sahibi olan erişkin bireylerin bu diyete dair düşünce, tutum ve davranışlarını değerlendirmek amaçlanmıştır. Tanımlayıcı nitelikte olan bu araştırma Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı'nda 1 Ağustos 2022 – 7 Ocak 2023 tarihleri arasında sosyal medya platformlarında e-anket kullanılarak yapılmıştır. Araştırmanın evrenini sosyal medya platformlarında iletilen ankete katılmayı kabul eden, 18 yaş üstü ve ABO kan grubu diyetini duymuş kişiler oluşturmaktadır. Çalışmaya 1155 erişkin birey katıldı. Çalışmaya katılan bireylerin %43,5'i (n=502) ABO kan grubu diyetini uygulamıştır. ABO kan grubu diyetini uygulayan katılımcıların %90,6'sı diyetten memnun olduğunu belirtmiş olup, %94,8'i de bu diyeti yakın çevresine önermekteydi. Diyeti uygulayanların %89,4'ü eskiye göre daha dinç ve sağlıklı hissetmekte olduğunu bildirdi. Diyeti uygulamayan katılımcıların çoğu diyet hakkında yeterli bilgi sahibi olmadığı için diyeti uygulamamış olduğunu, %73,4'ü ise bu diyeti uygulamayı düşündüğünü bildirdi. Literatürde hakkında yeterli çalışma olmayan popüler diyetler çalışmamız örnekleminde de olduğu gibi her geçen gün toplum tarafından kabul görmekte ve uygulanma sıklığı artmaktadır. Bu diyetler hakkında daha fazla çalışma yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Hem ABO kan grubu diyeti, hem de toplumun ilgi gösterdiği diğer popüler diyetler konusunda hekimlerin ve diyetisyenlerin bilgi sahibi olması, toplumun doğru yönlendirilmesi için büyük önem taşımaktadır. Özellikle hastalarının sağlığına bütüncül olarak yaklaşan aile hekimlerinin eğitim planlamalarında beslenme konularına önem verilmeli ve popüler diyetler de göz önüne alınmalıdır. Anahtar Kelimeler: ABO kan grubu sistemi, diyet, besin ve beslenme, davranış, tutum
Süleyman Demirel Üniversitesi Isparta Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu İlk ve Acil Yardım Bölümü öğrencilerinin COVID-19 ile ilgili bilgi, görüş, davranış ve farkındalıklarının değerlendirilmesi
COVID-19, ilk olarak Çin'in Vuhan Eyaleti'nde Aralık ayının sonlarında ateş, öksürük, nefes darlığı belirtileri ile olan bir grup hastada yapılan araştırmalar sonucunda 13 Ocak 2020'de tanımlanan bir virüstür. Dünya Sağlık Örgütü, 11 Mart 2020'de, 114 ülkede vakaları 118,000'i geçen ve 4291 ölüme sebep olan COVID-19'u ''Pandemi'' ilan etmiştir. Bu çalışmada, Süleyman Demirel Üniversitesi Isparta Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu İlk ve Acil Yardım Bölümü öğrencilerinin COVID-19 ile İlgili Bilgi, Görüş, Davranış ve Farkındalıklarının belirlenmesi için çevrimiçi veri toplama formu uygulanmıştır. Veri toplama formu 6 bölümden oluşmaktadır. Anketi oluşturan ilk beş bölüm 56 sorudan oluşmaktadır ve anketin sonunda 17 maddelik Koronavirüs (COVID-19) Farkındalık Ölçeği bulunmaktadır. İlk bölümde sosyodemografik ve diğer bazı özelliklerin sorulduğu sorular bulunmaktadır. İkinci bölümde katılımcı ve ailesinin sağlığı ile ilgili sorular yer almaktadır. Üçüncü bölümde afet deneyimi ve eğitimi hakkında sorular; dördüncü bölümde salgın hastalıklar ile ilgili bilgi, görüş ve deneyimleri hakkında sorular, beşinci bölümde ise COVID-19 ile ilgili bilgi, görüş ve davranış soruları, son bölümde ise 17 maddeden oluşan ve öğrencilerin COVID-19 ile ilgili farkındalık düzeylerini belirleyecek olan Koronavirüs (COVID-19) Farkındalık Ölçeği bulunmaktadır. 1 Nisan 2021 - 1 Haziran 2021 tarihleri arasında yapılan bu araştırmaya, araştırmanın evrenini oluşturan 280 öğrenciden 162'si (%57,9) katılmıştır. Öğrencilerin yaşlarının ortalaması ve ortancası 21'dir. Öğrencilerin %67,3'ü (n=108) kadın, %33,3'ü (n=54) erkektir. Öğrencilerin %21,6'sı (n=35) daha önce COVID-19 geçirirken %78,4'ü (n=127) daha önce COVID-19 geçirmemiştir. Öğrencilerin %54,3'u (n=88) COVID-19 ile ilgili kişisel bilgilerini yeterli bulduğunu ifade ederken; %25,3'ü (n=41) yetersiz bulduğunu ve %20,4'ü (n=33) bu konu hakkında fikrinin olmadığını ifade etmiştir. COVID-19'a karşı aldıkları önleyici davranışlara bakıldığında kadın öğrencilerin erkek öğrencilere göre daha az toplu taşıma araçlar ile seyahat ettikleri (X2=6,59, p<0,01), daha fazla bitkisel takviye edici gıdalar tükettikleri tespit edilmiştir. (X2=9,36, p<0,01) Öğrencilerin Koronavirüs (COVID-19) Farkındalık Ölçeğinin Hijyen Tedbiri Farkındalığı alt boyut toplam puanları incelendiğinde normal eğitimde öğrenim gören öğrencilerin puanları, ikinci öğretimde olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksektir. (t=2,21 p<0,05).
Bakım verenlerin bilgi, tutum ve davranışlarının epilepsili çocuğun fiziksel aktivite seviyesi üzerine etkisi
Bu çalışma bakım verenlerin bilgi, tutum ve davranışlarının epilepsili çocuğun fiziksel aktivite seviyesi üzerindeki etkisini araştırmak amacıyla planlandı. Çalışmaya yaşları 5-18 yaş arası değişen epilepsi tanısı almış 55 çocuk ve bakım verenleri dahil edildi. Çocukların ve ailelerin demografik bilgileri kaydedildikten sonra çocukların epilepsi şiddetleri "Epilepsi Şiddetinin Küresel Değerlendirmesi", fiziksel aktivite düzeyleri "Fiziksel Aktivite Anketi", yaşam kaliteleri "PedsQL™ 4.0 Kısa Form 15" ve "PedsQL™ Epilepsi Modülü" ile değerlendirildi. Bakım verenlerin epilepsi ile ilgili bilgileri "Ebeveyne Yönelik Epilepsi Bilgi Ölçeği", epilepsili çocuğa yönelik tutum ve davranışları kapalı uçlu sorulardan oluşan soru grubu ile, epilepsi ile ilgili korkuları "Ebeveynlerde Epilepsi ile İlgili Korkular Anketi", depresyon düzeyi "Beck Depresyon Ölçeği", anksiyete seviyesi "Beck Anksiyete Ölçeği", epilepsi ile ilgili kaygıları "Nöbetlere Yönelik Ebeveyn Kaygıları Ölçeği" ile değerlendirildi. Çalışma sonucunda bakım verenlerin bilgi, tutum ve davranışları ile epilepsili çocuğun fiziksel aktivite seviyesi ve yaşam kalitesi arasında ilişki bulunmadı (p>0,05). Ayrıca bakım verenlerin korku, depresyon, anksiyete ve kaygı düzeyi ile epilepsili çocuğun fiziksel aktivite seviyesi arasında da anlamlı bir ilişki bulunmadı (p>0,05). Ancak bakım verenlerin nöbetlere yönelik kaygı ve depresyon düzeyleri ile çocuklar için yaşam kalitesi epilepsi modülü arasında zayıf kuvvette istatistiksel olarak anlamlı ilişkiler olduğu bulundu (p<0,05). Her ne kadar ebeveynlerin bilgi düzeyi, tutum ve davranışları ile epilepsili çocukların fiziksel aktivite seviyesi arasında ilişki bulunmamış olsa da ilgili literatür ışığında ailelerin bilgi düzeyinin artırılmasının, çocuğun fiziksel aktivite katılımı için önemli olduğu gösterilmektedir. Epilepsili çocuğun rehabilitasyonu sürecinde bakım verenlerin kaygı ve depresyon düzeyini iyileştirmeye yönelik değerlendirme ve müdahalelerin de çocuğun yaşam kalitesini iyileştirmede bir etken olabileceği düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: epilepsi, bakım veren, fiziksel aktivite, yaşam kalitesi
İstanbul ilinde öğrenim gören 15-17 yaş aralığındaki bir grup lise öğrencisinin aleksitimi,ruhsal ve davranışsal sorunlar ile üst biliş özellikleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırmanın amacı 15-17 yaş aralığındaki öğrencilerin aleksitimik karakter özelliğine sahip olma durumlarına göre üst biliş özellikleri ile ruhsal ve davranışsal sorunları arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Araştırmanın örneklemi İstanbul ili Üsküdar ve Kadıköy ilçesinde bulunan toplam 5 ortaöğretim kurumunda öğrenim gören lise 1. 2. ve 3. Sınıf 592 kişiden oluşmaktadır. Katılımcıların 331'i (%58,1) kız, 239'su (%41,9) erkektir, 22 katılımcıdan ise sağlıklı veri toplanamamıştır. Araştırmanın verileri Demografik Soru Formu, 20 soruluk Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAÖ-20), Üst Biliş Ölçeği Çocuk ve Ergen Formu (ÜBÖ-ÇE) ile Güçler ve Güçlükler Anketi (GGA) kullanılarak toplanmıştır. Verilerin analizi SPSS v22.0 programı kullanılarak yapılmıştır. Verilerin çözümlenmesinde frekans, aritmetik ortalama, standart sapma, minimum, maksimum, yüzde gibi betimsel istatistiklerden faydalanılmıştır Kategorik değişkenlerin karşılaştırılmasında ki-kare ilişki, bağımsız iki grubun karşılaştırılmasında ise bağımsız gruplar t testi kullanılmıştır. İlişki analizinde Pearson ilgileşim katsayısı hesaplanmıştır. Ölçekler arasındaki ilişki korelasyon analiziyle ve ilişki katsayısı pearson korelasyon katsayısı olarak gösterilmiştir. İstatistiksel anlamlılık değeri p<0.05 kabul edilmiştir. Araştırma bulgularına göre; kızlar ve erkekler arasında aleksitimi sıklığı açısından anlamlı bir fark olmadığı görülmüştür. Aleksitimik ergenler ile aleksitimik olmayan ergenler karşılaştırıldığında yaş ortalamaları arasında istatistiksel anlamlı bir fark bulunmamaktadır. Aleksitimik ergenlerin ailelerinin aylık gelir ortalamaları, aleksitimik olmayan ergenlere oranla istatistiksel anlamlı olarak düşüktür. Aleksitimik ergenlerin üst biliş puanları incelendiğinde olumsuz üst endişeleri, batıl inanç, ceza ve sorumluluk inançları ve üst biliş toplam sorunları yaşıtlarına göre anlamlı olarak daha yüksektir. GGA puanları incelendiğinde aleksitimik ergenlerin toplam sorun puanları, dikkat eksikliği ve aşırı hareketlilik puanları, akran, davranış ve duygusal sorun puanları yaşıtlarına oranla istatistiksel anlamlı oranda yüksek, olumlu özelliği ölçen sosyal davranış puanları ise istatistiksel anlamlı oranda düşüktür. Korelasyon analizi sonuçları incelendiğinde TAÖ-20 puanları ile ÜBÖ-ÇE puanları arasında pozitif yönde zayıf ve TAÖ-20 puanları ile GGA puanları arasında pozitif yönde orta düzey istatistiksel anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır.
Suç korkusunun toplum ve birey davranışları üzerindeki etkileri: Bursa örneği
Suç korkusu özellikle 1960 yılından sonra gündeme gelmeye başlamış popüler olan konulardan biridir. Suç korkusu üzerine yapılan araştırmaların çoğunluğu Amerika ve Avrupa ülkelerinde gerçekleştirilmiştir. Ülkemizde ise suç korkusu üzerine yapılan çalışmalar son yıllarda artmaya başlamıştır. Suç korkusuna yönelik yapılan çalışmalarda ilk başlarda suç korkusu bireysel bir sorun olarak değerlendirilmiş ancak bu sorunun sonuçlarının tüm toplumu etkileyen ve giderek büyüyen sosyal sorun halini aldığı fark edilmiştir. Suç korkusu kavramı üzerinde çok çeşitli tanımlamalara yer verilmiş olsa da üzerinde en çok uzlaşılan tanıma göre suç korkusu, "bir suça ya da kişinin suç ile ilişkilendirdiği sembollere karşı geliştirdiği bir duygusal korku veya endişe reaksiyonudur." (Ferraro, 1995, s. 23). Kısaca suç korkusu bireylerin herhangi bir suçtan zarar görmekten korkmalarıdır. Bu çalışmada suç korkusunun kavramsal tanımlamaları, kentleşme ve suç korkusu arasındaki ilişki ve suç korkusunun toplum ve birey davranışları üzerindeki etkileri irdelenilerek, Bursa ilinde 2701 kişi ile yüz yüze görüşme yöntemi uygulanarak gerçekleştirilen anket çalışması sonucu elde edilen veriler Statistical Package for Social Sciences (SPSS) 22,0 istatistiksel veri analizi programı kullanılarak analize tabi tutulmuştur. Elde edilen veriler üzerinden gerçekleştirilen analizlerin sonuçları, literatürde var olan suç korkusuna yönelik yaygın düşünce ile örtüşmekte olduğu görülmektedir. İnsanların bir kısmı herhangi bir suça maruz kalmasalar bile suç mağduru olma korkusu ile çeşitli sosyal aktivitelerden kendisini sınırlandırma yolunu seçmektedir. Toplumda var olan ve suçun kendisinden daha yüksek oranda olduğu bilinen suç korkusunun azaltılmasına yönelik öneriler sunulmaya çalışılmıştır.
Yoğun bakım hemşirelerinin sağlıklı yaşam biçimi davranışları ve etkileyen faktörler
Amaç: Bu araştırma yoğun bakım hemşirelerinin sağlıklı yaşam biçimi davranışları ve bu davranışları etkileyen faktörleri saptamak amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Yöntem: Araştırma Haziran - Eylül 2021 tarihleri arasında hastanelerde çalışan yoğun bakım hemşirelerine kartopu örnekleme yöntemi kullanılarak, online anket ile veri toplanarak yapılmıştır. Çalışmaya katılmaya gönüllü olan 222 hemşire araştırma kapsamına alınmıştır. Araştırmanın verileri "Sosyodemografik Veri Formu" ve "Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği" kullanılarak toplanmıştır. Araştırmada elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 22.0 programı kullanılarak analiz edilmiştir. İki bağımsız grup arasında niceliksel sürekli verilerin karşılaştırılmasında Mann Whitney - U testi, ikiden fazla bağımsız grup arasındaki verilerin karşılaştırılmasında Kruskal Wallis testi kullanılmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan hemşirelerin sağlıklı yaşam biçimi davranışları ölçeği puan ortalaması 127,32±24,42 - orta düzey olarak saptanmıştır. Ölçeğin alt boyutlarına bakıldığında en yüksek ortalamanın sağlık sorumluluğu alt boyutuna 23,66±4,96, en düşük ortalamanın ise fiziksel aktivite alt boyutuna 16,89±5,9 ait olduğu belirlenmiştir. Çalışmaya katılan yoğun bakım hemşirelerinin ölçekten aldıkları toplam puan ortalamasının yaş ve çalışma süresi ile istatiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır (p<0,05). Buna göre 25-31 yaş grubunun aldığı toplam puan 32-38 yaş grubunun aldığı toplam puandan düşük olduğu saptanmıştır. Ayrıca 11-15 yıl çalışma süresine sahip hemşirelerin 6-10 yıllık deneyime sahip hemşireye göre sağlık sorumluluğunun daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Yapılan bu araştırmada yoğun bakım ünitesinde çalışan hemşirelerin sağlıklı yaşam biçimi davranışlarının orta düzeyde olduğu bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Hemşire, Yoğun bakım ünitesi, Sağlıklı yaşam biçimi davranışları
Süt içirme sıklığının buzağıların gelişimi ve davranışları üzerine etkileri
Çalışmada, süt içirme sıklığının süt içme döneminde buzağıların gelişimi, davranış ve sağlıkları üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 5 günlük yaşta 10 adet (Her grupta 5 buzağı) Holstein buzağı kullanılmıştır. Çalışmada Bilgisayar Kontrollü Besleyici (BKB) kullanılmıştır. Birinci grup buzağılara, sabah-akşam olmak üzere 4 lt/gün süt ikame yemi (G1) verilmiştir. İkinci gruba ise doğal emzirme davranışı olan sabah (05:00-08:00), öğlen (10:00-13:00), akşam (16:00-20:00) olmak üzere azami 12 lt/gün süt ikame yemi tüketmelerine müsaade edilmiştir. Grupların canlı ağırlıkları, toplam ve günlük canlı ağırlık artışları ve vücut ölçüleri arasında önemli farklılık bulunamadı. Ancak G1 buzağıları G2 buzağılarına nazaran daha fazla (P<0.05) yem tüketmişlerdir. Yemden yararlanma oranında G2 buzağıların lehine önemli olmayan bir iyileşme elde edildi. Besleyici olmayan BKB ziyaretleri çalışmanın ilk zamanlarında G1 buzağılarında fazla gözlemlenmiş, denemenin sonuna doğru G2 buzağıların ziyaretleri artmıştır. Yemlik ziyaretlerinin G1 buzağılarında G2 buzağılarına nazaran fazla olduğu gözlemlenmiştir. Ruminasyon için harcanın zaman gruplarda birbirlerine yakın olmuştur. Çapraz emme davranışı G1 buzağılarında fazla görülmüştür ancak yaşla beraber bu davranış kalıbında azalma olmuştur. Dil çevirme davranışı ise G2 buzağılarda fazlaca görülmüş ancak bu davranış kalıbı yaşla beraber ortadan kalkmıştır. Bağırma davranışı G1 buzağılarında fazlaca gözlemlenmiş ancak yaşla beraber bu davranış ortadan kalkmıştır. Kan biyokimya değişkenlerinden GGT, inorganik fosfor ve glukoz konsantrasyonları G2 buzağılarında yüksek olmuştur (P<0.05). Hematolojik kan değerlerinden hemoglobin, hematokrit, eritrosit ve trombosit G2 buzağılarda önemli oranda artmıştır. Ancak buzağıların oksidatif stres, antioksidan savunma mekanizması ve bağışıklık sistemi üzerine önemli olmayan bir etki gözlemlenmiştir. Elde edilen sonuçlar, süt içirme sıklığının buzağıların gelişimleri, davranış kalıpları, sağlıkları üzerine önemli etkisinin olmadığını göstermiştir.
Şanlıurfa'da postpartum dönemdeki kadınların aile planlamasına yönelik tutum ve davranışları
Araştırma, Şanlıurfa'da postpartum dönemdeki kadınların aile planlamasına yönelik tutum ve davranışlarını belirlemek amacıyla tanımlayıcı tipte yapılmıştır. Araştırma evrenini, Şanlıurfa merkez ilçelerinde Aile Sağlığı Merkezlerinden sağlık hizmeti alan, son altı 6 içinde doğum yapmış kadınlar oluşturmuştur. Örneklem seçimi için küme örnekleme yöntemi kullanılmıştır ve toplam 330 kadın ile araştırma tamamlanmıştır. Veriler, Veri Toplama Formu ve Postpartum Dönemdeki Kadınların Aile Planlaması Tutum Ölçeği aracılığıyla Şubat-Mayıs 2022 tarihleri arasında yüz yüze görüşme tekniği ile toplanmıştır. Araştırma için Şanlıurfa İl Sağlık Müdürlüğü'nden ve Harran Üniversitesi Etik Kurul'undan yazılı izin, araştırmaya katılmayı kabul eden kadınlardan ise bilgilendirilmiş onam alınmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde; tanımlayıcı istatistiklerden yüzde, ortalama, standart sapma, tek değişkenli analizlerden Ki-kare ve Man Whithney-U testi kullanılmıştır. Araştırmada kadınların %71.5'inin herhangi bir aile planlaması yöntemi kullandığı, %39.0'unun modern %32.5'inin geleneksel yöntem olduğu belirlenmiştir. Modern yöntemlerden en fazla kullanılan kondom (%20.9) iken, geleneksel yöntemlerden en fazla kullanılan geri çekmedir (%32.1). Kadınların, Postpartum Dönemdeki Kadınların Aile Planlaması Tutum Ölçeği puan ortalaması 90.4(±6.7)'dür ve bu değer tutumlarının olumlu olduğunu göstermektedir. Evde en çok Türkçe konuşan, kadının ve eşinin öğrenim durumu yüksek olan, eşi bir işte çalışan, sağlık güvencesi olan, aile tipi çekirdek aile olan, eşinin yaş ortancası daha yüksek olan, ideal çocuk sayısı daha az olan, iki yıldan daha kısa aralarla doğum yapma öyküsü olan ve Postpartum Dönemdeki Kadınların Aile Planlaması Tutum Ölçeği puan ortalaması daha yüksek olan kadınların postpartum aile planlaması yöntem vii kullanım düzeyinin daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0.05). Çalışma sonuçlarına göre; postpartum dönemdeki kadınların aile planlamasına yönelik tutumlarının olumlu olduğu ancak aile planlaması yöntem kullanımının istendik düzeyde olmadığı, sosyo-demografik ve doğurganlık özellikleri ile aile planlamasına yönelik tutumun postpartum dönemde aile planlaması yöntem kullanımını etkilediği belirlenmiştir. Bu sonuçlar doğrultusunda, kadınların postpartum dönemdeki aile planlamasına yönelik olumlu tutumun davranışa dönüşebilmesi için kadınların sosyo-demografik ve doğurganlık özelliklerinin dikkate alınarak, aile planlaması danışmanlık ve eğitim programlarının planlanması ve uygulanması önerilmiştir.
Mekan algısı ve psiko-sosyal kalitenin ölçülebilirliği üzerine bir araştırma: Armada Hayat Sokağı örneği
İnsan ve mekan ilişkisi nasıl şekillenir? Bu etkileşim sürecine algısal ve davranışsal durumların etkisi nelerdir? Mekanda insanların görsel olarak dikkatini çeken ögeler nelerdir ve bu ögeler neye göre belirlenir? İnsan ve mekan etkileşimi hem geleneksel hem de güncel teknikler kullanılarak nasıl analiz edilebilir? Tez çalışmasında bu sorulara cevap olabilecek; mekanın kullanıcısı tarafından nasıl algılandığı ve hangi mekansal ögelerle iletişim kurulduğu ve neden bu noktaların dikkati çekmiş olabileceği fiziksel, algısal ve psiko-sosyal boyutta irdelenmekte ve tartışılmaktadır. Öte yandan mekansal ihtiyaçların ne ölçüde karşılandığının, mekansal memnuniyet düzeylerinin, algısal ve davranışsal durumların analiz edilmesi çalışma kapsamını oluşturan diğer konulardandır. Bu çerçevede; çalışma alanı olarak, Ankara'da bulunan 'Armada Hayat Sokağı' seçilmiştir. İki AVM yapısı ve iş kulesi arasında kalan, kentli kullanımına ve erişimine açık, tüketim dayatmasından bağımsız olarak vakit geçirilebilen bu alanda Armada Hayat Sokağı adında bir sokak oluşturulmuştur. Bu yönüyle bilindik içe dönük AVM tipolojilerinin aksine, insanların bir araya gelmesine ve sosyal, kültürel aktivitelerin üretilmesine olanak tanınmıştır. Armada Hayat Sokağı aynı zamanda; kentteki diğer akslarla birleşerek uzayabilecek bir yaya yolunun parçası olması bakımından da önemli bir lokasyon olarak kabul edilmektedir. İnsan ve mekan arasındaki çift yönlü etkileşimin algısal ve davranışsal analizlerinin Armada Hayat Sokağı özelinde yapılması, alan çalışmasının kapsamını oluşturmaktadır. Bu doğrultuda tez çalışmasında; değişen koşul, durum ve mekansal ihtiyaçlar ekseninde, çalışma alanının kullanıcılar tarafından nasıl algılandığı, mekansal memnuniyet ve mekansal tatminlerinin ne düzeyde olduğu ve buna paralel olarak kullanıcı davranışlarının nasıl şekillendiği irdelenmiştir. Bununla birlikte kullanıcıların hangi mekansal ögeler ile görsel iletişim kurduğunun, hangi ögelerin görsel dikkati çektiğinin ve hangi sebeple bu noktalara odaklanılmış olabileceğinin analiz edilmesi çalışmanın amacını oluşturmaktadır.
Hizmet ortamının karaklık yüzü: Hizmet deneyimleri sırasındaki işlev dışı davranışlar için sistematik literatür taraması ve deneysel bir araştırma
Çeşitli promosyon malzemelerinde sıkça idealize edilerek resmedilenin tersine, hizmet aktörleri arasındaki işlevsel ve prososyal ilişkiler artık gerçek dışı bir ütopyaya dönüşmüş durumdadır (Fisk et al., 2010). Birçok çalışma ve sektör raporu, müşterileri-çalışan etkileşiminin yaygın olduğu bölgeler başta olmak üzere örgütlerde antisosyalliğin artık bir kriz halini aldığını göstermektedir. Tüm hizmet aktörlerinin (çalışanlar, müşteriler, yöneticiler, eski çalışanlar, firmanın müşterisi olmayan diğer tüketiciler…) birbirlerine yönelik olumsuz yönlü davranış biçimlerini sürekli ve sık biçimde hizmet ortamında gerçekleştirildiği görülmektedir. Bununla ilişkili olarak yaklaşık yirmi yıllık süreçte örgütlerin karanlık yüzü ile ilgili çalışmalarda bir patlama yaşandığını göstermektedir. Biriken bilgi birikimi arttıkça, sistematik olmayan bir biçimde üretilen kavramlar çalışma alanındaki yapı temizliğine (construct clarity) zarar vermektedir. Mevcut yaşama dair fenomenleri net bir şekilde hedefleyen kavramsal yapıların açığa çıkarılması ve bu kavramsal yapılan belirli öncül ve sonuçlarla olan ayırt edici ilişkilerinin incelenmesi giderek daha önemli bir hal almıştır. Mevcut tez çalışması (1) hizmet ekosistemlerinde karanlık tarafa ait kavramsal olarak net, işlemsel olarak anlamlı ve tatbiki açıdan önemli kavramsal yapı gruplarının ortaya çıkarılmasını, diğer kavramsal yapı gruplarından ayrıştırılmasını ve (2) bu kavramsal yapıların diğer güdüsel, bilişsel, duygusal ve davranışsal kavramlar ile ilişkisinin anlaşılmasını ve ampirik olarak test edilmesini amaçlamaktadır. Yazar, bu amaçlar doğrultusunda üç ayrı metodolojide (sistematik literatür taraması, meta-analiz ve deneysel araştırma) toplam altı çalışma yürütmüştür. İlk olarak, yazar 1975 ile 2016 yılları arasındaki tüketici ve çalışan davranışının karanlık taraflarını inceleyen indeksli çalışmaları taramıştır. Bu sistematik literatür taramasının sonuçlarından hareketle, iki boyut sayesinde birbirinden ayrışan dört kavramsal altyapıyı (subconstruct) içeren bir tipoloji önermiştir. Bu tipoloji dahilinde odaklı işlevdışılığın (targeted dysfunctionality) dört kavramsal altyapı tarafından net bir şekilde açıklanabildiği görülmüştür: Saldırganlık (aggression), kabalık (incivility), sabotaj (sabotage) ve üretkenlikten sapma (production deviance). Saldırganlık ve sabotaj kavramları, hizmet aktörlerinin zarar verme amaçlarının net olduğu ve açık bir şekilde anlaşılabildiği davranışları ifade ederken; kabalık ve üretkenlikten sapma davranışları zarar verme amaçlarının muğlak olduğu ve kolay anlaşılamadığı durumları ifade etmektedir. Sabotaj ve üretkenlikten sapma davranışları direkt olarak hizmet süreçlerine zarar verme amaçlı davranışları ifade ederken; saldırganlık ve kabalık ise hizmet aktörü bireyleri (çalışanlar, müşteriler, yöneticiler gibi) hedef almaktadır. İkinci olarak, yazar çalışanlar ile müşteriler arasındaki işlevdışı davranışları inceleyen iki meta-analiz çalışması uygulamıştır. İlk meta-analiz çalışmasında, yazar müşteri kötü muamelesi ile ilgili müşteriler ile doğrudan irtibat halindeki çalışanlardan toplanan veriler kullanılarak hazırlanan çalışmalardaki verileri bir araya getirmiş ve tüketici kötü muamelesinin çalışan ile ilgili öncüllerini araştırmıştır. 1990-2018 yılları arasında yönetim, pazarlama ve turizm alanında yapılan çalışmalar ayrıntılı bir şekilde taranmıştır. Örgütsel ve bireysel birçok faktörün çalışanların müşteri kötü muamelesine maruz kalmalarını arttırdığı ve azalttığı görülmüştür. Özellikle, çalışanların müşteri odaklı olmasının bu maruz kalmayı önemli ölçüde azalttığı ortaya çıkmıştır. Kişilik özellikleri arasından ise nevrotik ve olumsuz duygulanımı (negative affectivity) yüksek bireylerin diğer çalışanlara göre daha fazla müşteri kötü muamelesine maruz kaldığı görülmektedir. Ayın zamanda iş arkadaşları tarafından kötü muamele gören ve onlar ile sürekli çatışma yaşayan bireylerin, aynı zamanda müşteriler tarafından da kötü muameleye maruz kaldıkları ve çalışan kötü muamelesi ile müşteri kötü muamelesi arasındaki ilişkinin kuvvetli olduğu görülmüştür. Beklenenin aksine yaş ve tecrübenin diğer faktörlere göre daha zayıf etkilerinin olduğu ortaya çıkmıştır. İkinci meta-analiz çalışmasında, müşteri kötü muamelesi ile çalışanların işlev-dışı davranışları arasındaki ilişki incelenmiştir. Sonuçlar, sistematik literatür çalışması sonucunda önerilen tipolojiyi destekler niteliktedir. Müşteri kötü muamelesi ile saldırgan müşteri davranışları arasında bir ilişki görülmese de kaba çalışan davranışını güçlü bir şekilde arttırdığı görülmüştür. Kabalık üzerindeki etkisi kadar kuvvetli olmasa da müşteri kötü muamelesinin, çalışanların müşteriye yönelik sabotaj davranışlarını ve firma süreçlerine yönelik olarak da üretkenlikten sapma davranışlarını önemli ölçüde arttırdığı meta-analiz çalışması ile ortaya çıkmıştır. Bu etkilerin hizmetin sosyal karakteristiğine göre farklılaştığı görülmüştür. Sosyal niteliği öne çıkan hemşirelik, öğretmenlik, hasta bakım, sosyal hizmetler gibi mesleklerde müşteri kötü muamelesinin çalışanların işlevdışı davranışlarına etkisi daha düşük iken; ticari boyutu öne çıkan satış, konaklama gibi sektörlerde ve işlerde bu etkinin daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Üçüncü olarak yazar iki deneysel çalışma ile müşteriler arasındaki ve çalışanlar arasındaki kötü muamelenin üçüncü kişilerin belirli duyguları ve değerlendirmeleri üzerindeki ilişkisini incelemiştir. Saldırgan davranışlar hizmet ortamının ahlaki ve toplumsal normlarını ihlal etmekte ve bu ahlaki normların ihlali utanma ve utanç duygularını harekete geçirmektedir. Harekete geçen bu duygular empatik eğilimlerin de etkisiyle hizmet ortamındaki diğer müşterilere geçmektedir. Sonuçlara göre hizmet ortamında saldırgan davranışlara tanıklık etmek üçüncü kişi konumundaki müşterilerin utanç ve utanma hislerini uyandırdığı ve hizmet ortamını bir daha ziyaret etme isteklerini azalttığını göstermiştir. Ayrıca çalışanlar arasındaki saldırgan davranışlar, müşteriler arasındaki saldırgan davranışlara göre duygular ve değerlendirmeler üzerinde daha etkili olduğu görüşmüştür. Ortaya çıkan bir diğer sonuç ise empatik eğilimleri yüksek olan bireylerin, tanık oldukları saldırgan davranışlardan bu eğilimleri düşük olan bireylere göre daha fazla etkilendikleri; utanma ve utanç duygularını daha yoğun hissettikleri ve yeniden ziyaret etme niyetlerinin daha fazla azaldığı görülmüştür. İkinci deneysel çalışma sonucuna göre ise saldırgan davranışlara tanıklık etmek hem utanç hem de utanma duygularını harekete geçirirken; kaba davranışlara tanıklık etmek sadece utanma duygusunu harekete geçirmekte; utanç duygusunu etkilememektedir. Sonuç olarak, bu tez projesi zarar-odaklı-davranışların iç yapısını hizmet bağlamında analiz ederek; farklı referans noktaları üzerinden araştırarak ve farklı metodolojik yöntemler ile test ederek literatüre katkı sağlamıştır. Karanlık tarafa ait konuların temel karakteristiklerine dair geçerli açıklamalar geliştirildiği ve sonuçlar ortaya konulduğuna inanılmaktadır. Hizmet bağlamında bu davranışların nasıl oluştuğu ve nasıl sonuçlandığı; hizmet aktörlerinin motivasyonlarıyla, bilişsel süreçleriyle, duygularıyla, çevresel faktörlerle, kişilik özellikleriyle ve hizmet ortamında gösterdikleri davranışlar ile nasıl bir ilişki içerisinde olduğu ortaya konulmuştur.
Bireylerin besin etiketi incelemesi konusundaki tutum ve davranışları ile etiket bilgisinin besin seçimine etkisinin araştırılması
Bu çalışmanın amacı etiket bilgisinin tüketiciler tarafından ne kadar önemsendiğinin ve gıda ürünlerini satın alma davranışını nasıl etkilediğinin değerlendirilmesidir. Çalışmaya İstanbul ilinde yaşayan, Vera Tıp Merkezi Beslenme ve Diyetetik Polikliniği'ne başvuran 20-60 yaş arasında 220 birey katılmıştır. Araştırma kapsamında, katılımcıların besin etiketlerini okuma sıklıkları, besin etiketleri ile ilgili genel memnuniyetsizlikleri, sağlıklı beslenme ve gıda etiketi bilgilerine ilişkin tutumları, etiket bilgilerinin kullanılmama sebepleri ve demografik özelliklerin bu değişkenlerden etkilenip etkilenmediği belirlemek amacıyla yüz yüze görüşme tekniği ile anket uygulanmıştır. Bireylerden alınan veriler SPSS 23.0 programı ile değerlendirilmiştir. Verilerin analizinde frekans dağılımı, Mann Whitney U ve Kruskall Wallis testlerinden yararlanılmıştır. Çalışmaya katılan bireylerin %80'i kadın, %20'si erkektir. Medeni durumlarına göre bireylerin %55,5'inin evli, %41,8'inin bekâr ve %2,7'sinin de boşanmış olduğu görülmüştür. Eğitim durumlarına göre katılımcılar %60,9 ile çalışıyor iken; %39,1 ile çalışmadığı saptanmıştır. Cinsiyet ile etiket okuma sıklığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmuştur (p<0,05). Cinsiyeti erkek olan katılımcıların kadınlara göre daha fazla etiket okuduğu görülmüştür. Medeni durum ile etiket okuma sıklığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu görülmüştür (p<0,05). Buna göre medeni durumu evli ve bekar olan bireyler arasında istatistiksel olarak fark bulunamamışken; medeni durumu evli ve bekar olan bireylerin boşanmış bireylere göre daha fazla etiket okuduğu görülmüştür. Eğitim düzeyi ile etiket okuma sıklığı durumu karşılaştırılmış ve aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamamıştır (p>0,05). Üretim tarihi ile eğitim durumları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık vardır (p<0,05). İlkokul mezunu bireyler ortaokul, lise, lisans ve lisansüstü mezunu bireylere göre daha fazla okuduğu görülmüştür. İlkokul dışında diğer eğitim düzeyleri arasında anlamlı bir farklılık görülmemiştir (p>0,05). Son kullanma tarihi ile eğitim durumları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Etiketlemenin zorunlu olduğu günümüzde tüketiciler etikette zorunlu bildirilen maddeler hakkında eğitilmelidir.
Van ilinde çalışan sağlık çalışanlarının çocuk istismarına yönelik bilgi, tutum ve davranışları
Bu araştırmanın amacı sağlık çalışanlarının çocuk istismarı ve ihmali hakkında bilgi, tutum ve davranışlarının incelenmesidir. Çalışma grubunu Van İli Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi ve Van il merkezindeki ASM'lerde çalışan doktor, hemşire, ebe ve ATT'lerden oluşan 251 gönüllü katılımcı oluşturmuştur. Araştırma kesitsel tanımlayıcı tipte bir anket çalışmasıdır. Çalışmamıza katılan sağlık çalışanlarının sosyodemografik özelliklerine ve çocuk istismarı ve ihmaline ait bilgi, tutum ve davranışlarına ilişkin verileri elde etmek amacıyla Sosyodemografik Bilgi Formu ile Çocuk İstismarı ve İhmalinin Belirti ve Risklerinin Tanılanmasına Yönelik Ölçek (ÇİİBRTYÖ) kullanılmıştır. Verilerin istatistiksel analizinde Tek Yönlü Varyans Analizi ve Duncan testinden faydalanılmıştır. Katılımcıların %52.5'i (n=132) doktor, %35.8'i (n= 90) hemşire, %7.9'u (n=20) ebe ve %3.1'i (n=8) ATT'dir. Araştırmaya dahil edilenlerin %52.9'u (n=133) kadın, %47.1'i (n=118) erkektir. Çalışmaya katılan sağlık çalışanları %41 (n=103) ile en çok 26-30 yaş aralığındadır. En az bir çocuğu olanlar toplam katılımcı sayısının %43.8'ini (n=110) oluşturmaktadır. Çocuk istismarıyla karşılaşan katılımcı oranı %53'tür (n=133) ve %57 (n=76) ile en çok fiziksel istismarla ardından %47 (n=63) ile cinsel istismarla, %45 (n=60) ile ihmalle, %27 (n=36) ile duygusal istismarla ve %14 (n=19) ile ekonomik istismarla karşılaşmışlardır. Araştırmamıza dahil edilen sağlık çalışanları istismar vakalarında kendilerini en çok zorlayan durum olarak %48.6 ile (n=90) ebeveynlerin tepkisini göstermişlerdir. Diğer zorlayan durumlar %32 ile (n=60) anamnez alma, %23 ile (n=43) fizik muayene, %20 ile (n=37) adli mercilere bildirme şeklinde sıralanmıştır. Katılımcılar çocuk istismarı vakalarında bildirim yapılacak yerler olarak en çok polis ve Çocuk İzlem Merkezi'ni seçmişlerdir. Çalışmamıza katılan sağlık çalışanları bildirim yapmadıkları takdirde bildirim yapmama sebebi olarak istismara uğrayan çocuğun bu süreçten zarar görebileceği endişesini %42 ile (n=63) ilk sıraya koymuşlardır. Diğer bildirim yapmama sebepleri %23 ile (n=34) tanı koymada kendine güvenmemesi, %23 ile (n=34) bildirim yapma prosedürünü tam bilmemesi, %12 ile (n=19) sosyal olarak başına gelebileceklerden kendini korumak istemesi olarak bulunmuştur. Çocuğun herhangi bir konudaki davranışını düzeltmek, yanlışını göstermek için çocuğa yüksek sesle konuşma, bağırma, hafif tokat atma vb. uygulamaların istismara gireceğini düşünenlerin ÇİİBRTYÖ'den aldıkları puanlar daha yüksek çıkmıştır ve istismar olmadığını düşünenlere göre istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0.05). Cinsel istismara uğradığını bildiği bir hastası sonraki süreçte herhangi bir nedenle muayeneye geldiğinde ona karşı daha özenli, kibar olurum diyenlerin İÇÜFB, İİÇDB ve İÇÜB alt ölçeklerinde ortalama puanları daha düşüktür ve diğer hastalarıma nasıl muamele ediyorsam onlara da öyle ederim diyenlerle aralarındaki fark karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0.05). Sonuç olarak çalışmamızdaki sağlık çalışanlarının çocuk istismarı ve ihmali konusunda bilgilerinin yetersiz ve bildirim oranlarının bir takım nedenlerden dolayı tam olmadığı belirlenmiştir. Özellikle fiziksel ve cinsel istismar gibi bariz bulguları olmayan duygusal ve ekonomik istismar ile ihmalin de belirlenerek gerekli koruyucu tedbirlerin alınması gerektiği üzerinde de durulmalıdır. Birinci basamakta hizmet veren aile hekimliği uzmanları, aile hekimleri ve aile sağlığı çalışanları topluma en kolay ve direkt ulaşabilen sağlık çalışanları olduğu için istismardan korunma, tanı, tedavi ve bildirim konularında daha yetkin olmaları, daha dikkatli bir şekilde bu konunun üzerinde durmaları gerekmektedir. Bunun sağlanabilmesi için mezuniyet öncesi ve sonrası eğitimlerle birinci basamak sağlık çalışanlarının çocuk istismarı ve ihmaline yönelik farkındalık ve bilgi düzeylerinin arttırılması, bildirimde bulunmama sebeplerinin çözümüne yönelik adımların atılması ayrıca toplumun bu konuda duyarlılığını arttırmak için öncelikle birinci basamakta halka yönelik eğitimlerin yapılması gerekmektedir.
Duhok ilindeki futbol kulüplerindeki oyuncuların sağlık davranışı ve bunun demografik değişiklerle ilişkisi
Bu çalışmada, Duhok İlindeki Futbol Kulüplerindeki Oyuncuların Sağlık Davranışı ve Bunun Demografik Değişiklerle İlişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 35 (%18,1) 17-20 yaş, 55 (%28,4) 21-24 yaş, 64 (%33,1) 25-28 yaş, 39 (%20,2) 29 ve üstü yaş 193 gönüllü katılmıştır. Çalışmaya 83 (%43,1) bekar, 110 (%56,9) evliler oluşturmaktadır. Eğitim Durumlarına ait bulgular 22 (%11,3) ortaokul, 42 (%21,7) ilkokul, 104 (%53,8) lise, 23 (%11,9) lisans, 2 (%1,3) lisansüstü eğitim aldıklarını anlaşılmaktadır. Medeni duruma göre Sağlıklı Davranışına bakıldığında; bekar olanların Sağlıklı Davranışına ilişkin elde edilen puan (134,8) evli olanların ise (133,9) olduğu görülmüş olup istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç görülmemiştir (p>0,05). Yaşa göre Sağlık Davranışına bakıldığında; 17-20 yaş (132,6±21,6), 21-24 yaş (133,4±22,6), 25-28 yaş (137,3±15,8), 29 yaş ve üstü (132,1±16,8) olduğu görülmüş olup istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç görülmemiştir (p>0,05). Eğitim durumuna göre Sağlık Davranışına bakıldığında; Ortaokul (133,3±21,3), İlkokul (136,0±20,1), Lise (135,0±18,0), Lisans (128,0±20,9), Lisansüstü (145,5±19,0) olduğu görülmüş olup istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç görülmemiştir (p>0,05). Sonuç olarak katılımcıların sağlık davranışları orta düzeyde bulunmuştur. Sağlık davranışları geliştirmek için, eğitim programları yapılmalı, Futbolcuların sağlık davranışları alt boyutlarında eksiklikleri belirlenmeli, yapılan eğitimlerin ise, faydalı geri dönütler verip vermediğinin bilimsel çalışmalarla belirlenmeli ve gerekli iyileştirmeler yapılmalıdır. Anahtar Sözcükler: futbol, sağlık davranış, demografik
Kanser hastalarında erişkin aşılamada tutum ve davranışlar üzerine etki eden faktörlerin belirlenmesi ve eczacı tarafından verilen aşı eğitiminin etkisinin incelenmesi
Kanser hastalarında pnömokok aşısı ile hedeflenen aşılanma oranlarına dünya genelinde henüz ulaşılamamıştır. Bu çalışmada, kanser hastalarına klinik eczacı tarafından verilen pnömoni ve pnömokok aşısı eğitiminin hastaların aşı tutumu, bilgisi ve aşı olma oranlarına etkisinin ve kanser hastaları ile çalışan hekim ve hemşirelerin aşı tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma, Haziran 2019-Şubat 2021 tarihleri arasında iki üniversite hastanesinin medikal onkoloji polikliniklerinde randomize kontrollü olarak yürütülmüş prospektif bir çalışmadır. Hastalar, klinik eczacı tarafından sözel ve yazılı eğitim verilen müdahale grubu ve standart bakım alan kontrol grubunda yer almıştır. Müdahale grubundaki hastalar pnömokok aşısı yaptırmak üzere hekime yönlendirilmiş ve üç ay sonra tüm hastaların aşılanma durumları, aşı bilgisi ve tutumları sorgulanmıştır. Kontrol ve müdahale grubunda 114'er hasta olmak üzere, 228 hasta değerlendirilmiştir. Eczacı tarafından verilen eğitim öncesinde gruplar arasında Aşı Tutum Ölçeği (ATÖ) puanları ve Aşı Bilgisi Değerlendirme Anketi'ne verilen doğru yanıt sayısı açısından fark bulunmazken (p>0,05), eğitim sonrasında müdahale grubunun ATÖ puanları daha düşük (p=0,007) ve doğru yanıt sayısı daha yüksek (p<0,001) bulunmuştur. Üç ay sonraki görüşmede müdahale grubundaki hastaların %20,2'si (n=23) ve kontrol grubundaki hastaların %6,1'i (n=7) pnömokok aşısı ile aşılandığını belirtmiştir (p=0,003). Bir önceki influenza sezonunda influenza aşısı yaptırmamak (odds oranı: 2,846, %95 güven aralığı, 1,102-7,352, p=0,031) ve yüksek ATÖ puanına sahip olmak (odss oranı:1,176 %95 güven aralığı, 1,095-1,263, p<0,001) aşı yaptırmama davranışı ile ilişkili bulunmuştur. Hekim ve hemşirelerin influenza (%94,28 ve %81,25) ve pnömokok aşısını (%88,57 ve %47,92) daha çok önerdiği saptanmıştır. Klinik eczacının bağışıklama aktivitelerinde aktif rol alması ile erişkinlerin aşılama oranları ve aşı bilgi düzeyleri artmış, aşılara yönelik negatif tutumları ise azalmıştır.
Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan 36-72 aylik çocuklarda duyu modülasyonu ve mizaç ile ilgili davranışsal yanıtlar arasındaki ilişki
Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) tanısını almış 36-72 aylık çocuklarda duyu modülasyonu ve mizaç ile ilgili davranışsal yanıtlar arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla planlanmıştır. Çalışmaya 36-72 aylık DEHB tanısı almış 40 çocuk, tipik gelişim gösteren 40 çocuk katılmıştır. Bireylerin duyu modülasyonunu değerlendirmek için DUNN Duyu profili, mizaç ile ilgili davranışsal yanıtlar arsındaki ilişkiyi değerlendirmek için Çocuk Davranış Listesi Kısa Formu (ÇDLKF) kullanılmıştır. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan ve tipik gelişim gösteren çocukların duyu modülasyonu ve mizaç ile ilgili davranışsal yanıtları arasındaki fark Student T test Testi ile incelenmiştir. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocukların tipik gelişim gösteren çocuklara göre duyu modülasyonu ve mizaç ile ilgili davranışsal yanıtlar arasındaki ilişki istatistiksel açıdan daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocuklar ile tipik gelişim gösteren çocukların duyu modülasyonu puanları arasında anlamlı bir farklılık bulunmuştur (p<0,05). Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocukların tipik gelişim gösteren çocuklara oranla mizaç ile ilgili davranışsal yanıtları arasında anlamlı bir farklılık bulunmuştur (p<0,05). Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocukların duyu modülasyonu ve mizaç ile ilgili davranışsal yanıtları arasında ilişki vardır (p<0,05). Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocukların problemlerine yönelik yapılacak ileriki çalışmalarda bu çocukların duyu modülasyonu ve mizaç ile ilgili davranışsal yanıtların değerlendirilmesini ve tedavisini de içeren ergoterapi değerlendirmelerinin planlanması gerektiğini düşünmekteyiz.
Dudak damak yarıklı çocukları olan ebeveynlerin, çocuklarının ağız diş sağlığı ve beslenme alışkanlığına dair bilgi düzeylerinin, davranış ve alışkanlıklarının değerlendirilmesi
Dudak damak yarıkları (DDY), baş boyun bölgesinde en sık görülen konjenital anomalidir. Bu çalışmanın amacı, DDY'li çocukların ebeveynlerinin çocuklarının ağız diş sağlığı ve beslenme alışkanlıklarını etkileyebilecek bilgi düzeylerinin, davranış ve alışkanlıklarının değerlendirilmesidir. Çalışmada, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı'nda takip edilmekte olan 0-18 yaş aralığındaki 343 DDY'li hastanın ebeveynlerine 52 soruluk bir online anket formu uygulanmıştır. Verilerin istatistiksel analizi Ki-kare testi, Fisher'in kesin testi ve Mann-Whitney U testi ile kullanılarak yapılmıştır (p<0,05). Elde edilen sonuçlara göre, annelerin %65,3'ü, babaların ise %73,3'ü lise ve üzeri düzeyde eğitimlidir. Eğitim düzeyi yüksek anne ve babaların ağız diş sağlığı bilgi düzeyi anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Lojistik regresyon analizinin sonuçlarına göre çocuğun diş fırçalama alışkanlığına etki eden faktörler annenin yaşı (OR=1,071, p<0,005), babanın gelir getiren bir işte çalışıyor olması (OR=2,089, p<0,05), annenin 1 yıldan kısa süre önce diş hekimine gitmiş olmasıdır (OR=1,995, p<0,05). Çocuğun diş macunu kullanma durumuna etki eden faktörler ise annenin yaşı (OR=1,106, p<0,05), babanın gelir getiren bir işte çalışıyor olması (OR=2,124, p<0,05), annenin 1 yıldan kısa süre önce diş hekimine gitmiş olmasıdır (OR=2,076, p<0,05). Eğitim düzeyi düşük ebeveynlerin çocuklarının şekerli ve gazlı içecek tüketimi, eğitim düzeyi yüksek ebeveynlerin çocuklarına göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksektir (p<0,005). Bu çalışmanın limitleri dahilinde, ebeveynlere ait bazı faktörlerin, DDY'li çocukların ağız diş sağlığı üzerinde etkili olabileceği bulunmuştur. Bu sebeple DDY'li çocukların ağız sağlığı değerlendirilirken ebeveynlerin de bu konuda etkili olabileceğinin göz ardı edilmemesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesinde yatan hastaların ve ailelerinin ağız ve diş sağlığı ile ilgili bilgi davranış ve farkındalıklarının değerlendirilmesi
Çeşitli sağlık problemleri nedeniyle hastaneye yatan çocuklar ağız sağlığını olumsuz etkileyecek birtakım faktörlere maruz kalırlar ve bu durum hastanede yatma süresi arttıkça daha önemli hale gelmektedir. Ağız sağlığı ve genel sağlık arasındaki karşılıklı ilişki nedeniyle özellikle bağışıklık sistemi zayıf ve baskılanmış çocuk hastalar kötü ağız sağlığının sonuçlarına karşı sağlıklı olan çocuklara göre daha hassastır. Hastanede yatma sırasında çocukların ağız bakımının izlenmesinde ebeveynler temel bir role sahiptir. Ağız sağlığının korunması ve iyi ağız hijyeni uygulamalarının teşvik edilmesi, eğitimli sağlık personelinin yardımıyla, ağız sağlığını koruyucu tedbirler alınarak ve çocukların sağlığının korunmasında temel sorumluluk sahibi velilere gerekli eğitimler ve yönlendirmeler yapılarak gerçekleştirilir. Bu çalışma hastanede yatmakta olan çocuk hastaların ve ebeveynlerinin ağız sağlığı ve bakımı konusundaki genel bilgi, farkındalık ve alışkanlık düzeylerinin ölçülmesi amacıyla planlanmış ve yürütülmüştür. Hacettepe Üniversitesi Girişimsel Olmayan Araştırmalar Etik Kurulu Başkanlığı'ndan onay alındıktan sonra veriler, Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi servislerinde yatmakta olan çocuk ve ailelerine uygulanan bir anket formu aracılığıyla toplanmıştır. Yaşları 0-18 yaş arasında değişen toplam 412 çocuğun ortalama yaşı 9,23±5,12 olup %54,1'i erkektir. Çocukların hastanede en yüksek yatma nedeni %10,4 ile pnömoni'dir. Ortalama hastanede yatma süresi 18,79 gün olarak bulunmuştur. Hastanede yatan çocukların %73,3'ünde en az bir kronik hastalık varlığı, %62,6'sında en az bir ilaç kullanımı bulunmaktadır. Çocukların ev ortamında %91,7 olan diş fırçası veya diş temizleme süngeri bulunma yüzdesi hastane ortamında %49,5'e düşmüştür. Ev ortamında %58,9 olan düzenli diş fırçalama yüzdesi hastane ortamında %30,3'e düşmüştür. Çocuklarının ev ve hastane ortamında diş fırçalama alışkanlıkları ile annelerin eğitim düzeyi ve anne-babaların diş fırçalama alışkanlıkları arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Sonuç olarak, hastanede yatmanın çocukların ağız bakım alışkanlıklarını olumsuz yönde etkilediği görülmüştür. Bu nedenle hastanede yatan hastaların ağız sağlığının geliştirilmesi ve doğru ağız bakım alışkanlıklarının kazandırılabilmesi için ailelerin, hastanede görevli doktor ve hemşirelerin ve çocuk diş hekimlerinin iş birliği içerisinde olduğu programların geliştirilmesi gerekmektedir.