Cerebrovascular disorders
114 theses under this subject heading
Karotis arter stenozuna bağlı inme geçiren hastalarda revaskülarizasyon yöntemlerinin erken komplikasyonları.
KOMPLİKASYONLARIGiriş ve Amaç: İnme hastayı sosyal hayattan soyutlayan ve ölüm nedenleri arasında 3.sırada yer alan bir hastalıktır. Karotis arterin oklüzif hastalığı tüm inmelerin %10-20'sinin patofizyolojik kaynağıdır. Karotis arterin oklüzif hastalığında karotisanjiyoplasti ve stent uygulama karotid endarterektomiye oranla daha az invazif olan biralternatiftir. Serebral koruma sistemlerinin gelişmesi ile bu işlemin uygulanabilirliği vegüvenirliği artmıştır.Bu çalışmada amacımız karotis arter stenozuna bağlı iskemik inme ve/veyageçici iskemik atak ile başvuran hastalarda inme tekrarını önlemeye yönelik yapılanrevaskülarizasyon tedavi yöntemlerinin erken dönem komplikasyonlarının analiziniyapmaktır.Materyal ve Metot: Çalışmamıza 2006 yılı Ocak ayı ile 2013 Ocak ayı arasında İnönüÜniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi Nöroloji Kliniğine geçici iskemikatak, vertigo, amourozis fugax ve inme nedeni ile başvuran ve karotis arter stenozusaptanan, radyoloji kliniği tarafınca karotis artere stent uygulanan 40 hasta ve beyincerrahisi kliniği tarafınca karotis endarterektomi uygulanan 70 hasta çalışmaya alındı.Karotis endarterektomi yapılan ve karotis artere stent uygulanan hastalarda işlemöncesi karotis arter stenozu için majör risk faktörü kabul edilen hiperlipidemi,HT, DM,KAH, CABG ve sigara kullanımı sorgulandı.Karotis endarterektomi ve karotis artere stent uygulanan hastaların işlemsırasındaki ve işlem sonrası 1 ay içerisindeki erken dönem komplikasyonları incelendi.Komplikasyon olarak inme, ölüm, hipotansiyon, geçici iskemik atak, intrakranialhemoraji, amourozis fugax, hiperperfüzyon sendromu, bradikardi, diseksiyon, hematom,anevrizma, yara yeri enfeksiyonu, miyokart enfarktüsü, hipertansiyon, kranial sinirparalizi ve asistoli değerlendirmeye alındı.Bulgular: İki grup arasında erken dönem komplikasyonlardan inme, hipotansiyon vebradikardi yönünde anlamlı farklılık saptandı. Ölüm, geçici iskemik atak, intrakranialhemoraji, hiperperfüzyon sendromu, diseksiyon, hematom, yara yeri enfeksiyonu,hipertansiyon, kranial sinir paralizi ve asistoli arasında iki grup arasında anlamlıfarklılık saptanmadı. Amourozis fugax, anevrizma ve miyokart enfarktüsü her ikigruptada görülmedi.Sonuç: Erken dönem komplikasyonları değerlendirildiğinde; karotis artere stentuygulanması, karotis endarterektomiden daha güvenli değildir ve daha iyi sonuçlarsağlamaz. Gelişen malzeme teknolojisi ve emboli koruma cihazlarının kullanımıylakarotis arter stent uygulamasının, tüm hasta gruplarında sonuçların daha iyi olmasınısağlıyacaktır. Gelecekte, karotis endarterektomiden ziyade karotis arter stentuygulamasından fayda görecek hastaların belirlenmesi için hasta sayısının fazla olduğuyeni çalışmalara ihtiyaç vardır.
Akut inme hastalarında omuz subluksasyonunun önlenmesinde kinesio-taping etkinliğinin elektrik stimülasyonu ile karşılaştırılması
Amaç: Akut inme hastalarında, Kinesio Taping® uygulamasının glenohumeral subluksasyonu engellemedeki etkisini elektrik stimülasyon uygulamasıyla karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Akut inmeye bağlı hemipleji gelişmiş olan 44 hasta rastgele yöntemle bantlama (n=22) ve stimülasyon (n=22) gruplarına ayrıldı. Gruplara 3 haftalık tedavi sürecinde Bobath erken dönem egzersizleriyle birlikte bantlama grubunda omuza 3 günde bir Kinesio bantlama, stimülasyon grubunda ise M. Supraspinatus ve M. Deltoideus'un arka parçasına NMES uygulandı. Hastaların tedavi öncesi ve sonrası her iki omuz karşılaştırmalı grafileri oturur pozisyonda çekildi. Omuz subluksasyonu, vertikal mesafe ölçümü ve total asimetrinin hesaplandığı yöntemlerle değerlendirildi. Ağrı değerlendirmesi VAS ile, kas tonusu değerlendirmesi MAS ile, GYA değerlendirmesi Bİ ile ve üst ekstremite motor değerlendirmesi ise Brunnstrom evrelemesiyle yapıldı. Bulgular: Tedavi öncesi gruplar arası demografik, radyolojik ve klinik değerlendirme parametrelerinde anlamlı fark yoktu (p>0,05). Tedavi sonrası gruplar arası radyolojik değerlendirmede stimülasyon grubunun total asimetri değerlerinde bantlama grubuna göre anlamlı azalma tespit edilirken (p<0,05) vertikal mesafe ölçümlerinde fark bulunmadı (p>0,05). Grup içi değerlendirmede ise stimülasyon grubunda anlamlı fark bulunurken (p<0,05) bantlama grubunda anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). GYA değerlendirmesinde stimülasyon grubunda Bİ'de bantlama grubuna göre anlamlı iyileşme tespit edildi (p<0,05). VAS'ta tedavi öncesine göre grup içi ve gruplar arası değerlendirmede anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). MAS'ta ise grup içi değerlendirmede tedavi öncesine göre bantlama grubunda anlamlı artış olurken (p<0,05), stimülasyon grubunda anlamlı fark oluşmadı. Gruplar arası değerlendirmede de tedavi sonrası anlamlı fark bulunamadı (p>0,05). Sonuç: Akut inme hastalarında GHS'nin önlenmesi amacıyla tedavide Bobath yaklaşımı ve omuz koruma stratejilerine ek olarak NMES'in yer almasının GHS'yi önlemede etkili bir yöntem olduğu kanısına varıldı. Kinesio bant uygulamasının ise tek başına GHS'yi engellemede yeterli olmadığı ancak uygulanan diğer tedavi yöntemlerine yardımcı olarak kullanılabileceği kanısına varıldı.
Akut serebrovasküler hastalık tanısı ile takip edilen hastalardaki sıvı elektrolit dengesizliklerinin retrospektif olarak incelenmesi
İnme; aniden ortaya çıkan fokal ya da global serebral disfonksiyona yol açan, vasküler neden dışında görünen farklı bir sebebi olmayan, yirmi dört saat veya daha uzun süren ya da ölüme sebep olan klinik durum olarak tanımlanmaktadır. Elektrolit bozuklukları inmenin akut fazının sonucu üzerinde olumsuz etkilere sahip olabilmekte ve bu sebeple elektrolit bozukluğunun erken tespiti ve tedavi edilmesi son derece önemli olarak görülmektedir. Çalışmamızın amacı inme alt tipleri ile elektrolit imbalansı arasındaki ilişkiyi incelemektir. Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi'ne 1.03.2017-1.03.2022 arasında başvurup akut serebrovasküler hastalık tanısı alan 128 hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Hastaların demografik özellikleri, hastane başvuru saatleri, radyolojik görüntülemeleri, sodyum, potasyum, klor, glukoz, üre, kreatinin, hemogram, ek hastalıkları, vital bulguları (ateş, nabız, tansiyon değerleri, parmak ucu saturasyonu, solunum sayısı ve GKS Skoru) ve klinik seyirleri retrospektif olarak incelenmiştir. Çalışmamızda hiponatremik olan hastaların 11 tanesi (%57,9) iskemik, 8 tanesi (%42,1) hemorajik serebrovasküler hastalığı olan grupta olup her iki hasta grubunda ortalama sodyum değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark çıkmamıştır. Hipokalemik hastaların 3 tanesi (%75) iskemik grupta, 1 tanesi (%25) hemorajik grupta olup her iki hasta grubunda ortalama potasyum değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark çıkmamıştır. Hipokloremi saptanan hastaların ise 5 tanesi (%62,5) iskemik, 3 tanesi (%37,5) hemorajik grupta yer almakta olup her iki hasta grubunda ortalama klor değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark çıkmamıştır. Sonuç olarak akut serebrovasküler hastalıklarda elektrolit değişikliklerini incelediğimiz bu çalışmada hemorajik tip ve iskemik tipteki serebrovasküler hastalıklarda elektrolit imbalansları anlamlı sonuç vermemiştir. Çalışmamız literatürdeki çoğu çalışma ile paralel sonuçlar göstermektedir.
Esansiyel trombositozda transkranial doppler ultrasonografi ile beyin kan akım hızı ve mikroembolik sinyallerin tespiti
ESANSİYEL TROMBOSİTOZDA TRANSKRANİAL DOPPLER ULTRASONOGRAFİ İLE BEYİN KAN AKIM HIZI VE MİKROEMBOLİK SİNYALLERİN TESPİTİ Giriş-Amaç: Myeloproliferatif sendromlardan biri olan esansiyel trombositoz (ET), kendini izole trombositoz ve trombohemorajik komplikasyonlarla gösterir. Tedavi ile ET'da trombohemorajik komplikasyonları önlemek ve mikrovasküler semptomları azaltmak amaçlanmaktadır. 2013 yılında ET ile serebrovasküler hastalık arasında ilişkiyi inceleyen bir çalışmada, ET 'un erken tanı ve tedavisinin serobrovasküler hastalıkları önleyebileceği üzerinde durulmuştur. Biz de bu noktada artmış mikroemboli riski var mıdır? Sorusu na cevap aramak için transkranial doppler ultrasonografi (TCD) ile beyin kan akım hızı ölçümleri ve mikroembolik sinyallerin (MES) sağlıklı insanlar ile ET' lu hastalarda karşılaştırdık. Materyal-Metod: Takibimizdeki ET hastalarından çalışmaya alınma kriterlerine uygun ve gönüllü olan 40 kişiyle; yaş, cinsiyet ve vücut kitle indeksi (VKİ) bakımından benzer olan 40 kişiden oluşan kontrol grubunun karşılaştırıldığı kesitsel bir çalışma yapıldı. Çalışmaya alınan kişilere TCD ile MES leri ve beyin kan akım hızı parametreleri incelendi. MES leri etkilediği bilinen ve etkileyebilecek olan komorbiditeler (diyabetes mellitus, atrial fibrilasyon, anlamlı karotis darlığı, 65 yaşından büyük olmak) dışlama kriterleri olarak değerlendirildi. Hastanın sağlığını etkilememek ve etik nedenlerden dolayı mevcut tedavi altında iken ölçümleri yapıldı Bulgular: ET'lu hasta grubu ve kontrol grubu TCD ile MES tespiti açısından karşılaştırıldığında; sağ orta serebral arter (MCA-R) ölçümünde MES'ler ET'lu hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptanmıştır (p: 0.005). MES saptananların % 18,1 trombosit (PLT) değeri 400.000'in altında, %72,7 PLT değeri 400.000-1.000.000 ve %9,09 ise PLT değeri 1.000.000'un üstünde saptandı. ET'lu hasta grubu ve kontrol grubu TCD ile beyin kan akım hızı parametreleri açısından karşılaştırıldığında ise; MCA-R'da diastolik akım hızı ET'lu grupta kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük saptandı (p<0.005). MCA-R'da pulsatil index, rezistans index, sistolik /diastolik oran ve MCA-L'da pulsatil index, rezistans index, sistolik /diastolik oran, ortalama kan akım hızı, sistolik akım hızı ise ET grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0.005). Sonuç: TCD ile saptanan MES lerin ET'lu hastalarda tedavi altında olmasına rağmen daha fazla gözlenmekte olduğunu, ET'un serebrovasküler hastalıklar açısından daha yakından izlenmesi gerektiğini ve risk altındaki kişilere klasik tedaviye ilave olarak yeni antiagregan tedavi eklenebileceğini düşünüyoruz. Anahtar sözcükler: Esansiyel Trombositoz, Serebrovasküler Hastalık, Mikroembolik Sinyal, Pulsatile İndeks, Transkranial Doppler Ultrasonografi, Trombohemorajik Komplikasyon
Akut iskemik ve hemorajik inme olgularının ayrımında oksidatif stres parametrelerinin ve lenfosit DNA hasarının tanısal rolünün araştırılması
Amaç: Bu çalışmada acil serviste klinik ve radyolojik bulgularla akut inme tanısı konulan erişkin hastalarda inme tipinin ayrımında ve hastalığın ciddiyetinin belirlenmesinde serum oksidatif stres parametrelerinin ve lenfosit DNA hasarı düzeylerinin prediktif bir değeri olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisine; Mayıs 2014-Ekim 2014 tarihleri arasında başvuran ve akut inme tanısı konulan 66 erişkin hasta prospektif olarak çalışmaya alındı. Çalışmaya alınan hastaların 42'si iskemik inme ve 24'ü hemorajik inme olguları idi. Kontrol grubu olarak 35 sağlıklı gönüllü dâhil edildi. Çalışmaya dâhil edilen olgular, anamnez, fizik muayene, laboratuvar ve görüntüleme yöntemlerinden yararlanılarak iskemik inme olguları ve hemorajik inme olguları şeklinde ayırıcı tanı yapılarak iki gruba ayrıldı. Her iki hasta grubundan da semptomların başlangıcından itibaren ilk 24 saat içinde plazma oksidatif stres parametreleri olarak total oksidan seviye (TOS), total antioksidan seviye (TAS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ) değerleri ve lenfosit DNA hasarı düzeyleri çalışıldı. İskemik ve hemorajik inme olguları anamnez ve fizik muayene bulguları ile Ulusal Sağlık Enstitüsü İnme Skalası (NIHSS)'na göre 1.grup; NIH, 0-6 puan, hafif-orta, 2. grup; NIH, 7-15 puan, orta-ağır ve 3. grup; NIH, 16-42 puan, ağır-çok ağır şeklinde, inme ciddiyetine göre üç gruba ayrıldı. Guruplar arasında oksidatif stres parametreleri olarak TOS, TAS ve OSİ değerleri ve DNA hasarı düzeyleri karşılaştırıldı. Bulgular: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, inme grubunda serum TAS, TOS, OSİ değerlerinin ve lenfosit DNA hasarı düzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeylerde yükseldiği saptandı (bütün parametreler için p<0,05). İnmenin tipinin belirleyiciliği açısından gruplar karşılaştırıldığında gruplar arasında plazma DNA hasarı düzeyleri ve OSİ değerleri bakımından anlamlı fark saptanmadı (her iki parametre için p>0,005). İskemik inme olgularında hemorajik inmeli olgularla karşılaştırıldığında plazma TAS ve TOS değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeylerde yüksek olduğu saptandı (her iki parametre için p<0.001). NIHSS' ya göre gruplar karşılaştırıldığında gruplar arasında plazma TAS, TOS ve OSİ değerleri bakımından anlamlı fark saptanmadı (bütün parametreler için p>0,005). Fakat inme ciddiyeti arttıkça (grup 1'den grup 3'e doğru) plazma DNA hasarı düzeylerinde anlamlı artış olduğu gözlendi (p<0,001). Sonuç: Akut inme geçiren hastalarda erken dönemde, oksidatif stresin erken biyolojik belirteçleri olarak plazma TOS ve TAS değerlerinin inme tipinin ayrımında, radyolojik görüntüleme yöntemlerine yardımcı olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Yine, bu hastalarda erken dönemde serum lenfosit DNA hasarı düzeylerinin; inmede kullanılan skalalara alternatif ve objektif bir biyolojik belirteç olarak inme ciddiyetini göstermede kullanılabileceğini belirtmek istiyoruz.
Minör stroke geçiren hastalarda stroke ve kardiyolojik etkilenmenin birlikteliği ve risk faktörleri ile ilişkisinin eforlu ekg ile değerlendirilmesi
Amaç: Koroner anjiyografiye göre daha az invaziv olan eforlu elektrokardiyogram işlemiyle inme geçiren hastalarda koroner arter daralmasının değerlendirilmesidir. Gereç ve yöntem: Ocak 2014-Haziran 2015 tarihleri inme tanılı hastalardan 121 hasta çalışmaya alındı. Hastalardan 21 tanesi çalışmaya uygun olmadığı saptanması sebebiyle çalışmadan çıkarıldı. Hastaların biyokimyasal parametreleri,yaş, cinsiyet, eşlik eden hastalıkları belirlenip bt ve mr anjiografi kullanılarak carotis veya vertebral arter darlığı tespit edilerek eforlu ekg ile ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Cinsiyete göre katagorileştirilen sonuçlarda çalışmaya alınan hastaların %78'i erkek iken kadın hasta sayısı oranı %22 olarak tespit edilmiştir. HDL hastaların % 51 inde düşük LDL hastaların % 41'inde yüksek bulunmuştur. HbA1C hastaların % 64'ünde yüksek olarak bulunmuştur. Hastaların % 44'unde CRP yüksek, yüzde 42'sinde ise Sedimentasyon yükselmiş olarak tespit edilmiştir. Hastalarin % 51 inde karotis ve/veya vertebral arter darlığı saplanmıştır. Eforlu ekg işlemini başarıyla bitiren hastaların 26'sının eforlu ekg işlemi iskemi açısından anlamlı olarak tespit edilmiştir. 100 hastadan 51 carotis ve/veya vertebral arter tıkanıklığı belirlenmiş hastaların eforlu ekg ile karşılaştırılması lineer olarak pozitif bulunmuştur. Bu açıdan eforolu ekg ve carotis darlığı arasında anlamlı ilişki tespit edilmiştir. ( p < 0.05 ). Diger veriler eforlu ekg ile korele olmamıstır. Sonuç : Çalışmamızın sonucunda minör iskemik inmeli hastalarda karotis darlığı ve eforlu ekg arasında anlamlı ilişki bulunmuştur.
İntravenöz trombolitik verilen akut iskemik inme hastalerında trombus lokalizasyonu ile erken klinik iyileşmenin ilişkisi
Amaç: İskemik inmede intravenöz trombolitik tedavi inmenin ilk 4.5 saatinde uygulanan etkinliği kanıtlanmış bir tedavi seçeneğidir. Biz bu çalışmada, vaskuler okluzyon yerine göre intravenöz trombolitik tedavinin etkinliğini incelemeyi amaçladık. Metod: Hastanemize 01.10.2013-01.10.2015 akut iskemik inme ile başvuran ve iv trombolitik tedavi alan hastalar retrospektif olarak tarandı. Hastaların sosyodemografik, klinik özellikleri, iskemik inmeden sonra tedaviye kadar geçen süreleri, geliş NIHHS, tedavi sonrası 1. ve 24. saat NIHSS skorları ve tedavi sonrası klinik takiplerine göre 3. ay modifiye Rankin skorları hesaplandı. Sosyodemografik özellikler, NIHSS ve ASPECTS skorları, modifiye Rankin skorları MCA M1 distal, M2 ve M3 okluzyonu olanlar ile ICA T okluzyonu ve MCA M1 proksimal okluzyonu olanlar arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Akut iskemik inme tanısıyla intravenöz trombolitik tedavi alan ve vaskuler görüntülemesi olan 74 hasta vardı. Hastalar okluzyonu olmayanlar, MCA M1 distal, M2 ve M3 okluzyonu olanlar ile ICA T okluzyonu ve MCA M1 proksimal okluzyonu olanlar olarak gruplandırıldı. 74 hastanın 37'sinde semptomatik darlık yok, 9'unda ICA T okluzyonu, 17'sinde MCA M1 okluzyonu, 10'unda MCA M2 veya M3 okluzyonu vardı. Baziler arter okluzyonu olan ise 1 hasta bulunmaktaydı. MCA M1 okluzyonu olan 17 hastanın 13'ünde bu okluzyon M1 distal, 4 hastada M1 proksimaldeydi. Hastalar MCA M1 distal, M2 ve M3 okluzyonu olanlar ile ICA T okluzyonu ve MCA M1 proksimal okluzyonu olanlar olarak gruplandırıldı. Bu iki gruptan okluzyonu olmayanlar ve distal okluzyonu olanlarda hem 24. saat klinik düzelme hem de 3. ay fonksiyonel sonlanımı proksimal okluzyonu olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti. Lojistik regresyon analizinde de damar okluzyon yeri klinik ve fonksiyonel sonlanımı etkileyen bağımsız bir faktör olarak öne çıktı. Sonuç: Akut iskemik inme tedavisinde intravenöz trombolitik tedavi etkin ve güvenilir bir tedavi seçeneğidir. Ancak proksimal okluzyonu olan hastalarda intravenöz trombolitik tedavi sonrası klinik düzelme ve fonksiyonel sonlanım okluzyonu olmayan ve distal okluzyonu olanlara göre daha düşüktür.
İskemik perfüzyon defektlerinde iki farklı bt perfüzyon işleme metodunun karşılaştırılması
Amaç İnme tanısı ile gelen olgu grubunda iki farklı BT perfüzyon işleme metodunun görsel ve ölçümsel farklılıkları ve kritik darlık lokalizasyonlarına göre değişkenlikleri araştırılmıştır. Gereç ve yöntem Kırk yedi inme olgusının 45'i çalışmaya dahil edildi. Olguların perfüzyon ham veriler gecikmeye duyarlı (delay sensitive) (SVD) ve gecikmeye duyarsız (delay insensitive) (SVD+) iki farklı yöntemle işlendi. Olguların CBV, CBF, MTT haritaları değerlendirildi. Parametrelerin karşı normal hemisfer ile oranı ve farklılıkları hesaplandı (rCBV, rCBF, rMTT ve dMTT). Olgular her iki metodun penumbra değerlendirmedeki görsel üstünlüklerine göre 5 gruba kategorize edildi. Her bir grubun kritik darlık lokalizasyonları ve oranları saptandı ve gruplar arası karşılaştırıldı. Her iki metod ile penumbra alanlarından ölçülen perfüzyon değerleri arasında farklılık Wilcoxon Signed Ranks Test ile değerlendirildi. Ayrıca her iki metodla elde edilen ölçümsel parametrelerin gruplararası ve grup içi değişkenlikleri One Way ANOVA ve Post Hoc TUKEY testleri ile analiz edildi. Tüm testlerde istatistiksel anlamlılık değeri p ≤ 0,005 olarak alındı. Bulgular Penumbra threshold değerlerinde MTT'de karşı hemisfere göre > %145 uzama izlendi ve CBV değeri > 1,9 ml/ 100 gr olarak bulundu. rCBF değerinde SVD'de SVD+'a göre 1,5 kat azalma izlenirken, SVD'de MTT uzaması SVD+'a göre 1,3 kat daha belirgin izlendi. İki yöntem arasındaki farklılığın en belirgin ortaya konduğu parametre dMTT idi, SVD'de ölçülen MTT farklılığının, SVD+'a göre 3 kat daha belirgin olduğu izlendi. Birinci grup (N:3) SVD'de penumbra izlenirken SVD+ yalancı hiperperfüzyonun izlendiği, 2. grup (N:22) penumbranın SVD'de SVD+'a göre daha iyi, 3. grup (N:9) penumbranın SVD'de SVD+'a göre kısmen iyi izlendiği, 4. (N:9) grup penumbranın her iki metodda benzer izlendiği ve 5. Grup (N:2) penumbranın SVD+'da daha iyi izlendiği gruptu. Grup 1 ve grup 5 kritik distal darlık oranlarının %100 olduğu gruplardı. Grup 2, grup 3 ve grup 4 ise sırasıyla giderek azalan oranda kritik proksimal darlık oranlarının yüksek izlendiği gruplardı (%90, %87, %77). 2 Parametrelerden rCBV ölçümlerinde her iki yöntem arasında grup içi ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Gruplar arası değerlendirmede her iki metodda rCBF, rMTT ve dMTT değerleri arasında istatistiksel anlamlı farklılık izlendi. Grup içi analizde ise ise tüm gruplarda rMTT ve ek olarak grup 5 hariç diğer gruplarda dMTT değerleri istatistiksel olarak anlamlı farklılıkta idi (p ≤ 0,005). Sonuç İki perfüzyon işleme metodu arasında perfüzyon parametreleri arasında ölçümsel farklılık en çok dMTT değerinde saptanmıstır. Proksimal darlıklarda SVD'de, distal darlıklarda da SVD+'da penumbra görsel daha kolay ayırt edilebilmektedir. İpsilateral proksimal ve distal kritik darlığın izlendiği olgularda SVD'de penumbra izlenirken SVD+ yönteminde yalancı hiperperfüzyon izlendi. Literatürde BTP post-processing metodlarının penumbra değerlendirilmesinde darlık lokalizasyonlarına göre değişkenlikleri araştırılmamıştır. Bu bulgu özellikle proksimal darlıkların eşlik ettiği distal darlıklarda SVD+ methodunda kontrast gecikmesinin çıkarılması hatalı sonuçlara neden olduğunu düşündürmektedir.
Beta talasemi minörde serum endokan düzeyi
Giriş ve Amaç: Beta talasemi minör (BTM) hafif anemi ile seyreden, hemoglobinin yapısındaki beta globülin zincirinin yapım azlığına bağlı bozulmuş hemoglobin yapısından kaynaklanan önemli bir talasemi formudur.Yapılan çalışmalarda BTM'de kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıkların görülme sıklığı daha az olduğu gösterilmiş ancak mekanizması net olarak gösterilememiştir. Endotel'den salınan bir molekül olan endokan (endotel spesifik molekül)'ın endotel aktivasyonu (inflamasyonda) ve neovaskülarizasyonda serumdaki oranı ve dokudaki ekspresyonu artar. Kronik böbrek hastalığı, diyabet, akut koroner sendrom, sepsis, hipertansiyon ve renal transplantasyon sonrası akut rejeksiyon gibi endotel disfonksiyonu görülen hastalıklarda serum endokan seviyelerinin arttığı yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Biz de çalışmamızda BTM hastalarında endotel hasarının daha az olmasında ve buna bağlı olarak da kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıkların düşük oranlarda gelişmesinde düşük serum endokan düzeyinin katkısı olabileceğini düşündüğümüzden dolayı bu çalışmayı yapmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamız prospektif kesitsel bir çalışmadır. Çalışmaya dahil edilen kişiler BTM grubu (n:40) ve sağlıklı kontroller grubu (n:40) olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Endokan düzeyini etkilediği bilinen ve etkileyebilecek olan hastalıklar, komorbid durumlar ve ilaç kullanımları çalışmanın dışlama kriteri olarak belirlendi. Katılımcılardan serum endokan düzeyi ve paralel olarak diğer rutin laboratuvar tetkikleri çalışıldı. Bulgular: Çalışma %38,8'i (n=31) erkek, %61,2'si (n=49) kadın toplam 80 olgu ile yapılmıştır. Çalışmaya katılan olguların yaşları 18 ile 65 arasında değişmekte olup, ortalama yaş 36,99±12,29 yıl olarak saptanmıştır. Her iki grubun yaş, cinsiyet ve VKİ değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Gruplara göre olguların endokan ölçümleri BTM'de 206,85±88,1 pg /ml, kontrol grubunda ise 236,1±162,8 pg /ml idi. BTM grubunda endokan düzeyi daha düşük saptanmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Gruplar arasında TSH, glikoz, HbA1c, HOMA-IR, HDL, LDL kolesterol, trigliserit, total kolesterol, AST, ALT, kreatinin ve CRP değerleri arasında anlamlı bir fark tespit edilmedi. Sonuç: Çalışmamızda beklediğimiz gibi BTM hastalarında serum endokan düzeyi kontrol grubuna göre düşük idi, ama sonuç istatistiksel olarak anlamlı değildi. BTM hastalarında kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıkların düşük oranlarda gelişmesinde serum endokan düzeyinin katkısı olabileceğini göstermek için çok merkezli ve fazla hasta sayısının katılımı ile yapılacak yeni çalışmalara gerek duyulmaktadır. Anahtar Sözcükler: Beta talasemi minor, kardiyovasküler iskemik olay, serebrovasküler iskemik olay, endokan
Malign anterior sirkülasyon infarktlarında erken dekompresyonun iskemik infarkt hacmi, serebral ödem, kan beyin bariyeri üzerine etkisinin araştırılması
Giriş: Supratentorial infarktların %10-15'i orta serebral arter (Middle Cerebral Artery –MCA) sulama alanını tamamıyla etkilemektedir. Hastalarda optimal tedavi verilmesine rağmen mortalite-morbidite oranı %50 üzerindedir. Yayınlanan çalışmalarda dekompresif kraniektominin (DC) hayat kurtarıcı etkisi gösterilse de ; DC'nin nöroprotektif etkisini gösteren birkaç çalışma mevcuttur. Erken DC'nin kan beyin bariyeri (KBB) üzerindeki moleküler değişiklik, infarkt hacmi ,serebral ödem ve nörolojik gidişat üzerindeki nöroprotektif etkisini sıçanlarda kalıcı intraluminal yolla orta serebral arter okluzyonu (MCAo) yöntemiyle oluşturulan deneysel modelle değerlendirdik. Materyal-Metod: 70 erkek Spraque-Dawley sıçanı sham (n=12), kontrol (n=16) , deney 1 (n=20) , deney 2 (n=22) olmak üzere 4 gruba ayrıldı. DC MCAo sonrası 4. ve 24. saatte sol temporaparietal kemik flap kaldırılarak yapıldı. Tüm sıçanlar 28. sakrifiye edildi. İnfarkt volümleri beyin kesitlerinde TTC (2,3,5,triphenyltetrozolium chloride) boyaması ; serebral ödem % beyin su içeriği hesaplaması ve KBB'deki sıkı bağlantı proteinleri claudin-5 ve occludin ise Western Blot yöntemi ile analiz edildi. KBB ekstravazsyonu Evans Blue (EB) ve NaF (Sodyum Floresans) boyamaları ile değerlendirildi. Sonuçlar: Beyin su içeriği ; erken DC yapılan grupta ortalama % 75.49± 1.69 , geç DC yapılan grupta %77.86±1.60 , kontrol grubunda % 74.84 ±3.04 ve sham grubunda %75.09 ± 1.33 idi. Erken ve geç DC yapılan grupların karşılaştırılmasında beyin su hacmi açısından istatistiksel olarak fark saptanmadı. (p=.178) Erken DC yapılan grupta ortalama infarkt volum 69,98±57,1 mm3 , geç DC yapılan grupta 577,18±468,37mm3 ve kontrol grubunda ise 451,347±216,573 mm3 olarak hesaplandı. Erken DC yapılan grubunda istatistiksel olarak infarkt volumunda anlamlı azalma mevcuttu. (p=.014) Occludin ve claudin-5 ,erken DC yapılan grupta ; geç DC yapılan grupla karşılaştırıldığında yüksek seviyede eksprese edildiği gösterildi. (occludin için p=.013; claudin-5 için p=.034) . EB ve NaF boyamalarının KBB geçirgenliği üzerinde etkisini gösteren anlamlı istatistik verileri elde edilmedi.(sırasıyla p=.274 ; p=.284 ) Sonuç: Bu çalışma erken DC'nin malign MCA infarktlarında nöroprotektif etkisini göstermektedir.
Akut iskemik inmede transkranyal doppler sonografi ve SPECT'in prognostik değeri
Bu çalışmada kliniğimizde akut iskemik inme nedeniyle izlenen 55 olguda, ilk 12 saat içinde Kanada Nörolojik Durum Skalası ile elde edilen klinik nörolojik veriler, yine bu dönemde uygulanan Tc99m-HMPAO SPECT, TCD verileri ve bu dönemden sonraki dönemlerde uygulanan BBT sonuçlarının, ortalama 13.3 ± 6.1 gün sonundaki erken dönem prognozu göstermedeki değeri araştırılmıştır. Prognozun değerlendirilmesinde Rankin Skalası kullanılmıştır. 30'u (% 54.5) erkek, 25'i (% 45.5) kadın olan olguların yaş ortalaması 60.0 ± 13.9 (30-85)'dur. Hastalığın ilk 12 saati içinde Kanada Nörolojik Durum Skalası ile elde edilen klinik nörolojik değerlendirmenin iskemik inmenin erken dönem prognozunun tahminindeki önemi bir kez daha ortaya çıkmıştır. Bunun yanısıra, SPECT ve TCD çalışmalarının, bu dönemde yüksek oranlarda pozitif veri sağladıkları, ancak erken dönem sonu prognozun tayininde bunlardan sadece TCD'nin etkili olabildiği görülmüştür. Daha sonraki dönemlerde çekilen BBT ile saptanan lezyon büyüklüğü, prognoz tahmininde önemli bir endikatördür. Anahtar Sözcükler: İskemik inme, prognoz, Kanada Nörolojik Durum Skalası, transkranyal Doppler sonografî, Tc99m-HMPAO SPECT. -iv-
Hipoksik-iskemik serebral hasar oluşturulan yenidoğan rat modelinde allopürinolün kaspaz 3 ve kaspaz 8 aktivitesi ile nöroprotektif etkisinin değerlendirilmesi
Amaç:Hipoksi-iskemi (H-İ) sonrası reperfüzyon-reoksijenasyon döneminde küçük damar endotel hücrelerinde serbest radikallerin üretimine neden olan siklooksijenaz ve ksantin oksidazın aktive olduğu iki önemli yol tetiklenir. Açığa çıkan serbest radikaller lökosit, platelet ve endotel hücrelerindeki adezyon moleküllerini aktive ederek lökositlerin adezyonu ve ekstravazasyonunu sağlar. Ksantin oksidaz inhibitörü olan allopürinolün hipoksik sikemik ensefalopatide (HİE) nöroprotektif olabileceği gösterilmiştir. Kaspaz 3 ve kaspaz 8 nöronal apoptozisde önemli bir role sahiptir. Biz hipoksik-iskemik ensefalopatili yenidoğan ratlarda farklı doz allopurinolün kaspaz-3 ve kaspaz-8 üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık.Materyal ve Metod: Bu çalışmaya 10 günlük yenidoğan ratlar alındı. Çalışma modeli olarak Rice'ın hpoksi-iskemi modeli kullanıldı. Ratların sol karotid arterleri bağlandı ve %8 oksijen ile %92 nitrojenli ortamda 2.5 saat bekletildi. Hİ sonrası allopurinol uygulanarak beyin dokusunda her iki hemisferde apopitozis öncül proteinleri olan kaspaz 3 ve 8 ölçümü yapıldı. Allopürinol AL48 tedavi grubuna, ratlar hipoksiye maruz kaldıktan 30 dakika ve 12 saat sonra, 24 mg/kg olmak üzere iki eşit dozda, AL72 tedavi grubuna ratlar hipoksiye maruz bırakıldıktan 30 dakika, 12 saat ve 24 saat sonra aynı dozlarda intraperitoneal olarak uygulandı. Son ilaç uygulanmasından 12 saat sonra ratlar dekapite edildi. Diğer gruplar sham ve Hİ grubuydu.Bulgular: Her bir grupta 10 rat vardı. Gruplar arasında cinsiyet ve ağırlık farkı yoktu (p>0.05). Hİ, AL48 ve AL72 gruplarında kaspaz 3 ve kaspaz 8 düzeyleri sham grubu ile karşılaştırıldığında belirgin yüksekti (her biri için p= 0,0001). Hİ ve AL48 grupları arasında kaspaz aktivitelerinde farklılık olmamasına rağmen (p>0.05) kaspaz -3 ve kaspaz-8 aktiviteteleri HI ve AL48 gruplarıyla kıyaslandığında AL72 grubunda daha düşüktü (her biri için p=0,001).Sonuç: Sonuçta AL72 grubunda kaspaz 3 ve kaspaz 8 aktivitelerinin azalması yüksek doz allopurinolün nöronal apopitozisin azalmasında etkili olabileciğini düşündürmektedir.
Geniş boyunlu intrakraniyal anevrizmaların tedavisinde Y stentleme ile endovasküler embolizasyon
Amaç: Bu çalışmada, geniş boyunlu intrakraniyal anevrizmaların endovasküler tedavisinde Y konfigürasyonlu intrakraniyal stent yerleştirildikten sonra yapılan koil embolizasyonunu sunmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, yaşları 48 ile 66 (ortalama: 56) yaş arasında değişen 5'i kadın, 4'ü erkek 9 hasta alındı. Baziler arter tepe anevrizması olan hastaların 1'i 2 hafta önce subaraknoid kanama nedeniyle takibe alınmış olup diğer 8 hasta subaraknoid kanama dışındaki nörolojik semptomlarla hastaneye başvurmuştu. Anevrizmalar 3 hastada anterior komünikan, 4 hastada baziler ve 2 hastada ise orta serebral arter yerleşimliydi. 6 hastada önce Neuroform (Boston Scientific, Fremont, CA, USA) ve sonra Enterprise (J&J, Cordis, Miami Lakes, FL, USA ), 3 hastada ise 2'şer adet Enterprise stent Y konfigürasyonlu olarak yerleştirildi. Daha sonra anevrizmalar koiller ile embolize edildi. Subaraknoid kanama geçiren hasta hariç tüm hastalara işlemden bir gün önce Aspirin ve Clopidogrel yüklemesi yapıldı.Bulgular: Hastaların 8'inde (% 88,9) stentleme ve embolizasyon işlemi başarıyla yapıldı. Anevrizmalar total olarak kapatıldı. Orta serebral arter anevrizması olan 1 (% 11,1) hastada 1. Enterprise stent yerleştirildikten sonra 2. stent yerleştirilmeye çalışılırken 1. stent anevrizma içine prolabe oldu. Bu nedenle bu anevrizma parsiyel olarak embolize edildi. Bu hasta 1 ay sonra aldığı antiagreganları bırakması nedeniyle sol temporal enfarkt gelişti. Daha sonra emosyonel semptomlarla taburcu edildi. Diğer 8 hastanın 15-18. (ortalama 15,1) ay kontrol anjiografilerinde rekanalizasyon veya stent içi restenoz, 16-22. (ortalama 19,1) ay klinik takiplerinde nörolojik komplikasyon görülmedi.Sonuç: Geniş boyunlu intrakraniyal anevrizmaların tedavisinde Y konfigürasyonlu intrakraniyal stent yerleştirildikten sonra koil embolizasyonu, antiagregan kullanılabilen ve uyumlu hastalarda, kısa ve orta dönem sonuçlarına göre uygun ve etkin bir endovasküler tedavi yöntemidir.
Serebrovasküler hastalıklarda erken ve geç dönemde nöbet sıklığı
Giriş ve amaç: Serebrovasküler Hastalıklar, özellikle ileri yaşlarda olmak üzere, semptomatik epilepsilerin patogenezinde önemli bir yere sahiptir. Çalışmada Serebrovasküler hastalık sonrası gelişen erken ve geç başlangıçlı epileptik nöbetlerin sıklığını ve prognozunu belirlemeyi amaçladık.Gereç ve yöntem: Retrospektif olarak yapılan çalışmada akut serebrovasküler hastalık tanısı alan 1789 hastanın Nöroloji arşiv dosyası tarandı ve epileptik nöbet geçirdiği tespit edilen 188 hasta çalışmaya dahil edildi. Dosyalardan anamnez, özgeçmiş, demografik özellikler, nörolojik muayene, inme geçirme yaşı, inme tipi ve etyolojisi, MRG veya BBT bulgularına göre inme lateralizasyonu, lezyonların topografik değerlendirmesi, EEG bulguları, nöbet başlangıç zamanı, nöbet tipi ve sıklığı, almakta oldukları antiepileptik tedavi, tedavi sonrası nöbet sıklığına göre prognoz bilgileri kayıt edildi. İnme tipleri iskemik ve hemorajik olarak sınıflandırıldı. İskemik inme alt tipleri TOAST sınıflamasına göre değerlendirildi. İnme sonrası nöbet geçiren hastalar erken ve geç dönem nöbet grubu olmak üzere iki grup oluşturuldu. İnme sonrası ilk 15 günde nöbet geçirenler erken başlangıçlı nöbet grubu, 16. gün ve sonrasında nöbet geçirenler ise geç başlangıçlı nöbet grubu olarak değerlendirildi. Erken ve geç dönem nöbet grupları, sıklık, yaş ve cinsiyet, inme tipi ve etyolojisi, nöroradyolojik bulgular, EEG bulguları, antiepileptik tedaviler ve tedavi sonrası prognoz açısından karşılaştırıldı.Bulgular: İki grup birlikte değerlendirildiğinde inme sonrası nöbet sıklığı % 10,5 bulundu. Ancak inme sonrası erken başlangıçlı nöbet sıklığı % 5,1, geç başlangıçlı nöbet sıklığı % 5,4 olarak saptandı. İskemik inme sonrası nöbet sıklığı % 10,2, hemorajik inme sonrası nöbet sıklığı % 11,4 bulundu. Erken başlangıçlı nöbet sıklığı iskemik inme sonrası % 4,9, hemorajik inme sonrası % 5,7; geç başlangıçlı nöbet sıklığı iskemik inme sonrası % 5,3, hemorajik inme sonrası % 5,7 olarak saptandı. Kırkaltı (% 56,1) kadın hastada erken dönemde, 36 (% 43,9) kadın hastada geç dönemde; 45 (% 42,5) erkek hastada erken dönemde, 61 (% 57,5) erkek hastada ise nöbetlerin geç dönemde başladığı görüldü. İskemik inme etyolojisinde erken (% 26,3) ve geç dönem nöbet grubunda (% 27,8) en fazla büyük arter aterosklerozu tespit edildi. Erken nöbet grubunda sağ hemisfer (% 42,9), geç nöbet grubunda ise sol hemisfer tutulumu (% 51,5) daha sık bulundu. % 91,4 oranında lober tutulum, % 62,7 oranında MCA tutulumu tespit edildi. 17 hasta (% 9,5) status epileptikus tanısı aldı, bu hastaların 13'ü erken başlangıçlı nöbet grubundaydı. Hastaların % 90,5'inde monoterapi ile nöbetler tam ya da kısmi olarak kontrol altına alındı.Sonuçlar: İnme sonrası nöbetlerin en sık 60 yaş üstünde ortaya çıktığı ve çoklukla monoterapi ile kontrol altına alındığı görülmüştür. İnme sonrası geç başlangıçlı nöbetlerin göreceli olarak daha sık görüldüğü, erken ve geç başlangıçlı nöbetlerin hemorajik inmede daha sık olduğu dikkati çekmiştir. Erken ve geç başlangıçlı nöbet oluşumunda lober-multilober, unilateral, supratentoryel tutulum, anterior sirkülasyon ve MCA tutulumu risk faktörleri arasındadır ve her iki grupta benzer sıklıktadır.
İnmeli hastalarda demografik bulgular ile hastalık özelliklerinin fonksiyonel durum, günlük yaşam aktiviteleri ve özürlülük düzeyi ile ilişkisi
İnmeli Hastalarda Demografik Bulgular ile Hastalık Özelliklerinin Fonksiyonel Durum, Günlük Yaşam Aktiviteleri ve Özürlülük Düzeyi ile İlişkisiAmaç: Bu çalışmada inmeli olguların demografik özelliklerinin, inme etyolojisi, inme süresi ve etkilenen hemisferin hastaların fonksiyonel durumları, günlük yaşam aktiviteleri, ambulasyon, mobilite ve özürlülük düzeylerine olan etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: 126 inmeli hastanın demografik özellikleri, inme risk faktörleri kaydedildi. Hastalar etyolojilerine, etkilenen hemisfere, yaşa, cinsiyete ve başvuru sürelerine göre gruplara ayrıldı. Ambulasyonları, mobilite düzeyleri, günlük yaşam aktiviteleri ve özürlülük düzeyleri değerlendirildi.Bulgular: Çalışmaya katılan inmeli hastaların % 48'inin kadın, % 52'sinin erkek olduğu ve % 77'sinin iskemik, % 23'ünün hemorajik kaynaklı inme olduğu belirlendi. İskemik ve hemorajik inmeli olgularda her iki grupta da en sık karşılaşılan risk faktörü hipertansiyon olarak saptandı. Hastaların fonksiyonel durum ve disabilite düzeyleri karşılaştırıldığında yaş, cinsiyet, etkilenen hemisfer ve hastalık süresine göre anlamlı farklılık bulunamadı. Fonksiyonel Ambulasyon Skala skorları ile Rivermead Mobilite ve Modifiye Barhel İndeksi skorları arasında güçlü pozitif, Modifiye Rankın Skala skoru arasında güçlü negatif ilişki saptandı. Rivermead Mobilite İndeksi ile Modifiye Barhel İndeksi skoru arasında çok güçlü pozitif, Modifiye Rankın Skala skoru ile arasında güçlü negatif ilişki saptandı. Brunnstrom evreleri ile hastaların ambulasyonları, günlük yaşam aktiviteleri, mobilite ve disabilite düzeyleri arasında yüksek korelasyon bulundu.Sonuç: Hastalarda ambulasyon, günlük yaşam aktiviteleri, mobilite ve disabilite düzeyleri açısından yaş, cinsiyet, etkilenen hemisfer ve hastalık süresine göre anlamlı farklılık bulunamadı. Fonksiyonel Ambulasyon Skalası ile Rivermead Mobilite İndeksi ve Modifiye Barhel İndeksi skorları arasında güçlü pozitif, Modifiye Rankın Skala skoru arasında güçlü negatif, Rivermead Mobilite İndeksi ile Modifiye Barhel İndeksi skoru arasında çok güçlü pozitif, Modifiye Rankın Skala skoru arasında çok güçlü negatif ilişki olduğu saptandı.Anahtar sözcükler: İnme, risk faktörleri, günlük yaşam aktiviteleri, ambulasyon, mobilite, disabilite
Orak hücre anemili hastalarda transkraniyal doppler incelemesi
Amaç: Bu çalışmada orak hücre anemili çocuklar ile sağlıklı çocukların beyin kan akım hızlarını ölçerek farklılıklarını ortaya koymayı ve inme riskini belirlemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Şubat 2010 ? Mayıs 2011 tarihleri arasında, yaşları 3 ile 20 arasında değişen, 38'i erkek, 42'si kadın olmak üzere orak hücre anemili 40 hasta ve kontrol grubu olarak 40 sağlıklı çocuk alındı. Hasta ve kontrol grubunda Transkraniyal Doppler cihazı ile transtemporal ve oksipital pencereden beynin ana damarları değerlendirildi. Hasta ve kontrol grubunun verileri karşılaştırılıp, orak hücre anemili çocukların sonuçları STOP kriterlerine göre sınıflandırıldı.Bulgular: Orak hücre anemili çocuklarda sağlıklı bireylere göre gerek vertebrobaziler sistemde gerekse karotid sistemde anlamlı derecede hız artışı mevcuttur.(p>0,05) Serebral arterlerin ortalama kan akım hızları ile yaş arasında negatif korelasyon saptanmıştır.(p<0,01) Orak hücre anemili grupta beynin iki taraflı alınan ölçümlerinde orta serebral arter ortalama kan akım hızı farklılık gösterirken, kontrol grubunda farklılık izlenmemiştir. Ayrıca orak hücre anemili 3 (% 7,5) çocukta orta serebral arter ortalama kan akım hızı 170 cm/sn'den yüksek bulundu. Bu çocuklar STOP kriterlerine göre borderline kabul edilerek üç aylık peryodlarla takip edildi. Takip sonucunda transfüzyon ihtiyacı izlenmedi.Sonuç: Orak hücre anemili çocuklarda inme riskini belirlemede ve bu çocukların takiplerinde Transkraniyal doppler etkin,ucuz ve non invaziv bir yöntemdir.Anahtar kelimeler: Transkraniyal doppler,Orak hücre anemi,Orak hücre anemide inme.
İnme sonrası hemipleji hastalarında alt ekstremite kas kuvveti ve dengenin fonksiyonel yürüme kapasitesi ile ilişkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı inme sonrası hemipleji hastalarında alt ekstremitenin etkilenen kaslarındaki rezidüel defisitlerinin denge, fonksiyonel yürüme kapasitesi ve normalize yürüme değeri ile ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: İnme sonrası 3 ila 60 ay arası süre geçmiş, Fonksiyonel Ambulasyon Sınıflamasına göre en az evre 3 ve üzeri, tek taraflı hemiplejik hastalar çalışmaya dahil edildi. Fugl-Meyer Alt Ekstremite Motor Subskalası, Brunnstrom evresi ve alt ekstremite manuel kas güçleri kaydedildi. Fonksiyonel Yürüme Kapasitesini belirlemek üzere 6 dakika yürüme testi, denge ve yürüme hızının belirlenmesi içinse 10 metre yürüme testi ve Berg Denge Ölçeği uygulandı. Her iki alt ekstremitede sekiz kas grubunun maksimum izometrik kuvvetleri el dinamometresi kullanılarak ölçüldü ve etkilenen taraftaki her bir kasın rezidüel defisiti hesaplandı. 6 dakika yürüme test sonuçları aynı yaş, cinsiyet, boy ve kilodaki sağlıklı kişilerden beklenen mesafeye göre karşılanan yürüme yüzdesi (normalize 6 dakika yürüme değeri) olarak sunuldu. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen 61 hastanın yaş ortalaması 54,64±11,67 ve hastalık sonrası geçen süre ortalama 23,4±18,1 ay idi. Hastaların 36'ı (%59) erkekti. Berg Denge skorları ortalama 42 (20-56), 6 dakika yürüme mesafeleri ortalama 253,43 (40,50-435,00) metre, normalize yürüme değeri ortalama 44,4±23,4 metre ve yürüme hızları ortalama 0,91 m/sn (0,15-1,67) idi. Etkilenen alt ekstremite kaslarının rezidüel defisitlerinin tamamı normalize yürüme değeri ile negatif koreleydi: kalça fleksör (r=-,651), kalça ekstansör (r=-,621), kalça abduktör (r=-,657), kalça adduktör (r=-,630); diz fleksör (r=-,738), diz ekstansör (r=-,659), ayak bilek dorsi fleksör (r=-,776), ayak bilek plantar fleksör (r=-,773). Normalize yürüme değeri ile Berg Denge Skorları, 6 dakika yürüme mesafeleri ve yürüme hızları orta-güçlü derecede korele bulundu (sırasıyla r=,688; r=,950; r=,924). Çoklu lineer regresyon analizleri sonucunda normalize 6 dakika yürüme değerini belirleyen temel bağımsız değişkenler ayak bilek plantar fleksör ve diz fleksör kasların rezidüel defisitleri olmuştur (R:,791 R2: 625). Sonuç: İnme sonrası hemiplejik hastalarda alt ekstremite kas kuvveti ve denge, yürüme performansı ile ilişkilidir. İnmeli hastalarda yürüme performansının iyileştirilmesi amacıyla alt ekstremitedeki kaslara, özellikle ayak bilek plantar fleksörler ve diz fleksörlere güçlendirme egzersizleri önerilebilir. Anahtar Sözcükler: Rehabilitasyon, İnme, Kuvvet, Yürüme, Denge.
Acil servise gelen svo tanısı alan hastalarda; Ck-mb, troponin-t, b12 vitamini, homosistein ve folik asit düzeyleri ile mortalite ve morbidite arasındaki ilişki
Amaç: Serebrovasküler olay acil servise sık başvuru nedenlerinden biri olup iskemik ya da hemorajik nedenlerle gelişebilen nörolojik defisitle ya da mortalite ile sonuçlanabilen bir hastalıktır. Bu çalışmada acil servise başvuran iskemik inmeli hastalarda, CK-MB, Troponin T, Folik Asit, B12 Vitamini ve Homosistein düzeylerinin morbidite ve mortalite üzerine ilişkilerini saptanması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif ve kesitsel klinik çalışmaya Kasım 2018 - Ağustos 2019 tarihleri arasında acil servise başvuran, iskemik inme tanısı alan 57 hasta dahil edildi. Çalışmaya katılmayı kabul eden hasta ve/veya hasta yakınlarından, sözlü ve yazılı onam alındı. Hastaların sosyodemografik ve özgeçmiş bilgileri, klinik ve vital bulguları, elektrokardiyogram, beyin tomografisi, Kreatin Kinaz Miyokardiyal İzoenzimi(CK-MB), Troponin, Homosistein, Folik Asit ve Vitamin B12 dahil rutin kan biyokimyası, hemogram düzeyleri değerlendirildi. İstatistiksel analizler SPSS versiyon 17.0 programı ile yapıldı. Bulgular: Çalışmamıza 30 erkek (% 52,63) ve 27 kadın (% 47,37) olmak üzere toplam 57 hasta alındı. Hastaların yaş ortalaması 67,07±13,08 yıldı. 0-90 gün prognozu incelendiğinde şikâyeti kalmayan 17 hasta (% 29,82), şikâyeti azalan 20 hasta (% 35,09), şikâyeti aynı kalan 9 hasta (% 15,79) ve şikâyeti artan 2 hasta (%3,51) vardı. 9 hasta ise (% 15,79) ex oldu. Bu 9 hastanın 5'i 0-30 gün arasında, 4'ü 30-90 gün arasında ex oldu. 0-30 gün arası ex olan hastalar ile diğer hastalar arasında CK-MB, Troponin, Homosistein, Folik Asit ve Vitamin B12 değerleri karşılaştırıldı ve anlamlı ilişki olmadığı görüldü. 30-90 gün arası ex olan hastalar ile diğer hastalar arasında CK-MB, Troponin, homosistein, Folik Asit ve B12 değerleri karşılaştırıldı ve anlamlı ilişki olmadığı görüldü. 0-30 gün arası ex olan hastalar ile sağ hastalar arasında CK-MB, Troponin, Homosistein, Folik Asit ve B12 değerleri karşılaştırıldı ve anlamlı ilişki olmadığı görüldü. Şikayet durumuna göre CK-MB, Troponin, homosistein, Folik Asit ve B12 değerleri karşılaştırıldı ve anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuç: Serebrovasküler hastalıklar mortalite ve sekelle sonuçlanabilen hastalıklar arasında yer almaktadır. Erken tanı ve tedavinin yanı sıra prognostik faktörler de giderek önem kazanmaktadır. Bizim çalışmamızda prognoz ve mortalite açısından CK-MB, Troponin, Homosistein, Folik Asit ve B12 paremetreleri incelenmiş olup anlamlı sonuçlar elde edilemedi. Bu konu hakkında daha geniş kapsamlı çalışmalar yapılmalıdır. Anahtar Sözcükler: CK-MB, Folik Asit, Homosistein, Serebrovasküler olay, Vitamin B12
Platelet variability index'in serebrovasküler olaylardaki tanısal değerinin değerlendirilmesi ve önemi
Arka Plan-Hedef: İnme, herhangi bir neden olmaksızın ani gelişip, fokal veya generalize serebral disfonksiyonla karşımıza çıkan, geçici ya da kalıcı olabilen bazen de mortalite ile seyreden vasküler nedenli klinik tablodur. Akut inmeye bağlı mortalite ve morbidite oranları yüksek olduğundan bu hastaların erken mortalite ve prognoz öngörüsünü yapmak önemlidir. Çalışmamızda kolay erişilebilir bir laboratuvar tetkiki olan tam kan sayımı parametrelerinden , MPV ve PLT değerleri ile MPV/PLT oranına bakarak, hastaların servis ,yoğun bakım yatışı ya da taburculuk durumları arasında bir ilişki olup olmadıgı,kan basıncı değerleri ile MPV/PLT oranları arasında ilişki olup olmadığı, 65 yaş üstü ve 65 yaş altı yaş gruplarında bu oranın hangi yönde etkilendiği değerlendirilmiştir.Ayrıca hastaların başvuru anındaki triaj kodu ile MPV,PLT,MPV/PLT değerleri arasında ilişki olup olmadığı değerlendirilmiştir. Gereç-Yöntem: 01.11.2019-01.09.2020 tarih aralığında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hafsa Sultan Hastanesi Acil servisine başvurup, yapılan tetkikler neticesinde non-travmatik serebrovasküler kanama ve iskemik inme tanısı alan hastalar retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Katılımcıların demografik özelliklerine bakıldığında; çalışma grubunu 116 erkek (%58) 84 kadın hasta oluşturmaktaydı. Katılımcıların yaş ortalaması 68,14 tespit edilmiştir. Çalışmaya katılan 200 kişi değerlendirildiğinde 178 hasta iskemik inme (%89) 22 hasta hemorajik inme(%11) tanısı almıştır. Hastaların yaşı ve MPV/PLT oranları arasında korelasyon bulunmuştur, istatistiki açıdan anlamlıdır(p<0.05). Hastaların sistolik ve diyastolik kan basınçları değerlendirildiğinde; MPV/PLT ile sistolik kan basıncı değerleri arasında korelasyon bulunmuştur, istatistiki açıdan anlamlıdır (p< 0.05). Hastaların yoğun bakım, servis yatışı ya da taburcu olması ile MPV-PLT ve MPV/PLT değerleri arasındaki ilişki değerlendirildiğinde istatiksel açıdan anlamlı bir fark bulunamamıştır. Hastaların cinsiyeti ile hastaların PLT-MPV ve MPV/PLT değerleri arasında istatiksel açıdan anlamlı bir ilişki tespit edilememiştir (p>0.05). 65 yaş üstü hasta grupları ve 65 yaş altı hasta grupları arasındaki MPV-PLT ve MPV/PLT değerleri arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p>0.05). İskemik ve Hemorojik İnme gruplarında MPV, PLT ve MPV/PLT oranların değerlendirildiğinde, her iki grup arasında istatiksel açıdan anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p>0.05). Triaj kodları da benzer şekilde değerlendirildiğinde; triaj kodları ve MPV/PLT değerleri arasında ilişki bulunamamıştır. Sonuç: Çalışmamızda iskemik inme ya da hemorajik inme ile acil servise başvuran hastaların MPV, PLT ve MPV/PLT değerleri ile hastaların demografik özellikleri, triaj kodu, sonlanımı, hastaların vital parametreleri ve GKS skorları arasındaki ilişki değerlendirilmeye çalışılmıştır. Çalışmamızda hastaların sistolik kan basıncı ve MPV/PLT oranları arasında korelasyon bulunmuştur. Ayrıca hastaların yaşı ve MPV/PLT oranları arasında korelasyon bulunmuştur. Hastaların başvuru anındaki triaj kodu ve GKS skorları ile MPV/PLT oranları arasında istatiksel açıdan anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Hastaların sonlanımı ile hastaların MPV/PLT oranları arasında istatiksel açıdan anlamlı ilişki bulunamamıştır. İskemik ve Hemorajik inme gruplarında, MPV/PLT oranları arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Anahtar Kelimeler:Ortalama Trombosit Hacmi, Platelet, İskemik İnme, Hemorajik İnme
Investigation of the relationship between chlamydia pneumoniae and atherosclerosis by 16S rRNA sequencing method
Cardiovascular and cerebrovascular diseases are a major public health problem globally, with high morbidity and mortality rates. Atherosclerosis has been blamed for half of the adult deaths in the Western world, especially in the United States. Stenosis, ischemic heart disease due to atherosclerosis of coronary vessels, and cardiac syndromes are among the causes of sudden death due to arterial thrombus formation. The theory that atherosclerosis, which is associated with many reasons such as dietary habits and smoking, which is one of the genetically related vascular wall anomalies, has been increasingly supported since the late 19th century, as a result of chronic inflammation that develops due to chronic infections. After Saikku showed C. pneumoniae inclusions in the post-mortem atheroma plaque samples of patients who died of cardiovascular diseases with electron microscopy studies. After Saiku published the results of his study, numerous studies were conducted questioning the relationship between C. pneumoniae atherosclerosis. In these studies, different methods such as electron microscopy and direct fluorescent antibody or enzyme immunoassay method were used from endarterectomy samples during post-mortem or cardiovascular surgery. At the end of all these studies, the previously accepted hypothesis of "atherosclerosis develops as a result of infection of the vessel wall" turned into "atherosclerosis develops as a result of infection of the vessel wall and monocytes with C. pneumoniae". Later, the results of studies claiming that the frequency and duration of double and triple endpoints were found to be significantly different in the groups in which antibiotics to which C. pneumoniae were susceptible were added to the treatment in patients with acute myocardial infarction compared to the control groups began to be published. On the other hand, some researchers claimed that it can cause atherosclerosis in H. pylori, CMV, adenovirus, and herpes group viruses using PCR-based methods. But they could not show the microorganism itself directly in the plate, foam cell. As a result, it is highly probable; C. pneumoniae may be the cause of the sclerotic lesion and atherosclerotic plaques can be seen in all arteries including cerebrovascular arteries except for the internal mammary artery. With this study, we aimed to show the possible relationship between atherosclerosis and especially C. pneumoniae and H. pylori by using PCR-sequencing and IFAT methods. Most of the routine operations could not be performed as a result of the outbreak of the covid-19 pandemic during the sample collection process of the project. For this reason, we could not reach the number of patient samples we planned, but we thought that the results of the 11 samples we evaluated in our study could be a guide for further studies with larger case groups. At the end of the study, 8 (72.7 %) of our patient group with a mean age of 58 years had anti-C. pneumuniae antibody response > 1/16 with IFAT, while 7 (63.6 %) of these patients had C. pneumoniae in the atheroma plaques. Target sequences of H.pylori ureC gene were found in 1 (9.1 %) sample in atheroma plaques. As in previous studies, the incidence of C. pneumoniae in atheroma plaques was accepted as a possible association.
Akut iskemik inme tanısında perfüzyon BT incelemenin etkinliği
İnme dünyada kardiyovasküler hastalıklar ve kanserden sonra en sık görülen ölüm nedenidir. İnme olgularının %95'inden serebrovaskuler patolojiler sorumludur. Serebrovasküler patolojilere bağlı inme vakalarının %80 sebebi iskemik nedenlerdir. Serebral iskemi, serebral perfüzyonun azalmasına bağlı gelişen bir patolojidir.Son yıllarda görüntüleme yöntemlerindeki gelişmelere paralel olarak akut iskemik inmenin, semptomların ortaya çıkışından sonraki 4 ? 6 saat içinde trombolitik tedavi ile tedavi edilebileceği gösterilmiştir. Erken görüntüleme ve doğru tanı koymanın tedavinin başarısını arttırması, nöroradyoloğun akut iskemi tanı ve tedavisindeki rolünü daha önemli bir duruma getirmiştir.Çalışmamızda, serebral iskemi sonrası erken tanı ve tedavide kullanılabilirliğini ortaya koyabilmek için; acil servisi ve nöroloji polikliniğine akut serebral olay tablosu ile Aralık 2010 ? Eylül 2011 tarihleri arasında ilk 48 saat içinde başvuran 42 hastaya; konvansiyonel BT sonrası 64 - dedektörlü (VCT XTe Light Speed; General Electric, Milwaukee, USA). BT ile BT perfüzyon incelemesi yapıldı.GE perfüzyon 4 yazılımı kullanılarak analiz gerçekleştirildi. Sonuç parametreleri olarak serebral perfüzyon göstergesi olan CBF, CBV ve MTT haritaları elde edildi. Perfüzyon BT bulguları ile birkaç gün sonra alınan kontrol BT ve/veya difüzyon MR'lar ile karşılaştırıldı. İstatistiksel analizleri yapıldı. İstatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı ( p>0.05). Çalışmamızda perfüzyon BT tekniğinin %96 duyarlılık ve %100 özgüllüğe sahip olduğu bulundu.Perfüzyon BT konvansiyonel BT'ye ek olarak çok kısa bir sürede düşük komplikasyon riski ile ve gelişmiş yazılımlar kullanılarak uygulanabilecek bir yöntem olup perfüzyonu bozulan alanları erken dönemde gösterebilmesi ve penumbra alanı hakkında değerli bilgiler vermesi tanı ve tedavi açısından çok değer arz etmektedir.
Serebrovasküler hastalıklarda visfatinin rolü
Serebrovasküler olay, vasküler nedenlere bağlı fokal serebral fonksiyon kaybına ait belirti ve bulgularla karakterize klinik bir durumdur. İnme tedavi ve profilaksisindeki gelişmelere rağmen, inme nedenli ölümler halen birçok ülkede 3. sırada yer almaktadır. İnme risk faktörleri arasında yaş, cins, ırk, aile öyküsü gibi değiştirilemeyen faktörler olmakla birlikte hipertansiyon, diabetes mellitus, kalp hastalıkları, hiperlipidemi ve obezite gibi değiştirilebilen faktörler bulunmaktadır. İnmenin patogenezinde ateroskleroz ön planda rol almaktadır. Aterogenez ve ateroskleroz oluşumunda inflamasyon önemli bir yer tutmaktadır. Visfatin ise son zamanlarda tanımlanan, obezite ve diabet ile ilişkisi olan, ayrıca proinflamatuar özellik gösteren yeni bir adipokindir. Bu çalışmada, visfatinin inmeyle ve inmenin diğer risk faktörleri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı.Çalışmaya 18 erkek 19 kadın olmak üzere toplam 37 inmeli hasta ve 19 erkek, 11 kadın olmak üzere toplam 30 sağlıklı kişi alındı. Hasta grubunda hastaneye giriş ile 5. günde visfatin düzeyleri ile kontrol gruplarında serum visfatin düzeyleri bakıldı.Visfatinin, lipit parametreleri, diabetes mellitus (DM), hipertansiyon, kalp hastalığı, karotis ve vertebral arter stenoz derecesi ile ilişkisi değerlendirildi. Ayrıca vücut kitle indeksi, bel/ kalça oranı ile ilişkisi incelendi.Visfatin düzeyleri hasta grubunda (19.3±7.3 ng/mL) kontrol grubuna (40.1±9.4 ng/mL) göre düşük bulundu (p<0.05). Hastaların çıkış visfatin düzeyi (27.4 ? 10.7 ng/mL), girişe (19.3 ? 7.3 ng/mL) göre yüksek bulundu (p<0.05). Visfatin ile obezite parametreleri ve inme risk faktörleri arasında anlamlı bir korelasyon saptanmadı (p>0.05).Visfatinin düzeyinin serebrovasküler olaylarda ve özellikle akut dönemde azalması, visfatinin proinflamatuar etkisinin dışında başka etkilerinin de olabileceğini düşündürmektedir. Olumlu etkileri olabileceğini söyleyebilmek için ise daha fazla ve geniş çalışmalar yapılması gerektiği kanaatindeyiz.
İskemik inme ile hava koşulları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
İnme, önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir ve ölüm nedenleri arasında üçüncü sıradadır. İnmelerin çoğunluğunu iskemik inmeler oluşturur. İnme ile hava koşulları ilişkisi, birçok hekimin ilgisini çeken bir konudur.Bu çalışmamızda iskemik inme ile hava basıncı, sıcaklık, bağıl nem, rüzgar hızı ve yönü gibi hava koşulları arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık.Çalışmamıza 01.01.2010 ? 31.12.2010 tarihleri arasında hastanemize yatırılan 128 iskemik inme olgusu alındı. Olgular, hastanemiz otomasyon sistemindeki epikrizleri ve görüntüleme raporları incelenerek belirlendi. Aylık olgu sayıları ile hava koşullarının aylık ortalama değerleri arasındaki ilişki, günlük olgu sayıları ile hem aynı güne ait hem de 1, 2 ve 3 gün öncesine ait hava koşulları ve bu hava koşullarındaki değişiklikler arasındaki ilişki değerlendirildi. İstatistiksel yöntem olarak ANOVA analizi, ki-kare, Sidak ve LSD testleri, kullanıldı. P?0,05 olması, istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Olgularımızın %53,9'u kadındı. Yaş ortalaması 72±10 yıl idi. Çalışmamızda aylık olgu sayıları ile aylık hava koşulları ortalamaları arasında ve günlük olgu sayıları ile aynı güne ait hava koşulları arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Önceki günlere ait hava koşulları ile ilişki değerlendirildiğinde; 3 gün önceki Maksimum Rüzgar Hızı ile olgu sayıları arasında anlamlı bir negatif korelasyon vardı. Hava koşullarında aynı gün içindeki değişiklikler ile günlük olgu sayıları arasında anlamlı bir ilişki olmadığı görüldü. Hava koşullarında ardışık günlerdeki değişiklikler ile ilişki değerlendirildiğinde ise son 24 saatteki basınç değişimi ile olgu sayıları arasında anlamlı bir negatif korelasyon olduğu görüldü.Sonuç olarak, Maksimum Rüzgar Hızının düşük olması 3 gün sonra ve hava basıncı değişiminin düşük olması da 24 saat içinde iskemik inme görülme olasılığını artırır.ANAHTAR SÖZCÜKLER: İskemik inme, hava koşulları, hava basıncı, sıcaklık, bağıl nem, rüzgar hızı, rüzgar yönü
Akut iskemik inmede ilk 24 saatte BFGF düzeyinin değerlendirilmesi
Akut İskemik İnmede Serum Fibroblast Büyüme Faktör Düzeyinin Değerlendirilmesi Giriş ve Amaç: İskemik inme, inmenin ölümcül alt tiplerinden birisidir. Bazik fibroblast büyüme faktörünün (bFGF) ilk olarak fibroblastlarda hücre bölünmesini uyarıcı bir faktör olarak tanımlanmıştır. bFGF, sinir hücrelerinin yaşamlarını sürdürmelerini sağlar, yeni damar yapımını, mezodermal şekillenmeyi, hücre bölünmesini, hücre göçünü uyarır ve yara iyileşmesini hızlandırır Anjiogenik, nörotropik ve damar genişletici özellikleri nedeniyle bFGF ilgi odağı olmuştur. Şu ana kadar iskemik inmeli hastaların serumunda bFGF'yi araştıran çok az çalışma vardır. Bu çalışma; iskemik inmeli hastalarda bFGF değerinin ve klinik durum ile serum bFGF arasındaki ilişkisinin değerlendirilmesini amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Klinik ve radyolojik olarak iskemik inme tanısı almış 96 hastada serum bFGF seviyelerini ölçtük. Yaş ve cinsiyet yönünden benzer 48 sağlıklı kişi kontrol grubuna dahil edildi. ELİSA yöntemiyle serumda bFGF ölçüldü. Bulgular: İskemik inmelilerde bFGF ile 6,6±8,8 pg/ml kontrol grubunda 4,6±4,3 pg/ml saptandı. İskemik inmeli hastalarda serum bFGF düzeyi ile NIHSS ( National Institutes of Health Stroke Scale) skoru arasında korelasyon bulunmadı (p>0.05). Çalışmamızdaki hastaların bFGF değerleri 6,6±8,8 pg/ml ve bu hastalardan eksitus olan 15 hastanın bFGF değerleri ise 5,9±5,4 pg/ml olarak saptandı ( p=0,361). NIHSS ile hs-CRP arasında orta düzeyde pozitif korelasyon mevcuttu. (r=0.413; p=0.011) NIHSS ile CRP arasında hafif düzeyde pozitif korelasyon mevcuttu. (r=0.275; p=0.006). NIHSS ile trigliserit arasında hafif düzeyde negatif korelasyon mevcuttu.(r=-0.235; p=0.004). iii İskemik inmeli hastalardaki bFGF düzeyleri ile kontrol grubundaki bFGF düzeyleri arasında muhtemel bir ilişkiyi ortaya koymak için yapılan korelasyon analizinde anlamlı bir ilişki ve korelasyon saptandı. (p=0.005). Tartışma: İskemik inmeden sonra artmış bFGF nöron koruyucu ve anjiogeneze neden olan mekanizmalardan birisi olabilir. Sonuç olarak bu çalışma akut dönemde iskemik inmeden sonra serum bFGF düzeyinde artış olduğu ve istatiksel olarak anlamlı olduğu saptandı. Bu hastalarda bFGF artışı, beyin hasarını azaltmaya yönelik koruyucu bir cevap olabilir veya anjiogenezle ilişkili olabilir. Anahtar Kelimeler: : Bazik Fibroblast Büyüme Faktörü, İntraserebral iskemi, Anjiogenez