Child diseases

333 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Serebral palsili çocuklarda 3 metre geri yürüme testinin propriosepsiyon, gövde kontrolü ve kas kuvveti ile ilişkisi

Bu çalışma, serebral palsili çocuklarda 3 metre geri yürüme testinin (3MGYT) propriosepsiyon, gövde kontrolü ve kas kuvveti ile ilişkini araştırmak amacıyla yapıldı. Çalışmaya Haziran 2021-Ocak 2022 tarihleri arasında Gaziantep Engelsiz Yaşam Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezinde tedavi alan Gaziantep sınırları içersinde yaşayan, yaş ortalamaları 10.43±2.76 olan 30 serebral palsili çocuk dahil edildi. Dahil edilme kriterleri, İletişim Fonksiyon Sınıflama Sistemi (CFCS) ≤ 3 olması, Modifiye Ashworth Skalası (MASH)'na göre alt ekstremite kaslarının tonusunun ≤2 olması, Kaba Motor Fonksiyon Sınıflandırma Sistemine (GMFCS) göre Seviye-I ve II olması, bilinen herhangi bir görme problemi olmaması, iletişime engel olacak düzeyde zihinsel geriliği olmadan sözel komutları takip edebilmesi, epileptik nöbeti olmamasıydı. Dahil edilen çocukların demografik ve hastalık bilgileri kaydedildi. Geri yürüme becerileri 3MGYT ile değerlendirildi. Propriosepsiyon değerlendirmek için dijital gonyometre kullanıldı. Gövde kontrolü değerlendirmek için Gövde Kontrol Ölçüm Skalası (GKÖS), kas kuvveti için digital kas dinamometresi (Power Track II), yürüyüş değerlendirmesi için Gilette Fonksiyonel Yürüme Değerlendirme Anketi (GFYDA) kullanıldı. Veri analizi sonucunda GMFCS'lerine seviye I ve II olan çocukların spastisiteleri karşılaştırıldığında; hamstring, gastro-soleus, gastrocnemius spastisitelerinde seviye I lehine anlamlı fark bulundu (p<0.05). 3MGYT, GKÖS, GFYDA sonuçları karşılaştırıldığında ise seviye I lehine anlamlı fark bulundu (p<0.05). 3MGYT ile alt ekstremite propriosepsiyonu, gövde kontrolü ve yürüyüş arasındaki ilişki incelendiğinde, anlamlı ilişki bulunmadı (p>0.05). 3MGYT ile GFYDA arasında ise negatif yönde anlamlı ilişki bulundu. 3MGYT ile alt ektremite kas kuvvetleri arasındaki ilişki incelendiğinde, ikisi arasında anlamlı ilişki bulunmadı (p>0.05). SP'li çocukların alt ekstremite propriosepsiyonu ile alt ekstremite kas kuvvetlerinin ilişkisi incelendiğinde yalnızca kalça ekstansiyon propriosepsiyonu ile iliopsoas kas kuvveti arasında pozitif yönde anlamlı ilişki bulundu (p=0.023). GFYDA ile alt ektremite kas kuvveti arasındaki ilişki incelendiğinde, ikisi arasında anlamlı ilişki bulunamadı (p>0.05). Sonuç olarak SP'li çocuklarda ileri yürüme fonksiyonu iyileştikçe geri yürüme becerisinin de arttığı; ancak propsiosepsiyon, gövde kontrolü ve kas kuvvetinden etkilenmediği bulunmuştur. Anahtar kelimeler: Serebral Palsi;3 Metre Geri Yürüme; Propriosepsiyon; Gövde Kontrolü; Kas kuvveti

Gövde kontrolüKas kuvvetiPropriyosepsiyon+4
Enver Katırcı
Sanko University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Anne ve çocukta kronik hastalıkların varlığı ile ebeveyn tutumları arasındaki ilişki

Bu çalışma, anne ya da çocukta kronik hastalık olan ailelerdeki ebeveynlik tarzlarını araştırmayı amaçlamaktadır. Anneler ve 2-6 yaş arası çocukları üç pediatri kliniğinden alınmış ve hem annenin hem de çocuğun sağlık durumuna göre sınıflandırılmıştır. Veriler vaka formu ve demokratik, otoriter, aşırı korumacı ve izin verici tutumları değerlendiren Ebeveyn Tutum Ölçeği (ETÖ) kullanılarak toplanmıştır. Anne-çocuk sağlık durumu ile ebeveyn tutumu alt ölçekleri arasındaki ilişki ki-kare testiyle analiz edilmiştir. Daha sonra, karıştırıcı temel özellikler kontrol edilerek çoklu lojistik regresyon analizi yapılmıştır. Çalışmaya 878 anne-çocuk çifti alınmıştır. Annelerin tutumları eğitim, çalışma durumu ve çocuğun yaşına göre değişmiştir. Hem annede hem de çocukta ve sadece çocukta kronik hastalık olması daha yüksek aşırı korumacı puanlarla anlamlı şekilde ilişkiliydi (p<0.001). Yüksek izin verici puanlara sahip annelerin yüzdesi, sadece annenin hastalığı ve her ikisinin de sağlıklı olması durumunda, hem annenin hem de çocuğun hastalığı olduğu duruma kıyasla daha yüksekti (p=0.018). Anne-çocuk özellikleri çoklu logistik regresyon analizine alındığında Karıştırıcı faktörler ayarlandıktan sonra, hasta bir çocuğa sahip olmak yüksek aşırı korumacı puan olasılığında 1,6 kat, hem annenin hem de çocuğun hastalığı 2,94 kat artış göstermiştir. Her ikisi de hasta olduğunda yüksek izin verici puan olasılığı, her ikisinin de sağlıklı olduğu durumdan 2,56 kat daha düşük saptanmıştır. Bu çalışma, bir çocuk kronik bir hastalıktan etkilendiğinde -anne de hasta olsun ya da olmasın- annelerin daha yüksek düzeyde aşırı korumacılık ve daha düşük düzeyde izin vericilik gösterme eğiliminde olduğunu ortaya koymuştur. Buna karşılık, ebeveynlikte otoriterlik ve demokratik tutum düzeyleri nispeten sabit kalmıştır. Anahtar Kelimeler: Anne; çocuk; ebeveyn hastalığı; ebeveyn tutumları kronik hastalık

Ana-baba tutumuÇocuk hastalıkları
Melda Çelik
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

0-3 yaş atopik dermatitli çocuk hastalarda ve ebevenylerinde uyku kalitesinin değerlendirilmesi

Atopik dermatit (AD) en yaygın çocukluk çağında görülen kronik inflamatuar deri hastalıklarından biridir ve genellikle uyku bozuklukları ile ilişkilidir. Kısa Bebek Uyku Anketi-Revize edilmiş (BISQ-R) birçok merkezde validasyon çalışmaları yapılmış, 0-36 ay çocukluk çağında uyku problemlerini belirlemeye yönelik hassas ve spesifik bir araçtır. Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi Çocuk Alerji Polikliniği'ne başvuran atopik dermatit tanılı hastaların ve ebeveynlerinin uyku kalitesinin değerlendirilmesi, hastalık şiddeti ile ilişkisinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza 15 Mayıs 2022 ile 10 Ağustos 2022 tarihleri arasında Hanifin-Rajka kriterlerine göre atopik dermatit olarak değerlendirilen 0-3 yaş arası 92 hasta ve uyku problemi olmayan, tipik gelişim gösteren 86 sağlıklı kontrol dahil edildi. Atopik dermatit hastaları (n=92, erkek % 66,3), yaş ortanca [IQR] 7 ay [5-11] ) ile kontrol grup arasında yaş ve cinsiyet açısından fark yoktu (p>0.05). Hastaların demografik, klinik, laboratuvar özellikleri ve Objektif SCORAD indeksi ile hastalık şiddeti değerlendirildi. Ayrıca ebeveynler (anne) tarafından hastaların uyku kalitesi değerlendirildiği BISQ-R ve ebeveynin uyku kalitesinin değerlendirildiği Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKI) dolduruldu. Atopik dermatit tanılı hastaların BISQ-R bebek uyku skoru (p<0.001), BISQ-R toplam skor (p<0.001) ve BISQ-R ebeveyn algı skoru (p=0.001) sağlıklı kontrollere göre daha düşüktü. Hastaların ebeveynlerinin % 71,7'si PUKİ kötü uyku kalitesine sahipti. Benzer şekilde atopik hastalar, atopisi olmayanlara göre BISQ-R infant uyku skoru (p=0.008) ve BISQ-R total skor (p=0.015) daha düşüktü; VAS skorları gruplar arasında fark göstermedi. Hasta BISQ-R bebek uyku skoru (r=-0.205; p<0.001) hastalık şiddeti ile koreleasyon gösterdi. Hasta BISQ-R bebek uyku skoru (r=-0.426; p<0.001) BISQ-R toplam skor (r=-0.388; p<0.001) ve BISQ-R ebeveyn algı skoru (r=-0.352; p=0.001); PUKİ ile istatistiksel anlamlı korelasyon gösterdi. Atopik dermatit hastaları ve aileleri farklı düzeylerde uyku bozukluğu ile karşı karşıyadır ve atopi varlığı bu durumu daha da kötüleştirebilir. Hastaların uyku kalitesini iyileştirecek müdahalelerin tespit edilebilmesi için daha geniş katılımlı ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır.

Ana-babaDeri hastalıklarıDermatit+5
Kadriye Tol
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı pankreatı̇t hastalarının tanı, tedavı̇ ve klı̇nı̇k ı̇zlem sonuçları

Pankreas hastalıklarının fizyopatogenezinin anlaşılması, tanısal yöntemler konusunda kaydedilen gelişmeler ve hekimlerin artmış farkındalığına bağlı son yıllarda pankreatit tanısı alan hasta sayısı giderek artmaktadır. Akut pankreatit (AP) vakaları genellikle komplikasyon gelişmeden düzelirken, bazı AP vakalarında tekrarlayan pankreatit atakları (akut rekürren pankreatit-ARP) görülüp, kronik pankreatit (KP) gelişimine neden olabilmektedir. Bu çalışmada 01.01.2016 ile 01.09.2018 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Çocuk Gastroenteroloji-Hepatoloji ve Beslenme, Çocuk Cerrahisi, Çocuk Acil Polikliniği'ne başvuran ya da Genel Pediatri Servisi'nde takip edilen AP, ARP, KP tanılı hastaların retrospektif olarak demografik, etiyolojik, klinik ve laboratuvar özelliklerinin, klinik izlem sonuçlarının ve prognozunun belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya pankreatit tanısı alan 33'ü (%63,5) kız, 19'u (%36,5) erkek 52 hasta dahil edilmiştir. Hastaların %44,3'ü AP, %38,4'ü ARP, %17,3'ü KP'dir. Hastaların tanı yaşları 1-17 yıl (ort. 9,1±4,9 yıl) arasında değişmektedir. Pankreatit türüne göre etiyolojik nedenler gruplandırılmıştır. AP'li hastalarda %30 sıklıkta ilaç kullanımı pankreatit atağından sorumlu bulunmuştur. ARP'li hastalarda en sık neden pankreatikobiliyer sistem anomalisi (pankreatik divisum, pankreatikobiliyer birleşim anomalisi) (%45), KP'nin en sık nedeni genetik mutasyonlar (%44) olarak saptanmıştır. Hastaların en sık başvuru şikayeleri karın ağrısı (%94) ve bulantı/kusma (%67) olarak saptanmıştır. Yaş gruplarına göre değerlendirildiğinde 1-5 yaş grubunda bulantı/kusma, ishal ve ateş şikayeti 6-17 yaş grubu ile karşılaştırıldığında artmış sıklıkta görülürken, istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmemiştir (p>0,05). Tanı anındaki laboratuvar bulgularına bakıldığında ortalama serum amilaz değeri 656±663,2 U/L (136-2953 U/L), serum pankreatik amilaz değeri 524,2±559,8 U/L (83-2764 U/L), serum lipaz değeri 1182±1447,3 U/L (83-4932 U/L) olarak saptanmıştır. Ortalama C-reaktif protein (CRP) değeri 3,24 ± 6,64 mg/dL olup, 33 (% 63,5) hastada yüksek saptanmıştır. CRP yüksekliği olan hastaların hastanede kalış sürelerinin CRP değeri normal olan hastalara göre daha uzun olduğu istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,01). Komplikasyon gelişen hastaların CRP değerleri komplikasyon gelişmeyenlere göre daha yüksek olup, istatistiksel anlamlı saptanmamıştır (p>0,05). Genetik tetkikler değerlendirildiğinde 10 (%20) hastaya genetik mutasyon analizi yapılıp KP'li dört hastada KFTR mutasyonu, ARP'li bir hastada SPINK-1 mutasyonu saptandığı görülmüştür. Radyolojik tetkikler değerlendirildiğinde hastaların %94'ünün ultrasonografi (US), %36,5'inin bilgisayarlı tomografi (BT), %82,6'sının manyetik rezonans kolanjiyopankreatografi (MRKP), %30,7'sinin endoskopik retrograd kolanjiyopankreatografi (ERKP) ile tetkik edildiği görülmüştür. MRKP ve ERKP yapılma sıklığı ARP'li hastalarda AP'li hastalara göre istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Pankreatit atağı sırasında en sık kullanılan ağrı kesici parasetamol olup, opioid kullanım sıklığı tüm hastalarda %9,6 olarak saptanmıştır. Antibiyotik verilme sıklığına bakıldığında tüm hastaların %61,5'inin tekli ya da çoklu, %42'sinin çoklu antibiyotik tedavi aldığı görülmüştür. En sık kullanılan antibiyotikler sulperazon (%62), amikasin (%51,4), ornidazol (%28,8) olarak saptanmıştır. Pankreatit atağı sırasında verilen idame mayi miktarına bakıldığında hastaların %54'üne 2000 cc/m2/gün ve üzeri hacimde mayi verildiği görülmüştür. 1500 cc/m2/gün mayi alanlar ve 2000 cc/m2/gün ve üzeri mayi alan hastalar hastanede kalış, amilaz ve lipaz değerinin normal seviyeye gelme süreleri ile komplikasyon gelişme riski açısından karşılaştırıldığında anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Enteral nutrisyon (EN) verilmeyen izlem süresi tüm hastalar için ortalama yedi gün (1-30 gün) olarak bulunmuştur. EN'ye 72. saatten sonra başlanan hastaların hastanede kalış süresi EN 72. saatten önce başlanan hastalara göre anlamlı olarak daha uzun bulunmuştur (p=0,01). Pankreatit hastaları her yaş grubunda tanı almakta ve başvuru şikayetleri yaş grubuna göre değişiklik gösterebilmektedir. Başvuru anında bakılan laboratuvar bulguları ve radyolojik görüntülemeler pankreatit ayırıcı tanısında ve hastalığın prognozu konusunda ipucu vermektedir. ARP ve KP hastalarının hastalık yükü nedeniyle akut dönemde tanı konulması ve rekürren atakların önlenmesi önem taşımaktadır. Hastaların tedavisi konusunda standart yaklaşım oluşturulması prognozu iyileştirici etkide bulunacaktır.

EtyolojiKronik hastalıkNüks+7
Emine Özlem Bostancı
Hacettepe University
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Çocuk cerrahi servisinde çalışan hemşirelerin ameliyat öncesi besin/sıvı kısıtlamasına ilişkin bilgi ve uygulamaları

Araştırma, çocuk cerrahisi servislerinde çalışan hemşirelerin ameliyat öncesi besin ve sıvı kısıtlaması ile ilgili bilgi ve uygulamalarını belirlemek amacı ile tanımlayıcı olarak yapıldı. Araştırmanın örneklemini İstanbul Avrupa yakasındaki Kamu ve Özel hastanelerde Ocak-Ağustos 2021 tarihleri arasında, çocuk cerrahisi birimlerinde görev yapan 214 hemşire oluşturdu. Verilerin toplanmasında 9 sorudan oluşan "Sosyodemografik özellikler bilgi formu" ile araştırmacılar tarafından literatür derlenerek hazırlanan ve 21 soru içeren "Çocuk cerrahisi hemşirelerinin ameliyat öncesi besin-sıvı kısıtlaması ile ilgili bilgi ve uygulamalarını belirlemeye yönelik sorgu formu" kullanıldı. Verilerin değerlendirilmesinde frekans, yüzde ve Ki-Kare analizleri kullanıldı. Araştırma kapsamında, hemşirelerin %45,3'ü ameliyata gitmeden önce çocuk hastaların 8 saat, %27,6'sı 10 saat ve daha fazla süre aç kaldığını belirtmiştir. Hemşirelerin %94,8'i çalıştıkları birimde hasta yakınlarına sıvı-besin kısıtlaması ile ilgili bilgileri hemşirelerin verdiğini, güncel sıvı-besin kısıtlama önerilerine uyulmadığını ifade edenlerin tamamı ekipler arası anlaşmazlık nedeniyle uyulmadığını belirtmiştir. Hemşirelerin %24,8'i çocukların gece yarısından sonra aç bırakılmasını doğru bulduğunu, %44,9'u katı besin kısıtlamasına gece yarısından sonra başladığını ve %66,4'ü anne sütü kısıtlamasına 4 saat önce başladığını belirtmiştir. Güncel su ve berrak sıvı kısıtlama süresine hiçbir hemşire tarafından uyulmadığı saptanmıştır. Hemşirelerin yalnızca %13,6'sı sıvı-katı besin ve anne sütü kısıtlama süreleri ile ilgili ifadelerin tamamına doğru cevap vermiştir. Bu sonuçlar doğrultusunda ameliyat öncesi besin/sıvı kısıtlama süreleri ile ilgili güncel rehberlere uyulmadığı görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Hemşirelik, Cerrahi, Çocuk Cerrahisi, Ameliyat Öncesi Hazırlık, Açlık, Sıvı-Besin Kısıtlaması, Anne sütü

Anne sütüAçlıkCerrahi+7
Zülfiye Akyüz
İstanbul Arel University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Çocuk hastalarda cerrahi öncesi COVID-19 yönünden risk değerlendirme

COVID-19 pandemisi sırasında çocuk hastalarda cerrahinin yarattığı risk ve alınması gereken önlemler konusu yeterince araştırılmamıştır. Bu çalışmada, Çocuk Cerrahisi uygulanacak hastalarda riski belirleyecek bir yöntem oluşturulması ve bu yöntemin etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Araştırma Bir Üniversite Hastanesinin Çocuk Cerrahisi Kliniği'nde 05.03.2021- 30.07.2021 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Araştırma prospektif, tanımlayıcı ve kesitsel niteliktedir. Belirlenen tarih aralığında çalışma kriterlerine uyan ve onam veren tüm hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS, for Windows 21.0 istatistik paket programı kullanılmış, Karşılaştırmalarda Ki-kare, Fisher-exact test kullanılmıştır. PCR (Polimeraz zincir reaksiyonu)testi sonucu ve semptom ilişkisi değerlendirmede Kappa ve McNemar testleri kullanılmış ve P<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. COVID-19 PCR (Polimeraz zincir reaksiyonu) testinin pozitif sonuçları dikkate alınarak formun duyarlılık, özgüllük, pozitif kestirim değeri (PKD), negatif kestirim değerleri (NKD) hesaplanmıştır. Çalışmaya alınan 236 hastanın 31'ine (% 13.1) COVID-19 tanısı konmuştur. Bu olgulardan sekizinde (8/31: %25.8) hiç semptom saptanmamıştır. Yaş grupları, cinsiyet ile COVID-19 tanısı arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır. Çocukta, öksürük, burun akıntısı, bulantı-kusma, halsizlik/kırıklık bulguları ile ailede ateş, öksürük, kas ağrısı, nefes darlığı, baş ağrısı, tat-koku alamama bulguları COVID-19 tanısıyla ileri derecede ilişkili bulunmuştur (p < 0.001). Ailede son 14 gün içinde COVID-19 tanısı, COVID-19 temas/şüphesi ile karantina ya da solunum sistemi hastalığı konulan kişi varlığı ile COVID-19 tanısıyla anlamlı olarak ilişkili bulunmuştur (p< 0.001). Tanı değerleri incelendiğinde; çocukta herhangi bir semptomun saptanması; duyarlık: % 74.2, özgüllük : %91.7, PKD: % 57.5. NKD: %91.7, üç ve daha fazla bulgu saptanması; duyarlık: % 25.8 özgüllük : % 100, PKD: % 100, NKD: % 89.9 ve formda herhangi bir soruya olumlu yanıt olması; duyarlık: %83, özgüllük: % 81.9 PKD: % 41.2 NKD: % 97.1 olduğu görülmüştür. Sonuçta bu yöntem ile, ameliyat öncesi çocuklarda COVID-19 yönünden risk araştırılmasının oldukça etkin olduğu görülmüştür. Asemptomatik olguları saptamak için daha geniş sorgulama formları geliştirilebilir. Bu tür sorgulama formları teletıp gibi uygulamalar için faydalı olabilir. Anahtar kelimeler: COVID-19, Çocuk Cerrahisi, Risk Faktörleri, Risk Değerlendirme Formu

COVID 19CerrahiKorona virüs enfeksiyonları+4
Pakize Aygün
Haliç University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Pediatri servislerinde uygulanan aile merkezli bakım yaklaşımının ebeveyn kaygısı üzerine etkisi

Bu araştırma; pediatri servislerinde uygulanan aile merkezli bakım yaklaşımının, ebeveyn kaygısı üzerine etkisini belirlemek amacıyla tanımlayıcı ve ilişki arayıcı tasarım tipinde gerçekleştirildi. Veriler, İstanbul ilinde bulunan "Mehmet Akif Ersoy Göğüs ve Kalp Damar Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesinde", Ocak-Mayıs 2023 tarihleri arasında toplandı. Örneklemi 3-6 yaş aralığında çocuğu olan, çocuğu hastanede en az 3 gün ve üzeri sürede yatan ve çalışmaya katılmayı kabul eden toplam 70 ebeveyn oluşturdu. Araştırmada Bilgi Formu, Aile Merkezli Bakım (AMB) Ölçeği ve Ebeveyn Durumluk Kaygı Envanteri kullanıldı. Araştırmaya katılan ebeveynlerin çoğunlukla kadın olduğu, eğitim düzeyinin lise ve üstü olduğu, yaklaşık yarısının çalıştığı, ailelerin ifadesine göre ekonomik durumlarının kötü olduğu, çocuk sayısının çoğunlukla 2 olduğu, ailenin çoğunlukla İstanbul'da ikamet ettiği, çekirdek aile olduğu ve çocukların da çoğunlukla kız olduğu saptandı. Araştırmada, ebeveynlerin Aile Merkezli Bakım Ölçeği toplam puan ortalamasının 46,54 ± 5,74 (Min:14; Max: 70) puan olduğu ve Durumluk Kaygı Ölçeğinden aldıkları puan ortalamalarının ise 43,06 ± 4,30 (Min:20; Max: 80) puan olduğu bulundu. Ölçek maddelerinden "hemşireler, çocuğumun bakımında önemli bir yerim olduğunu hissettirirler" sorusunun en yüksek yüzdeye sahip olduğu saptandı. Korelasyon testi sonuçlarına bakıldığında; ebeveynlerin Aile Merkezli Bakım Ölçeği toplam puanları, Önemlilik ve Tutarlılık bölümleri puanları ile durumluk Kaygı düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olmadığı (p>.05) görüldü. Sonuç olarak, AMB ölçeği puan ortalamalarının hem toplam puan hem de önemlilik ve tutarlılık bölüm puanlarının ve eşleşme yüzdelerinin istendik düzeyde olmadığı ve orta düzeyde olduğu görülmektedir. Buna göre aile merkezli bakım uygulamaları ile ilgili hastanelerde politika ve prosedürlerin geliştirilmesi, AMB uygulamaları konusunda sağlık profesyonellerinin eğitilmesi önerilir. Anahtar Kelimeler: Aile Merkezli Bakım, Çocuk, Ebeveyn, Kaygı

Aile merkezli bakımAna-babaAnksiyete+4
Hamide İlknur Çulcuoğlu
Haliç University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Van bölge eğitim ve araştırma hastanesine başvuran çocuk hastalarda intestinal parazitlerin yayılışı

Bu çalışmanın amacı, Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesine başvuran çocuk hastalarda bağırsak parazitlerinin sıklığını belirlemek, bu parazitlerin sıklığını etkileyen bazı faktörleri değerlendirmek ve çocuklarda intestinal parazitozların önemini bir kez daha ortaya koymaktır. Bu çalışma, Kasım 2012-Mart 2013 tarihleri arasında Sağlık Bilimleri Üniversitesi Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesine başvuran 0-17 yaşları arasında 135'i kız, 165'i erkek olmak üzere toplam 300 hasta üzerinde yürütüldü. Ayrıca, hasta ve/veya hasta yakınlarının ailenin aylık gelir düzeyi, ebeveynlerin öğrenim durumu, ebeveynlerin mesleği, çocukların oynadıkları oyun alanı, ailenin oturduğu mesken türü, kardeş sayısı, tuvalet temizliğinin ne ile yapıldığı, kanalizasyon şebekesinin olup olmaması, evde kullanılan suyun kaynağı, meskenin yakınında ahır olup olmaması gibi soruları içeren anket formlarını doldurmaları sağlandı. Dışkı örneklere önce nativ-Lugol yöntemi ile incelendi. Daha sonra bu örneklere modifiye asit-fast boyama yöntemi uygulanarak Cryptosporidium spp. ve Cyclospora cayetanensis gibi etkenler yönünden değerlendirildi. Bu çalışmada, dışkı örnekleri incelenen toplam 300 çocuk hastanın 87'sinde (%29) bir veya birden fazla parazit türü saptanmıştır. Çalışmaya dahil edilen kız hastaların 48'inde (%35,6), erkek hastaların 39'unda (%23,6) intestinal parazit pozitifliği saptanmıştır. Çalışmada Giardia intestinalis %9,7, Blastocystis hominis %8, Crypytosporidium spp. %2,3, C. cayetanensis %0,7 ve Hymenolepis nana %0,7 oranında saptanmıştır. Sonuç olarak çalışmamızda %29 gibi yüksek bir oranda intestinal parazitlerle enfekte olan çocuk hastalarda G. intestinalis ve H. nana gibi parazitlerin yanı sıra Crypytosporidium ve C. cayetanensis de saptanmıştır. Bu sonuçlar hastanelere başvuran çocuk hastaların rutin parazitolojik bakılarında sadece nativ yöntemin değil aynı zamanda modifiye asit-fast gibi boyama yöntemlerinin de kullanılma gerekliliğini ortaya koymuştur. Ayrıca çalışmamızda saptadığımız yüksek intestinal parazit oranı bu etkenlerin çocuk yaş grubundaki önemini bir kez daha gözler önüne sermiştir. Anahtar sözcükler: Ġntestinal parazitler, çocuk hastalar, prevalans

Bağırsak hastalıklarıBağırsak hastalıkları-parazitikBağırsaklar+6
Leyla Aktop Türkan
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İmmün trombositopenik purpura tanılarıyla takip edilen hastaların retrospektif değerlendirilmesi

Amaç. Bu çalışmada İTP tanısı almış hastaların retrospektif olarak incelenmesi ve hastaların başvuru anındaki klinik özellikleri ve tedavi seçiminin etkinliklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem. Çalışma Van Dursun Odabaşı Tıp Merkezi Hastanesi Pediatrik Hematoloji Polikliniği'nde 1 Ocak 2013- 31 Eylül 2019 tarihleri arasında ITP tanısı alan 503 olgunun dosyaları retrospektif olarak incelenmesi ile gerçekleştirilmiştir. Olguların sosyodemografik özellikleri ile tanı ve tedavi özellikleri kaydedilmiştir. Veriler SPSS 21,0 paket programında uygun istatistiksel yöntemler ile analiz edilmiş, p<0,05 olması anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular. Çalışmaya Pediatrik Hematoloji Polikliniğinde ITP tanılı 503 çocuk alınmıştır. Olguların %52,3'ü(n=263) erkek, %47,7'si kızdır(n=240). Başvuru anında veya yakın zamanda %29,8'inde(n=148) üst solunum yolu enfeksiyonu, %7,6'sında(n=38) akut gastroenterit, %3,2'sinde(n=16) aşı hikâyesi vardı. Olguların tanı anındaki fizik muayenelerinde %54,9(n=273) ekimoz, %21,7(n=108) epistaksis, %20,3'ünde(n=101) peteşi saptandı. Olguların %69,6'sı(n=346) ilk üç ay içinde, %2,8'i(n=14) üç ayı geçen ancak bir yıllık süre içinde remisyona girmiş, %27,6'sı(n=137) bir yıllık süreçte remisyona girmeden kronikleşmiştir. Takiplerde kronik İTP tanılı olguların %65'i(n=89) remisyona girmiştir. Çalışmamızdaki tüm olguların %88,7'si(n=446) remisyona girmiştir. İlk bir yılda remisyona giren olguların tedavisinde %40,2'sine(n=200) İVİG, %9,1'ine(n=45) İVİG + pulse steroid, %7,2'sine(n=36) pulse steroid, %2,4'üne(n=12) İVİG + düşük doz steroid uygulanmış, %34,6'sı(n=172) tedavisiz takip edilmiştir. Kronik İTP'li olguların tedavisinde %6,6'sına (n=33) düşük doz steroid, %2,6'sına (n=13) İVİG +düşük doz steroid, %1,8'ine (n=9) pulse steroid, %1,8'ine (n=9) İVİG +düşük doz steroid + Eltrombopag, %1,4'üne (n=7) İVİG verilmiş, %6,2'sine (n=31) herhangi bir tedavi verilmemiştir. Çalışmamızda kronik ITP'li kız cinsiyeti olan olguların kronik İTP'li erkeklere göre istatistiksel olarak daha az remisyona girdikleri saptandı(p<0,05). Tanı anında veya yakın zamanda ÜSYE geçiren olguların istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla remisyona girdikleri saptanmıştır(p=0,024). Tanı anında epistaksis bulgusu olmayan olguların istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla remisyona girdikleri saptanmıştır(p=0,027). Tanı anındaki kan tetkiklerinde MPV değeri düşük, platelet sayısı ve sedimantasyon değeri yüksek olan olguların istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla remisyona girdiği saptanmıştır(p<0,05). Tanı anında verilen ilk tedavilerde pulse steroid, düşük doz steroid ve IVIG seçimlerinde benzer yanıt alındığı, istatistiki olarak birbirlerine üstünlüğü olmadığı belirlenmiştir(p>0,05). Kronik ITP tanılı olgulardaki tedavi seçiminde anti-D tedavisi verilen olguların istatiksel olarak daha az remisyona girdiği, diğer tedavilerden pulse steroid(p=0,008), düşük doz steroid(p=0,021), eltrombopag(p=0,001), IVIG(p<0,001) ve splenektomi(p=0,007) yapılan olgularda alınan tedavi yanıtında istatiksel bir fark olmadığı görüldü. Sonuç. ITP tanılı olgulardan erkek cinsiyet, daha küçük yaşta tanı alan, başvuru anında epistaksis şikâyeti olmayan, ÜSYE hikâyesi olan olguların remisyon sıklığının daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Tanı anında trombosit sayısı ve sedimantasyon değeri yüksek olan, MPV değeri daha düşük olguların remisyon sıklığının daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Kronik ITP'li olgularda Anti-D tedavisi almayanların remisyon sıklığının daha fazla olduğu tespit edilmiştir.

HematolojiHematolojiPurpura+4
Eser Doğan
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji Ünitesi'nde izlenen hemofagositik lenfohistiyositoz tanılı hastaların retrospektif analizi

Amaç: Bu çalışmada Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Hematoloji Ünitesi'nde hemofagositik lenfohistiyositoz (HLH) tanısı konan hastaların klinik ve laboratuvar bulgularının incelenmesi, hastaların tedavi yanıtı, prognoz ve sağkalımlarına etki edebilecek faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya Van Dursun Odabaşı Tıp Merkezi Hastanesi Pediatrik Hematoloji Polikliniği'nde 1 Ocak 2011- 30 Kasım 2019 tarihleri arasında hemofagositik lenfohistiyositoz tanısı almış ve çalışmaya katılmaya gönüllü olan 0-18 yaş arasında hastalar dahil edilmiştir. p değerinin 0,05'in altında olması sınır kabul edilmiştir. Bulgular: Olguların %34,1'i (n=14) PHL, %65,9'u (n=27) SHL, %54,7'si (n=22) erkek, ortalama yaşı 85,8±67,0 aydır. PHL ve SHL hastalarının cinsiyet dağılımı istatistiksel olarak farklı değilken PHL hastalarının yaşı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha azdır (p=0,001). Hastaların %48,8'inin (n=20) anne-babası akraba, %7,3'ünün (n=3) kardeşinde ex olma öyküsü vardır. PHL grubundaki hastaların anne-baba akrabalık sıklığı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazladır (p=0,037). Hastaların %80,5'inde (n=33) tedaviye yanıt alınırken, %19,5'i (n=8) ex olmuştur. Hastalık tipine göre tedaviye yanıt sıklığı değişmemektedir (p=0,411). Tedavinin başlangıcında hastaların %82,9'unda (n=34) ateş, %75,6'sında (n=31) hepatomegali, %73,2'sinde (n=30) splenomegali, %26,8'sinde (n=11) LAP, %24,4'ünde (n=10) döküntü ve nörolojik bulgu saptanmıştır. Tedavinin 1.haftasında ateş anlamlı düzeyde düşmüştür (p>0,05). PHL ve SHL hastalarında semptomların görülme sıklığı farklılık göstermemektedir. Genel olarak HLH ve SHL hastalarında tedavinin 1. haftasında Plt, Na, Ca, total protein ve albümin değerleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artmış, CRP, LDH, AST, trigliserid ve ferritin değerleri anlamlı düzeyde azalmıştır (p<0,05). PHL hastalarında tedavi başlangıcı ile karşılaştırıldığında, tedavinin 1. haftasında Hb değeri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artmış (p=0,041), CRP değeri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalmıştır (p=0,016). PHL hastalarının %42,9'unun (n=6) nedeni bilinmiyorken, %28,6'sı (n=4) perforin gen mutasyonu, %21,4'ü (n=3) Chediak-Higashi Sendromu, %7,1'i (n=1) Griscelli Sendromu nedenlidir. SHL'de en sık 3 neden; %18,5 (n=5) brusella, %14,8 (n=4) EBV, %7,4 (n=2) ALL'dir. Sonuç: HLH'de tanı anında akut faz reaktanları yüksek olmakla beraber, tedavinin 1. haftasında hem ateş düşmekte hem de akut faz reaktanlarının seviyesi azalmaktadır. Ayrıca trombositopeni tablosu düzelmektedir. HLH hastalarının erken tanısı ve tedavisi oldukça önemli olup akut tabloyu düzeltmektedir. Yapılacak kapsamlı ve çok merkezli çalışmalar ile prognoza etki edebilecek değişkenlerin belirlenmesi ve tedavinin bu doğrultuda şekillendirilmesi faydalı olabilir.

HematolojiHematolojiHemofagositik lenfohistiyositoz+2
Handan Özdemir Aslantatar
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yenidoğan persistan pulmoner hipertansiyon hastalarının retrospektif değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Yenidoğan Yoğun Bakım Servisi'nde Persistan Pulmoner Hipertansiyon tanısıyla takip edilen 0-28 günlük hastaların demografik özellikleri, tanı zamanı, tanı şekli, uygulanan tedavi ve tedaviye alınan cevap süresinin değerlendirilmesi, persistan pulmoner hipertansiyonu presipite eden nedenlerin belirlenmesi hedeflenmiştir. Yöntem: Çalışmaya 15 Şubat 2016 - 1 Temmuz 2019 tarihleri arasında Van YYÜ Yenidoğan Yoğun Bakım Servisinde yatarak, yenidoğan ve çocuk kardiyolojisi tarafından takip edilen, 0-28 günlük Persistan Pulmoner Hipertansiyon tanısı alan 29 hasta dahil edilmiştir. Hastalar retrospektif olarak dosyalardan incelendi. Anne yaşı, gebelik haftası, erken membran rüptürü ve koryoamnionit gibi prenatal risk faktörleri, doğum ağırlıkları, fetal distres/acil sezeryan öyküsü, ilk 24 saatte mekanik ventilatöre alınma öyküsü, tanı yaşı, eşlik eden sepsis, pnömoni, asfiksi, yenidoğanın geçici takipnesi, solunum güçlüğü sendroumu, pnomotoraks, nekrotizan enterokolit, konjenital kalp hastalıkları gibi ek hastalıkları, APGAR skoru değerleri, tedavi öncesi ve sonrasında kalp hızı, sistolik ve diastolik kan basıncı değerleri (sKB ve dKB, oksijen saturasyon değerleri (SatO2), sistolik pulmoner basınç değerleri (sPAP), alınan medikal tedaviler kaydedildi ve değerlendiridi. Patent duktus arterious ve patent foramen ovale dışında konjenital kalp hastalığı olan hastalar çalışmadan çıkartıldı. Bulgular: Persistan pulmoner hipertansiyon (PPHN) tanısı alan toplam 29 hasta vardı. Hastaların 17'si (%58.6) erkek, 12'si (%41.4) kız idi. Hastaların 11'inde (%37.9) normal doğum, 18'inde (%62.1) sezaryen ile doğum öyküsü mevcut idi. PPHN'li yenidoğanların 4'üne (%13.8) 1 doz, 2 'sine (%6.9) 2 doz sürfaktan, 2'sine (%6.9) 2 doz Celestone uygulanmıştı. Hastaların 21'i (%72.4) ilk 24 saat içerisinde mekanik ventilasyon uygulanmıştı. İnotropik destek olarak hastaların 15'ine (%51.7) dobutamin, 10'una (%34.5) dopamin, 2'sine (%6.9) digoksin, 2'sine (%6.9) milrinon, 1'ine (%3.4) adrenalin uygulanmıştı, 10'una (%34.5) herhangi inotropik ilaç kullanılmamıştı. Tedavi amacıyla hastaların 24'üne (%82.2) sildenafil, 13'üne (%44.8) MgSO4, 9'una (%31) iNO, 2'sine (%6.9) ilioprost verilmişti. Tedavi sonucunda hastaların 19'u (%65.6) başarılı olarak tedavi olurken, 1'i (%3.4) kronikleşmiş, 9'u (%31) ise ex olmuştu. Tedavi başarısı cinsiyet, doğum şekli, gestasyonel yaş, kan basıncı, tanı yaşı, APGAR 1-5.dk skoru, kalp hızı, eşlik eden hastalıklar ve uygulanan tedaviye göre değişmemekte idi (p>0.05). Değerlendirilen kan gazı parametrelerinden PO2 ve HCO3 değerleri, tedavi öncesi ve sonrası SatO2 düzeyleri tedavi sonucu olumlu olan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksektir (p<0.05). ALT değerinin ve CPAP uygulama süresinin ex olan / kronikleşen hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu saptandı (p=0.03). Saptanan enfeksiyon sayısı, tanı yaşı ile ve MV süresi ile istatistiksel olarak anlamlı derecede pozitif yönde düşük düzeyde korelasyon göstermektedir (p<0.05). Sonuç: PPHN tedavisinde SatO2, PO2, HCO3, ALT ve CPAP uygulama süresi parametrelerinin tedavi sonucunu öngörmede önemli olduğu belirlendi. Bu değerlerin erken dönemde belirlenmesi ile hastalığın prognozu tahmin edilebilir.

Bebek-yenidoğmuşBebeklerHipertansiyon-pulmoner+3
Nermin Çelik
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Iğdır'da bazı sağlık kuruluşlarına başvuran ishalli çocuklarda bağırsak parazitlerinin sıklığı

Bu çalışma, Iğdır ilinde, ishal şikâyetiyle sağlık merkezlerine başvuran çocuklarda intestinal parazitlerin sıklığını belirlemek ve bu parazitlerin önemini ortaya koymak amacıyla yapılmıştır. Çalışma, Aralık 2019–Şubat 2020 tarihleri arasında Iğdır Devlet Hastanesi ve Özel Bulut Hastanesi'ne ishal şikâyetiyle başvuran 1-16 yaş aralığında olan çocuklar üzerinde yürütülmüştür. Çalışmada hasta grubu 141'i kız, 159'u erkek olan toplam 300 ishalli çocuktan; kontrol grubu, herhangi bir kronik hastalığı ve ishali olmayan 50'si kız, 50'si erkek olmak üzere toplam 100 çocuktan oluşturulmuştur. Dışkı örnekleri nativ-Lugol yöntemi ve modifiye asit-fast boyama yöntemi ile değerlendirilmiştir. Hasta grubundaki 300 çocuğun %35'inde, kontrol grubundaki 100 çocuğun %17'sinde intestinal parazit pozitifliği saptanmıştır. Parazit pozitifliği bakımından, ishalli çocuklar ile sağlıklı kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark belirlenmiştir (p=0,001). Hasta grubunda en yüksek oranda Blastocystis hominis'e (%13), en düşük oranda Giardia intestinalis'e (%2) rastlanmış, ayrıca %3 oranında Cryptosporidium spp. belirlenmiştir. Hasta grubunda kızların %40,4'ünde, erkeklerin %30,2'sinde, kontrol grubunda ise kızların %20'sinde, erkeklerin %14'ünde intestinal parazit pozitifliği saptanmıştır. İstatistik olarak değerlendirildiğinde, hasta grubu ve kontrol grubu cinsiyetler karşılaştırması sonucunda anlamlı bir fark (erkekler karşılaştırması: p= 0.008; kızlar karşılaştırması: p= 0.004) tespit edilmiştir. Parazite rastlama sıklığı ile hastaların bazı yaşam koşulları arasındaki ilişkide, "hayvancılık yapılıp-yapılmaması" (p= 0,004) ve "kanalizasyon şebekesinin olup-olmaması" (p=0,002) karşılaştırılmalarında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Hastalardaki parazit pozitifliği ile karın ağrısı (p= 0,008) ve mide bulantısı (p= 0,003) arasında anlamlı bir fark olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak; ishal, karın ağrısı ve mide bulantısı gibi klinik belirtileri olan çocukların intestinal parazitler yönünden değerlendirilmesinin gerekli olduğu kanaatine varılmıştır. Ayrıca çocuk yaş grubunda intestinal parazitlerin halen önemli bir sağlık sorunu olduğu anlaşılmıştır.

Bağırsak hastalıkları-parazitikDiyare-infantilIğdır+4
İnan Karakuş
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Transkateter kapatma yapılan atriyal septal defekt tanılı hastalarda kalbin ileti sisteminin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada ASD tanılı hastalarda kalbin ileti sisteminin değerlendirilmesi ile kapatma öncesi ve sonrasında klinik, elektrokardiyografik ve laboratuvar bulgularının incelenmesi, prognoz ve sağkalıma etki edebilecek faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Tıp Fakültesi Çocuk Kardiyoloji Bilim Dalı'nda Şubat 2016 - Haziran 2020 tarihleri arasında izlenen ve transkateter kapatma yapılan ASD tanılı hastaların dosyaları retrospektif olarak incelenmiştir. ASD olgularının sonuçları kontrol grubu ile ve ASD olgularında kapatma işlemi öncesi ve sonrasında kardiyak parametreler karşılaştırılmıştır. Bulgular: ASD tanısı ile tedavi edilen olguların %42,5'i, kontrol grubunun %52,5'i erkekti. ASD olgularının yaş ortalaması 8,8 ± 4.5, kontrol grubunun 9,6 ± 3,9'du. ASD olguları ve kontrol grubu arasında cinsiyet ve yaş açısından anlamlı fark yoktu (p>0,05). Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, ASD olgularının sistolik kan basıncı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşüktü (p=0,025). ASD olguları ile kontrol grubu arasında vücut ağırlığı, kalp tepe atımı ve diyastolik kan basıncı değerleri bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05). Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ASD olgularının kalsiyum düzeyi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazlaydı (p<0,001). ASD olguları ile kontrol grubu arasında diğer laboratuvar değerler açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05). Kontrol grubunun EKG parametreleri ile karşılaştırıldığında, ASD olgularında transkateter kapatma öncesi Pmin, QTcmin süreleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha kısa, Pdis, QTdis, QTcdis süreleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha uzundu (p<0,05). Kontrol grubunun EKG parametreleri ile karşılaştırıldığında, ASD olgularında transkateter kapatma sonrası Pmax, Pmin, QTcmin süreleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha kısa; QTmax, QTdis, QTcdis süreleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha uzundu (p<0,05). ASD olgularında transkateter kapatma öncesi EKG parametreleri ile karşılaştırıldığında, transkateter kapatma sonrası Pmax, Pdis süreleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha kısa; QTmin süresi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha uzundu (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızda ASD olgularında transkateter kapatma öncesine kıyasla kapatma sonrası grupta Pmax ve Pdis süreleri kısalırken, QTmin süresinin uzadığı saptandı. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ise ASD kapatma öncesi grupta Pmin ve QTc min süreleri daha kısa; Pdis, QTdis ve QTc dis süreleri ise daha uzun saptandı. ASD olgularında transkateter kapatma tedavisinin atriyal ve ventriküler aritmiler üzerine etkinliğini gösteren daha fazla sayıda hasta ile prospektif 24 saatlik EKG ve/veya daha uzun EKG kayıtlarını da içeren elektrofizyolojik çalışmalara ihtiyaç vardır.

ElektrokardiyografiKalp hastalıklarıKalp septum defektleri-atrial+4
Veli Eldem
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji Ünitesi'nde izlenen ve tedavisi bitmiş olan akut lenfoblastik lösemi hastaların endokrinolojik parametrelerinin retrospektif analizi

Amaç: Bu çalışmada Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji Ünitesi'nde izlenen ve tedavisi bitmiş olan akut lenfoblastik lösemi hastaların endokrinolojik parametrelerinin retrospektif olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma Van Dursun Odabaşı Tıp Merkezi Hastanesi Pediatrik Hematoloji Ünitesi'nde 1 Ocak 2007- 31 Aralık 2019 tarihleri arasında ALL tanısı alan ve tedavisi tamamlanan hastalar ile gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Olguların %51,1'i (n=23) erkek, %48,9'u (n=22) kız, yaş ortalaması 12,9±4,0'dır. ALL tipi incelendiğinde %75,6 (n=34) pre B cell ALL, %24,4 (n=11) T cell ALL'dir. Puberte evresi incelendiğinde olguların %24,4'ü (n=11) prepubertal idi. Hastaların %2,2'si (n=1) bodur, %44,52'si (n=20) kısa, %8,9'u (n=4) çok zayıf ve %20'si (n=9) zayıftı. Çalışmamızda puberte durumu değerlendirilen hastaların hiç birinde puberte prekoks veya puberte tarda saptanmadı. Çalımamızda TSH >10 olan ve TSH 5-10 arası olan hastamız yoktu. Olguların %13,3'ü (n=6) osteoporotik, %44,4'ü (n=20) osteopenik %42,2'si (n=19) idi. Sonuç: ALL olgularında antropometrik ölçümler cinsiyetten, hastalık tipinden ve puberte evresinden bağımsız olarak olumsuz şekilde etkilenmektedir. Bu konuda düzenli izlem ile destekleyici tedavilerin sağlanması, ALL olgularında antopometrik değerleri daha iyi bir seviyeye getirebilir. Özellikle erkek ALL olgularında olmak üzere her iki cinsiyette de malnütrisyon gelişebileceği için beslenmenin düzeninin sağlanması önemlidir. Anahtar Kelimeler. Çocuk Hastalıkları, Hematoloji, Endokrinoloji, Akut Lenfoblastik Lösemi

EndokrinolojiHematolojiKan hastalıkları+6
Mehmet Mehdi Oğuz
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Konjenital kalp hastalığı nedeniyle ameliyat olan çocukların ebeveynlerinde travma sonrası büyümenin değerlendirilmesi

Bu çalışma, konjenital kalp hastalığı nedeniyle ameliyat olan çocukların ebeveynlerinde travma sonrası büyümenin değerlendirilmesi amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırmanın evrenini, Ankara Şehir Hastanesi'nde konjenital kalp hastalığı nedeniyle ameliyat olan ve Eylül 2019-Mart 2020 tarihleri arasında hastaneye başvuran çocukların ebeveynleri oluşturmuştur. Araştırma örneklemine, konjenital kalp hastalığı nedeniyle ameliyat olan 27 çocuğun ebeveyni dahil edilmiştir. Araştırma verileri ''Sosyodemografik Bilgi Formu'', ''Travma Sonrası Büyüme Ölçeği'', ''Olayların Etkisi Ölçeği'' ve ''Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği'' ile hastane ortamında, katılımcılarla yüz yüze görüşülerek toplanmıştır. Araştırmada, konjenital kalp hastalığı nedeniyle ameliyat olan çocukların ebeveynlerinin travma sonrası büyüme puanı 71,67±13,54 olarak bulunmuştur ve sosyal destek algısı ile yaşanan olayın etkisinin travma sonrası büyüme üzerinde etkili olduğu belirlenmiştir. Çalışma sonucunda konjenital kalp hastalığı olan çocukların ebeveynlerinde travma sonrası büyümeyi ve etkileyen faktörleri araştıran yeni çalışmalar yapılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Travma sonrası büyüme, ebeveyn, çocuk, konjenital kalp hastalığı ldurulacaktır

Ana-babaCerrahi-kardiyovaskülerKalp defektleri-konjenital+4
Emine Alpaslan
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hacettepe Ünı̇versı̇tesı̇ Çocuk Kardı̇yolojı̇ Bı̇lı̇m Dalı'nda 2015-2020 yılları arasında dı̇late kardı̇yomı̇yopatı̇ tanısı ile izlenı̇len hastaların değerlendı̇rı̇lmesı̇

Kardiyomiyopatiler, hem erişkinlerde hem çocuklarda önemli mortalite ve morbidite nedenidir. Çocuklarda en sık görülen kardiyomiyopati olan dilate kardiyomiyopatiler, bir yaşından büyük çocuklarda kalp naklinin en sık nedenidir. Kalp nakli dışında kesin bir tedavisi bulunmayan bu hastalıkta, gelişmiş moleküler yöntemlere rağmen çoğu zaman etiyoloji bulunamaz. Bilinen etiyolojiler arasında miyokardit, nöromusküler hastalıklar, ailesel kardiyomiyopatiler, metabolik hastalıklar, malformasyon sendromları, ilaçlar ve toksinler yer alır. Bu çalışmada 2015-2020 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Hastanesi Çocuk Kardiyoloji Bilim Dalında dilate kardiyomiyopati tanısı ile izlenmiş 0-18 yaş arasındaki hastaların başvuru anındaki klinik, labaratuvar ve ekokardiyografik bulguları değerlendirildi. 77 hastanın dilate kardiyomiyopati olarak değerlendirildiği bu çalışmada, sekiz hastanın tanısı ALCAPA olarak değişti. Geriye kalan hastaların etiyolojik değerlendirilmesine bakıldığında %56'sının (n=39) idiyopatik olduğu görüldü. İzlem sonunda %26'sının (n=18) sol ventrikül fonsiyonları iyileşti, %11'ine (n=8) kalp nakli yapıldı. Mortalite oranı %32 (n=22) olarak saptandı. Çalışmamızda başvuru anındaki sol ventrikül kısalma fraksiyonu (<%15,5) ve z skoru (<-12,7), sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (<%30) gibi ekokardiyografik değerlerin izlemdeki nakil ihtiyacını belirlemede fikir verebileceği saptanmıştır.

Hasta takibiKalp hastalıklarıKalp nakli+4
Nilay Korgal
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk polikliniklerine başvuran hastalarda kabızlık sıklığı ve etkileyen faktörlerin araştırılması

Bu çalışmada, çocuk polikliniklerine başvuran hastalarda kabızlık sıklığını ve etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla kesitsel bir araştırma tasarımı kullanılmıştır. Çalışmaya pediatrik kliniklere başvuran ve kabızlık şikayeti olan hastalar dahil edilmiştir. Çalışmaya toplam 55 hasta dahil edilmiş olup, hastaların yaşları 1-204 ay arasında değişmekte ve ortalama yaş 84.32±54.47 ay olarak hesaplanmıştır. Kabızlık şikayeti olan çocukların %55.6'sı kız, %44.4'ü erkektir. Çalışma için veriler, polikliniklere başvuran çocuk hastaların elektronik sağlık kayıtları ve anamnez formları kullanılarak toplanmıştır. Kabızlık şikayeti olan çocuklardan 39'u (%72.2) term, 15'i (%27.8) ise preterm doğum haftasında dünyaya gelmiştir. Çocukların %64.8'inde mekonyum çıkışı ilk 24 saatte, %27.8'inde ilk 48 saatte, %3.7'sinde ilk 24-48. saatte ve %3.7'sinde de ilk 36 saatte gerçekleşmiştir. Kabızlık şikayeti ile pediatrik polikliniklere başvuran çocukların %57.4'ünün ailesinde kabızlık öyküsü bulunmaktadır. Çocukların 26'sı (%48.1) kansızlıkla ilişkili demir tedavisi almakta, 28'i (%51.9) kabızlıkla ilişkili ilaç tedavisi almaktadır. Çocukların 38'i (%70.4) inek sütü tüketirken, 16'sı (%29.6) inek sütü içmemektedir. Tuvalet eğitimine başlangıç yaşı ortalama 36.41±8.27 ay olarak belirlenmiştir. Çocuklardan 23'ünün (%46) günlük aldığı lifli gıda miktarı yeterli, 27'sinin (%54) ise yetersizdir. Çocukların %37'si haftalık 7-10 kez, %37'si 10'dan fazla, %18.5'i 5-7 kez ve %7.4'ü de 1-4 kez dışkı yapmaktadır. Çocuk polikliniklerine başvuran hastalarda kabızlık sıklığını araştırmak, bu sağlık sorununun prevalansını belirlemek açısından önemlidir. Bu sayede kabızlık gibi yaygın ancak genellikle göz ardı edilen bir sorunun ne kadar yaygın olduğu ve hangi yaş gruplarında daha sık görüldüğü ortaya konulabilir.Bu çalışmada, çocuk polikliniklerine başvuran hastalarda kabızlık sıklığını ve etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla kesitsel bir araştırma tasarımı kullanılmıştır. Çalışmaya pediatrik kliniklere başvuran ve kabızlık şikayeti olan hastalar dahil edilmiştir. Çalışmaya toplam 55 hasta dahil edilmiş olup, hastaların yaşları 1-204 ay arasında değişmekte ve ortalama yaş 84.32±54.47 ay olarak hesaplanmıştır. Kabızlık şikayeti olan çocukların %55.6'sı kız, %44.4'ü erkektir. Çalışma için veriler, polikliniklere başvuran çocuk hastaların elektronik sağlık kayıtları ve anamnez formları kullanılarak toplanmıştır. Kabızlık şikayeti olan çocuklardan 39'u (%72.2) term, 15'i (%27.8) ise preterm doğum haftasında dünyaya gelmiştir. Çocukların %64.8'inde mekonyum çıkışı ilk 24 saatte, %27.8'inde ilk 48 saatte, %3.7'sinde ilk 24-48. saatte ve %3.7'sinde de ilk 36 saatte gerçekleşmiştir. Kabızlık şikayeti ile pediatrik polikliniklere başvuran çocukların %57.4'ünün ailesinde kabızlık öyküsü bulunmaktadır. Çocukların 26'sı (%48.1) kansızlıkla ilişkili demir tedavisi almakta, 28'i (%51.9) kabızlıkla ilişkili ilaç tedavisi almaktadır. Çocukların 38'i (%70.4) inek sütü tüketirken, 16'sı (%29.6) inek sütü içmemektedir. Tuvalet eğitimine başlangıç yaşı ortalama 36.41±8.27 ay olarak belirlenmiştir. Çocuklardan 23'ünün (%46) günlük aldığı lifli gıda miktarı yeterli, 27'sinin (%54) ise yetersizdir. Çocukların %37'si haftalık 7-10 kez, %37'si 10'dan fazla, %18.5'i 5-7 kez ve %7.4'ü de 1-4 kez dışkı yapmaktadır. Çocuk polikliniklerine başvuran hastalarda kabızlık sıklığını araştırmak, bu sağlık sorununun prevalansını belirlemek açısından önemlidir. Bu sayede kabızlık gibi yaygın ancak genellikle göz ardı edilen bir sorunun ne kadar yaygın olduğu ve hangi yaş gruplarında daha sık görüldüğü ortaya konulabilir.

KabızlıkÇocuk hastalıkları
Veysel Altındağ
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Ebeveynlerin çocukluk çağı aşılarına yönelik tutumu ile dijital ortamda sağlık bilgisi edinme durumu arasındaki ilişki

Amaç: Araştırmanın amacı ebeveynlerin çocukluk çağı aşılarına yönelik tutumu ile dijital ortamda sağlık bilgisi edinme durumu arasındaki ilişkiyi incelemektir. Yöntem: Araştırmanın tipi tanımlayıcı ve ilişki arayıcıdır. Araştırmanın evrenini Türkiye'de yaşayan 0-4 yaş çocuğa sahip ebeveynler, örneklemini 106 anne oluşturdu. Araştırma verileri, araştırmacılar tarafından oluşturulan Katılımcı Bilgi Formu, Çocukluk Çağı Aşıları Hakkında Ebeveynlerin Tutumları Ölçeği (PACV) ve Dijital Ortamda Sağlık Bilgisi Edinme ve Teyit Davranışları Ölçeği aracılığı ile çevrimiçi olarak Google Form ile toplandı. Verilerin analizinde parametrik testler kullanıldı. Bulgular: Ebeveynlerin PACV puan ortalamasının 40,65±20,22 (min-maks.: 3-93) olduğu, %65,1'inin aşı tereddütsüz ve %34,9'unun aşı tereddütlü olduğu belirlenmiştir. Dijital Ortamda Sağlık Bilgisi Edinme ve Teyit Davranışları Ölçeği alt boyut puan ortalamalarının; web 1.0 ve sağlık bilgisi edinme için 2,53±0,96, web 2.0 ve sağlık bilgisi edinme için 1,95±0,73 olduğu ve dijital teyit için 3,03±1,05 puan olduğu bulundu. Ebeveynlerin web 1.0 ve sağlık bilgisi edinme ve web 2.0 ve sağlık bilgisi edinme düzeyleri ile PACV ölçeği arasında anlamlı bir ilişki olmadığı (p>0,05), dijital teyit düzeyleri ile PACV toplam ile orta düzeyde negatif yönde, alt boyutları ile düşük düzeyde negatif yönde ilişki olduğu saptanmıştır (p<0,05). Dijital teyit düzeyinin regresyon modeline negatif yönde, anlamlı bir katkı sağladığı belirlenmiştir (t=-3,38; p<0,01). Sonuç: Araştırmaya katılan ebeveynlerin çoğunluğunun aşı tereddütsüz ebeveynler olduğu, web 1.0 ile dijital ortamlardan sağlık bilgisi edinme tercihlerinin orta düzeyde, web 2.0 ile dijital ortamlardan sağlık bilgisi edinme tercihlerinin düşük düzeyde, dijital ortamlardan elde ettikleri sağlık bilgisini teyit ettirme alışkanlıklarının ise orta-yüksek düzeyde olduğu ve aşı tutumu ile teyit düzeyi arasında orta düzeyde negatif yönde anlamlı bir ilişki olduğu sonucuna varıldı. Çocukluk çağı aşıları hakkında tereddütsüz olan ebeveynlerin tereddütlü olan ebeveynlere kıyasla, dijital ortamlardan elde ettikleri sağlık bilgisini teyit ettirme alışkanlıkları daha yüksek düzeydedir. Ebeveynlerin aşı tutumlarının olumsuz etkilenmesinin önüne geçmek amacıyla dijital ortamlarda aşıya yönelik doğruluğu olmayan bilgilerin kısıtlanması önerilir. Kasım 2025 , 94 sayfa. Anahtar kelimeler: aşı, çocuk, ebeveyn tutumu, dijital ortam, sağlık bilgisi edinme

Çocuk hastalıklarıÇocuk sağlığı
Dilara Nur Parlak
İstanbul University-Cerrahpaşa · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Çocuklarda inhaler tedavi sırasında oyuncak kullanımının anksiyete ve duygusal durum üzerine etkisi

Araştırma inhaler tedavi sırasında oyuncak kullanımının çocuğun anksiyetesi ve emosyonel durumuna etkisini belirlemek amacıyla randomize kontrollü deneysel tasarımda yapıldı. Araştırma evrenini Kasım 2024–Mart 2025 tarihleri arasında İstanbul'da bir eğitim ve araştırma hastanesi çocuk acil ünitesine başvuran ve inhaler tedavi alması gereken 4-6 yaş arası çocuklar oluşturdu. Örneklem seçim kriterlerine uyan 72 çocuk ise örneklemi oluşturdu. Deney grubundaki çocuklar inhaler tedavi alırken oyuncağa da inhaler tedavi uygulandı. Veri toplama öncesinde gerekli kurum, etik kurul izinleri ve katılımcıların onamı alındı. Verilerin toplanmasında "Tanıtıcı Bilgi Formu", "Çocuklarda Duygusal Dışa Vurumu Değerlendirme Ölçeği (ÇDDVDÖ)", "Çocuk Anksiyete Skalası-Durumluluk (ÇAS-D)" ve "Hasta Takip Formu" kullanıldı. Çocukların ve ebeveynlerinin tanıtıcı özellikleri ve inhaler tedavi deneyimleri benzerdi (p>0,05). Araştırma gruplarının inhaler tedaviden 5 dk. öncesindeki "ÇDDVDÖ" ve "ÇAS-D" puan ortancaları benzerken (p>0,05), inhaler tedavi sırasında ve inhaler tedaviden 5 dk sonraki puan ortancaları deney grubunda anlamlı düzeyde daha düşüktü (p<0,001). Deney grubundaki çocukların tamamı (%100) inhaler tedavi sırasında nebül maskesini yüzlerinden çıkartmak istemezken, kontrol grubundaki çocukların %80,60'ı maskeyi çıkartmak istedi. Sonuç olarak, inhaler tedavi sırasında oyuncak kullanımının çocuğun anksiyetesini azalttığı, duygusal durumunu olumlu yönde etkilediği ve tedavi sırasında maske reddini engellediği belirlendi. 4-6 yaş grubu çocuklarda inhaler tedavi sırasında çocuğun dikkatini başka yöne çeken ve kendini iyi hissetmesini sağlayan yaşına uygun girişimlerin uygulanması ve gelecek araştırmalarda aktif-pasif dikkati başka yöne çekme yöntemlerinin karşılaştırılması önerilir.

Çocuk hastalıklarıÇocuk hemşireliğiÇocuk sağlığı+1
Ayşe Böke
İstanbul University-Cerrahpaşa · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Hiperbilirubinemisi olan yenidoğanlarda fototerapi sırasında emzik kullanımının stres ve bilirubin düzeyine etkisi

Giriş: Hiperbilirubinemi nedeniyle fototerapi alan yenidoğanların; hastanede yatmak zorunda olmaları, tedavi sürecinde invaziv işlemlere maruz kalmaları ve bu süreçte fototerapi tedavisine ara vermemek için beslenme haricinde anneden ayrı fototerapi yataklarında kalmaları bebeklerde strese neden olabilmektedir. Emziğin yenidoğanlar üzerinde stresi azaltma, sakinleştirme, oro-motor hareketi uyararak sindirimden sorumlu emzim ve hormonların salgılanmasını sağlama, böylece sindirimi kolaylaştırma gibi birçok yararı bulunmaktadır. Amaç: Emziğin yenidoğanların stresini azalttığı, bebekleri sakinleştirdiği, bu süreçte bilirubinin dışkı ile atıldığı ve emziğin dışkılamayı kolaylaştıran sindirimden sorumlu enzim ve hormonların salgılanmasında etkili olduğu düşünüldüğünde bu çalışma ile hiperbilirubinemisi olan yenidoğanlarda fototerapi sırasında emzik kullanımının stres, fizyolojik belirtiler (KTA, SpO2, bağırsak sesleri, dışkılama sayısı) ve bilirubin düzeyine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Randomize-kontrollü tasarımda gerçekleştirilen çalışmanın örneklemi hiperbilirubinemi tanısı olan 60 term yenidoğandan (deney grubu= 30 bebek; kontrol grubu=30 bebek) oluşmaktadır. Araştırma verileri Haziran 2023-Eylül 2024 tarihleri arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinde toplanmıştır. 18 saat fototerapi alan bebeklere 3 saatte bir 5 dk. süre ile emzik verilerek bebeklerin stres seviyesi, KTA ve SpO2 düzeyi bağırsak sesleri, dışkılama sayısı ve bilirubin düzeyi değerlendirilmiştir. Bebeklerin stres seviyesi Yenidoğan Stres Ölçeği (YSÖ), KTA ve SpO2 düzeyi pulse oksimetre cihazı, bağırsak sesleri steteskop ile gözlemci bir hemşire tarafından değerlendirilmiştir. Dışkılama sayısı anne bebeğin bezini her değiştirdiğinde araştırmacı tarafından gözlemlenip kayıt edilmiştir. Bebeklerin bilirubin düzeyleri rutin klinik hekim istemine göre klinik rutini doğrultusunda bebekler fototerapi almadan önce ve bebekler fototerapi süreçlerini tamamladıktan sonra intravenöz yolla kan alınarak ölçülmüş ve kaydedilmiştir. Bulgular: Araştırma da emzik verilen bebeklerin stres ve KTA seviyelerinin verilmeyen bebeklerden daha düşük olduğu, bağırsak seslerinin ve dışkılama sayılarının daha fazla olduğu bulunmuştur (p<0,05). Emzik verilen yenidoğanlar ile verilmeyen yenidoğanların SpO2 düzeyleri ve bilirubin düzeylerindeki düşüşün benzer olduğu saptanmıştır (p>0,05). Sonuç: Emziğin fototerapi sırasında bebeklerin stresini azalttığı, bağırsak seslerini ve dışkılama sayısını artırdığı, SpO2 düzeyi ve bilirubin seviyesi üzerinde etkili olmadığı belirlenmiştir.

HemşirelikHemşirelik araştırmalarıHemşirelik bakımı+3
Ahu Pınar Turan
İstanbul University-Cerrahpaşa · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Biotinidaz eksikliği tanısıyla tedavi gören pediatrik hastalarda işitmenin değerlendirilmesi

Biotinidaz eksikliği (BD), vitamin olan biotinin, vücuda alımından sonra dönüşmesini sağlayan biotinidaz enziminin eksikliği sonucunda ortaya çıkar. BD otozomal resesif (OR) geçişli hastalıklar arasındadır (www.genetiks.com.tr). Sensorinöral işitme kaybı dahil olmak üzere nörolojik ve kutanöz semptomlar ile karakterizedir. (Heller, Stanley, Shaia, Sismanis, Spencer ve Wolf, 2002). Türkiye'de akraba evliliklerinin tercih edilmesi sonucu genetik geçişli olan BD görülme sıklığı dünya ortalamasının çok üzerinde bir oran olan 1:11.000 olarak bildirilmektedir (İçke, Genç, 2017). BD olan yenidoğanların tedavi edilmemesi durumunda %75'inde işitme kaybı gelişebilmektedir. BD sonucu oluşan semptomlar arasında bulunan işitme kaybının, erken dönemde tedavi ile birlikte önüne geçilebilmektedir (Nance,2003). Bu nedenle çalışmamız BD tanısıyla tedavi gören pediatrik hastalarda işitmenin değerlendirilmesine yönelik olarak yapılmıştır. Metabolik tarama testleri sayesinde erken evrede tanılanan BD vakalarında başlanan tedavi sonrası objektif test bataryaları kullanılarak işitme seviyesi tespit edilmiştir. BD olan hastalarda gelişen işitme kayıpları geri dönüşümsüz olduğundan erken tanı ve tedavi ile BD olgularında işitme ile ilgili semptom gelişip gelişmediğinin kontrolü sağlanarak, tedaviye rağmen gelişebilecek işitme kayıplarının da tespitiyle duruma dikkat çekilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızın deney grubuna BD tanısı ile tedavi gören 5 aylık ile 65 aylık arasında değişen 9 kız ve 12 erkek olmak üzere toplam 21 çocuk dâhil edilmiştir. Deney grubu katılımcıların %90,5'i ilk 30 günde, geri kalan %9,5'i ise 31-60 günde tanı almış ve tedavileri başlanmış bireylerdir. Katılımcılar, demografik özellikleri benzeyen normal işitmeli 20 çocuk ile karşılaştırılmıştır. Katılımcılar odyolojik yönden değerlendirmeye alınmıştır. İşitsel Uyarılmış Beyinsapı Potansiyel (BİUP) kayıtlarının alınması ile her iki grup katılımcılarının işitmelerinin normal seviyede olduğu tespit edilmiştir. Bilateral BİUP kayıtlarından edinilen bilgi ile I., III. ve V. dalga latansları ile I-III, III-V, I-V interpeak latansları karşılaştırılmıştır. Deney ve kontrol grubu arasında 6 kHz Tone Burst uyaran ile yapılan BİUP kayıtları karşılaştırıldığında deney grubunda I., III. ve V. dalga latansları ile I-III, III-V, I-V interpeak latans aralıkları istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttığı belirlenmiştir (p<0,005). Yaş ve cinsiyet değişkenine göre yapılan istatistiksel analizlerde anlamlı düzeyde farklılık belirlenmemiştir (p>0,005). Click uyaranla yapılan BİUP kayıtları karşılaştırıldığında, gruplar arasında anlamlı düzeyde farklılıklar gözlenmemiştir (p>0,005). Aynı zamanda BD olanlar ile kontrol grubu Transient Otoakustik Emisyon (TEOAE) testinde sinyal gürültü oranı(SNR) değerleri karşılaştırılmıştır. Deney grubu katılımcılarının sağ kulak 4 kHz puanlarının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olduğu belirlenmiştir (p<0,005). Yapılan immitansmetri ölçümlerinde komplians, gradient ve basınç değerleri bakımından tüm katılımcıların sonuçlarında benzerlik görülmüş, katılımcıların tamamında A tipi timpanogram elde edilmiştir. Elde edilen bilgiler BD olgularında erken tanı ve tedavi sonucunda işitme açısından semptom gelişmediğini göstermektedir. BİUP kayıtlarında belirlenen latans uzamalarının BD'nin santral işitmeye olan etkilerinin göstergesi olduğu ve TEOAE 4 kHz'de belirlenen farklılıkların düşük koklear rezervlerin etkisi ile ortaya çıktığı düşünülmektedir.

BiyotinidazOdyolojiUyarılmış potansiyeller-işitsel-beyin sapı+3
Nazife Delihüseyin Acıyan
İstanbul Gelişim University · Institute of Graduate Studies
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Çocukluk çağı kanseri olan bireylerde aktivite performansı ve katılımın incelenmesi

Bu çalışma, çocukluk çağı kanseri olan bireylerin aktivite performansı, aktivite memnuniyet düzeyi ve katılımın seviyelerini incelemek amacıyla planlandı. Çalışmaya 5-12 yaşları arasında çocukluk çağı kanseri teşhisi almış 50 birey ve sağlıklı gelişim gösteren 50 birey olmak üzere toplamda 100 katılımcı dahil edildi. Katılımcıların aktivite performans ve memnuniyet düzeylerini değerlendirmek için Kanada Aktivite Performans Ölçümü (KAPÖ); katılım seviyelerini değerlendirmek için Çocuklara Yönelik Kısa Aktivite Performans Profili (ÇYKAPP) kullanıldı. Çocukluk çağı kanseri olan bireylerin aktivite performans ve aktivite memnuniyet düzeyi ile katılım seviyeleri sağlıklı çocuklara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük olduğu bulunmuştur (p<0,01). Katılım seviyeleri ile aktivite performans ve memnuniyet düzeyi arasında pozitif yönde anlamlı ilişki olduğu bulunmuştur (p<0,05). Çalışma sonucuna göre çocukluk çağı kanseri olan bireylerin aktivite performansı ve aktivite memnuniyet düzeylerinin düşük olması çocukların katılım seviyesini olumsuz yönde etkilemektedir. Bu nedenle kişilerin katılımını etkileyen irade, alışkanlıklar, iletişim ve etkileşim becerileri, işlemleme becerileri, motor beceriler gibi kişisel faktörler ve çevresel faktörler bütüncül bir şekilde ele alınmalıdır. Çocukluk çağı kanseri olan bireylerin aktivite performansı ve memnuniyet düzeyi ile katılım seviyelerininin geliştirilmesine yönelik ergoterapi uygulamalarının faydalı olacağı düşünülmektedir.

Aktivite analiziFiziksel aktiviteKanser hastaları+7
Kardelen Yıldırım
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gergi bandı plak yöntemiyle deformite korreksiyonu yapılan çocuk hastalarda, plak çıkarma sonrası deformite tekrarlama riski

Hemiepifizyodez, çocukluk çağı uzun kemik deformitelerinin düzeltilmesinde yaygın kullanılan bir yöntemdir. Ekstremite büyümesinin yönlendirilmesine olanak veren geçici hemiepifizyodez, deformite düzeltme yöntemleri içinde uygulaması oldukça basit, büyüme plağı yaralanması ve implant yetmezliği riski düşük olan bir seçenektir. Geçici hemiepifizyodez için kullanılan implant amaca ulaşıldıktan sonra çıkarılır. İmplant çıkarıldıktan sonra büyüme plağı normal büyümesine devam edebilmektedir. Bu nedenle hastalar, deformitenin tekrarı açısından yakın takip altında tutulmalıdır. Literatürde gergi bandı plağı çıkarıldıktan sonra eski deformitenin tekrarlayabileceği (rebound fenomeni (RF)) gösterilmiş fakat risk faktörleri detaylı bir şekilde araştırılmamıştır. Amaç Bu çalışmanın amacı uzun kemik deformitelerinin düzeltilmesi amacıyla gergi bandı plak kullanılarak hemiepifizyodez uygulanan hastalarda, plak çıkarıldıktan sonraki dönemde deformite tekrarlama (rebound fenomeni) risklerini araştırmaktır. Materyal ve Metod 2010-2018 seneleri arasında Hacettepe Universitesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalın'nda alt ekstremite koronal plan deformitesi nedeni ile geçici hemiepifizyodez uygulanmış hastalar retrospektif olarak tarandı. Toplam 103 hastanın 217 segmenti değerlendirildi. Çalışmaya implant uygulanmadan hemen önce, implant çıkarılmadan hemen önce ve takip sonunda ayakta alt ekstremite uzunluk grafileri olan ve plak çıkarıldıktan sonra en az bir senelik takibi olan hastalar dahil edildi. Çalışma 43 hastanın 94 segmenti üzerinden yürütüldü. Hastaların deformiteleri etiyolojik açıdan idiopatik ve idiopatik olmayan grup olararak sınflandırıldı. Hastaların implant uygulanmadan önce, implant çıkarılmadan hemen önce ve takip sonundaki standart ayakta anterior-posterior (AP) uzunluk grafileri iki cerrah tarafından değerlendirildi. Ölçümler PACS Centricity Universal Viewer Version 6,0 üzerinden yapıldı. Her bir radyografide mekanik lateral distal femoral açı (mLDFA), mekanik medial proksimal tibial açı (mMPTA), mekanik aks zonu, deformitenin yönü (varus/valgus), segmentin uzunluğu (mm) ölçüldü. İmplantın uygulanma yaşı (ay), implantın hastada kalma süresi (ay), implantların çıkarılma yaşları (ay) not edildi. Eklem oryantasyon açılarının düzelme hızı (derece /ay), implant çıkarıldıktan sonra ilgili kemik segmentinin uzama hızı (mm/ay) hesaplandı. Takipte eklem oryantasyon açılarında (mLDFA, mMPTA) başlangıç deformitesi yönünde 5 ve üzerinde açılaşma artışı olması deformite tekrarı (rebound) olarak kabul edildi. Değerlendirilen hasta parametreleri ve deformite tekrarı arasındaki ilişki incelenerek deformite tekrarı açısından risk faktörleri belirlendi. Bulgular Toplamda 43 hastanın (15 K, 28 E) 94 segmenti (55 femur, 39 tibia) çalışmaya dahil edildi. Tedavi öncesi segmentlerin %77,7'sinde (n=73) valgus, %23,3'ünde (n=21) varus deformitesi mevcut idi. Ortalama implant uygulama yaşı 88,9 ± 40,5 ay, ortalama implant çıkarma yaşlı ise 106 ± 43,0 ay idi. İmplant çıkarma sonrası eklem oryantasyon açılarının seyri açısından 3 grup belirlendi: Deformite tekrarının 5°'nin altında olduğu ReF(-) grup, (n=39), deformite tekrarının 5° ve üzerinde olduğu ReF(+) grup (n=46) ve plak çıkarılmasına rağmen hemiepifizyodez etkisinin devam ettiği grup (n=9). Rebound üzerinde etkili olduğu düşünülen parametreler femur/tibia ve valgus/varus deformiteleri için ayrı ayrı değerlendirildi. Tüm valgus deformitelerinin (n=73) %56,2'inde (n=41) rebound fenomeni (RF) görülürken, varus deformitelerinin (n=21) %23,8'inde (n=5) RF görüldü. Tüm femuraların %52,7'sinde RF geliştiği tespit edildi. Başlangıçta valgus deformitesi olan femurların (n=45) %60'ınde (n=27) RF görüldüğü, bu oranın başlangıçta varus deformitesi olan femurlarda (n=10) ise %20 (n=2) olduğu tespit edildi. İki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi (p=0,03). Tüm tibiaların ise %43,6'sında (n=17) RF geliştiği gözlendi. Başlangıçta valgus deformitesi bulunan 28 segmentin %50'sinde (n=14) RF görülürken, varustaki 11 tibianın %27,3'ünde (n=3) RF olduğu görüldü. Başlangıçta valgus deformitesi olan tibialarda daha çok RF görülse de iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı (p=0,19). Cinsiyet, etiyoloji ve taraf karşılaştırıldığında hem femur hem de tibiada ReF(+) ve ReF(-) segmentler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. İmplant uygulanma yaşı ReF(-) ve ReF(+) femurlarda sırasıyla 101,2 ± 45,3 ve 86,0 ± 40,2 ay (p=0,25) ; tibialarda ise 87,5 ± 30,1 ve 84,5 ± 42,7 (p=0,40) bulundu. İmplant çıkarma yaşı ReF(-) ve ReF(+) femurlarda sırasıyla 123,6 ± 49,1 ve 102,5 ± 39,5 ay (p=0,09); tibialarda 108,8 ± 37,0 ve 101,7 ± 42,1 ay olduğu bulundu (p=0,60). ReF(-) ve ReF(+) femurlarda deformite düzelme hızının sırasıyla 0,7 ± 0,4°/ay ve, 1,1±0,3°/ay (p=0,01) olduğu gözlendi. mMPTA düzelme hızı, ReF(-) ve ReF(+) tibialarda sırasıyla 0,6 ± 0,3°/ay ve 0,7 ± 0,3°/ay (p=0,7) bulundu. Valgus deformitesi nedeniyle hemiepifizyodez uygulanan femurların pre-operatif mLDFA şiddeti ile deformite tekrarı arasında anlamlı ilişki gösterilemedi [ReF(-) grup=80,2± 4,1⁰, ReF(+) grup=78,9±4,4⁰ p=0.26]. Aynı segmentlerde implant uygulanma yaşı ReF(-) hasta grubunda 120±40,9 ay, ReF(+) hastalarda ise 85,7±39,6 ay olarak bulundu (p=0,008). Cerrahi öncesi valgusta olan femurlarda plak çıkarma yaşları ReF(-) hastalarda 139,5±45,9 ay, ReF(+) hastalarda ise 102,4±38,6 ay olduğu görüldü (p=0,005). Valgus deformitesi nedeniyle hemiepifizyodez uygulanan tibiaların pre-operatif mMPTA şiddeti ile deformite tekrarı arasında ise anlamlı ilişki mevcuttu (ReF(-) grup 102,1±5,4⁰, ReF(+) grup 96,2±4,5⁰ p=0.004). Mekanik aksı aşırı düzeltilmeyen 34 segmentin %52,9'unda (n=18) RF görülürken, aşırı düzeltme yapılan 39 segmentin %59'unda (n=23) RF görüldü (p=0.60). Eklem oryantasyon açıları üzerinden değerlendirme yapıldığında ise valgus deformitesi nedeniyle tedavi edilen femurlardan (n=45) 35 tanesinde (%77,8) aşırı düzeltme yapıldığı ve bu femurların 25 tanesinde (%71,4) RF ortaya çıktığı tespit edildi. mLDFA normal sınırlarda tamamlanan 10 femurun ise iki tanesinde (%20) RF ortaya çıktığı gözlendi (p=0,008). Tibiaların değerlendirmesinde aşırıı düzeltme ve RF arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Çıkarımlar Gegi bandı plak tekniği kullanılarak uygulanan büyüme yönlendirici tedavi, pediatrik hastaların uzun kemik deformitelerinde etkin ve güvenilir bir tedavi sağlamaktadır. Plak çıkarma sonrası RF görülme riski yüksektir. Hemiepifizyodez yaşı ve implant çıkarma yaşı daha küçük olan hastalarda RF'nin görülme sıklığının arttığı tespit edilmiştir. Bunun yanında RF'nin özellikle femoral valgus deformitelerinin tedavisi sonrası sık görüldüğü; bu deformitelerde implant uygulama, implant çıkarma yaşının küçük olmasının ve deformite düzelme hızının yüksek olmasının RF riskini arttırdığı saptandı. Eklem oryantasyon açılarında bilinçli olarak yapılan aşırı düzeltme sonrası RF görülme riskinin arttığı saptanmıştır.

HemiepifizyodezKemik defektleriKemik deformasyonu+5
Rafık Ramazanov
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Son 10 yılda Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Cocuk Hastanesi'nde yatırılarak izlenen komplike pnömonili çocukların klinik, radyolojik, mikrobiyolojik özelliklerinin incelenmesi ve prognostik faktörlerin belirlenmesi

Hastanemizde son yıllarda literatürde görüldüğü gibi komplike pnömoni (parapnömonik plevral efüzyon, ampiyem, nekrotizan pnömoni, akciğer apsesi gibi durumların eşlik ettiği pnömoni) sıklığında artış görülmektedir ve bu durum çocuklarda artmış morbidite ve mortalite nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışma son on yılda komplike pnömoni gelişen ve yatırılarak tedavi edilen çocuk hastaların demografik ve klinik özelliklerini incelemeyi; komplike pnömoni ile ilişkili olabilecek değişkenleri belirlemeyi; hastalığın prognozunu, hastanede yatış süresini tahmin etmede kullanılabilecek klinik ve laboratuvar parametreleri belirlemeyi amaçlamaktadır. Çalışmadaki 204 hastada en az bir komplikasyon mevcuttu ( 160 (%48) parapnömonik efüzyon, 56 (%18) atelektazi, 37 (%12) nekrotizan pnömoni, 36 (%12) ampiyem, 19 (%6) akciğer absesi, 14 (%4) pnömotoraks), 99 hasta herhangi bir komplikasyon olmadan pnömoni tanısıyla yatırılarak tedavi edilmişti. Yaş ortalaması, kadın/erkek cinsiyet oranı, prematür doğum öyküsü, ortalama anne sütü alma süresi, okula/kreşe gitme durumu, influenza aşısı olma durumu, evde sigara içilme durumu, hastaneye başvurmadan önce geçirilen ateşli gün sayısı, hastaneye başvurmadan önce oral antibiyotik kullanma durumu ve ortalama antibiyotik kullanma süresi açısından karşılaştırıldığında komplike olan ve olmayan grupta istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi. Komplike pnömonili hastaların pnömokok aşısı ile aşılanma oranının daha düşük, hastaneye başvurmadan önceki semptom süresinin daha uzun, en yüksek ateş değerinin daha düşük, ibuprofen kullanma oranının daha yüksek, başvuruda göğüs ağrısının daha fazla, malnütrisyon oranının daha yüksek, başvuru tetkiklerinde anemi, trombositoz, hipoalbuminemi, eritrosit sedimentasyon hızı ve C-reaktif protein yüksekliği saptanma oranının daha yüksek olduğu görüldü. Komplike pnömonili hastalarda prognositk faktörleri belirlemek amacıyla çeşitli etkenlerin sonuç değişkeni olarak hastanede yatış süresi, antibiyotik tedavisi başlandıktan sonra ateşin düşme süresi, plevral sıvı drenaj süresi ve radyolojik bulguların düzelme süresine etkileri incelendi. Prematurite öyküsü, anne sütü alma süresi, okula/kreşe gitme durumu, influenza aşısı olma durumu, evde sigara içilme durumu ve/veya başvuru öncesi oral antibiyotik kullanım hastaneye yatırıldıktan sonra sonuç değişkenlerine etki etmediği saptanmıştır. Hastaların başvuru öncesinde ibuprofen alması, hastada malnütrisyon olması, başvuru anındaki tetkiklerinde anemi, trombositoz, hipoalbuminemi, hiponatremi, CRP yüksekliği olması, plevral sıvının ampiyem karakterinde olması, plevral sıvıda LDH'ın yüksek, glukozun düşük olması, plevral sıvı kültüründe mikroorganizma üretilmesi ve plevral sıvı PZR'da pnömokok DNA'sı izole edilmesi sonuç değişkenleri üzerinde etkili, iyileşme süresini uzatan faktörler olarak saptandı

AkciğerAkciğer hastalıklarıAmpiyem+5
Canan Caka
Hacettepe University
2020
00

Related subjects