Atherosclerosis
205 theses under this subject heading
Serum salusin b düzeyleri ile koroner yavaş akım ilişkisi
Koroner Yavaş Akım (KYA) mikrovasküler ve endotelyal disfonksiyon, yaygın ateroskleroz, inflamasyon, trombosit disfonksiyonu gibi durumlara bağlanmasına rağmen patofizyolojisi henüz netliğe kavuşmamıştır. Son çalışmalar Salusin-β'nın, aterosklerozun patofizyolojik süreçleri üzerinde etkisi olduğunu göstermiştir. Bu nedenle Salusin-β'nın KYA ile potansiyel bir bağlantısı olup olmadığını araştırdık.Çalışmamıza KYA tanısı almış 39 olgu ile sağlıklı 40 olgu dahil edildi. Yavaş akım ve kontrol grubunun karekteristik özellikleri karşılaştırıldığında; yaş, vücut kitle indeksi, sistolik kan basıncı, diyabet, hiperlipidemi, sigara içme oranları düzeyleri benzer idi (Tüm p değerleri > 0.05).Erkek cinsiyet oranı, diyastolik kan basıncı, hipertansiyon bulunma oranları (Tüm p değerleri < 0.05), yüksek duyarlı C- reaktif protein (2.80 ± 1.6'e karşın 2.21±1.2 mg/dl, p=0.011) hem de Salüsin beta (1205 [ 330-2092 ]'e karşın 162 [29-676], pg/ml, p<0.001) değerleri yavaş akımlı grupta anlamlı olarak daha yüksek idi. Her iki grubun anjiografik görüntü kare sayısı (GKS) değerleri karşılaştırıldığında; Sol ön inen koroner arter GKS (27.8 ± 9'e karşın 19.7± 3.7, p<0.001), Sirkümfleks arter GKS (22.7 ± 10'e karşın 15.6± 3.2, p<0.001), Sağ koroner arter GKS (23 ± 7'e karşın 13 ± 3, p < 0.001) ve ortalama GKS (24.8 ± 5.4'e karşın 16.7± 3.7, p<0.001) yavaş akımlı grupta kontrol grubuna göre oldukça fazla idi. Serum salusin-β ile ortalama görüntü kare sayısı arasında iyi bir korelasyon vardı (R2=0.426; p>0.001). Tek ve çok değişkenli lojistik regresyon analizine alındığında sadece vücut kitle indeksi (Unstandartized Beta ± SE = 0.178 ± 0.08, p = 0.036) ve serum Salüsin beta düzeyleri (Unstandartized Beta ± SE = 0.006 ± 0.01, p <0 .001) KYA'nın öngördürücüsü olarak saptandı. ROC analizi yapıldığında 516 pg/ml'nin üzerindeki serum salüsün beta değerleri %79.5 duyarlılık ve % 85.7 özgüllük ile KYA'nın varlığını öngördürmekteydi. Sonuç olarak, serum salusin-β düzeyleri KYA'nın varlığı gösteren en önemli biyokimyasal belirteçlerden biridir. KYA'nın patofizyolojisinde serum salusin-β'nın gerçek bir rolü vardır.
Yeni tanı almış hipertansif hastalarda serum salusin alfa (α) ve salusin beta (β) düzeylerinin saptanması
Giriş: Hipertansiyon, belirli bir süre takip sonucunda elde edilen kan basıncı sonuçlarının 140/90 mmhg düzeyinin üstünde olmasıdır. Salusin-α ve salusin-β; endojen, multifonksiyonel, biyoaktif, hipotansif ve bradikardik etkili peptidler olup temel olarak kardiyovasküler sistemi etkilemektedirler. Salusin α' nın ateroskleroz oluşumunda inhibitör olduğu ve salusin β' nın ise aterosklerozu indüklediği; salusin β' nın salusin α ile kıyaslandığında oldukça zayıf bir etkiye sahip olduğu bilinmektedir. Amaç: Biz bu çalışmamızda yeni tanı almış hipertansif hastalarda dipper ve nondipper gruplarda kanda salusin α ve salusin β düzeylerini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza AKBİ ile DHT ve NDHT olduğu tespit edilen ve ilk kez HT tanısı konan 88 hasta dahil edildi. Yaşları ortalama 46 olan hastaların 37'si erkek, 51'i kadındı. Hastaların 47'si NDHT, 41'i DHT grubunda idi. Rutin biyokimya, hemogram, salusin α ve salusin β değerlerinin incelenmesi amacıyla kan alındı. Transtorasik Ekokardiyografi (TTE) ve 24 saat ayaktan AKBİ yapıldı. Bulgular: Dipper ve nondipper hipertansiyon grubu hastalar arasında yaş, cinsiyet, sigara kullanımı, BKİ, Hemoglobin, TK, TG, HDL, LDL, Cr, TSH, Na, K, Ca ve AKŞ düzeyleri açısından anlamlı fark tespit edilmedi. Non dipper hasta grubunda DHT grubuna göre kanda salusin α düzeyi anlamlı düşük bulundu (p=0.002), salusin β düzeyi ise anlamlı yüksek bulundu (p=0.001). Ekokardiyografik bulgular açısından değerlendirildiğinde; sol atrium çapı, aort kökü, diastolik ve sistolik çap, EF, E, A, E/A, DT, IVRZ, Septal E′-A′-S′, Lateral E′-A′-S′, E/Septal E′, E/Lateral E′ verileri açısından gruplar arasında anlamlı bir fark (p≥0.05) bulunmadı. Nondipper hipertansiyon grubu hastalarda DHT grubu hastalara göre septum (p=0.012), arka duvar kalınlığı (p=0.019) ve LV kitlesi (p=0.034) anlamlı olarak fazla saptandı. Tansiyon Holter sonucunda: Klinik SKB-DKB, 24 saat SKB-DKB, Gündüz SKB-DKB, Gece SKB-DKB değerleri NDHT grubunda DHT grubuna göre anlamlı olarak fazla saptandı (p<0.05). Klinik SKB düzeyleri ile salusin α arasında negatif korelasyon, salusin β arasında pozitif korelasyon; 24 saat SKB düzeyleri ile salusin α arasında negatif korelasyon, salusin β arasında pozitif korelasyon; gece SKB düzeyleri ile salusin α arasında negatif korelasyon, salusin β arasında pozitif korelasyon; gece DKB düzeyleri ile salusin α arasında negatif korelasyon (p<0.05) saptandı. Sonuç: Bu çalışmada NDHT grubunda DHT grubuna göre salusin β düzeylerinin daha yüksek olduğu; salusin α düzeylerinin ise daha düşük olduğu görüldü. Normalde olması gereken gece kan basıncı düşüşünün olmaması ve yüksek kan basıncına daha fazla maruz kalmanın bu peptidlerin düzeylerindeki değişiklikte rolü olduğunu düşünmekteyiz. Aynı zamanda hipertansiyon tanısı almış bireylerin salusin α düzeylerini arttırmaya ve salusin β düzeylerini düşürmeye yönelik geliştirilecek yeni tedavi stratejileri ile morbidite mortalite açısından tehlikeli olan NDHT şeklindeki KB profilinin DHT profiline çevrilebileceğini belki de bu peptidlerin hipertansiyonun tedavisinde kullanılabileceğini düşünmekteyiz.
Serum irisin düzeyleri vekoroner kollateral gelişimi
Koroner kollateral arter (KKA) gelişiminin en önemli belirleyicileri koroner damarda total tıkanma (KTO) veya ciddi darlık, diabetes mellitus, inflamatuar maddeler ve hücre düzeyleri ile bazı büyüme faktörleri olarak belirlenmiştir. Son çalışmalar irisinin, aterosklerozun patofizyolojik süreçleri üzerinde etkisi olduğunu göstermiştir. Bu nedenle irisin ile KKA arasında olası bir bağlantı olup olmadığını araştırdık. Çalışmamıza koroner arter hastalığı tanısı almış ve en az bir koroner arterinde %90 ve üstü darlık olan hastalar ardışık olarak dahil edildi. İyi ve kötü kollateral grubunun özellikleri karşılaştırıldığında; yaş, cinsiyet oranı, vücut kitle indeksi (VKİ), diyabet, hiperlipidemi, hipertansiyon, sigara içme ve aile öyküsü oranları, açlık kan şekeri (AKŞ), total kolesterol, trigliserid, yüksek (YYL)-kolesterol ve düşük yoğunluklu (DYL)-kolesterol, kreatinin ve serum CRP düzeyleri benzer idi (Tüm değerler için p>0.05). Serum irisin düzeyleri de iyi kollateral ve kötü kollateral grubu arasında fark göstermedi. (17585[882-37741]pg/ml ve (17504 [813-47683] pg/ml, p=0.772). İki grup ararsında SVEF yüzdeleri de benzerdi (p>0.05). İyi kollateral grubunda 3 damar (p=0.045)ve KTO (p<0.01) oranları daha yüksekti. Serum irisin düzeyleri AKŞ (r=-0.199; p=0.066) ve trigliserid düzeyleri(r=-0.282; p=0.009) ile negatif yönlü korelasyonlu idi. Yaş, VKİ, TK, trigliserid, DYL-kolesterol, YYl-Kolesterol, kreatinin, CRP ve SVEF ile korelasyonu yoktu (Hepsi için p>0.05). Serum irisin düzeyleri diyabet olanlarda(=41) (14485[813-29398] pg/ml) olmayanlara göre (n=45; 19724[865-47683]pg/ml daha düşüktü(p=0.002). KTO olanlarda (n=54; 18756[813-47683] pg/ml) ise olmayanlara göre (n=32;15906 [865-37741] pg/ml) daha yüksekti (p=0.038).Stepwise lineer regresyon analizinde bizim çalışmamızdaki serum irisin düzeylerini etkileyen ana faktör diyabetin (%R2 = 35.6, p=0.001) ve KTO (%R2 = 20.1, p=0.042) varlığı olarak bulundu. Sonuç olarak, serum irisin düzeyleri KTO gelişimi ile ilişkili ve diyabetiklerde düşük düzeyde olan biyokimyasal belirteçlerden biridir. KKA gelişim patofizyolojisinde serum irisin düzeylerinin bir rolü yoktur. Anahtar kelimeler: Ateroskleroz, Koroner kollateral gelişim, İrisin
Eozinofil sayısı, perifer arter hastalığında tanısal marker mıdır?
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı retrospektif olarak perifer arter hastalığı tanısıyla gelmiş ve endovasküler işlem yapılmış hastalardaki eozinofil düzeylerini değerlendirerek perifer arter hastalığı tanısında eozinofil sayısının prediktif öneminin olup olmadığını ve PAH şiddeti ve kliniği ile eozinofil sayısı arasındaki ilişkiyi belirlemektir. YÖNTEM: Araştırma retrospektif bir çalışmadır. Çalışma Süleyman Demirel Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nde 04.01.2024-01.07.2024 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya periferik arter hastalığı olan 199 hasta dahil edilmiştir. Kontrol grubu, 18-40 yaş aralığında bilinen hastalığı ve ilaç kullanımı olmayan 299 kişiden oluşturulmuştur. Süleyman Demirel Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi laboratuvarında değerlendirilmiş olan hemogram, biyokimya ve koagülasyon testleri sonuçları veri olarak kullanılmıştır. Verilerin toplanması ve değerlendirilmesi araştırmacı tarafından yapılmıştır. BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 63.8 ± 12.2, kontrol hastalarının yaş ortalaması 32.1 ± 6.3'tür. Hastaların %85.9'u erkek, %14.1'i kadın, kontrol grubunun %89.4'i erkek, %10.6'sı kadındır. Hastaların Rutherford puanları ortalaması gelişte 3.2 ± 0.9, işlem sonrası 1.1 ± 1.5'tir. PAH'ı olan hastaların Rutherford Geliş puanları işlem sonrası puanlardan anlamlı olarak yüksektir (p<0.05). Hastalarda nötrofil/lenfosit, nötrofil (%), nötrofil, platelet değerleri kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek (p<0.05); lenfosit, monosit (%), lenfosit, hemoglobin, hematokrit anlamlı olarak düşük bulunmuştur (p<0.05). Eozinofil düzeylerinin hasta olmayı tanımlamak için bir kestirim değeri bulunamamıştır (AUC=0.531, p=0.282). Distal arterde tıkanıklık varlığında eozinofil düzeyleri anlamlı olarak düşüktür (p<0.05). Reoperasyon gereken durumda eozinofil düzeyleri anlamlı olarak yüksektir (p<0.05). Yaş ile eozinofil düzeyleri pozitif yönlü düşük düzeyde anlamlı ilişkiye sahiptir (r=0.105, p<0.05). Rutherford geliş puanları ile Rutherford işlem sonrası puanları pozitif yönlü orta düzeyde anlamlı ilişkiye sahiptir (r=0.682, p<0.05). Rutherford geliş puanları ile ABI düzeyi negatif yönlü orta düzeyde anlamlı ilişkiye sahiptir (r=-0.645, p<0.05). Rutherford işlem sonrası puanları ile ABI düzeyleri negatif yönlü orta düzeyde anlamlı ilişkiye sahiptir (r=-0.555, p<0.05). SONUÇ: Eozinofil düzeyleri PAH hastalarıyla sağlıklı kontroller arasında farklı bulunmamıştır. Çalışmamıza göre eozinofil düzeyi PAH tanısında kullanılabilecek bir marker değildir. Eozinofil düzeyinin PAH hastalarında tanısal bir marker olup olmadığını araştırdığımız bu çalışma retrospektif bir çalışmadır. Bulunan sonuçlar başka çalışmalarla teyit edilmesi gerekebilen sonuçlar olmakla birlikte yine de PAH tanısında olmasa da prognoz hakkında eozinofil sayısının önemli olabileceği sonucuna ulaşılmıştır ki bu son derece önemlidir.
Koroner bypass geçiren bireylerde kan ve arterde oksidatif stres belirteçleri ile diyetin antioksidan kapasitesi arasındaki ilişki
Aterosklerozda; endotel disfonksiyon, oksidatif stres ve inflamasyon rol oynamaktadır. Ateroskleroza karşı HDL kolesterol, koruyucu etki gösterirken patolojik durumlarda okside olabilir ve CD36 düzeyi yükselebilir. Diyetle alınan toplam antioksidant kapasitenin, kardiyovasküler hastalıklarla ilişki olduğu gösterilmiştir. Bu kesitsel çalışmanın amacı; koroner bypass operasyonu planlanan hastaların plazma ve arterlerinde toplam antioksidan kapasite (TAK), ox-HDL ve CD36 gibi bazı oksidan stres belirteçleri ile diyetlerinin toplam antioksidan kapasitesi (DTAK) arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Bu amaç ile çalışmaya 19-65 yaş arası 53 erkek, 13 kadın birey dahil edilmiştir. Çalışma kapsamında bireylerin genel bilgileri, beslenme alışkanlıkları sorgulanmış, antropometrik ölçümleri alınmış, son 6 aya yönelik besin tüketim sıklıkları sorgulanarak DTAK, ORAC ve FRAP-Carlsen veri tabanı ile hesaplanmıştır. Operasyon sırasında kullanılan plazma ve arter örneklerinden TAK, ox-HDL ve CD36 ELISA ile analiz edilmiştir. Bireylerin yaş ortalaması 59,50±7,94 yıl olup %47,0'sinde Tip 2DM tanısı vardır ve %28,8'i hiç sigara içmemektedir. Bireylerin DTAK değerleri hesaplandığında, Hidrofilik Oksijen Radikali Soğurma Kapasitesi (H-ORAC) veri tabanı için 53777,59±19477,36 µmoL TE, Lipofilik Oksijen Radikali Soğurma Kapasitesi (L-ORAC) veri tabanı için 1745,27±775,39 µmoL TE, Toplam Oksijen Radikali Soğurma Kapasitesi (T-ORAC) veri tabanı için 55847,15±19882,55 µmoL TE ve Demir İndirgeyici Antioksidan Güç-Carlsen (FRAP-C) veri tabanı için ise 16,86±8,99 mmoL olarak bulunmuştur. Diyabetik olmayan bireylerde sigara içen bireylerin plazma TAK konsantrasyonları (19,62±3,11 nmol/mL), sigara içmeyenlere göre (18,62±2,77 nmol/mL) anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0,05). L-ORAC değerinin ikinci ve üçüncü tertillerindeki plazma CD36 değeri (sırasıyla; 3,93±0,19 ng/mL ve 4,37±0,73 ng/mL) ve FRAP-C değerinin ikinci ve üçüncü tertillerindeki plazma ox-HDL değerleri arasında (sırasıyla 215,08±143,66 ng/mL ve 179,61±73,46 ng/mL) istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,05). Bireylerin arter TBARS ile diyet tekli doymamış yağ asidi ve çözünmez posa alımı arasında negatif yönde zayıf kuvvette (r=-0,27) ilişki olduğu saptanmıştır (p<0,05). Bireylerin plazma glikoz düzeyi ile plazma CD36 düzeyi arasında pozitif yönde düşük (r=0,31), HDL kolesterol ile plazma ox-HDL arasında pozitif yönde zayıf (r=0,25), plazma trigliserid düzeyi ile arter ox-HDL arasında pozitif yönde zayıf bir ilişki (r=0,26) saptanmıştır (p<0,05). Plazma ve arterde ox-HDL, TBARS ve CD36'yı değerlendiren ilk çalışma olması nedeniyle, bu çalışmanın sonuçları diyet antioksidan kapasite ile ox-HDL, TBARS ve CD36 arasındaki ilişkinin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir.
Fontan prosedürü uygulanmış tek ventriküllü hastalarda hemodinamik, vasküler ve kassal parametrelerin maksimal ve submaksimal egzersiz kapasitesi üzerine etkileri
Fontan prosedürü uygulanan hastalarda morbidite ve mortalite riski ile egzersiz kapasitesi ilişkilidir. Bu nedenle bu hastalarda egzersiz kapasitesi ve etkileyebileceği düşünülen kardiyovasküler ve periferik faktörlerin araştırılması önem kazanmaktadır. Bu Çalışma Fontan prosedürü uygulanmış tek ventriküllü bireylerde hemodinamik, vasküler ve kassal parametrelerin maksimal ve submaksimal egzersiz kapasitesi üzerine etkilerini araştırmak amacıyla yapıldı. Çalışmaya ortanca yaşı 18 yıl (7-31 yıl) olan 31 Fontan hastası ve ortanca yaşı 18 (7-32 yıl) olan 30 kontrol birey dahil edildi. Tüm katılımcıların demografik ve klinik özellikleri kaydedildi. Maksimal egzersiz kapasitesi, "breathe by-breathe" yöntemiyle bir koşu bandı ergometresinde modifiye Bruce protokollü kardiyopulmoner egzersiz testi (KPET) ile; submaksimal egzersiz kapasitesi 6 dakika yürüme testi (6DYT) ile değerlendirildi. Atrial strain ölçümleri için transtorasik ekokardiyografi ölçümleri gerçekleştirildi ve speckle tracking (benek takibi) yöntemi kullanılarak atrial strain için reservuar faz (LASr), kondüit faz (LAScd) ve kontraksiyon fazı (LASct) değerleri kaydedildi. El kavrama kuvveti ve diz ekstansör kas kuvveti bir el dinamometresi kullanılarak değerlendirildi. Kas oksijenizasyonu (SmO2) ise KPET ve 6DYT sırasında, yakın kızılötesi spektroskopi kullanarak kas kapillerindeki lokal SmO2 ve toplam hemoglobini (THb) ölçen bir cihaz (Moxy, Fortiori Design LLC, Minnesota, USA) ile kaydedildi. Aortik sertlik, aortik nabız dalga hızı (aNDH) tekniği kullanılarak ekokardiyografik ölçümler ile değerlendirildi. Fontanlı hastalar ve kontrol bireyler arasında yaş ve cinsiyet dağılımı açısından anlamlı fark yoktu (p>0,05). Fontanlı hastaların ve kontrol bireylerin vücut kompozisyonu parametreleri, dominant el kavrama kuvveti (kg) ve dominant diz ekstansör kuvveti (kg) benzer idi (p>0,05). Fontanlı hastalarda 6DYT istirahat SmO2, minimum SmO2, toparlanma SmO2 kontrol bireylere göre daha düşük iken (p<0,05); KPET istirahat SmO2, minimum SmO2 ve toparlanma SmO2 kontrol bireylere göre daha düşüktü (p<0,05). Ayrıca Fontanlı hastaların LASr, LAScd, LASct ve LASct/LASr değerleri kontrol bireylere göre daha düşüktü (p<0,05). aNDH Fontanlı hastalarda kontrol bireylere göre daha yüksekti (p<0,05). Fontanlı hastaların zirve oksijen tüketimi ve 6DYT yürüme mesafesi de kontrol bireylere göre düşük idi (p<0,05). Çoklu regresyon modellerine göre ise dominant diz ekstansör kuvveti, yaş, LASct ve aNDH zirveVO2'nin; dominant diz ekstansör kuvveti ve aNDH 6DYT mesafesinin bağımsız belirleyicileri olarak kaydedildi. Çalışmamızın sonuçlarına göre Fontanlı hastalarda diz ekstansör kas kuvveti, yaş, atrial kontraktil strain ve aortik sertlik maksimal egzersiz kapasitesinin bağımsız belirleyicileridir. Ayrıca diz ekstansör kuvveti ve aortik sertlik ise Fontanlı hastalarda submaksimal egzersiz kapasitesinin bağımsız belirleyiciledir. Fontanlı hastaların optimal klinik yönetimi için rutin laboratuvar ve klinik testlerin yanı sıra egzersiz kapasitesi ve etkileyen faktörlerin de değerlendirilmesi önem taşımaktadır.
Çocuklarda vitamin D eksikliğinin arteriyel sistem ve kalbin ileti sistemi üzerine olan etkileri
D vitamini, kemik metabolizması ve nöromüsküler fonksiyonlar açısından önemli rolü olduğu bilinen steroid yapıda bir hormondur. D vitamininin immün işlevleri iyileştirerek, anti-inflamatuar etkinlik göstererek ve endotelyum aracılı vazodilatasyonu sağlayarak kalbin ileti sistemi ve arteriyel sertliğin azalması üzerinde de olumlu etkiler gösterdiği düşünülmektedir. D vitamini eksikliği dünyanın birçok bölgesinde olduğu gibi ülkemizde de bir halk sağlığı problemi olmaya devam etmektedir. Bu çalışmanın amacı; çocuklarda D vitamini eksikliğinin arteriyel sertlik ve kalbin ileti sistemi üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Çalışmamıza, Ekim 2017 ile Temmuz 2018 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakultesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniklerine başvurup herhangi bir kronik hastalık tespit edilmemiş 2-18 yaş arası 101 çocuk çalışmaya dahil edildi. Hastalar D vitamini düzeyine göre 3 gruba ayrıldı. D Vitamini 0-12 ng/ml arasında olanlar grup 1, D vitamini 12-20 ng/ml arasında olanlar grup 2 ve D vitamini 20 ng/ml ve üzerinde olanlar grup 3 (Kontrol grubu) şeklinde değerlendirildi. Hastaların poliklinik başvurularında vücut ağırlıklarına, boylarına, biyokimyasal parametrelerden 25 hidroksi vitamin D3, Ca, P, Alkalen fosfataz (ALP), PTH, glukoz, kreatinin, kolesterol, HDL, LDL ve trigliserit değerlerine bakıldı. Hastaların sistolik ve diyastolik kan basınç değerlerine, kalp hızlarına, elektrokardiyogramlarına bakıldı. Hastaların arteriyel ultrasonografik görüntülemeleri yapıldı ve CIM kalınlıklarına bakıldı. Çalışmamızda, D vitamini eksikliğinin kardiyovasküler ileti sistem üzerindeki etkilerini değerlendirmek amacıyla EKG parametreleri incelendi. D vitamini eksik grubun Pmax ve Pdis değerleri D vitamini yetersiz gruba ve kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti (p <0.05). D vitamini eksik grubun QTmax ve QT dis değerleri D vitamini yetersiz gruba ve kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti (p<0.005). D vitamini eksik grubun QTcmax değeri D vitamini yetersiz gruba ve kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti (p <0.05). D vitamini eksik grubun QTcdis değeri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti (p <0.05). Gruplar arasında Tpe, Tpe / QT ve Tpe / QTc değerleri arasında anlamlı fark saptanmadı (p > 0.05 ). VIII Çalışmamızda D vitamini eksikliğinin Pmax, Pdis, QTmax, QTdis, QTcmax ve QTcdis sürelerinde anlamlı düzeyde uzama yaptığını saptadık. Çalışmamız ülkemizde pediatrik populasyonda D vitamini eksikliği ile arteriyel sertlik ilişkisini ortaya koymak açısından ilk çalışmadır. Çalışmamızda D vitamini düzeyi ile arteriyel sertlik arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulmadık (p>0.05). Sonuç olarak, çocuklarda D vitamini eksikliğinin kalbin ileti sitemi üzerinde olumsuz etki yaptığını ve bunun çocukluk yaşta daha çok subklinik etkilenme şeklinde olduğu sonucuna vardık. Arteriyel sertlik ilişkisinin ise yaşlanmayla birlikte daha somut bir şekilde ortaya çıkabilecek bir süreç olabileceğini düşündük. D vitamini eksikliği kardiyovasküler açıdan birçok olumsuz durumu ortaya çıkarabilmektedir. Bu yüzden D vitamini eksikliğinin tanı ve tedavisi açısından tüm hekimler uyanık olmalıdır.
Yüksek yağlı diyetle beslenen ratlarda bakuchiol'ün kardiyovasküler sistem üzerine etkileri
Amaç: Bu çalışmada, ratlarda yüksek yağlı diyetle oluşturulmuş ateroskleroz modelinde, bakuchiolün (BAK) oksidan ve antioksidasyon parametreler üzerine etkilerini göstermek, histopatolojik olarak aterosklerotik sürece faydalarını saptamak amaçlanmıştır. Bu çalışma, BAK maddesinin aterosklerotik kardiyovasküler hastalıklardan koruyucu etkilerini araştırmak ve bu etkilerin potansiyel mekanizmasını belirlemek için tasarlanmıştır Gereç ve Yöntem: 48 tane erkek Wistar cinsi erkek ratın dahil edildiği çalışmada aterojenik diyet, (%10 kolesterol ve %4 kolik asit) günlük total kcal in %61.6 sı yağdan oluşacak şekilde palet yem olarak verildi. Randomize edilen ratlar 6 gruba ayrıldı (Standart diyet (SD), SD+Bakuchiol (BAK1, 10M), Yüksek yağlı diyet (YYD), YYD+BAK1 (10M), YYD+BAK2 (50 M), SD+BAK2 (50 M). Bakuchiol dimetil sülfoksit (DMSO) ile çözündürülecek ve haftalık taze olarak hazırlandı. Standart olarak 10 M dozunda ve 50 M dozunda oral gavaj yoluyla verildi. Çalışma 12 hafta planlandı. Ratların 0., 3., 6., 9., 12. haftalarda hem hassas terazi ile ağırlıkları ölçüldü. 6. hafta sonunda her gruptan 4 rat olacak şekilde ratların yarısı sonlandırıldı. Abdominal venden fazla kan alma yoluyla ötenazi uygulandı. Alınan kandan CRP, Total kolesterol, LDL, HDL, Trigliserit düzeyleri ticari kitler kullanılarak otoanalizörde ölçüldü. Alınan materyallerden inflamasyonu ve oksidatif stresi yansıtan okside LDL, TNF alfa, IL-1B, IL-6 düzeyleri, IL-10, süperoksit dizmutaz (SOD), endotelyal hasarı gösteren von Willebrand faktörü (vWF) ve Nitrik oksit (NO) ticari kitler kullanılarak ELISA yöntemi ile çalışıldı. Çalışmaya diğer ratlarla devam edildi ve 12. hafta sonunda kalan ratlara ötenazi uygulandı. Bir önceki gruplarda uygulanan protokol bu gruplarda da uygulandı. Bu sayede yüksek yağlı aterojenik diyetin ve yüksek yağlı diyetle birlikte bakuchiol maddesinin lipit metabolizması, kardiyak dokular üzerine antioksidasyon, antiaterojenik etkilerinin 6. ve 12. Haftalık sonuçları karşılaştırıldı. Karotis arter, abdominal ve iliac arterlerdeki aterosklerotik değişiklikler histopatolojik olarak incelendi. Kardiyak hasar histopatolojik değişikliklerin derecesi ve yaygınlığına göre semikantitatif olarak belirlendi. Çalışmada kardiyovasküler olaylarla, koroner arter aterosklerozuyla, miyokard enfarktüsü ve felç olma riskiyle direkt ilişkili olan karotis intima media kalınlığı hematoksilen-eozin ve von gierson histopatolojik boyama yöntemiyle incelendi. Çalışmamızda bakuchiolün etkinliği NF-kB transkripsiyon faktörü üzerinden immünohistokimyasal olarak incelendi. Bulgular: Sıçanlarda 12 hafta sonunda abdominal aorta ve iliac arterlerde standart diyet gruplarında (grup1, grup 2 ve grup 6) aterom plağı gözlenmezken, yüksek yağlı diyet grubunun (Grup 3) tamamında aterom plak varlığı gözlendi (p=0.007). Ayrıca yüksek yağlı diyetle beslenen rat grubuna bakuchiolün 10M ve 50 M dozları verildiğinde oransal olarak aterom plak oluşumunda azalma gözlendi. Abdominal aorta ve iliac arterler endotel düzenliliği açısından incelendiğinde, Grup 1 in tamamında endotel düzenli gözlenirken, grup 3 ün tamamında endotel düzensizliği olduğu gözlendi (p=0.031). Yüksek yağlı diyetle beslenen rat grubuna bakuchiolün 10M ve 50 M dozları verildiğinde ise oransal olarak endotel düzenliliğinde artış gözlendi. Yüksek yağ içeriğine sahip (yağ içeriği %35) diyetle 6 haftalık beslenmeler sonucunda kolesterol düzeylerinde grup 5 (YYD+BAK2) te grup 3 (YYD) e göre anlamlı azalma olduğu, trigliserit seviyelerinin grup 5 te grup 4(YYD+BAK1) hariç diğer gruplara kıyasla fazla olduğu, HDL ve LDL düzeylerinin grup 3 e kıyasla grup 5 te anlamlı azaldığı gözlendi (p<0.05). 12 haftalık diyet sonucunda ise kolesterolün BAK1 verilen gruplarda standart diyet grubuna (grup 2) göre yüksek yağlı diyet grubunda (grup 4) anlamlı artış gösterdiği, trigliserit düzeylerinde gruplar arasında anlamlı fark olmadığı, HDL nin grup 3 e göre grup 4 te anlamlı yüksek olduğu, LDL düzeyleri açısından anlamlı fark oluşmadığı gözlendi (p > 0.05). 12 hafta boyunca yüksek yağlı diyetle beslenen sıçanlarda, standart rat diyetiyle beslenen sıçanlara kıyasla serum total kolesterol, trigliserit, LDL, HDL seviyelerinde anlamlı bir fark olmadığı gözlendi (p > 0.05). Okside LDL düzeylerinin 6. Hafta sonuçlarında gruplar arasında fark saptanmazken, 12. Hafta sonuçlarında grup 1 e kıyasla grup 3 te anlamlı artış olduğu gözlenledi. Standart diyet gruplarında Grup 1 e kıyasla grup 2 ve grup 6 da okside-LDL seviyesinde anlamlı artış gözlenirken, Grup 3 e kıyasla grup 4 ve grup 5 te anlamlı derecede azalma olduğu saptandı. TNF-a düzeylerinde 6. haftada diğer gruplar arasında anlamlı fark yokken grup 2'nin grup 1'e göre anlamlı derecede yüksek TNF-α seviyesine sahip olduğu gözlendi (p < 0.05). 12. Hafta sonuçlarında ise Grup 3, grup 1 ve grup 4'e kıyasla anlamlı şekilde daha yüksek TNF-α seviyesine sahipti (p < 0.05). IL-1B seviyelerinde 6. ve 12. Hafta sonuçlarında gruplar arasında anlamlı fark gözlenmedi. 6. Hafta sonuçlarında Grup 3 ün diğer gruplara kıyasla anlamlı şekilde daha yüksek vWF seviyesine sahip olduğu gözlendi (p < 0.05). 12. Hafta sonuçlarında Grup 3 ün diğer gruplara kıyasla anlamlı şekilde daha yüksek vWF seviyesine sahip olduğu, grup 4 ve grup 5 te ise vWF seviyelerinin azaldığı gözlendi (p < 0.05). 6. Hafta sonucunda Grup 2 nin, grup 1 ve grup 5'e göre anlamlı derecede yüksek NOS seviyesine sahip olduğu gözlendi (p < 0.05). 12. Hafta sonunda Grup 2, grup 1'e kıyasla anlamlı şekilde daha yüksek NOS seviyesine sahipti (p < 0.05). İstatistiksel anlamlılığa ulaşmasa da 12 hafta sonunda yüksek yağlı diyetle beslenen ratlarda NF-kB aktivitesinin arttığı, bakuchiolün 10M ve 50 M dozları ile NF-kB aktivitesinde azalma olduğu gösterildi. Sonuç: Bakuchiol ateroskleroz üzerine, endotel düzenliliğini koruma ve aterom plak oluşumunu engelleme şeklinde etkiler göstermiştir. Bulgularımız bu etkilerin okside LDL, IL 10, NF-kB ve vWF düzeylerinde azalma neticesinde ortaya çıkabileceğini göstermektedir. Bakuchiolün kardiyovasküler sistem üzerine etkilerini inceleyen daha geniş seriler ile yapılacak ek çalışmalar, bu konuda aydınlatıcı olacaktır. Bakuchiol moleküler düzeyde daha detaylı çalışmalarla aydınlatılması gereken mekanizmaların etkileriyle olumlu sonuçlar almamıza sebep olmuştur. Bakuchiolün ateroskleroz tedavisinde etkili bir tedavi yöntemi olabileceğini düşünmekteyiz. İleri preklinik ve klinik çalışmalarla bakuchiolün etki mekanizmasının aydınlatılması, uygun doz ayarlanması ve uygulama yönteminin belirlenmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Bakuchiol, ateroskleroz, hiperlipidemi, yüksek yağlı diyet, antiinflamatuvar
Aterosklerozlu hastalarda uzun kodlayıcı olmayan RNA coromarker ile okside LDL kolesterol düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılması
Ateroskleroz; kronik inflamasyon, oksidatif stres ve metabolik fonksiyon bozukluğunu içeren immüno-metabolik bir hastalıktır. Aterosklerozun karmaşık patolojik ilerleyişinde potansiyel biyobelirteçlerin bulunması, aterosklerozun önlenmesi ve tedavisi için büyük önem taşımaktadır. Çalışmalar, ateroskleroz ile epigenetik mekanizmalar arasında kuvvetli bir ilişki olduğunu göstermektedir. Dolaşımdaki lncRNA'lar ve ateroskleroz gelişimi arasındaki ilişkilere odaklanan çalışmalar giderek önem kazanmaktadır. Ayrıca ateroskleroz gelişiminde inflamatuvar süreçler ile LDL oksidasyonu arasında bir ilişki bulunmaktadır. Çalışmamızda, CoroMarker (AC100865.1) geninin ateroskleroz gelişim süreçlerindeki rolü ile okside LDL kolesterol düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Aterosklerozlu hastalarda (n=50 koroner arter hastalığı (KAH), n=44 periferik arter hastalığı (PAH)) ve sağlıklı kontrollerde (n=97) uzun kodlayıcı olmayan RNA CoroMarker geninin ekspresyon düzeyleri kantitatif Gerçek Zamanlı-Polimeraz Zincir Reaksiyonu (qRT-PCR), plazma ox-LDL düzeyleri Enzyme-Linked ImmunoSorbent Assay (ELISA) yöntemleri ile belirlendi. Çalışmamızda, lncRNA CoroMarker geninin ekspresyon düzeyleri hasta ve kontrol grupları arasında karşılaştırıldığında hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla yüksek bulundu ancak istatistiksel anlamlılık sınırına ulaşamadı (p=0,32). Hasta ve kontrol grupları arasında ox-LDL düzeyleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p=0,189). CoroMarker gen ekspresyon düzeyleri hasta ve kontrol gruplarında cinsiyet değişkenine göre karşılaştırıldığında hem kontrol hem de hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç bulunamadı (p>0,05). Hasta grubunda CoroMarker gen ekspresyon düzeyleri ile ox-LDL arasında pozitif yönlü, zayıf bir korelasyon olduğu tespit edildi, ancak sonuçlar istatistiksel olarak anlamlılık sınırına ulaşamadı (rs=0.06, p=0,71). CoroMarker gen ekspresyonu ile açlık kan şekeri düzeyleri karşılaştırıldığında düşük düzeyde pozitif yönlü bir korelasyon tespit edildi ancak istatistiksel anlamlılık sınırına ulaşamadı (rs=0,18, p=0,086). Hasta grubunda ox-LDL ile HDL-kolesterol düzeyleri arasında ters yönde, orta düzeyde ve anlamlı bir korelasyon olduğu gözlendi (rs=- 0.421, p=0,009). Araştırma sonucunda aterosklerozlu hasta grubunda sağlıklı kontrollere göre lncRNA CoroMarker ekspresyon düzeyinin yüksek olmasına rağmen istatistiksel anlamlılık sınırına ulaşamaması, lncRNA CoroMarker ile hastalık etiyolojisi arasında zayıf bir ilişki olduğunu düşündürmektedir. Bulguların anlamlı olmaması, sınırlı örneklem büyüklüğü ve hasta grubunda kolesterol düşürücü ilaç kullanımının etkisiyle açıklanabilir.
Diyetle alınan bazı heterosiklik aromatik amin türlerinin farelerde ateroskleroz, kan lipid profili ve endotel disfonksiyon üzerine etkisi.
Heterosiklik aromatik aminler protein içeren besinlerin pişirilmesiyle oluşmaktadır. Genel olarak kanser oluşumu üzerindeki etkileri araştırılırken; kardiyovasküler hastalıklar üzerindeki etkilerini inceleyen çalışmalar oldukça yetersizdir. Ayrıca heterosiklik aminlere maruz kalınan sürenin dislipidemi ve ateroskleroz gelişimindeki etkilerini inceleyen çalışma bulunmamaktadır. Bu nedenle bu tez heterosiklik aminlerin kısa veya uzun süreli alımının etkilerinin ateroskleroz ve kardiyovasküler hastalıkların temel oluşum mekanizmaları açısından incelenmesi amacıyla planlanmıştır. C57Bl/6 orijinli (n=80, 3 haftalık, dişi) fare 21 hafta boyunca yüksek yağ ve kolesterol (%20,w/w Hindistan cevizi yağı; %0,2 w/w kolesterol) içeren diyet ile beslenmiştir. Randomize olarak 8 gruba ayrılan farelere 3 ya da 10 hafta boyunca farklı türde heterosiklik amin içeren yüksek yağlı yem verilmiştir (10 mg/kg va PhIP, MeIQx veya PhIP+MeIQx). Müdahalenin sonunda plazma ve karaciğerde total kolesterol, trigliserit, LDL, VLDL, HDL, Apo B, Apo A1; plazmada VCAM-1 ve ICAM-1 düzeyleri kolorimetrik/ELISA yöntemiyle; aortta ICAM-1 ve VCAM-1 miktarı Western Blot yöntemiyle; ekspresyon düzeyleri RT-qPCR yöntemiyle incelenmiştir. Plazma ve karaciğerde total kolesterol, LDL, Apo A1 ve Apo B düzeyleri hem heterosiklik amin türünden hem de alım süresinden etkilenmemektedir (p>0,05). Yüksek yağlı ve kolesterol içeren diyet alan farelerde uzun süreli (10 hafta) heterosiklik aromatik amin alan gruplarda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında plazma trigliserit (p=0,037) düzeylerinin azaldığı, karaciğer HDL düzeylerinin arttığı (p=0,025) bulunmuştur. Aynı heterosiklik amini uzun ve kısa süreli alan gruplar karşılaştırıldığında plazma HDL düzeylerinin PhIP gruplarında kısa ve uzun süre sırasıyla; 0,284±0,03 ve 0,152±0,01 mmol/L, MeIQx gruplarında 0,204±0,02 ve 0,210±0,01 mmol/L her iki türü birlikte alan gruplarda 0,250±0,02 ve 0,216±0,01 mmol/L olduğu bulunmuştur (p<0,05). Endotel disfonksiyon ve aterosklerotik plak gelişiminde gruplar arasında anlamlı farklılık olmadığı görülmüştür (p>0,05). Sonuç olarak heterosiklik amin alımının vücutta meydana getirdiği kardiyovasküler hastalık riski ve karsinojenik/mutajenik etki gibi etkileri de göz önüne alınarak diyetle alımının sınırlandırılması önemlidir.
Ailesel hiperkolesterolemili çocuk hastaların kardiyovasküler değerlendirilmesi
Ailesel hiperkolesterolemi otozomal dominant kalıtılan yaygın bir durumdur. Düşük yoğunluklu lipoprotein reseptörünü kodlayan gende, apolipoprotein B geninde veya PCSK9 proteinini kodlayan genlerin üçünden birinde olan bir mutasyon ailesel hiperkolesterolemiye neden olur. Bu mutasyonlar yaşam boyu LDL kolesterol seviyesinde yüksekliğe ve erken başlangıçlı kardiyovasküler hastalıklara neden olur. Tedavi edilmediği takdirde heterozigot hastalarda, mutasyonları taşımayanlara göre erken başlangıçlı kardiyovasküler hastalık riskinde önemli derecede artış görülür. Çalışmamızda hastanemizde takip edilen çocuk yaş grubundaki ailesel hiperkolesterolemi tanılı hastaların kardiyovasküler durumunun yaş, kolesterol düzeyleri ve risk faktörleri ile olan ilişkilerinin kendi içinde karşılaştırılması ile literatüre katkı sağlamak amaçlanmaktadır. Çalışmamıza Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Metabolizma Hastalıkları ve Beslenme Bilim Dalı ve Çocuk Kardiyoloji Bilim Dalı'nda ailesel hiperkolesterolemi tanısıyla takipli 5-18 yaş arasında, total ve LDL kolesterol düzeyleri 95 persentil üzeri olan 32 hasta ile aynı demografik özelliklere sahip total ve LDL kolesterol düzeyleri normal olan 35 kişilik sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Hasta grubu birbirleriyle EKO, EKG, efor testi ve karotis USG ile karşılaştırılarak değerlendirildiğinde 3 hastada orta derece mitral yetmezlik, 3 hastada aort yetmezliği, 2 hastada aort darlığı ve 1 hastada aort darlığı ve yetmezliği birlikte olduğu gözlendi. Homozigot hastaların interventriküler septum ve sol ventrikül posterior duvar kalınlıkları, sol ventrikül içi hacimleri ve sol ventrikül kütle indeksleri (sırasıyla 99±25,65 ve 70,96±18,12 g/m2 p=0,015) heterozigot hastalarına göre daha yüksek bulundu. Kan LDL kolesterol düzeyi 200 mg/dL'nin altında olan hastalar ile 200 mg/dL ve üzeri olan hastalar karşılaştırıldığında, LDL kolesterol düzeyi yüksek olan hastaların aort STB çapı ölçümlerinin (sırasıyla 16,47±2,58 ve 19,65±3,20 mm p=0,030) anlamlı derecede daha düşük, İVKZ ölçümlerinin ise (sırasıyla 75,60±3,65 ve 70,14±9,72 ms p=0,024) anlamlı derecede daha uzun olduğu gözlendi. Homozigot AH hastalarının tüm global longitüdinal strain ölçümleri heterozigot hastalara göre daha düşük bulundu, ancak yalnız GLPS-LAX ölçümünde istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (sırasıyla %15,70±2,40 ve %20,31±3,26 p=0,028). 2 hastada eksentrik hipertrofi, 3 hastada konsentrik remodelling tespit edildi. 27 hastanın ventrikül geometrisi normaldi. Homozigot AH tanılı 7 hastanın 2 (%28,6)'sinde ve heterozigot AH tanılı 24 hastanın 3 (%12,5)'ünde efor testi, hedef kalp hızına ulaşılamadan bitkinlik nedeniyle sonlandırıldı. Karotis USG ölçümleri arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Hasta grubu ve sağlıklı kontrol grubu EKG verileri açısından karşılaştırılarak değerlendirildiğinde hasta grubun P dalga dispersiyonu, PR dispersiyonu ve QT dispersiyonu ölçümlerinin kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olduğu bulundu. Hasta grubun QTc süresi ölçümleri de kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha uzundu (sırasıyla 416,96±22,12 ve 406,35±17,28 ms p=0,023). Sonuç olarak; ailesel hiperkolesterolemi, kardiyovasküler sistem üzerinde olumsuz etkileri olan bir durumdur. AH taraması ile bu hastaların erken tespit edilmesi ve sıkı kan LDL kolesterolü kontrolüne erken başlanması, kardiyovasküler sonuçlarını olumlu yönde etkileyecektir. Bu hastalar kardiyoloji takibinde olmalıdır ve EKO ile strain ölçümleri rutin yapılmalıdır. Böylece subklinik fonksiyon bozuklukları daha erken tespit edilebilir.
Koroner bypass cerrahisinde kullanılan internal mammarian arter,radial arter ve safen ven greftlerinde endotelyal ox-ldl reseptör miktarlarının karşılaştırılması
Dünyada bir numaralı ölüm sebebi kardiyovasküler hastalıklar, bunlarında en başında koroner arter hastalığı gelmektedir ve en etkili tedavi yöntemlerinden biride Koroner Arter Bypass Greftleme (KABG) operasyonudur. Dünyada ve ülkemizde KABG için en çok kullanılan üç damar İnternal Mammarian Arter (İMA), Radial Arter (RA) ve Safen Ven (SV) greftleridir. KABG başarısı greftin uzun dönem açık kalmasına, hastanın yaşam kalitesi bozmadan yaşam süresinin uzamasına bağlıdır. Greftlerin başarasızlığından öncelikle ateroskleroz sorumludur. Plazma LDL (düşük yoğunluklu lipoprotein) konsantrasyonu artması ile ateroskleroz riskide doğru oranda artar. LDL dolaşımdaki kolesterolün çoğunu LDLR (LDL reseptörü) aracılı endositoz ile hepatik ve ekstrahepatik dokulara taşır. LDLR disfonksiyonu, LDL'nin dolaşımdaki kanda tutulmasına ve vasküler duvarlarda lipid birikmesine yol açar ve sonunda ateroskleroza neden olur. Diğer taraftan hasarlı endotelden LDL damar duvarına girdikten sonra, LDL serbest radikallerle oksitlenir ve aterosklerozun patolojik sürecini başlatır. Oksitlenmiş LDL daha sonra LOX-1 (Lektin benzeri oksitlenmiş düşük yoğunluklu lipoprotein reseptörü-1) yoluyla sabit doku makrofajları tarafından emilir, böylece lipid dolu köpük hücrelerine dönüştürülür. Köpük hücre grupları endotelyumun altında birikir ve aterosklerozun ilk lezyonu yağlı çizgilenmeler haline gelir. Çalışmamızda; İMA, RA ve SV'nin LDLR, LOX-1 reseptörü üzerinden birbirine üstünlüklerini görmeyi amaçladık. Çalışmamızda İMA, RA ve SV greftlerinin her birinin de bypass cerrahisinde kullanılacak 21 hastadan oluşturduk. Cerrahi sırasında arta kalan damar parçalarını kullandık. Endotel hücreleri belirtmek için CD31 kullandık. Greftler arasında CD31+ olan endotelyal LOX-1, kültürde üretilen bütün hücrelerden LOX-1 ekspresyonu ve CD31+ olan endotelyal LDLR değerlendirdik. İlk başta greftler ile reseptör arasında anlamlı bir ilişkisi göremedik (p>0,05). Fakat alt gruplara ayrıldıkça çarpıcı sonuçlar bulduk. Çalışmamızda İMA'da CD31+&LOX-1+ yüzdesini kadınlarda erkeklere göre daha yüksek bulduk (p=0,019). Cinsiyet üzerine bir diğer sonuç ise kadınlarda safen vende CD31+&LDLR+ yüzdesinin anlamlı olarak düşük bulduk (p=0,002). Kadınlarda İMA'nın ve SV'nin erkeklere göre daha kötü olduğunu söyleyen çalışmalar mevcut olsada ileride yapılacak çalışmalar için yol gösteren bir sonuç bulduk. Safen ven de LOX-1+ yüzdesi hipertansiyonu olanlarda anlamlı yüksek bulduk (p=0,040). Safen vende CD31+&LDLR+ reseptör yüzdesini hipertansiyonu olan hastalarda düşük bulduk (p=0,014). Sigara kullananlarda radial arterdeki LOX-1 anlamlı derecede yüksek bulduk (p=0,015). Bu sonuç literatürü destekleyen radial arter-sigara ilişkisini gösterdi. Gelecekte yapılacak olan randomize kontrollü çalışmalara öncü olabileceği kanaatindeyiz. Çalışmamızda çarpıcı bir sonuç ise HDL düzeyi ile reseptörler arasında bulduk. HDL düzeyi ile İMA'da endotelyal LOX-1+ reseptör yüzdesi arasında pozitif yönde güçlü bir korelasyon saptanmıştır (r=0,414, p=0,040). HDL değerlerinin ile greftlerin LOX-1 ekspresyonu arasında pozitif anlamlı korelasyon bulduk. Safen ven'de pozitif anlamlı korelasyon (r=0,609, p=0,005), Radial arter'de pozitif orta şiddette anlamlı bir korelasyon (r=0,488, P=0,029), İMA'da pozitif yönde orta şiddette anlamlı bir korelasyon bulduk (r=0,530, P=0,016). Çalışmalarda modifiye HDL'nin LOX-1 bağlandığı gösterilmiştir. Çalışmamız da yer alan hastaların tamamını koroner arter hastalığı tanısı alan grup oluşturmaktadır. Bu hastaların da fonksiyonel olmayan HDL'ye sahip olduğunu düşünmekteyiz. Greft türlerinin tamamının hücre kültüründeki LOX-1 ekspresyonu ile korelasyon sağladığını görmekteyiz. Literatürde safen ven, radial arter ve İMA'daki LOX-1 reseptör sayısını HDL ile korelasyon gösteren çalışma yoktur. Çalışmamızın bu konuda öncü olacağı kanaatindeyiz. Greftlerinin birbirine üstünlükleri uzun yıllardır tartışmaya devam edilecektir. Koroner bypass cerrahisinde kullanılan greftlere farklı bir bakış gösterdiğimize ve gelecekteki yeni çalışmalara yol gösterici olduğuna inanıyoruz.
Neopterin düzeylerinin ve kinürenin yolağının akut koroner sendrom hastalarında değerlendirilmesi
Kember, İ. Neopterin Düzeylerinin ve Kinürenin Yolağının Akut Koroner Sendrom Hastalarında Değerlendirilmesi. Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Farmasötik Toksikoloji Programı Doktora Tezi, Ankara, 2021. Koroner arter hastalığının en önemli nedeni koroner aterosklerozdur. Aterosklerotik plağın yırtılması ile oluşan intrakoroner trombüs ise akut koroner sendomun temel nedenidir. Yırtılmaya hassas plakların daha fazla sayıda maktofaj ve T lenfosit ihtiva ettiği çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. Neopterin hücresel immün yanıtın önemli bir biyogöstergesidir. İnflamasyon, çeşitli enfeksiyonlar ve maligniteler de dahil olmak üzere çok çeşitli patolojilerde erken tanı ve prognozun önemli bir biyomarkörü olarak kabul edilir. Hücresel immün aktivasyonda neopterin salınımına ilave olarak triptofan yıkımında hız kısıtlayıcı basamağı katalizleyen indolamin 2,3-dioksijenaz (İDO) da aynı anda indüklenir. Kinürenin'in (Kyn) triptofan'a (Trp) oranlanmasıyla gösterilen İDO aktivitesinin immün değişkenlerle desteklenerek hücresel immünitenin düzenlenmesinde önemli bir gösterge olarak kullanılabileceği rapor edilmiştir. Bu tez çalışmasında, anjiyografik olarak ateroskleroz zemininde gelişen Akut Koroner Sendrom (AKS) hastalarında, neopterin, C reaktif protein (CRP), İDO gibi biyokimyasal göstergelerin Koroner Arter Hastalığı (KAH) tanısı, mortalite ve morbidite tayini sürecindeki olası değişimlerin değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Bu çalışmaya 50 hasta ve 20 kontrol olmak üzere toplam 70 katılımcı alınmıştır. Ölçülen değerler hasta ve kontrol grupları arasında karşılaştırılmıştır. Hasta grubunun ve kontrol grunun değerleri sırasıyla troponin (2,1±4,8 ve 0,1±0 μg/L), kreatin kinaz mb formu ck-mb (72,7±108 ve 29,3±19,7 U/L), pro-beyin natriüretik peptit (pro-bnp) (3.083±6.365 ve 126± 65 ng/L), laktat (2,05±1 ve 1,45±0,44 mmol), düşük dansiteli lipoprotein (LDL) kolesterol (124,2±42,5 ve 102,6±32,2 mg/dL), üre (39,9±22,5 ve 27,9±8,8 mg/dL), kreatinin (1,17±1,33 ve 0,72±0,17 mg/dL), Kyn (2,37±0.56 ve 1,79±0.27 μmol/L), Kyn/Trp (45,4±12,1 ve 30,8±5,1 μmol/mmol), serum neopterin (13,7±4,6 ve 7,7±2,5 nmol/L), idrar neopterin (220±61 ve 147±29 μmol/mol kreatinin) ve biyopterin (245±74 ve 137±37 μmol/mol kreatinin) olarak saptanmıştır. Ölçülen bu değerler hasta grubunda, kontrol grubuna göre daha yüksektir. Diğer taraftan, hasta grubunun kalp ejeksiyon fraksiyonu (e.f.) yüzdesi kontrol grubuna göre daha düşüktür (sırasıyla, 47,3±10 ve 63,5±2; p<0,05). Tez calışması bulgularına göre akut koroner sendrom hastalarında, neopterin ve İDO parametlerinin belirlenmesi ve biyomarkör olarak kullanılması anlamlı ve değerli olabileceği sonucuna varılmıştır. Bununla birlikte, elde edilen sonuçların desteklenmesi için daha geniş hasta tabanlı çalışmalara gereksinim duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Neopterin, İDO, kinürenin, koroner arter hastalığı, ateroskleroz
Mikroalbüminürili tip 2 diyabet hastalarında nefropati ve ateroskleroz ilişkisinde inflamatuvar biyobelirteçlerin rolü
Tip 2 Diabetes Mellitus (Tip2DM), dünyada yaygın olarak görülen bir kronik hastalıktır. Tip2DM'da gelişen endotel hasarına bağlı ortaya çıkan mikroalbüminüri (MAÜ) ve bu zeminde ilerleyen diyabetik nefropati (DN) hastalığın mikrovasküler komplikasyonlarının en önemlisidir. Bu çalışmanın amacı da, serum inflamasyon biyobelirteçleri (Monosit Kemoatraktan Protein-1 (Monocyte Chemoattractant Protein - MCP-1), Interlökin-6 (Interleukin-6 - IL-6), Interlökin-10 (Interleukin-10 - IL-10), Tümör Nekrozis Faktör-α (Tumor Necrosis Factor - TNF-α) ve Yüksek Duyarlı C-Reaktif Protein (High Sensitive C-Reactive Protein - Hs-CRP) ile DN ve ateroskleroz arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Bunun için MAÜ'sü olan ve olmayan toplam 80 Tip2DM'lu hastada Multipeks Assay yöntemiyle saptanan inflamatuvar biyobelirteçlerin düzeyleri ile DN'nin göstergesi olan MAÜ ve aterosklerozun göstergesi olan Ayak-Bilek Brakiyal İndeksi (Ankle Brachial Index - ABİ) ve kardiyometabolik belirteçler birlikte değerlendirilmiştir. Verilerin istatiksel analizi Student t Testi ve Pearson Coleration analizi ile yapılmıştır. Çalışmanın verilerine göre, MAÜ olan ve olmayan gruplar arasında inflamatuvar biyobelirteçlerin düzeylerinde anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Benzer şekilde, her iki grupta ABİ ortalamalarına bakıldığında ABİ değerleri 0.9-1.3 aralığında ve normal değerlerdedir. MAÜ olan ve olmayan gruplar arasında anlamlı bir fark yoktur. MAÜ'lü hastalarda inflamatuvar biyobelirteçler olan IL-6, IL-10, MCP-1 ve TNF-α ile kardiyometabolik belirteçler olan Tkol, TG ve LDL arasında orta ya da güçlü korelasyon vardır. Belirtilen inflamatuvar biyobelirteç miktarları arttıkça kardiyometabolik belirteçler de anlamlı olarak artmaktadır. Bununla birlikte MAÜ'lü hastalarda aterosklerozda belirleyici faktör olan ABI ile inflamatuvar biyobelirteçler ve kardiyometabolik belirteçler arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Sonuç olarak, Tip2DM'li hastalarda inflamatuvar belirteçlerin erken nefropati tanısında görülen MAÜ ve ateroskleroz göstergesi olan ABI ölçümleri ilk kez birlikte araştırılmıştır. Tip2DM'lu hastalarda geniş kohortlarla, MAÜ subgrupları oluşturarak ya da prospektif tasarımla yapılacak yeni çalışmalar, DN ve ateroskleroz ilişkisini daha iyi anlamamıza neden olabilir.
Pulmoner hipertansiyon ön tanılı olgularda; pulmoner arter sertliği, sağ ventrikül yapı ve fonksiyonlarının değerlendirilmesinde ekokardiyografi, kardiyak manyetik rezonans görüntüleme ve sağ kalp kateterizasyonu bulgularının korelasyonu
Giriş: Pulmoner Arteriyel Hipertansiyon (PAH) nadir görülen, progresif seyirli, sağ ventrikül (RV) yetmezliğine neden olabilen mortalitesi yüksek bir hastalıktır. Erken tanısı ve spesifik tedavisinin erken başlanması hastalığın kötü gidişatını yavaşlatmada önem arz etmektedir. RV yapı ve fonksiyonlarının değerlendirilmesi de prognoz ve takipteki tedavi yanıtına karar vermede önemlidir. Ekokardiyografi, kardiyak manyetik rezonans (MRG) ve sağ kalp kateterizasyonu (SKK) PHT'deki değişikliklerin değerlendirildiği tanı yöntemleridir. PHT kesin tanısı SKK ile invaziv olarak basınçların ölçülmesi ile konulmaktadır. Olası komplikasyon riskleri nedeniyle non-invaziv tanı yöntemleri son zamanlarda dikkat çekmektedir. İnvaziv ve non-invaziv yöntemlerle değerlendirilebilen pulmoner arter sertliği (PAS), daha önce yapılan PHT ile ilişkili çalışmalarda prognostik bir belirteç olarak değerlendirilmiştir. PHT tedavisine alınan klinik yanıtın PAS ile takip edilip edilemeyeceğini değerlendiren çalışmalar da mevcuttur. Çalışmamızda RV yapı ve fonksiyonları, PAS bu tanı yöntemleri ile değerlendirildi. PA sertliği, 24 saat içinde MRG ve SKK yöntemleri ile değerlendirildi. Bu iki yöntemin birbiri ile korelasyonunun gösterilmesi, PHT tanı, takip ve tedavisinde non- invaziv yöntemlerin kullanılması açısından destekleyici olacaktır. Metod ve sonuç: 35 PHT ön tanılı hastaya (27 kadın 8 erkek) 24 saat içinde SKK ve MRG uygulandı. Daha sonra veriler gözden geçirilirken 3 olgu dışlandı. 16 PAH'lı olgu ve SKK ile oPAB'ı normal olan 16 olgu çalışmaya dahil edildi. PAH'lı olgularda RV FAC 37,95±8,39%, PAH'ı olmayan olgularda 46,91±6,66% saptandı (p=0,001). PAH'lı olgularda beklendiği üzere, istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde sPAB ve MPA (ana pulmoner arter çapı) daha yüksek, TAPSE ve RV Sm daha düşük saptandı. RVFAC ve kardiyak MRG ile ölçülen RVEF arasında güçlü korelasyon saptandı. Çalışmamızda PA/Aortik çap oranı 1.0377 kestirim değeri ile oPAB≥25mmHg'i 92.3% duyarlılık ve 81.8% özgüllük ile öngörmektedir. RV/PA coupling, 0.7885 kestirim değeri ile oPAB≥25mmHg'i 92.3% duyarlılık ve 75% özgüllük ile öngörmektedir. Pulsatilite 34.70 kestirim değeri ile oPAB≥25mmHg'ı 92.3% duyarlılık ve 81.2% özgüllük ile öngörmektedir. Pulsatilite, PA/Aortik çap oranı ve RV-PA coupling değerleri oPAB, PVR, PVRi ile güçlü biçimde korele idi. PAC and PACi ile pulsatilite, PA/Aortik çap oranı ve RV-PA coupling oranı arasında orta dereceli korelasyon vardı. MRG ile değerlendirilen RVEF ve RV FAC ile PVRi arasında güçlü negatif korelasyon, PACi arasında orta düzeyde negatif korelasyon mevcuttu. PAH'lı olgularda pulsatilite, PA/Aortik çap oranı, kompliyans, kapasitans, RV-PA coupling ile oPAB arasında güçlü korelasyon, elastisite modülleri ile oPAB arasında çok güçlü korelasyon saptandı. Gruplar arasında hacimler, kardiyak debi ve kardiyak indeks arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Sonuç : Çalışmamızda PAH'ın değerlendirilmesinde MRG ve SKK ile ölçülen parametrelerde orta, güçlü ve çok güçlü korelasyonlar saptandı. PA/Aortik oran, pulsatilite ve RV coupling oPAB≥25mmHg saptanmasını yüksek duyarlılık ve özgüllük ile öngördüremektedir. Bu bilginin günlük pratikte kullanılması ve PA sertliği parametrelerinin valide edilebilmesi için daha fazla çalışmalara ihtiyaç vardır. Destekleyici çalışmalar ve gelişen MRG teknolojisi ile PAH algoritmalarında kardiyak MRG daha sık kullanılan bir yöntem olacaktır. Anahtar kelimeler: Pulmoner hipertansiyon, vasküler stiffness, pulmoner arter kateterizasyonu, manyetik rezonans görüntüleme, transtorasik ekokardiyografi.
Hipertansiyonlu olgularda ARHGAP42 rs633185 gen polimorfizminin kan basıncı ve arteriyel sertlik üzerine etkilerinin araştırılması
Amaç: Hipertansiyon (yüksek kan basıncı), kalp krizi, felç, kalp yetersizliği, böbrek yetersizliği gibi komplikasyonların gelişimine katkıda bulunan hem erkeklerde hem de kadınlarda yaşam süresini kısaltan bir hastalık olarak tanımlanmaktadır. Yapılan çalışmalar ile tansiyon değişikliklerine katkıda bulunan yaygın genetik varyantlar tanımlanmaya başlanmıştır. Bu varyantlardan bazıları da ARHGAP42 geninin ilk intronunda yer alan tek nükleotid değişimleridir (rs604723, rs633185, rs607562 ve rs667575). Bu çalışmadaki amacımız, ARHGAP42 rs:633185 gen polimorfizminin kan bansıncı, ambulatuvar kan basıncı ve arteriyel sertlik ile ilişkili olup olmadığını anlayıp, erken teşhis ve hipertansiyon için kişiselleştirilmiş tedavi seçeneklerinin aranmasının yanında, elde edilecek sonuçlarla daha geniş çaplı bir araştırmaya öncülük edecek olan öncü bir Türk toplumu genetik profilinin çıkarılmasına katkı sağlamaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, 79 hipertansiyon tanısı konulmuş olgu ve 76 sağlıklı kontrol grubu verileri kullanılarak gerçekleştirildi. Olguların arteriyer sertlik ölçümleri ve 24 saatlik ambulatuvar kan basıncı ölçümleri kaydedildi. Olgulardan kan örnekleri alındı ve DNA izolasyon işlemleri tamamlandı. ARHGAP42 rs633185 polimorfizmine ait genotipleme, real time PCR ile gerçekleştirilerek istatistiksel analiz yapıldı. Bulgular: Hipertansiyonlu olgu ve kontrol grubunun genotip dağılımlarını inceledik. CG genotipi hipertansiyonlu olgularda, kontrol grubuna kıyasla 1,89 kat, GG genotipi ise 4,55 kat anlamlı artış gösterdi. Aynı zamanda allel dağılımlarını incelediğimizde, G allelinin hipertansiyonlu olgu grubunda kontrol grubuna kıyasla 1,466 kat artış gösterdiğini saptadık.
Selenyum ve ateroskleroz: Gaziemir'de bir hastanede olgu kontrol çalışması
Giriş ve amaç: Ateroskleroz, özellikle aort, koroner ve serebral arterleri tutan ve arterlerde elastikiyet kaybı ve kalınlaşmayla kendini gösteren bir damar hastalığıdır. Dünyada ve Türkiye'de ölüm sebeplerinin başında gelen ateroskleroz iş gücü kaybı, yaşam kalitesi ve maliyet açısından önemli halk sağlığı problemlerinin başında gelir. Ateroskleroz patogenezi ile ilgili birçok hipotez olmasına karşın, en kabul gören hipotez, oksidatif stres hipotezidir. Vücutta serbest radikal oluşumu arttıkça antioksidan savunma mekanizması devreye girer. Antioksidan sistem yetersiz kaldığında organizmada oksidatif stres gelişir. Reaktif oksijen türlerine karşı korunmayı sağlayan glutatyon peroksidaz, katalaz, süperoksit dismutaz gibi enzim sistemleri vardır. Glutatyon peroksidaz serbest radikal oluşumunu önleyici antioksidanlardandır ve aktvitesinin artması için yeterli miktarda selenyum alınmasına ihtiyaç vardır. Klinik çalışmalar, oksidan aktivitenin aterosklerotik hastalıklarla beraber azaldığını savunsa da, aradaki ilişki tam olarak bilinmemektedir. Selenyum ve ateroskleroz arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmalar sınırlı ve çelişkilidir. Bu çalışmada, makroskobik ateroskleroz tanısı alan ve almayan bireylerin serum selenyum düzeylerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız bir olgu kontrol çalışmasıdır. Minimum örnek büyüklüğü hesabı Gpower programı ile; etki büyüklüğü 0,5 , hata payı %5, güç %80 alınarak 128 kişi olarak belirlenmiştir. Bazı kan örneklerinin çalışılamama olasılığı gibi durumlar göz önüne alınarak, 70 olgu, 70 kontrol grubuyla hedef örnek büyüklüğü 140 kişi olarak kararlaştırılmış, sonuç olarak 148 kişi çalışmaya dahil edilmiştir. Örnek büyüklük hesabı EK 1gösterilmiştir. Akut Kalp ve Damar Hastanesi'ne başvuran, anjiyografi kararı verilmiş ve çalışmayı kabul edip onam formunu imzalayan, 45 yaş ve üstü, makroskobik aterosklerozu olan ve olmayan bireylerin epikrizleri incelenmiştir. Bireyler gerekli radyolojik muayene ve anjiografi işlemlerinden geçtikten sonra kriterlere uygun bireylere çalışma anlatılmıştır. Çalışmaya katılmayı kabul eden bireyler arasında koroner ve karotis arterlerindeki lezyon durumu ≥%70, koroner arterdeki lezyon <%30, karotis arterdeki lezyon <%50 olarak tespit edilen bireyler ise kontrol grubunu oluşturmuştur. Sonuç olarak, hasta grubuna 36 koroner arter hastası, 38 karotis arter hastası, kontrol grubuna ise 74 sağlıklı kişi alındı. Bireylerin antropometrik ölçümleri için Tanita BC-418 MA tartı cihazı ve esnemeyen mezura kullanıldı. Hastaların kanları en az 8 saat açlıktan sonra sarı jelli tüplere alınmış, biyokimya testleri Akut Kalp ve Damar Hastanesi laboratuarında çalışılırken, selenyum düzeyleri EgeLab laboratuarında çalışılmıştır. İstatistiksel analizlerde ateroskleroz durumlarına göre kişiler iki (ateroskleroz ve kontrol) ve üç (koroner aterosklerozu, karotis aterosklerozu ve kontrol) gruba ayrılarak gruplar ve selenyum düzeyleri açısından karşılaştırıldı. Analizlerde t testi, varyans analizi, lojistik regresyon, ki-kare ve korelasyon analizi kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya 79 erkek, 69 kadın dahil edilmiştir. Kişilerin yaş ortalaması 63,3±9,4'tür. Ki-kare analizi ve tek değişkenli lojistik regresyon sonucunda; erkeklerde koroner ve karotis ateroskleroz riski 3,23 kat fazla bulunmuştur. Bunun yanında yaşın her bir yıl ilerlemesiyle ateroskleroz riskinin 1,08 kat arttığı belirlenmiştir. Kişilerin selenyum düzeyleri ortalama 106,0±29,5 olarak saptanmıştır. Ortalama selenyum düzeyleri; koroner arter hastalarında 106,3±30,5 μg/L, karotis arter hastalarında 107,3±31,3 μg/L, kontrollerde ise 105,2±28,4 μg/Lolarak saptanmıştır. Sonuç olarak ateroskleroz ile selenyum arasında bir ilişki olmadığı sonucuna varılmıştır (p>0,05). Bunun yanında HDL-K ve Tip 2 DM ile ateroskleroz arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p<0,05). Sonuç ve öneriler: Çalışma grubunda selenyumun ateroskleroz açısından bir riskle ilişkili olmadığı saptanmıştır. Katılımcıların selenyum düzeylerinin genel olarak iyi/yüksek olması bu duruma yol açmış olabilir. Toprak yapısı ve beslenme örüntülerini de inceleyen daha detaylı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Ateroskleroz; Selenyum; Antioksidan; Tip 2 Diyabet;
Sistemik lupus eritematozus'lu hastalarda subklinik ateroskleroz ve sindekan-4 düzeyinin ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Sistemik Lupus Eritematozus (SLE), kronik inflamatuvar otoimmun bir hastalıktır. SLE hastalarında oluştuğu bilinen subklinik ateroskleroz süreci ile hastalık aktivitesini karşılaştırmak için karotis intima media kalınlığı (CIMT), hastalık aktivite indeksi (SLEDAI) ve sindekan 4 düzeyleri ile ilişkisini sağlıklı gönüllüler ile kıyaslayarak incelemeye çalıştık. Materyal ve Metod: Romatoloji polikliniğine başvuran 18 yaş üstü, bilinen başka sistemik hastalığı olmayan 65 SLE hastası ve sağlıklı 65 gönüllü çalışmaya dahil edildi. ELISA yöntemiyle sindekan-4 düzeyleri çalışıldı. Hasta ve kontrol grubunun karotis intima media kalınlıkları ölçüldü. Hastaların SLE hastalık aktivite indeksi (SLEDAI), hasta ve kontrol grubunun sosyodemografik ve laboratuvar verileri istastistik programına (SPSS) kaydedilerek veriler analiz edildi. Bulgular: Hasta grubunun sindekan-4 değeri (8.211±9.069) ile kontrol gurubunun sindekan-4 değeri (26.221±24.653) (p=0.000)'ne kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu.. Hasta grubunun CIMT değeri (0.558±0.116) ile kontrol gurubunun CIMT değeri (0.49±0.117) (p=0.001), arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık vardı. Sindekan 4 ve CIMT arasında anlamlı bir korelasyon saptandı (p<0.05). Sindekan 4 düzeyi ile beden kitle indeksi (BMI) arasında anlamlı bir korelasyon saptandı (p<0.05). Hasta grubunun sindekan 4 düzeyleri ile hastalık aktivite indeksi (SLEDAI) arasında anlamlı bir korelasyon saptandı (p<0.05). Yine hasta grubunda CIMT ve SLEDAİ arasında anlamlı bir korelasyon saptandı (p<0.05). Sonuç: Subklinik aterosklerozun önemli bir göstergesi olan karotis intima media kalınlığının bizim hasta grubumuzda kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olmasına rağmen, Sindekan-4 düzeylerinin aterosklerozu öngörmede güvenilir olmadığını düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Ateroskleroz, BMI, CIMT, Sindekan-4, SLE, SLEDAI
Subklinik hipertiroidili hastalarda aortik stiffness ve augmentasyon indeksinin incelenmesi
Amaç: Subklinik hipertiroidi serum tiroid stimulan hormon düzeyinin referans aralığının altında ve serum serbest tiroid hormon düzeylerinin normal referans aralığında olduğu durum olarak tanımlanır. Subklinik hipertiroidi tablosunun atriyal fibrilasyonda artış, diyastolik fonksiyonlarda bozulma gibi kardiyovasküler bozukluklarla ilişkisi bilinmektedir. Kardiyovasküler hastalıkların başında ise büyük arter hastalıkları gelmektedir. Bu çalışmada da subklinik hipertiroidi tablosunun kardiyovasküler mortalite ve morbiditenin öncüsü büyük arter hastalıkları ile ilişkisini, aortik stiffness ve augmentasyon indeksi değerleri ile araştırmayı amaçladık. Yöntem: Çalışmamız Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniğine Aralık 2022-Mayıs 2023 arasında başvuran, çalışmaya katılmayı gönüllü olarak kabul eden, 46 subklinik hipertiroidili hasta ve 51 ötiroid kontrol grubu kişi üzerinde prospektif olarak yapılmıştır. Çalışmaya dâhil edilenlerin demografik verileri, laboratuar değerleri ve 24 saatlik TA Holter cihazı ile tespit edilen nabız dalga hızı ve augmentasyon indeksi değerleri incelenmiştir. Bulgular: Çalışmamızda subklinik hipertiroidi grubundaki hastaların nabız dalga hızı değerleri ötiroid kontrol grubundakilerden istatistiki olarak anlamlı farklılık oluşturacak şekilde yüksek bulunmuştur(p=0,031). Buna karşın subklinik hipertiroidi ile ötiroid kontrol grubunun augmentasyon indeksi bakımından gruplar arasındaki farklılık istatistiki olarak anlamlı değildir (p=0.501). Sonuç: Bu çalışma göstermektedir ki kardiyovasküler mortalite ve morbiditenin öngördürücüsü olan aortic stiffness için subklinik hipertiroidili hasta grubunda farkındalık oluşmalı, hastalar diğer kardiyovasküler risk faktörleri ile birlikte değerlendirilmeli, subklinik hipertiroidi tedavisi bu riskler göz önünde bulundurularak düzenlenmelidir. Anahtar kelimeler: Subklinik hipertiroidi, nabız dalga hızı, kardiyovasküler hastalık
Metabolik sendromlu hastalarda aterojenik plazma indeksi ve nabız dalga hızının (Pulse wave velocity) arteriyel sertlik ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Metabolik sendrom (MetS), insülin direnciyle başlayan abdominal obezite, glukoz intoleransı veya tip 2 diyabet, dislipidemi, hipertansiyon ve koroner arter hastalığı (KAH) gibi sistemik bozuklukların birbirine eklendiği ölümcül bir endokrinopatidir. Arteriyel sertlik yaşlanma, çevresel ve genetik faktörler sonucunda damarlarda oluşan fonksiyonel ve yapısal değişiklikler olarak tanımlanır. Arteriyel sertliğin kardiyovasküler hastalık ilişkili mortalitenin bağımsız belirleyicisi olduğu bilinmektedir. Kardiyovasküler hastalık risk kümelenmesi olan metabolik sendromda da arteriyel sertlik artışı gözlenmektedir. Aterojenik plazma indeksi (API); aterojenik ve anti-aterojenik faktörler arasındaki dengeyi kapsamlı bir şekilde yansıtır ve KAH riskini tahmin etmede güçlü bir belirteçtir. Çalışmamızda metabolik sendromlu hastalarda; metabolik sendrom bileşenleri ile aterojenik plazma indeksi ve nabız dalga hızının ilişkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışmamız için Mart 2023 – Ağustos 2023 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Hastanesi Endokrinoloji Polikliniğine ayaktan başvuran 18- 65 yaş arasındaki bireylerden; daha önceden belirlenmiş çalışmaya dahil edilme kriterlerine uyan 55 olgu ve kontrol grubu için; hasta grubuna benzer yaş ve cinsiyette vücut kütle indeksi (VKİ) 30'un altında olan ve aynı polikliniğe başvuran sağlıklı bireylerden 26 olgu seçildi. Hasta ve kontrol grubu nabız dalga hızı (NDH), API ve biyokimyasal parametre sonucuna göre değerlendirildi ve elde edilen verilerin istatistiksel analizi yapıldı. Bulgular: Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrin ve Metabolizma Hastalıkları Kliniği'nde yapılan bu çalışmaya 55 hasta ve 26 sağlıklı birey dahil edildi. Hasta grubunun %50,9'u (n=28), kontrol grubunun %55,0'ı (n=13) kadındı. Hastaların yaş ortalaması 54,96±8,16 yıl, kontrol grubunun ise 51,31±10,72 yıldı. Hasta grubunda kontrol grubuna göre sistolik kan basıncı (SKB), diastolik kan basıncı (DKB), ortalama arteriyel kan basıncı (OAB), nabız basıncı (NB) ve aortta ölçülen sistolik kan basıncı, merkezi nabız basıncı (CPP), nabız dalga hızı (NDH) ve aterojenik plazma indeksi (API) değerleri istatistiki olarak daha yüksek bulundu (p değerleri sırasıyla; p<0,001; p=0,036; p<0,001; p<0,001; p<0,001; p=0,001; p<0,001; p<0,001). API ile TyG indeksi arasında pozitif yönlü iyi derecede anlamlı korelasyon tespit edildi. NDH düzeyi ile yaş arasında pozitif yönlü çok iyi derecede; sistolik kan basıncı, aort sistolik kan basıncı düzeyleri arasında pozitif yönlü orta derecede; ortalama arteriyel kan basıncı, glikozillenmiş hemoglobin (HbA1c) ve üre ile pozitif yönde; total kolesterol düzeyi arasında negatif yönlü düşük-orta derecede; nabız basıncı düzeyi arasında iyi derecede pozitif yönde; glukoz arasında pozitif yönlü, LDL ve GFR arasında negatif yönlü düşük anlamlı korelasyon tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda, MetS bireylerde nabız dalga hızının arttığı ve metabolik sendrom mevcudiyetinin arteriyel sertliğin bağımsız belirleyicisi olduğu gösterilmiştir. MetS bireylerde SKB, OAB, HbA1c, glukoz ve eGFR düzeyleri arteriyel sertlik ile ilişkili bulunmuştur. Arteriyel sertliğin bir göstergeleri olan API ve NDH arasında anlamlı korelasyon saptanmamıştır. Ancak çalışmamızda hasta sayısı sınırlı olup daha geniş hasta popülasyonunun yer aldığı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Kardiyak cerrahi yapılan hastalarda arteriyel stiffness değerinin hemodinamik parametrelerle ilişkisi
Amaç: Genel anestezi indüksiyonu ile cerrahi başlangıcı arasındaki sürede daha çok görülen hipotansiyon hem kardiyak hem de kardiyak dışı cerrahi yapılan hastalarda olumsuz sonuçlarla ilişkilidir. Çalışmamızın amacı doppler ultrasonografi (USG) ile karotis/femoral nabız dalga hızı ölçümlerinden elde edilen arteriyel stiffness (sertlik) değerinin kardiyak cerrahi yapılan hastalarda başlıca hipotansiyon olmak üzere hemodinamik parametreler, hastanede ve yoğun bakım ünitesinde kalış zamanı ve mortalite ile ilişkilerinin incelenmesidir. Yöntem: Çalışmaya kardiyak cerrahi yapılacak 121 hasta dahil edildi. Hastalara rutin monitörizasyona ek olarak USG'nin 3 lead elektrokardiyogram (EKG) kabloları da bağlandı. Ölçüm öncesi tüm hastalara sedasyon uygulandı. Supin pozisyonda sağ ana karotis arter ve femoral arterden doppler akım ölçümleri ile karotis/femoral nabız dalga hızı elde edildi. USG M modu ile sağ ana karotis arter ve internal juguler ven (İJV) maksimum ve minimum çap ölçümleri yapıldı. Parametreler arteriyel sertlik, sertlik indeksi, İJV kollapsibilite indeksi ve İJV/karotis indeksi olarak belirlendi. Nabız dalga hızı ölçümleri için hem ana karotis arter hem de femoral arterde doppler dalgasının başlangıç noktası ile EKG'de R dalgası arasındaki gecikme süresi belirlendi. Daha sonra görüntülemenin yapıldığı ana karotis arter ve femoral arter arası mesafe ölçüldü. İki nokta arasındaki mesafe gecikme süresi ile oranlandı. Üç ardışık dalga üzerinde ölçümler yapılarak ortalaması alındı. Elde edilen sonuçlar nabız dalga hızı metre/saniye olarak nitelendirildi. Bu değer arteriyel sertlik derecesi olarak kabul edildi. USG M mod ile ana karotis arter ve internal juguler ven maksimum ve minimum çaplarından sertlik indeksi, İJV kollapsibilite indeksi ve İJV/karotis indeksi hesaplandı. Tüm hastalara standart anestezi indüksiyonu sağlandı. Hipotansiyonu tanımlamak için çeşitli sistolik arter basıncı ve ortalama arter basıncının mutlak ve bazal eşik değerlerinde azalma kullanıldı. Operasyon boyunca hemodinamik yanıt analizleri vazoaktif inotropik skor (VİS) ile yapıldı. Postoperatif hastanede, yoğun bakım ünitesinde kalış süreleri ve mortalite oranları da kaydedildi. Bulgular: Arteriyel sertlik ile yaş ve minimum karotis çapı arasında ve sertlik indeksi ile bazal sistolik arter basıncı ve minimum karotis çapı arasında zayıf korelasyon görülmüştür (p˂0,05). Arteriyel sertlik, sertlik indeksi ve İJV/karotis indeksi parametrelerinin mortalite üzerindeki etki düzeyleri incelenmiş ve anlamlı bir etki profili veya anlamlı bir prediktif özellik tespit edilmemiştir (p>0,05). Arteriyel sertlik değerinin hipotansiyon üzerindeki etki düzeyleri ve hipotansiyona yönelik prediktif kabiliyetleri analiz edilmiş, parametrelerin her biri için ayrı ayrı olarak lojistik regresyon analizi gerçekleştirilmiştir. Hipotansiyon için belirlenmiş sınırlar baz alınarak yapılan incelemelerde parametrelerde anlamlı bir etki düzeyi ve/veya prediktif özellik görülmemiştir (p>0,05). Eksitus olan hastalarda toplam vazoaktif inotropik skor (p=0,012) ve yoğun bakım ünitesinde kalış süreleri (p=0,019) daha yüksek olarak görülmüş ve anlamlılık teşkil etmiştir. Sonuç: Kardiyak cerrahi hastalarında yapılan bu çalışmada USG ile değerlendirilen arteriyel sertlik, sertlik indeksi, İJV/karotis indeksi ve İJV kollapsibilite indeksi ile hipotansiyon, yoğun bakım ünitesinde ve hastanede kalış süreleri ve mortalite arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Arteriyel sertlik ölçümünde USG kullanımı ve arteriyel sertlik değerinin hemodinamik bir indeks göstergesi olarak kullanılabilmesi için daha geniş kapsamlı, prospektif, randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Arteriyel sertlik, doppler ultrasonografi, hemodinami, kardiyak cerrahi, nabız dalga hızı, sertlik indeksi
Yaşa bağlı maküla dejenerasyonu ile serum düşük dansiteli lipoprotein alt grupları ilişkisi
Giriş ve Amaç: Yaşa bağlı maküla dejenerasyonu (YBMD) ateroskleroz ile total ve düşük dansiteli lipoprotien (LDL) kolesterol yüksekliği gibi risk faktörleri paylaşmaktadır. LDL, elektroforez ile alt gruplara ayrılmaktadır. Bunlardan küçük dens LDL tiplerine B paterni adı verilmiştir. Tez çalışmamızda ateroskleroz patolojisinde önemli bir yeri olan bu paternin YBMD hastalarında görülüp görülmediği araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: TC İstanbul Bilim Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda YBMD tanısı konan ve sağlıklı kontrol olan 84 hasta ile çalışıldı. Hastalardan alınan kan örneklerinden total ve LDL kolesterol seviyeleri ve Lipoprint System poliakrilamid elektroforez kullanılarak LDL alt grubu profili çalışılmıştır. Bulgular: Yirmialtı hasta nonneovasküler YBMD, 37 hasta neovasküler YBMD, 21 hasta kontrol grubunu oluşturmuştur. Hastaların %67'si kadın, %33'ü erkektir. Katılımcıların ortalama yaşları 72,1±9,6'dır. Gruplar yaş ve cinsiyet açısından uyumludur. Katılımcıların total kolesterol seviyelerinin ortalaması 223,5±52,3mg/dl, LDL kolesterol seviyelerinin ortalaması 138,6±43,6 mg/dl'dir. Total ve LDL kolesterol bakımından YBMD gruplarının aralarında ve bu gruplarla kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Katılımcıların %84,6'ü A paterne sahiptir, %15,4'ü B paterne sahiptir. LDL kolesterol alt grupları bakımından nonneovasküler YBMD ve neovasküler YBMD gruplarının arasında ve bu gruplarla kontrol grubu arasında istatistiksel anlamlı fark bulunmamamıştır. Tartışma: Toplumun yaklaşık %25'inde görülen B tipi LDL kolesterol alt grup paterni tüm hastalarımızda %14,3 oranında görülmüştür. Çalışmamızda kadın katılımcıların %10,7'sinin, erkek katılımcıların % 21,4'ünün B paterne sahip olması literatürle uyumludur. Çalışılan B patern profilinin YBMD hastalarında toplumdan farklı olmadığı sonucuna varıldı. Bu sonuç üzerinde YBMD'nin geniş etyopatolojik yelpazesinin, risk faktörlerinin ve özellikle erkek katılımcı gruplarımızın sayısının istatistik açısından yetersiz olmasının etkisi olduğunu varsaymaktayız. Bu yüzden bulgularımızın fazla olgu sayısı içeren, randomize, karşılaştırmalı çalışmalarla desteklenmesi gerektiğini düşünmekteyiz.
Mitral anüler kalsifikasyonun endotel fonksiyon bozukluğu, karotis intima mediya kalınlığı ve serum Fetuin-A düzeyi ile ilişkisi
Giriş: Mitral anüler kalsifikasyon (MAK), mitral kapak anulusunun dejeneratif kalsifikasyonu ile karakterize bir hastalıktır. Temel patoloji, mitral anulusda kollajen yapının fibröz yapıya dönüşümü, lipid birikimi ve ardından gelişen kalsifikasyondur. Koroner arter hastalığına (KAH) benzer şekilde MAK gelişiminde de aterosklerotik mekanizmaların rol oynadığı düşünülmektedir. KAH' nda da endotel fonksiyonlarının bozulduğu ve karotis intima mediya kalınlığının (KİMK) arttığı gösterilmiştir. Plazma glikoproteinlerinden birisi olan fetuin-A, patolojik kalsifikasyonun en önemli inhibitörlerinden birisidir.Amaç: Çalışmamızda; MAK ile kardiyovasküler hastalık risk faktörleri, endotel fonksiyon bozukluğu, KİMK ve serum fetuin-A düzeyleri arasında ilişki olup olmadığını incelemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Hastanemiz kardiyoloji servisinde yatan ve koroner anjiografi ile kanıtlanmış koroner arter hastalığı olan hastalar incelendi. Dahil edilme kriterlerine göre yaşları 45-86 arasında değişen (ortalama 64.9±8.2), transtorasik ekokardiyografide MAK' ı olan 40 hasta ile olmayan 40 hasta, toplam 80 hasta çalışmaya dahil edildi. Endotel fonksiyonu, brakiyal arter ultrasonografisi ile endotel bağımlı vazodilatatör yanıt (EBVY) ve nitrat bağımlı vazodilatatör yanıt (NBVY) ölçümleri yapılarak değerlendirildi. Karotis arter ultrasonografisi yapılarak her iki taraftaki ana karotis arter posterior duvarından 3' er kez KİMK ölçüldü ve bu ölçümlerin aritmetik ortalamaları alındı. Hastalardan 12 saatlik açlık sonrası alınan kanlarda fetuin-A düzeyi ve diğer biyokimyasal parametreler bakıldı.Bulgular: Demografik ve biyokimyasal veriler karşılaştırıldığında, her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. MAK grubundaki ortalama EBVY kontrol grubundakinden istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşüktü. MAK grubundaki KİMK 1.13±0.2 mm iken kontrol grubunda 0.94±0.3mm idi. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı idi. MAK grubundaki ortalama serum fetuin-A düzeyi 2.9±0.1 ng/ml iken kontrol grubunda 3.0±0.2 ng/ml idi. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı idi. EBVY ile serum fetuin-A düzeyi arasında güçlü derecede bir korelasyon saptandı. KİMK ile EBVY arasında güçlü derecede, serum fetuin-A düzeyi arasında ise orta derecede negatif korelasyon saptandı. HsCRP ile EBVY arasında güçlü derecede negatif korelasyon saptandı. Regresyon analizleri sonucunda serum fetuin-A düzeyi ve KİMK' nın MAK için bağımsız risk faktörleri olduğu saptandı. Serum fetuin-A düzeyi için 2.93 ng/ml kestirim değerinin %72.5 duyarlılık, %62.5 özgüllükle, intima mediya kalınlığı için ise 1 mm kestirim değerinin %67.5 duyarlılık, %65 özgüllükle MAK tanısı koymada kullanılabileceği tespit edildi.Sonuç: Çalışmamız sonucunda; oluşumunda ateroskleroza benzer mekanizmaların rol aldığı MAK' ın, endotel fonksiyon bozukluğu, KİMK ve serum fetuin-A düzeyleri ile ilişkili olduğunu bulduk. Bu bulgular MAK ile koroner arter hastalığı arasındaki ilişkiyi açıklayabilir. Ayrıca serum fetuin-A düzeyi ve KİMK' nın, MAK tanısı koymada kullanılabilecek bağımsız parametreler olduğunu saptadık. Sonuç olarak, ekokardiyografik inceleme ile kolayca tanısı konulabilen MAK' ın, tüm dünyada sıklığı gittikçe artan KAH' nın erken belirteci olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz
Sağlıklı bireylerden alınan periferik kanda in-vitro koşullarda Atorvastatin'in etkileri
Statinler; yüksek kan kolesterol düzeylerinden dolayı kardiyovasküler hastalık riski taşıyan kişilerde kolesterolu düşürmek için kullanılırlar. Statinler aterosklerozu engellerken kolesterol düşürücü etkilerinden başka etkiler de gösterirler. Bunlar; endotel işlevin iyileştirilmesi, yangı tepkisinin düzenlenmesi (modülasyonu), aterom plak stabilitesinin korunması ve tromboz oluşumunun engellenmesidir. Hipolipedemik ilaçlardan en çok tercih edilen atorvastatinin teratojenik etkisi tam olarak açıklanamamıştır.Yapılan çalışmada 15 sağlıklı bireylerden alınan perifer kanında in vitro koşullarda atorvastatinin açısından sitogenetik olarak incelendi. Atorvastatin; kısa süreli lenfosit kültürünün ilk hücre siklusuna yaygın kullanılan 10mg ve 20mg lik final konsantrasyonları ile, stant takılan hastalarda ise standı koruma amaçlı kullanılan 80mg lik dozu ve bunun iki katı 160 mg lik final konsantrasyonları şeklinde eklendi.160 mg lık atorvastatinin klinik olarak kullanımı mevcut değildir. Atorvastatinin klastojenik etkisi doz arttıkça stabil kalıp kalmayacağı araştırıldı. Aynı hastalara ait atorvastatin eklenmemiş lenfosit kültürü de yapıldı. Atorvastatinin 10mg, 20mg ve 80mg'lık final konsantrasyonları kontrole göre klastojenik olduğu bulundu. Klinikte kullanımı olmayan final konsantrasyonu 160 mg lık atorvastatin kontrole göre anlamlı derecede kromozomlar üzerinde kırık meydana getirmemiştir.