Cerebrovascular disorders

122 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut iskemik stroke tanısında iskemik modifiye albümin'in erken tanısal değerliliğini araştırmak

Amaç: Çalışmamızda Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi acil servise başvuran yeni başlangıçlı, akut iskemik inme tanısında nörogörüntüleme yapılamayan merkezlerde tanı koymaya yardımcı olabilecek bir biyobelirteç bulmaktır. Bu biyobelirteç grubunda iskemik modifiye albümin düzeyinin erken tanısal değerliliğinin araştırdık. Yöntem: Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Acil Servisi'ne başvuran 28 akut iskemik inme tanısı almış hasta ile dışlama kriterlerini karşılayan 28 kontrol grubundan alınan kan serumundan ELİSA yöntemi ile iskemik modifiye albümin molekülü çalışıldı. Akut iskemik inme tanısı alan hastaların başvuru (0. Saat) ve 1. Saat kanları alınarak İMA düzeyleri çalışıldı. Bulgular: Hastaların 0.saat (14167±5793) İMA değerlerini kontrol grubu (12593±5037) İMA değerleri ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Hastanın 1.saat (14459±7056) İMA değerlerine bakıldığında kontrol grubu İMA değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır. Hastaların NIHSS skoru (ortalama:4,29±4,822, minimum:0, maksimum:21) ile İMA 0. Saat ve 1. Saat değerlerini karşılaştırdığımızda ise yine istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Yine çalışmamızda Oxford İnme Sınıflaması ile 0. Saat ve 1. Saat İMA değerleri karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Sonuç: Çalışmamızda akut iskemik inme hasta grubunun ortalama İMA değerleri ile kontrol grubunun ortalama İMA değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Bu bulgular sonucunda akut iskemik inmeden şüphelenilen hastalarda serum İMA değerlerinin, tanısal parametre olarak kullanması açısından çok merkezli ve geniş hasta grupları olan çalışmaların ortaya konması daha yönlendirici olacaktır. Anahtar Sözcük: Akut iskemik inme, iskemik modifiye albümin, serebrovasküler hastalık

Acil tıpSerebrovasküler bozukluklarSerebrovasküler dolaşım+4
Elif Yeniay Topkaç
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Kronik inmeli bireylerde üst ekstremiteye yönelik teknoloji destekli performans değerlendirme yöntemi ile klinik değerlendirme yöntemlerinin karşılaştırılması

Çalışmamızın amacı, kronik inmeli bireylerde üst ekstremiteye yönelik teknoloji destekli performans değerlendirme yöntemi ile klinik değerlendirme yöntemlerinin karşılaştırılmasıydı. Çalışmaya 18-65 yaş aralığında bulunan 22 inmeli olgu ve 35 sağlıklı olgu dâhil edildi. İnmeli olgulara sırasıyla Aktivite Kısıtlılık Ölçeği (ACTIVLIM)" ve "ABILHAND-İnme El Fonksiyonu Anketi" uygulanıp; "Fugl Meyer Üst Ekstremite Motor Değerlendirme Ölçeği (FM-ÜE)", "Wolf Motor Fonksiyon Testi (WMFT)", "Kol Eylem Araştırma Testi (ARAT)" ve "Akıllı Fizyoterapi Oyun Sistemi" değerlendirmeleri yapıldı. Sağlıklı olgularda ise sadece "Akıllı Fizyoterapi Oyun Sistemi" ile Global Kısıtlılık Haritası (GKH) ve Lokal Kısıtlılık Haritası (LKH) değerlendirmesi yapıldı. Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalamaları 56±8,19 yıl, sağlıklı olguların ise 55,77±6,41 yıl idi. Bulgular incelendiğinde inmeli olgularla sağlıklı olguların GKH total puanı istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterirken (p<0.05), LKH alt kategorileri ve toplam puanı hasta ve sağlıklılarda benzerdi (p>0.05). LKH total puanı ile FM-ÜE (r=0,69), ARAT (r=0,52), WMFT süresi (r=-0,67) ve puanı (r=0,58) arasında orta düzeyde anlamlı korelasyon bulundu (p<0,05). GKH total puanı ile Abilhand (r=0,60), Activlim (r=0,45), FM-ÜE (r=0,66), ARAT (r=0,48), WMFT süresi (r=-0,52) ve puanı (r=0,55) arasında orta düzeyde anlamlı korelasyon bulundu (p<0,05). Bu sonuçlar LKH ve GKH yöntemlerinin inmeli hastalarda üst ekstremite fonksiyonlarını değerlendirmede kullanılabileceğini göstermiştir. Teknoloji destekli değerlendirme yöntemlerinin alana daha fazla girmesinin objektif veriler sağlayarak değerlendirilen fonksiyonun standardizasyonuna katkı sağlayacağı düşünülmektedir.

Serebrovasküler bozukluklarTeknolojiÖlçekler+2
Gizem Murat
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Kronik inmeli hastalarda sanal gerçeklik eğitiminin ikili görev performansı, denge ve yürüme üzerine etkilerinin incelenmesi

Bu çalışmada kronik inmeli hastalarda robot yardımlı yürüme eğitimine ek olarak uygulanan sanal gerçeklik eğitiminin ikili görev performansı, denge ve yürüme üzerine etkisinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmaya 40-65 (57,93±5,91) yaş aralığında, Fonksiyonel Ambulasyon Sınıflaması (FAS)'na göre evre 3 ve üzerinde olan, Standardize Mini Mental Test (SMMT)'ten 24 ve üzerinde puan alan 30 kronik inmeli hasta dahil edildi. Hastaların demografik bilgileri kaydedildi ve değerlendirmeler tedavi öncesi ve sonrası 2 kez yapıldı. Hastaların ikili görev performansı ve yürüme hızı tek, kognitif ek görevli ve motor ek görevli olmak üzere 3 koşulda uygulanan 10 Metre Yürüme Testi (10MYT), denge seviyesi Berg Denge Ölçeği (BDÖ), düşme korkusu Uluslararası Düşme Etkinlik Ölçeği (UDEÖ), yürüme becerisi Fonksiyonel Yürüme Değerlendirmesi (FYD), mobilite durumu Rivermead Mobilite İndeksi (RMİ), günlük yaşam aktiviteleri Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçeği (FBÖ) ile değerlendirildi. Tüm hastalar 6 hafta boyunca haftada 5 gün 30 dk nörogelişimsel tedavi aldı. Kontrol grubundaki 15 hasta 45 dk'lık robot yardımlı yürüme eğitimini ve çalışma grubundaki 15 hasta robot yardımlı yürüme eğitimine ek olarak sanal gerçeklik eğitimini haftada 2 gün 6 hafta süre ile nörogelişimsel tedaviye ek olarak toplam 12 seans aldı. Tedavi sonrasında çalışma grubunda tek ve çift görevli yürüyüş hızları ve kognitif ikili görev performansı artarken (p<0,05), kontrol grubunda değişme bulunmadı (p>0,05). Her iki gruptaki hastaların denge, mobilite ve bağımsızlık seviyelerinin ise tedavi sonrasında arttığı görüldü (p<0,05). Sonuç olarak inmeli hastaların rehabilitasyonunda her iki uygulamanın da etkili olduğu, ancak sanal gerçeklik eğitiminin kognitif gelişimi destekleyerek tedavinin başarısını arttırabileceği sonucuna varıldı.

DengeGörev performansıHasta eğitimi+5
Büşra Kayabınar
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serebrovasküler olay sonrası hemipleji gelişen hastalarda üst ekstremite robotik rehabilitasyon etkinliğinin konvansiyonel rehabilitasyon ile karşılaştırılması

Amaç: Bu tek kör randomize, prospektif çalışmanın amacı; Hemiplejik hastalara uygulanan robot aracılı rehabilitasyonun (Serebrovasküler olay sebebiyle fonksiyonunu kaybetmiş olan tarafa robot yardımlı egzersiz yaptırılarak eski fonksiyonlarının kazandırılmaya çalışılması ) yaşam kalitesi, üst ekstremite ve genel motor fonksiyonlara, günlük yaşam aktivitelerine olan etkinliğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilimdalı poliklinik/ ayaktan tedavi birimine Nisan 2016 ile Nisan 2019 tarihleri arasında başvuran, 18-85 yaşları arasında, anamnez, fizik muayene ve radyolojik değerlendirmesi ile ilk Serebrovasküler olay (SVO) sonrası hemipleji tanısı almış, çalışmaya katılmayı kabul eden 37 hasta alınmıştır. Çalışmaya alınan hastaların demografik ve klinik verileri kayıt edildikten sonra randomize edilerek 2 gruba ayrılmıştır. Robotik rehabilitasyon grubuna 17, konvansiyonel rehabilitasyon grubuna 20 kişi dahil edilmiştir. Gruplardan biri konvansiyonel tedavi alırken diğer grup konvansiyonel tedaviye ek olarak robot aracılı rehabilitasyon almıştır. Konvansiyonel tedavi haftada 5 gün olacak şekilde 4 hafta boyunca uygulanan eklem hareket açıklığı, germe, güçlendirme, denge egzersizleri ve yürüme eğitimini içermektedir. Robot aracılı rehabilitasyon bu tedaviye ek olarak haftada 5 gün 30-45 dakika olacak şekilde düzenlenmiştir. Tüm hastalar tedavi başında ve 4. haftanın sonunda Brunnstrom motor evrelemesi, el kavrama ve parmak kas gücü, Modifiye Ashworth Skalası (MAS), inmeye özgü yaşam kalitesi ölçeği (SS-QOL- Stroke Specific Quality of Life Scale), Motor Aktivite Günlüğü-28 (MAG-28), Fugl Meyer Değerlendirme Ölçeği (FMDÖ), Purdue peg test, Minnesota el becerisi testi, Montreal bilişsel değerlendirme ölçeği (MOBİD), Nottingham genişletilmiş günlük yaşam aktiviteleri indeksi (NGGYA), Fonksiyonel bağımsızlık ölçeği (FBÖ), Fonksiyonel ambulasyon skalası (FAS) ve CES-Depresyon ölçeği ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Robotik rehabilitasyon grubundaki hastaların motor fonksiyon ölçekleri, genel fonksiyon, yaşam kalitesi, spastisite, ambulasyon ve bilişsel değerlendirme ölçekleri kontrol grubuna göre daha iyi sonuçlar alınmasına rağmen gruplar arasında anlamlı istatistiksel fark saptanmadı (p>0,05). CES – Depresyon Ölçeğinde ise robotik rehabilitasyon grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. (p=0,018). Sonuç: Araştırmamız sonucunda robotik rehabilitasyon grubunda konvansiyonel tedavi grubuna göre motor fonksiyon kazanımlarında artış olsa da anlamlı fark saptanmamıştır. Bununla birlikte hem konvansiyonel nörolojik rehabilitasyonun, hem de buna eklenen robotik rehabilitasyonun hemiplejinin yönetiminde etkili olduğu saptanmıştır. Avantajları göz önüne alındığında psikolojik iyileşme de sağlayabildiği için inme sonrasında robotik rehabilitasyon konvansiyonel tedavilere ek olarak kullanılabileceği düşünülmüştür. Robotik rehabilitasyon teknoloji ile birlikte ilerlemekte olan ve yeni teknolojiler ile çok daha etkili ve üstün yöntemlerin ortaya çıkmasının beklendiği bir alandır. Bu alanda yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır ve bu çalışmalar sayesinde yeni yöntemlerin kanıta dayalı tıp çerçevesinde klinikteki kullanımları mümkün olacaktır.

Fizik tedaviFizik tedavi yöntemleriHemipleji+7
Sahel Taravatı
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut iskemik inme ve geçici iskemik atak tanısında ve hastalıkların şiddetinde kan hemogram parametrelerinin önemi

Akut İskemik İnme Ve Geçici İskemik Atak Tanısında Ve Hastalıkların Şiddetinde Kan Hemogram Parametrelerinin Önemi Akut iskemik inmede hastalıkların tanı ve şiddetinin değerlendirilmesinde bir çok biyobelirteç araştırılmış ve araştırılmaya da devam edilmektedir. Geçici İskemik Atakla ilgili ise az sayıda çalışma vardır. Bu çalışma İskemik İnme ve Geçici İskemik Atak kliniği ile acil servise başvuran hastalarda kan hemogram parametrelerinin; hastalığın şiddeti, mortalitesi ve görüntüleme bulgularıyla olan ilişkisini incelemek amacıyla tasarlanmıştır. Prospektif olarak çalışmaya 261 iskemik inme ve 120 geçici iskemik atak hastası olmak üzere 381 hasta alınmıştır. SVO hastalarında; GKS Skoru düşük olanlarda RDW değerleri (p=0,001), NLR değerleri daha yüksek saptandı (p=0,043). NIHSS Skoru yüksek olanlarda RDW değerleri daha yüksek saptandı (p=0,008). İlk başvuruda Modifiye Rankin Skoru arttıkça RDW değerlerininde arttığı (p< 0,0001) saptandı. Aynı zamanda 1 ay sonraki Modifiye Rankin Skoru arttıkça RDW değerlerinin de arttığı (p<0,0001) saptandı. SVO ve GİA hastalarında; NIHSS Skoru yükseldikçe NLR ortalamasının (p=0,001), RDW ortalamasının (p=0,038) ve beyaz küre ortalamasının arttığı (p=0,006) saptandı. İlk başvuruda Modifiye Rankin Skoru arttıkça NLR ortalamalarının (p< 0,0001), RDW ortalamalarının arttığı (p=0,001) saptandı. Aynı zamanda 1 ay sonraki Modifiye Rankin Skorları arttıkça NLR ortalamalarının (p<0,0001), RDW ortalamalarının arttığı (p<0,0001) saptandı. BT' de enfarkt büyüklüğü arttıkça NLR değerlerinin de arttığı (p= 0,001) saptandı. Ayrıca beyaz küre ortalamalarının (p=0,050), NLR ortalamalarının (p= 0,010), MPV ortalamalarının da arttığı (p=0,032) saptandı. Boyun damar görüntülenmesinde % 50 üzeri darlık olan hastalarda NLR düzeyleri daha yüksek saptandı (p=0,020). İleri darlık olan hastalarda NLR ortalamalarıda daha yüksek saptandı (p= 0,045). 30 günlük mortaliteye bakıldığında; RDW düzeyleri yüksek olanlarda (p=0,001), NLR düzeyleri yüksek olanlarda (p<0,0001), MPV değerleri yüksek olanlarda daha fazla (p=0,043) mortaliteye sahip oldukları saptandı. Ortalamalara bakıldığında ölen hastalarda; hemoglobin değerleri (p<0,001), hematokrit değerleri düşük (p=0,003), beyaz küre sayıları (p=0,018), NLR değerleri daha yüksek (p<0,001), eritrosit sayıları daha düşük (p=0,023), RDW değerleri (p<0,001), troponin değerleri daha yüksek (p<0,001) saptandı. MPV, RDW, NLR gibi kolay elde edilebilen hemogram parametrelerinin inme ve GİA hastalarının prognozu hakkında öngörüsel değerler olarak acil servis pratiğinde gelecekte daha fazla kullanılabilir.

Beyin iskemisiGlasgow koma ölçeğiKan testleri+4
Ömür Aşık
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut iskemik inmede diffuzyon MR hacimleri, damar okluzyonu ve HIHSS skoru(National Institues of Healt Stroke Scales Scores) ile tutulan hemisfer arasındaki ilişki

AMAÇ: Ulusal İnme Sağlık Ölçeği Skalası (NIHSS) akut iskemik inmenin şiddetini belirlemede kullanılır. Yüksek NIHSS skoru genellikle intrakranyal arter okluzyonu ile ilişkilidir, ancak tutulan hemisferin damar okluzyonunu ön gördüren NIHSS skoruna etkisi bilinmemektedir. Çalışmamızda inmenin ilk 12 saatinde başvuran hastaların NIHSS skoru ve arteriyel okluzyon varlığı değerlendirildi. Bu çalışmanın amacı akut intrakranyal MR anjiografi ile belirlenen damar okluzyonunun, NIHSS skoru ile ilişkisinin sağ ve sol taraflı inmeli hastalar arasında farklı olup olmadığının araştırmaktır. Çalışmanın diğer bir amacı NIHSS skoru ile DWI lezyon hacmi arasındaki ilişkinin sağ ve sol taraflı inmesi olan hastalarda farklı olduğunu teyit etmektir.METOD: Bu çalışma, 2006-2009 yılları arasında Florence Nigtingale İnme Merkezi'ne inme başlangıcından 12 saat içinde başvuran ve DWI/PWI MR ve İntrakranyal MR anjiografi yapılmış olan 139 hastanın (Sağ hemisfer:59,Sol hemisfer:80) verilerinden retrospektif olarak yapıldı. Çalışmaya izole MCA enfarktı olan hastalar alındı.SONUÇ: Mean (± SD) NIHSS skoru 9,7 ± 6,7 idi. ROC Eğrisi ile arter tıkanıklığını ön gördüren NIHSS Cut-Off değeri sağ ve sol taraflı inme arasında hastalarda benzerdi. Sol taraf inmeli hastalarda damar okluzyonunu ön gördüren Cut-off noktası 8 (duyarlılık % 83, özgüllük % 84) idi. Sağ taraf inmeli hastalarda damar okluzyonunu ön gördüren Cut-off noktası 9 (Duyarlılık % 72, özgüllük % 72) idi .Akut NIHSS skoru ve akut DWI lezyon hacimleri (r = 0.44 sağ, r = 0.68 sol) arasında anlamlı bir ilişki bulundu. %50 üzerinde semptomatik damar darlığı olan hasta alt grubunda Cut-off NIHSS skoru her iki hemisfer için de 8 olarak saptandı. NIHSS skorları 0 ile 5 arasında olan hastalar için, sağ serebral lezyonların DWI hacmi, sol taraf inmeli hastalara (P = 0.002 hacmi,mean DWI hacmi solda 2,8 cm3, sağda 13,2 cm3 idi) göre daha fazlaydı.TARTIŞMA: Saptanmış olan Cut-Off NIHSS skorlarının damar oklüzyonunu ve %50'nin üzerinde damar darlığınıön gördürmesi nedeniyle, anjiyografik değerlendirme yapılamayan merkezlerde trombolitik tedaviye yönlendirme açısından destekleyici bir bulgu olarak kullanılabilir. Ancak bu Cut-Off NIHSS değerinin klinik kullanımda yer edinebilmesi için daha fazla sayıda hasta içeren çalışmalara ihtiyaç vardır.

Arteryel oklüzif hastalıklarDifüzyon manyetik rezonans görüntülemeKan damarları+5
Muhammed Nur Ögün
Demiroğlu Bilim University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut iskemik inmenin ilk 12 saatinde saptanan difüzyon-perfüzyon MR'daki mismatch varlığının giriş kan şekeri ve kan basıncı değerleri üzerindeki etkisi

Acil servise başvuran akut inme hastalarının yaklaşık %20-50'sinde hiperglisemi saptanmaktadır (1,2) ve bu hastaların çoğunda bilinen diyabetes mellitus (DM) hikâyesi yoktur (3). Acile girişte potansiyel kurtarılacak penumbral beyin dokusu olan hastalarda kan şekeri daha yüksek olabilir. Bu hastalara uygulanan insülin tedavisinin güvenli olup olmadığı tartışmalıdır. Benzer olarak acil servise başvuran %75 (4) ila %81 (5) akut inme hastasının kan basıncı yüksek saptanmaktadır ve yaklaşık %50'sinde hipertansiyon (HT) hikâyesi yoktur (5). Akut inmede saptanan yüksek kan basıncının nedeni tam olarak bilinmemektedir. Acile girişte potansiyel kurtarılacak penumbral beyin dokusu olan hastalarda daha yüksek kan basınçları ortaya çıkıyor olabilir. Bu nedenle de bu hastalara uygulanacak anti-hipertansif tedavi stratejisi belirsizdir.Bu çalışmada inmenin hiperakut dönemi olan ilk 12 saatinde başvurmuş hastaların giriş kranyal MR'ında saptanan DWI/PWI mismatch varlığı ile acilde ilk ölçülen giriş kan basıncı ve kan şekeri değerleri arasındaki ilişki araştırıldı.2006-2009 yılları arasında Florence Nightingale İnme Merkezi Veri Bankasına ardışık ve prospektif olarak kaydedilmiş hastaların verileri incelenerek istatistiksel analize alındı. Gözle karşılaştırılan difüzyon ve perfüzyon incelemelerindeki uyumsuzluk %20'den fazla olduğu takdirde mismatch varlığı olarak kabul edildi. Giriş kan şekeri düzeyi >140 mg/dl ve ?140 mg/dl; giriş kan basıncı düzeyi >140/90 mm Hg ve ?140/90 mm Hg olmak üzere kategorize edildi. Mismatch ile giriş kan şekeri ve kan basıncı arasındaki ilişki multivaryat lojistik regresyon analizi ile değerlendirildi. Yaş, cinsiyet, DM hikayesi, HT hikayesi, Hba1c düzeyi, DM tedavisi, anti-hipertansif kullanımı, giriş proksimal damar oklüzyonu gibi özellikler ile kan şekeri ve kan basıncıyla ilişkili olabilen diğer özellikler (acile giriş dakikası, NIH skoru, bilinç bozukluğu, inme tipi ve etyolojisi) analize alındı.Toplam 192 hastanın 87'si kadın, 105'i erkekti, yaş ortalaması 70 (SD:13) idi. Ortalama giriş kan şekeri değeri 137 mg/dl (SD:44), ortalama giriş sistolik kan basıncı 149 mm Hg (SD:29), diastolik kan basıncı 84 mm Hg (SD:14) idi. Yüz altı hastanın (%55) mismatch'i, 121 (%63) hastanın proksimal damar oklüzyonu vardı.Mismatch varlığının bütün grupta yüksek giriş kan şekeri düzeyini tahmin etme olasılığını gösteren odds oranı 2,507 (p=0,050, 95%Cl 0 1,000-6,286) idi. Stres hiperglisemisinin araştırıldığı, DM hastası içermeyen grupta ise odds oranı 3,801 (n: 132, %68) (p= 0,033, 95%Cl 1,110-13,015) idi. Bilinç bozukluğu (p ?0,0001), kardiyoembolik inme (p=0,037), bilinen AF (p=0,030), posterior sirkülasyon enfarkti (p=0,026) ve Hba1c (p =0,007) yüksekliği girişteki yüksek kan şekeri ile ilişkiliydi. İskemik inmenin ilk 12 saatinde başvuran hastalarda mismatch varlığının giriş kan basıncı değeri üzerinde anlamlı etkisi saptanmadı. Kadın cinsiyet (p=0,046) ve klinik sendromlardan total anterior sirkülasyon infarktı (TACİ) (p=0,010) akut kan basıncı yüksekliği ile ilişkiliydi.Çalışmamızda saptanan bulgular ?difüzyon/perfüzyon mismatch?, yani penumbral doku varlığı olan hiperakut iskemik inme hastalarının başvurularında hiperglisemi olma eğilimi olduğunu göstermektedir. Parenteral insülin tedavisinin güvenli olup olmadığı bu hasta popülasyonunda araştırılmalıdır. Girişteki kan basıncı yüksekliğinin mismatch varlığı ile ilişkili bulunmamış olması aynı bağlamda beklenin aksine şaşırtıcı bulunmuştur.

Difüzyon manyetik rezonans görüntülemeHiperglisemiKan basıncı+2
Selen Gür Özmen
Demiroğlu Bilim University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hemodiyaliz hastalarında atrial fibrilasyon sıklığı, atrial fibrilasyon ile ilişkili risk faktörleri ve tedavi yaklaşımının değerlendirilmesi

Giriş: Atrial Fibrilasyon (AF) normal popülasyonda en sık görülen aritmidir. Genel popülasyonda AF prevalansı %2.3 ile %3.4 arasında değişmektedir [1, 2]. AF varlığı yaşam kalitesini bozan bir faktör olmasının yanında kalp yetmezliği, serebrovasküler olay (SVO) gibi morbiditelere ve ölüme sebep olabilmektedir [3]. Kardiyovasküler hastalıklar kronik böbrek hastalıklarının en sık rastlanan ölüm nedenidir. Atrial fibrilasyon başta kalp yetmezliği ve tromboembolik olaylara yol açarak bu duruma katkıda bulunur. Son Dönem Böbrek Yetmezliği (SDBY) ve Hemodiyaliz uygulaması (HD) AF gelişiminde önemli bir risk faktörüdür [4] [5]. Bu hastalarda yaş, koroner kalp hastalığı varlığı, ekokardiyografik (EKO) anormallikler, kalp yetmezliği, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), hipertansiyon (HT), inme (SVO), düşük prediyaliz sistolik kan basıncı, HD tedavisinin süresi ve yöntemi haftada diyalize girme sıklığı, diyaliz süresi ve UF miktarı gibi çok sayıda faktörün AF gelişimi ile ilişkili olduğu gösterilmiştir [6-10] Genel popülasyonda antikoagülan kullanımının SVO gelişimini azalttığı bilinirken hemodiyaliz hastalarında ve antikoagülan kullanımı artmış hemorajik SVO ve majör kanama riski nedeniyle tartışmalıdır. Bu sebeple de AF hastalarında varfarin/antikoagülan kullanımının beklenenden düşük (yaklaşık %25) olarak bildirilmektedir [7, 11-13]. Türkiye 'de sıklığı ve tedavi yaklaşımını değerlendirmek üzere bu çalışmayı planladık. Gereç ve Yöntem: Ankara ilindeki 3 diyaliz merkezinde Mayıs /2021 ile Mayıs/2023 arasında HD e girmiş hastaların dosya ve sistem kayıtları retrospektif olarak ele alındı. Düzenli kayıtları olan 405 hasta çalışmaya dahil edildi. Hasta, AF varlığı ve tipi (paroksismal, persistan/permanent açısından değerlendirildi. Tüm hastaların demografik özellikleri, HD parametreleri, eşlik eden hastalıkları, kullandıkları ilaçları gözden geçirildi. Bulgular: Çalışmamızda AF sıklığı %12,8 olarak tespit edildi. AF tipleri değerlendirildiğinde; paroksismal 17 (%4,2), persistan/permanent 35 (%8,6). Hastaların 165' i (%40,7) kadın; 240'ı (%59,3) erkekti. Ortalama yaş 62,3±13,9 ve ortanca yaş 64'tü. SDBY sebepleri incelendiğinde: 184 (%45,7) hasta HT, 126 (%31,3) hasta DM, 27 (%6,7) hasta glomerülonefrit (GN), 18 (%4,5) polikistik böbrek hastalığı (PKBH), 6 (% 1,5) piyelonefrit, 6 (%1,5) hasta amiloidoz olarak görüldü. Eşlik eden hastalıkları incelendiğinde: 173 (%42,7) hastada DM, 351 (%86,7) hastada HT, 88 (%21,7) hastada kronik kalp yetmezliği (KKY), 200 2 (%49,4) hastada koroner arter hastalığı (KAH) görüldü. 310 (%78,9) hastanın haftada 3 defa HD'ye girdiği ve ortalama HD süresinin ortalama 4 saat ve UF miktarının ise ortalama 2996±979,7 olduğu görüldü. Hastaların diyaliz öncesi ortalama sistolik kan basıncı 133,9±20,3 mm/Hg idi. 18 hastanın EF <%40 idi. 205 (%50,6) hasta betablokör kullanmaktaydı. Antikoagülan kullanan 44 (%10,9) hasta olup bunların 26 (% 6,4)'sı varfarin kullanıyordu. Antikoagülan kullanımı AF tipine göre değerlendirildiğinde antikoagülan kullanımının paroksismal AF'si olan hastalarla kıyaslandığında persistan/permanent AF'si olan hastalarda anlamlı seviyede daha sık olduğu görüldü 3(%15) e 17(%85) p:0,032. CHADS-VASC2 skorları değerlendirildiğinde antikoagülan alan grupta ortalama değerin anlamlı daha yüksek olduğu görüldü 4,2±1,5 a 3±1,4 p:0,004 olarak görüldü. Sonuç: Hemodiyaliz hastalarında atrial fibrilasyon sıklığı genel p0pülasyona oranla yüksektir. Bu hastalarda yaş, diyaliz öncesi sistolik kan basıncı ve ultrafiltrasyon miktarı AF ile ilişkili görünmektedir. Oral antikoagülan kullanımının genel popülasyona göre daha düşük saptandığı AFli hemodiyaliz hastalarının etkin değerlendirilebilmesi için daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Hemodiyaliz, Atrial Fibrilasyon, Serebrovasküler Olay, Oral Antikoagülan, Varfarin

AntikoagülanlarAtriyal fibrilasyonDiyaliz+7
Enver Dablan
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda stereotaktik serebroventriküler yöntemle uygulanan albumin, mannitol, hipertonik sodyum klorür, gliserin ve dekstranın deneysel beyin ödemine etkilerinin karşılaştırmalı değerlendirilmesi

Amaç: Deneysel kafa travması oluşturulan ratlarda gelişen beyin ödemi ve hasara karşı serebroventriküler olarak uygulanan albumin, mannitol, hipertonik NaCl, gliserin ve dekstran gibi hiperonkotik/hiperosmotik ajanların ödemli dokudaki etkilerinin karşılaştırmalı değerlendirilmesi hedeflenmiştir.Materyal ve Metod: Çalışmada ağırlıkları 200-250 g arasında değişen 54 adet Spraque-Dawley cinsi dişi sıçan kullanıldı. Her biri 9 adet sıçan içeren 6 deney grubu oluşturuldu. Bütün sıçanlara kafa travması oluşturuldu ve tedavi gruplarına ilaçlar travmadan sonra 2 mikrolitre dozunda 6'ıncı, 12'inci ve 24'üncü saatlerde stereotaktik olarak serebroventriküler yolla verildi. Travmadan 48 saat sonra sıçanlar sakrifiye edilerek beyin dokuları hasarsız olarak çıkarıldı. Travma uygulanan sol hemisferden GSH, NO, MDA, TNF-? ve IL-1ß analizleri yapıldı.Bulgular: Kontrol grubuna göre, albumin, mannitol, %3 NaCl ve gliserin tedavi gruplarında GSH düzeyinin ileri derecede arttığı, beyin ödeminin ve lipid peroksidasyonun son ürünü olan MDA'nın değişik oranlarda azaldığı görüldü. Ayrıca %3 NaCl tedavi grubunda NO düzeyinin de düştüğü saptandı. Travmanın proinflamatuar nitelikteki iki sitokini olan TNF-? ve IL-1ß analizinde; IL-1ß'nın tüm tedavi gruplarında anlamlı oranda düştüğü, TNF-? düzeylerinde ise anlamlı fark bulunmadığı belirlendi.Sonuç: Bu çalışmada, kafa travması oluşturulan sıçanlarda gelişen beyin ödeminin ve oksidatif stresin neden olduğu sekonder beyin hasarının tedavisinde hiperonkotik/hiperosmotik ajanların günümüzdeki tedavi yöntemlerine seçenekler sağlayabileceği düşünülmektedir.Anahtar Kelimeler: Kafa travması, Albumin, Mannitol, NaCl, Gliserin, Dekstran.

AlbüminlerBeyin ödemiDekstranlar+7
Tuncay Ateş
İnönü University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Total anterior sirkülasyan infarktı olan hastaların risk faktörleri, klinik, etyolojik özellikleri ve cinsiyetler arasındakı farklılıklar yönünden değerlendirilmesi

Total Anterior Sirkülasyan İnfarktı Olan Hastaların Risk Faktörleri, Klinik, Etyolojik Özellikleri ve Cinsiyetler Arasındakı Farklılıklar Yönünden Değerlendirilmesi

Cinsel kimlikEnfarktüsEtyoloji+4
Yusuf İnanç
İnönü University
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Afazili bireylerin yaşam kalitesi düzeylerinin ve etkileyen faktörlerin belirlenmesi

Afazi, beyinde meydana gelen bir hasarın dil dominant hemisferi etkilemesi sonucu ortaya çıkan, bireyin dili anlaması, üretmesi ve kullanmasında neden olan bir iletişim bozukluğudur (Lapointe, 2004; Papathanasiou, Coppens, Potagas, 2012). Afazi sonrasında bireyin yaşam kalitesi azalmaktadır. Yaşam kalitesinin iyi bir şekilde belirlenmesi afazi müdahalesinin etkililiğini arttırmaktadır. Türkiye'de afazili vakaların yaşam kalitesi düzeylerini ve etkileyen faktörleri belirleyen bir çalışma bulunmamaktadır. Bu nedenle bu çalışmanın amacı afazili bireylerin yaşam kalitesini ve yaşam kalitesini olumlu ya da olumsuz etkileyen faktörleri belirlemektir. Çalışmaya Anadolu Üniversitesi Dil ve Konuşma Bozuklukları Araştırma ve Uygulama Merkezi'ne (DİLKOM) ve Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Bölümü'ne başvuran 50 erişkin afazili birey dahil edilmiştir. Katılımcıların bilgilerini içeren katılımcı bilgi formu ve sağlık bilgilerini içeren sağlık bilgi formu doldurulmuştur. Çalışmaya katılan bireylere 'Afazi Dil Değerlendirme Testi (ADD), 'Beck Depresyon Ölçeği' ve 'SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği' uygulanmıştır. Araştırmanın sonucunda SF-36 ve Beck Depresyon Ölçeği ile SAQOL-39-TR arasında korelasyon bulunmuştur. Katılımcıların SAQOL-39-TR ölçeğinden ve alt alanlarından aldıkları puanlarının yaş, cinsiyet ve inme üzerinden geçen süre gibi potansiyel belirleyici faktörlerine göre farklılaşmadığı saptanmıştır. Eğitim düzeyi, okuma alışkanlıkları ve evde yaşayan kişi sayısı değişkenler ile katılımcıların SAQOL-39-TR ölçeğinin bazı alt alanlarından aldıkları puanları arasında anlamlı bir farklılık bulunmuştur.

AfaziBeck Depresyon ÖlçeğiCinsel kimlik+5
Özlem Oğuz
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karotis arter stenozuna bağlı inme geçiren hastalarda revaskülarizasyon yöntemlerinin erken komplikasyonları.

KOMPLİKASYONLARIGiriş ve Amaç: İnme hastayı sosyal hayattan soyutlayan ve ölüm nedenleri arasında 3.sırada yer alan bir hastalıktır. Karotis arterin oklüzif hastalığı tüm inmelerin %10-20'sinin patofizyolojik kaynağıdır. Karotis arterin oklüzif hastalığında karotisanjiyoplasti ve stent uygulama karotid endarterektomiye oranla daha az invazif olan biralternatiftir. Serebral koruma sistemlerinin gelişmesi ile bu işlemin uygulanabilirliği vegüvenirliği artmıştır.Bu çalışmada amacımız karotis arter stenozuna bağlı iskemik inme ve/veyageçici iskemik atak ile başvuran hastalarda inme tekrarını önlemeye yönelik yapılanrevaskülarizasyon tedavi yöntemlerinin erken dönem komplikasyonlarının analiziniyapmaktır.Materyal ve Metot: Çalışmamıza 2006 yılı Ocak ayı ile 2013 Ocak ayı arasında İnönüÜniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi Nöroloji Kliniğine geçici iskemikatak, vertigo, amourozis fugax ve inme nedeni ile başvuran ve karotis arter stenozusaptanan, radyoloji kliniği tarafınca karotis artere stent uygulanan 40 hasta ve beyincerrahisi kliniği tarafınca karotis endarterektomi uygulanan 70 hasta çalışmaya alındı.Karotis endarterektomi yapılan ve karotis artere stent uygulanan hastalarda işlemöncesi karotis arter stenozu için majör risk faktörü kabul edilen hiperlipidemi,HT, DM,KAH, CABG ve sigara kullanımı sorgulandı.Karotis endarterektomi ve karotis artere stent uygulanan hastaların işlemsırasındaki ve işlem sonrası 1 ay içerisindeki erken dönem komplikasyonları incelendi.Komplikasyon olarak inme, ölüm, hipotansiyon, geçici iskemik atak, intrakranialhemoraji, amourozis fugax, hiperperfüzyon sendromu, bradikardi, diseksiyon, hematom,anevrizma, yara yeri enfeksiyonu, miyokart enfarktüsü, hipertansiyon, kranial sinirparalizi ve asistoli değerlendirmeye alındı.Bulgular: İki grup arasında erken dönem komplikasyonlardan inme, hipotansiyon vebradikardi yönünde anlamlı farklılık saptandı. Ölüm, geçici iskemik atak, intrakranialhemoraji, hiperperfüzyon sendromu, diseksiyon, hematom, yara yeri enfeksiyonu,hipertansiyon, kranial sinir paralizi ve asistoli arasında iki grup arasında anlamlıfarklılık saptanmadı. Amourozis fugax, anevrizma ve miyokart enfarktüsü her ikigruptada görülmedi.Sonuç: Erken dönem komplikasyonları değerlendirildiğinde; karotis artere stentuygulanması, karotis endarterektomiden daha güvenli değildir ve daha iyi sonuçlarsağlamaz. Gelişen malzeme teknolojisi ve emboli koruma cihazlarının kullanımıylakarotis arter stent uygulamasının, tüm hasta gruplarında sonuçların daha iyi olmasınısağlıyacaktır. Gelecekte, karotis endarterektomiden ziyade karotis arter stentuygulamasından fayda görecek hastaların belirlenmesi için hasta sayısının fazla olduğuyeni çalışmalara ihtiyaç vardır.

Endarterektomi-karotidKarotis arterleriKarotis stenozu+4
Sibel Aydın
İnönü University
2013
20
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut inme hastalarında omuz subluksasyonunun önlenmesinde kinesio-taping etkinliğinin elektrik stimülasyonu ile karşılaştırılması

Amaç: Akut inme hastalarında, Kinesio Taping® uygulamasının glenohumeral subluksasyonu engellemedeki etkisini elektrik stimülasyon uygulamasıyla karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Akut inmeye bağlı hemipleji gelişmiş olan 44 hasta rastgele yöntemle bantlama (n=22) ve stimülasyon (n=22) gruplarına ayrıldı. Gruplara 3 haftalık tedavi sürecinde Bobath erken dönem egzersizleriyle birlikte bantlama grubunda omuza 3 günde bir Kinesio bantlama, stimülasyon grubunda ise M. Supraspinatus ve M. Deltoideus'un arka parçasına NMES uygulandı. Hastaların tedavi öncesi ve sonrası her iki omuz karşılaştırmalı grafileri oturur pozisyonda çekildi. Omuz subluksasyonu, vertikal mesafe ölçümü ve total asimetrinin hesaplandığı yöntemlerle değerlendirildi. Ağrı değerlendirmesi VAS ile, kas tonusu değerlendirmesi MAS ile, GYA değerlendirmesi Bİ ile ve üst ekstremite motor değerlendirmesi ise Brunnstrom evrelemesiyle yapıldı. Bulgular: Tedavi öncesi gruplar arası demografik, radyolojik ve klinik değerlendirme parametrelerinde anlamlı fark yoktu (p>0,05). Tedavi sonrası gruplar arası radyolojik değerlendirmede stimülasyon grubunun total asimetri değerlerinde bantlama grubuna göre anlamlı azalma tespit edilirken (p<0,05) vertikal mesafe ölçümlerinde fark bulunmadı (p>0,05). Grup içi değerlendirmede ise stimülasyon grubunda anlamlı fark bulunurken (p<0,05) bantlama grubunda anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). GYA değerlendirmesinde stimülasyon grubunda Bİ'de bantlama grubuna göre anlamlı iyileşme tespit edildi (p<0,05). VAS'ta tedavi öncesine göre grup içi ve gruplar arası değerlendirmede anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). MAS'ta ise grup içi değerlendirmede tedavi öncesine göre bantlama grubunda anlamlı artış olurken (p<0,05), stimülasyon grubunda anlamlı fark oluşmadı. Gruplar arası değerlendirmede de tedavi sonrası anlamlı fark bulunamadı (p>0,05). Sonuç: Akut inme hastalarında GHS'nin önlenmesi amacıyla tedavide Bobath yaklaşımı ve omuz koruma stratejilerine ek olarak NMES'in yer almasının GHS'yi önlemede etkili bir yöntem olduğu kanısına varıldı. Kinesio bant uygulamasının ise tek başına GHS'yi engellemede yeterli olmadığı ancak uygulanan diğer tedavi yöntemlerine yardımcı olarak kullanılabileceği kanısına varıldı.

Elektrikle uyarmaFizik tedaviSargılar+1
Egemen Kızılay
İnönü University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel iskemi reperfüzyon hasarı oluşturulmuş sıçan beyin dokusunda TRPA1 ve TRPC1 kanalları üzerine BRL37344'ün etkilerinin incelenmesi

Beynin bir bölgesinin kan akımının durması ile beslenmesinin bozulması sonucu nörolojik defisite neden olan iskemik serebrovasküler hastalık ciddi bir nörolojik sorundur ve dünyadaki sakatlık veya ölümün önde gelen nedenidir. İskemi sonrası Na-K ATPaz pompasının bozulmasına bağlı gelişen sitotoktik ödemi anaerobik glikolize bağlı oluşan laktik asidoz, hücre içi kalsiyum artmasına bağlı proteaz ve fosfolipaz aktivasyonu, fosfolipaz aktivasyonu ile serbest radikallerin oluşması nöronal hasardan sorumlu tutulsa da nöronal harabiyetin mekanizması ve patogenezi tam olarak aydınlatılamamıştır. Seçici olmayan katyon kanalları ile sağlanan hücre içine iyon akışı nöronal hücre ölümünden sorumlu tutulmaktadır. TRP ailesinin iskemik inmede aşırı eksprese edildiği ve Ca2+ aracılı nekrotik ve apoptotik hücre ölümünde rol oynadığı düşünülmektedir. Bu çalışmada deneysel iskemi-reperfüzyon hasarı oluşturulan sıçan beyin dokusunda TRPA1 ve TRPC1 serum düzeyleri ve immünreaktivitesi üzerine BRL37344'ün etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 8-12 haftalık 35 adet Spraque-Dawley cinsi erişkin erkek sıçanlar rastgele 5 gruba ayrılacak şekilde kullanıldı. Kontrol, Sham, BRL37344, iskemi-reperfüzyon ve iskemi-reperfüzyon + BRL37344 olarak gruplar oluşturuldu. Kontrol grubundaki sıçanlara deney süresi boyunca herhangi bir işlem yapılmadı. BRL37344 grubuna dekapite edilmeden 120 dakika önce tek doz 5 mcg/kg BRL37344 uygulandı. İskemi-reperfüzyon ve Sham gruplarındaki sıçanların tamamına ise cerrahi işlem uygulandı. Deney sonunda tüm gruptaki sıçanlar ketamin (75 mg/kg) + xylazine (10 mg/kg) i.p. uygulanarak dekapite edildi. Sıçanlardan kan alındı ve dekapitasyonun ardından beyin dokuları hızla çıkarıldı. TRPA1 ve TRPC1 immünohistokimyasal boyama, apoptoz için TUNEL boyama yapıldı. Alınan kanlar santrifüj edilerek alınan serumlar ependorf tüplerde ELİSA (TAS, TOS, TRPA1, TRPC1) çalışması için -80 °C'de çalışma gününe kadar saklandı. Tüm gruplarda TAS, TOS, TRPA1 ve TRPC1 serum seviyelerini ölçmek için yapılan biyokimyasal incelemelerde; kontrol, sham ve BRL37344 gruplarında sonuçlar benzerdi. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında İR grubunda TOS, TRPA1 ve TRPC1 seviyelerinde istatiksel olarak anlamlı derecede bir artış varken TAS seviyesinde istatistiksel olarak anlamlı derecede azalma izlendi. İR grubu ile karşılaştırıldığında İR+BRL37344 grubunda ise TOS, TRPA1 ve TRPC1 seviyelerinde istatiksel olarak anlamlı derecede bir azalma varken TAS seviyesinde istatistiksel olarak anlamlı derecede artma izlendi. Işık mikroskobu altında TRPA1 ve TRPC1'in immünohistokimyasal incelemesinde, immünreaktivite kontrol, sham ve BRL37344 gruplarında benzerdi. Kontrolle karşılaştırıldığında İR grubunda anlamlı bir şekilde artış gözlendi. İR grubuyla karşılaştırıldığında İR+BRL 37344 grubunda TRPA1 ve TRPC1 immünreaktivitelerinde istatiksel olarak anlamlı bir azalma izlendi. İskemi reperfüzyon hasarı sonrası meydana gelen nöronal hasarın nedenleri hâlâ tam olarak aydınlatılamamış olsa da mevcut çalışmadan elde edilen bulgular TRPA1 ve TRPC1 katyon kanallarının nöronal hasarda önemli bir rol oynayabileceğini ve bu kanallar üzerine BRL37344'ün koruyucu etkisinin olabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Beyin, iskemi reperfüzyon hasarı, TRPA1, TRPC1, BRL37344

BeyinEnzime bağlı immünosorbent testiHayvan deneyleri+6
Müdile Alataş
Fırat University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut serebrovasküler hastalık tanısı ile takip edilen hastalardaki sıvı elektrolit dengesizliklerinin retrospektif olarak incelenmesi

İnme; aniden ortaya çıkan fokal ya da global serebral disfonksiyona yol açan, vasküler neden dışında görünen farklı bir sebebi olmayan, yirmi dört saat veya daha uzun süren ya da ölüme sebep olan klinik durum olarak tanımlanmaktadır. Elektrolit bozuklukları inmenin akut fazının sonucu üzerinde olumsuz etkilere sahip olabilmekte ve bu sebeple elektrolit bozukluğunun erken tespiti ve tedavi edilmesi son derece önemli olarak görülmektedir. Çalışmamızın amacı inme alt tipleri ile elektrolit imbalansı arasındaki ilişkiyi incelemektir. Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi'ne 1.03.2017-1.03.2022 arasında başvurup akut serebrovasküler hastalık tanısı alan 128 hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Hastaların demografik özellikleri, hastane başvuru saatleri, radyolojik görüntülemeleri, sodyum, potasyum, klor, glukoz, üre, kreatinin, hemogram, ek hastalıkları, vital bulguları (ateş, nabız, tansiyon değerleri, parmak ucu saturasyonu, solunum sayısı ve GKS Skoru) ve klinik seyirleri retrospektif olarak incelenmiştir. Çalışmamızda hiponatremik olan hastaların 11 tanesi (%57,9) iskemik, 8 tanesi (%42,1) hemorajik serebrovasküler hastalığı olan grupta olup her iki hasta grubunda ortalama sodyum değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark çıkmamıştır. Hipokalemik hastaların 3 tanesi (%75) iskemik grupta, 1 tanesi (%25) hemorajik grupta olup her iki hasta grubunda ortalama potasyum değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark çıkmamıştır. Hipokloremi saptanan hastaların ise 5 tanesi (%62,5) iskemik, 3 tanesi (%37,5) hemorajik grupta yer almakta olup her iki hasta grubunda ortalama klor değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark çıkmamıştır. Sonuç olarak akut serebrovasküler hastalıklarda elektrolit değişikliklerini incelediğimiz bu çalışmada hemorajik tip ve iskemik tipteki serebrovasküler hastalıklarda elektrolit imbalansları anlamlı sonuç vermemiştir. Çalışmamız literatürdeki çoğu çalışma ile paralel sonuçlar göstermektedir.

Retrospektif çalışmalarSerebrovasküler bozukluklarSerebrovasküler dolaşım+2
Onur Sezer
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Master'sOpen AccessTR

İnmeli hastalara bakım veren bireylerin kişilik özelliklerinin bakım verme yükü ve tükenmişlik düzeylerine etkisi

Araştırma inmeli hastalara bakım veren bireylerin kişilik özelliklerinin bakım verme yükü ve tükenmişlik düzeylerine etkisini belirlemek amacıyla tanımlayıcı olarak yapıldı. Araştırmanın evrenini Bursa Çekirge Devlet Hastanesi Palyatif Bakım Merkezi ve Nöroloji Kliniği'nde Ağustos-Ekim 2019 tarihleri arasında bu kliniklere başvuran inme teşhisli hastalara bir süredir bakım veren hasta yakınları oluşturdu. Araştırmanın örnekleminde ise; bu kliniklere başvuran inme teşhisli hastalara bir süredir bakım veren 90 gönüllü hasta yakınları yer aldı. Araştırmanın verileri, araştırmacılar tarafından hazırlanan bilgi toplama formu, Bakım Verme yükü Ölçeği, Tükenmişlik Ölçeği ve 10 Maddeli Kişilik Ölçeği kullanılarak, bakım verici bireyler ile yüz yüze görüşme şekline toplandı. İstatistiksel analizler IBM SPSS Statistics 23 istatistiksel analiz programı kullanılarak yapılmıştır. Verilerin normal dağılıma uygun olup olmadıkları Shapiro-Wilk testi ile test edilmiştir. Normal dağılan değişkenler ortalama±standart sapma olarak verilirken, normal dağılıma uymayanlar medyan (minimum-maksimum) olarak verilmiştir. Normal dağılıma uymayan verilerin iki bağımsız grup arasında karşılaştırılmasında Mann-Whitney U testi kullanılmıştır. İkiden fazla grup olması durumunda Kruskal-Wallis testi kullanılmış olup, anlamlılık bulunması durumunda ikili karşılaştırmalar Mann-Whitney U testi ile yapılmıştır. Kategorik değişkenler n ve yüzde değerleri ile verilmiştir. Anlamlılık düzeyi α=0,05 olarak kabul edilmiştir. Çalışmada kişilik özelliklerinin bakım yükü ve tükenmişlik düzeylerine etkisi vardır sonucu çıkmıştır. Bakım yükü puanı ile kişilik özellikleri alt ölçekleri olan yumuşak başlılık ve duygusal dengelilik puanları arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon bulunmuştur. Tükenmişlik puanı ile, kişilik özellikleri alt ölçekleri olan duygusal dengelilik ve sorumluluk puanları arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon bulunmuştur.

Bakım verenlerBakım verme yüküHasta bakımı+4
Özge Baştürk
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serebrovasküler olay, menenjit, depresyon, akut kafa travması hastalarında ve futbolcularda (kronik kafa travması) ön hipofiz fonksiyonlarının prospektif olarak değerlendirilmesi

The Prospective Evaluation of Anterior Pituitary Functions in Cerebrovascular Event, Meningitis, Depression, Acute Head Trauma Patients and in Football Players (Chronic Head Trauma)

Adrenokortikotropik hormonBüyüme hormonuDepresyon+7
Mehmet Doğan
Gaziantep University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Iskemik inme geçiren 45 yaş altı hastalarda protrombotik gen mutasyonlarının önemi

İskemik inme, insidansı yaşla birlikte artan, genetik ve çevresel faktörlerin etkilediği kompleks multifaktöryel bir bozukluktur. İnmenin yol açtığı yaşamsal ve sosyoekonomik kayıp göz önüne alındığında, inme risk faktörlerinin detaylı olarak belirlenerek, prevalansının ve insidansının azalmasına yönelik çalışmalar temel oluşturmaktadır. Bütün inmelerin % 4-10 kadarı gençlerde görülür Genç iskemik inmeli hastalarda etyolojik faktörler ileri yaş popülasyonuna oranla daha heterojen olup vakaların %15-40'ında neden bulunamamaktadır. Yakın geçmişte, protrombotik gen mutasyonlarının gençlerdeki iskemik inme için bir risk faktörü olabileceği ifade edilmiştir. Fakat bu mutasyonların gerek iskemik gerekse hemorajik inmedeki rolü hala tartışmalı bir konudur. Vaka kontrollü olarak gerçekleştirilen çoğu çalışmada protrombotik gen mutasyonuyla inme arasında müspet bir bağlantının olduğu öne sürülmesine rağmen, bu durum geniş çaplı vaka kontrol çalışmalarında teyit edilmemiştir. Örnek sayısının az olması, etnik grupların ve kullanılan yöntemlerin çeşitliliği, alınan sonuçlardaki farklılıklara katkı sağlamış olabilir. Daha önce gerçekleştirlen çalışmaların çoğu bu protrombotik mutasyonlardan FV Leiden, MTHFR C677T ve Protrombin G20210A üzerinde yoğunlaşmıştır. Bildiğimiz kadarıyla genç iskemik inmeli hastalarda protrombotik gen polimorfizimlerinin çoklu mutasyonlarının sıklığının araştırıldığı çalışma sayısı son derece azdır. Bu çalışmanın amacı, genç iskemik inmeli hastalarda multipl protrombotik gen mutasyonlarının (Faktör V Leiden (G1691A) ve Faktör V H1299R, MTHFR C677T ve MTHFR A1298C, Protrombin G20210A, PAI-1 4G/4G ve PAI-1 4G/5G) kontrol grubuyla karşılaştırmalı olarak sıklığını araştırmaktı. Çalışmaya 45 yaş altında genç iskemik inmeli 93 hasta ve 43 sağlıklı kontrol alındı. Çalışma sonucunda Faktör XIII V34L, MTHFR A1298C ve MTHFR C677T gibi bazı protrombotik mutasyonlar, her iki grupta da yüksek oranda saptandı. Ancak hasta grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. (P>0.05). Bu sonuçlar tekrar göstermiştir ki genç iskemik inme etiyopatogenezinde protrombotik gen mutasyonlarının etkisi ile ilgili olarak daha geniş gruplarda çalışmalara ve daha detaylı araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

GenlerMutasyonPolimorfizm-genetik+2
Fatih Demir
Gaziantep University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Esansiyel trombositozda transkranial doppler ultrasonografi ile beyin kan akım hızı ve mikroembolik sinyallerin tespiti

ESANSİYEL TROMBOSİTOZDA TRANSKRANİAL DOPPLER ULTRASONOGRAFİ İLE BEYİN KAN AKIM HIZI VE MİKROEMBOLİK SİNYALLERİN TESPİTİ Giriş-Amaç: Myeloproliferatif sendromlardan biri olan esansiyel trombositoz (ET), kendini izole trombositoz ve trombohemorajik komplikasyonlarla gösterir. Tedavi ile ET'da trombohemorajik komplikasyonları önlemek ve mikrovasküler semptomları azaltmak amaçlanmaktadır. 2013 yılında ET ile serebrovasküler hastalık arasında ilişkiyi inceleyen bir çalışmada, ET 'un erken tanı ve tedavisinin serobrovasküler hastalıkları önleyebileceği üzerinde durulmuştur. Biz de bu noktada artmış mikroemboli riski var mıdır? Sorusu na cevap aramak için transkranial doppler ultrasonografi (TCD) ile beyin kan akım hızı ölçümleri ve mikroembolik sinyallerin (MES) sağlıklı insanlar ile ET' lu hastalarda karşılaştırdık. Materyal-Metod: Takibimizdeki ET hastalarından çalışmaya alınma kriterlerine uygun ve gönüllü olan 40 kişiyle; yaş, cinsiyet ve vücut kitle indeksi (VKİ) bakımından benzer olan 40 kişiden oluşan kontrol grubunun karşılaştırıldığı kesitsel bir çalışma yapıldı. Çalışmaya alınan kişilere TCD ile MES leri ve beyin kan akım hızı parametreleri incelendi. MES leri etkilediği bilinen ve etkileyebilecek olan komorbiditeler (diyabetes mellitus, atrial fibrilasyon, anlamlı karotis darlığı, 65 yaşından büyük olmak) dışlama kriterleri olarak değerlendirildi. Hastanın sağlığını etkilememek ve etik nedenlerden dolayı mevcut tedavi altında iken ölçümleri yapıldı Bulgular: ET'lu hasta grubu ve kontrol grubu TCD ile MES tespiti açısından karşılaştırıldığında; sağ orta serebral arter (MCA-R) ölçümünde MES'ler ET'lu hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptanmıştır (p: 0.005). MES saptananların % 18,1 trombosit (PLT) değeri 400.000'in altında, %72,7 PLT değeri 400.000-1.000.000 ve %9,09 ise PLT değeri 1.000.000'un üstünde saptandı. ET'lu hasta grubu ve kontrol grubu TCD ile beyin kan akım hızı parametreleri açısından karşılaştırıldığında ise; MCA-R'da diastolik akım hızı ET'lu grupta kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük saptandı (p<0.005). MCA-R'da pulsatil index, rezistans index, sistolik /diastolik oran ve MCA-L'da pulsatil index, rezistans index, sistolik /diastolik oran, ortalama kan akım hızı, sistolik akım hızı ise ET grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0.005). Sonuç: TCD ile saptanan MES lerin ET'lu hastalarda tedavi altında olmasına rağmen daha fazla gözlenmekte olduğunu, ET'un serebrovasküler hastalıklar açısından daha yakından izlenmesi gerektiğini ve risk altındaki kişilere klasik tedaviye ilave olarak yeni antiagregan tedavi eklenebileceğini düşünüyoruz. Anahtar sözcükler: Esansiyel Trombositoz, Serebrovasküler Hastalık, Mikroembolik Sinyal, Pulsatile İndeks, Transkranial Doppler Ultrasonografi, Trombohemorajik Komplikasyon

BeyinEmboliKan akış hızı+7
Ahmet Çınar
Bezmialem Vakıf University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut iskemik ve hemorajik inme olgularının ayrımında oksidatif stres parametrelerinin ve lenfosit DNA hasarının tanısal rolünün araştırılması

Amaç: Bu çalışmada acil serviste klinik ve radyolojik bulgularla akut inme tanısı konulan erişkin hastalarda inme tipinin ayrımında ve hastalığın ciddiyetinin belirlenmesinde serum oksidatif stres parametrelerinin ve lenfosit DNA hasarı düzeylerinin prediktif bir değeri olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisine; Mayıs 2014-Ekim 2014 tarihleri arasında başvuran ve akut inme tanısı konulan 66 erişkin hasta prospektif olarak çalışmaya alındı. Çalışmaya alınan hastaların 42'si iskemik inme ve 24'ü hemorajik inme olguları idi. Kontrol grubu olarak 35 sağlıklı gönüllü dâhil edildi. Çalışmaya dâhil edilen olgular, anamnez, fizik muayene, laboratuvar ve görüntüleme yöntemlerinden yararlanılarak iskemik inme olguları ve hemorajik inme olguları şeklinde ayırıcı tanı yapılarak iki gruba ayrıldı. Her iki hasta grubundan da semptomların başlangıcından itibaren ilk 24 saat içinde plazma oksidatif stres parametreleri olarak total oksidan seviye (TOS), total antioksidan seviye (TAS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ) değerleri ve lenfosit DNA hasarı düzeyleri çalışıldı. İskemik ve hemorajik inme olguları anamnez ve fizik muayene bulguları ile Ulusal Sağlık Enstitüsü İnme Skalası (NIHSS)'na göre 1.grup; NIH, 0-6 puan, hafif-orta, 2. grup; NIH, 7-15 puan, orta-ağır ve 3. grup; NIH, 16-42 puan, ağır-çok ağır şeklinde, inme ciddiyetine göre üç gruba ayrıldı. Guruplar arasında oksidatif stres parametreleri olarak TOS, TAS ve OSİ değerleri ve DNA hasarı düzeyleri karşılaştırıldı. Bulgular: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, inme grubunda serum TAS, TOS, OSİ değerlerinin ve lenfosit DNA hasarı düzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeylerde yükseldiği saptandı (bütün parametreler için p<0,05). İnmenin tipinin belirleyiciliği açısından gruplar karşılaştırıldığında gruplar arasında plazma DNA hasarı düzeyleri ve OSİ değerleri bakımından anlamlı fark saptanmadı (her iki parametre için p>0,005). İskemik inme olgularında hemorajik inmeli olgularla karşılaştırıldığında plazma TAS ve TOS değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeylerde yüksek olduğu saptandı (her iki parametre için p<0.001). NIHSS' ya göre gruplar karşılaştırıldığında gruplar arasında plazma TAS, TOS ve OSİ değerleri bakımından anlamlı fark saptanmadı (bütün parametreler için p>0,005). Fakat inme ciddiyeti arttıkça (grup 1'den grup 3'e doğru) plazma DNA hasarı düzeylerinde anlamlı artış olduğu gözlendi (p<0,001). Sonuç: Akut inme geçiren hastalarda erken dönemde, oksidatif stresin erken biyolojik belirteçleri olarak plazma TOS ve TAS değerlerinin inme tipinin ayrımında, radyolojik görüntüleme yöntemlerine yardımcı olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Yine, bu hastalarda erken dönemde serum lenfosit DNA hasarı düzeylerinin; inmede kullanılan skalalara alternatif ve objektif bir biyolojik belirteç olarak inme ciddiyetini göstermede kullanılabileceğini belirtmek istiyoruz.

Acil tıpDNA hasarıOksidatif stres+1
Ökkeş Taha Küçükdağlı
Bezmialem Vakıf University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Minör stroke geçiren hastalarda stroke ve kardiyolojik etkilenmenin birlikteliği ve risk faktörleri ile ilişkisinin eforlu ekg ile değerlendirilmesi

Amaç: Koroner anjiyografiye göre daha az invaziv olan eforlu elektrokardiyogram işlemiyle inme geçiren hastalarda koroner arter daralmasının değerlendirilmesidir. Gereç ve yöntem: Ocak 2014-Haziran 2015 tarihleri inme tanılı hastalardan 121 hasta çalışmaya alındı. Hastalardan 21 tanesi çalışmaya uygun olmadığı saptanması sebebiyle çalışmadan çıkarıldı. Hastaların biyokimyasal parametreleri,yaş, cinsiyet, eşlik eden hastalıkları belirlenip bt ve mr anjiografi kullanılarak carotis veya vertebral arter darlığı tespit edilerek eforlu ekg ile ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Cinsiyete göre katagorileştirilen sonuçlarda çalışmaya alınan hastaların %78'i erkek iken kadın hasta sayısı oranı %22 olarak tespit edilmiştir. HDL hastaların % 51 inde düşük LDL hastaların % 41'inde yüksek bulunmuştur. HbA1C hastaların % 64'ünde yüksek olarak bulunmuştur. Hastaların % 44'unde CRP yüksek, yüzde 42'sinde ise Sedimentasyon yükselmiş olarak tespit edilmiştir. Hastalarin % 51 inde karotis ve/veya vertebral arter darlığı saplanmıştır. Eforlu ekg işlemini başarıyla bitiren hastaların 26'sının eforlu ekg işlemi iskemi açısından anlamlı olarak tespit edilmiştir. 100 hastadan 51 carotis ve/veya vertebral arter tıkanıklığı belirlenmiş hastaların eforlu ekg ile karşılaştırılması lineer olarak pozitif bulunmuştur. Bu açıdan eforolu ekg ve carotis darlığı arasında anlamlı ilişki tespit edilmiştir. ( p < 0.05 ). Diger veriler eforlu ekg ile korele olmamıstır. Sonuç : Çalışmamızın sonucunda minör iskemik inmeli hastalarda karotis darlığı ve eforlu ekg arasında anlamlı ilişki bulunmuştur.

Beyin iskemisiEkokardiyografiElektrokardiyografi+5
Nasih Yılmaz
Bezmialem Vakıf University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntravenöz trombolitik verilen akut iskemik inme hastalerında trombus lokalizasyonu ile erken klinik iyileşmenin ilişkisi

Amaç: İskemik inmede intravenöz trombolitik tedavi inmenin ilk 4.5 saatinde uygulanan etkinliği kanıtlanmış bir tedavi seçeneğidir. Biz bu çalışmada, vaskuler okluzyon yerine göre intravenöz trombolitik tedavinin etkinliğini incelemeyi amaçladık. Metod: Hastanemize 01.10.2013-01.10.2015 akut iskemik inme ile başvuran ve iv trombolitik tedavi alan hastalar retrospektif olarak tarandı. Hastaların sosyodemografik, klinik özellikleri, iskemik inmeden sonra tedaviye kadar geçen süreleri, geliş NIHHS, tedavi sonrası 1. ve 24. saat NIHSS skorları ve tedavi sonrası klinik takiplerine göre 3. ay modifiye Rankin skorları hesaplandı. Sosyodemografik özellikler, NIHSS ve ASPECTS skorları, modifiye Rankin skorları MCA M1 distal, M2 ve M3 okluzyonu olanlar ile ICA T okluzyonu ve MCA M1 proksimal okluzyonu olanlar arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Akut iskemik inme tanısıyla intravenöz trombolitik tedavi alan ve vaskuler görüntülemesi olan 74 hasta vardı. Hastalar okluzyonu olmayanlar, MCA M1 distal, M2 ve M3 okluzyonu olanlar ile ICA T okluzyonu ve MCA M1 proksimal okluzyonu olanlar olarak gruplandırıldı. 74 hastanın 37'sinde semptomatik darlık yok, 9'unda ICA T okluzyonu, 17'sinde MCA M1 okluzyonu, 10'unda MCA M2 veya M3 okluzyonu vardı. Baziler arter okluzyonu olan ise 1 hasta bulunmaktaydı. MCA M1 okluzyonu olan 17 hastanın 13'ünde bu okluzyon M1 distal, 4 hastada M1 proksimaldeydi. Hastalar MCA M1 distal, M2 ve M3 okluzyonu olanlar ile ICA T okluzyonu ve MCA M1 proksimal okluzyonu olanlar olarak gruplandırıldı. Bu iki gruptan okluzyonu olmayanlar ve distal okluzyonu olanlarda hem 24. saat klinik düzelme hem de 3. ay fonksiyonel sonlanımı proksimal okluzyonu olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti. Lojistik regresyon analizinde de damar okluzyon yeri klinik ve fonksiyonel sonlanımı etkileyen bağımsız bir faktör olarak öne çıktı. Sonuç: Akut iskemik inme tedavisinde intravenöz trombolitik tedavi etkin ve güvenilir bir tedavi seçeneğidir. Ancak proksimal okluzyonu olan hastalarda intravenöz trombolitik tedavi sonrası klinik düzelme ve fonksiyonel sonlanım okluzyonu olmayan ve distal okluzyonu olanlara göre daha düşüktür.

Serebrovasküler bozukluklarSerebrovasküler dolaşımTrombolitik terapi+1
Elvın Nıftalıyev
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İskemik perfüzyon defektlerinde iki farklı bt perfüzyon işleme metodunun karşılaştırılması

Amaç İnme tanısı ile gelen olgu grubunda iki farklı BT perfüzyon işleme metodunun görsel ve ölçümsel farklılıkları ve kritik darlık lokalizasyonlarına göre değişkenlikleri araştırılmıştır. Gereç ve yöntem Kırk yedi inme olgusının 45'i çalışmaya dahil edildi. Olguların perfüzyon ham veriler gecikmeye duyarlı (delay sensitive) (SVD) ve gecikmeye duyarsız (delay insensitive) (SVD+) iki farklı yöntemle işlendi. Olguların CBV, CBF, MTT haritaları değerlendirildi. Parametrelerin karşı normal hemisfer ile oranı ve farklılıkları hesaplandı (rCBV, rCBF, rMTT ve dMTT). Olgular her iki metodun penumbra değerlendirmedeki görsel üstünlüklerine göre 5 gruba kategorize edildi. Her bir grubun kritik darlık lokalizasyonları ve oranları saptandı ve gruplar arası karşılaştırıldı. Her iki metod ile penumbra alanlarından ölçülen perfüzyon değerleri arasında farklılık Wilcoxon Signed Ranks Test ile değerlendirildi. Ayrıca her iki metodla elde edilen ölçümsel parametrelerin gruplararası ve grup içi değişkenlikleri One Way ANOVA ve Post Hoc TUKEY testleri ile analiz edildi. Tüm testlerde istatistiksel anlamlılık değeri p ≤ 0,005 olarak alındı. Bulgular Penumbra threshold değerlerinde MTT'de karşı hemisfere göre > %145 uzama izlendi ve CBV değeri > 1,9 ml/ 100 gr olarak bulundu. rCBF değerinde SVD'de SVD+'a göre 1,5 kat azalma izlenirken, SVD'de MTT uzaması SVD+'a göre 1,3 kat daha belirgin izlendi. İki yöntem arasındaki farklılığın en belirgin ortaya konduğu parametre dMTT idi, SVD'de ölçülen MTT farklılığının, SVD+'a göre 3 kat daha belirgin olduğu izlendi. Birinci grup (N:3) SVD'de penumbra izlenirken SVD+ yalancı hiperperfüzyonun izlendiği, 2. grup (N:22) penumbranın SVD'de SVD+'a göre daha iyi, 3. grup (N:9) penumbranın SVD'de SVD+'a göre kısmen iyi izlendiği, 4. (N:9) grup penumbranın her iki metodda benzer izlendiği ve 5. Grup (N:2) penumbranın SVD+'da daha iyi izlendiği gruptu. Grup 1 ve grup 5 kritik distal darlık oranlarının %100 olduğu gruplardı. Grup 2, grup 3 ve grup 4 ise sırasıyla giderek azalan oranda kritik proksimal darlık oranlarının yüksek izlendiği gruplardı (%90, %87, %77). 2 Parametrelerden rCBV ölçümlerinde her iki yöntem arasında grup içi ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Gruplar arası değerlendirmede her iki metodda rCBF, rMTT ve dMTT değerleri arasında istatistiksel anlamlı farklılık izlendi. Grup içi analizde ise ise tüm gruplarda rMTT ve ek olarak grup 5 hariç diğer gruplarda dMTT değerleri istatistiksel olarak anlamlı farklılıkta idi (p ≤ 0,005). Sonuç İki perfüzyon işleme metodu arasında perfüzyon parametreleri arasında ölçümsel farklılık en çok dMTT değerinde saptanmıstır. Proksimal darlıklarda SVD'de, distal darlıklarda da SVD+'da penumbra görsel daha kolay ayırt edilebilmektedir. İpsilateral proksimal ve distal kritik darlığın izlendiği olgularda SVD'de penumbra izlenirken SVD+ yönteminde yalancı hiperperfüzyon izlendi. Literatürde BTP post-processing metodlarının penumbra değerlendirilmesinde darlık lokalizasyonlarına göre değişkenlikleri araştırılmamıştır. Bu bulgu özellikle proksimal darlıkların eşlik ettiği distal darlıklarda SVD+ methodunda kontrast gecikmesinin çıkarılması hatalı sonuçlara neden olduğunu düşündürmektedir.

PerfüzyonReperfüzyonReperfüzyon lezyonu+4
Banu Aksu
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Beta talasemi minörde serum endokan düzeyi

Giriş ve Amaç: Beta talasemi minör (BTM) hafif anemi ile seyreden, hemoglobinin yapısındaki beta globülin zincirinin yapım azlığına bağlı bozulmuş hemoglobin yapısından kaynaklanan önemli bir talasemi formudur.Yapılan çalışmalarda BTM'de kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıkların görülme sıklığı daha az olduğu gösterilmiş ancak mekanizması net olarak gösterilememiştir. Endotel'den salınan bir molekül olan endokan (endotel spesifik molekül)'ın endotel aktivasyonu (inflamasyonda) ve neovaskülarizasyonda serumdaki oranı ve dokudaki ekspresyonu artar. Kronik böbrek hastalığı, diyabet, akut koroner sendrom, sepsis, hipertansiyon ve renal transplantasyon sonrası akut rejeksiyon gibi endotel disfonksiyonu görülen hastalıklarda serum endokan seviyelerinin arttığı yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Biz de çalışmamızda BTM hastalarında endotel hasarının daha az olmasında ve buna bağlı olarak da kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıkların düşük oranlarda gelişmesinde düşük serum endokan düzeyinin katkısı olabileceğini düşündüğümüzden dolayı bu çalışmayı yapmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamız prospektif kesitsel bir çalışmadır. Çalışmaya dahil edilen kişiler BTM grubu (n:40) ve sağlıklı kontroller grubu (n:40) olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Endokan düzeyini etkilediği bilinen ve etkileyebilecek olan hastalıklar, komorbid durumlar ve ilaç kullanımları çalışmanın dışlama kriteri olarak belirlendi. Katılımcılardan serum endokan düzeyi ve paralel olarak diğer rutin laboratuvar tetkikleri çalışıldı. Bulgular: Çalışma %38,8'i (n=31) erkek, %61,2'si (n=49) kadın toplam 80 olgu ile yapılmıştır. Çalışmaya katılan olguların yaşları 18 ile 65 arasında değişmekte olup, ortalama yaş 36,99±12,29 yıl olarak saptanmıştır. Her iki grubun yaş, cinsiyet ve VKİ değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Gruplara göre olguların endokan ölçümleri BTM'de 206,85±88,1 pg /ml, kontrol grubunda ise 236,1±162,8 pg /ml idi. BTM grubunda endokan düzeyi daha düşük saptanmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Gruplar arasında TSH, glikoz, HbA1c, HOMA-IR, HDL, LDL kolesterol, trigliserit, total kolesterol, AST, ALT, kreatinin ve CRP değerleri arasında anlamlı bir fark tespit edilmedi. Sonuç: Çalışmamızda beklediğimiz gibi BTM hastalarında serum endokan düzeyi kontrol grubuna göre düşük idi, ama sonuç istatistiksel olarak anlamlı değildi. BTM hastalarında kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıkların düşük oranlarda gelişmesinde serum endokan düzeyinin katkısı olabileceğini göstermek için çok merkezli ve fazla hasta sayısının katılımı ile yapılacak yeni çalışmalara gerek duyulmaktadır. Anahtar Sözcükler: Beta talasemi minor, kardiyovasküler iskemik olay, serebrovasküler iskemik olay, endokan

ENDOKANEndotelyumKardiyovasküler hastalıklar+6
Nıjat Khanmammadov
Bezmialem Vakıf University
2019
00

Related subjects